26 Kasım 2016 Tarihli Sohbet
Ey gönül bir derde düş kim onda derman gizlidir, Gel karış bir katreye kim onda umman gizlidir , Değme bir derviş hakire hor görüp hor bakma, Kim gönlünün her köşesinde arş-ı Rahman gizlidir. İbni Arabî’ye göre varlıkların vücuda getirilişi mutlak yokluktan. Hâlk
edilmeye değil izafi yokluktan izafi varlığa geçişlerdir.
İcad ve hâlk gibi kelimeler tasavvuf ehlinde feylesoflar ve kelamcılardan farklı olarak zuhura getirme manasını taşımaktadır. Zira tasavvuf ehline göre o zuhur edenin batınına bakıldığında zahir olanın hak olduğu görünür.
Mahlukatı yaratmazdan evvel Hakk kendi vücuduyla mevcuttu ve Onun
vücudunu tehdit edecek bir yokluk Onun vücuduyla birlikte mevcud olmazdı.
Mahlukatın şehadet mertebesinden önceki yoklukları mutlak olmayıp
ancak izafi bir yokluktur.
Yoktan yaratma kavramı sufilerde mutlak yoktan yaratma değil de izafi yoktan yaratma manasında anlaşılmaktadır. Onlara göre hâlk etmek demek varlıkların mahiyetini vücuda mukarrin yakın olan bitişen ulaşan kılmak ve vücuda mevcud libasını giydirmek demektir.
Şeyhe göre vücudda mümkin diye bir şey yoktur. İnşaud devair. İzafi vücud müstakil vücudu olmayan ve mutlak vücud ile Âdem arasında bir mertebedir. Bir yüzü ademe yani yokluğa bir yüzü de vücuda yani varlığa yöneliktir. Mutlak vücud bir iken izafi vücud çok çeşitlidir. Diğer bir tabirle izafi vücud mutlak vücudun zuhur mahalidir.
İnsanın kendisini Hakk’tan ayrı görmesi kendisi için müstakil, bağımsız bir varlık telakki etmesi demek olur. Hakikatinde insan bizzat madum olduğundan böyle düşünmesi bir vehimdir.
Alem mevhumdur onun gerçek bir varlığı yoktur bu da hayalin manasıdır. Yani sen hayalinde zannettin ki alem kendi başına buyruk ve kendi kendine oluşmuş bir gerçektir.
Hakk’tan başka bir varlıktır, hâlbuki hiçte öyle değildir. Şunu bil ki senin kendinde bir hayalsin. Bütün idrak ettiğin ve o Hakk’tan gayrıdır yahut ta o ben değilim dediğin her şey de bir hayaldir. Şu hâlde bütün varlık alemi de hayal içinde hayaldir. Fusûs 45
İşte vücudun muhtelif mertebelerde görünüşünden yola çıkarak onu muhtelif taksimata tabi tutan Arabî bunu üçe ayırır “Bil ki eşya şu üç mertebe üzerindedir, bir dördüncüsü yoktur.”
1- Bizatihi aynında mevcud olan vücud li-zatihi. Bu ancak Vücud-u Mutlaktır. Bu vücud ademden olmaz. O hiçbir şeyden hasıl olmamıştır ki Ona tekaddüm eden bir şey bulunsun. Bu mutlak vücud bütün eşyanın mucidi, hâlıkı, mukaddiri, mufassılı ve müdebbiridir. Bu Vücud-u Mutlak hiçbir kayd ile mukayyed değildir. O el-Hayy, el-Kayyüm, el-Alim, el-Mürid ve el-Kâdim olan Allah’tır.
2- Allah ile mevcud olan Mevcud billah bu da alem, arş-ı, kürsü, semavat-ı ulâ ve içindekiler, gökyüzü gibi, arz ve onda bulunanlar, hayvanat, haşerat, nebat ve buna mümâsil şeyler gibi. Çünkü bu anlattığımız alem aynında mevcud değildi.
19 – 26 Kasım 2016 Tarihli Sohbet
O vücud dünün bugüne tekaddümü gibi vücud ile mütekaddim ve zamandan mücerreddir. Zira o zaten zamanın kendisidir. Alemin Âdem oluşu bir vakitte değildir. Fakat vehim, Hakk’ın vücuduyla halkın vücudu arasında bir süre olduğunu tahayyül eder.
3- Üçüncü şey ne vücud ile ve ne de Âdem ile ve vudüs ve nede kıdem ile mefsuf olmayan eşyadır. O hakkın ezeliyle ezelden beraberdir. Alem vücud değildir. Alem işte bu üçüncü şeyden zahir olmuştur. Şeyhe göre bu üçüncü şey alemin hakikatlerinin hakikatidir.
Gazalinin “İmkân aleminde şu alemden daha mükemmel bir şey yoktur” sözünü ettiği mana budur. Arabî vücudun vücud (mevcud) olması veya vücudun batından zahire çıkma sürecini dörde ayırarak anlatır.
Arabî vücudun vücud mevcud olması veya vücudun batından zahire
çıkması sürecini dörde ayıraraktan anlatır.
1- Vücudu mutlak. Mahiyeti bilinemez ona mahiyet demek bile caiz olmaz
ki o da Allah’tır.
2- Maddeden soyutlanmış mevcud şekillenmeyi ve suretlenmeyi kabul
eden ruhani mufarrık, ayrılmış, ayrışan akıllardır.
3- Mekân ve hayyız yön kabul eden mevcud. Bunlar cirimler ve cisimlerdir. 4- Bizatihi değil bi’t-tabiâ hayyız kabul edilen mevcud ki onlarda
Aristo’da benzer şekilde dörtlü tasnif yapmıştır, İbni Sina da neced
kitabında yazar.
Bütün bu vücudların aslı Hak Teâlâ’dır. Çünkü bu mertebeler Onunla zahir
olmuş ve bu hakikatler Onunla taayyün etmiştir. Fütuhat II/344
Hasılı vücud mertebeleri dört tanedir ayni, ilmi, lafzi ve rakkami. Fütuhat
Prof. İzutsu: İbnu’l-Arabî bir diğer açıdan başka isimler kullanarak bu defa da vücudu şu şekilde dörde ayırır, der: 1. Zâtu’l-vücûd. Safî, mahzâ, bi’z-zat vücud. 2. Ahadiyye. Sırf ahaddiyet, daha bir taayyün göstermemiş vücud. 3. Vâhidiyye. Bu mertebede vücud yavaş yavaş bâtıni taayyünler göstermeye başlar (a’yân-ı sabite mertebesi). 4. Vücudun zahire çıkması
Prof. İzutsu vücudun bu dört tarzının ehli tahkik tarafından bir de mantık
diliyle şöyle ifadelendirildiğini söyler:
1- Hiçbir şarta şartlanmamış mutlak vücud. 2- Selbi olarak olumsuzlukla ilgili şartlı vücud. 3- Bir şey olmakla şartlanan vücud. 4- Mutlak değil de izafi olarak şartsız vücud. Bu sıraları bazı değişikliklerle Afifi’de kullanmıştır. İbni Arabî’nin vücudun mertebelerini anlatırken düz yazıda birtakım semboller ve mecazlar kullandığı gibi bazen şekillerin yardımına da başvurduğunu ve çoğu zaman da nokta, merkez ve daire şeklinde bu gerçeği resmettiğini biliyoruz. İşte soru bu, defalarca okumama rağmen anlayamadığım konu bu,
19 – 26 Kasım 2016 Tarihli Sohbet
Ey gönül bir derde düş kim onda derman gizlidir, Gel karış bir katreye kim onda umman gizlidir , Değme bir derviş hakire hor görüp hor bakma, Kim gönlünün her köşesinde arş-ı Rahman gizlidir. Bir gönle dert düşünce derman o derdin içindedir. Allah bir dert yaratmazdan binlerce yıl önce onun dermanını yaratmıştır. Dertsiz dermansız hiçbir dert yoktur. Onun dermanını bulamamıştır o kimse, tembellik etmiştir. Çalışırsa her derdin bir dermanı vardır. Allah her zorluğun yanında kolaylığı da hâlk eder. Her zorluğun yanında muhakkak kolaylığı da hâlk eder. Tabi Eşrefoğlu Rumi’nin buradaki dertten kastı Allah derdiyle dertlenmek. Gel karış bir katreye kim onda umman gizlidir küçücük katre dediği su damlası. Su damlasından daha küçük. O katreye bir karış, o katreye küçücük bir atoma bir nazar et, ona bir bak. Onda umman gizlidir. Katre dediği küçük su damlası, onda büyük denizler, okyanuslar gizlidir. Değme bir derviş hakire hor görüp hor bakma en çokta burası hoşuma gitti. Bir dervişi hor hakir görme. Bir dervişe tepeden bakma. Bir hak dostuna tepeden bakma ama ne yazık ki bu işin kaderi, cilvesi odur. Sufiler bulundukları toplulukların hep 2. 3.sınıf vatandaşları gibi görülürler. Herkes onları hor hakir görür. Hatta aynı sufi gönüllü olsa dahi eşler, aileler, farkına varmazlar, aynı dergâhta, aynı cemaatte olsalar bile birbirlerini hor hakir görürler. Dışarıdaki kimsenin hor hakir görmesi ağır gelmez de içerdeki bir kimsenin hor hakir görmesi dervişlere ağır gelir ama tarih boyunca Allah yolunda koşuşanlar, Allah’a âşık olanlar, gerçek manada iman ehli olanlar hep kınanmışlardır. O yüzden de ayet-i kerimede de o Allah’ın dostlarıyla, müminlerden bahsederken, onlar kınanmaktan korkmazlar, diye bahseder. Neden? Çünkü iman ettiğiniz dini yaşarsanız, iman ettiğiniz Allah’a âşık olursanız, sizi kınarlar, hor hakir görürler. Eşrefoğlu diyor ki: Bir dervişe değme, ona zulmetme, ona tepeden bakma, ona yanlış davranma, ona eksik davranma. Ona tepeden bakar, yanlış davranır, eksik davranırsan, onun, diyor, gönlünün her köşesinde, bakın gönlünün köşesinde değil, gönlünün her köşesinde Arş-ı Rahman gizlidir. Yani, hani Rahman arşı istiva etti. Rahman arşı istiva etti hadis-i kudsisisin tecelliyatı o dervişin, o sufinin gönlündedir. O sufinin gönünde her köşesinde Cenâb-ı Hakk arşını kurmuştur ve orayı istiva etmiştir. Senin hor gördüğün, hakir gördüğün, beğenmediğin, itelediğin, tepeden baktığın, kimliksiz gördüğün, kişiliksiz gördüğün, fukara gördüğün, zavallı gördüğün o kimsenin gönlünde Arş-ı Rahman gizlidir. Senin tepeden baktığın Arş-ı Rahman olur. Tepeden baktığın, ötelediğin aslında Arş-ı Rahman olur. Onlar öyle kimselerdir ki, bakıldıklarında Allah hatıra gelir. Onlar öyle kimselerdir ki zikrin anahtarı gibidir. Sen kör gözünle, kör kalbinle, onu öteler, iteler, tepeden bakarsan gerçekte Allah’ın dostlarını ötelemiş, itelemiş, tepeden bakmış olursun. Hani namaz kılanlarla alay ederler ya, millet camiden çıkar alay ederler namaz kılanlarla, hani zikredenlerle alay ederler ya, işte hacca giderler alay ederler ya: Siz Araplara para yedirmeye gidiyorsunuz, ümreye giderler onlarla alay ederler ya, onlar canhıraş oysa Allah’ın rızasını ararlar veyahut ta gidersiniz birisine Allah’ı tebliğ etmeye çalışırsınız, Kur’an sünnet tebliğ etmeye çalışırsınız alay ederler ya sizinle, işte bunlarla alakalı bu. Allah muhafaza eylesin. O yüzden ibadet eden, Allah’ı zikreden, Allah yolunda koşturan, asla bunlarla alay etmeyin. İnsanlara asla tepeden
19 – 26 Kasım 2016 Tarihli Sohbet
bakmayın, insanları hor hakir görmeyin. Bilemezsiniz görüntüsüne aldanırsınız. Görüntüsüne bakarsın hiç derviş görüntüsü yoktur, hiç sufi görüntüsü yoktur ama kalbi gümbür gümbür Allah’ı zikrediyordur. Tepeden bakar kaybedersin. Kıyafetine bakarsın, saçına sakalına bakarsın ne bileyim kıyafet tarzına bakarsın böylece onu hor hakir görürsün Allah muhafaza eylesin, senin kalbin kararır, senin kalbin mühürlenir. Rabbim muhafaza eylesin inşaallah.
İbni Arabî’ye göre varlıkların vücuda getirilişi mutlak yokluktan. Hâlk
edilmeye değil izafi yokluktan izafi varlığa geçişlerdir.
Arabî bu noktada kendince zaten böyle “var olma” kelimesini kullanmaz. Arabî’nin bu noktadaki kendince terimi “sudûr etmek”tir. Çünkü sudûr etmek, var etmekten farklıdır. Arabî’ye göre varlık alemine sudûr eder her şey, var edilmez. Çünkü varmış gibi görünen bütün prototipler, varmış görünen varlık alemi sudûr etmiştir yani yokluktan tekrar yokluğa dönmüştür. Biz onu varmış gibi görürüz Arabî’ye göre söylüyorum ama bu Kindi’de de aynıdır, bu Gazali’de de aynıdır, bu Hazreti Mevlâna’da da aynıdır. Hazreti Mevlâna varlığı da, hayal üzerine yürür gör, der. Varlığı hayal üzerine yürür gör, der ve bu varlığı tamamiyetle, tamamiyetle elbise giydirilmiştir. Elbisenin içi boştur biz onu dolu görürüz. Şöyle düşünün, bütün vücutlarımız bir katre damladan yaratıldı. Bir katre damladan yaratılan vücudumuz bu dünyada işini bitirdikten sonra yine yok oluyor, bizce düşünüyoruz onu, yani toprak oluyor. Normalde bir şeyin başlangıcı yokluksa sonu nasıl varlık olur ki? Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hakk diyor ki: Düşündünüz mü? Daha önce yoktunuz. Düşündünüz mü? Daha önce yoktunuz. Şimdi nasıl var olduğunuzu kabul ediyorsunuz? O algıya, o aldatmacaya kanıyoruz ve Arabî bu noktada sudûr kelimesini kullanır. Sudûr etmek yani bir şeye doğru bir şeyin akıp gitmesi gibi.
İcad ve hâlk gibi kelimeler tasavvuf ehlinde feylesoflar ve kelamcılardan farklı olarak zuhura getirme manasını taşımaktadır. Zira tasavvuf ehline göre o zuhur edenin batınına bakıldığında zahir olanın hak olduğu görünür.
Ehli tasavvuf bu noktada evet, icad ve hâlk kelimelerini kullanmaz, zuhur etti derler. Bir şey sudûr etti, zuhur etti. Bu noktada icad etme, hâlk etme, tasavvuf ehli bunu kullanmaz çok, doğru ve zuhur edenin batınına bakıldığında zahir olanın hak olduğu görünür, bir şeyin görüntüsüne bakıldığında görüntü haktır. Buradaki hak olması, dikkat edin, doğruluk manasında, onun Rabb manasında değil. Sudûr eden, zuhur eden, görünen haktır. Bu görünen haktır. Bu görünen haktır demek, bu Allah’tır demek manasında değil. bu kelimelerden bunu anlıyorlar bilmeyenler. Bir şeyin hak olması, bu ne? Su. Suyun hak olması kendi nefsinde, varlık noktasında haktır. Mustafa Özbağ haktır, Abdülhalim haktır, sudûr etmiştir. Onun sudûru haktır. Sudûru haktır onun yani sudûru doğrudur, gerçektir. Bu manada.
Mahlukatı yaratmazdan evvel Hakk kendi vücuduyla mevcuttu ve Onun
vücudunu tehdit edecek bir yokluk Onun vücuduyla birlikte mevcud olmazdı.
Hiçbir şey yok idi Allah var idi ve bir yokluk dünyası, yokluk deryası, yokluk algısı Allah için söz konusu değildir. Yokluk Allah’ı tehdit edemez. Allah yokluğunda sahibidir çünkü. Aslında gerçek manada, bu benim kendi düşüncem zaman zaman söylüyorum ya, ben Hakk katında yokluğun olmadığına inanıyorum, yokluk halk katındadır, Hakk noktasında değildir. Hakk’ta yokluk yoktur. Allah noktasında,
19 – 26 Kasım 2016 Tarihli Sohbet
Allah’ta yokluk yoktur. Yokluk halka göre vardır. Hakk’a göre yoktur. Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının bir kısmı halktan tecelli eder. Halktan tecelli eden sıfatlar ile Hakk’tan tecelli eden sıfatların tecelliyatları farklıdır o yüzden yokluk Allah katında yoktur. Allah bir şeyi kendi zatı uluhiyetindeki ilmiyle yaratır. Hani meşhurdur ya, Allah yokluktan yarattı. Buradaki Allah yokluktan yarattı dediği şey, bir madde kullanmadı. Bizim algımızla bir madde kullanmaksızın yarattı onu ve aleme sudûr eden her şey, aleme sudûr eden her şey, bu benim kendi anladığım yine altını çizeyim, aleme sudûr eden her şey Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ilahiyesinde mevcuttu. İlmi ilahisinde vardı. İlmi ilahisinde var olan şey sudûr etti, meydana çıktı. İlmi ilahiyesinde var olan şey meydana çıktı, o sudûr etti. Bir şey yoktu, bir şey yoktu, yok olan şey nasıl var olacak? Sizi var eden var. İlmi ilahiyesinde vardınız. İlmi ilahide vardık. İlmi ilahide var olduğumuzu biliyorum. İlmi ilahide ebedi olarak her ne varlık sahasına sudûr edecekse hepsi de var. Varlık sahasına ne sudûr edecekse ne çıkacaksa hepsi de var. Biz ama ilm-i ilahiyi anlayabilecek kalbe ve akla malik değiliz. Bizim anlayacağımız, algılayacağımız şeyler varlık dairesine, varlık meydanına sudûr eden şeylerdir. Biz varlık dairesine sudûr eden şeyleri algılama ve anlama kapasitemiz var. Varlık dairesine sudûr eden şeyleri, “şey” olarak özellikle söylüyorum “şey” çünkü, şeyleri algılar ve anlarız ve o algılama ve anlama derecemizde Allah’ı bilme noktamızdır Allah’ı tanıma noktamızdır ama bu bizim varlık sahasına sudûr eden objelerle alakalı, şeylerle alakalıdır. Eğer varlık sahasına sudûr etmediyse bir şey, biz onu bilemeyiz, onu bilmemiz mümkün değil, onu anlamamız mümkün değil, onu kavramamız mümkün değil. Zaten Cenâb-ı Hakk kendi zatıyla alakalı tefekkür yasağı, kendi zatıyla alakalı düşünemeyeceksiniz, dediği noktada burasıdır. Biz sadece sudûr edenleri tefekkür ederiz.
Mahlukatın şehadet mertebesinden önceki yoklukları mutlak olmayıp
ancak izafi bir yokluktur.
Evet bu yaşadığımız alem Arabî düşüncesine göre şehadet alemidir. Ondan önce ruhlar alemi vardır, ondan önce geriye doğru gider ya, son şehadet alemidir, şehadet aleminden insan-ı kâmile geçer. Varlığa sudûr etmezden önce dört alem vardır onun dördü de metafiziktir, dördü de batınidir ama sudûr edip şehadet alemine dökülmeyen bir şey yok manası değildir. Henüz daha sudûr etmedi, henüz daha varlık sahasına inmedi, henüz daha varlık sahasında görülmedi. Görülmedi. Hani bunu zaman zaman şöyle düşünebilirsiniz: kafanızda bir şeyi resmedersiniz, resmettiğiniz şeyin renginden varıp göz renginden tutun rengine, tenine, şekline, şemaline kadar kafanızda hayalinizde vardır o ama henüz daha meydana çıkmamıştır. Bunu siz kendi kafanızdan, kendi beyninizde tanzim edersiniz. Ortada bir şey var mı? Yok. Ortada görünen bir şey var mı? Yok. Ama sizin kafanızda, sizin gönlünüzde, sizin beyninizde o var ama ortaya çıkmadı henüz daha. Ortaya çıkmadığı için siz ona yok diyebilir misiniz kendiniz? Diyemezsiniz. Sebep? O sizin için var çünkü. Bakın o sizin için var. Hatta prototipler hayal etseniz ve her prototipe elbise giydirseniz her prototiple diyalektik kursanız ve her prototiple konuşsanız ve her prototipin konuştuklarını siz kendi aklınıza yazsanız. Sizden başka bilen yok. Sizin için o prototipler var mı? Evet. Sizin için o prototipler konuştu mu? Evet. Siz o prototipleri kendi iç aleminizde konuşturdunuz mu? Evet. Bunu anlayabilecek olan,
19 – 26 Kasım 2016 Tarihli Sohbet
hayal dünyası geniş olanlardır. O yüzden sufiliği ancak hayal dünyası geniş olanlar anlayıp algılayabilir. Hayal edebilenler anlayıp algılar. Allah’ı tanıma ve bilme noktasında hayal edenler bir adım öndedir. Allah’ı tanıma ve bilme noktasında. Çünkü hayal insanı aynı zamanda hale taşır. Hal aynı zamanda insanı makama taşır. Makam aynı zamanda insanı hakikate taşır. Bir kimsenin hayali yoksa kendisi de yok hükmünde gibidir. Neden? Hayal kurabilen ancak iyi insandır, hayal kurabilen ancak o hayalinin peşine giden insan insan-ı kâmil olur. Şöyle tefekkür edin: hayalinizde hiçbir kadın oluşturup ona âşık oldunuz mu? Bunun bir tarafı insanı melankolik eder. Nasıl? O hayalindeki prototipe âşık olup onun peşine düşer. Mecnunlaşır. Mecnunlaşır. Bir iş hayal eder insan. Bir işi hayal etmeyen insan o işte başarılı olamaz. Bir evi hayal etmeyen insan evinde mutluluğu yakalayamaz. Bir kadın hayal etmeyen, bir erkek hayal etmeyen, evliliğini hayal etmeyen, işini, aşını, eşini hayal etmeyen, onun üzerinde hayal mekanizmasını çalıştırmayan, neresine dokunursam daha güzel olur, neresine dokunursam daha tatlı olur, neresini değiştirirsem daha mükemmel olur diye kendince hayal kurup o hayalinin peşine düşmeyen kimse asla ne ev hayatında, ne iş hayatında, ne arkadaş hayatında başarılı olamaz, tatlı olamaz ama bir hayal kurgulayan bir kimse, ben eşime böyle böyle davranırsam daha mutlu olur, ben eşime böyle davranırsam daha güzel olur, ben eşime şöyle davranırsam ayaklarını yerden keserim, ben eşime şöyle davranırsam böyle olur diye hayal kuran bir kimsenin evinin tadından doyulmaz. Hayal gerçeğin aynasıdır. Ama bu hayallerin hiç biriside meydanda değildi henüz. Bir insan düşünün, insan hayal ediyor boyna ama hayali meydanda değil. Biz ona yok diyebilir miyiz? Evet baktığımızda onun hayaline eğer biz göremediysek deriz ki ya, yok ama o kimse kurmuş olduğu hayali kendisi biliyor o hayali sudûr ettirmeye başladığında deriz ki, aaa bunu düşünmüş, aaa bu hesaplanmışta yapılmış, bu kurgulanmışta yapılmış, bunun arkasında bir hesap var bir kurgu var,deriz. O yüzden mahlukatın yani varlığa sudûr eden, şehadet alemine düşen bir şey görünmezden evvel yok diyemeyiz. Biz görmemiştik, sudûr etmemişti. Gerçeğinde var mıydı? Evet. Yani ruhlar alemine sudûr eden ruhlar gerçekte yok muydu? Vardı ama o ana kadar görünmüyorlardı, ilm-i ilahideydiler. Görünmemişti. Hava nemli değil mi bugün? Nemli öyle değil mi? Bakın bakalım akıllı telefonlarınıza burada nem oranı kaçmış. %52 mi nem oranı? Bakın nem oranı %52’ymiş. Biz şimdi bunu görüyor muyuz? Görmüyoruz bakın. Bir görmediğimiz için bu nem oranına yok diyebilir miyiz? Hayır. Var. Ama zuhuratta, tecelliyatta görüyor muyuz? Hayır ama var. İşte şehadet aleminden önce ruhların hali de bu. E ondan öncede var. A’yân-ı sabitede var. Arabî dilinle konuşuyoruz.
Yoktan yaratma kavramı sufilerde mutlak yoktan yaratma değil de izafi
yoktan yaratma manasında anlaşılmaktadır.
Evet, biz yoktan yaratma olarak kabul etmeyiz. Buradaki yokluk izafidir, o da geçicidir. İzafi dediği, geçici. Yani varlık alemine aittir yokluk kelimesi. Halka aittir Hakk’a ait değildir. Cenâb-ı Hakk’ta her şey mevcuttur. La mevcude illallah. Ne bu? Allah’tan başka mevcut yok. La mevcude illallah. La maksude illallah. La maklube illallah. La mevcude illallah: ilme’l yakin. La maksude illallah: ayne’l yakin. Maksudumuz hedefimiz. La mahbube, sevgili, illallah: hakke’l yakin. Allah’tan başka mahbub olan yani sevgili olan yoktur.
19 – 26 Kasım 2016 Tarihli Sohbet
Onlara göre hâlk etmek demek varlıkların mahiyetini vücuda mukarrin
yakın olan bitişen ulaşan kılmak ve vücuda mevcud libasını giydirmek demektir.
Evet. Bizim için hâlk etmek demek, mevcutta var olana elbise giydirmek demektir. Sizin ruhlarınız var idi ona elbise giydirildi. Ruhlarınızdan öncesi de vardı. Onlara önce ruh elbisesi giydirildi ondan sonra varlık elbisesi giydirildi.
Şeyhe göre vücudda mümkin diye bir şey yoktur. İnşaud devair. İzafi vücud
müstakil vücudu olmayan ve mutlak vücud ile Âdem arasında bir mertebedir.
Bu bütün varlığa sudûr eden bütün her şeyin müstakil birer vücudu yoktur aslında ama mutlak vücud dediği Zat-ı İlahi’yle Âdem arasındaki geçiş perdeleridir. Zat-ı İlahi ile Âdem arasındaki geçiş perdeleridir. Perde.
Bir yüzü ademe yani yokluğa bir yüzü de vücuda yani varlığa yöneliktir.
Mutlak vücud bir iken izafi vücud çok çeşitlidir.
Bu varlığın tamamı bir tarafı yokluğa bakar, gerçekte yoktur çünkü. Bir tarafı da Hakk’a bakar, mutlak varlığa bakar. Çünkü bu izafi vücud mutlak varlığa muhtaçtır. İzafi vücud mutlak varlığa muhtaç olduğundan hiçbir zaman bir yüzünü ondan çeviremez. Ona mecburi istikamet muhtaçtır. Çünkü kendisinin var görünmesi, kendisinin bu noktada, bu manada, sudûr etme noktasında var oluşunun hakikati mutlak vücuda, Allah’a muhtaçtır. Çünkü eğer Allah’la irtibatı kesildiği anda tamamiyetle yok olur. O yüzden tâbiri câizse mutlak vücud, anne gibidir. Nasıl anne karnında rahmin içerisinde cenin annenin rahminin duvarına tutunaraktan içerde hayatını devam ettiriyorsa ve anne rahminin duvarına tutunamazsa bir boruyla oraya bağlanamazsa, nasıl kendisinin varoluşu devam etmeyecekse ve sonra erecekse ve bu noktada âdem elbisesi giymeden yokluğa gidecekse yeniden, işte bu var gördüğümüz bu alem de anne karnındaki cenin gibidir. Anne rahminde gibiyiz biz. Bütün varlık anne rahminde gibi ve bütün bu varlık, görünen, sudûr eden bu varlık bu manada manevi olarak bir hortumla ilahi varlığa, ilahi vücuda bağlı ve o vücuttan alıyor her şeyi. Bütün her şeyi de ona bağlı. Şimdi anne karnındaki çocuk sebepler dairesinde kime bağlı? Anneye bağlı. Anne bir şey yiyip içmemesi önemli değil bütün her şeyini anneden aldı mı? Evet. Çocuk bir şey yedimi içerde? Hayır. Bir lokma aldı mı? Hayır. Bir nefes aldı mı? Hayır. Herhangi bir vitamin aldı mı dışarıdan? Hayır. Nerde? Anne karnında yaşadı. Yaşıyor mu? Evet. Kalbi de atıyor mu içerde? Evet. E nefes almıyor, nefessiz onun kalbi atıyor mu? Evet. Dikkat edin. Nefesi olmadığı halde kalbi atıyor mu içerde? Evet. Nefesi olmadığı halde kalp atışlarıyla damlarda kan dolaşıyor mu? Evet. Damarları bir tamam oluyor mu? Evet. Tamam olur olmaz kan dolaşmaya başlıyor mu? Evet. Daha başlangıçta anne rahminde, anne rahminde erkeğin spermi kadının yumurtasını çatlatıp içine girer girmez, içine girer girmez anında tık tık tık kalp gibi atmaya başladı mı? Evet. Ana rahminde ilk oluşan ne? Kalbi. Kalbi. İşte ilk sudûr eden varlık Cenâb-ı Hakk’ın kendi ruhundan ve nurundan sudûr ettirdiği Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyeti. O yüzden diyor ki “Ben peygamberliğin ve varlığın evveliyim”. O, varlığın evveli. Aynı şey, bu bildiğiniz varlık alemine sudûr etmiş olan bütün varlık Ona muhtaç.
Mutlak vücud bir iken izafi vücud çok çeşitlidir.
19 – 26 Kasım 2016 Tarihli Sohbet
Evet mutlak vücud bir iken izafi vücud dediğimiz geçici vücud ve vücudlar çok çeşitlidir. Nevilerine göre, kişiliklerine göre, kimliklerine göre, tarzlarına göre, tavırlarına göre, çok çeşitlidir. Biz hepsini bir toplarız insan deriz ama çok çeşitli insan vardır, hepsini toplarız hayvan deriz ama çok çeşitli hayvan var. Bunları nevilerine göre ayırmaya kalksak işin içinden çıkamayız ama ilahi vücud bu manada tektir. Onda bütün izafi vücudlar var mıdır? Evet. Ve O her an o izafi vucudlara can verir mi? Evet ve her an o izafi vücudlar değişim halinde midir? Evet. Değişim halinde midir? Evet. O izafi vücudlar her an halden hale geçer mi? Evet. Ve her halden hale geçerken ayrı bir elbiseyle geçerler mi? Evet. O yüzden izafi vücudların sınırı, saymaya kalksak sınırı sonsuzdur. Cenâb-ı Hakk ayet-i kerimede de der ki “Allah’ı hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” Sonsuzdur çünkü.
Diğer bir tabirle izafi vücud mutlak vücudun zuhur mahalidir. Bu izafi geçici olan bu vücudlar alemi mutlak vücudun zuhur ettiği, tecelli ettiği ayna mesabesindedir. Bütün ilahi vücudun içerisinde var olan ilm-i ilahi o geçici vücudların üzerine tecelli eder.
İnsanın kendisini Hakk’tan ayrı görmesi kendisi için müstakil, bağımsız bir varlık telakki etmesi demek olur. Hakikatinde insan bizzat madum olduğundan böyle düşünmesi bir vehimdir
İnsan kendi kendisine Hakk’tan ayrı görür kendisini. Varlıkta böyle bir algı vardır: Biz sanki Hakk’tan ayrıymışız gibi bize gelir. Yani Hakk ayrı biz ayrıyız. Bu bir algıdır. Bakın bu bir algıdır ama kendimizi bu manda Hakk’tan bağımsız görmek, Hakk’tan müstakil görmek -sufiler böyle görmezler siz buna yabancınız şimdi-Hakk’tan müstakil, Hakk’tan ayrı görmek, o kimsenin kibridir zaten ama sufiler kendilerini Hakk’tan ayrı ve müstakil görmezler hiç. Görmediklerinden dolayı kibirlilikleri yoktur. Hakk’tan ayrı, müstakil görenlerde o yüzden kibirlilik vardır ama biz Hakk’a bağımlıyızdır, sufiler öyle düşünürler. Her an ilme’l yakin noktasında biz Hakk’a bağımlıyız. İlme’l yakin noktasında. Cenâb-ı Hakk çünkü ilm-i ilahisiyle bütün varlık alemini kuşatmıştır. O yüzden bütün varlık alemini kuşattığından dolayı varlık kendi kendisine, ben müstakilim benim Hakk’a ihtiyacım yok, deme lüksüne sahip değildir. Hani bazen ateistler derer ya bizim Allah’a ihtiyacımız yok biz kendi kendimize var olduk. Hatta bir kısmı varoluşunu maymuna bağlar ya, biz maymundan geldik, der. Maymun nerden geldi dediğinde ona durur bir kısmı, bir kısmı derki işte maymununda geriye doğru atasının su olduğunu, sudan bir balçıktan bakteri olduğunu işte bilmem ne. Suyun atası kim? Birine öyle dedim de, kendince maymundan geldiğine inanıyor. İyi inandım maymun. O okumuş, iyi okumuş. Ben şimdi suya geleceğini biliyorum. Dedi ki “Sudan”, “Suyun atası ne yavrum?” dedim. Suyun atası ne? Böyle baktı. “Sudan insan oldu dimi?” dedim ben, “Kur’an böyle demiyor mu?” dedi, “Böyle diyor. E maymunu nerden karıştırdın sen şimdi araya girdin?” dedim. Hatta arada timsah var maymundan önce. Yani maymunlaşmadan önce timsah var, timsahtan önce balık var, balıktan önce böcek var bilmem ne var, böyle bir bakteriden. Suyun kenarında bir bakteri attı bacak bacak üstüne, ben sonunda insan olayım dedi başladı yürümeye. “Böyle olsa dahi o bakterinin bir aklı yok mu?” dedim. “Bir bakteri, aklı yok mu onun?” dedim. “Velev ki öyle oldu, kabul ettim, bu bakterinin aklı nerden geliyor? Yani bakteri kendi kendine bacak bacak
19 – 26 Kasım 2016 Tarihli Sohbet
üstüne attı okyanusun kenarında nargile höpürdetirken: İnsan olayım ya beş bin yıl sonra, dedi öylemi?” dedim ben, “Ya bu nargile nerden çıktı?” dedi, “Ya sen buradan bu kadar araya koydun, bende bakteriye nargile içirmişim çok mu fazla?” dedim. Yani Bahama Adalarında bir bakteri attı kendini şezlongun üzerine düşündü öyle kendi kendine böyle bir hesap etti, ulan anasını satayım ne olacak bakteri kadar kim bilir kaç bin yıl yaşadım ben bir insan olayım dedi ya. Nargileyi bıraktı masanın üzerine, höpürdetmeyi, destur bismillah ben insan olmaya karar verdim bunun için ne olmak lazım? Haydi denizde yosun olmam lazım, ondan sonra ne olmam lazım ne bakteriymiş ha, yosunluktan böceğe böceklikten balığa balıklıktan timsahlığa. Ya timsah kendi kendine düşündü, kıtlık zamanı oldu benim yaprak yemem lazım dedi ayağa kalkmaya başladı. Bakteride böyle bir özellik var. Özel bir bakteri bu. Sizin bildiğiniz bakterilerden değil. Siz böyle kanser, verem onunla bununla uğraşıyorsunuz. O bakteri özel, o insan-ı kâmil olmayı düşünüyor. Evet. Bana dedi ki “O zaman sen bu arayı hiç reddetmiyorsun?” “Yavrum, ben o bakterinin aklına kurban olayım, o bakterinin aklına aşığım ben. O bakterideki akıl nerden, kaldık orda.” Düşündü, düşündü, düşündü, “Ya dayı ya” dedi, ben sakallıyım ya böyle, “Ya dayı ya herhalde Allah var” dedi. Size tuhaf gelmiyor mu? Yani timsahın üç bin yıl ayağa kalkmak için uğraşması ondan sonra maymunlaşması, maymunlaşınca bir üç beş bin yıl geçecek ondan sonra insanlaşmaya başlayacak bir üç beş bin yıl daha geçecek. Ne kadar sabırlı Cenâb-ı Hakk. Tabi. O kuluna da sabrediyor Allah. O yüzden böyle kibirli olanlar kendilerini Hakk’tan ayrı görürler Allah muhafaza eylesin.
Hakikatinde insan bizzat madum olduğundan böyle düşünmesi bir
Madum, yaratılmış yani. Yani yaratılmış olan, sudûr etmiş olan bir kimsenin böyle düşünmesi vehimden ibaret yani anne karnında çocuk diyor ki, ben anneye bağlı değilim, tespih sallıyor içeride. Yavrum otur oturduğun yere, hortumla bağlısın işte hadi kes hortumu içeride. Yok ama ucuz efelik yapıyor elinde tespih anne karnında. O bakteri geldi anne karnına girdi, kendini Bahama Adalarında zannediyor bacak bacak üstüne attı nargilede yaktı dedi ki ben anneye muhtaç değilim. Bunun gibi bir şey bu.
Alem mevhumdur onun gerçek bir varlığı yoktur bu da hayalin manasıdır. Mevhum dediği, geçici. Alem geçicidir. Onun gerçek bir varlığı yoktur. Bu da hayalin manasıdır. Hayal ne kadar güzel bir şey insanı mutlu eder. Düşünüyor musunuz Hazreti Pir diyor ki “Bu alemi hayal üzerine yürür gör”. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri “Bu dünya hayatı çölde yolculuğu çıkmış bir kimsenin bir ağacın gölgesinde gölgelenmesi kadardır”. Ağacın gölgesinde gölgelenmesi. Dünya hayatı gölge. Biz yolcuyuz, biz yolcuyuz, dünya hayatı çölün ortasında bir ağacın dibinin gölgesi. Yolculuğa çıkmışsın çöl, girmişsin çölde devam ediyorsun yolculuğuna ama a bir bakıyorsun ağaç var orda. Bu bakteri muhabbeti iyi tuttu, bakteri kendi kendine dedi ki, bu ağacın altında bir gölgeleneyim ben. Ağacın altına geldi gölgelendi. E yolcu ne kadar gölgelenebilir? Yolculuk uzun. İşte dünya hayatı bir ağacın dibinde gölgelenme kadar kısa ve gölge. Kısa ve gölge. Gölge, buna dikkat edin. Kısa ve gölge. Giden ne götürüyor? Tapusuyla gömülen var
19 – 26 Kasım 2016 Tarihli Sohbet
mı? Dolarıyla gömülen var mı? Euorosuyla gömülen var mı? Evleriyle, hanlarıyla, hamamlarıyla, dükkânlarıyla gömülen var mı? Sabancı’nın mezarında ne var? Hatta malı mülkü olunca sıkıntı bile görüyor insan öldükten sonra da. Vehbi Koç’un mezarını, kabrini, na’şını kaçırmadılar mı? Dimi hiç Türkiye’de tartışılmıyor böyle şeyler değil mi? Neden kaçırdılar? Neden götürdüler? Neden bir daha aynı yere getirdiler? Kim kaçırdı? Ne yaptı ne etti de tekrar yerine gömdü koydu? Bu nasıl bir ülke ya? Daldan dala atlamış gibi oldum ama dikkat edin, Vehbi Koç öldü, öldükten sonra mezarını açtılar mı? Evet. Na’şını götürdüler mi? Evet. Na’şını götürdükten sonra tekrar yerine koydular mı? Evet. O na’şına otopsi edildi mi tekrar? Edilmedi. Otopsi edildiyse açıklandı mı? Açıklanmadı. Ne yaptı acaba birisi dna’larına mı baktırdı acaba? Ondan bir parça alıp sakın dna’larına bakmış olmasınlar? Vehbi Koç’un farklı çocukları mı vardı acaba? Nüfus kaydına işlenmemiş bir çocuğu vardı da o çocuk kendince kendisini böyle bir şey yapmak için mi yaptı? Ama sonuçta gömülünce yok oldu mu? Yok oldu. Sonuçta gerçek bir varlığı yok.
Bu da hayalin manasıdır. Yani sen hayalinde zannettin ki alem kendi
başına buyruk ve kendi kendine oluşmuş bir gerçektir.
Bu da ateistlere cevap oldu. Bu da hani doğa kendi kendine yaptı diyenlere cevap oldu. Bu kendi günündeki felsefecilere ve kendisinden sonraki felsefecilere cevap oldu. Diyor: sen kendi hayalinle zannettin ki -zandan ibaret- alem kendi başına buyruk ve kendi kendine oluşmuş bir gerçektir. Kendi kendine oluştu, bir akla tabi değil, bir ona sudûr ettiren bir yaratıcı yok, sen bu vehme düştün, bunu zannettin.
Hakk’tan başka bir varlıktır, hâlbuki hiçte öyle değildir. Hem Hakk’tan başka bir varlıktır dedi hemde hiç öyle değildir dedi. Hakk’tan başka bir varlıktır dedi teşbih etti, hiçte öyle değildir dedi tenzih etti. Bir taraftan teşbihi kullandı bir taraftan tenzihi kullandı. Hakk’tan başka bir varlıktır yani aslında gerçekte Hakk değildir ama hemen tenzihi çalıştırdı dedi ki hâlbuki hiçte öyle değildir. Bu sufilerin teşbih ve tenzih meselesidir. Teşbih: Benzetme, tenzih: Benzettiğin şeyi reddetme. O her an sudûr halindedir sen bir şeye benzetirsin yani Ona benzetirsin benzettiğin şeyi direkt ikinci bir ses senden onu tenzih eder. Hayır O değil der. Çünkü O hiçbir şeye benzemez. “Hiçbir şeye benzemez” ayet-i kerimesi hep tenzihtir. O Rahman’dır, bu teşbihtir, O Semi’dir, O Basir’dir, bunların hepsi de teşbihtir. O kudreti elinde tutandır, bu teşbihtir ve bu teşbihlerin hepsini de Cenâb-ı Hakk halkın ağızından söyletir. Halkın ağızından. Hâlk edilenler Onu bir şeye benzetir. O yüzden sıfatları hadis-i şeriflerce söylenmiştir Tirmizi’de toplamıştır ama sıfatlarına sayısallık koymak mümkün değildir. Neden? O her an fiiliyat üzerinedir, sudûr üzerinedir.
Şunu bil ki senin kendinde bir hayalsin. Bütün idrak ettiğin ve o Hakk’tan gayrıdır yahut ta o ben değilim dediğin her şey de bir hayaldir. Şu hâlde bütün varlık alemi de hayal içinde hayaldir. Fusûs 45
Her şey, her şey, hayaldir. Varlık alemi de komple hayal içinde bir hayaldir.
Hazreti Pir’de der ki “Sen bu varlığı hayal üzerinde yürü gör.”
19 – 26 Kasım 2016 Tarihli Sohbet
İşte vücudun muhtelif mertebelerde görünüşünden yola çıkarak onu muhtelif taksimata tabi tutan Arabî bunu üçe ayırır “Bil ki eşya şu üç mertebe üzerindedir, bir dördüncüsü yoktur.”
1- Bizatihi aynında mevcud olan vücud li-zatihi. Bu ancak Vücud-u Mutlaktır. Bu vücud ademden olmaz. O hiçbir şeyden hasıl olmamıştır ki Ona tekaddüm eden bir şey bulunsun. Bu mutlak vücud bütün eşyanın mucidi, hâlıkı, mukaddiri, mufassılı ve müdebbiridir. Bu Vücud-u Mutlak hiçbir kayd ile mukayyed değildir. O el-Hayy, el-Kayyüm, el-Alim, el-Mürid ve el-Kâdim olan Allah’tır.
2- Allah ile mevcud olan Mevcud billah bu da alem, arş-ı, kürsü, semavat-ı ulâ ve içindekiler, gökyüzü gibi, arz ve onda bulunanlar, hayvanat, haşerat, nebat ve buna mümâsil şeyler gibi. Çünkü bu anlattığımız alem aynında mevcud değildi. O vücud dünün bugüne tekaddümü gibi vücud ile mütekaddim ve zamandan mücerreddir. Zira o zaten zamanın kendisidir. Alemin Âdem oluşu bir vakitte değildir. Fakat vehim, Hakk’ın vücuduyla halkın vücudu arasında bir süre olduğunu tahayyül eder.
3- Üçüncü şey ne vücud ile ve ne de Âdem ile ve vudüs ve nede kıdem ile mefsuf olmayan eşyadır. O hakkın ezeliyle ezelden beraberdir. Alem vücud değildir. Alem işte bu üçüncü şeyden zahir olmuştur. Şeyhe göre bu üçüncü şey alemin hakikatlerinin hakikatidir.
Gazalinin “İmkân aleminde şu alemden daha mükemmel bir şey yoktur” sözünü ettiği mana budur. Arabî vücudun vücud (mevcud) olması veya vücudun batından zahire çıkma sürecini dörde ayırarak anlatır.
Eşya şu üç mertebe üzerindedir. Eşya, biz birinci derecede duyu organlarımızın algıladığı şeyler olarak algılıyoruz. Bu, dokunma, koku alma, duyma, tatma gibi aklımızın mevcut olan duyu organlarından almış olduğu bilgiler neticesinde anladığımız eşya. Bunu yine Arabî eşya hükmünde görür: arş-ı âlâ, kürsi, levh-i mahfuz, kalem. Bunlarda eşya hükmündedir ama bunlar metafizik olup duyu organlarıyla algılamadığımız eşyadır. Bunun bir de yine Arabî’ye göre eşya noktasında hiçbir şey yok iken Allah var idi ve Allah bir şey yarattı. O bir şey de Arabî noktasında eşya hükmündedir. O yüzden eşya denildiğinde bu üç merhale, üç mertebe, bunu böyle çok tâbiri câizse basite indirgeyerekten anladım. Bu eşya üç merhale, üç mertebe dediği şey budur. Bunu ilk sudûr eden varoluşu Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın biz kendimizce ruhaniyeti ve nuraniyeti, onun ikinci tecelliyatı bütün metafizik olguların yaratılması, onun üçüncü sudûr eden tecelliyatı da zahir aleme sudûr eden bütün mükevvenattaki mevcud olan şeyler olarak algılayabiliriz. Tabi normalde bunlara bu gözle bu mantıkla bakılmadığından bu eşyayı, gördüğümüz bu alemi, bu dünyayı kendimizce biz sadece yaradılmışlığı bu alemden sayıyoruz ama Hazreti Pir enteresan, bu alemi de “o, vücud hükmünde değildir” der. Yani bu alemin gerçek manada bir vücudu yoktur. Bu alem izafi, geçicidir. Geçici olunca buradaki şeylerin hepsi de geçicidir ve buradaki şeylerin hepsi de izafi, geçici olduğundan vücutları kalıcı değildir, mukim değildir ve bu vücutlar bu aleme aittir, değişkendir, geçmeye mahkumdur. Değişkendir, geçmeye mahkumdur. Değişkendir, değişmeye
19 – 26 Kasım 2016 Tarihli Sohbet
mahkumdur. Sizin doğduğunuz zamanki vücudunuzla bugünkü vücudunuz aynı noktada değildir. Yirmi yıl sonrada aynı noktada olmayacak, vücut hep değişime tabi olacak, değişecek ve en sonunda bu vücud geçici olduğundan son bulacak. Son bulunca vücud denilen bir şey kalmayacak. Bir şey sonunda kalmayacaksa Arabî felsefesine göre, onun başında da yok hükmünü koyar Arabî.
Gazalinin “imkân aleminde şu alemden daha mükemmel bir şey yoktur”
sözünü ettiği mana budur.
Ama bu alem, yaşamış olduğumuz bu alem yani şehadet alemi bütün sıfatların tecelli ettiği bir alemdir. Bütün sıfatların tecelli ettiği bu alem o yüzden çok güzeldir. Çünkü bu alemde bir şeyi güzel görmemek, bu alemde bir şeyi noksan görmek, eksik görmek, bu alemde herhangi bir şeyde çirkinlik görmek Cenâb-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatını öyle görmektir. Çünkü bu alemdeki bütün her şey Onun sıfatsal tecelliyatıdır. Sıfatlarıyla tecelli eden Cenâb-ı Hakk bu alemde, çirkin bir şey yaratmaz. O, her şeyi en güzel bir şekilde yaratır. O yüzden bu alem yaratmada kemale ermiş bir alemdir. Bu alemde eksiklik görenler Cenâb-ı Hakk’ın sıfatsal olarak yaratmasında eksiklik görürler ki bunun hakikati küfürdür. Çünkü küfrün bir manası da örtmektir. Bir güzelliği görmeyen kimse Cenâb-ı Hakk’ın yaratmış olduğu bir şeyi örtmüştür, küfre düşmüştür yani. Küfür bu manada küfürdür. O kimse Allah’ın varlığına, birliğine iman eder, Allah’a iman eder, dinine imanına, kitabına, peygamberine iman eder ama o kimse yaratmada, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmada sıfatlarının herhangi bir tecelliyatını hor hakir görmesi, eksik noksan görmesi hakikatte küfürdür ve ehli tasavvufun şirki de buradadır zaten. Bakın ehli tasavvufun şirki de buradadır, bir şeyi yaradılıştan eksik görmek, bir şeyi yaradılıştan noksan görmek, bir şeyi yaradılışta çirkin görmek, bir şeyi yaradılışta kötü görmek bu manada Allah muhafaza eylesin o kimseyi küfre götürür. O yüzden sufiler her gördüklerine bir güzellik görürler. Her gördüğünde bir güzellik görmezsen bu gözün kusuru değil senin kusurundur. Göz her yeri bakmak için, her şeyi görmek için yaratılmıştır ama o baktığına gördüğüne mana veren sensin. O zaman baktığında çirkinlik görüyorsan çirkinlik sahibi sensin, baktığında eksiklik görüyorsan o zaman eksikliğin asıl sahibi sensin. Baktığında herhangi bir kusur görüyorsan gerçek kusur senin kendindedir. Tevhide ulaşmak, birlemek, kemale ermenin yolu budur. Her gördüğünü güzel görmek, her gördüğünde güzellikleri seyretmek, her baktığında Onun sıfatsal tecelliyatlarının tezahürünü görmek ve her gördüğün şeyde onun sıfatlarının sudûr ettiğini görmek ki, bu devamlı zikrin ayrı bir tecelliyatıdır. O yüzden oturup la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, Allah, Allah, Allah, Allah, Hu, Hu, Hu, Hu, Hu, Hay, Hay, Hay, Hak, Hak, Hak, Hak, Kayyum, Kayyum, Kayyum, Kayyum, Kahhar, Kahhar demek her ne kadar dil ile zikir ise Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının tecelliyatlarını seyretmek, seyrillah yapmak ve sıfatlarının tecelliyatında eksiklik ve noksanlık görmemek ve her an ayrı bir hayrette durup ayrı bir perdede Onun cemal sıfatlarını, ayrı bir perde celal sıfatlarının sudûrunu izlemekte devamlı zikrin tecelliyatıdır. O yüzden ehli tarikatın kendi içerisinde vartalarından birisi dervişlerini oturtturup sadece dil dile zikrullaha talim ettirip onları orda bırakıp kabız haliyle hallendirmeleridir. Bugün ehli tarikatın düştüğü vartalardan birisi budur, kendi tabilerine dil ile zikrullahı çok öne çıkartıp
19 – 26 Kasım 2016 Tarihli Sohbet
onları sadece dil ile zikrullaha yönlendirip onları manada kalbi zikrullahın tecelliyatlarına, kalbi zikrullah ile ve alemdeki sıfatların tezahürü ile meşgul etmemeleri ve böyle olunca da onların kabız halinde tıkanıp kalmalarına seyirci kalmalarıdır. Çünkü ne yazık ki bir kısım ehli tarikatın başındaki şeyhler bu manada ilgisiz, yetersiz, ehliyetsiz kalmaktalar ve ehliyetsizliklerini, yetersizliklerini dil ile zikirleri çoğaltaraktan örtmeye çalışmaktalar. O kimselere otuz bin, otuz beş bin, kırk bin, elli bin günlük vird vererekten o kimseleri iyice kabız deryasına atıp o insanları kabız noktasında tutturuyorlar ve ne yazık ki onlar kabız halinde hayatı devam ettiriyorlar. Oysa onları aynı zamanda bu görünen şehadet alemindeki sıfatsal tezahürleri seyrillah yaptırsalar ve aynı zamanda onları dışarıdaki yani kendi enfüslerinin dışında afakta da Allah’ın sıfatlarının tecelliyatını, afakta da Allah’ın ayetlerinin sudûr etmesini tavsiye etseler bu noktada onları o tarafa doğru yönlendirseler asla onların üzerinde böyle bir kabız hali olmayacaktır ve etrafıyla ilgi ve alakayı kesen Cenâb-ı Hakk’ın ayet-i kerimede “Biz bütün insanlara bütün varlığa, bütün meleklere enfüste, içte, ve afakta ve dışta ayetlerimizi gösteririz” ayet-i kerimesine ne yazık ki bigane kalmaktalar. O yüzden bu alemi şehadet alemi her ne kadar geçici de olsa her ne kadar -eski dilde izafi olarak nitelendirir- izafi olsa ve her ne kadar gerçek bir vücudu olmasa, gerçek bir vücudu olmasa da bu alem mükemmel yaratılmış bir alemdir ve üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının tecelliyatı vardır. O yüzden bu alemde seyrillah yapmak yolun gereklerinden birisidir. Eşyanın hakikatine varmak bu seyrillahtan geçer. Eşyanın hakikatine varmak bu şehadet aleminin hakikatine varmaktan geçer. Şehadet aleminin hakikatine varmayan bir kimsenin ruhani alem olarak nitelendirilen metafizik alem olarak nitelendirilen arş-ı âlâ, levh-i mahfuz, kürsü, kalem, melekler, cinni taifesi, cennet, cehennem gibi metafizik alemi anlamaları mümkün değildir ve metafizik alemdeki eşyanın, varlığın hakikatine varması mümkün değildir. Mümkün değildir. Bunu değişik eserlerde, değişik kitaplarda iki alem olarak, bir zahir şehadet alemi, bir batın görünmeyen alem olarak nitelendirirler, bu kısmen doğrudur ama Arabî’nin eşyanın üzerinde üç tane ayrı makam belirtmesi de bu noktada eksik ve noksan değildir.
Arabî vücudun vücud mevcud olması veya vücudun batından zahire
çıkması sürecini dörde ayıraraktan anlatır.
Yani batından zahire çıkmayı dörde ayırdı. 1- Vücudu mutlak. Mahiyeti bilinemez ona mahiyet demek bile caiz olmaz
ki o da Allah’tır.
Buradaki bahsettiği şey “Ben bilinmez idim bilinmekliği istedim” Arabî’nin bu noktada vücudu anlatma açısından önce taayyünsüzlük olarak belirtmiştik ya bir derste. Taayyünsüzlük. Arabî’ce söylüyorum bunu: Allah’ın Allah olarak dahi bilinmediği bilinmezliği. Alıntıyı nerden yapmış bu soruyu soran kardeş bilmiyorum ama Arabî ilk önce vücudun batından zahire çıkışını ilk önce orayı söyler: taayyünsüzlük der isim olarak. Taayyünsüzlük, henüz daha zuhura çıkmamış, bilmezlik. Hadis-i kudside diyor ya “Ben bilinmez idim” bilinmez idim “Bilinmekliği istedim, bir şey yarattım”. Üç adım. Hadis-i kudsi. Ben bilinmez idim. Arabî’nin dili ile taayyünsüzlük, bilinmezlik. Ne olduğu bilinmiyor. Allah’ın Allah olarak dahi bilinmediği an. Bilinmezlik. Bilinmezlik denilince onun üzerinde tefekkür etmek,
19 – 26 Kasım 2016 Tarihli Sohbet
neydi demek, onun üzerinde nasıldı demek, onun üzerinde bir tanım getirmeye çalışmak kara cahillik. Hadis-i kudside “bilinmezdim, bilinmekliği istedim” birinci taayyün. Bilinmekliği istedim, birinci taayyün. Vücudu mutlak. Mahiyeti bilinemez ona mahiyet demek bile caiz olmaz ki o da Allah’tır. Evet, birinci taayyün, Allah’ın Allah olarak sudûr etmesi, anlaşılması. Allah’ı bu noktada zat noktasında bilmiyoruz yine. Bakın zat olarak bilmiyoruz. Tefekkür etmemiz, Allah neydi, dememiz, Allah nasıl bir şeydi, dememiz zat noktasında yasak. Zat noktasında. Allah’ın tanınmaklığı sıfatlarıyla. Zattan sıfatlarıyla sudûr etmesi. Zattan sıfatlarıyla sudûr etmesi. Sıfatlarıyla sudûr etmesi: Bir şey yaratması. Bir şey yaratmasaydı sıfatlarıyla sudûr etmeyecekti. Allah Allahlığına devam edecekti. Bilinmezlikten, Allah, bilinirliğe geçiş süreci ama Allah bir şey yaratmasaydı biz Allah’ı Allah olarak bilemeyecektik. Bir şey yaratmasıyla bütün sıfatları sudûr etti, meydana çıktı. Yoksa meydana çıkmayacaktı. Bir şey yaratınca meydana çıktı sıfatlar. Bir şey yaratmasaydı sıfatlar meydana çıkmayacaktı. Çocuk yeni doğdu. Yeni doğduğunda çocuk görme duygusunu kendince bilmiyor ama onda görme duygusu var mı? Evet. Anne karnında kulak, duyma duygusu var mı? Evet ama henüz daha meydana çıkmadı. Aklınızda bir şey var, aklınızda duruyor meydana çıkmayınca biz sizin aklınızdaki var olan yazılıma ulaşırsak onu yazılım şeklinde görürüz. Eğer o yazılımı hayallersek onun fiiliyata tezahürünü görebiliriz. Eğer fiiliyatta tezahürünü biz o yazılımı devreye katarsak nerde ne zaman ne şekilde, nerde olacağını görebiliriz ama henüz daha o kimsenin aklında. Velilerin kerameti budur. Sudûr edeni görüntüye döneni görmek veliliğin aşağı tabakasındakilerin işidir. Veliliğin yukarı tabakasında olan veli zatlar henüz daha yazılım esnasında onu görürler. Bunun geride dönük farklı boyutları da vardır: O kimsenin hayaline düştüğünde, aklına, beynine düştüğünde görürsünüz. Bir çıt daha yukarı çıkın, levhalara düştüğünde görürsünüz, bir çıt daha yukarı çıkın levh-i mahfuza yazıldığını görürsünüz, yazılanı görürsünüz. Bir çıt daha yukarı çıkın, kalemin aklına girin, kalemdekini görürsünüz, bir çıt daha yukarı çıkın, a’yân-ı sabitedekini görürsünüz. Görürseniz. Bu, olacak olan bir şeyin zuhur etmesi, sudûr etmesidir. İşte Cenâb-ı Hakk Allah olarak bilinmez iken bir şey yarattı ve yarattığı şey, yarattığı şey, bütün sıfatlarının tezahürü oldu. Bütün sıfatları onun üzerinde tecelli etti ve o bir şey, bir şey, henüz daha maddeye dönüşmedi, henüz daha bu anda madde değil. Kendi ruhundan ve kendi nurundan yarattı. Âdem’i yaratırken Celal ve Cemal sıfatlarıyla yarattı ama Âdem’den önce bir şey yaratırken kendi ruhundan ve nurundan yarattı. Kendi ruhundan ve nurundan yarattığı bir şeyin mahiyetini biz tam olarak bilmiyoruz yine. Bilinmez idi: Taayyünsüzlük, Allah olarak bilinirliğe geçti: Birinci taayyün ve ruhundan ve nurundan bir şey yarattı: ikinci taayyün yani a’yân-ı sabite, Arabî diliyle. Bu fakirin diliyle Nur-u Muhammedî. Bu beni rahatlatan nokta. Kendimce anlamam kolay, anlatmam kolay, alanım geniş. Bu noktada ama dersimiz Arabî, Arabi’ce konuşuyoruz şimdi. Taayyünsüzlük dörde ayırmış ya. Birinci taayyün, ikinci taayyün, ben bunu Arabî’ce söylüyorum buraya dört tane almış ama doğru bunlar, vücud olarak anlattığından taayyünsüzlüğü koymamış çünkü taayyünsüzlükte adını bir şey koymamız mümkün değil, vücud olarak ele aldığından dördünü almış bende varlığın mertebelerinden aldım onu ki baştan anlayasınız veyahut ta biz tekrar edelim diye ama burada vücudu mutlak
19 – 26 Kasım 2016 Tarihli Sohbet
birinci taayyünden itibaren almış bu soruyu alan kimse, ben temelinden alayım hem hadis-i kudside temeline koyalım. Bölüm bölüm dinleniyor ya, bölüm bölüm dinlendiği için doğru anlaşılsın diye söylüyorum. Bu, Allah’tır dediğinde birinci taayyün. Ardından devam ediyor:
2- Maddeden soyutlanmış mevcud şekillenmeyi ve suretlenmeyi kabul
eden ruhani mufarrık, ayrılmış, ayrışan akıllardır.
Bu da ne? İkinci taayyün. 3- Mekân ve hayyız yön kabul eden mevcud. Bunlar cirimler ve cisimlerdir. Bu da ne? Her şeyin şekle büründüğü, varlığın elbise giydiği yer. 4- Bizatihi değil bi’t-tabiâ hayyız kabul edilen mevcud ki onlarda
İşte bu gördüğümüz alemdir. Aristo’da benzer şekilde dörtlü tasnif yapmıştır, İbni Sina da neced
kitabında yazar.
Evet bunlar değişik kimseler birbirlerinden kültürler,
ilim, bilgi, birbirlerinden etkilenmiştir. Aristo da öyle yazmıştır. Yazmıştır. Yani sonuçta Aristo’nun var olan mutlak gerçekliliği görmesi bir başkası tarafından da bu mutlak gerçekliliği tanımlaması bilmesi abest bir şey değil. Buda İslam dünyasında bir kısım sufilere saldırmak için, sufilere laf söylemek için “Ya siz yeni Aristocusunuz” Ya bırak kardeşim, doğru bir tane. Bunu Tao’da söylese doğru, bunu Aristo da söylese doğru, İbni Haldun’da söylese doğru, İbni Sina’da söylese doğru, Kindi’de söylese doğru, Gazali’de söylese doğru bunu Helenistik çağa gitsen herhangi bir kimse de söylese doğru, bunu geriye doğru istediğin kadar git bunu herhangi bir kimse tespit edebilir. Aristo bu doğruyu tespit etti diye Aristo’yu mu inkâr edeceğiz? Aristo’yla örneğin Arabî aynı doğruyu tespit etmişler diye Arabi’yi mi inkâr edeceğiz? Aynı doğruyu Kur’an tespit ettiyse, Kur’an Aristo’dan sonra geldi deyip de Kur’an’ı mı reddedeceğiz? Aynı doğruyu Konfüçyüs’ün koymuş olduğu doğruyu veya Buda’nın kendi zamanında koymuş olan doğruyu Kur’an bize doğru olarak beyan ettiyse, ya Buda’da bunu böyle söyledi, deyip Kur’an’ı inkâr mı edeceğiz ayet-i kerimeyi? Hangi alemde olursan ol, hangi doğruyu tespit edersen et o doğru Allah’ın doğrusudur, hakikatidir. İster itten gelsin ister cinniden gelsin ister o doğruyu mele-i azam söylesin, ister o doğruyu şeytan söylesin, doğru doğrudur. Diyor ya: Şeytan Allah birdir dese inanmam. Ya Allah bir. Şeytan dedi diye inanmayacak mısın? Şeytan Allah’ı inkâr etmiyor zaten. Şeytanın Allah’ı inkârı yok. Sen şeytandan daha büyük şeytansın Allah’ı inkâr ediyorsun. Şeytan Allah’ı inkâr etmiyor, şeytan saptırıyor seni, sen inkâr ediyorsun. O, Allah’ın varlığını, birliğini biliyor Allah’a iman etmemezlik yapmıyor. O, Allah’ın emrine isyan etti. Allah’a “Sen yoksun” demedi ki, Allah’ın emrine isyan etti. Şimdiki iki ayaklı şeytanlar Allah’ın varlığına iman etmiyor. Arasındaki fark bu, o yüzden Aristo da x kimse de y kimse de o da bu da aynı doğruda birleşebilir.
Bütün bu vücudların aslı Hak Teâlâ’dır. Çünkü bu mertebeler Onunla zahir
olmuş ve bu hakikatler Onunla taayyün etmiştir. Fütuhat II/344
Evet varlığın veya vücudun bütün tezahürleri bütün hepsinde aslı Allah’a aittir. Müsebbibi Allah’tır. Yaratanı Allah’tır. Onlara kudret veren, kuvvet veren,
19 – 26 Kasım 2016 Tarihli Sohbet
nefes veren, ruh veren Allah’tır ve bütün yaratılan her şey Ona muhtaçtır. O, yarattıklarına muhtaç değildir. Yaratılanların her şeyi Ona muhtaçtır. Onun ilmine, Onun kudretine, Onun kuvvetine, Onun hayat vermesine, Onun ruh üflemesine muhtaçtır. Onun rızıklandırmasına muhtaçtır. Çünkü bizim cansız olarak gördüğümüz bütün mahlukatın ve eşyanın rızkını tayin eden ve rızkını veren Odur. Yıldızların, ayın, güneşin, metafizik alemin veya şehadet alemine zuhur eden bütün her şeyin varlığı Ona muhtaçtır. Onsuz bir şeyin var olması, Onsuz bir şeyin yok olması, Onsuz bir şeyin değişmesi, Onsuz bir şeyin herhangi bir şekle bürünmesi mümkün değildir. Her şeyin kaderini tayin eden, her şeyin hesabını kitabını tayin eden, her şeyi bir hesap kitap matematik üzerine yaratan ve hesap kitap matematik üzerine değişime uğratan Odur. Her şeyi. Ve hiçbir şey Onsuz varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Hiçbir şey. Hiçbir şey. Bakın hiçbir şey. O öylesine muhteşem bir var edicidir, her şeyin hesabını, kitabını, matematiğini hesaplayarak var etmiştir. Sizin beş yıl sonra yüz hatlarınızın ne olacağı hesaplanmış bitmiştir. Yirmi yıl sonra sizin vücut hatlarınız hesaplanmış bitmiştir. Dağın ne hale geleceği hesaplanıp bitmiştir. Dağların yerinden oynayacağına fıtratların değişeceğine inanmayın. Neden? Fıtratı hesaplanıp kitaplanmıştır ve her şeyi bir kader üzerine yaratmıştır. Buradaki kader sizin anladığınız, benim anlıma şunu yazmış noktası değildir. Gözünüz bir kader üzerine yaratılmıştır hesabı kitabı bellidir. Kulağınız bir kader üzerine yaratılmıştır hesabı kitabı bellidir. Burnunuz bir kader üzerine yaratılmıştır hesabı kitabı bellidir. Allah’ın yaratmasında şaşma olmaz. Allah’ın yaratmasında hesap hatası olmaz. Onun yaratmasında unutma olmaz.
Hasılı vücud mertebeleri dört tanedir ayni, ilmi, lafzi ve rakkami. Fütuhat
Ayni: Aynaya tezahür etmesi. İlmi:Yazılması. İlmen o şeyin ilim olarak harflere bürünmesi gibi. Lafzi: O harflere bürünen şeylerin toparlanıp kelimeler haline gelmesi. Rakkami: Ve onların rakama dönüşmesi
Prof. İzutsu: İbnu’l-Arabî bir diğer açıdan başka isimler kullanarak bu defa da vücudu şu şekilde dörde ayırır, der: 1. Zâtu’l-vücûd. Safî, mahzâ, bi’z-zat vücud. 2. Ahadiyye. Sırf ahaddiyet, daha bir taayyün göstermemiş vücud. 3. Vâhidiyye. Bu mertebede vücud yavaş yavaş bâtıni taayyünler göstermeye başlar (a’yân-ı sabite mertebesi). 4. Vücudun zahire çıkması.
Az önce anlattığımız şeyler. Ben bu a’yân-ı sabite mevzusunu daha fazla tutuyorum anlaşılması kolay oluyor. Yani ben a’yân-ı sabiteyi ben biraz Nur-u Muhammedî olarak tarif ediyorum.
Prof. İzutsu vücudun bu dört tarzının ehli tahkik tarafından bir de mantık
diliyle şöyle ifadelendirildiğini söyler:
1- Hiçbir şarta şartlanmamış mutlak vücud. 2- Selbi olarak olumsuzlukla ilgili şartlı vücud. 3- Bir şey olmakla şartlanan vücud. 4- Mutlak değil de izafi olarak şartsız vücud. Bu dört dediği mutlak değil de izafi olarak şartsız vücud: Şehadet alemi. Gördüğümüz alem. Aşağıdan yukarı doğru gidiyorum: Bir şey olmakla şartlanan
19 – 26 Kasım 2016 Tarihli Sohbet
vücud: Bir şeyin batıni olarak zuhur etmesi, tecelli etmesi. Selbi olarak olumsuzlukla ilgili şartlı vücud: A’yân-ı sabite. Şartlanmamış mutlak vücud: O
Bu sıraları bazı değişikliklerle Afifi’de kullanmıştır. Kullanır. Kindi’de kullanır. O bir yoldur, Muhasibi’den gelir. Muhasibi, Kindi, Gazali, Arabî, Afifi, öyle devam eder. O bir yol. Hazreti Mevlâna. Devam eder o yol. Bir damar gibi bu, öyle bilin.
İbni Arabî’nin vücudun mertebelerini anlatırken düz yazıda birtakım semboller ve mecazlar kullandığı gibi bazen şekillerin yardımına da başvurduğunu ve çoğu zaman da nokta, merkez ve daire şeklinde bu gerçeği resmettiğini biliyoruz. İşte soru bu, defalarca okumama rağmen anlayamadığım konu bu, demiş.
WEB adreslerimiz
www.mustafaozbag.com
www.tasavvufvakfi.org.tr
www.mevlana.org.tr
Sosyal Medya adreslerimiz
https://www.instagram.com/mozbag
https://www.facebook.com/ozbagmustafa
https://www.youtube.com/mustafaözbağ
SAYIN MUSTAFA ÖZBAĞĞ EFENDİYE NEVŞEHİRLİ HACI ABDULLAH GÜRBÜZ EFENDİ TARAFINDAN VERİLEN İCAZETTİR.
SAYIN MUSTAFA ÖZBAĞĞ EFENDİYE
BOSNA-HERSEK/KAÇUNİ MESUDİYE TEKKESİ ÜSTADI PROF.DR. HACI KAZIM MEYLİC EFENDİ TARAFINDAN VERİLEN İCAZETTİR.
SAYIN MUSTAFA ÖZBAĞĞ EFENDİYE SUDAN KABBAŞİ DERGAHI ÜSTADI HASAN EL – KABBAŞİ TARAFINDAN VERİLEN İCAZETTİR.
SAYIN MUSTAFA ÖZBAĞĞ EFENDİYE SUDAN KABBAŞİ DERGAHI ÜSTADI HASAN EL – KABBAŞİ TARAFINDAN VERİLEN İCAZETTİR.
Nefes II — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları
Ek kaynaklar:
- Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi, çev. Veled İzbudak, MEB Yayınları.
- Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi Şerhi, şerh: Tahirü’l-Mevlevi, Şamil Yayınevi.
- Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevi Tercemesi ve Şerhi, İnkılap Kitabevi.
- Reynold A. Nicholson, The Mathnawi of Jalaluddin Rumi, E. J. W. Gibb Memorial Series.
- Annemarie Schimmel, Ben Rüzgarım Sen Ateş, çev. Senail Özkan, Ötüken Neşriyat.
İlgili Sözlük Terimleri: Vird, Zikir, Kalb, Sünnet, Muhabbet, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı
