NEFES II • 5/18
25 Temmuz 2015
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
“SÖZÜN ANLAMI, KİŞİNİN ANLAYIŞI KADARDIR. DOĞRU ANLAYIŞLI
KİŞİLERİN HASRETİNDEN ÖLDÜM.” (MESNEVİ)
Bilindiği gibi, özellikle Gazali sonrası İslam düşüncesinde iman “taklidi iman” ve “tahkiki iman” diye derecelere ayrılmaktadır. Dini epistemolojide akıl-iman ilişkisi 4 gruba ayrılmaktadır.
1- Katı akılcılık: Katı akılcılık bir dini inanç sisteminin uygun bir biçimde ve rasyonel bir şekilde kabul edilmesi için o inanç sisteminin doğru olduğunu her makul kişiye inandırıcı gelecek şekilde kanıtlamanın mümkün olması gerektiğini savunan görüştür. PETERSON
Katı akılcılık denince
felsefeci K.CLIFFORD’dur. Ona göre herhangi bir şeye yetersiz delile dayalı olarak inanmak herkes için, her yerde daima yanlıştır. (CLIFFORD, inanç etiği s. 159)
ilk akla gelen matematikçi ve
Swinburn’e göre bütün inançlar delile dayanmalıdır. Aslında din karşıtlığı açısından bakıldığında, katı akılcılığın şartları, aslında gerçekten gerekli olan şartlar değildir. Din adına bakıldığında ise bu şartlar karşılanması mümkün de arzu edilir de görülmemektedir. Katı akılcılığın alternatifi katı imancılıktır.
2-Katı imancılık (Fideizm): buna göre “Dini inanç sistemleri rasyonel değerlendirmeye tabi değildir.” Örneğin; tanrının var olduğuna ve bizi sevdiğine imanımızın olduğunu söylemek, bunu herhangi bir kanıtta ve akıl yürütmeye dayanmayan bir biçimde kabul ettiğimizi ve tanrının bize sevgisini kanıtlamakla veya karşıtının kanıtlanmasıyla uğraşmayı da reddettiğimizi söylemektedir. PETERSON (katı dindarlığın nedenleri)
Katı imancılığın ilk akla gelen düşünürlerinden biri olan KIERKEGAARD’ a göre “tanrıyı nesnel olarak kavrayabilirsem inanmış olmam; fakat bunu yapamadığım için inanmalıyım. Eğer kendimi iman dairesinde tutmak istiyorsam nesnel kesinsizliğe sıkı sıkıya tutunmaya kararlı olmalıyım. KIERKEGAARD (tanrı inancı ve gerçeklik)
GABRIEL MARCEL’e göre “gerçek inanan, inanmak için dokunmaya yani bilmeye ihtiyacı olmayandır.” G. Marcel (iman anlayışlı-Erciyes üniversitesi ilahiyat fakültesi dergisi)
İman; dinin ayırt edici ve vazgeçilmez özelliklerindendir. Dini inancı bir felsefi sisteme, bir bilimsel paradigmaya, bir siyasal dünya görüşüne bağlılıktan ayıran ana faktörlerin başında İMAN olgusunun taşıdığı spesifik özellikler gelir. Buna rağmen katı imancılık, bir dinin özellikle İslam’ın öngördüğü hatta uygun gördüğü bir anlayış değildir. Prof. İZUTSU (İslam’da iman kavramı syf.148-162)
Soru 1: Akli değerlendirmeye hiç önem verilmediği zaman var olan birçok din arasında bizim dinimizin ya da inandığımızın en doğru olduğu nerden bilinecektir? “İşte böylece Allah … aklınızı kullanasınız diye size ayetlerini gösterir.”
“İman’ın alameti akıldır. Onun aklı ne kadarsa ibadeti de o kadardır. Bir zerrecik akıl oruçtan da namazdan da iyidir.” Cemil Sena (Hz. Muhammed’in felsefesi)
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
“Allah kullarına akıldan daha hayrlı bir şey vermemiştir.” Gazali
(Nasihat’ül Mülük)
3- Eleştirel Akıl: eleştirel akıl terimi KARL POPPER yazılarına dayanır. Popper eleştirici olmayan akılcılık ile radikal akıl dışıcılık arasında orta bir tutum olan eleştirici akıl, akıl dışıcılığa asgari taviz bir akılcı tutumu dile getirir. Popper (Açık Toplum ve Düşmanları)
Eleştirel akılcılıkta katı imancılığa benzemeksizin, dini inanç sistemlerinin rasyonel olarak eleştirilmesi ve değerlendirilmesinin mümkün olduğu kabul edilir. Fakat o katı akılcılığa benzemeksizin bu değerlendirmenin kesin ve herkes tarafından kabul edilmesi gereken kanıtlarla temellendirilmiş olmasını şart koşmaz.
Eleştirel akılcılık değerlendirilmek istenen inanç sistemi için elden gelen en iyi kanıtların ve durumun geliştirilmesini ve sonrada bunun kendi kanıtlarıyla birlikte alternatif sistemler ile karşılaştırılmasını gerektirir. Aynı zamanda söz konusu asıl inanca yöneltilen başlıca itirazlarda dikkate alınmalıdır. Son olarak söz konusu inancı kabul etmenin lehinde ve aleyhindeki nedenler incelenmelidir.
Soru 2: Eleştirel akılcılık bir inancın kanıtlı olmasından, akli olmasından veya en
azından makul olmasından ne anlamaktadır?
felsefesinde bu soruya
felsefecisi yaklaşır
1.MAVRODES’in kişi – göreceli kanıt anlayışı 2.Mitchell’in kümülatif kanıtıdır.
Mavrodes’e göre bir ifadeyi bir kişiye eğer ona inandırıcı gelecek bir kanıt sunmayı başarabilirsek ispatlamış oluruz. GEORGE MARODES (tanrı inancı syf. 23) 2. Felsefeci Mitchell dini inancın doğrulanması adı meşhur eserinde; metafiziksel dini konularda tarihsel olayların yorumunda ve edebiyat eleştirisinde olduğu gibi herkesi bağlayıcı olmasa da akli nedenlere baş vurarak yorumsal bir yargıya ulaşırız.” der.
Eleştirel akılcılık ve rasyonelliğe İslam dini ve düşüncesi açısından bakmak mümkündür. Din alanında “rasyonellik” derken, öncelikle bir yaratıcının varlığına O’nun gerek kendi hayatımız gerekse var olan her şeyin hayatıyla ilgili olduğuna inanmanın makul sebeplere dayandığını anlarız der. Mehmet Aydın (Allah’a inanmanın akilliği syf.15) Ve devam eder “Kur’an açısından irrasyonel olan iman değil küfürdür.” Aklıma yatmıyor ama inanıyorum Kur’an’ın ruhuna yabancıdır.
KIERKEGAARD; eleştirel düşünce ile imanı yargılamaya kalkışanların sonuna kadar bu yolda devam etmek durumunda kalacakları dolayısı ile gerçek anlamda iman sahibi olma ve dindar olma noktasına asla ulaşamayacaklarını savunur.
Soru 3: Eleştirel akılcılık dinde kanıtların ötesine geçen, onları aşan bir
teslimiyetin var olmasını ve teslimiyetçi bir imana ulaşmasını engellemiyor mu?
4- TAHKİKİ İMAN: Gazali’ye göre imanın üç mertebesi vardır. 1-İnsanlardan avam olanların, kültürsüzlerin imanı; bu sırf taklitten ibaret
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
2-Kelamcıların, araştırmacıların imanı; bu bir nevi delil ile karışmış
imandır. Bu, avamın imanına yakın fakat biraz ilerde bir imandır.
3- Ariflerin imanı: (İmam Gazali-İhya-u Ulumiddin syf.34-35) Benzer şekilde Muhammed İlkbal’de dini hayatı üç döneme ayırır: İMAN –
Ariflik dereceleri ile ilişkisi olamayan aklı başında, makul bir insan için akıl – iman ilişkisinde en uygun tutumlar eleştirel akılcılık ve tahkiki imancılık denebilir.
Eleştirel akılcılığın sonucu tahkiki imandır. Nitekim Gazali araştırıcıların imanına ulaşma yollarını şüphe, akıl ve araştırmada görmesinin yanında yine bu derecede bir inanca üç yoldan ulaştığını söyler.
1- SEBEPLER,2- KARİNELER,3- TECRÜBELER. Bunlardan sebepler dediği delillere nedensellik prensibi dahildir. Gazali, her şeyin yaratıcısı, yanılmaz ve son bir sebebin mevcudiyetine düşünce gücüyle ulaşmıştır. Karineler dediği şey, doğuş ve sezgi yoludur. Nihayet tecrübelere gelince, zaman zaman yaptığı ibadet ve zikirlerdir.
Gazali’de insani bilgi ve ilahi bilgi bir çeşit dayanışma içinde görülür. İnsan, şer’i ve akli ilimleri iyice öğrenip kavradığında Allah, nübüvvet ve kıyamet gününe dair “Şüpheye meydan vermeyecek bir bilgiye değil ama bir imana kavuşabilir.” (Gazalinin düşünce sistemi syf. 176)
Tahkiki imancılığı katı imancılıktan en belirgin özellik ikincisi riskli bir iman atlayışına dayanırken öncekinin rasyonel düşünce, değerlendirme ve tercihi başa koymasıdır. Peterson
İslam dininde düşünce söz konusu olduğunda sınırları bilinen bir akli değerlendirmeye dayalı tahkiki imanın önemi daha belirgindir. Maturidi’ye göre “Sağlam din, delillere dayalı din.” demektir. (Maturidi’de Bilgi Problemi syf.134)
Soru 4: “Sınırları bilinen bir akli değerlendirme.” Maturidi burada neyi kast etti? ŞERİAT – İNSAN VE AKIL adlı kitabında Prof. İlhan Arsel İslam şeriatı “akıl” denen şeyi özgür şekilde iş görsün diye değil sadece tanrı ve peygamber buyruklarını bellesin ve aynen izlesin diye verilmiş sayar. (syf.224)
“İmanın doğası konusunda Müslümanlar… imanın kavramsal yapısını çıplaklığı içinde ortaya koymayı başardılar ama derin ve şahsi bir şey gerçekten hayati olan bir şey onların ince tahlillerinin dışında kaldı.” Prof. TOSHİHİKO İZUTSU (İslam düşüncesinde iman kavramı syf.281)
Soru 5: Bu ince tahliller nedir? (Bu yazı birçok alıntı içerir.)
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
“SÖZÜN ANLAMI, KİŞİNİN ANLAYIŞI KADARDIR. DOĞRU ANLAYIŞLI
KİŞİLERİN HASRETİNDEN ÖLDÜM.”
Hazreti Mevlana’nın sözü. Sözün anlamı kişinin anlayışı kadardır. Doğru anlayışlı kişilerin hasretinden öldüm. Bir ilave edeyim hemen buna Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretleri yine der ki: “Senin ilmin karşıdaki kimsenin anlayabildiği kadardır.” der. Sizin ilminiz karşıdaki kimsenin anlayabildiği kadar.
Bilindiği gibi, özellikle Gazali sonrası İslam düşüncesinde iman “taklidi iman” ve “tahkiki iman” diye derecelere ayrılmaktadır. Dini epistemolojide akıl-iman ilişkisi dört gruba ayrılmaktadır.
Aslında bu Gazali’den önce de vardır ama Gazali bu meseli iyice derinlemesine analiz eder. Çünkü Gazali’ye kadar bu mesele her ne kadar risaleler halinde analiz edilmiş olsa dahi Gazali bu meseleyi hem teknik boyutundan alır, hem ayet, hem hadis boyutundan, hem felsefi boyutundan alaraktan taklidi imanla tahkiki imanı bu noktada ayırt eder ama bunun ayrışması İmam-ı Azam’a dayanır fıkhî noktada. İlk bunun ayrışma noktası her ne kadar ashaba, ayet ve hadislere dayansa dahi bunun fıkıhi noktada dile getiren en önemli şahsiyetlerden birisi İmam-ı Azam’dır. İmam-ı Azam hazretleri bu meseleyi enine boyuna incelemeye, enine boyuna dökmeye başlar yani insanların taklidi imandan tahkiki imana geçmesiyle alakalı. Aslında ayet-i kerimeler de bizi taklitten tahkike sürükler, hadis-i şerifler de bizi taklitten tahkike sürükler. Buradan şu yanılgıya düşenler vardır: ya taklit önemli değil, taklidi atalım kenara. Bu değil. Taklit seni tahkike götürmeli. Eğer taklit seni tahkike götürmüyorsa o zaman bu taklit Allah muhafaza eylesin senin ölümüne sebep oluyor fikri planda, hayat planında. Geçenlerde bir arkadaşla seçimlerden önce seçime münhasır bir soru sormuştu burada, kimi seçeceğiz diye. Bende dedim ki biz namaz kılanları seçmekle mükellefiz din olarak. Kardeşle bu konuyla alakalı konuştuk, benim namaz kılanlardan seçiniz, namaz kılanları seçiniz kastım, dini kast olarak algılandığında sadece namaz kılmak değildir. Namazın arkası ve önü var. Namaz müminin miracı, namaz o kimseyi kötülüklerden alıkoymalı. Eğer bir kimse namaz kılıyor da kötülüklere devam ediyorsa o namaz, Kur’an ayet-i bu: onun yüzüne paçavra gibi atılacak. Namaz kılan kimse kötülüklere devam ediyorsa onun kıldığı namaz onun yüzüne paçavra gibi atılacak. İşte taklidi namaz bu. İşte taklidi iman da bu. Bir kimse hem namaz kılıp hem gıybet ediyorsa, hem namaz kılıp hem iftira ediyorsa, hem namaz kılıp hem hırsızlık yapıyorsa, hem namaz kılıp hem zina ediyorsa, hem namaz kılıp hem faiz yiyorsa, hem namaz kılıp hem etrafındaki insanların haklarını gasp ediyorsa, hem namaz kılıp hem üçkâğıtçılık beş kâğıtçılık yapıyorsa, o kimse fiziki olarak namaz kılıyor evet ama o namaz o kimsede tahkiki değil, o iman da o kimsede tahkiki değil. Müslüman o kimsedir ki dilinden diğer Müslümanlar emindir. Mümin o kimsedir ki diğer insanlar canlarından emindir. Mümin o kimsedir ki diğer insanlar canlarından emindir. Bak Ortadoğu’ya veya Osmanlı yıkıldığından beri, iki yüz elli yıldan beri ikiyüz yıldan beri bak İslam coğrafyasına. Herkes cihad ilan edip Müslüman kardeşini katlediyor. Herkes dini mücadele veriyorum diyor bir Müslüman kardeşini katlediyor. Bir Müslüman cemaatle, grupla, tarikatla, osunla busunla, onunla uğraşıyor. Bir küçük bir not düşeceğim buradan çıkacağım, silahını doğrulttuğun kimseye bak. Söz attığın
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
kimseye bak. La ilah illallah Muhammeden Resulullah diyen bir kimse ise bana haklılığını söyleme. Bende dahilim buna. Zaman zaman bende hataya düşüyorum bu noktada üzülüyorum çünkü meselelere Allah muhafaza eylesin. Memleketim için üzülüyorum. Memleketimin için üzülüyorum, İslam dünyası adına üzülüyorum. Benim derdim bu. Allah muhafaza eylesin. Evet taklidi ve tahkiki iman meselesi Müslümanların içerisinde hep söz konusu olmuş ama bu mesele ta öncesinden geliyor yani bütün dinlerin varoluşundan itibaren yani Âdem’den itibaren taklidi ve tahkiki imanla alakalı hep mevzu olmuş, problem olmuş, sıkıntı olmuş. Bu, İslam dünyasında da devam etmiş.
1-Katı akılcılık: Katı akılcılık bir dini inanç sisteminin uygun bir biçimde ve rasyonel bir şekilde kabul edilmesi için o inanç sisteminin doğru olduğunu her makul kişiye inandırıcı gelecek şekilde kanıtlamanın mümkün olması gerektiğini savunan görüştür. PETERSON
Katı akılcılık sistemini biz selefi vahhabi çizgisinde görüyoruz bunu. Ayet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri direkt metninden, lafzından alıp bu meselenin manasına bakmadan, böyle bir ayet-i kerime ve hadis-i şerif varsa bu böyledir deyip bunun asla başka bir şeysini düşünmemek. Bunun arkası hariciler İslam dünyasında. Ne zaman? Hazreti Ali radiyallahu anh hazretleriyle muaviye arasında problem çıktığında hariciler denilen grup çıkıyor. Bu hariciler denilen grup ayet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri direkt lafzından yorumlayıp herkese küfür damgasını vuruyor. En sonunda Hazreti Ali Efendimize küfür ehli olduğunu damgasını vurup zaten onlar şehit ediyorlar dikkat edin. Bu hiçbir esneme olmayan ayet ve hadisleri direkt lafzından ele alıp mesela “Bir kimse iman üzerine zina edemez.” hadis-i şerif, zina eden bir kimseye anında hemen kafir damgasını vuruyor veya bunu bir kısım Şâfiî’lerde bunu biraz kendilerine ölçü olarak almışlar, bir kadının tesettürü terk etmesi hemen küfür damgasını vuruyor. İmam-ı Azam böyle davranmamış, o kimse tesettürün farz olduğuna inanıyorsa yerine getiremiyorsa o küfür ehli değildir demiş ama bu katı akılcılık değdiğimiz bu sistemin içerisindeki inanışa sahip olanların en büyük handikaplardan birisi bu. Hıristiyanlarda Katolik dünyası gibi. Katoliklerin içerisinde bu tip tarikatlar var, katı akılcı hiçbir şekilde payeleri yok. Aynı şey Musevilerin içerisinde var. Devam ediyoruz.
Katı akılcılık denince
felsefeci K.CLIFFORD’dur. Ona göre herhangi bir şeye yetersiz delile dayalı olarak inanmak herkes için, her yerde daima yanlıştır. (CLIFFORD, inanç etiği syf. 159)
ilk akla gelen matematikçi ve
Swinburn’e göre bütün inançlar delile dayanmalıdır. Aslında din karşıtlığı açısından bakıldığında, katı akılcılığın şartları, aslında gerçekten gerekli olan şartlar değildir, din adına bakıldığında ise bu şartlar karşılanması mümkün de arzu edilir de görülmemektedir. Katı akılcılığın alternatifi katı imancılıktır.
Tabi buradaki bu akıl şüpheye dayalı bir akıl söz konusu olunca bunun üzerinde katı akılcılığın bir veçhesi bu noktada direkt bir şeyin matematikselliğine bakıyor. Zaten dünyayı imar edenler mühendislerdir matematik kafalılardır, insanlığı yıkanlar da yine mühendisler ve matematik akıllılardır. Neden? Bu matematik akıllılar matematiğe vuraraktan, insanca, “insandır bu” deyip de bu yanları yoktur, bu tarafları. Bizim ülkemizin de en büyük handikaplarından birisidir
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
bu mesela İslam coğrafyasında Osmanlının son döneminde matematik akıllılar öne geçince Osmanlı zaten bu hale gelmiştir ve cumhuriyeti ilk kuranlar matematik akıllılardır, mühendislerdir. Felsefe ve dini akımdan gelen kimseler değillerdir, tasavvuf akımından gelen insanlar değildir. Yine gidin matematik akıllı bir kimseyle konuşun o muhakkak sizde bir eksik kusur bulup muhakkak sizinle didişecek bir şey bulur. Bu matematik akıllıdır.
2- Katı imancılık (Fideizm): Buna göre “Dini inanç sistemleri rasyonel değerlendirmeye tabi değildir.” Örneğin; tanrının var olduğuna ve bizi sevdiğine imanımızın olduğunu söylemek, bunu herhangi bir kanıtta ve akıl yürütmeye dayanmayan bir biçimde kabul ettiğimizi ve tanrının bize sevgisini kanıtlamakla veya karşıtının kanıtlanmasıyla uğraşmayı da reddettiğimizi söylemektedir.
Katı imancılığın ilk akla gelen düşünürlerinden biri olan KIERKEGAARD’ a göre “tanrıyı nesnel olarak kavrayabilirsem inanmış olmam; fakat bunu yapamadığım için inanmalıyım. Eğer kendimi iman dairesinde tutmak istiyorsam nesnel kesinsizliğe sıkı sıkıya tutunmaya kararlı olmalıyım.”
GABRIEL MARCEL’e göre “Gerçek inanan, inanmak için dokunmaya yani
bilmeye ihtiyacı olmayandır.”
İman; dinin ayırt edici ve vazgeçilmez özelliklerindendir. Dini inancı bir felsefi sisteme, bir bilimsel paradigmaya, bir siyasal dünya görüşüne bağlılıktan ayıran ana faktörlerin başında İMAN olgusunun taşıdığı spesifik özellikler gelir. Buna rağmen katı imancılık, bir dinin özellikle İslam’ın öngördüğü hatta uygun gördüğü bir anlayış değildir.
Soru 1: Akli değerlendirmeye hiç önem verilmediği zaman var olan birçok din arasında bizim dinimizin ya da inandığımızın en doğru olduğu nerden bilinecektir?
Bizde iman ile akıl eş değerde gider. Bilhassa Anadolu’daki Türklerin -bunun böyle tarihçesine girmek istemiyorum şimdi- özellikle dini ilk öğrendikleri ehl-i beytten aldıkları, ehl-i beytten aldıkları öğreti ile Türkler dini akıl ile imanın karılması, iç içe girmesiyle kabul etmişler. Oysa İslam da bunu böyle ister zaten. O zamana kadar İslam’ın içerisinde bu tip tartışmalar vardır ama bu tip tartışmalar Türklerin İslam olmasıyla, çünkü Gazali Türk’tür, İmam-ı Azam Türk’tür, İmam-ı Maturidi Türk’tür. Bunlar insanların önüne çığır açmış, felsefi olarak belli bir dönemden insanları atlatmış büyük kimseler. Tabi bunların arkaya doğru gittiğimizde biz ta Ahmed Yesevi’yi, Ahmed Yesevi’den daha geriye doğru gittiğimizde ehl-i beyt-i Resulullah’ı görürüz. Bu dini inanç algısı akıl ile imanın yan yana gitmesindendir. Bunda çift kanatlı dedikleri, iman etmek çünkü katı imancılıkla veyahut ta aklı reddetmekle veyahut ta bu noktada insanları farklı bir boyuta götürmekten öte imanı reelize eden reel hale getiren, imanı aynı zamanda reelize ederken reel hale getirirken ilahiliğini de terk ettirmeyen ve imanı ancak akıl sahiplerinin kabulleneceği, ancak akıl ehli olanların iman edebileceği öngörüsünü koyaraktan biz, İslam’ı bu noktada Müslümanların bu bölgede yaşayanları her ne kadar direkt kendimizi vahye dayandırsak dahi o vahyin üzerinde manalar çıkaran, o vahyin üzerinde kendimizce farklı düşünce boyutları, farklı düşünce perdelerini
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
imanımız kendi aklımızla sınırlıdır. Çünkü
önümüze koyan bir iman olgusuyla karşı karşıyayız. O yüzden değerlendirirken, akıl olmazsa olmayacak bir unsurdur dini anlamada ve dini yaşamada ama dini salt aklın yörüngesine bağlamakta dine yapılacak olan en büyük ihanettir. Çünkü dinin içerisinde, imanın içerisinde metafizik olgular da vardır. Biz o metafizik olguları kabullenmekle yükümlüyüz. Bu metafizik olguları kabullenecek olan insanın imanıdır. Aklın vazifesi buradaki o metafizik olguların karşısında belki de o metafiziği araştırıp onun hakikatine ulaşmaktır, reddetmek değil. Dikkat edin. Burada eğer ki metafizik olguları reddeden bir akıl söz konusu olursa o zaman dinin olmazsa olmaz ilahi boyutunu da reddetmek zorunda kalırız ki her şeyi kendi aldığımız akıl ölçüsünde koyarız. Aslında biz aklımız kadar iman ederiz. İman ettiğimiz kadar aklımız yoktur. Bizim imanımızı algılayabildiğimiz yere kadardır iman. Bu noktada bize düşen vazife aklımızın, burada feraset girer ya işin içerisine, aklımızın derinlemesine genişlemesine yükseltmektir. Bunun yolu sufilerce zikrullahtır. Zikrullahla kalp genişleyecek akıl onu idrak edecek, zikrullahla kalbe gelecek olan ilahi ilimler akla hitap edecek, akla hitap ederekten o kimsenin akli melekeleri, akli durumu daha aratacak daha da genişleyecek ve zikirle, imanla o kimsenin metafizik dünyaya açılımı olacak. Eğer metafizik dünyaya açılımı olmuyorsa o salt akıl dairesinde kalmış olacak. Salt, katı iman dairesinde kalmış olacak. Bakın salt, katı iman, katı akıl noktasında kalacak. Eğer onun kalbinde metafiziğe açılan bir kapısı yok ise, ikiyüz yıldan beri vurulan darbe bu. İslam dünyasındaki ikiyüz yıllık asıl vurulan darbe bu. Kalplerin metafiziğe açık olmaması, gönüllerin metafiziğe açık olmaması ve kalplerin metafiziğe kapalı olması. Bütün her şeyin katı imancılıkla katı aklın üzerinde yürümesi. Katı imancılığın ve katı aklın kabul etmediği her şeyi reddetmek. İslam dünyasının en büyük şu anda sıkıntılarından birisi bu. İslam dünyasında en büyük kanayan yaralardan birisi bu. Biz bizi metafiziğe yönlendirecek, duygulara yönlendirecek, sevmeye yönlendirecek, Allah’ı sevme noktasına, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri sevme noktasına, insanları sevmek noktasına götürecek olan metafizik yollarını kapattık. Bunun yolu neydi? Bunun yolu tasavvuftu, bunun yolu geçmiş dilde tarikatlardı, bunun yolu daha öncesinde zühttü. Biz bu metafiziği kapatınca, kendimizce bunun haklı gerekçeleri var, haksız gerekçeleri var, doğru tarafları var, yanlış tarafları var ama biz bir şeyi kökünden kestik attık, onu aralayıp aşılayacağımıza, onu rantabl hale getireceğimize biz onu kökünden kestik attık ve İslam dünyası şu anda bir tarafta katı akılcılık bir tarafta katı dindarlık demeyeceğim ben buna, katı bir şekilde aklın ön gördüğü şekilde sadece meselenin yüzeyine bakan, sadece meselenin dışına bakan bir görüşün altında eziliyor. İslam dünyasının en büyük handikabı bu. Bu handikaptan İslam dünyası kurtulamadığı müddetçe ne yazık ki kendi kendisini batırmaya, katletmeye ve dünya milletlerinin arasında sınıf kaybetmeye devam edecek. Ülkeyi yönetenlerin hızla bu meseleyi görüp, ülkeyi yöneten, ben kendi ülkemi düşünüyorum birinci derecede, ülkeyi yönetenlerin hızla bu konuda bir önlem alıp, bizleri önce şu memleketimin insanlarını katı akılcılık ve katı dini uygulama ve görüşlerin merkezinden bizleri uzaklaştırıp biraz daha yumuşak, merhametli, şefkatli, insana dayalı, sosyal hayata dayalı, Kur’an ve sünnetten süzülmüş metafizik dediğimiz şey -bugünkü dilde söylüyorum bunu- işin
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
mana boyutuna açılacak bize bir açılım gerekli. Bu açılımı tekke ve tarikatlar kanunu değiştirilerekten mi yaparlar yumuşataraktan mı yaparlar bir şekilde bunları yapmaları gerek. Yoksa İslam dünyası, açık bir şekilde söylüyorum bir tarafta matematikle, akılla dini yorumlamaya çalışanlarla, bir tarafta çok özür dileyerekten söyleyeceğim ama selefi vahhabi çizgisinin iki baskısının altında kalacak. Kaldı. Kalıyoruz. Biz bu iki baskının arasında hem fikri planda hem imani planda hem yaşantı planında hem de dünya hayatı felsefesi planında cenderenin içindeyiz. Böyle bir İslam var şu anda. Eğer kadınlar çarşaf giyinmezse çıplak hükmünü verebilecek kadar zivanadan çıkmış, eğer sakal bırakmazlarsa şalvar giymezlerse erkekler kellelerinin gittiği bir İslam düşüncesinin arasındayız. Katı akılcılıkla yani o matematik akılla dini yorumlamaya kalkanlar ve geçmiş dönemde haricilerin çizgisinden biraz daha farklı duran selefi vahhabi çizgisinde duranların arasında İslam dünyası zaman kaybediyor, kan kaybediyor, para kaybediyor, enerji kaybediyor, her şeyini kaybediyor. Şunu savunanlardan değilim: her şeyi metafiziğin üzerine koyalım, mananın üzerine koyalım, aklı ve dinin kendince vahiyden gelen Kur’an ve sünnet ölçülerini terk edelim. Sakın bu sözümden bunu çıkartmayın. Bu konuda gün geçtikçe tereddütlerim artmakta, gün geçtikçe bu meselede acım ve sancım artmakta ve sokakta yürüyen kıyafet noktasında kendince bir kıyafet tercih etmiş olan bir kadına hain, hunhar, kafir noktasında bakan bir düşünce ile kendi cemaatından, kendi tarikatından, kendi meşrebinden olmayan bir kimseyi küfür ile bu dünyada aynı nefesi almaktan gerçekten noktasında gören anlayış üzülüyorum. Açık ve net. Açık ve net. Şimdi beni eleştirsinler hiç önemli değil, umurumda değil, herkes bir şey söyleyebilir. Biz bu tekkede hizmet etmeye başladığımızda benim devamlı küfrüme fetva veriliyor zaten bahçede kadınlar erkekler bir yerde oturuyormuş diye. Benim bundan gocunduğum falan yok neden küfrüme fetva veriyorlar diye. Zaten 2-3 gün küfrüme fetva verilen bir mail, bir mesaj almazsam, ya ben bu ara çalışmadım, sohbet etmedim demek ki diye kendi kendimi sorguluyorum. Bu farklı bir şey ama gerçekten böyle derdime, içimdeki duygumu açan, derdimi deşeleyen bir soru olmuş.
Akli değerlendirmeye hiç önem verilmediği zaman var olan birçok din arasında bizim dinimizin ya da inandığımızın en doğru olduğu nerden bilinecektir? Biz akli değerlendirmeleri yapmakla mükellefiz. Akli değerlendirmeler yapalım. Buna kabulüm. Zaman zaman bunları ben kendimde zaten dile getiriyorum konular söz konusu olunca. Akli değerlendirmeler yaparaktan içtihat edelim belli konularda Kur’an ve sünnete dayanaraktan bunu kabul ediyorum. Hıristiyanların Katolikliği ile bunları böyle küçümsemek için söylemiyorum, düşmüş oldukları yanılgıya biz düşmeyelim. Evet. Akli değerlendirmeler yapalım ama bilelim ki din denilince metafizik olgular da var. Biz İbrahim aleyhisselamı ateşin yakmadığına inanırız. Akli değerlendirmeler yaparaktan biz bu ayet-i kerimeyi aklımıza uymadı deyip çıkartma noktasında değiliz. Burada metafizik bir olgu çıkar. Süleyman aleyhisselamın yanında öyle ilim ehli vardır ki Belkıs’ın tahtını getirirler. Belkıs’ın tahtını getiren metafizik bir olay olarak bir hal ilmi olarak biz buna inanırız ama bunun muhakkak bir matematiği vardır, bunun muhakkak matematik bir çözümü vardır, biz bunu reddetmektense bunun matematik çözümünü bulmak için
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
mücadele edelim. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hurmanın çekirdeğini ağızından çıkartıp toprağa koyar “Bismillahirrahmanirrahim” der anında hurma verir o hurma. Bunun biz akli olarak reddedebiliriz, bunun akli bir dayanağı yok diyebiliriz, böyle bir şeye akıl olarak mümkün değil deyip bunu reddetmektense bizim inancımız onun matematiğini bulmaya iter. Biz matematiğini bulmaya, onu akıl olarak onun nasıl olduğunu, nasıl olduğunu inceleyip, araştırıp bulmaktansa reddetme yoluna gidersek insanlık olarak geri kalırız. Peygamberler yaşadıkları dönemlerde değil gelecek olan döneme ışık tutan insanlardır. Veliler yaşadıkları döneme ışık tutmazlar, geleceğe ışık tutarlar. Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri der ki: “Çocuğunu geleceğe göre yetiştir.” böyle olunca peygamberlerin üzerinden tecelli eden, aklın kabul etmediği harikulade olayları reddetmektense onları araştırıp onun matematiğini keşfedip, matematiğini bulup, insanların önüne geleceğe yönelik kapılar açmak, insanların önüne geleceğe yönelik perdeler açmak gerekir ama insanlar ne yazık ki katı akılcılık ve katı matematikçilik ve katı bunda çok özür dileyerekten söylüyorum, dini yorumlamadan, mana katmadan iman ettiğini zanneden insanlar bu yolu bu kapıyı kapatıyorlar. Kapatıyorlar. Evet bir kısım insanlar meselenin dozunu kaçırıp, meselenin kendince kendi iç dünyasında olması gerektiği noktadan uzaklaştırıp sadece metafiziğe doğru kendilerini atmışlar. Böyle değil dediğim. Benim dediğim bu da değil ama bu noktada gerçekten ve gerçekten uç iki ucun sıkıştırdığı bir noktadayız şu anda. Ateş altındayız.
“İşte böylece Allah … aklınızı kullanasınız diye size ayetlerini gösterir.”
Allah bizden aklımızı kullanmamızı istiyor. Pozitif noktada. Çünkü dini algılayacak ve yaşayacak olan akıldır. Rüya görürsünüz rüyanız dahi akla hitap eder. Dervişler hal görür, hal akla hitap eder. Bir rüya gördüğünüzde rüyanızı siz aklınızla şekillendirirsiniz gördüğünüzü. Ali’yi gördün, tanıyorsun. Ali’yi tanıyan aklın var. Ali’yi rüyanda gördüğünde “Aa bu Ali’ydi Karabaş-ı Veli Tekkesi’nde semazen başıydı ya. O arkadaş değil miydi? Evet oydu” bakın burada akıl lazım size. Bunun gibi. Akılsız dini ve tasavvufu yorumlamak ve yaşamak mümkün değil ama aklı ilahlaştırmakta mümkün değil. Mesela Hazreti Mevlâna Mesnevi’sinde der ki “Bütün peygamberler senin aklını alt etmek için gönderilmişlerdir.” Buradaki aklı alt etmek ne demektir? Aklı ilahlaştıran kimseler. Kur’an sizin aklınız alt eder. Hangi aklınızı? İlahlaşan aklınızı.
“İman’ın alameti akıldır. Onun aklı ne kadarsa ibadeti de o kadardır. Bir
zerrecik akıl oruçtan da namazdan da iyidir.”
“Allah kullarına akıldan daha hayrlı bir şey vermemiştir.” Evet hadis-i kudsi de ne der “Allah önce aklı yarattı, ona gel dedi geldi, git dedi gitti ve dedi ki Allah en sevimli şeyi yarattı kendisine.” O akıl nedir? Aynı zamanda Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti ve nuraniyetidir. O yüzden biz aklı reddedenlerden değiliz.
3- Eleştirel Akıl; eleştirel akıl terimi KARL POPPER yazılarına dayanır. Popper; eleştirici olmayan akılcılık ile radikal akıl dışıcılık arasında orta bir tutum olan eleştirici akıl, akıl dışıcılığa asgari taviz bir akılcı tutumu dile getirir.
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
Eleştirel akılcılıkta katı imancılığa benzemeksizin, dini inanç sistemlerinin rasyonel olarak eleştirilmesi ve değerlendirilmesinin mümkün olduğu kabul edilir. Fakat o katı akılcılığa benzemeksizin bu değerlendirmenin kesin ve herkes tarafından kabul edilmesi gereken kanıtlarla temellendirilmiş olmasını şart koşmaz.
Eleştirel akılcılık değerlendirilmek istenen inanç sistemi için elden gelen en iyi kanıtların ve durumun geliştirilmesini ve sonrada bunun kendi kanıtlarıyla birlikte alternatif sistemler ile karşılaştırılmasını gerektirir. Aynı zamanda söz konusu asıl inanca yöneltilen başlıca itirazlar da dikkate alınmalıdır. Son olarak söz konusu inancı kabul etmenin lehinde ve aleyhindeki nedenler incelenmelidir.
Soru 2: Eleştirel akılcılık, bir inancın kanıtlı olmasından, akli olmasından veya en
azından makul olmasından ne anlamaktadır?
Şimdi İslam kendi içerisinde, kendi dairesinde eleştirel akılcılığı kabul eder. Bu İslam dünyasının kendince bakmaya korktuğu yerdir çünkü böyle bir eleştirellikle karşısına gelen bir kimseye verebileceği, doldurabileceği cevaplar manzumesi olmadığındandır. Bu, son yüz yıllık, yüz elli yıllık, ikiyüz yıllık İslam dünyasının yine çıkmaz kapılarından birisidir oysa Kur’an’a bakmış olsalar Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hayatına, yaşantısına, dini yaşantısına bakmış olsalar eleştirel akılcılığı görecekler. Mesela Hazreti İbrahim aleyhisselam der ki: İman ettim ama bu yeniden diriliş nasıl olacak kalbim mutmain olmak istiyor, der. Kur’an bizi bu tarafa doğru sevk eder. Bu eleştirel akılcılık bizim imanımızı kemale, İslami hayatımızı doğru noktaya taşır. Pozitif noktada kullanırsak imanımızı kemale, dini yaşantımızı da bizim doğruya, iyi bir çizgiye taşır. Mesela biz yapmış olduğumuz ibadetleri çok özür dilerim ama taklidi bir şekilde hani derler ya körü körüne diye, körü körüne yaparız, annemizden babamızdan gördüğümüz gibi yaparız. Oysa din bunun başlangıcının böyle olduğunu amma ve lakin sonradan böyle olmaması gerektiğini, bu meselede tahkike ulaşılması gerektiğini söyler. Tahkike ulaşabilmesi için bir kimsenin önce kendisine eleştirel akılcılıkla, eleştirel bir noktada bakaraktan pozitif noktada buna ulaşabilir. Ben namazı kıldığım halde niçin hala daha yalan söylüyorum diye kendi kendini eleştirel bir noktada görmüyorsa bir kimse, ben bu dinin bu hükmünü yerine getiriyorum, ben bu dinin bu hükmünü yerine getirirken bunun ne manaya geldiğini bilmiyorum, ben bunun manasına ermem lazım bunun derinlemesine çözmem lazım, diye kendi kendisine veyahut ta dinin içerisindeki olan olguları eleştirel akılla yaklaşmazsa kemale ermesi mümkün değildir ama bunun yolu kapatılmıştır. Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretlerinin yolu kapatılmıştır. Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri şunu söyler “Bu vahiy mi ya Resulullah?” “Vahiy değil ya Ömer” “Ya Resulullah bu vahiy değilse bundan Müslümanların aleyhine kanunlar, maddeler var.” Eleştirel akıl budur. Eğer biz kendi dairemizde kendi kendimize bu hesaba çekmeye -bunu İslam kendi kendini hesaba çekmek olarak nitelendiriliyor ya, ölmeden önce kendinizi hesaba çekiniz, hesaba çekilmezden önce kendini hesaba çek. Bu noktada kendince, kendi dairende yürüdüğün yolu, arkadaşını, düşünceni, fikriyatını, felsefeni, duruş noktanı eleştirel bir noktada eleştirmen gerekir ama bu eleştirel noktaya varabilmen için senin
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
alternatif kendine ölçü ve doğrular görmen gerekir. Eğer alternatif fikir yapın, alternatif bir ölçün, alternatif bir doğru yapılanman yok ise bu eleştirel akla sahip çıkman mümkün değildir. O yüzden bir kimsenin Karl Marx’ı okuması eleştirel aklının yürümesi için geçerlidir, bir kimsenin kapitalizmi okuması eleştirel akıl için önemlidir, bir kimsenin kalkıp da örneğin ateizmi okuması, ateist bir kimsenin düşüncelerini okuması eleştirel akıl için önemlidir. Bunu ister siyasette, ister ekonomide, ister içtimai hayatta yani sosyal hayatınızda, ister dini hayatınızda bu eleştirel akla sahip değilseniz bir ateistin fikir ve düşüncelerinin karşısında siz kendi dininizin argümanlarını konuşamıyorsanız sizin eleştirel akıldan söyleyecek hiçbir şeyiniz yoktur ve en azından siz kendi dairenizde Mustafa Özbağ’ı eleştiremiyorsanız, Mustafa Özbağ’ın önünüze koymuş olduğu herhangi bir fikri yapılanmayı irdeleyemiyorsanız benim yol arkadaşım olamazsınız. Sizin görmek istemediğiniz tasavvufi boyuttur bu. İslam dünyasının görmek istemediği bir boyuttur bu. Bugün İslam dünyası bu handikabı yaşamaktadır. İmam-ı Azam hazretlerinin etrafında İmam-ı Yusuf gibi İmam-ı Muhammed gibi talebeleri vardır, İmam-ı Yusuf ve İmam-ı Muhammed gibi talebeler İmam-ı Azam hazretlerinin içtihadının dışında içtihat vermektedirler. Ne zamanki bir toplumda, bu toplumda, bugünkü toplumda, Hayrettin Karaman hocanın yanında bir talebe Hayrettin Karaman’ın içtihadının dışında bir içtihat koyup önüne sunuyorsa, ilim orda ilerliyor demektir. Ne zaman ki bu toplumda Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin risalelerine bir risaleyle, burada hata yapmıştır, denilebiliyorsa bu toplum ilerliyordur, ne zamanki bu toplumda x Şeyh Efendinin, x mürşidin, x hoca efendinin, x siyasetçinin “Hayır burada bir şey var, böyle de olabilir.” deyip yanına bir içtihat konulabiliyorsa bu toplum o zaman ilerleyecektir. Bu toplumun, İslam toplumunun başka türlü ilerleme derecesi yoktur. Hala daha İslam toplumu kendinden yüz elli yıl önce yazılmış olan tefsirleri okuyorsa, yaşadığı dönemden ikiyüz yıl önceki tefsirleri okuyorsa ve İslam dünyası yüz elli yıldan beri, ikiyüz yıldan beri, yüz yıldan beri, elli yıldan beri hatta otuz kırk yıldan beri insanların önünü açacak hem imanî boyutta, hem sosyal hayat boyutunda, hem fıkıh noktasında insanların önünü açacak bir tefsir koyamıyorsa ne yazık ki bu Müslümanların eleştirel akıldan uzak olmalarından kaynaklanır. İslam dünyası işin kolaycılığını yapıyor. İbadetleri değiştirmeye çalışıyor. Birisi çıkıyor diyor ki: Fazla oruç tutturuyorsunuz bize. Bakın ramazanlarda uğraştığımız şeyler: Oruç fazla tutuyoruz saat olarak, sakız orucu bozar mı, yolda yürürken ağzıma yağmur damlası düşse orucu bozar mı, ruj orucu bozar mı, diş macunu orucu bozar mı, bakmadım sorulara içinde muhakkak vardır. Televizyonlarda çok izlemiyorum sahur ve iftar programlarını, ne sunuyorlar size? Dört tane bendir, ilahi. Başka sundukları ne var? Sahur programlarından iftar programlarından aklınızda kalan ne var? Bakın bu bizim resmimiz. Bizim resmimiz bu. Bu kardeşe teşekkür ediyorum, oradan geçerken dedim geçen cumartesi “Bekledim gelmedin” dedim ben, “E sende geç geliyorsun” dedi “Doğru söylüyorsun ramazanda kafam normal değil geç kalıyorum. Bu hafta geç kalmayacağım vaktinde geleceğim.” dedim, “Tamam o zaman” dedi. Ben dedim “Var mı hazırladın mı soru?” “Bir hayli var” dedi “İyi bu cumartesi bekliyorum. Beni sakız orucu bozar mı bozmaz mı dan kurtar” dedim. Bunları konuşabileceğiniz Türkiye’de bir dergâh bir tarikat
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
yok. Şunları konuşabileceğiniz Türkiye’de bir cemaat yok. Nereye giderseniz gidin. Bir kişi desin ki: biz dersimizde bunları konuşuyoruz, desin bende oraya derse gideceğim. Resmimiz…
Eleştirel akılcılık, bir inancın kanıtlı olmasından, akli olmasından veya en
azından makul olmasından ne anlamaktadır?
Bu noktada İslam’ın içerisinde pozitif noktada eleştirel bir akılcılık oturursa o kimse inancının kanıtını aramaya koyulacak zaten kendince. Bunda bir beis yok ve kendince inancının akli boyutunu, kendi inancının akli boyutunu sorgulamaktan başlayacak. Biz kendi inancımızın akli boyutundan önce düştüğümüz hatalardan birisi bu, inandığımız inancın akli boyutunu sorgulamaya çalışıyoruz. Dikkat edin buraya. Biz İslam’ız, Müslümanız, kendimizce İslam’ın akli boyutunu eleştirmeye, bulmaya çalışıyoruz, kendi akli boyutumuza bakmadan. Kendi akli boyutumuzu, kendi akli perspektifimizi, kendi akli yüzeyimizi eleştirel olarak, neredeyim, ne kadar anlıyorum, ne anlamıyoruma bakmadan biz inandığımız dini eleştirmeye çalışıyoruz akli boyutta. Büyük handikap burada. Veya en azından makul olmasından en anlamaktadır. Bu noktada da biz kendi aklımızca makul gördüklerimizi kabul ediyoruz. Aklımızın makul görmediğini -böyle bir körlük var- aklımızın makul görmediğini reddediyoruz. Bununla alakalı kendi makuliyetimizi genişletecek derinleştirecek bir çalışmamız ne yazık ki yok.
felsefesinde bu soruya
felsefecisi yaklaşır
1.MAVRODES’in kişi -göreceli kanıt anlayışı 2.Mitchell’in kümülatif kanıtıdır.
Mavrodes’e göre bir ifadeyi, bir kişiye eğer ona inandırıcı gelecek bir kanıt sunmayı başarabilirsek ispatlamış oluruz. GEORGE MARODES (tanrı inancı,sfy. 23) 2. Felsefeci Mitchell dini inancın doğrulanması adı meşhur eserinde; metafiziksel dini konularda, tarihsel olayların yorumunda ve edebiyat eleştirisinde olduğu gibi herkesi bağlayıcı olmasa da akli nedenlere baş vurarak yorumsal bir yargıya ulaşırız, der.
“Eleştirel akılcılık ve rasyonelliğe İslam dini ve düşüncesi açısından bakmak mümkündür. Din alanında “rasyonellik” derken, öncelikle bir yaratıcının varlığına O’nun gerek kendi hayatımız gerekse var olan her şeyin hayatıyla ilgili olduğuna inanmanın makul sebeplere dayandığını anlarız.” der. Mehmet Aydın (Allah’a inanmanın akilliği, syf.15) ve devam eder “Kur’an açısından irrasyonel olan iman değil küfürdür.” Aklıma yatmıyor ama inanıyorum Kur’an’ın ruhuna yabancıdır.
KIERKEGAARD; eleştirel düşünce ile imanı yargılamaya kalkışanların sonuna kadar bu yolda devam etmek durumunda kalacakları dolayısı ile gerçek anlamda iman sahibi olma ve dindar olma noktasına asla ulaşamayacaklarını savunur.
Bunun altına bende imzayı atarım. Muhteşem. Soru 3: Eleştirel akılcılık dinde kanıtların ötesine geçen, onları aşan bir
teslimiyetin var olmasını ve teslimiyetçi bir imana ulaşmasını engellemiyor mu?
Hayır. Sufiler için hayır. Buna çok inceden kestirmeden bir yoldan yürüyeceğim, Cenâb-ı Hakk sıfatsal olarak sonsuzdur. Zat olarak da sonsuzdur.
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
Sonsuz zatın sonsuz sıfatları ve sonsuz sıfatların sonsuz tecelliyatları vardır. Buna sufi açıdan kendi dalından yürüyeceğim: Sonsuz bir zatın sonsuz sıfatları ve sonsuz sıfatların sonsuz tecelliyatları var ise bir kimsenin durduğu yer, kaybettiği, köhneleştiği, körleştiği, bu noktada eskidiği yerdir. Ben buna eleştirel düşünce olarak bakmayacağım, burada benim bakış noktam şu: Sufi gerçek manada her an hayret makamındadır. Çünkü Allah her an bir şan üzerine ise her an bir şan üzerine duran bir Allah’ı anlamaya, Onu bilmeye, Onu tanımaya çalışan bir sufinin hiçbir zaman, hiçbir zaman aynı noktada durması aynı menfezde aynı hayal perdesinde aynı hayret perdesinde durması mümkün değildir. O yüzden bir sufinin imanı hiçbir zaman kemale tam olarak gelmeyecektir. İmanı tam olarak kemale geldiğini zanneden kimse aldanmışlardan olacaktır. Önünde bir Hazreti Muhammed-i Mustafa var iken ve Hazreti Muhammed-i Mustafa “Hakkıyla sana kulluk edemedim ya Mabud” derken, Onun ümmetinin, Onun ümmetinin kendisinin ibadetini, anlayışını, kavrayışını, ferasetini, aklını makul görmesi, yeterli görmesi en büyük aldatmacadır. En büyük aldatmaca. Müslüman her an kendisini yenileyen kimse olandır. “Günü gününe müsavi olan zarardadır”. diyen “Günü gününe denk olan bizden değildir.” diyen bir Muhammed-i Mustafa’nın ümmetinin günü gününe denk olması, günü gününe müsavi olması beklenemez. O yüzden bir sufi için imanın kemale gelme noktasında durur, yürür, koşturur ama hiçbir zaman benim imanım kemale erdi diyemez. Bu büyük bir açlıktır. Büyük bir açlıktır. Sufi bu büyük açlığına asla ve asla doyuramaz çünkü o büyük açlığını doyurabilmesi için o büyük olan zatın, her an bir şan üzerinde duran Allah’ın bütün tecelliyatına vakıf olması gerekir ki o da o andır, o andan sonra o an da kalmamıştır, eskimiştir ve yeniden Allah yine bir şan üzerinedir. Öyleyse bir kimsenin bu noktada hiçbir zaman kendi durduğu noktayı ister ibadet ister felsefe ister ahlak ister fikir, anlayış, feraset, hal, makam, ne derseniz deyin buna hiçbir zaman bu noktada kendisini yeterli görmeyecektir. Yeterli gören aldanmışlardandır. Yeterli gören aldanmışlardandır. Kim yeterli görüyorsa, kim oldum diyorsa, kim kemale erdim diyorsa, kim bitti benim yolum diyorsa, o yolsuzdur, kemalsizdir, fütursuzdur, fürusuzdur, o kimse, nursuzdur. Aldanmıştır. Aldanmıştır. O yüzden bunun altına imza atıyorum derken bu düşüncelerimle altına imza atıyorum dedim. Buradaki batı felsefecileri bu meseleyi eleştirel akıl olarak görecek, biz ise buna doyumsuz akıl diyeceğiz. Doymak bilmeyen akıl. Doymak bilmeyen bir kalp, doymak bilmeyen bir ruh, doymak bilmeyen bir can. İçtikçe içen, içtikçe içesi gelen, sarhoş oldukça sarhoş olmak isteyen, anladıkça daha fazlasını anlamak isteyen, yaşadıkça daha fazlasını yaşamak isteyen, yükseldikçe daha fazla yükselmek isteyen, genişledikçe daha fazla genişlemek isteyenlerin işidir bu yol. Müslüman bu prototip değildir: Namazını kıl, orucunu tut, hayatını devam ettir. Benim hayalimdeki Müslüman prototipi bu değildir, benim hayalimdeki sufi prototipi bu değildir. Bakın hayalimdeki sufi prototipi de bu değildir. O, her an bir şan üzerineyse sende o şanın içindeysen ki içindesin, sen de her an bir hayretin üzerinde olman gerekir. Eğer sen her an bir hayret yaşamıyorsan bir hayretin yok ise, sen her an eğer bir sıçrama göstermiyorsan, eğer sıçramıyorsan, tembelsin, köhnesin, eskisin. Sen bu noktada çok affedersiniz ama derinin üzerindeki eskimiş
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
hücre gibi yıkanıp gitmeye, yıkandığında yok olmaya mahkumsun. Tahkiki imandan devam edelim.
“Ben bir şey sormak istiyorum size, bir az önce dediniz ki katı akılcılıkla katı dindarlık arasında yöneticilere sesleniyorum bizi yönetenlerin arasını bulmasını söylediniz. Devletin dini olur mu?” Devletin dini olmaz ama devlet bu noktada kendi tebaasının sıkıştığı, daraldığı bir noktada tebaasının önüne açacak olgular oluşturmakla mükellef. Şimdi bunları açık açık konuşmak gerekirse, biz şu anda merdiven altıyız. Bugün Türkiye’de ehli tasavvuf bunu eleştirel manada almıyorum özgürlük manasında alıyorum, alevi kardeşler kadar hür değil. Ehli tasavvuf siyasetçiler kadar hür değil. Ehli tasavvuf selefi vahhabi çizgisinde olanlar kadar hür değil. Biz farkında değiliz aslında. Mesela bir kimse “Ben mürşidim” derse cezası var “Ben şeyhim” derse cezası var “Ben dervişim” derse cezası var. Var. Burası tapuda da aynı geçtiğinden vakfiyede de aynı geçtiğinden Karabaş-ı Veli Tekkesi olarak geçiyor. Bütün kardeşler bilir bizim Namazgah’ta bir yerimiz var siz oraya Karabaş-ı Veli Tekkesi yazamazsınız. Yazarsanız devlet oraya el koyup izale-i şuyu ile satar. “Burası ne?” dediğinde, “Bizim dergahımız” derseniz devlet oraya el koyup izale-i şuyu ile satar. Benim demek istediğim buydu. Siz birisine deseniz ki -arada biz savcılığa gidip geliyoruz, basın savcılığı bakıyor bize. Telefon açıyorlar sadece. Diyor ki: “Siz şeyh misiniz?” “Ben şeyhim.” derseniz içeridesiniz, direkt. Yöneticilere o yüzden seslendim dedim ki, bu iki ateşin arasında kaldık. İslam dünyası bu iki ateşin arasında, bu memlekette bu iki ateşin arasında. İnsanlar akılla manayı yoğuruşturan sufi, tasavvuf standlı dini hayat ve felsefesini öğrenecekler. Nerde öğrenecekler bunu? Nasıl öğrenecekler? Kaç kişi çok affedersiniz kelleyi koltuğa alıp da yürüyecek? Yürürken başına ne geleceğini kim kestirebilir? Bugün bir alevi cem evine gitseniz, cemi çok rahat yapıyorlar orda bütün her şeyiyle. Siz bir sufi ritüelini yerine getiremezsiniz, siz bir dergah ritüelini yerine getiremezsiniz. Getiremezsiniz. E merdiven altı her şey. Acı şey. Ama sonuçta siyasetçiler gelir buraya otururlar ama hür olması için bir gayret yok. İnşallah onlarda olacak.
(3. soru tekrar cevaplanıyor) Soru 3: Eleştirel akılcılık dinde kanıtların ötesine geçen, onları aşan bir
teslimiyetin var olmasını ve teslimiyetçi bir imana ulaşmasını engellemiyor mu?
Zaman zaman dinin içerisinde böyle teslimiyetçi fikir ve eylem sahipleri çıkmıştır. Bunlar bu noktada dinin kendi içerisinde mevcut dinin hükümlerine herkesin teslim olmasını, bunun dışında o teslimiyet çerçevesinde -herkes kendince bunu tespit eder- o çerçeve dairesinde düşünmesi, imam etmesi ve yaşaması öngörülür. Ehli tarikatın da kendi içerisindeki açmazlardan ve çıkmazlardan birisi de budur. Ehli tarik düşünceye sahip olduğunu söyleyenlerde, zaman içerisinde kendi müntesiplerinin kendilerine teslim olmasını bu noktada o teslimiyet içerisinde o teslimiyet dairesinin dışına çıkmamaları gerektiğini ön görmüşler. Bu yeni değil ama siyasi yapılanmalar da aynı şekilde oluşmuş, olmuş tarih boyunca. Örnek, biat söz konusu olmuş o biat söz konusu olunca insanlar biat etmişler ama biatlarının kendi içerisinde sorgulamasını veya biatlarını bu noktada hangi dairede hangi düzlemde olacağını, nasıl olması gerektiğini bakmamışlar. Sondan geriye doğru gideceğim; mesela Kur’an ve sünnette biat, Kur’an ve sünnet dairesinde olduğu müddetçe bir
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
sıkıntı yok ama yanlışta, eksikte, noksanlıkta, zulümde biat söz konusu değil. Bir siyasi biatte karışınızdaki biat ettiğiniz kimse sizi hukuksuzluğa, sizi yanlışlığa, sizi eksikliğe, sizi noksanlığa götürüyorsa o biatlaşma şeytani bir biatlaşma oluyor, doğru bir biatlaşma olmuyor. Buna örnek: müfreze halinde bir çatışmaya giden veya bir göreve giden on kişilik bir sahabe topluluğuna başındaki amir odun çalı toplatır ateş yaktırır “Ben sizin emirinizim atın kendinizi içeri!” der o on kişilik müfreze kendisini ateşe atmaz. Bu mesele Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine aktarıldığında “Burada itaat maruftadır, itaat iyiliktedir.” sözüyle biatlaşmanın çerçevesini çizer. Bu çerçevede Hanefiler çok hassastırlar. İmam-ı Muhammed bu konuda devlet hukuku noktasında aşırı derecede hassasiyet gösterir ve biatlaşmada sultanın veya siyasi otoritenin marufun dışına çıkmaması gerektiğini, marufun dışına çıkarsa sultanın azledilmesi gerektiğine kadar götürür. Sufiliğin ilk yıllarında, siyasetten şimdi sufiliğe geliyorum, sufiliğin ilk yıllarında klasikleşmiş, oturmuş bir tarikat biatlaşması yoktur. Sufiliğin ilk çıkış noktası özgürdür bu noktada. Sufilerin biatlaşması sadece ve sadece Kur’an sünnet dairesindedir. Şimdi geliyorum meselenin kelam boyutuna; eğer bu imanla alakalı kelami meselelerde ilkler, böyle körü körüne bir biatlaşma söz konusu olmuş olsaydı bir İmam-ı Maturidi çıkmazdı, bir İmam-ı Nesefi çıkmazdı, bir Kindi çıkmazdı, bir Eş’ari çıkmazdı daha ileri gideceğim, ehli sünnetin kendince sapık ilan ettiği, kaderiye çıkmazdı, cebriye çıkmazdı. Bakın bunların dahi İslam dünyasında çıkması İslam dünyasındaki fikri sorgulamanın, İslam dünyasındaki fikri eleştirinin açık olduğunu gösterir fakat bize din öğretenler onların tu kaka olduğunu söyler. Siz onların karşısında yine fikirle yine Kur’an ve sünnetten çıkarttığınız kaidelerle, risalelerle onların fikirlerini çürütmeye çalışırsınız. Bu, İslam dünyasındaki pozitif eleştirel aklın varlığını gösterir ve ilklerde yani ilk yüz yıl, ikiyüz yıl, üçyüz yıl, dörtyüz yıl, beşyüz yıl bu kocaman bir İslam kültürü oluştururken medeniyeti oluştururken bu sorgulayıcı bu pozitif sorgulayıcı aklın, pozitif sorgulayıcı fikrin bu meselede temeli vardır. Eğer pozitif sorgulayıcı akıl eleştirel akıl olmasaydı İslam medeniyeti dediğimiz bir medeniyetin oluşması mümkün değildi. Biz onu kendimizce, kendi fikrimizce, kendi aklımızca eleştirebiliriz. Bu eleştirimiz eğer ilahi bir meseleyse dini ilgilendiriyorsa vahyin bir penceresinden bakıp veya vahyin beş penceresinden, on penceresinden bakıp o meselede belli bir fikir oluşturabiliriz. O yüzden eleştirel akılcılık, eleştirel akılcılık bugünkü düzlemde eleştirel akılcılık diye adlandırılan ve mevcut, Kur’an ve sünnetten alınmış olan herhangi bir hükmün farklı bir penceresinden bakmak, farklı bir dairesinden bakmak dinin içerisinde olmazsa olmazlardan bir şey olması gerekir. İslam dünyasının son üçyüz yıldır geri kalmasının, İslam dünyasının son üçyüz yıldır batıdaki fikri yapılanmaya karşı cevap veremeyişinin yegâne sebeplerinden birisi belki de bizim klasik din algısında -bu, fikri noktada- klasik din algısında durup yeni şeyler üretemememizden kaynaklanıyor. Biz elimizdeki mevcut vahyin argümanlarını yani Kur’an sünnet ve bu noktada ashabın bakış açısını kendimize örnek alaraktan yeniden, yeniden, yeniden, eleştirel bir noktada kendimizi yenilememiz gerekir ve benim anladığım, benim anladığım din bunun karşısında değil. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri “Sana hakkıyla ibadet edemedim ya Mabud” diyorsa ve o her an yeniden
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
yakınlaşmaya doğru
yenilenmeye, yeniden kendisini tazelemeye, yeniden bu noktada kendisini dizayn kendisini yeniden etmeye, koştutturuyorsa ve sufilerin kendi içlerinde hakikatinde hakikati vardır düsturunca bunu çalıştırmaya gayret ediyorlarsa o zaman eleştirel akılcılık dindeki kanıtların ötesine geçen değil, dindeki kanıtları, dindeki kanıtları açan, dindeki kanıtların anlaşılmasını isteyen, dindeki kanıtların kanıtlarla daha ileriyi düşünen daha güzeli düşünen daha iyiyi düşünmeye daha kapsamlıyı düşünmeye daha derin düşünmeye sevk eden bir nokta olması gerekir. İslam dünyası bunu gerçekleştiremediğinden dolayı sıkıntı var ve İslam’ın kendi içerisindeki kendilerini entelektüel görenlerin açmazlarından birisi şu: Bizim önümüze fikri planlarla ve fikri yollarla gelmeyip bizim ibadetlerimizi değiştirmeye çalışıyorlar ki en büyük handikap bu. Ben iman ederken nasıl bir Allah’a iman etmem, nasıl bir Allah’ı tanımam, nasıl bir Allah’ı bilmem noktasında değil de benim namazımı değiştirmeye çalışıyor. Sıkıntı bu. Sen benim namazımı, örtümü değiştirmeye çalışma! Benim önüme imanın hakikatlerini ser, benim önüme benim iman ettiğim Allah’ı tanımlamada, bilmede, öğrenmede, Allah’ın varlık alemine sunmuş olduğu hikmetini tam manasıyla berrak, pırıl pırıl anlamanın bana yolunu çiz. Bu kendi kendimize öz eleştiri; bunu yapmayıp da bizim entelektüel takımımız, bu acı bir şey, son ikiyüz yıldan beri, üçyüz yıldan beri entelektüel takımımız bizim camilerde oturtuşumuzla kalkışımızla ilgileniyor. Bizim tekkelerdeki ritüellerimizle ilgileniyor, bizim ibadetlerimizin içerisindeki ritüellerle ilgileniyor. Bu değil derdimiz. Bu değil. Biz bundan altıyüz-yediyüz yıl sekizyüz yıl bin yıl önceki, bin yıl önceki İmam-ı Maturidi’nin iman esaslarının üzerinde duruyoruz. Yeniden buna gözlem getirecek yeniden buna akait getirecek yeniden pencere açacak bin yıldır İmam-ı Maturidi gibi bir entelektüelimiz yok. Varsa biz tanımıyoruz, bilmiyoruz yani biz okumadık o zaman. Olmayışının sebebi, bu benim kendimce, bunun en ana hatlarından birisi insanların düşünmeye korkmaları. Biz çünkü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri “İçtihat eden isabet ederse iki sevap isabet etmezse bir sevap.” disturunu unuttuk. Yani karşımızda birisi içtihat ederse biz onu tu kaka deyip batırıyoruz ve içtihat etmeye insanlar kokuyorlar, düşüncelerini açığa çıkartmaya korkuyorlar. Bunları burada konuşuyoruz diye benim mailime küfrüme fetva veriyorsa bir kimse İslam dünyasında bunları konuşacak kimse kalmaz, kalmıyor. Veyahut ta böyle bir şey isteniyor bizden. Nasıl bir şey isteniyor? Biz düşünmeyelim, biz fikir üretmeyelim, biz analiz etmeyelim, biz olayın bizi nereye götürdüğüne, fikrimizin bizi nereye götürdüğüne bakmayalım, dine sadece fıkıh dairesinde bakıp, fıkıh dairesinde bakıp orda kalalım, dine bu noktada akait noktasındaki bizim fikrimizi, gönlümüzü, aklımızı yerinden oynatacak, daha ileri; oturmuş yerleşmiş bir mekanizmayı çatırdatacak şeylerden korkup ürküyoruz biz.
Bizi yönetenlerde ürküyorlar aynı zamanda bizi dinsel olarak da yönetenler bunlardan ürküyorlar. Bizi sadece siyasi olarak yönetmiyorlar, bizi dini olarak da yönetiyorlar. Siz bugün mevcut dini oligarşinin dışında bir din söylemine veya algısına veya yaşantısına sahip olamazsınız. Bütün ülkelerde dünya üzerinde dini bir oligarşi var, Hristiyan dünyasında Hristiyan papazların veya din adamlarının oligarşisi, Yahudi aleminde Yahudi hahamların oligarşisi. Bunu Kur’an da beyan
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
ediyor. Buna Kur’an diyor ki, o Yahudi ve Hristiyan din adamlarının klasikleşmiş oligarşik yapılarından dolayı şikâyet ediliyor ve onlar bu yüzden yerle bir ediliyor tu kaka ilan ediliyor. Aynı şey, İslam dünyasında da bu hastalık var. İslam dünyasında da insanlar dini oligarşilerin içerisinde baskı altında sömürülüyor veyahut ta onların hür bir şekilde din algısını ve algılamasından uzak tutuluyor. Böylece aslında tüm dünya ve tüm dünya insanları hangi dine hangi inanca sahip olurlarsa olsunlar dini oligarşinin baskısının altında yaşıyor. Siz Uzakdoğu felsefesini dahi kendinizce, kendi dairenizde hür bir şekilde algılayamazsınız. Mümkün değil. Aynı şekilde de siz İmam-ı Maturidi’nin noktasında durursunuz. Daha ilerisini, hata yapın, daha ilerisini daha gerisini çıkartamazsınız. İmamı Azam’ı eleştiren veya İmam-ı Azam’ın çizgisinin dışında fetva veren kendi talebesi var. Kim? İmam-ı Yusuf ve sonradan yetişmiş İmam-ı Muhammed. İmam-ı Muhammed hem yetişmiş olduğu İmam-ı Azam’ın hem yetişmiş olduğu İmam-ı Yusuf’un söylemiş olduğu, getirmiş olduğu içtihadın farklı bir penceresinden içtihat getirebiliyorsa ve o reddiyeye uğramıyorsa ve onu reddetmiyorsa, onlar bu o günkü entelektüel takımının özgürlüğünü gösteriyor. İmamı Azam hazretlerini muhakkak bir fıkıh alimi olarak görebilirsiniz ben onu entelektüel bir kimse olarak görüyorum aynı zamanda. Çünkü sadece fıkhî meseleleri abdestle, oruçla, namazla alakalı meseleleri fıkhetmemiş aynı zamanda kelami meselelerde fıkhetmiş, kelami meseleleri de konuşmuş, imanla alakalı meselelerde konuşmuş, kaderle alakalı meselelerde konuşmuş, meleklerle alakalı, cinnilerle alakalı meselelerde de konuşmuş. Yani sadece namazı bozan, abdesti bozan şeylerle kalmamış. İşte İslam dünyası bunu elde edemediğinden dolayı ne yazık ki o oligarşinin içerisinde duruyor ve imanını taklitten tahkike geçiremiyor. İbadetlerini taklitten tahkike geçiremiyor. Sufiler intisaplarını taklitten tahkike geçiremiyorlar. Siyasetçiler siyasi biatlarını taklitten tahkike geçiremiyorlar ve bu büyük bir körlük. Büyük bir körlük. Düşünebiliyor musunuz çok kısa güncelden bir örnek vereyim; İslam dünyası Suriye’deki kimisinin işid kimisinin deaş dediği örgüte güçlü bir ses çıkartamadı. Biz burada kendimizce kendi kendimize bağrındık durduk dinle İslam’la bunun alakası yok diye. Kimse güçlü bir ses çıkartamadı. Bu uluslararası oyuna herkes geldi, herkes çanak tuttu. Diyemedi kimse. İslam dünyası bundan korktu. Bizde böyle bir algı var, biz yanlışa yanlış diyebilecek cesarete sahip değiliz, din bizi bunu sevk ediyor ama biz o cesarete sahip değiliz.
4- TAHKİKİ İMAN: Gazali’ye göre imanın üç mertebesi vardır. 1-İnsanlardan avam olanların, kültürsüzlerin imanı; bu sırf taklitten ibaret
Bu, anneden babadan görmüş, toplumdan görmüş, etrafından görmüş
olduğu bir iman. Avamın imanı.
2-Kelamcıların, araştırmacıların imanı; bu bir nevi delil ile karışmış
imandır. Bu, avamın imanına yakın fakat biraz ilerde bir imandır.
Bu da delil üzerine mürekkep yalamışların imanı. Mektep, medrese görmüş. Allah’a imanın delillerini size anlatır, peygambere imanın delillerini size anlatır, meleklere imanın delillerini anlatır, bir de niçin iman edilmesi gerektiğini anlatır.
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
Peygamberle imanın delillerini anlatır bir de niçin peygamberlere iman edilmesi gerektiğini de anlatır. Bu alimlerin, yüzeysel alimlerin imanıdır. Öyle söyleyelim.
3- Ariflerin imanı: Arif. Arif: Bilen demek Benzer şekilde Muhammed İkbal’de dini hayatı üç döneme ayırır İMAN –
Ariflik dereceleri ile ilişkisi olamayan aklı başında, makul bir insan için akıl –iman ilişkisinde en uygun tutumlar eleştirel akılcılık ve tahkiki imancılık denebilir.
Eleştirel akılcılığın sonucu tahkiki imandır. Nitekim Gazali araştırıcıların imanına ulaşma yollarını şüphe, akıl ve araştırmada görmesinin yanında yine bu derecede bir inanca üç yoldan ulaştığını söyler.
1. SEBEPLER, 2. KARİNELER,3. TECRÜBELER. Bunlardan sebepler dediği delillere nedensellik prensibi dahildir. Gazali her şeyin yaratıcısı, yanılmaz ve son bir sebebin mevcudiyetine düşünce gücüyle ulaşmıştır. Karineler dediği şey, doğuş ve sezgi yoludur. Nihayet tecrübelere gelince; zaman zaman yaptığı ibadet ve zikirlerdir.
Gazali’de insani bilgi ve ilahi bilgi bir çeşit dayanışma içinde görülür. İnsan, şer’i ve akli ilimleri iyice öğrenip kavradığında Allah, nübüvvet ve kıyamet gününe dair “Şüpheye meydan vermeyecek bir bilgiye değil ama bir imana kavuşabilir.” (Gazalinin düşünce sistem, syf.176)
Tahkiki imancılığı katı imancılıktan en belirgin özellik ikincisi riskli bir iman atlayışına dayanırken öncekinin rasyonel düşünce, değerlendirme ve tercihi başa koymasıdır. Peterson
İslam dini, düşünce söz konusu olduğunda sınırları bilinen bir akli değerlendirmeye dayalı tahkiki imanın önemi daha belirgindir. Maturidi’ye göre “Sağlam din, delillere dayalı din.” demektir. (Maturidi’de Bilgi Problemi,syf.134)
Soru 4: “Sınırları bilinen bir akli değerlendirme.” Maturidi burada neyi kast etti? İmam-ı Maturidi sınırları bilinen bir akli değerlendirme olarak, bu değerlendirme aklın sınırları içerisindedir. İmam-ı Maturidi bu noktada Kur’an ve sünnet dairesinde, İmam-ı Maturidi’nin bu noktadaki duruş noktasıyla felsefesiyle biraz ilgili olduğumdan dolayı anladığımı söylüyorum, İmam-ı Maturidi meselelere Kur’an ve sünnet içerisinde kalaraktan, Kur’an ve sünnetin içerisinden farklı hükümler çıkararaktan durur. Bu noktada İmam-ı Maturidi’nin felsefesinin, dairesinin sufilere çok yatkın olduğuna inanırım. Sufiler kendince düşünce dünyalarını ve tefekkür dünyalarını Cenâb-ı Hakk’ın zatı hariç geniş bir yelpazede algılarlar. Burada biz bir şeyi düşünürken bize düşünme noktasında yasaklanan şey Allah’ın zatullahıdır. Cenâb-ı Hakk’ın zatullahının haricinde her şey düşünülüp tefekkür edilebilir dairesi vardır. Sufiler için ve bir kimse düşünürken, tefekkür ederken, kelam ederken bir tek Allah’ın zatıyla alakalı düşünüp tefekkür edip kelam edemez. Geri kalan dini ilgilendiren veya ilgilendirmeyen her meselede İslam bir düşünce üretmekle mükelleftir. İslam buna mükellef derken, o dini yaşayanlar, o
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
dine iman edenler bundan mükelleftirler. Kendilerinin mükellef görmek zorundadırlar. Çünkü bu noktada sınır, Allah’ın zatullahıdır. Bir tek o sınıra dokunamazsınız. İmam-ı Maturidi’nin sınırları bilenen bir akli değerlendirme derken Allahu alem bunu kastetmiştir. Eğer bunu kast etmediyse bunu kabullenen bir kimse değilim. Kendimce, kendi geldiğim gelenek olarak sufi geleneğinde Allah’ın zatullahı bir tek tefekkürden uzaktır. Ve Cenâb-ı Hakk’ın zatullahın haricinde bir kimse düşünce noktasında istediği noktaya doğru gidebilir ve bunu, bu düşüncesini destekler, bu düşüncesini destekleyecek olan bütün argümanları kullanabilir. Bu, o kimsenin rabıtasıdır, o kimsenin hayalidir, o kimsenin halidir, o kimsenin rüyasıdır, o kimsenin üzerine gelen Cenâb-ı Hakk’ın sufilerin kendilerince ilm-i ledün dediği ama sufi olmayanların sezgi dediği, sufi olmayanların o kimselere ilham dediği ama sufilerin kendi dairesinde, kendi dairesinde bunu ilm-i ledünle bağladıkları bütün argümanlar açıktır. Sufi hakikatin hakikatine ulaşmak için, hakikatin hakikatine ulaşmak için var gücüyle mücadele etmekle emrolunmuştur. O yüzden bir sufi için sınır, Allah’ın zatullahıdır. Zatullahı tefekkür edemez. Zatullahla alakalı kalbine gelen her ilmi tenzih eder. Bu muhteşem bir tevhid zevkidir. Onun kalbine gelecek olan her tecelliyatı bu manada tenzih ederek yeniden, yeniden, yeniden, yeniden, yeniden, yeniden, yeni ufuklara doğru kanat çırpar. Arifin imanı o yüzden her an yenilenen, her an yenilenen, her an cedid olan imandır. Her an yenilenen her an cedid olan imana ulaşabilmesi için bir kimsenin her daim Onu zikretmesi gerekir. Ariflerin, sufilerin imanlarının tahkiki olması ve imanlarının hiç yenilmemesi, Bediüzzaman Said Nursi’nin Mektubat 9.kısım 8.telvih: Tasavvuf, tarikat, hakikat namları altında dediği ve adi samimi bir ehli tarikat iman noktasında asla yenilmez dediği nokta burasıdır. Asla yenilmez dediği adi samimi bir ehli tarikat silsileyi meşaiye duyduğu muhabbet cihetiyle fasık olabilir asla zındıkaya düşmez, der. Buradaki onun zındıkaya düşürmemesinin yegâne sebeplerinden birisi üstadına ve üstadına ve üstadına duyduğu sevgi cihetiyledir. Bu sevgiyi sufilerde hayat kaynağı gibidir iman kaynağı gibidir. Bu sevgiyle sufi kendisini her dem yeniler ve bu sevgi onu her dem zikrullaha götürür. Kim Allah’ı zikrederse Allah da onu zikreder. Allah’ın onu zikretmesi, en aşağı tabakada affetmesidir. Sufiler af olmayı düşünmezler. Sufiler aşırı bir iştiyak, aşırı bir aşk, aşırı bir özlemle Allah’ın zatullahına koşarlar çünkü özlem ona aittir, çünkü aşk ona aittir, çünkü şevk ona aittir. O bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle, bitmek tükenmek bilmeyen bir şevk ile hakikatin hakikatine, hakikatin hakikatine, imanın da imanına, hakikatin hakikati dediğim: imandır. O zaman o kimse hakikatin hakikatine, hakikatin hakikatine, hakikatin hakikatine koşarken ve her geldiği hakikat noktasını tenzih ederekten, her geldiği hakikat noktasını tenzih ederekten yaşadığı çağın, yaşadığı ortamın en temiz en hakikat noktasındaki imanını bulur. O yüzden sufilerin imanı ve sufilerin iman derecesi kitaplarda yazılan iman derecesinin üstündedir, çok üstündedir hem de. Burada söylediğim gerçek sufilerin. Gerçek sufiden kast ettiğim kimseler: görüyormuşçasına hayatı yaşayanlar, ibadet edenler. Görüyormuşçasına. Buradaki hadis-i şerif muhteşemdir; “Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmen.” Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmeyi namazın içine sıkıştırır bırakırsanız, orucun içine sıkıştırır bırakırsanız, zekâtın içinde sıkıştırır bırakırsanız gerçek bir sufi anlayışında,
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
gerçek bir iman sahibine sahip olamazsınız. Bu görüyormuşçasına ibadet etmek demek, görüyormuşçasına yaşamak demektir. Görüyormuşçasına yaşamak demek bir kimsenin gözünü açıp kapatıncaya kadar dahi her an o Allah’la alışveriş etmesi demektir. Bu, her nefeste, her nefeste bir nefes daha yaklaşmak, bir nefes daha yaklaşmak, bir nefes daha tanımak, bir nefes daha bilmek, bir nefes daha Ona ulaşmaktır. Bundan geri kalanlar imanlarını köhneleştirirler ve eskitirler. İslam dünyasının en büyük problemi bu ama bu probleme gelem noktası tekkelerin ve sufi dünyanın kendi entelektüelliğini kaybetmesi ve kendilerini ritüellerin içerisinde boğması ve kendilerini yenileyememesidir. Sebep budur. Kendileridir. Yok ayağının baş parmağını bunun böyle üstüne getireceksin, yok elini buraya böyle koyacaksın, yok üç adım atacaksın dört adım duracaksın! Sufi dünya ne yazık ki kendisini köhneleştirmiştir. Sufiliği şeyhinin ayakkabısını çevirmek olarak görmek, sufiliği şeyhinin tarlasında buğday toplamak olarak görmek, sufiliği şeyhinin fabrikasında çalışmak olarak görmek, sufiliği şeyhinin yanında gittiğinde böyle durarak bu şekilde görmek ne yazık ki İslam dünyasını bu hale getirmiştir. Yeniden imanını tazelemeyi, yeniden zikrullah yaparaktan Allah’a yaklaşmayı yakin durmayı, yeniden Allah’ı sevmeyi, o gün sabah kalktığında Allah’ı başka bir veçhesiyle görmek, Allah’ı başka bir veçhesiyle tanımak, Allah’a başka bir veçhesinde aşina olmak, her olayda, her tecelliyatta, her nefeste Allah’ın veçhesini farklı bir noktada farklı bir dairede görmeden uzaklaşıp, şeyhinin ayakkabısını düzelmekle cennete gideceğini düşünen sufi anlayış İslam dünyasına yapılmış en büyük hançer ve en büyük kötülüktür. Şeyhinin cübbesinin ucundan öpüp de cennete gitmeyi düşünen bir sufi yapılanma ne yazık ki İslam dünyasına zarar veriyor, fayda değil. Ve ne yazık ki ehil olmayan, ehil olmayan, bunu kendimi dahi ilave edebilirim, üstad geçinen, üstadım demiyorum, ehil olmayan. Burada sohbete ehil olmayabilirim ehil olduğumu zannetmiyorum ama kendisini üstad görenler, kendilerini şeyh görenler ne yazık ki kimisi üzüm bağlarında bağlarını toplatmakta, kimisi fabrikasında işçi çalıştırmakta, kimisi tarlasındaki buğdayı toplatmakta, kimisi de dervişlerden ders kâğıdı olarak yüzer lira almakta, kimisi de dervişlerden para toplamakta. Herkes bir noktaya gelince ne yazık ki sufiler gerçek manada işlevlerini yerine getirmiyorlar. Getirmeyinceye de İslam dünyasının önünde bir kapı aralanmıyor. Bir kapı aralanmıyor. Bu acı bir şey. Bunları konuşmaya çalışanlardan ürkmek, bunları konuşanları tu kaka ilan etmek, bunları alaşağı etmeye çalışmakta büyük bir kaos ve büyük bir körlük. İşin en enteresan noktası da bu. İşte o zaman İmam-ı Maturidi’nin buradaki sınırları bilinen bir akli değerlendirme derken herkes kendince, kendi akli sınırını alabilir burada. Ama biz kendi akli sınırımızı, kendi akli sınırımızı Allah’ın zatının haricinde her şeyi alabilecek noktaya getirirsek, o zaman farklı bir dünya keşfetmiş olabiliriz. Enteresan bir şeydir şimdi kalkıp çizmeme gerek yok aşina buradaki büyük bir çoğunluğu, Cenâb-ı Hakk önce aklı yarattı ve akıl kendisinden sonra yaratılan her şeyi içine aldı. Akl-ı evvel dediğimiz şey, kendisinden sonra yaratılan her şey onun içinde. Biz o aklı sınırlandıracaksak, onun sınırı varlıktır komple. Varlığı ister siz maddesel boyutta alın ister manevi boyutta alın. Maddesel boyutta alıyorsanız varın gücünüz yetiyorsa ister varlığın çıkış noktasına gidin isterseniz varlığın genişleyen noktasına gidin, sınırınız oraya kadar açık. Eğer söz
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
konusu dediğiniz şey, sizin manevi olarak algılarız dediğiniz şey de varlığın içerisinde onunda sonuçta gidebileceği son nokta zatullaha kadar.
ŞERİAT – İNSAN VE AKIL adlı kitabında Prof. İlhan Arsel İslam şeriatı “Akıl” denen şeyi özgür şekilde iş görsün diye değil, sadece tanrı ve peygamber buyruklarını bellesin ve aynen izlesin diye verilmiş sayar. (syf.224)
Katılmıyorum. Bu otomatikman İslam’ın bu noktadaki kelamına hakaret sayılır. Eğer böyle bir şey olmuş olsaydı İmam-ı Maturidi’ler, Kindi’ler çıkmazdı. Nesefi çıkmazdı, Farabi çıkmazdı, mümkün değil. İnsana verilen akıl sadece İslam şeriatını anlasın diye verilmiş olsaydı bugün dünya üzerindeki düşünce ve fikir noktasında en fazla kendi içerisinde, son üçyüz yılı biz bunun içerisine koymazsak, en büyük emeği veren İslam dünyası. Bu konuda medeniyeti kuran İslam dünyası hatta son bin yılın, binbeşyüz yılın bu noktadaki felsefesini oluşturan, dünya felsefesini oluşturan İslam dünyası. Bu noktada, minvalde almak İslam dünyasının fikir emekçilerini görmemek demek. Hazreti Mevlâna’yı görmemek demek, Arabî’yi görmemek demek, Gazali’yi görmemek demek Farabi’yi görmemek demek, İbn Haldun’u görmemek demek, Kindi’yi görmemek demek, aklıma gelen isimleri söylüyorum, Necmettin-i Kübra’yı görmemek demek nereye atabilirsiniz? Yok, bu mümkün değil.
“İmanın doğası konusunda Müslümanlar… imanın kavramsal yapısını çıplaklığı içinde ortaya koymayı başardılar ama derin ve şahsi bir şey gerçekten hayati olan bir şey onların ince tahlillerinin dışında kaldı.” Prof. İZUTSU (İslam düşüncesinde iman kavramı, syf.281)
Buna da katılmıyorum.
İzutsu’nun bu söylediğine de. Şu açıdan katılmıyorum, böyle bir şeyi -ki İzutsu bu noktada iyi bir arabicidir, her ne kadar bazı arabiciler onu eleştirseler de İzutsu sonuçta kendinden bahsettiriyor, kendinden konuşturuyor, kabul etmeyenler dahi. Arabî’yi bu noktada irdeleyen bu noktada anlamaya çalışan bir kimse. O zaman Arabî’yi hiç konuşmayacak kendisi.
ilişkiler bizim putumuz.
Soru 5: Bu ince tahliller nedir? Bu ince tahliller tahmin ediyorum az önceki sohbetim. Bireylerin kendi içlerinde, kendi dairelerinde, kendilerini yenileyememesi. Bu noktada kendilerini yenilemeye de korkmaları. Kendimizi yenilemekten korkuyoruz. Çünkü kendimizi yenilersek yaşam standardımız değişmek zorunda kalacak. Yaşama standardımız değişince, etrafımızla olan İnsanların en önemli göremedikleri ince ayrıntılar, kendi hayat standartlarının putu olmasıdır. Biz kendi hayat standardımızı iman ediş şeklimize, şemalimize, kalbimize göre değil. Dayatılan, ön görülen hayat standardına göre yaşıyoruz. Bize bir din standardı koyuyorlar biz o din standardına göre din yaşıyoruz. Bize bir evlenme standardı koyuyorlar bir o evlenme standardına göre evleniyoruz. Bize bir ev standardı koyuyorlar biz o ev standardında göre evde yaşıyoruz. Bize bir hayat standardı dayatıyorlar biz o dayatılmış olan hayat standardına göre yaşıyoruz. Anne babalarımız, eşle, çocuklarla olan ilişkilerimiz, eğitimimiz hatta burada duruşumuz iman ediyorsunuz ve dahi bu standartlarda. Siz o standartlar noktasında yaşıyorsunuz, kaybettiğimiz ayrıntılar bunlar. Ve o standartlar dairesinde bir imani
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
ve İslami duruş biçimimiz, şeklimiz, fikrimiz var. O standardın dışında bir fikrimiz, düşüncemiz, yaşantımızın olması mümkün değil. Kendimizce. Bu sebeple -bu, tırnak içerisinde- bu sebeple aynileşiyoruz. Mesela örnekleyeceğim bunları küçük küçük farkında olmadan, bu sebeple biz mali durumumuz ne olursa olsun tatil yapmayı düşünüyoruz. Bu sebeple biz mali durumumuz ne olursa olsun herkesin tatil yaptığı şekilde tatil yapıyoruz. Bu standartlar içerisinde olduğumuzdan hacca giden hacı efendiler herkes Hilton’da kalmak istiyor. Bu standartlar içerisinde durduğumuzdan biz bir lokantada, bir yerde lüks iftarlar etmek istiyoruz evet. Örnekleyeceğim şimdi, bende dahilim buna, kapısının önüne iftar sofası açıp yoldan geçen herkese iftar veren bir kimse gördünüz mü? Bende dahilim buna. Hani “Yarım hurmayla da olsa siz cehennem ateşini söndürün.” diyen Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünneti nerde? Siz bir Kurban Bayramı gördünüz mü kapısının önünde hayvanını kesmiş oradaki hemen gelen geçene dağıtan? Zekât verenlerin kaç tanesi bir fukara eve gidip de zekatını böyle tatlı bir şekilde hiç fark ettirmeden verip, ziyaret edip hoş bir sohbet edip gönlünü alıp gitmiştir? Çıplak din. “Bugün kaç kişi oruç tuttu?” Birisinin eli var. “Kaç kişi bir fakiri doyurdu?” Yine aynı kişinin eli kalkıyor. “Kim bir hastayı ziyaret etti?” Yine bir kişinin eli kalkıyor. Kim? Hazreti Ebu Bekir Efendimiz. Soruyorum, Hazreti Peygamber efendimiz sormuş. Bugün cumartesi, bugün bu üçünü bir arada toplayanınız var mı içinizde? Ben dahilim buna. Yok. Dün cumaydı, bunun üçünü toplayan var mı içinizde? Yok. Bir gün önce perşembeydi, perşembe günü bu üçü nefsinde toplayan var mı? Yok. Aynileşmişiz, imanımızı yenilememiz mümkün değil. Dışarı gitmeye gerek var mı? Önce nefsimizi sorgulayacağız ya. Bu topluluk üç gün içerisinde hasta ziyaret etmemiş, aç doyurmamış, oruç tutmamış. Dayatılan bir din yaşıyoruz. O hoşumuza gidiyor. Topluluk namazını kıldı ama. Sakın, namazı bari bırakmayın. Dinde yıkılan son kale. Hasta ziyareti kalesi yıkılmış, aç doyurma kalesi yıkılmış, giyindirme, bir çıplağı giydirme kalesi yıkılmış, yetimin başını okşama kalesi yıkılmış. Yıkılmış. Oruç tutma kalesi yıkılmış. Hepimizde ölmeden önce ölmeyi arzu ediyoruz ama. Hepimizde. Hepimizde o kadar dindarız ki. Ama hiçbirimizde imanımızı yenileme noktasında değiliz. Enteresan bir şey mesela “Ey iman edenler iman ediniz!” Allah Allah ayet-i kerimeye bak. Allah bizi farklı bir imana sevk ediyor, Allah bizi farklı bir perdeye sevk ediyor, Allah bizi farklı bir noktaya gönderiyor diyor ki bize “Ey iman edenler iman ediniz.” O zaman bizim her gün iman noktasında kendimizi tazelememiz, kendimizi derinleştirmemiz gerekiyor. Ya biz iman ettik. İman etmek neydi: Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, din gününe, hayrına şerrine, ya bunu herkes biliyor, bunu herkes biliyor ama burada bir incelik var. O İzutsu’nun az önceki ince tahlillerin dışında kaldı ince bir tahlil gerekiyor burada. İnce bir tahlil. İnce tahlil: her gün görüyormuşçasına yaşamak. İnce tahlil: ve her gün iman, iman, yeniden iman etmek. Mesela biz bunu böyle okuyoruz, sahabe iki kişi bir araya geldiğinde “Hadi iman edelim yeniden.” deyip “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhü ve resulü!” söylerlerdi. Biz bunun suretine baktık bizde yan yana geldiğimizde ama bunu hiç kimse birbirine teklif edemiyor hiç kimseye siz bunu söyleyemezsiniz “Hadi gelin yeniden bir iman edelim Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhü ve resulü!” Eğer bu sadece kelami, olarak
4 – 25 Temmuz 2015 Tarihli Sohbet
bunu söylemekse, burada kalıyorsa ince tahlilden uzağız. Evet, bunu kaybettik. “Ey iman edenler iman ediniz” ince tahlilden kaybettik. Hiç aklımıza gelmiyor bu ayet-i kerime bizim. Eğer iman edenler gerçekten yeniden iman ederlerse ve imanlarını tazeleme, yenileme, derinleştirme, genişletme noktasına giderlerse ve her gün yeniden, yeniden, yeniden, yeniden, yeniden yeniliyorlarsa kendilerini hatta imanlarını yeniden sufilerin kendilerince düstur edindikleri her nefeste tazeliyorlarsa ve berraklaştırıp, parlaklaştırıp, ferasetlerini arttırıyorlarsa o zaman ince tahlilleri var demektir. Ama öbür türlü İslam dünyasının bu noktada İzutsu’ya katılıyorum. Kendisini yenileme ve ince tahliller yapmaktan uzak. Kendisini yenileme ve ince tahliller yapmaktan uzak. İşin bu da acı tarafı. Allah bizi affetsin inşaallah.
And olsun biz Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık, öğüt alan
yok mu?(KAMER,17)
Nefes II — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları