Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
karabasi-sohbetler-2024 ·

2024 Sohbeti #59 — Mesnevî 1955: «Başka Bir Koku Daha Erişti» — Mürşid-i Kâmil Tesîri ve Salât Hakîkati

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2024 Sohbeti #59 — Mesnevî 1955: «Başka Bir Koku Daha Erişti»…. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Mesnevî 1955. Beyt: «Başka Bir Koku Daha Erişti» — Zamanın Mürşid-i Kâmili Bahsi

Âmîn. 1955. Beyitten devam ediyoruz. İnşallah. Geçen hafta başka bir koku daha erişti. Uyanık ol. Ey arkadaş, uyanık ol ki bundan da mahrum kalmayasın. Buraya okumuştuk. Malum bunu zamanın mürşidleriyle alakalı tefsir ettirdik öyle diyelim. Aynı konu üzerinde devam ediyor. Ateş meşrepli olan can, ondan ateş söndürme kabiliyetini kazandı. Hoş olmayan can, onun lütfiyle hoş bir hale geldi. o nefsi emmarede dolaşan, nefsiyle mücadele etmekte başarılı olamayan o kimse gitti bir mürşid-i kâmile, zamanın mürşidine intisâb etti. Ona intisâb edince o kötü huylarını, kötü alışkanlıklarını attı. Onun yerine iyi huylar edindi, iyi alışkanlıklar yaptı. Cehennemlik amellerden kurtuldu. Cehennemlik fiiliyatlardan, cehennemlik hal ve hareketlerden kurtuldu.

Çünkü Hakkında

Böylece ateş meşrepli olan, çünkü o nefis, nefsiye mübarek insanı cehenneme götürür. Ateş meşreplidir. Bir insan nefsine uyduğu zaman, nefsine uyan kimse ateş meşrepli olur. Ne yapar? Ne emmarede dolaşan kimse din, diyanet tanımaz, helal, haram tanımaz, ibadet tanımaz, farz da vacipti tanımaz. O ne yaptı? Nefsinin peşine düştü. Nefsinin heva ve hevesine düştü. Nefsinin heva ve hevesine düşünce de o nereye gittiği belirsiz. belirsiz dediğim şaşkın ördek gibi. O ne yapacağını bilmiyor. Haram işleriyle iştigal ediyor. Bir haramı bırakıyor, öbür haramı başlıyor. Bir haramı bırakıyor, öbür haramı başlıyor. Ona dur diyen yok. Ona durduran bir ölçü yok. Onu durduran bir ses yok. Onu bunu yapma diyen yok.

Burasını yanlış yapıyorsun diyen yok. O da nefsinin atına binmiş. Şeytan ne tarafa götürüyorsa, o da onu o tarafa doğru gidiyor. Heva hevesine ne uyuyorsa öyle oluyor. Çünkü neden? Çünkü şeytani işlerle, iştigal eden kimselerle arkadaş. Onlarla dost oluyor. Çünkü rahmaniyetle dostluğu yok. Şeytaniyetle dostluğu var. Bu sefer bir müddet sonra hadisin karcısı. Önce mezhebin karcısı oluyor. Sonra hadisin karcısı oluyor. Sonra kalkıyor ayetin karcısı oluyor. Bir bakıyorsunuz o kimse sapıtmış gitmiş. Bir de o sapkınlıklarını da kendisine doğru diye telkin ediyor. Etrafa da doğru diye telkin etmeye başlıyor. kendi sapkınlığının da farkına varmıyor. Kendi küfrünün de farkına varmıyor. Hatta küfrün içerisinde yüzerken kendisini de Müslüman olduğunu zannediyor.

İşin bir de bu tarafı var. Bu böyle olunca da o kimse ateş meşrepli oluyor. Ve o gittiği yere ateş götürüyor. Konuştuğu yerde ateşi konuşuyor. cehennemi konuşuyor. O cehenneme insanları davet ediyor. Bakın insanları cehenneme davet ediyor. Bakıyorsunuz, dinliyorsunuz. Bakıp dinlediğinde makul geliyor ona. O diyor ki ya deves yiğidini içmek şifa mı olurmuş? Aklına uyuyor. Doğru söylüyor ya deves yiğidinden de şifa mı olurmuş? Bütün hadîsleri inkar ediyor. buldu ya oradan bir tane. Ne olduğunu ne gittiğini kendisi de bilmiyor. Hatta bir alıyor bir tane tas tamam diye bir kimse. Deves yiğidini getiriyor televizyon programına. Diyor ki bundan içilirse şifa bulunur diyor. Bir tane absürt bir örnek getiriyor.

Oysa o deves yiğidinin özelliğini de bilmiyor. Ona desen ki ya doktorlar önceden tahlil denilen bir şeyi bilmezden önce hastanın yiğidini içerlerdi. Onunla hastalığını teşhis ederdi desen ona da inanmayacak o. O zaman deves yiğidinden şifa olmayacaksa hastanın yiğidini ne yapma kokladı? Ne ama içti doktor. Örnekliyorum onu. Bunun gibi böyle aslında hiçbir hukuk çıkarılmayan İslam olarak din olarak bir hüküm çıkarılmayan o güne kadar da o hadîs-i şerîf bir hüküm çıkarılmamış onun üzerinden. Bir hukuk konulmamış. Onun üzerinden bir işlem yapılmamış. Ama o cımbız da çekiyor o hadîs-i şerîfi. Senin önüne koyuyor. İnsanların önüne koyuyor. İnsanların hepsi de hadisin karcısı oluyor. Tabi tatlı da geliyor o insanlara. namaz yok diyor.

Kur’ân’dan namazı getir bana diyor. Kırılmış şeklini getir diyor. Yok Kur’ân’da. Salat var diyor. Salat ne? Dua etmektir diyor. Bitti. Ona çünkü başka bir şey söyleyen de yok. O zaten söyleyeni de dinlemek istemiyor. O cehennemde kendine yerini hazırlamış. Herki yanında da bir sürü yoldaş tanıyor. Enmarede. Hatta enmareden daha aşağıda bunlar. Bunlar enmareden de daha aşağı. Ne oldu? Ateş meşrepli oldu. Nerede bir haram var, haramla iştigal ediyor. Helallardan uzaklaşmış. Ateş meşrepli olmuş. O zaman, ne zaman ki zamanın mürşidine gittiği bir mürşid-i kâmile teslim oldu. Ve hatta o mürşid-i kâmilin terbiyesini almış. O mürşid-i kâmilin eğitimini almış. Bir kimseyle tanıştı. Aslında illa ki mürşidle de tanışmasına da gerek yok. orada bir ders yaptıran bir kardeş var.

Onunla tanıştı, onunla konuştu. Ateş meşrepli canı ne yaptı? Ateş söndürme kabiliyeti kazandı. Nefsin ateşini neyle söndüreceksin? Heva ve hevesinin ateşini neyle söndüreceksin? Şehveti neyle söndüreceksin? İlahlık taslamanı neyle söndüreceksin? Kibrin ilacı ne? Oturduğun yerden âlim kesilmenin kendini biliyor hükmüne çıkartmanın ilacı ne? Zamanın hastalıklarının, manevi hastalıklarının ilacı ne? O ilacı bulman lazım. O ne zaman bulduğunu bir üstada, bir mürşid-i kâmile gidince ama gerçek manada bir mürşid-i kâmile. Ortalıkta böyle şeyhim diye dolaşan, ne bileyim Kur’ân ve Sünnet’ten habersiz, maneviyattan habersiz, işin zahirinden bile habersiz olan kimseler değil benim kastım. Benim kastım burada mürşid dediğinizde o kimse o kimse meselenin batınına vakıf olan, bir şeyhin elinde yetişmiş, o şeyhten icazetli olan, benim dediğim kimse o.

O zaman öyle bir şeyhe intisâb edince o şeyhim yanında, şeyhin arkadaş ve dostlarının yanında bir arada da bulunarak da ne yaptı? Bu mürşidinin feyzinden, bereketinden, onun üzerindeki ilm-i ilâhînin tecelliyatından faydalandı. bu normalde artık o kimse sohbetlere gitmeye başladı, zikrullâh alakasına gitmeye başladı. Hem sohbetlerde sözlü eğitim aldığı gibi, sözlü eğitim, sözlü irşat, sözlü tebliğ aldığı gibi aynı zamanda da eğer gittiği bir mürşid-i kâmil ise hal eğitimi de aldı. Asıl işin ince noktası bir suvinin gerçek manada bir mürşidten, üstaddan hal eğitimi almasıdır. Yoksa tasavvufu bilgiyi oturur, kitaplardan okur. Bunda bir sıkıntı olmaz. Okur ama onun yaşanmış hali olacak. Kur’ân Hz.

Muhammed Mustafa’ya indirildi ama Kur’ân’ın yaşanmış hali Muhammed Mustafa’nın üzerinde tecelli etti.


Salât Hakîkati ve Hz. Peygamber Tatbîki — «Salât Tecellîsi» ve İlâhî Yakınlık

Salattan kastın ne olduğunu Hz. Muhammed Mustafa fiiliyle, haliyle bize öğretti. Dini fiil ve hal olarak yaşayan Hz. Muhammed Mustafa’ydı sallallâhu aleyhi ve sellem. O zaman normalde ne yaptı? O sohbetleri takip ederekten hem zahiri bilgi edindi hem de manevi haliyle hallendi. Çünkü o zikir halakasında bulunmak, o sohbet halakasında bulunmak, o manevi ilmin haliyle hallemekte hallendi. Oradan geçti ve böylece ne oldu? O kimse manevi bir terbiyeye de mahsar oldu. Ama Hz. Piri’nin uyarıları da var. Hz. Piri diyor ki Allâh velileri alemlere rahmet olmak üzere yeryüzüne getirilmiştir. Onlar halkı Allâh’ın haramine davet ederler. Hakk’a da Ya Rabbi bunları sen kurtar diye dua ederler. Bu yüzden halka usanmadan öğüt verirler.

Halk öğütlerini kabul etmedi mi? Ya Rabbi sen bunları acı. Sen kapını kapama derler. Demek ki Hz. Piri burada gerçek bir mürşidin nasıl olması gerektiğini söylüyor. Onlar ne yapıyorlarmış? Onlar halkı Allâh’ın haremine mahremine evine davet ediyorlar. Bakın Allâh’a davet etmiyorlar. Allâh’ın haremine daha içeri daha içsel bir noktaya davet ediyorlar. Ve onlara dua ediyorlar. Ya Rabbi sen bunları kurtar diye. Demek ki o mürşidler davet ediyorlar. Hakk’ı tebliğ ediyorlar. Doğruyu tebliğ ediyorlar. Sohbet ediyorlar. Sohbet edecekler. Anlatacak o mürşid-i kâmil. İşin hem zahir tarafını anlatacak hem batın tarafını anlatacak. Hem hal olarak da anlattığını yaşayacak. Hal olarak da ne yapacak? Anlattığını yaşayacak.

Allâh cümlemizi onlardan eylesin. Ateşli can onun yüzünden söndü. Ölü onun aydınlığından kaftan giyindi. Bir mürşide bağlandı. Mürşide bağlanıp intisâb edip onun terbiyesine girdi. Onun yap dediklerini yapıp Kur’ân Sünnet tarihinde yapma dediklerini yapmamaya başladı. Böylece onun nefsinin ateşi pusdu. Nefis geriledi. Nefis bu manada kafasını kaldırmamaya başladı. Nefsi terbiye oldu. Nefis terbiyesine girdi. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem adet herhâlde dedi ya, Büyük cihattan, küçük cihattan büyük cihada döndük. Nedir ya Resûlullâh? Nefistir dedi. Peygamberlerin ağzından da biz nefsimizi temize çıkaranlardan değiliz dedi ya peygamberin ağzından. O zaman nefsi temize çıkarmak yok. Ya nefis terbiyesi var.

Nefis terbiyesine farzlar yerine getirip haramlardan uzak durmak, şüphelilerden kaçınmak. Üstadının terbiyesine girdi. Nerede ne yapacağını öğrendi. Nefsi ona dedi ki namazı bırak boş ver, tevhid çek daha bu daha önemli. Üstad ona dedi ki hayır. Hadis-i kutsi ona söyledi. Dedi ki önce farzları yerine getireceksin. Allâh’ın en çok hoşuna giden şey kulunun farzları yerine getirmesi. Farzlarını yerine getirmeden bir kimsenin sufilik yolunda yol yürümesi mümkün değildir. O yol sapıklıktır. O yol sapıklıktır. Sufilik Kur’ân ve Sünnet’e sımsıkı yapışmaktır. Farzları yerine getirmektir. Haramlardan uzak durmaktır. Nafislerle Allâh’a yaklaşmaktır. Allâh’ı sevmektir. Sufilikte kula düşen vazife farzları yerine getirip haramlardan uzak durup, haramlardan uzak durup Nafislerle Allâh’a yaklaşma ve Allâh’ı sevme yoludur.

Allâh’ı sevme yoludur. Eğer o kimse Allâh’ı sevmeyi kendisine hedef olarak koymazsa o yol yürüyemez. Yolda kalır. Sen Allâh’ı seviyorum deyip de dünyaya tapınırsan, Allâh’ı seviyorum deyip de paraya pula tapınırsan, Allâh’ı seviyorum deyip de makama tapınırsan, Allâh’ı seviyorum deyip de Heva ve hevesini ilahi dinirsen, o doğru bir Allâh sevgisi değil. De ki, ey Habibim, eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyun. De ki, ey Habibim, eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyun. Allâh’ı sevmenin yolu Kur’ân ve Sünnet’e uymaktan geçer. Geri kalan o kimse kendi kendisini aldatıyor. Bir bakıyorsun, haramın içerisinde Allâh’ı çok sevdiğini iddia ediyor. Değil kardeşim, Allâh’ı çok seviyorsan haramlardan uzak dur.

Allâh’ı çok seviyorsan farzları yerine getireceksin. Farzları yerine getirmeden Allâh sevgin doğru sevgi değil, o Heva hevesi. Sen Heva hevesini ilahi dinmişsin. Allâh sevgisini perdeliyorsun kendine. Allâh’ı seviyorum deyip her türlü melaneti istiyorsun. Allâh sevgisini perdeliyorsun. Allâh muhâfaza eylesin. Ateşli can onun yüzünden söndü. o cehenneme layık olan nefsi emmareden kurtuldu. Cehenneme layık olan nefsi emmareden kurtuldu. Ve gel git yaşatan nefsi levvameden de kurtuldu. Gel git yaşayan nefsi levvameden de kurtuldu. Gel git yaşamak ne demek? Bir namazı kılıp bir terk etmek. Gel git yaşamak. Bir hem namaz kıldı hem günah işledi. Hem namazını kıldı, akşam olunca ben bir kadeh içerim dedi.

Sarhoş olmadığından dolayı bu caizdir dedi. Kendi kendine de hükmetti. Ve hatta günah işledi döndü. Günah işledi döndü. O mürşide bağlanınca bu gel gitlerden kurtuldu. Bir müddet daha böyle giderken artık onda utanma duygusu ağır bastı. Utanma duygusu ağır basınca artık o gel gitler yaşamamaya başladı. Biraz daha utanma duygusu biraz daha Allâh sevgisi ağır basınca artık o haramlardan uzak durdu. Günah-ı kebalilerden uzak durdu. Biraz daha Allâh sevgisi ağır bastırınca şataattan, şatafattan, gösterişten, lüksten uzak durmaya başladı. Mütevazilik onda söz konusu oldu. Kibirlenmeye attı. İnsanlara tepeden bakmaya attı. O kimmiş demeyi üpten attı. Artık o her gördüğüne tevazu ile yaklaşmaya başladı.

Önceden koca tanımazdı, kadın tanımazdı. Anne tanımazdı, baba tanımazdı. Şimdi öyle değil. Anne baba hakkını gözetir oldu. Eş hakkını gözetir oldu. Erkekse erkeklini bildi, kadınsa kadınlığını bildi. Çocuksa çocukluğunu bildi. Anne babayı bildi. Haramı bildi, helalı bildi. Artık haram-helal çizgisinde daha isabetli, daha istikametli yaşamaya başladı. Çünkü o veli, o mürşid-i kâmil onu Kur’ân ve sünnet çizgisinde yürütmeye başladı. Sohbetleri dinledi, zikrullâh’a katıldı. Günlük virdini çekiyor, kendini disiplin ediyor. Artık o bir müddet sonra rüyası veya kalbi ilham almaya başladı. O bir müddet sonra öyle bir oldu ki onun normalde içi de dışı da Kur’ân ve sünnet de yoğrulmaya başladı. Onun bahtını da açılmaya başladı.

Artık o kimse o mürşidin terbiyesinde bir şey içecek dedi ki beni içme içmedi. Yiyecek dedi ki beni içme beni yeme yemedi. Elbise konuşmaya başladı. Bununla hava atmak için mi giyindin? Attı elbiseyi elinden. Demek ki ben bunun için giyiniyormuşum dedi. Öbür elbise dedi ki beni giy daha tevasılıyım. Onu giydi. Eşyaya bakın eşyanın dile gelmesi, eşyaya vakıf olma artık dördüncü makamın halleri. O üstadının terbiyesiyle manevi hali de hal terbiyesi de açıldı. İllaki rüya görmesi şart değil. Onun kalbi çalışmaya başladı. Onun kalbi çalışmaya başlayınca tam gıybet edecek içinden ses dedi ki etme. Tam boş konuşacak içinden bir ses dedi ki boş konuşma. Tam giydirecek ortalığa içinden bir ses dedi ki doğru bu sana yakışmaz.

Ne dedi geçmiş peygamberler utanmıyorsan her şeyi yap dedi. Aa dur o zaman Hz. Pîr’in deyimiyle o veliler zamanın israfilleridir dedi ya. İsrafil ne yapıyor? Mezardakinleri üflüyor, mezardakinler diriliyor. Ölüler dirildi, israfil üfledi. Zamanın velisine gitti intisâb etti. Intisap edince ölüydü manen dirildi. Ölüler can buldu onda. Gelişti, semirdi, kuvvetlendi. Kuvvetlendi manevi olarak.


Mürşid-i Kâmile İntisâbın Maddî-Manevî Kuvvetlendirmesi — Tasavvufî Bağlanma

Çünkü o mürşid-i kâmile intisâb eden maddende, manende dirildi, güzelleşti. Bakın dirildi ve güzelleşti. Dervişlerin aldandığı yerdir burası. Üç ve dörde geçerken dervişin siması değişir kadın da erkek de. Siması albenili olur. Siması değişince erkekler ki, ulan benden daha yakışıklısı yok herhalde. Değil, o senin gittiğin yolun, senin üzerindeki tecelliyatı, manevi tecelliyatı, sana ayrı bir güzellik geldi. Kadınlar da aynıdır. O biraz böyle üstada bağlandılar, biraz böyle Allâh yolunda çalışmaya başladı. Onun da siması değişti. Ona da etraftakiler dediler, ne kadar nurlusun. Ay sen ne kadar hoş geliyorsun gözümüze. Bekar mısın benim bir teyzimin oğlu var da. evli 40 yaşında kadın. Bekar mısın diyor ona.

Neden? O da diyor ki bana neden böyle söylüyorlar. Diyor mu bu zikrullahın güzelliği, yolun güzelliği. Aynı şey dervişlerin üzerinde tecelli eder. Ne yazık ki dervişler bunun farkında değil. İlk gördüklerini kapılıp giderler erkekler de kızlar da. Değil, bu yolla alakalı. Bu mürşidle alakalı. Senin o güzelliğin yolun güzelliği. Sen sakin ol. Ve ne diyor. Hazreti Epir, ölü onun aydınlığından kaftan giyindi. Bakın, ölüydün sen, sen dirildin. Fakat ne oldu? Sen artık bir kaftan giymek, sufilikte ayrı bir makamdır. Haydari giydirirler. Ayrı bir özel elbise giydirirler. Kimisen kafasına taş takarlar. Tacın yıldızı farklıdır. Bunlar manevi hallerle alakalıdır. O kimse belli bir hale gelince ona kaftan giydirilir.

Manevi elbise giydirilir ona. Değişik renkleri vardır. Onun kalbi meraatibine göre kıyafetleri de değişir. Burada Hazreti Epir kaftan demiş buna. Eyvallâh. bir kelimeyle bütün manevi halleri anlatmış. Çünkü dördüncü makamdaki elbise ayrı, beşteki ayrı, altıdaki ayrı, yedideki ayrı, velilik kaftanı ayrı, mürşidlik kaftanı ayrı. Bunların hepsi de ayrı ayrıdır. Ve hepsi de bir kelime de Hazreti Epir kaftan olarak toplamış ona. O normalde dervişlik haydari, dervişlik elbisesi giydirilir. Bir toplantı olur götürürler onu. Toplantıda bir hırka giydirirler, bir cübbe giydirirler. Kafasına bir taç koyarlar. Tacın durumuna göre onun manevi hali ayrıdır. Veya kafasına farklı bir dervişlik fesi giydirirler.

Fes diyeyim ben ona. Fes değil, dervişlik bir tacı gibi bir şey giydirirler. Onun ayrıdır. O dervişlik tacılarının da ayrı ayrı manaları vardır. Ayrı ayrı manaları vardır. Ayrı ayrı pir efendiler giydirebilir değişik zamanlarda. Onun ayrı manaları vardır. Bakın bunların hepsi de hal eğitiminin içindedir. Bunları böyle tefaratla anlatabilecek kimse de bulamazsınız. Bu hal eğitimiyle alakalıdır. Mesela o kimse Kur’ân-ı Kerîm okuturlar. Kur’ân-ı Kerîm’den değişik ayetleri okuturlar. Kalk, kalkar o kimse. Şu ayeti oku derler. O ayeti okuyamaz, yaraya kadar gelir, bitiremez. Oysa âyet onun hıfsında değildir. Hatta Kur’ân-ı Kerîm okumasını da bilmiyordur. Kur’ân-ı Kerîm okumasını bilmiyordur. Yüzünden koysan Kur’ân-ı Kerîm okuyamaz.

Aman o rüyasında Kur’ân-ı Kerîm okuturlar. Değişik ayetleri okuturlar. O ayetlerin ayrı manaları vardır. O ayetlerin ayrı manaları vardır. Okuması ayrıdır, okuyamaması ayrıdır. Hangi ayeti okuttu, hangi sureyi okuttu, hangi sureyi nereye kadar getirdi, nereye kadar getiremedi. Bunların hepsi de manevi hallerdir. O üstada bağlanınca, ona tabi olunca, o yolun adabını erkanına riayet edince olur bunlar. Bunlar parayla, pulla, makamla, mevkiyle olacak işler değildir. Bunlar bir manevi eğitimdir. Gitmiş olduğun üstadın bunlardan haberi olması gerekir. Eğer haberi olmazsa, o zaman o işin içinden çıkamaz. Mesela geçen gün bir kardeş ağaç rüyası anlattı. Hemen aklıma geleni söyleyin. Dedi ki, göğsümden bir ağaç çıktı, göğsümden çıkan ağacın dallarının üzerinde dolaşıyordum dedi.

Şimdi hal eğitimi olmayan bir kimse bu riayi nasıl tevil ederdi? Dicektik o kimse, bu adam şeyh Edibali mi ki? Hatta o kimsenin mürşidi olmasaydı, duydu ya tarihi vakıa ne oldu? Osman Bey’in göğsünden bir çınar ağacı çıktı, göğsünden bir çınar ağacı çıkınca şeyh Edibali ona tevil ederken ne dedi? Sen dedi, büyük bir devletin kurucusu olacaksın. Doğru mu? Evet. O kardeş bana rüyasını anlattı. Dedim ki, gittiğin yol çok doğru bir yol. Bu doğru yolu da yürüyorsun ve dedim, dallarının üzerinde dolaşman, oraya hizmet etmen, oradan faydalanman ve etrafına da faydan dokunman dedi. Şimdi eğer ki o kimsede manevi eğitim olmamış olsaydı, o üstadından bu cevabı almayacaktı. Hatta üstad diyecektir, bu adam kamil bir kimse olmasa, bu adam şeyhliye koşuyor, bunu nasıl ben önünü keseyim diyecekti.

Kendince öyle tevil edecekti, değil ama. Bakın manevi hâl eğitimi dediğimiz şey bu. Bu kimse hafızdır, Kur’ân-ı Kerîm okuyamaz rüyasında. O gelecek üstadına, diyecek ki ben hafızım ama Kur’ân-ı Kerîm’i rüyamda okuyamadım. Ben ona diyeceğim ki hangi yeri okuyamadın, filanca yeri veya okuyamadın. Başladın okuyamadın. Senin hafızın yüzeysel diyeceğim. Senin hafızın yüzeysel diyeceğim. Batili değil. Örnek. Bu mürşid-i kâmillerin üzerinde olması gereken hâl eğitimi. Ama o mürşide intisâb edersen, dost durursan, yolun adabına, erkanına riayet edersen, sen bunlardan faydalanacaksın. Eğer öyle olmazsa, bunlardan faydalanmayacaksın. Yine biz Hz. Piri’nin öğretisine müracaat edelim diyor ki, fakat okur da dediğini tutmazsan, farz et ki peygamberleri velileri görmüşsün.

İnanmadıktan, onlar uymadıktan sonra ne fayda? sen Kur’ân’ı okur da, Kur’ân’ı okur da, Kur’ân’a tabi olmazsan, Kur’ân’ın emrini yerine getirmezsen, sen peygamberi görmüşsün, peygambere iman etmemişsen, sen veliyi de görmüşsün ama onun velini de inanmamışsın ve uymamışsın ona. O zaman bir faydası yok. Allâh bizi muhafaza eylesin. Bu tazelik, tuba ağacının tazeliği. Bu hareket tuba ağacının hareketidir. Halkın hareketlerine benzemez. Bu mürşidin tavrı, bu mürşidin hareketleri, bu mürşidin yaptıkları ve yaptırdıkları şeyler tuba ağacının tazeliği. din taze olarak, dini sana taze olarak anlatan o. Dini fırından çıkmış yeni çıtır çıtır ekmek gibi sana tebliğ eden o. Taze çünkü. Tuba ağacı ne? Cennetteki ağaç.

Cennetteki ağaç tuba ağacı. Ve rahat âyet 28, Onlar ki inanmışlardır ve kalpler Allâh’ı zikretmekle huzura kavuşmuştur. Dikkat edin gerçekten kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzura kavuşur. 29. âyet hemen arkasından geliyor. İnanmış olup salih ameller işleyenler için hoş bir hayat ve güzel bir gelecek vardır. burada önce Allâh’ı zikretmekle huzura kavuştun. bir mürşide intisâb ettin, bir veliye intisâb ettin. O sana zikri öğretti. O sana zikri talim ettirdi. Senin kalbin zikrullâh ile mutmain oldu. Oturdu, yerleşti. Artık kalbinde Allâh’ın zikri var ve ardından müjde geldi sana. Hoş bir hayat. Artık sen o kalbin mutmain olunca sen hoş bir hayat yaşamaya başladın. Hayat senin için hoş oldu.

Çünkü Allâh’a teslim oldun, Habibine, Resulüne teslim oldun, Üstadına teslim oldun. O teslimiyetle kalbin mutmain oldu. Zikrullâh ile kalbin mutmain oldu. Mutmain olunca mutmain olan kalp ehli, kalp sahibi hayatı hoş yaşamaya başladı. Hayatı mutlu yaşamaya başladı. Çünkü o Allâh’tan razı, Allâh da ondan razı. İki razı et cem oldu.


«İki Razı Et, Cem Oldu» — Tasavvufî Rıza Hâli ve Manevî Beraberlik

Bir yerde oldu, razılık fışkırdı. O zaman o hoş bir hayat yaşıyor. Gelecek içinde ne diyor? Gelecekte de o güzel bir gelecek var. Hoş bir hayat, güzel bir gelecek. Hoş bir hayat yoksa güzel bir gelecek yok. Hoş bir hayat ne ile? Zikrullâh ile mutmain olma. O mürşide gitti, mürşide intisâb etti. O artık mürşide intisâb edince Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye uygun bir hayat tarzı, zikrullâh ile yorulmuş bir hayat tarzı onda oturdu. Artık şatat, şatafat, gösteriş, heva hevese oyma, nefse dalma, şeytaniyete dalma yok. O Kur’ân ve Sünnet tarihinde Allâh’ın gölgesinde gölgeleniyor. Hoş bir hayat var. Ve gelecekte de ne yapıyor? Ona güzel bir gelecek bekliyor. Bu güzel bir geleceği de cennet ve cennette tuğba ağacı olarak görüyor. diyor o mürşid seni böyle taze din yaşatma noktasında tuğba ağacın tazeliğindedir.

Ve o hareketi, onların o Kur’ân ve Sünnet tarihindeki işlevleri, amelleri halkın amellerine benzemez. Halkın yaptığı, avamın yaptığı amellere benzemez. Onun sana tarif ettiği, onun sana anlattığı din halkın dini gibi değildir. Halk çünkü geleneksel olarak, kültürel olarak din yaşar. Halkın yaşadığı din kültüreldir, gelenekseldir. Oysa bir mürşid-i kâmilin anlattığı din, çıplak Kur’ân ve Sünnettir. Çıplak Kur’ân ve Sünnet anlattığından dolayı halkın inanmış olduğu dinden ayrıdır. Kur’ân bunu böyle emretti, Sünnet seniye bunu böyle yaşadı. Kur’ân ve Sünnet’e göre bu işin böyle olması lazım, böyle yaşanması lazım deyince senin anandan öğrendiğin, babandan öğrendiğin din bilgisi ile, veya hatta okullarda öğretilen din bilgisi ile, veya hatta daha ileri gidiğim, imam hatipte öğretilen, hatta ilahiyatta öğretilen din bilgisi ile o mürşidin çıplak Kur’ân ve Sünnet öğretisi çatıştı.

Çatıştı. Neden çatıştı? Çünkü öbür günler papağan gibi taze değiller. Onlar taklit ediyorlar. Taklitçiler. O bir peygamberin hayatını anlatırken, yaşıyormuşçasına gözünün önünde yaşamıyor. Ayet-i kerimeyi okurken, anlatırken, yaşıyormuşçasına gözünün önünde yaşamıyor. Onu yaşıyormuşçasına onu anlatamıyor. Çünkü âyet-i kerimeleri yüzeysel okuyor. Hadîs-i Şerîfleri yüzeysel okuyor. hadîs, âyet ve hadîs hal noktasında gözünün önünde değil. Oysa hadîs-i kutsi’de Allâh’ı görüyormuşçasına yaşamandır dedi, Hazret-i Peygamber ihsanı anlatırken. O ihsan ehli değil. İhsan ehli olmayınca Allâh’ı görüyormuşçasına yaşamaktan uzak. Allâh’ı görüyormuşçasına yaşamaktan uzak olan bir kimseden din dinleyince o papağanlık yaptı.

O hakikati göremedi. O hakikati göremediğinden dolayı o enflasyon miktarı kadar faizi caiz gördü. O hakikati göremedi çünkü. O hakikati göremeyince Müslüman Müslümandan da enflasyon miktarı kadar faiz alabilir dedi. O hakikati göremedi. Devletin faizini caiz gördü. O hakikati göremedi. Emperyalistlerin eline aldığı alim hükmündeki paçavraları kendince din büyüğü zannetti. O hakikati göremedi. Hakikati göremeyince İngiliz Kraliyet Ailesi’ne bağlı tarikatı hakikat noktasında bir tarikat gördü. Bilemedi çünkü. Hakikati de göremedi. Herkesi topladılar İngiliz Kraliyet Ailesi’ne bağladılar. Çünkü hakikati görmediler. Çünkü hakikati de dinlemediler. Çünkü dinleseler onlara ters gelecekti. Olur mu canım?

Londra’da vakfımız var şimdi. Büyük bir ayrıcalıklık bu. Neredesin? Londra’daki vakfa bağlı, üstada bağlı. Lan geri zekalı adam. Londra’daki vakıftan sana bir fayda olur mu? O dese ki tek din İslam’dır. Londra’da seni yaşatırlar mı? Sen diyeceksin ki din Kur’ân ve Sünnettir. Londra’daki vakfına senin Saros destek verir mi? Seni kim yetiştirdi? Saros’un vakfı yetiştirdi. Sen Kur’ân ve Sünnet deseydin Saros’un vakfı seni yetiştirir miydi? Sana para mı verirdi? Sana burs mu verirdi? Kim verdi sana bursu? Saros’un vakfı verdi. Yancısı verdi. Sen o yancıya tabisin. Yancıya tabisin. Sana bir mürşid-i kâmil lazım. Senin şeyhim dedin kimseye de mürşid-i kâmil lazım. Neden? O kimsenin seri sülükü yok.

Seri sülükünün olmadığını da kendisi bilmiyor. Kim onu şeyh tayin etti? Üç kişi toplandı, tayin etti. Yok böyle bir şey. Ama o ne yaptı? O normalde bir mürşid-i kâmilin yalın din anlatması, sufilik anlatması ona keskin geldi. Hocanız çok iyi ama çok keskin konuşuyor. Yanlış mı? Doğru ama bu zamanda böyle konuşulmaması lazım. Hangi zaman konuşulacak? Hazret-i Peygamber zaman mı bekledi sallallâhu aleyhi ve sellem? Hazret-i Peygamber müşriklerin içerisinde Peygamberlik de vazifelendi. Zamanı mı var dedi. Ben böyle söylüyorum. Zamanı mı var dedi diyorum. Bakıyor şimdi bana. Ya diyorum bakma bana böyle. Ben gayipten bir şey söylemiyorum sana. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri dini tebliğ etmeden zaman mı bekledi?

Ne zamana bekleyeceksiniz? Nereye kadar bekleyeceksiniz? Allâh bunun hesabını sormayacak mı size? Ne zamana kadar bağırmayacaksınız Allâh’ın hükmüyle hükmetmeyenler, kafirlerin ta kendileridir. Ne zamana kadar? İngiliz soytarısı için var çünkü. İngiliz soytarları. Daha da çoğaldılar bunlar azalacaklarına. Çoğaldılar. Azalmıyorlar, çoğalıyorlar. Mantar biter gibi bitiyorlar. bir mürşidin tazeliği, Hazret-i Pîr burada Tuğba Hacı’na benzetmiş. Ve onun hareketi de diyor. Tuğba Hacı’nın hareketidir. Halkın hareketlerine benzemez. Halkın kendi içerisindeki yol, tabansız, tabansız, temelsiz din anlayışına ve algısına karşıladır diyor. Şimdi açıyorlar bana telefon. Hocam selâmün aleyküm aleyküm selâm.

Ya bu sene telefonlar bilinmeyen, no bende kayıtlı değilse açmıyorum. Soru şu, Migros’tan kurban almamız caiz mi? Allâh Allâh. Geçen sene ne yaptınız diyorum ben? Migros’tan aldık diyor. Kaçta geldi kurban etimiz? Hocam bilsen diyor, ne güzel diyor. Saat 10’da kurban etimiz geldi diyor. Telefonda. Bu sene değil, geçmiş senelerden örnek arıyorum. Caiz değil, kurbanın kurbanı değil. Ya neden kurban keseceksin diyorum ben şimdi. Bu kalıyor ya telefonda şimdi. Neden diyor? Diyor mu ya? Kurbanımı ben kesiyorum. Kurban bayram namazından sonra kesilmesi lazım. Bayram namazı kılınan yerlerde bayram namazından sonra kurbanın kesilmesi lazım. Bayram namazından önce kurban kesilmez. Bayram namazından sonra diyorum ben kendi kurbanımı kendim boğazlıyorum.

Ya sekiz buçukta mümkün değil hazırlanması diyorum ya. Dokuzda nasıl kurbanın, onda nasıl kurbanın geldi sana diyorum. Diyor mu buzlu muydu, dondurulmuştu muydu? Evet diyor. Ya diyorum bu kurban ne zaman kesildi, ne zaman temizlendi, ne zaman donduruldu, ne zaman paketlendi, ne zaman karga getirdi diyorum ya. Telefondaki duruyor. E sen şimdi hocam bizi masrafa sokuyor. Açma kardeşim telefonu bana. Ben sana doğruyu söylüyorum. Ben sana doğruyu anlatıyorum. Bu sefer diyor nerede keseceğiz diyor. Git belediyeye müracat et diyorum. Köpekler için müracat ediyorsunuz, kediler için müracat ediyorsunuz. Kurban kesme için de müracat edin. Devasa statün var yapıyorlar. Mahallelere küçük küçük kurban kesme yerleri yapsınlar.

Ayırsınlar. Müracat edin. Yok. O yalın din, yalın din. Onu mutlu etmiyor. O ne yapacak? Kaldıracak, nefsine tatlı gelecek. Veya vakıflarda var ya ne güzel. Vekalette kurban kesmek. Diyanet başta. Ardından vakıflar. Alo, merhaba, merhaba.


Kurban İmkânları (Yurt İçi-Yurt Dışı) ve Tasavvufî Telefon Sohbeti

Tüm bir kurbanım vardı. Yurt içimi yurt dışımı olsun. Yurt içi olsun veya yurt dışı olsun. Ucuz ya. Yurt dışı olsun. Kaç para? 5000 kusur mu? Ne kadar? 5000 kusur mu? 5000 kusur. Tamam. Adınız ne? Mustafa Özba. Tamam Allâh kabul etsin. Allâh Allâh. Kurbanı gördün mü? Hayır. Kurbanın öldüyse ne olacak? Bilmiyorsun. Ya boynuzunu kopardı. Şimdi diyorum ki karşıdakine. Hiç diyorum kurbanın öldü diyen oldu mu diyorum. Bir vakıf kaç numaralı kurban benim? Belli değil. Bir vakıfa vekaletten kurban verdiniz. İyi ben gideyim bir tane budundan alayım. Kaç numaralı benim hayvanım? Şimdi ibadet değil ki halkın kendince, kendince kendi kendini tatmin etmesi. Kurban kestik Allâh kabul etsin. Ne yaptınız? Filanca vakıfa verdik.

Ne büyük iş yaptın ya. Belli mi hangi hayvan oldu? Yok. Ya boynuzu koptuysa kökünden? Boynuzu kökünden kopan hayvan kurban olmaz. Gördün mü kurbanlığını? Boynuzu kopuk mu değil mi? Kulağı kesik mi değil mi? Kör mü değil mi? Yürüyebilecek hastalığa sahip mi değil mi? Gördün mü? Görmedin mi? Kardeşim sen ibadet ediyorsun. Kurban Hanevfilere göre zekat verenlere vacip. Vacip, vacip bir ibadet ya. Bir ibadet ya. Evet sen tanıyorsundur. Yusuf Hoca’yı tanıyorum. Yusuf Hoca’ya vekalet veririm. Yusuf Hoca’yı benim için bir hayvan al. Hayvanı almaya, kesmeye, sonra etini de tasarruf etmeye seni vekil tayin ettim. Yusuf Hoca’yı tanıyorum, inanıyorum. Kabul. Büyükbaşa girdik. İyi. Hangi büyükbaşa? Deve mi?

İnek mi? Danam mı? Düve mi? Kaç yaşında? Diş kapak attı mı? Atmadı mı? İnekse hamile mi? Değil mi? Düveyse hamile mi? Değil mi? Nereden biliyorsun? Nereden biliyorsun? Veyahut da hisse dallardan birisi, tertemiz et gelecek bana, ben et miyetine, ne bana ne kurban ya, oradan ayakkabı da dağıtsan kurban olur dedi. Birisi de öyle hisse dallardan girdi. Yedi hissenin altısı da, yedisi de fasit oldu. Gitti. Gitti. Bunu anlatıyorsun, bakın bir tek kurban meselesinden adam duruyor telefonda. Ya diyor, sizin diyor din anlayışınız bana uygun gelmedi. E gelmez. Ben ibadeti anlatıyorum çünkü. Yok. O arkadaş ne güzel devlet de diyor ki, ey Müslümanlar siz ne bu ibadetlerle uğraşıyorsunuz, kurbandır şudur budur, alın size 9 günlük tatil.

Gidin anaya babaydı bırakın, her şeyi bırakın. Gidin beş boyunuzlu otellerde keyif edin. Bu da sizin okkunuz. Bir de onu çıkarlar. Müslümanın hakkı değil mi ya? Denize girecek, havuza girecek, tatil yapacak. He ya ya. Müslüman dağları devirdi çünkü. Cihâd ederken böyle kantar içinde kaldı. Ne ev yüzü gördü ne bark yüzü gördü. Gidip onun da beş boyunuzlu otelde çıplakların içerisinde dolaşması lazım ya. Tatil yapacak ya. Bir de ne dedi birisi bana. Biz dedi kimsenin görmediği koya gidiyoruz dedi. Ben kaldım böyle. Ben kaldım böyle. dedim hiç kimse gelmiyor mu o koysana mı ait dedi. Değil dedi. Peki biri gelince ne yapıyorsun dedi. Hemen çıkıyoruz dedi denizden dedi. Hanımında haşama mı var dedim kaldı.

Ha bikiniyle geliyor öyle mi dedim ben. Evet o geldi aniden adam gördü onu dedim. Bu durdu şimdi. ağabey ne diyorsun bu zakirliğim döneminde olan muhabbet. Ağabey dedi ya. Yan dedi. Utandırıyorsun beni dedi. Şimdi kitabın ortasından konuşun dedi. Oğlum yanından nasıl konuşayım ben yancı değilim ki dedim. Oğlum dedim hanımını dedim bikiniyle dolaştır desem dedim Bursa’da dolaştırır mısın? Ağabey olur mu öyle şey oğlum orada da görmediler mi? Oradaki gören adam değil mi ha bir habin. Kitabın ortası acı geliyor insana. O yüzden mürşidlerin hareketi halkın hareketi gibi değildir. O tuba ağacı gibi tazeciktir. Eğer bu ebedi nefha yere göğe nazil olsa yer ehliyle gök ehlinin ödleri su kesilirdi. bu nefha dedi bu hal bu feyiz bu emanet yere göğe nazil olsa yer ehliyle gök ehlinin ödleri su kesilirdi. hatta nefha’yı eskiler İsrafil’in suru olarak şey yaparlar nitelendirirler. bu üfleme bu haykırma bu diriliş muştusu müjdesi yere göğe nazil olsa hepsinin de ödleri kopardı su kesilirdi. bunu kaldıramazlardı.

Bu emaneti yüklenemezlerdi ki yüklenemediler. Esasen bu nihayeti olmayan nefha’nın korkusundan gökler ve yeryüzü ve dağlar o emaneti yüklenmekten çekindiler. Fe ey beyne en yahmil neha ayetini oku da gör. Ahsap âyet 72. Biz emaneti göklere yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve korktular. Onu insan yüklendi. Şüphesiz ki insan çok zalim ve çok cahildir. Şüphesiz ki insan çok zahildir. Sus Siri şimdi. Onlar çekindiler dağlar bütün var ya âyet-i kerîme biz emaneti göklere yere ve dağlara teklif ettik. Onlar yüklenmekten hem kaçındılar hem de korktular. Onu insan yüklendi. şimdi desek ki dağa Cenâb-ı Hak dağlara dedi ki size böyle bir emanet vereceğim. Dağa böyle bir emanet vereceğim dediği zaman dağın dili olması gerekir.

Cevap verecek çünkü dağın aklı olması gerekir. Şimdi geriye doğru götüreyim sizi. Vahiy ile alakalı geniş bir sohbet vardı. Sizin vahiy ile bugüne kadar bildiklerinizin, öğrendiklerinizin tersi olan bir sohbetti. Onu hatırlayın geriye dönüp hep onu dinleyin. Çünkü ondan sonra gelen sohbetleri daha iyi anlayabilirsiniz. O vahiy sohbetini iyi dinlemek gerekiyor. Cenâb-ı Hak ne yapıyordu? Dağlara vahye ediyordu. Yere vahye ediyordu. Göklere vahye ediyordu. Arıya vahye ediyordu. Bakın arıya vahye ediyordu. Demek ki Allâh vahye ediyor. Dağ, taş, göve, yere. Allâh dağlara vahye etti. Dedi ki size bir emanet yükleyeceğim. Dağlar o vahiy ile, o vahye ile ırgalandılar, sallandılar. Dediler ki biz bunu kaldırabilecek noktada değiliz.

Allâh göklere vahye etti. Size bir emanet, bir emanet, bir emanet, bir emanet, bir emanet. Allâh göklere vahye etti. Size bir emanet yükleyeceğim dedi. Onlar da bu emanetten uzak durdular. Korktular, korktular. Âyet-i Kerîme’de diyor ki onlar korktular, çekindiler. Bu emaneti yerine getiremeyiz diye. Korkuları emaneti yerine getiremeyiz diye. Korkuları, çekinceleri bu. Biz senin vermiş oldun, bize verecek oldun bu emaneti yerine getiremeyiz diye. Korkusundan dağın yüreği kan olmasaydı, eşfak ne minha denir miydi? Ve onlar korktular. Bu emaneti üzerlerine alamadılar. Bu emaneti evet biz yerine getiririz diyemediler. Bu emaneti kim yerine getiririz dedi? Adem Aleyhisselâm. Cenâb-ı Hak Adem’e dedi ki bu emaneti yerine getirir misin?

Bunu yerine getirirsen ben senden razı olacağım dedi. Adem Aleyhisselâm sen razı olacaksan ben bu emanete hazırım dedi. İki namaz vakti geçmedi. Adem hata etti. Adem de cennette namaz kılardı. Allâh’a hamd için, şükür için. Namaz cennetten çıkma bir ibadettir. Adem cennette namaz kılardı. Allâh’a hamdini yerine getirmek için. Ey Müslümanlar! Namazlarınızı dost doğru kılın. O yüzden İmam-ı Şafii, Tirmizî’nin nakdettiği hadîs-i şerîfi kendisine ölçe aldı. Namazı kasten terk eden küfür ehlidir dedi. Hadîs-i Şerîfte İmam-ı Şafii bu hadisi kendine ölçe alıp namazı kasten terk edeni küfür ehli gördü. İmam-ı Azam küfür ehli görmedi. Günah-ı kebar işlemiş olur dedi. Ameldeki noksanlıkla alakalı. Gerçekten Ümmet-i Muhammed’i bu manada başka hadîsleri kendisine ölçe alarak bunu söyledi.

Ve Hz. Adem babamız, zahirde çünkü babamız odur.


Hz. Âdem ve Hz. Muhammed: Manevî Babalık ve İnsana Verilen Emânet

Manada Hz. Muhammed Mustafa’dır. Hz. Adem bu emaneti üzerine aldı. Örnekliyim ben bunu böyle. Öğlen namazı vaktinde bunu aldı. İkindi namazı vaktinde hata yaptı. Yaklaşma denilen alana yaklaştı. Yaklaştı. Alan. Yok ağaç mıdır, yok buğday mıdır. Yaklaşma denilen yere yaklaştı. Emanet neydi? Emanet. Ben her şeyi bağlarım ya. İlmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin. Hepinize malum. Kur’anî tabirdir. Emanetin ilmel yakini. İlmel yakin emanet. Bu nedir? Kur’ân ve sünnetin belirlediği, şeriatın emrettiği, dini işlerdir. Emanettir bunlar Müslümanlar, müminlerin üzerine. Şeriatın belirlediği kaideler emanettir. Bütün kaideler. Ve bunların gözetilmesi ve gözetilirken bu bütün emanetlerin haklarının yerine getirilmesi ve Cenâb-ı Hak’ın mükellef ettiği bütün dini vecibelerin yerine getirilmesi emanettir.

Ve bu emanetler günün Müslümanlarına emanet edilmiştir. Müslümanlar, müminler bu emanetleri kendilerinden sonra gelecek olan silsilelere doğru bir şekilde aktarmakla mükelleftirler. Sen onu aktarmakla mükellefsin. Vel-Asrî de ne dedi? Hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna dedi. İman edeceksin, salihamel işleyeceksin, hakkı ve sabrı tavsiye edeceksin. Sen birinci derecede ehline, eşine, çocuklarına bu emaneti tebliğ edeceksin. Birinci derecede sen şeyhsen, mürşidsen birinci derecede bu müritlere bunları emanet edeceksin. Emaneti yerine getireceksin. Babasan babalığını yapacaksın, çocuklarını emaneti yerine getireceksin. Emaneti onlara öğretmez, yerine getirmezsen dost doğru babalık yapma. Sen liman babası bile değilsin.

Çocuklarına Kur’ân ve Sünnet’i öğreteceksin. Kur’ân ve Sünnet’i onlara tebliğ edeceksin, onlara emanet edeceksin. Kur’ân ve Sünnet’i. Ve bu emanetlerin en başında da insana verilen emanetin en başında akıl vardır. Aklını korumakla mükellefsin. Hem kendi aklını koruyacaksın hem de eş ve çocuklarının aklını koruyacaksın. Mürşidsen dervişlerinin de aklını koruyacaksın. Daha yeni ders alan bir kimseye 33 bin ya Allâh çektirip onun buna gücü var mı yok mu, manevi olarak bunu kaldırır mı, kaldırıramaz mı bilmeden o adamı derse boğmayacaksın. Onun aklını oynatmayacaksın. Tuhaf hareketler yapmayı, tuhaf hareketler sesler çıkarmayı dervişlik olarak öğretmeyeceksin. Bu birinci derecede dervişlere, birinci derecede dervişlere ilmel yakin noktada şeriatın emrettiklerini emredip onlara şeriatın emanetlerini öğreteceksin.

Bu ilmel yakin emanet. İkincisi ne? Emanetin ikincisi. Aynı lakin emanet. Bu da nedir? Bu dervişleri ilgilendiren bir emanettir. Burası sufi yolunda yürüyenleri ilgilendiren emanettir. Sen mürşitsen o koltuğa oturduysan sen dervişlerine muhabbeti anlatacaksın, aşkı anlatacaksın, ilahi cezbeyi anlatacaksın. Onlara o birinci emanet mertebesini anlatacaksın. Onlar ikinci emanet mertebesi olarak, ayn-el yakin halini meyva olarak yiyecek. O ilmel yakin emaneti yaşayacak ki doğru bir mürşide intisâb ettiyse ve üstadını dinliyorsa, üstadına tabi ise, şeriatı garranın emrettiği o emaneti müritlerine yaşatacak ki o ayn-el yakin derecede aşk hallerini, muhabbet hallerini, ilahi cezbe hallerini, ilahi varidad hallerini o kimseler meyve olarak yaşayacaklar.

Ama onlar sorumlu. Neden? Onlarda da bu emanet. Onlar da bu emaneti kendilerinden sonra gelenlere nakletmek, öğretmekle mükellef emanet çünkü kendisinin değil. O nasıl ki birinci derecede ahdine vefa gösterme, akitlerinde sağlam durmayı, verdikleri sözü yerine getirmeyi manevi olarak mürşid öğretti, artık mürit ve aynı zamanda da mürşid. Ayn-el yakin noktasında o manevi haller ile hallenmenin yolu açıldı, o haller ile hallendi. Bu ne? Bu da ayn-el yakin emanet. İşin bir üst noktası daha var. Bu üst noktasına hak-kel yakin emanet. Bir mürşid müritlerine hak-kel yakin emaneti de öğretmekle mükelleftir. Çünkü mürşidin üzerindeki hak-kel yakin hali onun kendi hali değildir. Onun kendisinin malı da değildir.

Onun için o anlatılmaması gereken bir şey değildir. O hak-kel yakin ilmidir. Onu da ehline anlatmakla, öğretmekle mükelleftir, emanettir. Çünkü burası vasıtasız. İyi dinleyin. Burası vasıtasız, perdesiz, feyzi ilahi denilen hal ile hallenmektir. ilm-i ledünden almaktır, vasıtasız. Ve bu hal, bu fakirin sözüdür. Öyle kabul edin. Vehbidir. bu çalışmanın neticesinde olacak bir şey değildir. Bu direkt Allâh’ın lütfu, ikramı, ihsanı Cenab-ı Hakk’ın meccanen verdiği bir feyzi ilahidir. Bu vasıtasıdır. Bu hale gelen bir mürşid bunun da ahvalini, bunun da tecelliyatını müridlerine anlatmakla yükümlüdür. Çünkü bu da emanetin haslıdır. Emaneti hassadır. Eğer mürşidin bunlardan haberi yok ise onun üstadlık taslaması da kendi nefsinde küfürdür.

Allâh muhâfaza eylesin. Ve bu feyzi ilahi dediğimiz vasıtasız ilm-i ledünü tecelliyatının da, bunun da iki hali vardır. Bunun da iki hali vardır. Bu birinci hali o mürşidin kalbine ilm-i ledünü akmasıdır. Bu birinci halidir. Bunun ikinci hali vardır. Bunun ikinci hali de varlıkla alakalıdır. Varlığı tanıma, varlığı bilme, varlığa vakıf olmadır. Bunu sistemleştiren, bunu sistemleştiren, bunu sistematik olarak da anlatan Muhyiddin ibni Arabidir. Bu fakir de varlığın dereceleri olarak bunun sohbetini yapmış kimsedir. Bu o ilm-i ilâhî din, o feyzi ilahinin, benim tabirimi göre nur-u Muhammedinin varlığın üzerindeki tecelliyatıdır. Bunlar da emanettir. Asıl mürşidin mürşidliği bu emanetlerden belli olur.

Müridin müridliği de, müridin müridliği birinci emanet, anlattığım ilmel yaqin emanetlere sahip olması, bunları üzerinde tecelli ettirmesidir. Verdiği sözünde durmak, bir üstadın elinden tutmuşsun, otur oturduğun yere. Hangi ilminle onu kıyaslayacaksın? Şüphen varsa bırak git. Hakkındır. Ama bir türlü Peygamberi görüp de iman etmeyenlerden veya hatta üstadın dediği gibi, pirin dediği gibi, veliyi görmüşsün ama ders almamışsın, tabi olmamışsın, ders almışsın, dinlememişsin. Dervişler birinci emaneti yerine getirmek ve onu gelecek kuşaklara anlatmakla mükelleftir. O zaman farzlara riayet edecek, haramlardan uzak duracak, nafilelerle Allâh’a yaklaşacak, üstada vermiş olduğu sözleri bozmayacak. Sahâbe öyle yaptı.


Sahâbe’nin Bey’atı ve Sünnet’e Bağlılık — Mü’minin Tarîhî Mîrâsı

Hazret-i Peygamber’e biat ettiler, hatta biat ettikten sonra bir daha biat ettiler, sözlerini bozmadılar. Sözlerini bozmadılar. Dervişin hası sözünü bozmayandır. Dervişin hası. Ben bazen derim ya, neler yaşadık gördük biz. Cenâb-ı Hak lütfetti, dimdik durduk. Birinci emanete herkes tabi olacak. Allâh bizi onlardan eylesin. 1960. Beyitten devam edeceğiz. Geçen perşembe gün Cafer’e ne yapıyoruz dedim önümüzdeki cuma tez. Dersi devam edeceğiz mi dedim. Cafer dedi herkes alıştı artık dedi ondan sonra. Mecbur değil nasıl olsa hiç kimse dedi. Gelebilen gelir dedi biz derse devam edelim dedi. Dedi helalun var Cafer dedim tamam dedim. İçimden de dedim ki gönlümdekini söyledi. derse devam edeceğiz. Arife günü dedim bir de içimden tam dua edilecek.

Kurban Arifesi dua edilip zikredilecek bir gün inşâallâh. Allâh izin verirse önümüzdeki cumartesi buradayız. gece dükkan açan olur, işi gücü olan olur. Bu konuda hiç kimse mecbur değil. Çünkü kapalı çarşı açık oluyor. İsmail açıyorlar mı gene gece? Allâh’ım iyi etsin inşâallâh. Murat açtınız mı gece? Son gece açmıyorsunuz. Allâh’a iyi etsin inşâallâh. O yüzden işi olanlar işlerine bakabilirler. Bayanlar temizlik memizlik yapacaklarsa son güne bırakıyor ya kimisi hatta son saate bırakır. Her ben bayramdan önce kadınlara seslenirim. Kadınlar Arife gününe iş bırakmayın. Ev mi temizleyeceksiniz? Temizliyorlar ya. Bir de evlerinin temizlikte öyle hassas olanlar var. Diş fırçasıyla şeyleri temizliyorlarmış.

Ne o? Yok derzler iyi. Mutfak tezgahı. Mesela bir de kalorifer petekleri. Böyle ben dedim adam anlatıyor bunu. Yok bir dua var mı? Hanımı okuyayım dedi. Ne oluyor dedim ben. Ondan sonra dedi kaybettim ben hanımı. Ne oldu dedim ya. Dedi ki eline diş fırçası almış dedi. Kalorifer peteklerini temizliyor dedi. Ben de kaldım böyle. Kalorifer peteklerini ondan sonra bir de dıgıtıyormuş bir kısmını. Böyle diş fırçasıyla temizliyormuş. Dedim başka. Valla dedi bütün gün elinde dedi toz bezi dedi siliyor rahatsız o zaman dedi. Ne yapayım dedi. Valla sen onu buradan geri çeksen senin başına cebelleş olur o dedi. Sen yine kendini hamdet o dedim evi temizliyor. Ben öylesini biliyorum dedim. Adam daha içeri girerken derhal üzerinde ne varsa çıkar dost doğru banyo ediyormuş dedim.

Nasıl dedi? Basbayağı dedim. Asla diyormuş dışarıdaki kıyafetinle içeri giremez. İsmail de böyle yandan yandan bakıyor bana öyle birisi diyecek diyor. Yavrum düşmemişsin sen. Sana Allâh lütfetmiş. Bu arada başın sağ olsun. Ben seyahatteydim biliyorsun malum. Allâh’a müsaade etsin inşâallâh. E dedi dedim senin haline hamdet. Ne hamdet dedi ki o ne yapıyor ne yapacak oğlum dedim. Geçim dünyası soyunuyormuş orada dedim ben. Hatta bir gün iş çamaşırına çıkarmamış ona bile kızmış dedim. Havluya sarın iş çamaşırına çıkar gir demişlerdi. Diyormuş iş çamaşırına nereden toz aldı? Her yerin tozlu senin diyormuş gir içeri. Dedim böylesi var. Hatta başka bir farklı bir çizgi evde et pişirmiyor mesela kadın.

Kokuyormuş. Erzurum öyle ne ayağın bakıyon Dursun. O da dedim ne et pişirmiyor muş mu böyle kabardı. Oğlum ne kabarıyorsun sende böyle bir problem yoktur. Nasıl hamdediyor bak. Böylesi de var o yüzden koku yapan hiçbir şey pişmeyen evler var. Kızartma yemeyen adam diyor ki yemiyoruz yıllardan beri diyor. Diyor ne oluyor? Bir diyor pikniğe mikniğe gidiyoruz orada kızartıyoruz yiyoruz diyor. Ondan sonra geliyoruz komple yıkanıyoruz diyor. Neyse kadınlara ait bu. Temizliklerinizi yapın bitirin.


Kaynakça ve Referanslar

  • Mesnevî 1955. Beyt — «Başka Bir Koku Daha Erişti»: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, 1. Defter, 1955. beyit civarı; Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; Abdülbâki Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi; Ahmed Avni Konuk, Mesnevî Şerhi; «zamanın mürşid-i kâmili kokusu» — sufî mecâzı — Necmüddîn Kübrâ, Fevâihü’l-Cemâl; «her zamanın velîsi» — Buhârî, İ’tisâm 10; Müslim, İmâra 174-175.
  • Salât Hakîkati ve Hz. Peygamber Tatbîki: Salât namazın hakîkati — Bakara 2/3, 43, 110, 177; Mü’minûn 23/2; «innâ erselnâke şâhiden ve mübeşşiren ve nezîrâ» — Ahzâb 33/45-46; «salât tecellîsi» — sufî tâbiri — Necmüddîn Kübrâ, Fevâihü’l-Cemâl; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, bâbu’s-salât; «namaz mü’minin mîrâcıdır» — sufî hadîsi — Aliyyü’l-Kârî, Şerhu’ş-Şifâ; modern namaz felsefesi — Bediuzzaman, Sözler 9. Söz.
  • Mürşid-i Kâmile İntisâb ve Manevî Kuvvetlendirme: «el-mürşidu vâlid-i ma’nevî» — İmâm Rabbânî, Mektûbât; «intisâb»ın faideleri — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; Ahmed Sirhindî, Mektûbât 1. cilt 187; «teveccüh ve te’sîr» — Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî, Câmiu’l-Usûl; modern uygulamalar — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu; «maddî-manevî kuvvetlenme» — Mahmud Sâmî Ramazânoğlu, Musâhabe.
  • Tasavvufî Rıza Hâli ve Manevî Beraberlik: «Allâh rızâsı» — Bakara 2/207; Mâ’ide 5/16, 119; Tevbe 9/72; rıza makâmı — Kuşeyrî, er-Risâle, bâbu’r-rızâ; İbn Atâullah, el-Hikem; «iki kişinin râzı olması» — Hadîs «inne’l-mu’mineyni izâ teâlafâ alâ rızâillâh» — Beyhakî, Şu’abu’l-Îmân; Ahmed b. Hanbel, Müsned; modern tasavvuf — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
  • Kurban İmkânları (Yurt İçi-Yurt Dışı): Kurban kesme âdâbı — Buhârî, Edâhî 1-15; Müslim, Edâhî 1-25 (1957-1976); modern Kurban Bayramı — Türkiye Diyânet Vakfı kurban hizmeti; «yurt dışı kurban» tatbîki — Hayrettin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Mes’eleleri; Vahbe ez-Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî 4/2671-2728; «vekâlet ile kurban» — Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi 5/63-69; Mergînânî, el-Hidâye 4/70.
  • Hz. Âdem ve Hz. Muhammed (Manevî Babalık): Hz. Âdem aleyhisselâm — Bakara 2/30-39; A’râf 7/19-25; Tâhâ 20/115-123; «Âdem fi’l-arzi halîfen» (Bakara 2/30); Hz. Muhammed Mustafâ’nın «manevî baba» olması — Sûfî tâbiri — Mevlânâ, Mesnevî 1. Defter («O hep yenilenir»); İmâm Rabbânî, Mektûbât 1. cilt 121; «emânet» — Ahzâb 33/72; modern okuma — Bediuzzaman, Sözler 23. Söz.
  • Sahâbenin Bey’atı ve Sünnet’e Bağlılık: «yâ Eyyühe’llezîne âmenû ekîmû’s-salâte ve âtû’z-zekâte ve eti’û’r-Resûl» (Bakara 2/43, 83, 110); Hz. Peygamber’e bey’at — Buhârî, Ahkâm 43; Müslim, İmâra 41-43; «Bey’atü’r-Rıdvân» — Feth 48/18; «Akabe Bey’atları» — İbn Hişâm, es-Sîre; modern bey’at tatbîki — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu; «sünnet’e bağlılık» — Şâtıbî, el-İ’tisâm.
  • Karabaş Silsilesinde Mesnevî Tedrîsi: Mustafa Özbağ Efendi silsilesi — Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; Çorumlu Hacı Mustafâ Anvarî → Nevşehirli Abdullâh Gürbüz → Hacı Haydar → Hacı Bekir Baba → Mustafâ Özbağ Efendi silsile zinciri — İrşâd Dergisi hâtırâtı; Mesnevî tedrîs üslûbu — Mahmud Erol Kılıç, Sûfî ve Şiir; modern Karabaş hizmeti — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Makâm, Mürşid, Hakîkat, Vird, Zikir, Tevhîd, İhsân. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı