Cumartesi, 13 Haziran 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR
Mustafa Özbağ
İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Dergah Sohbetleri Serisi ·

691. Dergah Sohbeti | Ana Dilde İbadet, Milliyetçilik Fitnesı ve Gusül Bilmeyen Toplum

Mustafa Özbağ Efendi'nin dergah sohbeti: 691. Dergah Sohbeti | Ana Dilde İbadet, Milliyetçilik…. Tasavvuf, ahlâk ve mânevî yol üzerine kapsamlı açıklamalar.


691. Dergâh Sohbeti’nde Mustafa Özbağ Efendi, “ana dilde ibâdet ve ana dilde eğitim” suâlinden başlayarak çağdaş Türkiye’nin ümmet bilincindeki büyük yaralarını dolaşır. Sohbet; (1) İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin “Kur’ân’ı öğreninceye kadar bir kimse Fâtiha-i şerîfeyi kendi ana diliyle okuyabilir” fetvâsının doğru çerçevelenişi (Hidâye ve Dürer kaynaklarıyla) ve bu fetvâdan “ömür boyu ana dilde ibâdet” çıkaran iftirâcılara reddiye; (2) Osmanlı’nın son dönemine Sebataistler ve Siyonistler eliyle sokulan milliyetçilik fitnesinin Balkanlar–Hindistan–Pakistan ekseninde tahkîkâtı; Malazgirt’te Alparslan’ın yanında Türklerle birlikte Kürtlerin ve diğer Müslüman unsurların Bizans’a karşı savaşmasının tarihî hatırlatması; Hindistan–Pakistan’ın iPhone üretim hattı bağlamı; (3) Türkiye Cumhuriyeti millî eğitiminin başarısızlığı, Koç anaokulunun 1,7 milyon liralık ücreti, fakir-zengin gençlik ayrışması; (4) 1989 Ödemiş’te gusül abdestini inkâr eden eşinden boşanan zengin âile kızı ile 2025 İstanbul’unda gece saat ikide cinli “tanışma”sıyla telefon açıp gusül-Fâtihâ-Kelime-i Şahâdet bilmediği ortaya çıkan üniversite mezunu kadın hâdisesi; (5) Diyânet bünyesindeki ateist-eşcinsel-içkici imamların idarî pek-yok hâli; ve son olarak Mezheb-Meşreb-Tarîkat öne koymadan Kur’ân–Sünnet ve İmâm-ı A’zam ictihâdını anlatan “kelaynak kuşu gibi” küçük bir cemâatin yalnızlığı işlenir.


Mahalle Dersinde Ses Tonu, Altın Günü ve “100.000 Âdem”in Akâidî Tahkîkâtı

Sohbetin açılış sualleri, dergâh tatbîkâtının pratik fıkhından akâidin teorik zirvesine kadar geniş bir yelpâzede ilerler. Birinci sual: mahalle derslerinde zikrullâh yapılırken ses tonunun neye göre ayarlanacağıdır. Mustafa Özbağ Efendi’nin cevâbı sâdedir: “Orada mahalle dersini yaptıran kimse, her kim ise, orada belli bir ses tonunu verir, o ses tonunu verince herkes o ses tonuna göre yapar. Ama diyelim ki mahalle dersi bir başkasının evinde oluyor, mahalle dersini yaptıran kimsenin değil, o zaman ev sâhibi orada nasıl bir ses tonunda olması gerektiğini mahalle dersini yaptıran kimseye söylerse bir problem çıkmaz.” Tasavvuf ahlâkında ev sâhibinin emânet hakkı (komşu ve hânenin huzûru) ile zikir halakasının cehrî zikir tabîatı arasındaki dengeyi gözeten pratik bir tatbîkâttır.

İkinci sual altın gününün caiz olup olmadığıyla ilgilidir. Mustafa Özbağ Efendi’nin tashîfi: “Altın günü yapıyorlar ise o gün herkes altınını alır getirir. Yoksa ‘ben bugün para getirdim, bunu altın yerine para getirdim’ dedi mi o faize girer, o doğru olmaz.” Bu fıkhî tashîf, altın-para arasında zamanlı mübâdelenin “yedden bi-yedin” (elden ele) Hadîs-i şerîfine dayalı olarak farklı cinsten emtiâlar arasındaki riba-i nesîe (vade ribâsı) tehlikesine işâret eder. Buhârî, Müslim ve Tirmizî’de Hz. Ubâde ibnu’s-Sâmit (radıyallâhu anh)’tan rivâyet edilen meşhûr “altı eşyâ hadîsi” (altın, gümüş, buğday, arpa, hurma, tuz) bu meselenin temelidir.

Üçüncü sual akâidî bir kıyâs sualidir: “Allâh 100.000 Âdem yarattı ise kaç tâne Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem yaratmıştır?” Mustafa Özbağ Efendi’nin cevâbı, Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem’in tek olduğunu îmâ eder: “Âdem yaratmak ayrı bir şeydir, Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine yaratmak ayrı bir şeydir.” Tasavvufî nazariyede “el-hakîkatü’l-Muhammediyye” (Hakîkat-i Muhammediyye), İbn Arabî Hazretleri’nin Fusûsü’l-Hikem‘inde ve sonraki şârihlerde, kâinâtın yaratılışından evvel mevcûd olan tek bir nûr-i Muhammedî olarak tasvîr edilir; Âdem aleyhisselâm ise insanlığın baba olarak çoğaltılan bir varlığıdır. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem birdir; “Âdemler” ise farklı kâinâtlarda farklı tezâhürler içerebilir.

Asıl uzun bahsi açan sual yazılı olmayıp sözlü gelir: “Ana dilde ibâdet ve ana dilde eğitimle ilgili görüşlerinizi lutfeder misiniz efendim?” Mustafa Özbağ Efendi, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin meşhûr fetvâsını çağrıştırarak başlar: “İmâm-ı A’zam Hazretleri bu konuda en böyle toleranslı, bu konuda biraz böyle tâbîri câizse Müslümanların işini kolaylaştırıcı bir fetvâsı var. O da bir kimse Kur’ân-ı Kerîm öğreninceye kadar kendi ana diliyle, Fâtiha-i Şerîfe’yi kendi ana diliyle okuyabilir, bununla ibâdet edebilir diye hüküm var.”


İmâm-ı A’zam’ın Çok-Dilli Bağdat-Şâm Coğrafyası ve Fetvânın Şartlı Mâhiyeti

İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (rahimehullâh) hicrî 80’de Kûfe’de doğmuş, Bağdat-Şâm hattının çok-uluslu, çok-dilli coğrafyasında yetişmiştir. Mustafa Özbağ Efendi’nin tarihî tasrîfi: “İmâm-ı A’zam’ın yaşamış olduğu yerde — çünkü tâbîri câizse çok uluslu ve çok dilli bir yerde yaşıyor — mesela bir kimse Mekke-Medîne’de yaşamış olsa orada çok dil yok ama Bağdat’ta, Şâm’da o bölgede çok dil var. İmâm-ı A’zam da o bölgede yaşadığından dolayı ve o bölgenin insanı.” İmâm-ı A’zam Hazretleri’nin Fars asıllı olduğu rivâyetleri muhakkıkların ekserîsince kabûl edilmiştir.

Mustafa Özbağ Efendi, ırkçılığa düşmemek kaydıyla şu hatırlatmayı yapar: “İmâm-ı A’zam, çok özür dilerim, ırkçılık gibi algılamayalım bunu, Arab değil kendisi. Arab olmayınca da olmadığından dolayı da zâten Emevîler tarafından da, Abbâsîler tarafından da ikinci sınıf vatandaş hükmüne konulmuş genel olarak. Böyle olunca İmâm-ı A’zam’ın fetvâsı var, bir kimsenin normalde Kur’ân dilini öğreninceye kadar kendi diliyle ibâdet edebilir diye, bu bir.” Bu tarihsel arka plan, fetvânın kapsamını anlamak için zarûrîdir: İmâm-ı A’zam, ihtidâ etmiş ve henüz Arapça öğrenmemiş Müslümanların ibâdet kapısının kapanmaması için bir geçici ruhsat vermiştir; bu, ömür boyu Arapça öğrenmemenin meşrûlaştırıcısı değildir.

Mustafa Özbağ Efendi’nin tashîfi sarîhtir: “O yüzden normalde bir kimse kendince öğreninceye kadar — bunu şimdi bu fetvâyı alıp böyle sanki o kimse bir ömür boyu kendi ana diliyle ibâdet edebilir hükmünü çıkarmaya çalışıyorlar. Bu doğru değil. Bu İmâm-ı A’zam’a atılmış bir iftirâ olur, böyle bir şey söylenirse. İmâm-ı A’zam ‘öğreninceye kadar’ demiş bunu. Bununla alâkalı kaynak olarak el-Hidâye’de bunu bulabilirsiniz, Dürer Dürer’de bulabilirsiniz bunu. Normalde bunlar eski fıkıh kitaplarındadır.” Burhâneddîn el-Mergînânî’nin el-Hidâye‘si Hanefî fıkhının zirve metnidir; Molla Hüsrev’in Dürerü’l-Hükkâm fî Şerhi Gureri’l-Ahkâm‘ı ise Hanefî fıkhının ve özellikle namaz ahkâmının önemli kaynağıdır. İki kitab da fetvânın “öğreninceye kadar” şartını sarîh tasrîf eder.

Ana dilde eğitim ise zâten Müslüman tarihinin tabîî bir rüknüdür: “Bunun yasaklanmaması lâzım ama bu tabi Osmanlı’da yasak değildi, Selçuklu’da yasak değildi. Daha geriye gittiğimizde Müslüman Türk devletlerinde bu yasak değildi. Daha da geriye gittiğimizde normalde Türkler hiçbir zaman, hiçbir dili yasaklamamışlardır. Orta Asya’dan itibaren. Normalde Türkler aslında Orta Asya’dan itibaren çok uluslu bir, çok kavimli bir topluluktur.” Selçuklu medreselerinde Arapça-Farsça-Türkçe bir arada okutuluyor; Osmanlı’da resmî yazışma dili Türkçe iken Arapça ve Farsça da serbestçe kullanılıyordu; Kürtçe medreseleri (özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Şâfîî mezhebinin tâlimi) Cumhuriyet’e kadar tabîî olarak fâaliyet gösteriyordu.


Malazgirt’te Türk-Kürd-Müslüman Vahdet ve Sebataist-Siyonist Eliyle Sokulan Milliyetçilik Fitnesi

Mustafa Özbağ Efendi, Türk milliyetçiliğinin Cumhuriyet ile birlikte teşekkül eden ırkçı varyantının tarihî gerçekliği nasıl gizlediğini Malazgirt Savaşı misâliyle berraklaştırır: “Mesela Malazgirt, Alparslan normalde Bizans’la savaşırken sadece Türkler yoktu savaşanların içerisinde. Bütün Müslüman unsurlar, bölgede ne kadar Müslüman unsur varsa hepsi de Malazgirt savaşına katıldı, buna Kürdler dâhil. Oradaki bütün ne kadar Müslümanlar var ise hepsi de o Malazgirt savaşına katıldı.” 26 Ağustos 1071’de Sultan Alparslan’ın Bizans Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’i yendiği bu zafer, sâdece bir Türk zaferi değil, Anadolu’nun İslâm yurdu olmasını sağlayan ümmet zaferidir; içinde Selçuklu Türkleri ile birlikte Kürt aşîretleri ve Arab birlikleri yer almıştır.

Türk tarihinin İslâm öncesi de İslâm sonrası da kavmiyet düşkünü olmadığını Mustafa Özbağ Efendi şöyle tasrîf eder: “Türkler de o zaman içinde normalde İslâm olduktan sonra da, İslâm öncesinde de aşırı derecede bir kavmiyetçilik yok. Böyle bir milliyetçilik yok. Zâten Osmanlı bölgesine milliyetçiliği katan bu milliyetçilik hastalığını koyan Yahûdî unsurlardır. Sebataistlerdir, Siyonistlerdir. Yahûdî unsurlar Osmanlı İmparatorluğu’nun bölünüp parçalanmasına sebeb olmuşlardır milliyetçilik akımıyla.”

Bu süreç Balkanlardan başlayarak yayılmıştır: “Bir Boşnak ‘ben Boşnak’ım’ dedi. Bir Arnavut ‘ben Arnavut’um özgürlük istiyorum’ dedi. ‘Biz Pomak’ız özgürlük istiyoruz’ dedi. Bunun gibi batıda ilk önce Balkanlarda başladı ve Balkanlarda Müslüman kanı dökülmesin diye Osmanlı çekildi oradan. Osmanlı’nın orada bir mağlûbiyeti yok. Osmanlı Balkanların kendi yönetimlerini kendilerinin yapması, orada bir kardeş kanı, Müslüman kanı dökülmesin diye çekildi. Normalde Balkanlarda öyle bir mağlûbiyet söz konusu değil. Ruslarla olan bir savaş var, Ruslarla olan savaşta da zâten Ruslar Edirne’ye kadar gelmişlerdi, hattâ daha da ileriye, Büyükçekmece’ye kadar gelmişlerdi.” Bu, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) anısıdır; Ruslar gerçekten Yeşilköy (Ayastefanos)’a kadar gelmişti.

Milliyetçiliği Osmanlı’ya sokan oyun, İngiliz–Siyonist iş birliğidir: “İngilizler bu işi çok iyi bilirler, bu işi de çok iyi becerirler. O Siyonistlerle berâber, çünkü İsrâil’in kurulmasının sözünü veren İngiltere’dir ve Siyonistlerden de bu konuda yardım alır, çünkü Siyonistler normalde parayı elinde tutanlardır. Parayı elinde tuttukları için İngilizlerle berâber anlaşırlar, hâlâ da öyledir. Para İngiltere’de kraliyet âilesinin gözetiminin altındadır. O yüzden İngiliz paracılarla Amerikan paracılar ayrıdır. İngiliz paracılar farklıdır, Amerikan paracılar ayrıdır. İkisi de Siyonisttir, ikisi de birbirlerinin teyze çocuklarıdır, kardeş çocuklarıdır.”

İsrâil Devleti’nin kurulmasının vaadini İngiltere yapmıştır: 2 Kasım 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu, dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un Yahûdî Lord Walter Rothschild’e gönderdiği mektupta Filistin’de bir “Yahûdî millî yurdu” kurulmasını desteklediğini bildirir. Mustafa Özbağ Efendi’nin ifâdesi bu tarihî hadisenin tasavvufî yorumudur: para yine İngiliz kraliyet hânesinin elinde olup Siyonist sermâye ile İngiliz/Amerikan emperyalizmi tek noktada — yani Müslümanlar karşısında — birleşir.


Hindistan-Pakistan-Bangladeş ve iPhone Üretim Hattının Jeopolitik Bağlamı

Mustafa Özbağ Efendi, İngiliz emperyalizminin Müslümanlar arasında oluşturduğu bölünmenin diğer bir misâlini Güney Asya hattında verir: “Hindistan-Pakistan savaşının sebebi de İngilizler oradan çekilirken Hindistan’ın içerisinde bir Müslüman grup, Müslümanların içerisinde bir Hindî grup bırakırlar. Sınırlarını öyle ayarlarlar.” Bu, 1947 İngiliz çekilmesi sırasında çizilen Radcliffe Hattı’na atıftır: Lord Mountbatten yönetiminde sürdürülen bölünme, milyonlarca insanı etkileyen muhâceret felâketine ve sonraki Hindistan-Pakistan savaşlarına temel teşkîl etmiştir.

Bangladeş’in özel statüsü de izâh edilir: “Bangladeşliler derler ki ‘biz Bangladeş devleti istiyoruz’ — onlar ayrı bir devlet isterler. Örnekliyorum, Bangladeş’in bir kısmı Pakistan’dadır, bir kısmı Hindistan’dadır, bir kısmı da kendileri dururlar. Bangladeş’in ayrı bir devlet sistemi yoktur, var gibidir yok gibidir, öyle arada deredededir, her an için savaşmaya, savaştırılmaya hazırdır o bölge.” Bangladeş 1971’de Doğu Pakistan’dan ayrılarak bağımsızlığını ilân etmiştir; ancak Mustafa Özbağ Efendi’nin işâret ettiği üzere, ülke siyâsî istikrârsızlık ve etrâftaki Hindu-Müslüman gerginliklerle hâlâ kırılgandır.

Yakın zamanda yaşanan Hindistan-Pakistan gerginliğine dâir Mustafa Özbağ Efendi’nin tahkîkâtı: “Son anda Türkiye işin içerisine girdi. Hindistan’ın 4-5 tâne uçağı düşürülünce Hindistan baktı ki oradaki ağalığı bozuluyor. Amerika onlara dedi ki ‘savaşmayın, bırakın’ çünkü Hindistan şu anda Amerika’nın paracılarının elinde. Örnekliyorum, iPhone’un fabrikası nerede? Hindistan’da. Bakın iPhone’un üretim fabrikası Hindistan’da. Amerika’nın birçok üretim fabrikaları Hindistan’da. Çünkü Çin’le savaşmaya bekliyorlar. Bekleyince hepsini yatırımlarını en yakın Hindistan’a çevirdiler. Ve Hindistan’la bu noktada Amerika kol kola yan yana, öyle söyleyeyim.” Bu, Mayıs 2025 Pahalgam saldırısı sonrası Hindistan-Pakistan askerî gerginliği bağlamında Türkiye’nin Pakistan tarafına TB2 SİHA verdiği iddiâlarına ve Apple’ın Çin’den Hindistan’a kayan üretim hattının jeopolitik etkisine atıftır.

Mustafa Özbağ Efendi’nin ahlâkî hülâsası: İngilizler-Amerikalılar verilmiş sözlerinde durmaz; Kürdlere de ayrı devlet sözü verilmiştir ama yerine getirilmemiştir. “İngilizler hiçbir sözlerinde durmaz, Amerikalılar gibidir. Onlar da hiçbir sözlerinde durmaz, aynı, onlar da İngilizler gibidir. Ve Siyonizmle Amerika, İngiltere, Avangelistleri veya Emperyalistleri tek noktada birleşirler. Tek noktada birleştikleri yer Müslümanlara karşıdır.” Bu cümle, Mustafa Özbağ Efendi’nin ümmetin bütünlüğüne dâir tasavvufî bilincini ifâde eder: Sünnî-Şiî, Türk-Kürt, Pakistanlı-Bangladeşli ayrımları, ancak ortak düşmanın stratejik plânlarını gizleyen bir paravanadır.


“Millî Eğitim Hiç Millî Değildir”: Koç Anaokulunun 1.7 Milyon Lirası

Türkiye Cumhuriyeti’nin “tek dil tek eğitim” politikasının netîcesi Mustafa Özbağ Efendi’nin diline çarpıcı bir dille gelir: “Bizim de bir başlık olarak bize öyle dediler. ‘Millî Eğitim Bakanlığı’ dediler. Hiçbirisi millî değildir. Bakın eğitim de millî değildir. Ama sonuç itibariyle bir ülkede tek dil olacak, tek eğitim olacak dendi. Böyle yaptılar. Eyvallâh ama sonuç itibariyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gençleri câhil şu anda. Layık demokratik insan haklarına saygılı hukûk devletinin millî eğitiminin yetiştirmiş olduğu çocuklar dinsiz, ahlâksız yetiştirdiği çocuklar. Edeb ve terbiyeden uzak, her türlü uyuşturucuya, her türlü içkiye, her türlü yanlışlığa girebilecek bir gençlik yetişti.”

Hem İmâm Hatîb hem İlâhiyât eğitim sistemi de yüzeysel kalmıştır: “Bu gençliğin hiçbirisinde dînî bir eğitim yok, derinlemesine bir dînî eğitim de yok. İster İmâm Hatîb’e gitsin, ister İlâhiyât’a gitsin, nereye gidiyorsa gitsin bu çocuklar yüzeysel bir dînî eğitim alıyorlar. O İmâm Hatîp’lisi de yüzeysel, İlâhiyâtçısı da yüzeysel bir dînî eğitim alıyor ve bunlardan öğretmenler çıkıyor, imâmlar çıkıyor.” Sonra çarpıcı tespit gelir: Diyânet bünyesinde lâik, hattâ ateist imâmlar bulunmaktadır. “Şimdi Diyânet’in içerisinde lâik imâmlar var. Çok affedersiniz, eşcinsel imâmlar var, içki içen imâmlar var. Bunları kendileri de biliyorlar ve bunları istifâ ettiremiyorlar. Bunları normalde işten de atamıyorlar. Adam diyor ki ‘ben memurum, işimi yapıyorum kardeşim, beş vakit namazı kılıyorum, ama ateistim ben’ diyor. Bunu dillendiremiyorlar da.”

Eğitim sisteminin başarısızlığının en belirgin alâmeti üniversiteye girmek için özel kurslara ve özel okullara ihtiyâç duyulmasıdır. “Yâ başarılı bir eğitim sistemi olmuş olsa üniversiteye girmek için özel kurslara, özel okullara ihtiyâç duyulur mu? Duyulmaz, demek ki eğitim sistemi başarılı değil. Eğitim sisteminin başarısız olduğunu kendileri de görüyorlar. Özel okullara, özel eğitim sistemlerine müsâade ediyorlar. Böylece şunu yapıyorlar: ‘Diyorlar ki fakîrin fukarânın çoluğu çocuğu okumasın.’ Çok basit. Koç Üniversitesi’nin anaokulunun yıllık parası 1.7 milyon lira.” Koç Üniversitesi’nin Setüstü Anaokulu’nun yıllık ücreti gerçekten 2025 yılı için yaklaşık bu seviyededir; bir yandan ailelere bu ücreti ödeyebilenleri filtreler, öbür yandan da fakirin fukarânın çocuklarını üniversite kapısına ulaşmaktan ekonomik olarak men eder.

Mustafa Özbağ Efendi’nin sosyolojik teşhîsi: “Bu özel okullar, komple özel dershaneler, özel okullar — dünyânın parası. Kim gönderecek oraya? Ekonomisi belirli bir noktada olan kimseler gönderecek. Böylece okullara, iyi üniversitelere kimler gidecek? Belirli bir kesimin çocukları gidecek. Diğerleri ne olacak? Diğerleri ırgat olacak, amele olacak. Net. Yâ da içlerinden çok iyi çalışanlar olacak.” Çok iyi çalışıp üniversiteye girenler de yine bir tarafa kaydedilir; geri kalanlar iki yıllık veyâ açık öğretime gider, üniversite mezunu olur ama meslek sâhibi olmazlar — tarladaki babasının işine de gitmezler. Netice ülke için: “Tarlalar boş olacak, hayvancılık ölecek, tarım ölecek, hayvancılık ölecek. Ülke olarak komple ekonomik olarak yönlendirmeye açık olacaksınız.”


“Tevhîdle de Olsa Namazı Kılar”: Hanefî Fıkhında Namazın Dört Farzı

Bir kardeşin sualinin tashîfi, sohbetin pratik fıkhî zirvelerinden birini meydana getirir: “Hazret-i İmâm’ın fetvâsı gereğince Kur’ân-ı Kerîm’i namaz kılacak kadar ezberinde bulundurmak elzem bir konu mu, hakîkatten farz mı?” Mustafa Özbağ Efendi’nin cevâbı kesindir: “Bir kimse günlük ibâdetini yapabilecek kadar Kur’ân-ı Kerîm öğrenmesi farz. Mesela o kimse diyelim ki namaz kılacak — Fâtiha sûresini öğrenecek, oturuşta ettahiyyâtı öğrenecek, Fâtiha ile berâber muhakkak en az bir tâne zammı sûre ezberleyecek. Öbür türlü namazın içerisindeki rükûda, secdede okunacak olan zikirleri öğrenecek. Bunlar farz. Günlük dînî hayâtını yaşayabilecek kadar dînini öğrenmesi de farz. Haramı, helâli onları öğrenecek, farz onlar.”

Hanefî fıkhında namazın içindeki farzları dört adettir: kıyâm (ayakta durmak), rükû, sücûd (secde), ka’de-i ahîre (son oturuş). Mustafa Özbağ Efendi bu hükmü bütün berraklığıyla aktarır: “Ayakta durmak farz namazda. Rükûya gitmek farz. Secdeye gitmek farz. Oturmak farz. Namazın içindekini nerede? Farz olan namazın içerisinde bu kadar. Ayakta durmak, rükûya gitmek, secde etmek, oturmak. 4 tâne farzı var namazın içinde. Diğerleri normalde Fâtiha okumak Hanefîye göre vâcip. Namazın farzından değil çünkü.”

Bu farz-vâcip ayrımı, çok hayâtî bir tasavvufî-fıkhî kapı açar: “O kimse tevhîdle de olsa namazını kılar. Hiçbir şey bilmiyor mesela. Ben ona diyorum ki ‘tevhîdle namazını kıl.’ Hiçbir şey bilmiyor. Bunlarla karşılaştığım için bu Allâh affetsin vahşîliği görüyorum ben.” Hanefî fıkhında Fâtiha vâcip; eğer kişi onu da bilmiyorsa, ayakta dururken sâdece “Lâ ilâhe illâllâh” diyerek namaz farzı eda olunabilir. Bu, sahîh tasavvufun ümîd kapısının ne kadar geniş tuttuğunu gösteren bir hükümdür.

Detaylı izâh: “Bir kimse Fâtiha’yı bilse, ihlâs sûresini bilse namaz kılacak kadar farzı yerine getirmiş oldu. Çünkü ettahiyyâtı bilmese, oturuşta Fâtiha okusa yine yeterli ona. Ettahiyyâtı bilmiyor diyelim ki o kimse — onu öğrenince kadar Fâtiha’yı okuyabilir oturuşta. Bir kimse Fâtiha’yı bilmiyor, ihlâs da bilmiyor, hiçbir şey bilmiyor — o kimseye namaz yine farz. O ‘lâ ilâhe illâllâh’ diyerekten namaz kılar. Türkçesinden de kılabilir. ‘Lâ ilâhe illâllâh’ normalde biliyor mu? Biliyor. ‘Lâ ilâhe illâllâh’ ile namaz kılar. Çünkü namazda Fâtiha okumak vâcip Hanefîye göre. Namazın farzlarından değil. Hattâ rükûda, secdede söylenecek zikirleri dahi bilmese — rükûya gider, 3 tâne ‘lâ ilâhe illâllâh’ der. Secdeye gider, 3 tâne ‘lâ ilâhe illâllâh’ der.”


1989 Ödemiş Hâdisesi ve 2025 İstanbul: Gusül Abdesti Bilmeyen Toplum

Mustafa Özbağ Efendi’nin son derece çarpıcı iki şahsî hâdisesi, “vahşî” hâline gelen Müslüman toplumun gusül-Fâtihâ-Kelime-i Şahâdet bilmemesinin ne demek olduğunu somutlaştırır. İlk hâdise 1989 Ödemiş’tedir: “Şu anda toplumda evlenmiş kadın gusül abdestini almıyor. Müslüman gusül abdestini almasını bilmiyor. Ama Müslüman, evlenmiş erkek, genç delikanlı gusül abdestini bilmiyor. Bunu yıllar öncesi, bunu bâzen derslerde anlatıyorum yâ — Ödemiş’te çok zengin bir âilenin kızı geldi bana. Yeni evlendi daha. Bir haftalık evli.”

Kız Mustafa Özbağ Efendi’ye boşanmak istediğini söyler. Ödemiş gibi muhâfazakâr bir muhitte, hele zengin bir âilenin kızının bir haftalık evlilikten boşanmak istemesi “yer yerinden oynar” bir hâdisedir. Mustafa Özbağ Efendi sebebini sorar; cevâb şudur: “Boşanmayı istiyorum, benim eşim gusül abdestini inkâr ediyor. İlişkiye giriyor, ilişkiden sonra ‘ben gusül abdesti alman lâzım’ diyorum, ‘ne alâkası var’ diyormuş. ‘Yıkanmamız gerekiyorsa yıkanırız ama gusül abdesti diye bir şey yok’ diyormuş. Kızcağız birkaç gün daha anlatmış, anlamıyor, dosdoğru gidiyor babasının evine. Diyor ki ‘bu adamla beni evlendirirken neden dînini îmânını sorup boş durmadınız, beni bir dinsizle evlendirdiniz’ diyor. ‘Ben bu adamdan boşanacağım’ diyor.”

Mustafa Özbağ Efendi’nin tasarrufu: “‘Geldi, gusül diye bir şey yok diyor mu’ dedim. ‘Diyor’ dedi. ‘O küfür noktasında sen onunla evli kalamazsın.’ ‘Ben haramâ girmek istemiyorum, benim isteğim, benim görüşüm hak mı?’ dedi. ‘Hak’ dedim. ‘Seni tebrîk ediyorum’ dedim. ‘Bu konuda nasıl bir destek lâzımsa ben söylemeye, destek vermeye hazırım, gerekirse babanla da konuşurum’ dedim. Boşandı kız.” Bu, sahîh tasavvufun bir genç kıza, ailevî baskıya rağmen, dînî hak için durmasını destekleyen pratik bir tatbîkâttır. Gusül abdestini inkâr, Hanefî fıkhında “sübût-i kat’î” ile sâbit olan bir hükmü reddetmek olduğundan küfre yakın bir hâldir.

İkinci hâdise 2025 İstanbul’una aittir. Gece saat ikide bir kadın “cinli tanışma” iddiâsıyla Mustafa Özbağ Efendi’ye telefon açar: “Şimdi yıl 2025 şu anda. Gençler evleniyor, gençler gusül abdestini bilmiyor. Sorduğunuzda Müslüman ama. Kadın gelmiş 35-36 yaşına Müslümanım diyor, Fâtiha sûresini bilmiyor. Gusül abdestini bilmiyor. İki çocuk annesi gusül abdestini bilmiyor. Gecenin saat ikisi ‘bu cinnî tâifesi bana dokundu’ diye tanıdığının üzerinden bana telefon açıyor. Diyorum ‘gusül abdesti var mı, biliyor musun’ diyorum, duruyor. O ne diyor bana?”

Mustafa Özbağ Efendi’nin yaptığı: “Telefon açık gusül aldırttırdım banyoda ona. Dedim ‘aç telefonu.’ Korkuyor. ‘Telefonu banyoya koy’ dedim. ‘Ben telefonda duracağım. Niyet ettim Yâ Rabbi gusül abdestini almaya diyeceksin. Üç sefer ağzına su vereceksin, üç sefer burnuna su vereceksin, komple vücudunu yıkacaksın, gusülün bitecek’ dedim. 35-36 yaşında 37 yaşında kadın, iki çocuk annesi gusül abdestini bilmiyor. Bunu yaptı, tiril tiril titriyor.” Sonra evde seccâde olmadığı, ayakkabıyla dolaşılan bir “sosyete” evi olduğu öğrenilir; halının üstüne bir örtü serdirip kelime-i şahâdet öğretmeye başlar Mustafa Özbağ Efendi. Kelime-i şahâdeti dahi telaffuz edemeyen, üniversite mezunu, iyi bir maaşı ve iyi bir âilesi olan bu kadın’ın hâli, eğitim sisteminin ne ürettiğinin özetidir. “Belki de on sefer, on beş sefer ‘Eşhedü en lâ ilâhe illâllâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resûluhu’ — bunu dili dönmüyor. Ne kadar üzüldüm, ne kadar üzüldüm. Buna dili dönmüyor. Gece saat üç oldu. Ben hâlâ da buna kelime-i şahâdet getirmesini öğretiyorum.”


“Kelaynak Kuşu Gibi Kaldık”: Mezheb-Meşreb-Tarîkat Öne Koymadan Kur’ân-Sünnet Yolu

Mustafa Özbağ Efendi’nin hâtimedeki tasavvufî teşhîsi, çağdaş İslâm dünyâsının “tekrar tasavvufa” çıkış olarak gösterdiği yolun ne kadar dar bir kapı hâline geldiğini gösterir: “İşin çok garip tarafı şu: dünya üzerinde salt tertemiz, pâk Kur’ân ve Sünnet esenliği teblîğ eden, salt temiz — bakın mezheb, meşreb, tarîkat öne koymadan tekrâr söyleyeceğim bunu — dünya üzerinde mezheb, meşreb, tarîkat, şeyh öne koymadan salt, Kur’ân’ı ve Sünneti ve İmâmların ictihâdını konuşan topluluk çok az şu anda. Çok az. Çok acı bir şey bu. Ve bunun nerede duracağı belli değil.”

Bu noktada Mustafa Özbağ Efendi, kendi cemâatinin “kelaynak kuşu gibi” sayıca az bir grup olduğunu ifâde eder. Kelaynak (Geronticus eremita) Birecik-Urfa havzasında yaşayan, dünyâda nesli tükenmek üzere olan nâdir bir kuştur. Bu temsîl yerinde bir benzetmedir; çünkü mezheb-meşreb-tarîkat farklılıklarının üstüne çıkıp salt Kur’ân ve Sünnet’in esnetilmemiş hakîkatini, fıkhî tatbîkâtla beraber, tasavvufî yumuşaklıkla anlatan cemâat sayıca azalmıştır.

Ne var ki Mustafa Özbağ Efendi bu azlıktan rahatsız değildir; aksine âyet-i kerîmeyle teselli bulur: “Bundan rahatsız mıyım? Değilim, mutluyum. Âyet-i kerîme inancım benim ‘çok azınız îmân eder.’ Bu noktada da böyle böyle kaldık filân, üzüntülü değilim. Rabbim son nefesimize kadar Kur’ân’a, Sünnet’e, İmâmların ictihâdına, ilk sûfîlerin yoluna, edebine, âdâbına bu yanlardan eylesin.” Bu âyet-i kerîme bir çok yerde geçer; Bakara 88 (“Bil’akis Allâh küfürleri sebebiyle onları la’netlemiştir, çok azı îmân eder”), Nisâ 46 ve A’râf 187 — hepsi de “çoğunluğun îmân etmediği” tarihî hakîkatini hatırlatır.

Hadîs ve mezheb inkârcılığı tehlikesine de Mustafa Özbağ Efendi’nin pratik tedâvîsi vardır: ilâhiyâta gönderdiği derviş çocuklarına telkîn ettiği şeyler ve ders kapısının nasîhatları. “İlâhiyâta gönderdiğimiz çocukların boyuna onları telkîn ediyorum. ‘Sakın hadîsin inkârcısı olmayın. Sakın mezheb inkârcısı olmayın. Sakın âyetin inkârcısı olmayın. Sakın onlara bakmayın. Sakın onlara inanmayın. Tavsiyelerde bulunuyorum çocuklara. Çatışmayın diyorum. Sizi okulda bırakırlar.’ Birini tespit etmişler: ‘sizi şeyhiniz böyle demez’ diyormuş. Hem bir de takip ediyorlar.” Modern ilâhiyât fakültelerinin bir kısmında yaygınlaşan “tarihselci yorum” akımının hadîs-mezheb inkârcılığına yol açtığı bir vâkıâdır; sâlik dervişler bu akademik baskı altında kendi tasavvufî ve fıkhî sermâyelerini kaybetmemelidir.


Kaynakça

Kur’ân-ı Kerîm, Rûm Suresi, 30/22; Hucurât Suresi, 49/13. Dillerin ve renklerin farklılığı, kavimlere ayrılmanın tanışma vesilesi oluşu; ana dil ve ümmet bilinci bağlamı için.

Kur’ân-ı Kerîm, Mâide Suresi, 5/6; Nisâ Suresi, 4/43. Gusül, cünüplük hâli ve namaz için taharet şartları bağlamı için.

Kur’ân-ı Kerîm, Bakara Suresi, 2/88; Nisâ Suresi, 4/46; A’râf Suresi, 7/187. “Azı iman eder” ve çoğunluğun iman/hakikat karşısındaki tutumu bağlamı için.

Buhârî, Sahîh, Büyû’, Hadis No: 2174; Müslim, Sahîh, Müsâkât, Hadis No: 1587. Altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz mübadelesindeki peşinlik/eşitlik şartı; altın günü ve ribâ-i nesîe tartışması için.

Buhârî, Sahîh, Ezân, Hadis No: 756; Müslim, Sahîh, Salât, Hadis No: 394. Fâtiha okumadan namaz olmayacağı rivayeti; Hanefîlerin farz-vâcip ayrımıyla birlikte değerlendirilmelidir.

Hanefî fıkıh kaynakları: Merğinânî, el-Hidâye; Molla Hüsrev, Dürerü’l-Hükkâm; İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr. Fâtiha’yı öğreninceye kadar tercüme/ana dil meselesi, namazın farzları, vâcipleri ve gusül hükümleri için.

Buhârî, Sahîh, Gusül bölümü; Müslim, Sahîh, Hayız/Gusül bölümleri. Cünüplükten gusül, ağız-burun ve bedenin yıkanması ile ilgili temel rivayetler için.

Balfour Deklarasyonu, 2 Kasım 1917; 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı; 1947 Hindistan-Pakistan Bölünmesi. Sohbette geçen milliyetçilik, İngiliz siyasetinin bölme stratejileri ve İslâm dünyasının parçalanması bağlamındaki tarihî arka plan için.

İbnü’l-Arabî, Fusûsü’l-Hikem ve el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye; Hakîkat-i Muhammediyye bahisleri. Resûlullah’ın hakikati, nûr-i Muhammedî ve tasavvufî yaratılış nazariyesi bağlamı için.

Makale kaynağı: 691. Dergah Sohbeti | Ana Dilde İbadet, Milliyetçilik Fitnesı ve Gusül Bilmeyen Toplum, mustafaozbag.com, Video ID: fIObmzlcBkI.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

Bu sohbet, Mustafa Özbağ Efendi’nin Dergâh Sohbetleri serîsinin 691. dersi olup ana dilde ibâdet ve eğitim suâlinden hareketle çağdaş Türk ve İslâm dünyâsının büyük hastalıklarını teşhîr eden, sual-cevâb usûlünde tertîb olunmuş tasavvufî bir tahkîkât meclisidir. Sohbet beş ana eksende ilerler: (1) İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe Hazretleri’nin Bağdat-Şâm çok-dilli coğrafyasında verdiği “Kur’ân’ı öğreninceye kadar ana dilde Fâtiha” fetvâsının doğru çerçevelenişi, Hidâye ve Dürer kaynaklarıyla teyîdi ve “ömür boyu ana dilde ibâdet” iftirâsının reddi; (2) Osmanlı’nın son dönemine Sebataistler ve Siyonistler eliyle sokulan milliyetçilik fitnesinin Balkanlar’daki tezâhürü, 93 Harbi’nin tarihî zemîni, Balfour Deklarasyonu üzerinden İngiliz-Siyonist iş birliğinin Filistin meselesinin temeli; (3) Hindistan-Pakistan-Bangladeş hattındaki bölünmenin İngiliz çekilmesinin oyunu olduğu, iPhone üretim hattının Hindistan’a kayışı ve 2025 askerî gerginliğinin Amerikan paracılarının elinde tutulması; (4) Türkiye Cumhuriyeti millî eğitiminin başarısızlığı, Diyânet’te ateist-eşcinsel-içkici imâmların azilden korunması, Koç anaokulunun 1.7 milyon liralık ücretiyle fakir-zengin gençlik ayrışmasının ekonomik filtresi; (5) Hanefî fıkhında namazın dört farzı (kıyâm, rükû, sücûd, ka’de-i ahîre) tahkîkâtı ve “tevhîdle de olsa namaz kılınır” hükmü; 1989 Ödemiş’te gusül abdestini inkâr eden eşinden boşanan zengin âile kızı ile 2025 İstanbul’unda gece saat ikide telefon açıp gusül-Fâtihâ-Kelime-i Şahâdet bilmediği ortaya çıkan üniversite mezunu kadın hâdiselerinin somut müşâhedesi; “kelaynak kuşu gibi” mezheb-meşreb-tarîkat öne koymadan Kur’ân-Sünnet ve İmâm-ı A’zam ictihâdını anlatan küçük bir cemâatin yalnızlığı. Sohbet, Mustafa Özbağ Efendi’nin tasavvufî hassâsiyeti ile tarihî-siyâsî-eğitimsel teşhîs gücünü bir araya getiren, çağdaş Türkiye’nin yakıcı meselelerinin tasavvufî bir kabuk altında değil, Kur’ân-Sünnet-İctihâd üçgeninde sarsıcı bir berraklıkla işlendiği bir dergâh-içtihâd meclisidir.

Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetinden derlenmiştir. | Video: YouTube | Seri: 691. Dergâh Sohbeti — Ana Dilde İbâdet, Milliyetçilik Fitnesi ve Gusül Bilmeyen Toplum.

Ek kaynaklar (devam):

  • Taberi, Camiu’l-beyan, Rum 30/22 ve Hucurat 49/13 tefsirleri; dil, kavim ve takva ölçüsü.
  • Kurtubi, el-Cami li-ahkami’l-Kur’an, Maide 5/6; taharet ve gusül hükümleri.
  • Serahsi, el-Mebsut, taharet ve gusül bahisleri.
  • Kasanî, Bedai’u’s-sanai, gusül ve ibadet diliyle ilgili fıkhi çerçeve.
  • Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Hucurat 49/13; milliyetçilik ve takva ölçüsü.
  • Diyanet İslam İlmihali, gusül, namaz ve ibadet dili bahisleri.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Tarîkat, Hakîkat, Zikir, Sâlik, Sünnet, Şeyh, Vahdet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı