6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
Biz dönelim ŞEYHİ EKBER’e: 1- VÛCUD= BULMAK. ARABÎ vücudun hakikatinin fikir ve nazarla değil de ancak keşf ilimleri ile bilinebileceğini (Fütuhat 1/60–110) ve bunun en önemli yolunun da tecelli olduğunu söyler. Bu da gösteriyor ki Vücud hakkında ehli keşf ve’l vücud olan muhakkik sufiler ile ehli taklid ve nakil olan feylesofların ve kelamcıların görüşleri daha baştan farklılaşır. Konu ile ilgili olarak Şeyh Ebu Medyen’in huzurunda birtakım alimler “Falancadan rivayet edilir ki, filanca demiş ki” diye konuştuklarında Ebu Medyen; “Bunlar bize ölü eti yediriyorlar oysa bizde tazesi var dediğini nakleder. (Fütuhat 1/156)
Bir virdine “Vücudu açan Allah’ın adıyla” başlayan (Evrad-ı Usbu’iyye) Arabî’ye göre hakkın tecellisi iki biçimde kendini gösterir; Vücud olarak ve İlm olarak.
Vücud bilgisi, kendini idrak etme ve tanıma bilgisidir. İnsanı tecrübe yönünden vücudu bulmak, ilahi tezahür yönünden ise olmak manasını alır “Allah’ın vücudu zorunlu olduğu gibi vücudunu bilmesi de zorunludur” Arabî’ye göre Vücud hakkında söylenecek sözü olana vücudun kendisini açmış olması şarttır.
Arabî şöyle devam eder, şu bir gerçek ki vücud içinde Allah’tan, O’nun sıfatlarından, O’nun fiillerinden başka bir şey yoktur. Hep O’dur, Onunladır, O’ndadır ve O’nadır ve eğer O bir gözü açıp kapayıncaya kadar şu alemden ihticab edecek gizlenecek olsaydı, alem bir anda yok olurdu.
Devam; bil ki Hakk’ın yolu tek kılınmıştır. Bununla beraber onda yolcu olanların mizaçlarının mutedil veya münharif olması istekleri, ruhaniyetleri gibi hallerin çeşitli olması dolayısıyla değişik vecihler altında gözükür. Bu yolda çeşitli vatanlar (mevâtın) vardır. Vatanlar; içerisinde mevarid vakitlerin gerçekleştiği vakitlerdir, mahallerdir. Bunlar;
1- “Elestü bi-Rabbiküm?” (Arâf 7/172) ve unsuri vücudumuzla O’ndan
2- Şu an içinde bulunduğumuz DÜNYAi 3- Hem küçük ölümde (uyku) hem de büyük ölümde içerisinden
geçeceğimiz Berzah.
4- Sahire arzında haşr ve Hafireye (Naziat 79/10) intikal. 5- Cennet veya Ateş. 6- Cennetin dışarısında ve orada Hakkın rü’yetinden başka bir nimete gerek olmayan el-kesib vatanıdır ki bu son vatanda “HAK GÜLEREK TECELLİ ETMEKTEDİR.” (El-Envâr 9/13)
Bu yolculuk ya cennette ya da ateşte son bulacaktır. Soru= BU VATANLARI AÇIKLAR MISINIZ? Sufiler bunu bir noktadan çıkıp yine aynı noktada biten bir vücud çemberi daretü’l vücud diyagramı üzerinde tarif ederler. Noktadan çıkan yarım daire KAVS-İ NÜZÜL adını alır. Noktaya giden diğer yarısı ise KAVS-i URÛC adını alır. İbn Arabî (İnşâu devair)
Vücud bir dairedir ve bu dairenin başlangıcı ilk aklın varlığıdır. “Allah’ın
yarattığı ilk şey akıldır.”
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
(****Bu hadis pek çok kaynakta “Allah’ın yarattığı ilk şey KALEM’dir şeklinde yer almakta. Sufilere göre ikisi de aynı anlama gelmektedir.) Mahmud Erol Kılıç (sa. 236)
Yani bu cinslerin başlangıcıdır. Yaratılış ise insan cinsi ile son bulmuş ve vücud dairesi tamamlanmış, insan bu ilk akılla ittisal etmiştir. Tıpkı dairenin sonunun başlangıcına ulaşması gibi.
İşte daire. SORU: Bu daireyi anlatır mısınız?
2- VÜCUD= OLMAK 1206 senesinde Arabî’ye Allah tarafından bir elçi gelir
ve tebliğde bulunacağını söyler ve derki;
“Şunu iyi bil ki hayr vücuda şet ise ademdedir. O vücuduna aykırı bir vahidi kıldığı insanı lütfu ile yarattı. O insan önce O’nun isim ve sıfatlarıyla ahlaklandı. Sonra zatını görüp bunlardan fani oldu. Kendisiyle kendisini gördü. Böylece sayı aslına döndü. O halde; O VAR AMA SEN YOKSUN” İbn Arabî (Muhâdaratül ebrâr) Ona göre vücudun yanında mevcudun lafı olmaz. “Hakk’ın vücudundan
başka bir şey yoktur” (Fütuhat II/484)
Vücud-ı mahz denilince ister vücud ister mevcud kastedilsin Arabî’ye göre
fark etmez çünkü her ikisi de neticede o tek hakikate bağlıdır.
O’na göre vücud-ı hadis demek hakikatta yanlıştır, doğrusu mevcud-ı hadis olacaktır. Hadis olanın varlığı kendinden değildir ancak kadim olanın varlığı ile vardır. Bu durumda vücud birdir çok değil. Alemdeki şeyler yani mevcudat ise bu vücudun değişik mertebelerindeki tezahürleri, taayyünleridir. Hakiki fail bir tanedir. O da Vücud’dur.
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
İşte bu ilahi talimattaki “O VAR AMA SEN YOKSUN” sözü Arabî’nin irfani
hayatını yönetecektir.
Arabî’den örnekler verelim; * Vücud da ancak bir (Vahid) vardır. Suyun rengi kabının rengidir. (I/721) * Vücud da ancak Allah vardır. (II/348) * Hak vücudun aynıdır. (IV/193) * … Küll Allah içindir, Allah’ladır ve beklide daha ötesinde Allah’tır.
* Vücud Allah’a aittir. Allah daima var olandır sen ise hep yoksun. (El-
Arabî 30 yaşında Hak
ile yaptığı muklamelenin
(Meşahidu’l-esrâr’dan)
“Hak nüru’l vücud ve ıyân yıldızının tulûu meşhedinde bana işhad edildi ve
Sen kimsin? Ben; zahir olan ademim dedim, O; peki Âdem nasıl vücud olur? Eğer sen mevcud olmasaydın senin
vücudunda olmazdı dedi.
Ben de “İşte bu yüzden âdem-i zahir dedim. Âdem-i batının ise vücudu
sahih değildir dedim.
Sonra bana dedi ki; eğer vücudu-ı evvel vücud-ı sâninin aynı olsaydı ne âdem-i sabik ve ne de vücud-ı hadis olurdu, oysaki senin hadis oluşun sabit olmuştur.
Sonra bana dedi ki; vücud-ı evvel vücud-ı sâninin aynı değildir. Vücud-ı evvel vücud-ı külliyat, vücud-ı sâni de vücud-ı şahsiyat gibidir. Âdem haktır ve gayrının ademi de haktır. Vücud haktır ama gayrınınki değil.
Ben de dedim ki; O’da öyledir. Sonra dedim ki; kendim parçalarda oldum, ama ben kendim bir şey oldurmadım. Ben isim olmayan şeyle isimlendim sıfat olmayan şeyle de sıfatlandım ve bunun böyle olması benim kemalim oldu. Sen ise isimle isimlendin, sıfatla sıfatlandın bu da senin kemalin oldu.
Sonra; mevcud ancak mâdum olanı bilir dedi ve hemen sonra da
hakikatinde mevcud ancak mevcud olanı bilir dedi.
Sonra, vücud bendedir senden değil, seninledir, benimle değil dedi. Sonra, seni bulan beni bulur, seni kaybeden beni de kaybeder dedi. Sonra, seni bulan beni kaybeder, beni bulan seni kaybeder dedi Sonra da beni kaybeden beni bulur, kim ki beni bulursa beni kaybetmez
Sonra, bulmak (Vecd) ve kaybetmek (Fakd) senin içindir benim için değil
Sonra, her vücud ki ancak kayıtlanma ile olur. O senindir ve her vücud ki
mutlaktır o benimdir dedi.
Sonra da vücud-ı takyid de benimdir senin değil dedi.
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
Sonra da vücud-ı mefrük benimdir, sanadır, vücud-ı mecmû ise senindir,
Sonra bunun aksi de olur dedi. Sonra evveliyette olan vücud gayrı vücud dur ve ondan verâsı vücud-ı
Sonra vücud benimledir, bendendir, benimdir dedi. Sonra vücud bendendir ama benimle değildir ve benim için değildir dedi. Sonra da vücud ne benimledir ve ne de bendendir dedi. Sonra eğer beni bulursan beni göremezsin, eğer beni kaybedersen beni
Sonra da benim yokluğum vücudumdadır, varlığım da yokluğumdadır,
eğer ahz-ı misaka muttali olursan vücud-ı hakikiye de vakıf olursun dedi…”
1- VÛCUD= BULMAK. ARABÎ vücudun hakikatinin fikir ve nazarla değil de ancak keşf ilimleri ile bilinebileceğini ve bunun en önemli yolunun da tecelli olduğunu söyler. Bu da gösteriyor ki Vücud hakkında ehli keşf ve’l vücud olan muhakkik sufiler ile ehli taklid ve nakil olan feylesofların ve kelamcıların görüşleri daha baştan farklılaşır.
Evet ehli sufiler de kendi içlerinde sınıf sınıftır. Bir kısım tabiidir, daha henüz sufilik yolunda ilktir, yenidir. Onlar bir büyüklerini veya şeyhlerini taklit ederler. Bu taklidi bu manada hor hakir görmeyin. Bu taklit o kimseye önce yol öğretir, erdemlilik öğretir, usul öğretir. Bu taklit ilk etapta neyi nerde yapması gerektiğini öğretir. Mesela taklidi hor hakir görürsek Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri “İbadetleri benden gördüğünüz gibi yapın.” diyerekten bu manada taklide bir kapı aralamıştır. Çünkü taklidi tamamiyetle reddetmek, taklidi tamamiyetle kapatmak bu noktada bizi selamete götürmez ama bu taklitten bir müddet sonra sufi tahkike geçmelidir. Bu iman eden Müslümanlar içinde geçerli bir şeydir ama sufiler kendi sufilik dairesinde de bunu ele alırlar. İman da bir taklidi iman vardır bir de tahkiki iman vardır. Taklidi iman, annesi babası Müslümandır o da Müslümandır, annesinin babasının din algısı ve din anlayışı ne kadarsa onunda din algısı ve din anlayışı o kadardır. Veyahut ta başında bulunan devlet Müslümandır, kendisini öyle iddia eder, devletin müsaade ettiği iman, din ne kadarsa o da o kadar yapar. Bundan daha ilerisine gitmez. Bunlar taklittir. İmanda taklit. Bu ilk önce lazım mıdır? Evet. Bunun tahkike dönmesi gerekir mi? Evet. Veya bir kısmı farklı bir dine mensup olup veyahut ta hiç dine mensup olmayıp İslam’ı araştıra araştıra gelenler vardır ya, onlar tahkik ehlidir. O kimse İslam’ı araştıra araştıra Müslüman olur, o tahkik ehlidir. Hani sonradan Yusuf İslam ismini almıştı ya bir şarkıcı vardı ya popçu Cat Stevens onu meşhur sözü var ya, önce Müslümanları tanımış olsaydım ben Müslüman olmazdım, diyor. Bu manidar bir şey veya ben kendi söylediğimi şimdi söylemek istemiyorum, ben Şeyh Efendiye Allah rahmet eylesin, dedim ki “Efendim ben dervişleri tanımış olsaydım ben derviş olmazdım” dedim. Ben dervişleri tanımadan derviş oldum işin hakikati bu. Bunun gibi. Bu tahkik ederekten, araştıraraktan o kimsenin sufi olması, İslam olması, tahkik
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
ehli bu. O yüzden alimler de ikiye ayrılırlar. Alimlerin içerisinde de taklit edenler vardır tahkik edenler vardır. İmam-ı Azam tahkik edendir, İmam-ı Muhammed, İmam-ı Yusuf tahkik edendir. Onu taklit edenler vardır, hiç yorum yapmazlar, farklı bir pencere koymazlar, farklı bir perde, farklı bir tecelliyat önümüze koymazlar. Onlar motamot orda ne diyorsa taklit ederler. Birisi ona sorduğunda, onu taklit eder. Bir Hanefi’ye gider sorarsınız bayanların 80 km öteye seyahat etmeleri caiz midir? Caiz değildir der. Doğrudur çünkü fıkıh öyledir ama o kimsenin özel, kendine münhasır içtihat edebilme cesaretine, içtihat edebilme ilmine sahip değillerdir. Onlar çevir sayfayı yaparlar taklit ederler. Oysa onu şunu diyemez mesela Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri savaşta esir alınan bir bayanı yanına 10 tane müfreze koyaraktan tekrar babasına gönderdi onu. Yanına mahrem bir kimse yoktu, 10 tane asker vardı, müfreze. Onun yol güvenliğini sağladı. Yol güvenliğini sağlayaraktan onu ne yaptı babasına gönderdi, ailesine gönderdi. Buradan hareket ederekten yol güvenliği var ise bayanların yalnız seyahat etmelerinde cevazlık vardır mümkündür, diyebilme ilmine, ferasetine sahip değildir taklit eder ne yazıyorsa onu okur. Bu taklittir. Tahkik ehli bir çıkış noktası arar Kur’an ve sünnet dairesinde. O kimsenin problemini çözmek için din noktasında ne yapması gerektiğini onun önüne koymak için ne yapar, problem çözmeye çalışır. Problem çözenler tahkik ehlidir. Sufilerde bu manada ikiye ayrılırlar: Taklit ve tahkik. Taklit edenler, şeyhinin şeyhini taklit eder. Taklit edenler başlarındaki zakiri taklit ederler ardından şeyhi taklit etmeye başlar. Eğer bir şeyhte taklit ehli ise yine bir önceki şeyhi taklit eder. Şeyhinin şeyhini taklit eder. Tahkik etmez. Bundan üçyüz yıl önceki sufiliği, sufilik görüşünü devam ettirmeye çalışır. Bu taklittir. Hazreti Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî hazretleri böyle taklidi tahkir eder o da. Hazreti Mevlâna Mesnevî’sinde böyle taklidi tahkir eder. Bir kimse taklit edecekse Hazreti Muhammed-i Mustafa’yı taklit etmeli sallallahu aleyhi ve sellemi. Bu manada taklit bir ölçüde kabul edilebilir.
Ehli taklid ve nakil olan feylesofların ve kelamcıların görüşleri daha baştan
Bunların yanında ne var bir de? Nakleden. Az önceki fıkıhçılar gibi bir de feylesofcular var. Bunlar da ne yapıyorlar? Taklit ediyorlar. Hala daha Sokrat’ın fikrinde devam ediyor. Sokrat’ın fikrinin üzerine bir fikir koyamıyor, bir pencere açamıyor. Feylesof. Aristo’nun üzerinde gidiyor, Eflatun’un üzerinde gidiyor, Kant’ın üzerinde gidiyor. Bunların üzerine bir şey koyamıyor, çevir sayfayı yapıyor veya tipik risale okuyanlar vardır taklit ederler, çevir sayfayı. Risaleyi ha bire okur yeni bir pencere getiremez yeni bir pencere koyamaz. Bu, feylesoflar. Kelamcılar da aynı şekildedir büyük bir kısmı. Kelamcılarda ne yapar onlarda taklit ederler. İmam-ı Maturidi’yi taklit eder, İmam-ı Nesefi’yi taklit eder. Bu noktada yeni bir fikir, yeni bir görüş, yeni bir düşünce koymaz, hatalı olsa dahi. Çünkü bu noktalarda bu dairelerde bir kimse düşünse, içtihat etse, yeni bir fikir koysa, hata yapsa bir sevap, isabet ettirirse on sevap. İslam bu konuda kelamda, fıkıhta -bunun felsefe diyelim-felsefede önü açık, hata yapabilir o kimse.
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
Konu ile ilgili olarak Şeyh Ebu Medyen’in huzurunda birtakım alimler “Falancadan rivayet edilir ki, filanca demiş ki” diye konuştuklarında Ebu Medyen; “Bunlar bize ölü eti yediriyorlar oysa bizde tazesi var” dediğini nakleder.
Ebu Medyen rivayet edilir ki İbnu’l Arabî’nin şeyhidir, üstadıdır. Ebu Medyen’den çok nakleder Arabî ve Ebu Medyen’i bu noktada zirveye koyar kendince. Ebu Medyen’in sufi fikirlerini, sufi düşüncelerini taşır. Bir kısmı derki, onun mürşidi değildi ama Ebu Medyen’i mürşidi olarak lanse eder Arabî. O yüzden Arabî için Ebu Medyen önemlidir ve Fütuhat’ında Ebu Medyen’den nakiller çok vardır. Çok vardır. Bunun gibi Arabî’nin böyle aktab kabul ettiği kendince bir tane bayan sufi vardır mesela. Bunu da kendine aktab kabul eder. Böyle aktab kabul ettiği, kendince değer verdiği kıymet verdiği adı, sanı çok meşhur olmamış büyük mürşidler var. Onların fikirlerini, onların düşüncelerini Arabî önem arz eder. Bu noktada da Ebu Medyen’in bu sözünü Hazreti Pir Fütuhat’ına almış, Fütuhat’ın başka bölümlerinde de geçmiş günlerden kalma. Bende Fütuhat’ın bir Avni Konuk tercümesi vardı, birinci cildimi ikinci cildimi 1-2’si vardı bende daha öncesinde, Allah rahmet eylesin Şeyh Efendi hazretleri, ben onu okumaya çalışıyordum onu bir müddet, bir gün geldi kitaplıktan çekti, anlatırım ya, bir bahis sordu ben şerh ettim “Okuma” dedi bir müddet okumadım, sonra tekrar geldi çekti kitaplıktan aynı yeri tevhid bahsiyle alakalı. Aynı yeri bir daha okuttu ben okudum “Ne dedi?” dedi bir daha anlattım “Okun artık sen bunu” dedi ondan sonrada ben okumadım. Böyle bir enteresan bizim de Allah rahmet eylesin Şeyh Efendiyle bir anekdotumuz var Arabî’yle alakalı. Tabi zaman zaman Arabî’den fasıllar açılırdı ama bu ara Allah razı olsun Hakan Bey kardeş Arabî’yle alakalı iyi ilgileniyor. Bizi de bu noktada tekrar heyecanlandırıyor. İşte Ebu Medyen o nakilcilere diyor ki “Bunlar bize ölü eti yediriyorlar oysa bizde tazesi var.” dediğini nakleder. Yani bu nakilciler, hadis nakledenler hariç bundan. Hadis nakledenler hariç. Neden? Geri kalan sufi sözü, hali, tavrı, sufi vaktin çocuğudur manasında an itibarı ile söylenmeli. O kimsenin kalbinde bir mana ilmi varsa, kalbinde bir ilm-i ledün varsa, kalbinde bir sır ilmi varsa an itibariyle o manayı akıtmalı. “Kâle” dememeli. Bu eski sufiler için çok önemliydi. Ne yazık ki şimdiki sufiler “Kâle” diyene bakıyorlar. Onu daha sağlam görüyor. Kâle. Şeyhimin şeyhi dedi ki. Şeyhim dedi ki. Tabi buna da atfen ayet-i kerime var ya “Geçmiş peygamberlerin kıssalarını anlat.” Buradan sufiler kendilerince bir ölçü çıkarıp geçmiş şeyh efendilerin kıssalarını anlatırlar ama bunları anlatırken kendileri o günün hastalıklarına o günün sıkıntısına şifa olacak ilaçları sunmak gerek.
Bir virdine “Vücudu açan Allah’ın adıyla” başlayan (Evrad-ı Usbu’iyye) Arabî’ye göre Hakk’ın tecellisi iki biçimde kendini gösterir; Vücud olarak ve İlm olarak.
Vücud bilgisi, kendini idrak etme ve tanıma bilgisidir. İnsanı tecrübe
yönünden vücudu bulmak, ilahi tezahür yönünden ise olmak manasını alır.
Evet. Arabî’ye göre Hakk’ın tecellisi iki biçimde kendini gösterir: 1- Vücud olarak. Hakk’ın tecellisi vücud olarak, büyün komple bu varlığı bir vücud olarak görürseniz burada Hakk tecelli ediyor. Hakk tecelli ediyor. Hakkın tecelli etmesi demek varlığın üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın değişik ef’al ve sıfatlarının zuhur etmesi, bizatihi tecelli etmesi olaraktır. İlim olarak da varlığın üzerine Cenâb-ı Hakk ne
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
yapar, Hakk’ın tecellisi vardır. İlim nedir? Bilmektir. Cenâb-ı Hakk’ın buraya olan sıfatsal tecelliyatını eğer ilme’l yakin noktada bir kimse bilgiye sahip değil ise buradaki Hakk’ın tecelliyatını bilmeye ilim denir. Bakın, bilmeye ilim denir. O yüzden Yunus der ki: İlim ilim bilmektir. İlim kendini bilmektir. Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır? Cenâb-ı Hakk sıfatsal olarak tecelli eder. Bütün varlığın üzerinde. Bu Hakk’ın tecelliyatıdır. Bu tecelliyatı, sıfatsal tecelliyatını, sıfatsal zuhurunu bilmek ise ilimdir. Cenâb-ı Hakk sadece sıfatsal olarak tecelli etmez. Ya? O sıfatların anlaşılması, bilinmesi için ilim olarak da tecelli eder. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ayet-i kerime. Demek ki “Siz bilmediklerinizi ehli zikre gidip sorunuz.” Bakın bilmediklerinizi ehli zikre sorunuz. Çünkü ehli zikirde Hakk’ın ilim sıfatı da tecelli eder. Mümin de Cenâb-ı Hakk’ın ilim sıfatı da tecelli eder. “Müminin ferasetinden korkunuz o Allah’ın nur ile bakar.” Müminin üzerinde ilim sıfatı da tecelli etmeli. Sufinin üzerinde ilim sıfatı da tecelli etmeli. İlimin de alınma yolları vardır: 1- Okuyaraktan alınır. 2- Okumadan, nakil olarak alınır. 3- Kalbe gelen ilham ile alınır. Kalbe gelen ilhamın kendi içerisinde tecelliyatı vardır. Bunun birisi rüyadır. İkincisi ilhamdır. İlham. Bunun içerisindeki en sağlam, en sağlam, en sağlam, bu noktada ilmin en sağlam alınacağı nokta rüyadır. “Rüya peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür.” Hadis-i şerif. Peygamberlik kapısı kapanmıştır. “Peygamberlik kapısı kapanıştır ama ahir zamanda mübeşşirat kapısı açıktır.” Peygamberlik kapısı kapanmıştır deyince ashap soruyor “Nice olur o ümmetin hali?” Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri cevap veriyor anında “Mübeşşirat kapısı açıktır.” “Mübeşşirat kapısı nedir ya Resulullah?” Mübeşşirat kapısı nedir? “Ahir zamanda salih insanların görmüş oldukları salih rüyalardır.” Bunların hepsi de sufiler için ilim kapısıdır. Arabî’de bu manada bu ilim kapısını kabul eder. O yüzden sufinin salih olarak rüyasında görmüş olduğu bir hadis-i şerif, hadis nakilcileri tarafından sahih görülmese dahi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri manada “Bu benim sözüm.” dediğinde sufiler için ölçü olur. Bakın sufiler için bu ölçü olur. Hem de sufiler için sahih bir ölçüdür bu. Sahih. Okudukları kitaptan daha sahihtir bu, okudukları hadis kitaplarından daha sahih bir hadistir bu. Bu nedir? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bizatihi rüyada o sufiye, o sufiye söylemiş olduğu sözüdür. Bu sufi için kesin kati delildir ve kati ilimdir. Sufi bunun üzerinde hiç şek şüphe etmez ve direkt sufiyi bu direkt olarak bağlar ve sufi bunu farz olarak görür. Bu haber haber-i kesindir. Üzerinde hiç ama hiç bakın hiç ama hiç soru işareti yoktur. O yüzden bir kimseye Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri “Senin üstadın bu” dediği anda, o kimsenin o üstada farz noktasında bakıp intisap edip, o ölünceye kadar ondan ayrılmaması emirdir. Sufiler bunlara çok önem verirler. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir şeye işaret ettiyse o işaret katidir. Bitti. Bu Cenâb-ı Hakk’ın ilim olarak tecelliyatıdır. Elimizde hadis kitapları var, sufiler bu hadis kitaplarını Allah’ın ilmi tecelliyatı olarak görürler. Bu yazılıdır. Bir yazılı ilim vardır, okursunuz. Bu ilim yoludur. Birde nakleden vardır. Bir kimse, bunlar sufiler için geçerlidir, sufiler üstadlarını, mürşid-i kâmil olan zatları ilim kapısı olarak görürler. Onlar naklederler, sufi için o nakledilen ilim onun için kesin sahihtir. Bu bir çıt üstü nedir? Kalbi ilimdir. Halbi ilimin de iki tecelliyatını anlattık. Böylece Hakk’ın tecellisi iki biçimde kendisini
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
gösteriyor: 1- Vücud. Bu, yaratma. Yaratmamın üzerindeki Hakk’ın sıfatsal olarak tecelliyatları, tezahürü. Bunu tefekkür ederekten, bunu izleyerekten çıplak gözle veya kalp gözüyle. Bunun üzerinden Cenâb-ı Hakk bulunur mu? El-cevap: Evet. Bu sufiler için uzun yoldur. Sufiler bu uzun yolu tercih etmezler. Sufiler için kısa yol nedir? Kalbi çalıştırmaktır. Sufiler şöyle derler, yol uzun ömür kısa. Yol uzun ömür kısa. Bu kısa ömrün içerisinde kestirmeden menzile varmak gerekir. Bu da nedir? Kalbi cilalamaktır. Kalbi cilalayan nedir hadis-i kudside: tevhiddir, zikirdir. “La ilahe illallah kalbin cilasıdır. La ilahe illallah tevhid-i şerifini çokça getirin.” Hadis-i kudsi. Kalbin cilası tevhiddir. O kimse bolca tevhid çekerekten kalbi tecelligâha, nazargâha hazır kılar. Sufilerin işleri ve yolları budur. Sufi farz ibadetlerini, mevcut namaz, abdest, oruç, güzel ahlak, bunları takip ederken Allah’ı çokça zikreder. Çünkü Cenâb-ı Hakk “Hiçbir yere sığmadım mümin kulumun kalbine sığdım” der. O yüzden sufi Cenâb-ı Hakk’ın onun kalbine tecelli etmesi için haramlardan uzak tuttuğu gibi habire ne yapar, tevhid ile kalbini habire cilalar. Tevhid olunun için bir ciladır. Habire cilalar, habire cilalar. Tevhid suyuyla yıkar içini. Mesnevî’de Hazret-i Mevlânâ’nın bir hikâyesi vardır ya, padişah en güzel resmi yapana büyük mükafat verecektir ve saraya ressam olarak tayin edecektir ressam başı olarak. Çinliler gelirler envai boyalarını getirirler envai çeşit rengârenk boyalarını. Türk’te gelir bir tek zımparası vardır elinde. Onda da 3-4 tane zımpara vardır. Bakarlar bir tek zımpara var onda. Akıl erdiremezler. Türk bir tek bir şey ister, derki “Bu duvar sizin bu duvar bizim mi?” “Evet” “Ortadan bir perde çekin” der “Kimse kimsenin yaptığına bakmasın.” “Olur.” Çinliler envai çeşit boyalarla başlarlar harika figürler çizmeye. Bizim Türk’te habire zımpara çeker. Önce bir kalın zımpara çeker bir güzel ardından bir ince zımpara ardından bir ince zımpara daha ardından bir ince zımpara daha, habire zımpara çekiyor habire parlatıyor. Padişahın adamlarından birisi gelir der ki “Haşmetlim bir sıkıntı var.” “Ne oldu?” “Bu Türk bizimle alay ediyor herhalde!” “Ne oldu ki?” der “Hiçbir resim yok.” derler. “Hiçbir boyada yok.” “Ya Çinliler ne yapıyor?” “Harika resim yapıyorlar.” der. “Harika.” Gün biter, gün bittikten sonra padişah gelir. Önce Çinlilerin tarafına bakar, harika bir resim. Harika. Der ki “Çok beğendim, çok güzel olmuş”. Türklerin tarafına geçer bir bakar ki hiçbir şey yok. Der ki: “Bizimle alay mı ediyorsunuz?” Türk der ki: “Ey padişahım, haşmetlim, ortadan perdeyi kaldır.” der. Bakın aradan perdeyi kaldır. Aradan perdeyi kaldırınca Çinlilerin yaptığı resim aslından daha güzel bir şekilde karşıya tecelli eder, ayna çünkü. Ayna gibi. Padişah der ki “Ya bu resim çok güzel ama bu aynaya aksedişi daha da güzel.” Bakın aynaya aksedişi daha da güzel der, Türkleri birinci ilan ederler. Sufi habire ne yapar, kalbi ayna haline getirir. Habire zımpara çeker; la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah… ota bakar la ilahe illallah, ata bakar la ilahe illallah, güneşe bakar, semaya bakar la ilahe illallah, la ilahe illallah, dokun “Allah!” der o. Tamam onun kalbine gelmiş, inmiş. Kalbine inmiş. Bu, kalbin Cenâb-ı Hakk’ın tecelliyatına mazhar olmasına hazır. İşte bu ilim yoludur. Cenâb-ı Hakk’ın Musa’ya yaptığı terbiye gibi. Hani Musa bir sohbetine soruyorlar ya “Senden daha alimi vardır?” “Allahu alem yoktur” diyor. Sonra vahiy kesiliyor. Söz yok, söz sükût ediyor. Söz sükût ediyor, sükût yok. Mürşid-i kamillerin sükutunun sebebi budur. Orta yerde dervişin birisi adapsızlık yaptıysa mürşid ona sükût eder. Anla,
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
sen bir adapsızlık yaptın, konuşmaya gerek yok. Sufiler hal ile konuşurlar. Sustu mu üstad bil ki sen bir adapsızlık ettin ona. E o adapsızlıktan kurtul. Sen bir edebe mugayir bir iş işlemişsindir. Sen ondan bi kurtul. Bunun gibi. Ne yaptı Cenâb-ı Hakk Musa’ya? Dedi ki: “İlm-i ledün sahibidir bir kulum var. Senin bilmediğin ilme sahiptir, ona git.” Demek ki ne olmuş oldu, kalbi ilim de ilim yolu oldu. Vücud bilgisi, kendini idrak etme ve tanıma bilgisidir. Vücut bilgisi, kendini idrak etme ve tanıma bilgisidir. İster bunu Hakk’ın vücudu olarak, varlık olarak alalım, isterse kendi vücudumuz olarak alalım. Bu ne olmuş oldu bizim için? İdrak etme, idrakin genişlemesi, tanıma, tanımlama oldu. Biz varlığa baktığımızda, varlığa baktığımızda Cenâb-ı Hakk’ın vücud noktasında, vücud noktasında biz onu ne yaptık? Tanıdık, bildik ve idrakimiz genişledi.
İnsanı tecrübe yönünden vücudu bulmak, ilahi tezahür yönünden ise
olmak manasını alır.
Bu noktada bir kimse tecrübe ile ne yapar? Bir şeyi bulur bir şeyi anlar. Bu
aslında ilahi noktada olmak yani erginleşmektir.
“Allah’ın vücudu zorunlu olduğu gibi vücudunu bilmesi de zorunludur” Evet. Cenâb-ı Hakk’ın varlığın sıfatsal tecelliyatı olarak bir vücudu vardır bu vücudu olması zorunludur. Bir, ikincisi Cenâb-ı Hakk’ın kendi vücudu da vardır. Cenâb-ı Hakk’ın kendi vücudunun olması zorunluluktur. Kendi vücudunun olması zorunluluktur. Ama bu vücudunun biz Cenâb-ı Hakk’ın zat-ı uluhiyetinde olan, bilgisi de zatı uluhiyetinde olan, kendisinde olan, bu vücudla alakalı bizim bir bilgimiz yok. Burası tefekkürden uzak. Allah’ın zatını düşünmek hani var ya hadis-i kudsi zatını tefekkür etmek, zatının ne olduğunu düşünmek haram. Bu manada Cenâb-ı Hakk’ın zatını düşünmekten, onu tefekkür etmekten men edildik ama Allah’ın, Allah’ın vücudunun olması mutlak. Ve Cenâb-ı Hakk’ın kendi vücudunu tanıması da mutlak. Bakın Cenâb-ı Hakk’ın kendisinin vücudunun olması mutlak hatta İmam-ı Azam der ki: Allah’ın vücudunun olması kendisine vacip hükmündedir der. Enteresandır bu. Hani deriz ya, vücud-u mutlak diye. Bu akaid kitaplarında geçer bu, vücud-u mutlak yani mutlak vücud. Bunun olmaması düşünülemez. Vücudu mutlak. İmam-ı Azam “Cenâb-ı Hakk’ın vücudu mutlak olması vaciptir.” der. Siz zannedersiniz ki bunların temellerini Arabî attı veya bunların temellerini İmam-ı Maturidi attı. Burada akaid noktasında İmam-ı Azam enteresan bir ölçü koyar. Diyor ki: Cenâb-ı Hakk’ın zatının olması vacip hükmündedir ve Cenâb-ı Hakk’ın kendisiyle alakalı ilmi de bilmesi vacip hükmündedir. “Allah’a bir şey vacip olur mu” dersiniz siz ama burada mutlakiyetin getirdiği, uluhiyetin getirdiği bir zorunluluk var. O yüzden burada Allah’ın vücudu zorunlu olduğu gibi yani Cenâb-ı Hakk’ın kendi vücudu, zatı uluhiyeti dediğimiz, vücud-u mutlak dediğimiz, kelamcıların, akaitçilerin vücud-u mutlak dediğimiz şey olmak zorunda ve vücudunu bilmesi de zorunludur. Cenâb-ı Hakk bu noktada da kendisini bilmekle mükelleftir ve zorunludur. Şuna katılmam ben, “Allah, Âmâda ne olduğunu bilmiyordu.” Bir kısım sufilerin sonraki sufilerin böyle bir tezleri var. Ben buna katılmıyorum. Buna Arabî de katılmaz. Bunu İmam-ı Azam, Cüneyd-i Bağdâdî, Sırrı Sakatî, Habib-i Acemî, Beyazıd-ı Bestami, isim sıralayayım şimdi İbrahim Ethem, Gazali, Arabî, Sadreddin-i Konevî, Hazreti Mevlâna, Üftade hazretleri gibi zevat, Hacı Bayram buna dahil. Bu ekolun sahipleri, bu ekolündekiler Allah’ı en iyi bilenin yine
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
Allah olduğunu bilirler, söylerler. Allah kendi zatı uluhiyetini en iyi bilen Cenâb-ı Hakk’tır, kendisidir. Yaratılmışların içerisinde Allah’ı en iyi bilen Muhammed-i Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem. Ondan sonrada sufilerdir deracatına göre. Allah’ı en iyi bilen ondan sonrada sufilerdir. Neye göre? Sufilerinde kendi içinde derecatlarına göre. Burada Allah’ın vücudu zorunlu olduğu gibi, vücudunu bilmesi de zorunludur. Cenâb-ı Hakk kendi vücudunun olması zorunlu olduğu gibi o vücudunu bilmesi de zorunludur. Cenâb-ı Hakk yaratmış olduğu bu varlığın vücudunu bilmesi gibi ve bu vücudun da zorunlu olması gibi bu vücudu da bilmesi zorunludur. Bunu hangi cepheden alırsanız alın.
Arabî’ye göre Vücud hakkında söylenecek sözü olana vücudun kendisini
açmış olması şarttır.
Evet. Vücud hakkında yani Cenâb-ı Hakk’ın varlığa geçirmiş olduğu, varlığa geçirmiş olduğu bu vücud hakkında söz söyleyecek olan kimsenin, bu varlığa tecelli etmiş olan vücudun kapısının ona açılması gerekir ki bu, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin “Yarabbi bana eşyanın hakikatini göster.” dediği kapıdır. Sufiler için bu çok önemlidir. Sufiler eşyanın hakikatine vakıf olmazlarsa kemalâta eremezler. Kemalâta ermenin yolu eşyanın hakikatine ulaşmakla alakalıdır. Eşyanın hakikatine ulaştıran üç ilim, altı da penceresi vardır. Üç ilim: ilme’l yakin, ayne’l yakin, hakke’l yakin noktasıdır. Üç farklı ilmin tezahürüdür. Bunun yolu zahir ve batındır az önce anlattığım ilim yoludur ama eşyanın hakikatini anlamada altı veçhe vardır. Altı kapı vardır, altı pencere vardır, altı perde vardır diyelim. Ancak altı pencerenin altısına da tecelliyat noktasında vakıf olan kimse eşyanın hakikatine vakıf olmuştur ki bu ancak seyr-i süluk neticesinde bir mürşidin terbiyesinde, bir mürşidin elinin altında öğrenilir. Bu kitaptan değil. Sakın ha. Bu ilim kalbi bir ilimdir. Kalbidir bu, ilm-i ledündür. İlm-i ledündür. O eşyanın hakikatine varanlar ancak, ancak eşyayı ve eşyanın gerisindekini ve eşyanın üzerindekileri tanırlar ve bilirler. O yüzden vücud hakkında bir söz söyleyecekse o kimse vücudun o kimseye kapısını açması gerekir. Bu seyr-i sülukun iki tecelliyatı vardır, birisi dışsaldır varlığın içerisindedir, ikincisi içseldir, kalbidir. Bu iki kanatla yürümedikçe seyr-i süluk yürümez. Dışsal seyr-i süluk varlığın kendi içeresindeki dışa tezahürüdür. İçsel seyr-i süluk kalbidir. O kalbi seyr-i süluk olmayan kimselerin eşyanın hakikatine ulaşmaları mümkün değildir.
Arabî şöyle devam eder, şu bir gerçek ki vücud içinde Allah’tan, O’nun sıfatlarından, O’nun fiillerinden başka bir şey yoktur. Hep O’dur, O’nunladır, O’ndadır ve O’nadır ve eğer O bir gözü açıp kapayıncaya kadar şu alemden ihticab edecek gizlenecek olsaydı, alem bir anda yok olurdu.
Evet. Şu bir gerçek ki vücud içinde Allah’tan, O’nun sıfatlarından, O’nun fiillerinden başka bir şey yoktur. “La faili illallah.” La faili illallah. Allah’tan başka fiiliyat yoktur. Bütün fiiliyatı yaratan ve tecelli ettiren Allah’tır. La faili illallah. Gözünüzün gördüğü görmediği, idrak ettiğiniz etmediğiniz her şey Allah’ın yaratmasıyla olur. Bu noktada onun fiillerinden başka bir şey tecelli etmez. Tecelli eden sadece Onun fiilleridir ve alem ve kâinat ve varlık tamamiyetle Onun fiilidir. Tamamiyetle. Bakın tamamiyetle.
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
Hep O’dur. Ne olursa olsun ne yaşanırsa yaşansın fiiliyat Onundur. “Sen atmadın ben attım. Sen öldürmedin ben öldürdüm.” Ne yaptı? Fiili kendi üzerine aldı.
Her şey de O’nunladır. Her şey ilme’l yakin noktasında Onunladır. Cenâb-ı Hakk varlığın içerisinde bütün varlığa ilme’l yakin noktasında yakindir, bütün varlık ilme’l yakin noktasında Allah’a da yakındır. Allah ilme’l yakin noktasında bütün varlığa yakındır, bütün varlıkta ilme’l yakin noktasında Allah’a yakındır. O yüzden her şey Onunladır.
O’ndadır. Bütün her şey Ondan kopar gelir. Bütün her şey. Bütün varlığa tecelli eden her şey bilinmezlikten kopar gelir. Varlığa tecelli eden her şey bilinmezlikten kopar gelir. Bilinmezlikten.
Ve O’nadır. Ve her şey yeniden Ona döndürülür. “Dönüşünüz Allah’adır.” der ya ayet-i kerime. Ve her şeyin dönüşü yeniden nereyedir? Allah’adır. Bu varlık tamamiyetle Allah’ın sıfatsal tezahürüdür ve bu varlığın içerisinde var olan her şeyin döndürülüşü yine neyedir? Allah’adır. Ve bu varlık tamamiyetle Onundur, Onunladır ve Ona döner. Varlık tamamiyetle. Ve Allah bu varlıktan bir an göz açıp kapatıncaya kadar elini çekse, alem bir anda, bunu bir an derken en büyük zamansal şey ne? Kentilyon bölü bir zaman biriminde yani şu anda insanların ulaşabildikleri zamanın en küçük dilimi kentilyonda bir zaman diliminde bu alem yok olurdu. Bakın o kadar kısa, bir göz açıp kapatma var ya o günkü insanların kendilerince ulaşabilecekleri, anlayabilecekleri en kısa zaman birimi. Şimdi ondan daha aşağıda kısa zaman birimlerini tespit ettiler. Bu noktada Allah bir anda alemden elini çekiverse, alem diye hiçbir şey kalmaz. Evet. Bunu tefekkür ettiğinizde müthiş bir şey çıkıyor orta yere. Tefekkür ettiğinizde düşünün böyle müthiş bir şey çıkıyor. Ve aslında var gördüğümüzün yok hükmüne de varabiliyorsunuz buradan.
Devam; bil ki hakkın yolu tek kılınmıştır. Bununla beraber onda yolcu olanların mizaçlarının mutedil veya münharif olması istekleri, ruhaniyetleri gibi hallerin çeşitli olması dolayısıyla değişik vecihler altında gözükür.
Cenâb-ı Hakk’ın yolu birdir, tektir. Biz onu Kur’an sünnet diyoruz ama o sünneti de içine koyduğumuzda, Kur’an’dır. Bu şuna benzer: Biz şu kubbeden bir bardak su boşaltsak, aşağı doğru düşüşü genişledikçe bir bardak su genişler de genişler, genişler de genişler, genişler de genişler, ayrışa, ayrışa, ayrışa, ayrışa aşağı buhar halinde düşebilir, yok olabilir. Beş bin metre yukarıdan bir bardak su atarsanız yere su olarak düşmez. Siz yukarıdan bir bardak su atarsanız bin metre sonradan yağmur tanecikleri gibi görürsünüz, bir bardak su yoktur ama hakikatinde bir bardak su vardır öyle değil mi? Bunu tersine çevirirseniz, bir bardak suyu buraya koyarsanız, kaynatırsanız, buharlaşır gider gözden kaybolur. Biz bir bardak suyu da yok görürüz öyle değil mi? Yok muydu? Var. Yine var mı? Evet. Cenâb-ı Hakk’ın yolu da tektir. Cenâb-ı Hakk’ın yolu birdir ama aşağı doğru tecelli ettikçe ne olur? Çoğalır. Bir sürü yol çıkar. Burada bir sürü yoldan kasıt nedir? Hani “Allah’a giden nefes adedince yol vardır” derler ya herkesin kendince idraki ve anlayışı neticesinde bir din olgusu çıkar ve herkes kendi idrakince, kendi mizacınca bir yola koyulur. Ben ehli tarikatla sufileri ayırırım. Ehli tarikat bütün mizaç sahiplerini tek mizaç altında toplamayı düşünür ve hedefler. Herkes kendi mizacını terk edip tek mizaca sahip olması istenir. Bu yolda
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
başarılı olmayan döner sonra bundan intikam alır. Asıl sufilik odur ki herkes kendi mizacınca Hakk’ı bulsun. Biz bundan yanayızdır. O yüzden bizde tek tip elbise göremezsiniz, o yüzden bizde tek tip derviş göremezsiniz, o yüzden bizde tek tip sarık, takke, cübbe, şalvar, dış kıyafet, iç kıyafet göremezsiniz. O yüzden bizde tek tip sakal tıraşı, saç tıraşı, tek tip model, sistem, bu tip şeyler göremezsiniz. Biz isteriz ki herkes kendi mizacınca yol gitsin. Kendi mizacı bizim için Allah’ın rengidir. Biz o rengi kabul ederiz. Kuyucu’yu değiştirmeye çalışmayız biz. Kuyucu’yu değiştirmeye çalışan patinaj çekmiştir hep. Nakîb-i nükabânın patinaj çektiği gibi. Kuyucu’yu değiştirmeye kalktı, patinaj çekti. Neden? O, mizacını değiştirmeye çalışıyor onun. Bunlar örneklerle sabittir. Ben ona diyorum ki “Kuyucu’yu zakir etme.” O, zakir edeceğim diye uğraşıyor. Diyorum ki, “Senin mizacınla onun mizacı aynı noktada değil. Sen onu zakir edersen kendi mizacına o ters gelecek, uyuşamayacağınız, onu kaldıramayacaksın sen.” Neden? O kardeşin mizacı böyle halim salim, kendi haline fazla hareketli olmayan kimse ama Kuyucu’nun mizacı öyle değil. Canlı, heyecanlı, hareketli, yardırmayı, kırdırmayı seviyor. Kâh rampaya vuruyor adamı adam böyle dili bir karış dışarıda çıkınca, ona rampayı bir gösteriyor o sanıyor bu rampa hiç bitmeyecek, üç adım sonra adamı dik aşağı bir indiriyor adam nereye gittiğini bilmiyor. Bu mizaç. Bakın mizaçtan örnekliyorum size. Onun mizacını değiştirmeye kalktığınızda onunla kavga ediyorsunuz. Sufilikte kavga etmek yok. Mizacını değiştirmeye kalkarsanız, daha doğrusu kendinize benzetmeye kalkarsanız yanılırsınız. Neden? Bizim sufiler aykırıdır, kendine münhasırdır. Onu bir kalıba sokamazsınız siz. Ya? Onu kendi yolunda koştutturmaktır önemli olan. Bakın aradaki fark budur. Ehli tarikat bununla baş edemez. Bununla baş edemediği için köreltir herkesi, törpüler. Onu kendi istediği yolda koştutturmak ister. Orda herkes körleşir, orda herkes hantallaşır, orda herkes aynileşir. Herkeste at gözlüğü vardır farklı bir şey göremez. Bizde öyle değildir, biz İsa’nın küpü gibiyizdir. Küpten çıkar, rengarenk çıkar. Oysa küpün rengi tek renktir ama çıkan rengârenktir. O rengârenklik hoşumuza gider bizim. Sarı, yeşil, mavi, turkuaz, ne dersen. Çılgını, delisi, kırığı, yazdıranı, çizdireni, hoplatanı, zıplatanı hepsi de vardır bizde. Kimisini ağlatır, kimisini güldürür, rengarenktir. Birinin güldüğüne öbürü ağlıyordur, birini ağladığına öbürkü gülüyordur ama kimse demez sen ne gülüyorsun diye onun güleceği gelmiş. O gülerekten gidecek sevgilisine. Öbürkü ağlamayı seviyor. O ağlayaraktan gidecek. Biz karışmayız neden ağlıyorsun demeyiz neden güldün de demeyiz. Bu noktada insanların mizaçları ve bu noktada mizaçlarıyla onların halleri orta yere çıkar ve hallerin değişik olması, değişik pencerelerden bakılaraktan yürünülmesi herkesin kendi mizacından dolayıdır. O yüzden değişik mizaçları bir çatının altında toplayıp onların mizaçlarını değiştirmeden koştutturmak her babayiğidin harcı değildir.
Bu yolda çeşitli vatanlar (mevâtın) vardır. Vatanlar; içerisinde mevarid
vakitlerin gerçekleştiği vakitlerdir, mahallerdir.
Bu yolda vatanlar, duraklardır. Durak. Bir şeyin makamı, bir şeyin durağı. Kur’an-ı Kerim okurken bir durağı var ya. Durak. Orası onun vatanı. Bir sufinin bu noktada bir asli vatanı vardır, bir de muvakkit geçici vatanları vardır ama vatansız sufi yoktur bu manada. Manevi olarak her sufinin bir vatanı vardır ve her sufinin bir
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
durağı vardır o durakta da muvakkit, geçici bir vatanı vardır. Sufi o geçici vatanda nefeslenir, bunlar namazdır, bunlar oruçtur, bunlar ibadetlerdir, gibi.
Bunlar; “Elestü bi-Rabbiküm?” (Arâf ayet 172) ve unsuri vücudumuzla
Birinci vatan neymiş? Elest vatanı. Ruhların yaratıldığı yer. Bizim varlığa geçiş noktasında, burası varlığa geçiş noktasında. Dikkat edin buranın altını çizin, varlığa geçiş noktasında elest makamı, elest vatanı varlığa geçiş noktasıdır. Varlığa. Görünürlüğe. Bundan öncesi var mıdır yok mudur bu arkadaş araştırsın gene. Elest makamı varlığa geçiştir. Ey İslam dünyası size sesleniyorum! Elestten öncesine haber getirecek bir haberdar bekliyorum. Elestten öncesine. Elest varlığa geçiştir. Varlığa geçişin vatanıdır yani mertebe-i ervah. Mertebe-i ervah dediği ruhlar alemi. Bazen diyoruz ya nerden tanışmışızdır? Ruhlar aleminden. Yani mertebe-i ervah dediğimiz ruhlar alemi, varlığın derecelerinde. Ervah alemi dediğimiz, ruhlar alemi dediğimiz alem. Mertebe-i ervah. Burası ruhlar alemi yani ruhların zuhur ettiği, ruhların meydana çıktığı yer. Ruhların zuhur ettiği, ruhların meydana çıktığı yer. Zuhur ettiği yer. Meydana çıktığı yer. Bir fikir sadece: Taayyün-ü sani yani 1.Taayyünde, dikkat edin, Taayyün-ü sani yani biz buna Âmâ da diyebiliriz veyahut ta 1.Taayyün dediğimiz hiçbir şeyin daha, hiçbir şeyin daha rengine, şekline, şemaline bürünmediği yer. Taayyün-ü sanide olmayan şey ruhlar aleminde mi olacak? Âmâda olmayan ruhlar aleminde mi olacak? Taayyün-ü sanide olmayan mertebe-i ervahta nasıl olacak? Ey İslam alemi! Bana öyle bir alim getirin buradan bana laf söylesin, bir kitap getirin kitap, şunun yazıldığı bir eser getirin bana. Diyoruz ki mertebe-i ervahta olmayan mertebe-i misal de olmaz. Doğru mu? Gel geriye doğru. Taayyün-ü sani de olmayan mertebe-i ervahta nasıl olacak? Elest. Vatan. Vatan da vatana muhtaç. (Kuyucu’yla konuşuyor) Güzel miydi Kudüs? Sende diyanet işleri başkanından önce gittin. Seninki bir mirac yolculuğu oldu canım. Var mı Kudüs’e giden rüyasında? Mirac gecesini yaşamamışsınız. Sufiler! Nasıl mirac! Nasıl sufilik? Nasıl sufilik? Ey Ümmet-i Muhammed, nasıl Muhammedîlik? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin izini nasıl takip etmek? Rüyanızda, halinizde, kalben Beytü’l Makdis’e gidemediyseniz nereye gideceksiniz? Nasıl mirac idrak etmek bu? Hakikatinden uzak Ümmet-i Muhammed. Elest neymiş? Arabî’ye göre bir vatanmış ve o vatandan ne olmuş, ayrılmışız ama orası vatanı asli değil bizim için, benim için. Ben Hazreti Mevlâna’nın Mesnevisinin ilk 18 beytinde vatani aslisinden ayrılan vatanından ayrılan, der ya. Müracaat edelim: Dinle bu ney nasıl şikâyet ediyor. Ayrılıkları nasıl anlatıyor. Diyor ki, beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkekte ağlayıp inlemiştir, kadında. Kamışlıktan kestiklerinden beri benim feryadımdan erkekte ağlamıştır, kadında. Ayrılıktan şahrem şahrem olmuş bir gönül isterim ki iştiyak derdini ona anlatayım. Aslından uzak kalan kişi yine buluşma zamanını arar. Ben her toplulukta ağladım inledim. İyi hallilerle de arkadaş oldum, eş oldum, kötü hallilerle de. Herkes kendi zannınca dost oldu bana. İçimdeki sırlarıda kimse aramadı. Benim sırrım feryadımdan uzak değil fakat gözde, kulakta o ışık yok. Dilleri aynı bakın. Ne diyor, beni kamışlıktan kestiklerinden beri. Ayrılığın ateşiyle yanıyor. Vatani aslisinden koparıldığı günden beri 1- Bütün ehli taklit
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
alimleri ve sufileri vatani asli olarak ruhlar alemini görür. Vatani asli olarak. Bu fakirin vatani aslisi orası değil.
2. Vatan, durak şu an içinde bulunduğumuz dünya. Bunu sadece Arabî minvalinden görüp konuşacak olursak evet ama arada alem-i misal var. Alem-i misal de bir vatandır bir duraktır. Alem-i misali burada es geçmek mümkün değil.
3. Hem küçük ölümde (uyku) hem de büyük ölümde içerisinden
geçeceğimiz Berzah alemi,
Ondan sonra ne yapar, o kimse alem-i berzaha geçer. Ervahtan berzaha gidiyor. Yani ruhların bu dünyadan geçtikten sonra bekletildiği ve bu dünyada bekletildiği vatanı.
4- Sahire arzında haşr ve Hafireye intikal. Yani herkesin bütün tekrar haşrolunduğu mahşer. 5- Cennet veya Ateş. Mahşerde hesap kitap görüldü ya cennete gidecek ya da cehenneme. Ateş
6- Cennetin dışarısında ve orada Hakkın rü’yetinden başka bir nimete gerek olmayan el-kesib vatanıdır ki bu son vatanda “HAK GÜLEREK TECELLİ ETMEKTEDİR.”
Evet. Burası da cennetin üstünde bir makamdır. Burayla alakalı aklın algılamayacağı bir şeydir ancak bir haldir. Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellemin, peygamberlerin ve büyük velilerin durduğu haldir burası. Biz buraya ehadiyet makamı diyebiliriz. Burası ancak ehli zevk ve keşfin anlayabileceği bir yer. Beni mazur görün. Sufinin seyr-i sülukunun üstünde seyr-i süluk istenildiği yerdir. Bu bir ilim olarak kalsın size. Burası Cenâb-ı Hakkın lütfu ikramıdır, ihsanıdır. Burada muhakkak bir veçheden sufinin çalışması olsa dahi bu direkt Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ikramıdır. Burası söze lafa gelmez. Bu Fatiha Şerife’de bizi peygamberle o salihlerle beraber eyle dediği ayetin sırrı budur. Yazılı bir şey bulamazsanız burayla alakalı. Allah’a bizi affetsin.
Bu yolculuk ya cennette ya da ateşte son bulacaktır. Soru= BU VATANLARI AÇIKLAR MISINIZ? Herhâlde aça aça gittik biz soruyu
bilemediğimizden.
Sufiler bunu; bir noktadan çıkıp yine aynı noktada biten bir vücud çemberi daretü’l vücud diyagramı üzerinde tarif ederler. Noktadan çıkan yarım daire KAVS-İ NÜZÜL adını alır. Noktaya giden diğer yarısı ise KAVS-i URÛC adını alır.
Mevlevilerde devr-i veledin başlangıcı vardır ya, Mevlevilerde devr-i veled vardır bir de hattı istiva vardır. Biz buraya hattı istiva çekmedik. Normalde bir de burada hattı istiva çekilir. Hattı istiva çekilirken de burada postun bulunduğu yer hattı istivadır. Onun bilmeyenlere bir çizgi çizilir oraya. O çizgi hattı istiva olur. Hattı istivanın bir tarafı dünya bir tarafı da ahirettir. Üstad hattı istivaya çıkar, hattı istivadan yolculuğu başlar dervişlerle beraber ve yolculuk yine hattı istivanın başlangıcında biter. Daire şeklinde. Bütün Mevlevi dergahları semahaneleri daire şeklindedir. Mesela burada daire vardır örneğin kendi içerisinde o yüzden burası mesela sekiz direkli Mevlevihane’dir. Burası sekiz direkli. Bunların katları vardır, 16 direkli katı 32 direkli katı 64 direkli gibi. Mevlevihaneler bu noktada daire
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
şeklindedir ve ortası hattı istivadır her daim ve o hattı istivanın bir kısmı görünen alem şehadet alemi yarısı, yarısı da batın alem denilen ruhi alemdir. Aynı şey bütün sufiler içinde geçerlidir. Dünya yarısı gece olur yarısı gündüz olur ya, aynı şekilde de bu alemin yarısı karanlıktır yarısı da aydınlıktır. Bütün her şey karanlıktan aydınlığa doğru yol alır ve bu noktada yarısı alemin manadır yani görünmeyendir yarısı da görünendir. Bu daire sufiler için çok önemlidir. Bakın çok önemli. Sufiler hayatı da, görünen hayatını daireye benzetirler. O kimse doğmuştur, doğduktan sonra dairesi tamamlandığında yine aynı noktada ölümle karşılaşır veya dünya kendince dairesini tamamlar kıyametle karşılaşır veya her an belki de o kıyametle karşılaşır.
Vücud bir dairedir ve bu dairenin başlangıcı ilk aklın varlığıdır. “Allah’ın
yarattığı ilk şey akıldır.”
Cenâb-ı Hakk hiçbir şey yok iken, bir hadis-i kudside, bir şey yarattı, yarattığı şey aynı zamanda da akıldı. “Akla gel dedi geldi, git dedi gitti, otur dedi oturdu, kalk dedi kalktı ve dedi ki, bana senden daha sevimli gelen bir şey yaratmadım.” Hadis-i kudsidir buda. O yüzden Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de “Ben ilk yaratılanım.” der. İlk yaratılanım denilince Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri aynı zamanda bir ismi: akl-ı evveldir. İlk akıldır yani. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ilk akıl olma hüviyetini de kendinde bulundurduğundan dolayı bütün alem bu manada o akıl çerçevesinde hareket eder ve alem o yüzden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti ve nuraniyetiyle bezenmiştir. Devam ediyoruz.
(Bu hadis pek çok kaynakta “Allah’ın yarattığı ilk şey KALEM dir şeklinde
yer almakta. Sufilere göre ikisi de aynı anlama gelmektedir.)
Sufilerin bir kısmı böyle düşünürler ama büyük bir kısmı da böyle düşünmezler. Bu fakirin düşüncesi öyle değil. Sufileri genelleştirmek bu meseleyi böyle biraz daha üstün körü anlatmak gibi gelecek bana. Yaradılış, yaradılışı anlarken şöyle anlayın, yaradılışın başlangıç noktası zamanın en kısa, en kısa birimlerinde hızla ilerlemek olarak görün. Bunu böyle görürken de eğer mümkün ise okuyabilirseniz elinizin altında böyle bir araç gereç, video gibi bir şeyler varsa izleyebilirseniz insanın ana rahminde yaratılma başlangıcını seyredin veya okuyun. Çünkü hadis-i kudside Cenâb-ı Hakk dedi ki “Alemi Âdem’in suretimde yarattım.” Biz bu suretten anladığımız yüz olarak anlıyoruz. Suret denilince aynı zamanda kopyadır. Bu kâğıttan bana bir suret çıkar derlerse bu kâğıdın kopyası çıkmıştır bir tane daha suret aynı zamanda kopya olarak veya aynısı olarak da tecelli eder. Suret denilince bize sadece insanın suratı aklımıza geliyor, bu suret değildir bu insanın cemalidir dini literatürde. Bir kimsenin yüzü o kimsenin cemalidir. “Âdem’i kendi suretimde yarattım, alemi de Âdem’in suretinde yarattım.” Burada Âdem’in yaratılması kendi suretinde deyince bütün sıfatlarının benzerleri, suret bakın, bütün sıfatlarının benzerleri insanların üzerinde görülür. Benzerleri. Suret çünkü. Benzerleri insanın üzerinde görülür. Alemi de Âdem’in suretinde yarattım. O zaman alemde de komple Âdem’in sureti, benzerleri var. O zaman bütün alem Âdem’in suretinde dediğimizde Âdem’de tecelli eden ne kadar Cenâb-ı Hakk’ın ef’al ve fiiliyatı yani sıfatları ve isimleri, biz onu böyle açık bir şekilde konuşalım, bu tecelliyata yalnız sınır koymak mümkün değildir o yüzden bir insanın üzerinde,
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
insanın üzerinde Allah’ın sıfat ve isimlerinin tecelliyatı sonsuzdur. Bu insana göre değişebilir, insana göre değişebilir. Nasıl insana göre değişebilir: bu sıfat ve isimlerinin tecelliyatı ilme’l yakin noktada adalet vardır, eşittir. İlme’l yakin noktada. Bütün insanların üzerinde ilme’l yakin noktada Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatları tecelli eder. Ayne’l yakin noktada insanların üzerindeki isim ve sıfatlarının tecelliyatı değişiklik gösterir. Hakke’l yakin noktasındaki bir insanın üzerinde Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelliyatında yine farklılık ve değişiklik vardır. Hakke’l yakin noktasının içerisinde, zamanın kutupları dediğimiz 7 tane kutbun üzerindeki isim ve sıfatlarının tecelliyatları farklıdır, 7’nin içerisinde 3 tanesinin üzerinde Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelliyatı farklıdır, 3’lerin içerisinde 1 tane zamanın kutbu dediğimiz kimse bu noktada onun üzerinde isim ve sıfatlarının tecelliyatı farklıdır, bir peygamberin üzerinde tecelli eden isim ve sıfatlar farklıdır, tecelliyat renkliliği zenginliği açısından, kitap verilmiş bir peygamberin üzerinde isim ve sıfatlar tecelliyat noktasında farklıdır, bunların içerisinde Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerinde tecelli eden isim ve sıfatlar farklıdır. O yüzden şu yanılgıya varırlar bir kısım sufiler, bir peygamberin üzerinde tecelli eden esma-i isimleri, fiiliyatlarıyla bir kimsenin üzerinde tecelli eden esma ve sıfatları aynı noktada görürse burada yanılır. O yüzden Hazreti Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî Mesnevisinde der ki “Sen gaflete düşme, sakın onlarda benim gibi deme” der. Bu insanın gafletidir. İlk bir şey yarattı ya, ilk yarattığı bir şey Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti ve nuraniyeti. O yaratılır yaratılmaz anında trilyonda, katrilyonda bölü 1 zaman biriminde aklı yarattı. Yani arasında o kadar ince bir zaman birimi, o kadar ince bir perde var ki arasında. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti ve nuraniyeti. Kendi ruhundan ve nurundan yarattı. Biz kendisinin ruhunun ve nurunun ne manaya geldiğini tam anlamıyla bilmiyoruz ve kendisinin ruhundan ve nurundan Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyetini ve nuraniyetini yarattığı anda katrilyonda, kentilyonda ne diyorsanız deyin bugüne kadar insanoğlunun ulaşmış olduğu en büyük sayısal rakamın bölü 1 deyin, aklı yarattı. Anne karnında erkeğin spermiyle kadının yumurtalığı birleşti 2’den 1 oldu. Anında. 2, 1 oldu. 2, 1 olduktan sonra tekrar 1,2 oldu anne karnında. Bunu dervişler seyr-i sülukunda izler. Bunu kitaptan okuyabilirsiniz beklide veya videodan izleyebilirsiniz. Bunu derviş manasında izler. Bu, itikafta izlenir. İtikafta “la ilahe illallah, la ilahe illallah la ilahe illallah” dediğinde sana ilim verilir. Buna ilm-i ledün denir. Sen küçücük bir şeyden büyüğü görürsün, sufilik böyle bir şeydir. Sufilik sadece namaz kılmak, oruç tutmak, Allah’ı zikretmekten müteşekkil değildir. Sufilik aynı zamanda mana ilmidir, varlık ilmidir. Size şimdi diyebilirler, bana öyle mesaj atıyorlar mail çekiyorlar falan, çok biliyorlar ya: Yani tekkede bunlar mı konuşulmalı? Zaten bunları konuşmaya konuşmaya insanları körleştirdiniz. Millet sufiliği sarık sarmak, cübbe giyip, şalvar giymek olarak anladı. Sufilik o değil. Sufilik mana ilmi, sufilik varlığın ilmine, eşyanın ilmine vakıf olmak, sufilik Allah’a yaklaşmak, sufilik Allah’a dost olmak. Bu varlığı tanımayan, eşyayı tanımayan neyi tanıyacak? Hemen ilk yaratılan şey akıl dolu. Hemen Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ruhaniyetinin ve nuraniyetinin hemen ardında. Tekrar söylüyorum, bu
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
kadar o ince zaman diliminde akıldan sonra levh-i mahfuz, levh yaratıldı. Hemen ardından levh yaratıldıktan sonra kalem yaratıldı. Bazıları bunu levhle kalemi yer değiştirebilirler sıkıntı yok bunda. Ardından ne oldu, kalemi yarattı, ardından kalem, levh-i mahfuza ne olacağını yazmaya başladı ve kaleme bu noktada hükmeden ne? Akıl. Akıl olmazsa kaleme hükmeden bir şey olmayacak. İşte o akıl başladı. Bu dört ana unsur var ya bunlar ardı ardına olunca bunları anlatırken hadis-i kudsilerde, hadis-i şeriflerde açıklanırken bunlarda zaman birimi olmadığından hangi hadis-i kudsi önce söylendi hangisi sonrası söylendi bilinmediğinden bu sıralamayı bu fakir yapıyor. Birisi diyebilir, o onun işi ben katılmıyorum. Allah yolunu açık etsin kardeş katılmak zorunda değilsin. Hani demiş ya Erol Kılıç: Sufiler böyle düşünürler, diye, genel bir tanım yapmış, ben ona katılmıyorum. Ben yaratılış olarak varlığın başlangıcı olarak benim kendimce inandığım şey bu. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti ve nuraniyeti ardından akıl ardından levh-i mahfuz, kalem ondan sonra zaten ruhlar alemi. Burada akıl, kalem, levh-i mahfuz, öyle nitelendiriyoruz aşağı.
Yani bu cinslerin başlangıcıdır. Yaratılış ise insan cinsi ile son bulmuş ve vücud dairesi tamamlanmış, insan bu ilk akılla ittisal etmiştir. Tıpkı dairenin sonunun başlangıcına ulaşması gibi.
İşte daire. SORU: Bu daireyi anlatır mısınız?
Bu daire varlıkla alakalı sizin sohbet edeceğiniz her yerde sizin önünüze çıkabilir. Bu, Arabî’nin ve diğer sufi stantlarının genel olarak buluştuğu, birleştiği bir dairedir. Bunu varlığın dereceleri olarak da nitelendirilebilir, varlığın başlangıcı olarak da nitelendirilebilir. Kimisi bu mesele anlatılsın diye yukarıdan aşağı doğruda anlatanlar olmuştur ama bu daire meşhurdur. Evet la taayyün denilen nokta Allah’ın bilinmezliği. Biz şimdi bunu la taayyün dersek bu dile aşina olmayanlar, ne demek, derler. Burası hadis-i kudsi sözüyle: bilinmezlik. Bütün hadis-i kudsi kitaplarında,
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
bütün hemen hemen hadis kitaplarında varlığın başlangıcı, yaratılma, yaratılışla alakalı hadislerin toplandığı risalelerde başlangıç hadisi şudur: “Ben bilinmez idim.” Bilinmez idim dendiğinde, la taayyün makamıdır. La taayyün: “La” yok demek, “Taayyün” de bir bilgi yok, bir tecelliyat yok, bir bilinirlik yok, hiçbir şey yok. Bununla alakalı hiçbir şey yok. Hiçbir şey. Bu bilinmezlikle alakalı bir şey söyleyen cahil insan. Cahiller bunu bir şeye döndürmeye, bir şeye benzetmeye çalışırlar, bilmeyenler, hiç okumayanlar. Bizde çoktur ya okumadan bilmek. Araştırmadan sonunu bulmak. Bizde çok meşhurdur bu. Hani geçen haftaya dönmek istemiyorum ama okudun mu? Hiç okumadım, nerden biliyorsun? Biliyorum. Gel seni ameliyat edeyim, olmaz. Neden? Sen tıpçı değilsin. E sen nerden okumadan oldun?… Eğitim. Evet. La taayyün, Cenâb-ı Hakk diyor ya hadis-i kudsi de: Ben bilmez idim. Hadis-i kudsi devam ediyor: Bilinmekliği istedim. Bilinmezdim, bilinmekliği istedim. Bilinmekliği istedi: taayyün-ü evvel. Bilinmez idi. Bilinmekliği istedi: taayyün-ü evvel. Yani: ilk taayyün, 1.taayyün. Bilinmekliği istedi. Sahabe soruyor “Ya Resulullah, hiçbir şey yok iken Allah neredeydi?” “Âmâdaydı” Âmâ yani taayyün-ü evvel, Allah’ın Allah olarak, isimleri Allah olarak tecelli etmesi. İkincisi: taayyün-ü sani. 2.taayyün. 2.taayyün, Allah’ın sıfatlarıyla zuhura çıkması ve mertebe-i ervah yani ruhlar alemi. Bu taayyün-ü saniyi veya bu taayyün-ü evveli Âmâ olarak nitelendiriyorum. Bu benim kendi nitelendirmem. Mertebe-i ervah: ruhlar alemi. Bu noktada varlığın ruhlar alemine çıkması. Mertebe-i misal: misal alemi, rüya alemi. Ruhlar aleminde hiçbir şey şekle bürünmemiş iken misal aleminde şekle şemale bürünmesi. Biz bunu rüya alemi de diyebiliriz misal alemine. Bu misal-i eczam yani şahadet alemi, görünen alem. bir kimse görünen alemden ne yaptı, görünen alem dünyaya geldi ve dünyaya geldikten sonra önce nefsi emmareyi tanıdı, kötülüklerle alakalı. Önceden aşağı indi şimdi yukarı çıkarıyor, emmareden levvameye, levvameden mülhimeye, mülhimeden mutamainneye, mutmainneden radiyeye, ardından mardiye ardından kamile demiş veyahut ta safiyye ardından daire ne oldu? Tamamlandı. Burada mertebe-i insan-ı kâmil demiş, burası mertebe-i insan. İnsan-ı kâmil olması için en yapacak, bu yürüyüşü gerçekleştirecek (nefs meratipleri) bu yürüyüşünü gerçekleştiren, bu yürüyüşünü tamamlamış olanlar: 1- Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. 2- 4 kitap verilmiş peygamber 3- Peygamberler. 4-insanlar bu daireyi Mürşid-i kâmiller. Bu daireyi tamamlayanlar. Bütün tamamlamakla mükellefler. Eğer bu daireyi tamamlamakla mükellef olduğunu anlar -bu da bu fakirin kendi tezi- bu daireyi tamamlamaktan sorumlu olduğunu anlar, bundan sorumlu olduğunu bilir, bir yola girer, bu sorumluluğunu yerine getirmek için, girdi, bu sorumluluğunu yerine getirmesini anladı ama bitiremedi. Vakti gelmedi, sonu gelmedi yani nefes yetmedi. Ben bunu Allah’ın ona tamamlatacağına inananlardanım. Buna örnek size, delil. Delilsiz konuşmak yok. Bir kimse kaza namazlarına başlar da ömrü buna vefa etmezse Allah hesaba sondan başa doğru başlar, baştan sona değil. Ve diyor ki Cenâb-ı Hakk: O kimse niyet etti kaza namazlarını kılmak için. Kılmış gibi kabul ederim. O kimse niyet etti kaza oruçlarını tutmak için. Tutmuş gibi kabul ederim. Borcu vardı o kimse borcunu ödeyemedi nefes yetmedi ama amacı borcunu ödemekti borçlu ölmek değildi. Bu amaçla, bu niyetle borçlandı ama ödeyemedi. Onun niyetinden dolayı Cenâb-ı Hakk -hadis-i
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
şerif- ona der ki diyor, alacaklısına “Kafanı kaldır bir bak bakayım.” Baktı. “Ne görüyorsun?” “Cenneti görüyorum Yarabbi.” “Peki oraya mı gitmek istersin bundan alacağını mı almak istersin?” “Oraya gitmek isterim Yarabbi” “Hadi cenneti verdim sana” der diyor ona ve o kimse alacağını o kimseye helal eder, karşılığı nedir? Cennettir ve Allah o iyi niyetli borcunu ödeyecekti çünkü, onun borcu ödenmiş gibi kabul eder. Sakın bu hadis-i şerifle sabit ama bu demek şu değildir, dünyadayken bir kimse borcunu ödemek için gayret edecek. Borcunu ödeyip helalleşecek 3 aşağı 5 yukarı. Bu iyi niyetli, ödeyemedi, koştururken yetiştiremedi. Onun kefili Allah. Buralardan hareket ederekten bir kimse kendince, kendince, ben iyi bir insan olacağım nefs meratiplerini geçeceğim ve dairemi tamamlamak istiyorum diyen bir kimse kendince başladı yürümeye, yetmedi. Nefesi yetmedi, zamanı yetmedi, eceli yetmedi, kaldı. Ben onun yolunun devam edeceğine inanıyorum. Neyle? Bir mürşid-i kamile bağlanırsa o mürşid-i kamilin, o mürşid-i kamilin sayesi ile o mürşid-i kamilin bu noktadaki Allah’a olan yakınlığıyla onun yolunun devam edeceğine inananlardanım. Şimdi bu daire insanın varoluşundan tekrar aynı noktaya gelişine kadar. Bu varlığın da varoluşu olarak biz bunu ne yapabiliriz, alabiliriz ama varlığın yaratılış sebebi insan. Varlığın yaratılış sebebi, varlığın bunca bu hengamenin bütün bu kâinatın curcunası insanla alakalı. Yani seninle alakalı. Bakın bütün bu varlığın curcunası bütün her şey seninle alakalı. Sen olacaksın diye bu varlık oldu. Sen doğacaksın diye oldu. Seninle alakalı oldu. Ve kâinatın en kıymetli varlığı bu manada insan. Kâinatın en değerli varlığı devlet değil, sistemler değil, kâinatın en değerli varlığı Kur’an-ı Kerim değil, İncil değil, Tevrat değil, Zebur değil, melekler değil. Ya? İnsan. İnsan. Varlığın içerisinde bir tek kıymetli varlık var, varlığın içerisinde diyorum bak, yaradılmışların içerisinde. Bu ne? İnsan. İnsanların içerisinde fazilet olarak en yüce mertebede duran Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. Ama bu demek değildir ki insan kıymetsiz. Hayır. Dinler insan için indirilmiştir, gönderilmiştir. Peygamberler insandır ve insanlar için gönderilmiştir, veliler insandır, insanlar için yeryüzünde Allah’ın dinini anlatırlar, yaşamaya çalışırlar. Meleklerin içerisinde ruhi olarak yaratılmışların içerisinde en yüce mertebede duran Cebrail aleyhisselamdır, insan için vardır. İnsan için. Her şey insan içindir. Aslında bunu bütün dünya böyle algılamış olsa dünyada bu kadar kan, zulüm, revan olmaz. Nefs ve şeytan işin içerisine girince dünya yaşanabilir bir dünya olmaktan çıkıyor. Zaten şeytanın da işi bu. Şeytanda bunun için ahitleşti. Dedi ki onların fıtratlarını bozacağım, dedi ki onlara kan revan göstereceğim, dedi ki onları sapıttıracağım, dedi ki onları saptıracağım. Cenâb-ı Hakk dedi ki: Sen benim gerçek, hakiki kullarıma bunları yapamazsın.
Bunu bir başka yerden dinleyeceğinize beni dinleyin ama buna katılanlardan değilim. Bir kısım sufi algısı olanlar şuna inanırlar, bunlar biraz doğu felsefesinden etkilenenler. Bir daha böyle panteist noktada duranlar ben şimdi çok nitelendirmek istemiyorum. Onlar derkler ki: Senin ruhunun yaratılmış olduğu bir makamı var. Birisinin ruhu mülhimede yaratıldı, birisinin ruhu radiyede yaratıldı, birinin ruhu safiyyede-kamilede yaratıldı ve der ki, o kimse kendi dairesini tamamlayacak. Yani der ki: O, gelecek mutmainnede kalacak. Onun mutmainneden yukarı çıkmaya hakkı yok. Der ki o kimse: Mülhimede yaratılmış onun ruhu. Ruhu mülhimede
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
yaratıldığından o sadece mülhimeye kadar gelecek, onu üzerinde çaba sarf etmene, gayret sarf etmene gerek yok. Bu fakir buna katılanlardan değil. Ben bir kimsenin cüzi iradesiyle çalışaraktan, gayret ederekten Allah ve Resulünün emirlerini yerine getirip kendisini disiplin ederekten safiyye makamına kadar çıkabileceğine inanlardanım. O yüzden onu bir yerde okuyabilirsiniz, birileri bir şey söyleyebilir bu noktada buna katılmıyorum. Daire ile alakalı şimdi soruları alabilirim. “… En üst makamdakilerin mürşid-i kâmillerin makamı olduğunu söylediniz, peki mürşid-i kâmiller seçilmişse, mürşid-i kâmillik makamına nasıl ulaşabilir?” Eğer seçildiyse Allah seçti. Bilmiyoruz. O kimsenin nasıl yolunu kapatırız? Elimizde bir belge yok ki bu seçildi bu seçilmedi diye. “İnsan olduğu noktaya geri dönüyor bu manada?” Ben bütün ruhların temiz safiyye noktasında yaratıldığına inanıyorum. Bütün ruhlar yollarına devam ederlerse safiyye noktasına gelebilirler. “Az evvel bir mürşid-i kâmile bağlanır da tamamlayamadan ölüşe mürşid-i kamilin ona tamamlatacağını söylediniz. Mürşid-i kâmil ölür de tekrar bir mürşid-i kâmile bağlanamazsa?” İşte burada yolu yarım kalıyor o kimsenin. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki: “Benim adımı işitirler, benim peygamberliğimi bilirler ve bana iman etmezlerse vallahi onların imanları iman değildir.” İsevilerinde, Musevilerinde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini işittiklerinde ona biat edip ona iman etmeleri gerekirdi. Bir kimsenin mülhimede şeyhi vefat etti, öyle ya. Şeyhi vefat ettiği zaman o kimsenin bir mürşid-i kamile yeniden intisap etmesi o kimseye şart. Vacip hükmünde. Niçin vacip hükmünde? Bunu şuna benzetebiliriz. Geldik bu tekkeyi yapıyorduk bu tekkeyi yaparken 1.katı attık, 2.katı attık ama buranın 7 kat yapılması lazım. 3.katı attık buranın bir mimarı vardı ustabaşıları var, ameleleri var. Baş mimar vefat etti. Tekkenin inşaatı kalacak mı? Durum bu. Tekkenin inşaatı kalacak diyorsa olmadı yarım kaldı. O yüzden o kimsenin bir mürşid-i kamile intisap edip yolunu devam ettirmesi gerekiyor. Hatta son anda, ölmesine diyelim ki beş gün kaldı şeyhi vefat etti hemen bir şeyhe intisap edecek o kimse. Bunu sufiler batıni olarak yorumlarlar halife vefat ettiğinde halifesiz ölen bir kimse cahiliye ölümü üzerine ölmüştür, hadis-i şeriftir. Bir kimse halifeye biat etmeden ölürse cahiliye üzerine ölmüştür. Halifeye biat etmesi yani devlet başkanına siyasi olarak biat etmesi farzdır. Eğer o esnada ölürse tekrar söylüyorum, cahiliye üzerine ölündüğüne hükmedilir. Hadis-i şerif. Buradan hareket ederekten sufiler bu hadis-i şerifi derler ki bu batiniliği de batın olarak da bunu içine alır. Hem zahir ham batın. Bunun batın tarafı nedir? Bir kimse bir mürşid-i kamile intisap ettiyse, o vefat ettiyse o kimse bir mürşid-i kamile bağlanmadan ölmeyecek. Gidecek bağlanacak. Öbür türlü sufilik cahilliği üzerinde ölmüş olur. Anlaşıldı mı mesele? “Efendim bu ayet-i kerimede ‘Ey mutmain olmuş nefs, şimdi dön Rabbine, Rabbin senden razı sen Ondan razı olarak” bu ayet-i kerimede neden mutmainne? Safiyye değil?” Bu noktada mutmainne cehennem yüzü görmeyecek olan nefis. Daha doğrusu cehenneme hiç girmeyecek olan. Mülhimede olan bir kimse Cenâb-ı Hakk affetmezse cehenneme girer, bir cız bız olur, o yüzden mutmainnede ise o kimse asla cehennemi görecek ama girmeyecek çünkü mutmainnede razılık vardır. Kul Allah’tan razıdır Allah’ta kulundan razıdır ama kul önce Allahtan razıdır. Kul Allah’tan razı olduğunda mutmainne haline gelir. Kul Allah’tan razı olmazsa
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
mutmainne hale gelmez. Allah’tan razı olmak ne demek: Cenâb-ı Hakk’ın sana sevk isyan etmemektir. “Bu daireyi ettiği ne varsa ne gelirse razı göstermen, tamamlamada aklın rolü nedir?” Evet en önemli mesele bu. Bu dairedeki aklın önemi, derslerde ben ısrarla üzerinde durduğum; bizim sufilik anlayışımızda akılsızlık yok, bizim sufilik anlayışımızda akıl muhakkak lazım, dediğim nokta bu. Bu dairede bizi ilgilendiren nokta ruhlar alemden sonra. Karşı karşıyadır bu (daire). Mesela, dünyanın karşılığı yani görünenin karşılığı emmaredir, misal aleminin karşılığı levvamedir, ruhlar aleminin karşılığı mülhimedir, mutmainnenin karşılığı taayyün-ü sanidir, radiyenin karşılığı taayyün-ü evveldir, mardiyenin karşılığı Âmâdır, nefsi kamilenin karşılığı ise son noktadır.
Şimdi bir kimse bunları akılsız yürüyemez. Akılsız gitmesi mümkün değildir, o kimseye din anlatacaksınız. Emmarede: namaz yok, abdest yok, oruç yok, din yok, diyanet yok, hiçbir şey yok. Emmare. Haram işliyor, haramı işlerken de tat alıyor lezzet alıyor. Emmare. O kimseye önce din anlatacaksınız, o kimse aklıyla onu kabul edecek. Aklıyla kabul ettiğinde pişman olacak. Bu ne? Pişman olduğunda levvameye geçti. Levvame: Pişman olmuş nefs. Ona anlatıyorsunuz biraz daha, levvameden nereye geçti? Mülhimeye geçti. Mülhime: Bir ayağı mutmainnede bir ayağı levvamede olan kimse. Kâh levvameye düşüyor pişman oluyor, kâh mülhimeye çıkıyor bu pişmanlıktan kurtulup Allah’ı sevmeye çalışıyor. Mutmainneye geldiğinde ise felah buldu. O kimse kurtuluşa erdi. O kimse artık kalbi mutmain oldu, Allah’ın üzerinde mutmain, dinin üzerinde mutmain, her şeyin üzerinde mutmain oldu. O kimse mutmainliğe geldiğinde kalbi feraha kavuştu, kalbi kurtuluşa kavuştu. O kimse Allah’tan razı artık. Allahtan razı demek, başına ne gelirse gelsin artık o şikâyet etmiyor. Bu, ondan kurtulmaya uğraşmıyor demek değil, şikâyet etmiyor. “Ya ben
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
nerden hasta oldum ya, ya gördün mü bak ya bugün hiç iş yok ya, ya gördün mü havaya bak ya nasılda şimdi yağmur yağıyor. Benim şimdi işim ne olacak ya. Ya öf ne sıcak bugün. Ya bu kadar da sıcak olur mu ya? Bu sıcakta iş mi olur şimdi ya. Öf ne soğuk ya. Bu soğukta evden dışarı çıkılmaz. Soğukta hareket edilmez. Şu soğuk olmasaydı ya.” Bakın sufi, razı olma sanatıdır. Razı olma. Sen “Bu neden benim başıma geldi” şikâyet edemezsin “Bunu ben nasıl yaşadım?” şikâyet edemezsin “Bu neden oldu benim başıma?” şikâyet edemezsin. Senin elinin ürünlerinden sen sorumlusun. Senin elinin ürünlerinden. Ben kalktım Osman’a bir tane silgi attım, Osman da silgiyi bana attı. “Osman bana silgi attı.” Önce Osman’a ben silgi attım. Benim elimin ürününü aldım. Zerrece kötülük yapanın kötülüğü cezasız kalmaz. Zerrece iyilik yapanın iyiliği de mükafatsız kalmaz. Men dakkada dukka. Arap atasözü. Ne ekersen onu biçersin. Hazreti İsa aleyhisselamın sözü “Ateş eken kor biçer.” Bu elimizin ürünü.
Bundan şikâyet etmek zaten yok. Neden? Elimizin ürünü. Bir de elimizin ürünü olmayan var. Arabayla gittin geldi adam dank vurdu sana. Elinin ürünü değil. “Ya nerden geldin de vurdun da bana. Keşke yola çıkmasaydım. Keşke arabayı çıkartmasaydım ya!” Yok. Razı ol, gelecek vuracak sana. Bu demek değildir ki sen onunla alakalı işlemlerini yapmayacaksın. İşlemlerini yapacaksın, bileceksin yalnız, Ondan geldi. Razı olmak. Rahatsız oldu “Ya nerden hasta oldum da benim hasta olmamam lazım da.” Olur, firavunsun ya sen. Razı olmak. Bu, elinin ürünü olmayan sana gelen her ne var ise ondan şikâyet etmemek, onunla mücadele etmemek değil. Burada tekrar söylüyorum, bir kısım sufiler bununla mücadele etmemişler. Biz onlardan değiliz. Biz kötülükle, yanlışlıkla, eksiklikle, noksanlıkla mücadele etmekle mükellefiz. Biz zalimlerle ve zalimlikle mücadele etmekle mükellefiz. Biz bu zalimi o gönderdi, boynumuzu bükelim, hiç seslenmeyelim. Bizim sufi algımız bu değil. Her türlü kötü, yanlış, eksik, haram, zulüm, küfür, ne varsa biz onunla mücadele etmekle emrolunduk. Biz onunla mücadele edeceğiz. Bu noktada biz mücadeleden asla geri durmayacağız ama bu neden bizim başımıza geldi diye şikâyet etmeyeceğiz. Şikâyet etmek yok. Bu nerenin hali? Mutmainnenin hali. Mutmainnedeki bir kimse artık şikâyet etmez ama mücadele etmeye ne yapar, devam eder. Radiye bir üstüdür. Artık o kimse eşyanın hakikatine, olayların hakikatine, sıfatların tecelliyatına aşina olmaya başlar. Başlangıç. Bir çıt üstü nedir? O kimse artık mardiyye makamına gelmiştir. Mardiyye makamı Hazreti Peygamber ve diğer peygamberlerle görüşme makamıdır. İlmin artık belirli bir noktaya gelmesidir. Safiyyede ise o kimsenin öğretmeni Hazreti Muhammed-i Mustafa’dır. Direkt. O hale gelen bir kimse Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine bir şeyi sorar cevabını da alır. Onun kalbine gelen o cevap Cenâb-ı Hakk’ın ilhamıdır. O ilham hiç şek şüphe götürmeyen noktası Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin lafzından çıkandır. Bunun suretleri daha aşağı noktalarda gelir. Mutmainnedeki bir kimsenin kalbine ilham gelir. Dikkat edin. Burası yanılgıya açıktır, sufilerin yanıldığı yerlerdir. Dikkat edin. Mutmainneden sonra radiyede ilham gelir, mardiyyede ilham gelir. Sakın ha. Duvarın arkasından haber verir o kimse. Toprağın altından haber verir. Bir kimse mülhimenin sonuna doğru gelirken kabir haline vakıf olur. Ey sufi görünümünde olanlar! Kabirden haber vermiyorsanız ya şeyhinizde sıkıntı var ya
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
sizde sıkıntı var. Bunlar delildir. Bakın bunlar delildir. Sufilikte bunlar delil. Bir dergâhta kabir haline vakıf olan kimseler var ise sende yok ise sen benim gibi tembel ördeksin. Bir dergâhın içerisinde zikrullah esnasında hal görenler var ise bu mutmainnede mülhimenin sonunda mutmainnenin başındadır gördüğü hale göre mutmainnenin nerde olduğu anlaşılır.
Nasıl? O kimse sadece şeyhini görüyordur, mutmainnenin başlangıcı. O kimse pir efendiyi de görüyordur mutmainnenin ortasına gelmiş. O kimse sahabeleri de görüyor, harika mutmainnenin içerisinde oturdu, Hazreti Peygamber Efendimizi görüyor, mutmainnenin içerisinde oturdu. Bir üstü mutmainneden sonra radiye. Konuşmaya başlar. Bunların tasavvuftaki işaretleridir. Dışarıdaki adam “Hadi ya bunlar üşütmüş konuşulur mu öyle şey mi olurmuş” der, atar. O yüzden itiraz ettiklerinden, laf söylediklerinden eskiler bunları söylemezdi hiç. Söylemeyince de konuşulmayınca da bir eksiklik doğdu. Eksiklikte şu, konuşulmadığından dolayı herkes, bunlar böyle oluyormuş, gibi deyip götürüyor işi. Sahtekârlar böyle götürüyor. Açık açık konuşayım. Bu işin sahtekârları bunu böyle götürüyor. Bunları böyle açıkça beyan etmemin sebebi sahtekâr olanla olmayan buradan ayrılacak çünkü. O kimse eğer ki radiye makamına geldiğinde zikrullahta görmüş olduğu zatlarla irtibata geçecek. Konuşacak onlarla. Bütün ehli sufi bu hali ilim kapısı olarak görür. Bu bir ilm-i ledün kapısıdır. Bu hal ile hallenen kimse beşinci makamdadır. O yüzden o kimseye, o kimseye nakîb-i nügabâ icazeti verilir. Nakîb-i nügabâ icazeti verilen bir kimsenin şeyhi vefat ederse zikrullah esnasında gelen ruhaniyetlerle konuştuğundan dolayı ona manevi bir şeyh tayin edilebilir. Manevi bir şeyh tayin edilerekten onun yolu manevi olarak gidebilir, üveysilik dedikleri aslında budur. Bir şeyhe intisap etmeyi, bir şeyhin dediklerini yerine getirmeyi nefisleri yetmeyen şaklabanlar “Biz üveysiyiz.” diyor. Sus! Veysel Karani hazretlerini rüyanda gördün seninle ahidleşti mi? “Sen bizim evladımız oldun bundan sonra senin virdini biz vereceğiz.” dedi mi? Yalan söylüyorlar. Bir kimse radiyeye geldiğinde üstadıyla zikrullah halakasında manevi olarak konuşur. Radiye makamına gelen bir kimse piri kim? Hazreti Mevlâna, Hazreti Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî’yle konuşur. Şeyhim anlattırdığı için anlatıyorum kendimi bir şey göstermek için değil. Şeyhim anlattırmıştı. Ben Şeyh Efendinin Konya’ya göçmesini istemiyordum yalvarıyordum Bursa’ya göçsün diye. Konya’da Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî hazretleri geldi “Mustafa Efendi oğlum çok zorlama, ben istedim buraya göçmesini. Bir yıl bana müsaade et burada kalsın.” dedi. Bir yıl. Zikrullah bitti, Şeyh Efendi baktı benim yüzüme benim tavrım değişti zaten anında. Hemen zikrullah bitti kalktım hemen dedim ki “Evi bulun.” evi buldular, “Tutun” tuttular. “Mustafa Efendi ne oldu oğlum?” dedi, dedim “Efendim Hazreti Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî hazretleri geldi dedi ki: Mustafa Efendi.” O kadar yumuşak söyledi ki. Ben böyle çok ciğerim yanıyor Konya’ya gitmesini istemiyorum. “Ben istedim bir yıl kalacak.” vallahi de yemin ediyorum billahi de tallahide yemin ediyorum Şeyh Efendinin evi bir yıl bir gün olmadı Konya’da. Gecesine evi ben göçürdüm Nevşehir’e, Cafer Allah razı olsun arkadaşların başında. Bu gece bitireceğim diyorum, ben nereye koştuğumun farkında değilim evi de bitireceğim, göçüreceğim. Evi de göçürdük eşyalar geldi ben orada yattım. Bir hesaplarım tam 365 gün. 1 yıl. Tam 1 yıl. Pir efendilerin
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
söylediklerinin üzerinde şeytanın şek ve şüphesi olmaz. Bu bir delildir. O kimsenin nakîb-i nügabâ olduğunun da delilidir. Bir kimse kendi kendine nakîb-i nügabâlık taslamayacak. Bu ölçüleri söylüyorum, nefsine uymasın kimse. “Bana Allah’tan ilham geldi.” gelir “Kalbime böyle doğdu.” doğar. Emmareye de doğar, levvameye de doğar, mülhimeye de doğar. İsabette eder, eder ama asla onun makamına delil değildir. Bunu da böyle bir parantez içerisinde söylemiş olalım. O yüzden radiyede bir kimse şeyhiyle konuşur, piriyle konuşur. Mardiyyeye geçtiğinde dört tane peygamberden birisiyle konuşur. Ona bir peygamber tayin edilir. Mardiyeye geçen bir kimseye bir peygamber tayin edildiğinde tayin edilen peygamberin maneviyatı da önemlidir. Onlarında kendi içlerinde makam ve dereceleri vardır. Eğer o kimseye İsa aleyhisselam vazifelendirildiyse, o en faziletlisidir ve altıncı gökte oturur. Orası halife noktasıdır. Ondan ders alan, onunla hemhal olan bir üstü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleridir. Bunları yaşamayan bir kimsenin ortaya çıkması Allah muhafaza eylesin, küfürdür. Kendi yolunun küfrüdür. Bu dereceleri, bu yolu tamamlayacak. Evet.
1206 senesinde Arabî’ye Allah tarafından bir elçi gelir ve tebliğde
bulunacağını söyler ve derki;
“Şunu iyi bil ki hayr vücuda şer ise ademdedir. O vücuduna aykırı bir vahidi
kıldığı insanı lütfu ile yarattı.”
Hani ayet-i kerimeye işarette bulunuyor. Ayet-i kerime var ya: Hayr Allah’tan iyilik Allah’tan, kötülükler ise nefsinizdendir. Şunu iyi bil ki hayr vücudda yani Allah’ta, şer ise ademdedir. Âdem bu noktada nefistir, gölgedir. Aslında yok hükmündedir. O yüzden kötülüklerin aslı da yok hükmündedir. Kötülükler gölgenin gölgesidir. Nasıl hakikatin hakikati var ise kötülükler de gölgenin gölgesidir.
O insan önce O’nun isim ve sıfatlarıyla ahlaklandı. Yani insan Allah’ın isim ve sıfatlarıyla ne yaptı? Terbiye oldu. Bu ne demek? Bizim vücudumuz zahir olarak terbiye edildi Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarıyla, isimleriyle. Bu zahir tarafı. Burada “ahlaklandı” demesi, terbiye olması, Cenâb-ı Hakk’ın onu yoğurması. Hani diyor ya Allah aldı topraktan cennete Âdem’in hamurunu yarattı, yoğurdu. Ona bir şekil verdi. Ona bir şekil verdi, ona bir suret verdi. Burada Cenâb-ı Hakk isim ve sıfatlarıyla zahiren ne yaptı, onu yoğurdu, onu terbiye etti, onu pişirdi. Hatta hadis-i kudsi de der ki: Onu güneşe doğru tuttu. 40 bin yıl güneşte pişirdi. Sonra ayet-i kerime ne diyor: Ondan kuru bir toprak testi gibi vurduğunda ses geliyordu. Kuru bir testi. Ne yaptı? Onu o terbiye etti. O hale getirdi, pişirdi.
Sonra zatını görüp bunlardan fani oldu. Bunun bu noktadaki batıni hali ne? O kimse bu daireyi tamamlamak için nefsini terbiye yolunu seçti. Kendisince Allah’ın ahlakıyla ahlaklanma yoluna girdi. Ne diyor Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri “Beni rabbim terbiye etti ve ne güzel terbiye etti.” Asıl terbiye edici kim? Allah. Mürşidler o terbiye edicinin, terbiye edicinin elinde maşa gibidir, alet gibidir. Mürşid-i kamiller Allah değildir. Allah, Allah’tır. Peygamberler Allah değildir. Kitab-ı mukaddes olan kitaplar Allah değildir. Mürebbi olan terbiyeci olan gerçek manada Allah’tır. O zaman ne yaptı, o kimse onun sıfatlarıyla sıfatlandı. Sıfatlarıyla sıfatlanınca, sıfatlarıyla sıfatlanınca huzura kabul olundu, hitaba kabul olundu. Bu ne oldu nefsi
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
safiyyeye geldi. Nefsi safiyyeye gelince rengi onun rengi, kokusu onun kokusu, hali onun hali, üzerinden tecelli eden her ne var ise ondan oldu, ondan oldu, o yüzden dedi “Sen atmadın ben attım!” o yüzden dedi “Sen öldürmedin ben öldürdüm!” ayet-i kerimelerde ve Cenâb-ı Hakk o kulunun bütün sıfatları kendi sıfatları olduğu için her şeyini kendi üzerine aldı. Artık onun gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili oldu. Bu neyle mümkün oldu, onun sıfatlarıyla sıfatlanması. Bunun bir alt kademesi ne? Onun ahlaklıyla ahlaklanması. O yüzden büyükler dediler ki “Sufilik edeptir.” O yüzden dediler ki büyükler “Sufilik güzel ahlaktır.” O yüzden Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dedi ki “İslam güzel ahlaktır.” O yüzden dedi ki “Namaz kılanların en iyisi güzel ahlaklı olanıdır.” O yüzden Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dedi ki “Güzel ahlak nafile namazdan ve oruçtan kıymetlidir.” Anladınız mı güzel ahlakı? Çünkü güzel ahlakın sahibi kim? Allah Allah. O kimse güzel ahlakla ahlaklanınca ne yaptı, Allah’ın sıfatlarına büründü. Allah’ın sıfatlarına bürününce o Cenâb-ı Hakk’ı müşahede etti. Burası anlatılacak bir şey değil.
Böylece sayı aslına döndü. Yani o kimse ne oldu? Başlangıç noktasındaki hitaba geldi. “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” dedi “Bela, evet.” Sözüne aşina oldu. Secdesine aşina oldu. Ona göre vücudun yanında mevcudun lafı olmaz. “Hakk’ın vücudundan
başka bir şey yoktur.”
Mevcut olanlar, mevcut görünenler, onun vücudunun içerisinde mevcuda çıkarlar. Bu daireyi komple vücud olarak görün. Böyle bir şey yok, böyle görün. Böyle bir şey yok böyle görün derken derdim şu, Allah’ın vücudunu anlamaktan uzağız. Bunu anlamak mümkün değil. Bunu idrak etmek mümkün değil. Birisi der ki “Allah’ın vücudu şudur.” Yalan söylüyor. Ama burada Arabî kendi dairesinde kendince, kendince kendi dairesinde tasavvufi bir ilke atıyor orta yere. Arabî buna vücud demez de arabîciler buna vücud derler genelde. Şimdi la taayyün: bilinmezdi. Birinci taayyün: Allah’ın Allah olduğunun, Allah’ın Allah olduğunun bilinmesi. Allah. Ve bir şey yarattı ve bu yarattığı şey az önce sıraladık ya: akıl, kalem, levh-i mahfuz, ruhlar alemi. Bunların hepsi de bunların hepsi de mana. Mana: var olan, görünmeyen. Ardından ruhlar aleminden sonra misal alemi sonra şehadet alemi ve insan. Şimdi burada diyor ya “Ona göre vücudun yanında mevcudun lafı olmaz.” Mevcut, var edilen bir şey. Var. Hani hadis diyor ya, sonradan olan. Mevcut: var edilen bir şey. Bu var edilen bir şeyler var ya bunlar, bu var edilenlerin hiç birisi Allah değildir, Onun yanında lafı sözü olmaz ve bunlar Allah’ın -ben kendi anladığımı söylüyorum şimdi-zat-ı uluhiyetinde bütün varlık saklıydı, gizliydi, içindeydi. Bilinirliğe geçecek ya, bilinirliğe geçerken bunlar mevcud oldular.
Âmâ bulutumsu bir şey. Bulutumsu. Bulutu gördünüz ama siz şimdi. Bulutu görmediniz, renksiz, bir şey, bulutumsu bir şey. İçinde buz gizli. Bulutumsu bir şeyden buz görebilir misiniz? Göremezsiniz. Neden? Gözünüz görmedi çünkü ama nasıl buz gizlidir? O bulutu biraz soğutursanız yağmur olur öyle değil mi biraz daha soğutursanız kar olur mu? Biraz daha soğutursanız ne olur? Buz olur. Burada (Bulutumsuda) buz var mıydı? Yoktu öyle değil mi? Biz yok gördük ama orda buz
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
gerçekte neydi? Vardı. Mevcud olmayan bir şey mevcuda döner mi? Hayır. O aslında mevcud idi ama zuhura çıkmamıştı. Anladınız mı?
Vücud-ı mahz denilince ister vücud ister mevcud kastedilsin Arabî’ye göre
fark etmez çünkü her ikisi de neticede o tek hakikate bağlıdır.
Burada ister Arabî’nin mahz dediği, Hazreti Mevlâna’nın mecaz dediği veya bir başkalarının gölge dediği, hayal dediği, geçici dediği vücud olsun isterse hakikat olsun, bu diyor ikisi de tek hakikate bağlıdır. Yani Hazreti Mevlâna’nın Mesnevî’de “İster mecaz sevgi olsun ister ilahi sevgi olsun bize her ikisi de aşkın varlığına delildir” dediği şey bu. İster vücudu mahz geçici vücud olsun ister hakiki olsun bu noktada her ikisi de neticesinde tek hakikate yani Allah’a bağlı.
“O’na göre vücud-ı hadis demek hakikatta yanlıştır.” Yani vücudu geçici vücud olarak görmek, vücudu sonradan yaratılmış olarak görmek hakikatte yanlıştır. Doğrusu mevcud-ı hadis olacaktır. Yani yaratılmış olanlar sonradan yaratılanlar olacaktı (önce mevcutta var olanlar sonradan alemi şehadete geçti). “Hadis olanın varlığı kendinden değildir”, yani bir şey sonradan var edildiyse o var edilişi kendinden değildir. Onu bir yaratan vardır, onu bir var eden vardır. Ancak kadim olanın varlığı ile vardır. Yani o var edilenler ancak Allah’ın varlığı ile vardır. Allah olmasaydı onlar olmayacaktı, Allah var, onlar oldu. Bu durumda vücud birdir çok değil. Bu durumda bir tek Allah vardı ve Allah’ın kendince namütenahi olarak, bilinmezlik olarak bilmediğimiz bir vücudu vardır. Alemdeki şeyler yani mevcudat ise bu vücudun değişik mertebelerindeki tezahürleri, taayyünleridir. Bunun içerisinde tecelli eden her şey hakikatteki Allah’ın var edişinin sıfatsal tezahürleridir tecelliyatıdır. Hakiki fail bir tanedir. O da Vücud dur. Yani fail olan Allah’tır, fail olan. Bütün fiiller kime aittir, Allah’adır. Geçenlerde bir ders oldu İmam-ı Maturidi ne diyordu: “La faili illallah” fail olan nedir? Allah’tır.
İşte bu ilahi talimattaki “O VAR AMA SEN YOKSUN!” sözü Arabî’nin irfani
hayatını yönetecektir.
Allah var, sen yoksun. Yani nasıl? Sen onun sıfatlarıyla sıfatlandığında sen
diye bir şey kalmayacaksın.
* Vücud da ancak bir (Vahid) vardır. Suyun rengi kabının rengidir. Vücutta bir tek hüküm sahibi vardır. İkinci bir hüküm sahibi yoktur. Bir tane kudret sahibi vardır ikinci bir kudret sahibi yoktur. Bu noktada vücutta vahit dediği: vücutta bir tek Allah vardır, ikinci bir Allah yoktur. Hükmeden, kanun koyan, kural koyan bir tek nedir, bu manada Allah’tır.
* Vücud da ancak Allah vardır. Bunların hepsi de Fütuhat’tan herhalde. Evet. Bir kısım ehli sufi vücudu iki görmüş. 1- Vacübü’l vücud dedikleri Cenâb-ı Hakk’ın vücudu. 2- Hadis dedikleri, sonradan yaratılanların komple bu kâinat dediğimiz vücud. Bunlar bir kısmı burada durmuş, bir kısmı Cenâb-ı Hakk’ın vücudu vardır ama mevcud vücudda kâinat gölge kainattır diyenler olmuş. Burada Arabî’nin genel olarak duruş noktası komple bu vücud denilen alem, gölge alemdir, gerçek değildir, bir yanılsamanın sonucudur, diyerekten vücudda ancak Allah vardır, derken, bu yanılsamayı, bu gölgeyi de Allah’ın sıfatlarının tecelliyatı olarak gösterir.
* Hak vücudun aynıdır .
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
Evet. Hak vücudun aynıdır, dediği Hak ism-i şerifinin sıfatı. Burada haktan kasıt Allah ism-i şerifinin sıfatı değil. Hak vücudun aynıdır dediği, vücud bu manada hakkın aynı gibidir, hakkın aynıdır.
* … Küll Allah içindir, Allah’ladır ve beklide daha ötesinde Allah’tır. Küll: Sonradan oluşanlar. Bu Allah içindir. Yani bütün varoluşun hepsi de Allah içindir. Ve bu varoluşun tamamı Allah’ladır. Hiçbir şey başıboş değildir. Ve belki de ötesinde de Allah’tır. Yani ötesinde dediği, bu vücud gölge bu gölgenin aslına ulaşırsanız oradan da Allah’ı bulursunuz.
* Vücud Allah’a aittir. Allah daima var olandır sen ise hep yoksun. Bu ama mecaz olanı ama hakiki olanı ama gölge olanı, görüneni ama görünmeyen, vücud devamlı Allah’a aittir. Görüneni görünmeyeni Allah’a aittir. Sen ise hep yoksun. Bu her şeyin Allah’a ait olan yerde sen kendini var görme. Sende bu gölge alemin içerisinde bir gölgeden ibaretsin.
Arabî 30 yaşında Hak ile yaptığı muklamelenin ilk meşhedinden.
(Meşahidu’l-esrâr’dan)
Bu, Arabî’nin kendi tabiriyle 30 yaşlarındayken Cenâb-ı Hakk’ın Hakk ism-i
şerifiyle onun kalbine vermiş olduğu ilhamlarla alakalı bu konuşacağımız.
“Hak nüru’l vücud ve ıyân yıldızının tulûu meşhedinde bana işhad edildi ve
Sen kimsin? Nüru’l vücud dediği ayet-i kerimeye işaret çıkaralım. “Yerlerinde göklerinde nuru Allah’tır.” Cenâb-ı Hakk bu noktada kâinatı nuruyla kapsamıştır ve Nüru’l vücud olarak Arabî’ye tecelli etmesi kalbi bir şeydir.
Bunu biraz açayım: Sufi farzları yerine getirir, günah-ı kebairlerden uzaklaşır hadis-i kudsinin başlangıcı bu. Nafilelerle Allah’a yaklaşır. Burada nafilelerle Allah’a yaklaşması sadece ibadet noktasından değildir. Allah’a yaklaşma ahlaki ve hizmetle alakalıdır. İnsanlara hizmet etmek, etrafına hizmet etmek, faydalı olmak, güzel ahlaklı olmak, etrafını kırmamak, incitmemek, kötü söz kullanmamak, yanlış kelimeler kurmamak. Bunlar sufilik için olmazsa olmazlardır. O sufi hem dilini hem kalbini hem de ahlakını belli noktada tutmaya başlar. Sufinin dili bozuksa, sufinin gözü bozuksa, sufinin kulağı bozuksa bunları düzeltir sufi. Farzları yerine getirmeye sadece ibadet noktasından bakmaz. Muhakkak günah-ı kebairlerden uzak durur. Burada şimdi söz konusu olan şey nüru’l vücud ve aynı zamanda ıyan yıldızı. Tulûu yıldızın bir tecelliyatı gibi yıldız gibi yani. Bu iki halin üzerinde duruyoruz. Farzları yerine getirdi, harika. Günahı kebairlerden uzak durdu, harika. Nafilelerle yaklaşma. Bu nafilelerle yaklaşmada ehli tarikat ikiye ayrılır, ehli tasavvuf ikiye ayrılır. Bir kısım ehli tasavvuf bunu sadece ibadet nazarından bakar ve şekilsel olarak şeyhine benzeme, şekilsel olarak Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine benzeme olarak alır. Arabî ve yolundan gidenler, Hazreti Mevlâna, Abdülkadir Geylânî, Ahmed er-Rufai, Ahmed el-Bedevî, İbrahim Dusiki, Şazeli, cehri tarikatın hemen hemen tamamı, onlar aşk yoluyla giderler. Bu yol en ince edebe dayalıdır. Hadis-i şerifte güzel ahlak nafile ibadetlerden üstün görüldü, üstündür. Ölçüsünü kendisine ölçü alır. Bu en güzel ahlakla ahlaklanmaktır. Bu, Allah’ın sıfatı ile sıfatlanmaktır. Bunun başlangıcının yolunu anlatırken sufiler önce bir sufinin
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
şeyhinin haliyle hallenmek olarak algılarlar. Ben şimdi bu yol uzun burada uğraşmayın diyorum ya size, bu velayettir çünkü. Bir kimse şeyhi ne dedi ona bakar. Şeyhi nasıl söyledi ona bakar, şeyhi kafasını böyle salladı o da öyle sallar. Bu lazım mıdır? Evet. Ama burada kalırsa derviş yanılır. Burada derviş için önemli olan şey Arabî’nin bu anlattığı nüru’l vücud ve ıyân yıldızının tulûu şeklinde tecelliyata mazhar olmaktır.
Eğer çok ibadet etmek istiyorsanız yeriniz burası değil. Gidin camiye kapatın kendinizi ibadet edin. Açık söylüyorum bunu. İşin zahirinde kalacaksanız yeriniz burası değil. Bu hem bayanlara hem erkeklere. Sadece Bursa’ya değil, bütün her yere. Bunun için gayret sarf etmenize gerek yok. Öyle şehirlerden doluşup gelmenize gerek yok bunun için. Bizim yolumuz bu değil. Bizim yolumuz ne? Farzları yerine getirip günahı kebarilerden uzak durup muhakkak en güzel ahlakla ahlaklanmak ve etrafındaki herkese hizmet edip tatlı dilli olmak. Şimdi sufiler hep bu hal ile hallenmek isterler. Doğrudur. Bunun yolu karına laf söyleyip çemkirmek değil, bunun yolu çocuklarına çemkirmek değil, bunun yolu arkadaşlarına dostlarına çemkirmek değil, bunun yolu kocana çemkirmek değil, bunun yolu etrafını kırıp dökmek değil, bunun yolu haddi aşmak değil, bunun yolu ağzına geleni söylemek değil. Ne diyor Yunus “Ele geleni yersin dile geleni dersin böyle dervişlik dursun. Sen derviş olamazsın.” Bizim yolumuz budur. Sen ele geleni yiyeceksen kardeş o halinle bizi üzme, kendini düzeltmek için gel. Dile geleni diyeceksen bu dervişlik değil, kendini düzelt. Bu dervişlik değil. İşte yol güzel ahlakla, Allah’ın sıfatlarıyla sıfatlanmaktır. Burada geçen haftadan devam edeyim daha önceki haftadan da atıfta bulunarak, en kestirme yolu bunun Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin prototipini önüne koymaktır. Kullandığın kelimeyi O kullanır mıydı? Söylediği sözü O söyler miydi? Senin yediğini O yer miydi? Senin yaptığını yapar mıydı? Şimdi niçin bana bakmayın veya şeyhe bakmayın diye bir tabir kullanıyorum? Adam hocasına bağlı kalmış onda durmuş, hocası çevir sayfayı diyor o da çevir sayfayı yapıyor, adam şeyhine bağlanmış orda kalmış, aşamıyor kendini. “Şeyhim bunu böyle yapardı.” Kardeş, yol yürüyeceksen eksikte yanlışlıkta durma, yürü. Yürü. Bakın yolun bu noktada olmazsa olmazı bu. Olmazsa olmazı. Güzel ahlak ve hizmet etmek. Güzel ahlak ve hizmet etmek. Namazı herkes kılıyor. Olmazsa olmazı, en güzel ahlakla ahlaklanmak. En güzeli. Çokça zikir, en güzel ahlakla ahlaklanmak, etrafına tevazu kanatlarını indirip hizmet etme. Tekrar söylüyorum, etrafına tevazu kanatlarını indirip hizmet etme. “Oradan bir sandalye getirin.” hayır. Git kendin al. Yok. “Beni getirin götürün.” yok. Buralara girmeyeyim. Şimdi böyle olursa o kimsenin kalbine zikrullah ile onun kalbinde bir nur oluşacak. Zikrullah ile o nur büyüyecek. Kalbinde büyüdüğü gibi dışarıda da büyüyecek. O nur hatta ve hatta kalbini tamamiyetle ihata edecek. Bu birinci hali kalbini nurun tamamiyetle ihata etmesi. O zaman Cenâb-ı Hakk onun kalbine hitap edecek, ilham değil. İlham ayrıdır hitap ayrıdır. Hitap etmesi Musa’ya hitap etmesi gibidir. Konuşmasıdır. Bunun başlangıcı önce şeyhinin dilindendir hitap. Bu o kimsenin beşinci esmada oturduğunu gösterir. Şeyhinin dilinden sonra Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ve Allah’ın dilinden. Beşinci makam bitti. Üç hal yaşayacak beşinci makamda: Önce onun kalbine şeyhi hitap edecek, seslenecek. İkinci hal:
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hitap edecek. Üçüncü hal: Allah ona hitap edecek. Allah’ın ona hitap etmesi cennetin içinde. Açık açık konuşuyorum. Bunları söylemiyordum, bunları söylemeyiş sebebim şuydu, birisi gelir bu hal ile hallenmediği halde aldatmak, kandırmak için böyle bir şey söyler adamın başını yakarım ben veyahut ta adam iyice kendini bitirir önümde diyerekten bunları anlatmıyordum. Bu üç hal beşinci esmanın içerisinde biterse hallolursa işte o kimsenin şeyhe ihtiyacı kalmaz. Bunun altıncı makamı var, hitabı aldı artık o, altıncı makamda artık o bu hallerden bir hal ile hallenir. Peygamberlerden bir peygamber ona vazifelendirilir. O peygamber artık ona habire ilham eder Allah’ın izniyle o peygamberin arkasındaki gerçek hakikat Allah’tır. O zaten gerçekten mürşid-i kamillerden olacaksa ona dört büyük peygamberden birisi vazifelendirilir. Eğer o gerçekten mürşid-i kâmil olacaksa daha beşinci esmada onun peygamberi bellidir. O büyük peygamberlerden birisi ona ne yapar habire ilham etmeye başlar, o ona konuşmaya başlar ve bir müddet sonra Cenâb-ı Hakk kendi nuruyla o kimsenin kalbine tecelli eder. Kalbine tecelli etmesi gene nurun içindedir. O nur âlâ nur dedikleri ayet-i kerimenin tecelliyatı odur. Nurun içerisinde Cenâb-ı Hakk daha parlak bir yıldız şeklinde, daha parlak bir ay şeklinde, bir küme şeklinde, bir top şeklinde, bir güneş şeklinde veyahut ta ona benzer bir şeyle, nurun içerisinde nur olarak o kimsenin kalbinde tecelli eder. O kimsenin kalbinde tecelli edip ona hitap eder. Ona hitap ettiği anda bütün vücud kulak kesilir. Hitap ettiği anda bütün varlık kulak kesilir, hitap ettiği anda. O kimsenin ahvaline göre, tecelliyatına göre hatta o kimse hitaba uğrayan kimse bütün vücudu kaplar, varlığı kaplar, bütün varlık o hitabı alıyormuş gibi olur. Bütün varlık o hitapla hitaplanmış gibi olur hatta sarhoş olur ne tarafa dönerse dönsün o hitabı görür ne tarafa dönerse dönsün o hitabı duyar ve o hitap, o diyalektik devam eder. Bu an içerisinde, an içerisinde belki de bir anda binlerce günlük hitap olur, bir anda binlerce hal yaşanır, bir anda kitaplar dolusu hitap alır o kimse. Bir anda. Bu okuyacağımız diyalektiği siz sakın ha veya arabîciler okular ya bunları, zanneder ki o kimse bu hitabı işte gece boyunca aldı. Bu, bir andır. An. Ve sufi o an için yaşar. Sufi bütün hayatını, bütün hayatını, bütün sufiliğini o ana bağlar. O andır. O an. An. Sen kimsin? O anı yaşıyor Arabî. Ben; zahir olan ademim, dedim. O; peki Âdem nasıl vücud olur? Eğer sen mevcud olmasaydın senin
vücudunda olmazdı, dedi.
Ben şimdi Arabî’ye atıfta bulunmak istemiyorum, sakın ha. Burada sizde kendi kafanızdan eksiklik, noksanlık, fazlalık atıfta bulunmayın. Bunu Arabî’nin bir hali olarak dinleyin.
Ben de: “İşte bu yüzden âdem-i zahir dedim. Âdem-i batının ise vücudu
sahih değildir.” dedim.
Cenâb-ı Hakk soruyor: “Sen kimsin?” “bende” diyor ki “âdem-i zahirim” yani görünen ademim “ama ben âdem-i batın değilim” yani benim görünmeyen bir şeyim yok “o zaten yok sahih değildir” dedi. Gerçekte yok yani.
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
Sonra bana dedi ki; eğer vücudu-ı evvel vücud-ı sâninin aynı olsaydı ne âdem-i sabik ve ne de vücud-ı hadis olurdu, oysaki senin hadis oluşun sabit olmuştur.
Yani diyor ki, eğer ki vücudu evvel sonrakinin (vücud-ı saninin) aynı olsaydı yani bir evvel vücud ile bir sonraki vücud aynı olsaydı ne âdem-i sabık yani ademin görüneni nede vücudu hadis nede sonradan olan vücud olurdu. Oysaki senin hadis oluşun yani senin sonradan var ediliş oluşun sabit olmuştur. Yani insan sonradan var olmuştur. Buradaki vardı ya “İnsanın yaratılış noktası var ama insan evveli değil.” evet. İnsanın yaradılışı evveli değil. Hadis, Cenâb-ı Hakk bütün varlığı sonradan yarattı. Evvelinde vacibü’l vücudunda insan önceden kadim olarak, evveli olarak veyahut ta evvelinde, Allah’ın evvelinde bu gördüğünüz varlık alemi yok idi. Bu varlık tamamiyetle ne? hadis yani sonradan olma.
Sonra bana dedi ki: vücud-ı evvel vücud-ı saninin aynı değildir. Yani kadim olan, evvel olan vücud ile sonradan görünen bu vücud aynı değildir. Vücud-ı evvel vücud-ı külliyat, vücud-ı sani de vücud-ı şahsiyat gibidir. Yani evvel olan, kadim olan ve bütün vücudun tamamı olan vücud. İmam-ı Azam’ın vacibü’l vücud dediği, vacibü’l vücud dedikleri, Allah’ın vücudu bu noktada kendine göre evveldir, haktır. Cenâb-ı Hakk diyor ki, işte bu vücud sonradan var olan, yaratılan vücudun aynısı değildir. Bu vücud-ı şahsiyat gibidir. Yani o vücudun bir yansıması gibidir, o vücudun bir gölgesi gibidir. Âdem haktır ve gayrının ademi de haktır. Âdem bu noktada varlığı, var edilişi, sonradan var edilişi haktır. Burada Âdem haktır dediği sakın Âdem Allah olarak görmeyin. Bir şeyin hak olması o şeyin var olması demektir. Kahve haktır, kalem haktır varlığıyla, var çünkü. Yaratılmasıyla haktır. Buradaki hak dan kasıt Allah manasında değildir. Ene’l Hakk derken Hallacı Mansur kendi varlığının hak olduğunu beyan ediyordu bize. Kendi varlığının. Kendi varlığının Allah olduğunu beyan etmiyordu. Kendi varlığının hak olduğunu beyan ediyordu bize. Bu direk haktır, bu tekke haktır, bu insanlar haktır dediğimizde varlığıyla, yaratılmasıyla, vardır, gerçektir manasında. Yaratılması gerçektir, yaratılması haktır, onun üzerindeki Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları haktır. Vücud haktır ama gayrınınki değil. O vacübü’l vücud olan haktır. Gayrısı dediği, vücudun gayrısından bir şey yok zaten. Ama gayrısı değil, gayrısı yok. Senin var gördüğün veyahut ta senin kendince varsayılmadığın bir şey var.
Ben de dedim ki: O’da öyledir. Yani, vücut haktır gayrısı değil, o da dedi ki
o da öyledir yani gayrısı da haktır yani gölgesi de haktır, tecelliyatı da haktır.
Sonra dedim ki: kendim parçalarda oldum, ama ben kendim bir şey oldurmadım. Ben isim olmayan şeyle isimlendim sıfat olmayan şeyle de sıfatlandım ve bunun böyle olması benim kemalim oldu. Sen ise isimle isimlendin, sıfatla sıfatlandın bu da senin kemalin oldu.
Ben isimle isimlenmedim diyor, ben sıfatla da sıfatlanmadım. Ya? Ben kendiliğimden oluşmadım, ben kendiliğimden yaratmadım da. Ben kendiliğimden de bir şey olmadım. Bu kendi ismim değil bu benim kendi sıfatlarım değil. Benim bu var oluşum senin ef’al ve sıfatlarınla. Benim sıfatlarımla değil. Benim senin sıfatlarınla sıfatlanmam benim kemalim olgunlaşmam oldu, senin de sıfatlarınla tecelli etmen senin olgunluğunu gösterdi, kemalini gösterdi.
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
Sonra; mevcud ancak mâdum olanı bilir dedi ve hemen sonra da
hakikatinde mevcud ancak mevcud olanı bilir dedi.
Mevcud ancak madum olanı bilir. Ben mevcudum, ben mevcutsam benim bilgim kısıtlıdır, bana verilen kadar ben bilirim. Hemen sonra da dedi: hakikatinde mevcud ancak mevcud olanı bilir. Ve benim hakikatimde ne mevcut var ise ben o hakikatimdeki mevcudu bilirim ancak dedi.
Sonra, vücud bendedir senden değil, seninledir, benimle değil dedi. Sonra dedi ki, vücud bendendir, vücud bana aittir senden değil yani o vücudu yaratan sen değilsin. Seninledir, benimle değil. Bu vücutta seninledir, sana aittir, benimle değil, bana ait değil dedi.
Sonra, seni bulan beni bulur, seni kaybeden beni de kaybeder dedi. Sonrada dedi ki: Seni bulan yani ademi bulan, yani mürşid-i kâmili bulan, yani insanı bulan beni bulur dedi. Ademi bulmak, mürşid-i kâmili bulmak, Allah’ı bulmak. Bu nerden? Onun üzerindeki sıfatların tecelliyatına bakaraktan O bulunur. Sonra, seni bulan beni kaybeder, beni bulan seni kaybeder dedi Sonra dedi ki: bir kimse seni bulduğunda beni kaybeder. Neden? Çünkü o kimse o veliye âşık olur o görünen peygambere âşık olur. O görünene âşık olduktan sonra ben geri çekilirim. Ben bu noktada kendimi saklarım, kendimi gizlerim. Cenâb-ı Hakk Hazreti Muhammed-i Mustafa’yı yarattı. Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın maneviyatını ruhaniyetinden ve nuraniyetinden yarattı ondan sonra geri çekildi. Neden geri çekildi? O bütün Rahman ism-i şerifi de onun üzerinde tecelli ederekten, bütün isimlerde onun üzerinde sıfatlar tecelli ederekten, tâbiri câizse bunu da Arabî söyler yine, geri çekildi Cenâb-ı Hakk. Yani kendisini sakladı, kendisini gizledi, batın ism-i şerifine çekildi. Bütün zahir olan Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyetinde tecelli etti. Seni bulan beni kaybeder. Bir veliyi, bir mürşid-i kamili, bir peygamberi bulan kimse bu manada Allah’ın bütün sıfatlarını onun üzerinde gördüğünden Allah batın ismi şerifine geçtiğinden dolayı Onu kaybeder. Beni bulan seni kaybeder. O halden geçip de Cenâb-ı Hakk’ta bekabillah olan da artık bütün her şeyi bitirmiştir. Artık o, bu manada onun varlıkla alakalı bir şeysi kalmamıştır.
Sonra da beni kaybeden beni bulur, kim ki beni bulursa beni kaybetmez,
Sonrada dedi ki: Beni bir kimse kaybederse beni bulur. Kaybettiğini arar insan. Herkes kaybını arar. Nar ehli narını arar, nur ehli nurunu arar. Herkes kaybettiğini arar. Neyse kaybettiği. Beni kaybeden beni bulur. Yani ağzına bir şey çalınsa bir kimse ondan sonra onu aramaz mı? O tadı alsa onu arar. Beni kaybeden beni bulur. Kim ki beni bulursa beni kaybetmez dedi ve bir kimse de bu noktada bulduğunda artık kaybetmemek için canhıraş durur ve kaybetmez. Gerçek manada bulan.
Sonra, bulmak (Vecd) ve kaybetmek (Fakd) senin içindir benim için değil dedi. Bulmakta kaybetmekte sonradan hadis olan varlıklar içindir. Allah bir şeyi bulmaz bir şeyi kaybetmez.
Sonra, her vücud ki ancak kayıtlanma ile olur. O senindir ve her vücud ki mutlaktır o benimdir dedi. Senin vücudun ancak var olduğunda var edilir ama benim vücudum yaratmaya ait değildir. Benim vücudum bu noktada mutlaktır yani
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
var edilmemiştir onun vacübü’l vücud olması, vücudunun mutlak olması zaten farzdır.
Sonra da vücud-ı takyid de benimdir senin değil dedi. Sonra da vücud-ı mefrük benimdir, sanadır, vücud-ı mecmû ise senindir,
Sonra bunun aksi de olur dedi. Sonra evveliyette olan vücud gayrı vücud dur ve ondan verâsı vücud-ı
Burada da Hazreti Arabî’nin bu noktada durduğu yer tenzih noktası. Hem teşbih hem tenzih. Hem bu sendendir aynı zamanda değildir, hem bu bendendir aynı zamanda değildir. Hem bu benimdir aynı zamanda değilimdir. Bu Arabî’deki meşhur bir diyalektiktir. Bu nedir? “Ben insanları beni tespih etsinler, teşbih etsinler, tenzih etsinler diye yarattım.” Tespih etmek, zikretmek, Onu bilmeye çalışmak. Teşbih etmek, Onu tanımak. Tenzih etmek, tanıdığını reddetmek. Bu O dur, hayır değildir. Bu Onundur hayır bu değildir. Bu tenzih. Sonra bunun aksi de olur dedi. Tenzihi söylüyor. Sonra evveliyette olan vücud gayrı vücud dur ve ondan verâsı vücud-ı hakikidir dedi. Yani evvel olan vücud gayridir yani bütün vücutlardan uzaktır bütün vücutlardan münezzehtir. Verâsı vücud-ı hakikidir, Onun tecelliyatı da hakikattir.
Sonra vücud benimledir, bendendir, benimdir dedi. Ne yaptı, vücud benimledir, bendendir benimdir dedi. Bütün vücud, varlık benimledir, bendendir, benimdir dedi. Ayriyetle de kendisi için de benimdir, bendendir, benimledir.
Sonra vücud bendendir ama benimle değildir ve benim için değildir dedi. Yine tenzih yaptı. Cenâb-ı Hakk diyor, vücud bendendir ama benimle değildir ve benim için de değildir. Tenzih bu. Çünkü benim vücuda da ihtiyacım yok. Bunu tenzih noktasına götürdü.
Sonra da vücud ne benimledir ve ne de bendendir dedi. Sonra aynı tenzih noktasına koydu. Dedi ki: ne benimledir ve ne bendendir yani vücud benden gayrıdır ben bir şeye ol dedim olan şey benden gayrıdır. Bir öncesinde ne dedi olan şey bendedir, benimledir, benimdir. Bir öncesinde ne dedi, ben bunu tenzih ediyorum o ne bendendir ne benimledir dedi. Gelin çıkın işin içinden çıkabilirseniz.
Sonra eğer beni bulursan beni göremezsin, eğer beni kaybedersen beni
Ve dedi ki: beni bulursan beni göremezsin ve ondan sonra dedi ki: eğer beni kaybedersen beni görürsün. Bütün varlığın üzerinde tecelli eden benim. Varlığın üzerinde beni tecelli etme noktasında benim tecelli ettiğimi bildin, buldun ya, beni göremezsin. Eğer beni kaybettin, yeniden aramak için bütün varlığın üzerinden tecelliyata bakarsın beni görürsün. Bu hem aşka haline çıkıp ardından sevgi noktasına düşmek yine sevgi noktasından aşk haline çıkmak yani bekabillahın içerisinde hem fena halini yaşamak hem beka halini yaşamak.
Sonra da benim yokluğum vücudumdadır, varlığım da yokluğumdadır,
eğer ahz-ı misaka mutalli olursan vücud-ı hakikiye de vakıf olursun dedi…
Sonra benim yokluğum hani yokluk olarak gördüğün şey benim vücudumdandır. Beni yok olarak görmende benim vücudumdandır ve var olarak
16 – 30 Mayıs / 6 Haziran 2015 Tarihli Sohbet
gördüğün her şey de benim yokluğumdandır. Eğer ahz-ı misaka mutalli olursan vücud-ı hakikiye de vakıf olursun. Bunun, birkaç veçheden alınması gerekir. Ahz-ı misak dediği bir kimsenin söz verdiği ruhlar alemi. Ruhlar alemine muttali olursan yani o hale gelirsen, o noktaya çıkarsan o zaman vücudu hakikiye vakıf olursun diyor. Bu birinci veçhesi. O hale gelen bir kimse ruhlar aleminin bir çıt üstünde, ilk varlık olan Nur-u Muhammedîyenin cevherin içerisine girerse o zaman Allahu alem vücudu hakikiye aşina olur. Ama aşina olduğu şey o değildir.
Nefes II — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
Ek kaynaklar:
- Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi, çev. Veled İzbudak, MEB Yayınları.
- Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi Şerhi, şerh: Tahirü’l-Mevlevi, Şamil Yayınevi.
- Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevi Tercemesi ve Şerhi, İnkılap Kitabevi.
- Reynold A. Nicholson, The Mathnawi of Jalaluddin Rumi, E. J. W. Gibb Memorial Series.
- Annemarie Schimmel, Ben Rüzgarım Sen Ateş, çev. Senail Özkan, Ötüken Neşriyat.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Vird, Zikir, Tevhîd, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı
