Nefes II

Nefes II — 25 Nisan 2015 Sohbeti

NEFES II • 2/18

25 Nisan 2015


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

25 Nisan 2015 Tarihli Sohbet

Bütün beşerî mertebeler arasında en yücesi velayet (velilik) mertebesidir.

Başka bir ifade ile Veli, insan-ı kâmil’in zirvesidir.

Veli, Resul ve Nebi kavramlarını da içeren en geniş kavramdır. Veli ilahi isimlerinden biridir. Ama bir kimse eğer Allah hakkında en yüce bilgiye erişirse o kimsede aynı şekilde isimlendirmeye layık olur. Bununla beraber kulluğunun kesin bilincine sahip olan bu beşerî veli, herkesin önünde bu isme sahip çıkmaktan hoşlanmaz. Çünkü veli kelimesinin yalnızca Hakk Teâlâ’ya ait olduğunu ve beşerî bir varlığın VELİ mertebesine yükseldiğinde de kulluğu aşıp Rububiyyet mertebesine ref edildiğini bilir. Ama ister hoşuna gitsin ister gitmesin bir Hakk yolu yolcusunun bazen bu kulluk mertebesini aştığı da bir vakıadır. Füsus

Bir insanın insan-ı kâmil olmasının ilk şartı onun VELİ olması ve

velayetinde, bütün insan-ı kâmil tiplerinin en genel vasfı olduğudur.

Şu hâlde VELAYET’in manası nedir? Velayet mertebesine yükselmiş olan bir kimse kendisinin Hakk Teâlâ’nın bir tecellisi olduğunun ve bu vasfıyla da zat yönünden Hakk ile aynı olduğunun berrak bir bilincine sahiptir.

Bu kimse kendi nefsinin içyapısıyla bir benzetim yaparak bu kevni kesretinde Hakk’ın tecellileri olduğunu ve bu anlamda da zatiyyet yönünden Hakk’tan farklı olmadığını bilir. Bu ise varlığın tekliği (Vahdet-i Vûcûd) hakkındaki son ve temel bilince ulaşmış olmak demektir.

Bu bakımdan FENA kavramı velayet teorisinde ne kadar rol oynar? Bildiğimiz gibi ARABÎ Fena konusunu üç safhaya ayırır: 1- Sıfatların fena bulması. Arabî buna Tahallûk der. Bu Hakk yolu yolcusunun nesine ait bütün beşerî sıfatları ifna etmiş ve onların yerine tıpkı kendisininmiş gibi Hakk’ın sıfatlarını vazetmiş olduğuna delalet etmektedir.

BALİ EFENDİ buna “Kendi sıfatlarını Hakk’ın sıfatlarında ifna etmek” der. 2- TAHAKKUK. Hakk yolu yolcusunun kendi zatını ifna etmiş ve kendi zatı

ile Hakk’ın Zat’ının bir ve aynı olduğunu tahakkuk ettirmiş.

BALİ EFENDİ buna “Kendi zatını Hakk’ın zatında ifna etmek” der. 3- TA’ALLÛK. Bu hal fena halinden sonra gelen beka diye bilinen hale

BALİ EFENDİ buna “Kendi fiillerini, Hakk’ın fiillerinde ifna etmek” der.

Nebi ve Resul hali hazır, âleme sımsıkı bağlı iken velayetin bu dünya ile bir

ilişkisi yoktur. Açıklar mısınız?!

Bütün beşerî mertebeler arasında en yücesi velayet (velilik) mertebesidir. Velilikle alakalı ayet-i kerime var biliyorsunuz, Allah’ın velileriyle alakalı “Onlar mahzunda olmazlar mahcupta olmazlar. Onlar dünyada da ahirette de müjdeler vardır.” Yunus suresinde, malum.

Başka bir ifade ile Veli, insan-ı kâmil’in zirvesidir. Veli, Resul ve Nebi

kavramlarını da içeren en geniş kavramdır.

Veli ilahi isimlerinden biridir. Ama bir kimse eğer Allah hakkında en yüce bilgiye erişirse o kimsede aynı şekilde isimlendirmeye layık olur. Bununla beraber kulluğunun kesin bilincine sahip olan bu beşerî veli, herkesin önünde bu isme sahip çıkmaktan hoşlanmaz. Çünkü veli kelimesinin yalnızca Hakk Teâlâ’ya ait olduğunu ve beşerî bir varlığın VELİ mertebesine yükseldiğinde de kulluğu aşıp Rububiyyet mertebesine ref edildiğini bilir. Ama ister hoşuna gitsin ister gitmesin bir Hakk yolu yolcusunun bazen bu kulluk mertebesini aştığı da bir vakıadır. Fusûs

Bir insanın insan-ı kâmil olmasının ilk şartı onun VELİ olması ve

velayetinde, bütün insan-ı kâmil tiplerinin en genel vasfı olduğudur.

Şu hâlde VELAYET’in manası nedir? Veli, Kur’ani tabirle, Allah’a iman etmiş Resulüne iman etmiş ve Kur’an’ın ve Sünnet-i Resulullah’ın hükümlerini gücünün yettiğince yerine getirmeye çalışan Allah ve Resulünü çok seven, çok tövbe eden salih insanlar. Salih insanlar. Allah’a yakınlık, Allah’a kurbiyet tesis etmeye çalışan, müminlerin içlerinde en faziletlileri. Bütün peygamberler aynı zamanda velidir. Bütün nebiler aynı zamanda velidir. Burada peygamber, veli, resul ve nebi kavramlarını da içerir, dediği, bütün nebiler ve resuller aynı zamanda velidir. Örnek kavradığına dair, siz şimdi onu “Ya velilik nebilikten üstün mü” diye düşünürsünüz. Burada nebilik ve resullük örneğin son bulmuştur. Nebilik ve resullüğün bu noktada Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemle hitama ermiştir. Ama velilik ebedidir. El Veli ismi şerifi Cenâb-ı Hakk’ın ebedidir. Mesela el Nebi ismi şerifi yoktur, el Resul ismi şerifi yoktur Cenâb-ı Allah’ın bize bildirilen isimlerinin arasında ama el Veli ismi şerifi vardır ve El Veli ismi şerifi bu noktada ebediyen de var olacaktır. Allah’ın isimleri bir müddet sonra inkitaya uğramaz, ortadan kaldırılmaz, şekil şemal değiştirmez. Şekil şemal değiştirmez. Allah’ın sıfatları, isimleri sonradan ilave edilmez. Vardır zaten o, biz görmemişizdir. Şimdi bu açıdan bakılırsa velilik, velilik, nebiliği ve resullüğü de içinde barındırır çünkü her nebi ve her resul bu noktada velidir aynı zamanda. İşte velayet, velayet bu manada velilik makamıdır ve velayet yolu dedikleri yol da bu yoldur. Bu veli olma yoluna, veli olma yoluna velayet yolu derler. Velilik yoluna intisap etmek iki hal ile, iki yol ile mümkündür. İki yoldan bir kimse veli olur. Bir yolu, normalde velinin velisi, onun velisi, onun velisi, şeyhuna, şeyhuna, şeyhuna yoludur. Bu yola biz velayet yolu deriz. Bir kimse direkt Kur’an ve sünnete bakmadan, bakmadan, direkt üstadına bakar. Üstadı da üstadından almıştır, o da üstadından almıştır, o da üstadından almıştır, o da üstadından almıştır, o da üstadından almıştır ilmi. Onlar için şu söz konusu değildir: “Bu konuda hadis var mı?” Üstadımız böyle söyledi. “Bu konuda ayet var mı?” Üstadımız böyle söyledi. “Bu konuda fıkıh var mı?” Üstadımız böyle söyledi. Velayet yolunun hem bu noktada kestirme tarafı aynı zamanda da büyük handikap tarafı budur. Handikap tarafı değim şey nedir? Eğer ki bir kimse kendisinin veli olduğunu iddia ettiği bir kimseye intisap etti de o kimse gerçekten veli değil ise o kimsenin yolunun sağlamasını yapması mümkün değil, sapkınlığa gitme ihtimali çok büyük. Aldatılmaya gitme ihtimali çok büyük. Bunun çünkü sağlaması Kur’an sünnet ve icma-i ümmetle olacak. Kur’an sünnet icma-i ümmet olunca o zaman o yol velayet yolu olmaktan çıktı. O zaman yol nübüvvete döndü. Bu noktada velayete gitme yani veliliğe gitmenin en sağlam, en kestirme, en güzel noktası nübüvvet

yolunu tercih etmedir. Bu insanın nefsine zor gelir, bu insana acı gelir, bu insanı bu noktada biraz zorlar amma velakin bu yol sahihlik noktasında sahih, temizlik noktasında en temizi, bu noktada şek şüphe noktasında hiç şek şüphe götürmeyecek yoldur. Bu velilik yolunda her şey Sünnet-i Resulullah’a bağlanır. Kavli, hali, fiili, sünnete bağlıdır onun. Kavli sünnet dediğim hadis-i şeriflerdir. Hali sünnet dediğim, o kimsenin halinde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine o kimsenin söylediği şeylerdir. Fiili sünnetler ise nasıl adım attı, nasıl yemek yedi, nasıl kolunu düzeltti, nasıl elini düzeltti, bu da fiili sünnetlerdir. Bu yol yani bu en sağlam olan yol, bu işin tercih meselesi ise içtihat noktasıysa benim içtihadım ve tercihim nübüvvet noktasından velayete, veliliğe ulaşma, nübüvvet yolu ile. Bu direkt Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine bağlanmaktır bu. Bunun da normalde insanlar arasında handikabı şudur: insanlar taassup noktasında mezhebe bağlıdırlar. Taassup noktasında. Mezhep saplantısı vardır insanlarda. Bir şey var, bir mesele var, o meseleyi söylersin Sünnet-i Resulullah’ta başka bir veçhesi vardır, onu söylersin o kimseye, o şöyle der “Bizim hocalarımız buna fetva vermedi” velayette olanlar bunu böyle söylerler. Bu noktada velayet yolunu takip edenler şeyhlerinin sözüne bakarlar. Şeyhinin sözünü haram mı, helal mı, Kur’an ve Sünnet-in içerisinde var mı yok mu hiç araştırmadan soruşturmadan direkt tabi olup şeyhinin sözüne itimat gösterir. Onun için şeyhi itimat edilecek en önemli bir unsurdur ve itimat eder ona. Asla onun hilafına bir şey söylemez, asla onun söylediğine karşı çıkmaz, asla onun söylediğine bir ölçü, bir analiz, bir içtihat getirmez, asla onun sözünü bu noktada kendince hiç tereddütsüz yerine getirir. Hiç tereddütsüz. Millet etrafındakiler patinaj çeker, yapma, etme, öyledir, böyledir, o etrafındaki insanlara patinaj çektirir ama o şeyhine teslimdir, sorumluluk otomatikman şeyhindedir çünkü. Şeyhi al der alır, sat der satar, yık der yıkar, yap der yapar, at kendini der atar. Hani vardır ya duyarsınız ya bunu, ben duyardım şivesiyle söyleyeyim hoşuma giderdi, “Şeyhum bana uçaktan atla dese atlarum Mustafa Efendi.” Allah rahmet eylesin. Bana böyle söylemişti, bende dedim “Hacı abi böyle büyük bir laf söylüyorsun Şeyh Efendi sana uçaktan atla demez, sana şunu yapma der, sana şunu yapma dediğinde de sıkıntı olur” dedim. Uçakta da gidiyoruz, ümreye gidiyoruz “Valla Mustafa Efendi bana atla dese atlarum” dedi. Ben gene söyledim “Hacı abi atla demez sana” dedim. Hangi şeyh uçaktan atla diyecek? Ama böyle dervişlikler vardır ya şatahat ederler. Derviş şatahat eder. Der ki, bana dese ki: sat, satarım ben. Bir gün gelir sana evini sat demez, ayakkabını sat, der, satamaz o kimse veyahut ta sat bu arabayı, der, arabayı satamaz. Çık bu dükkândan, der çıkamaz. Yapma bunu dediğinde, yapar. Buradan gitme dediğinde, gider. Bu büyük sıkıntıdır. Bakın bu büyük sıkıntıdır. O yüzden o yolun içerisinde o otomatikman her şeyin kutbu, dinin kutbu da şeyhidir o kimsenin. Ben sufilik hayatımda böyle velayet yolundan gidip perişan olanları çok gördüm. Eğer bu yolda şeyhi gerçekten bir mürşid-i kâmil değilse o kimsenin dünyası da ahireti de batar. Batar. Bu bugün için benim nazarımda tehlikeli bir yol. O yüzen bu fakir yolun başında bu kardeşlere yolumuzun nübüvvet olduğunu ilan ettim ben. Bu ne demek? Her şeyin temelinde Sünnet-i Resulullah olacak. Her şeyin temelinde. Bunda da üstada bağımsızlık yok, böyle bir şey yok. Üstada bağlılık var, teslimiyet var. Hangi

noktada? Kur’an ve sünnet dairesinde teslimiyet var. Üstad Sünnet-i Resulullah’tan temel olarak bize ölçü getirecek, Kur’an’dan bize temel olarak ölçü getirecek. Sünnet-i Resulullah’ta var ise biz hiç tereddütsüz teslim olacağız. Bize bir şey söylediyse birisine şunu diyebilir, sen pazartesi Perşembe oruç tutacaksın. Teslim oldu. Birine şunu diyebilir bir gün boş bir gün dolu tutacaksın sen. Teslim olacak ona. Bir başkasına da şunu diyebilir, 14-15-16’sında oruç tutacaksın muhakkak. Teslim olur ona o. Sünnetin temelinde ne var? Sünnet-i Resulullah var. Sünnetin temelinde var mı? Var. Onları tutmakla mükellef o. Üstadı ona Sünnet-i Resulullah’tan bir yol çizdi, o ona teslim olacak. Dedi ki ona, sen günlük 3000 tevhid çekeceksin. Sünnet-i Resulullah’ta var mı ölçüsü? Var. Teslim olacak ona o. Bakın bu noktada şek şüphe yok. Bu noktada varta yok hiç. Bu noktada o kimsenin kafasında acabası yok. Bu yol yalnız bu noktada biraz üstadlar tarafından yürünmesi zor bir şey. Neden? Sünnet-i Resulullah’a uyacaksın. Sünnet-i Resulullah’a uyarsan sen etraftan sadaka toplayamazsın. Sen dervişlerden harçlık toplayamazsın. Sünnet-i Resulullah’a uyarsan sen dervişlerden kendine hizmet bekleyemezsin. Hizmette ettiremezsin. Sünnet-i Resulullah’ın temelinde yok. O kendi işini kendisi yapardı. O zaman o üstad kendi işini kendisi yapacak. Demeyecek “Evlatlarım hadi beni götürün” demeyecek “Evlatlarım alın benim uçak biletimi bakayım. Evlatlarım hadi bakayım karşılayın şeyhinizi, üstadınızı” bunlar yok nübüvvette. Yemek yiyecekse kendisi yiyecek, içecekse kendisi içecek, yürüyecekse kendisi yürüyecek, bir yere gidecekse kendisi gidecek ve hiç kimseye şey’en lillah demeyecek, hiç kimseye halini açmayacak, hiç kimseye durumunu söylemeyecek, hiç kimseye derdini anlatmayacak, hiç kimseye problemini aktarmayacak, hiç kimse onun kendisiyle alakalı bir şeyi bilmeyecek. Ağzından duymayacak. Biri görmüş, gördüğü kadar bilecek, biri duymuş, duyduğu kadar bilecek, biri bilmiş bildiği kadar bilecek. O hiçbir şeyi hiç kimseye açamayacak ve o da kendi hayatını Sünnet-i Resulullah’a tabi tutacak. Sünnette varsa hayatına devam edecek, Sünnet-i Resulullah’ta temeli yoksa o da onun üzerinde hiçbir şekilde onun üzerinde durmayacak. Bu, velayete ulaşmanın yani veliliğe ulaşmanın en sağlam, en kestirme yolu. En güvenli yolu. Ama diğer bahsettiğimiz üstadın üstadı, üstadın üstadı, yoluyla arasında fark var. Bununla arasında fark var. Onun delili üstadı, bu yolun delili Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. Örneklerim bazen hani Antepli Bilal Nadir hazretleri kıra çıkmışlar baharda. Bir dana ipini koparmış gidiyor Bilal Efendi demiş ki “Tutun oğlum o danayı” demiş, tutmuşlar, “Alın getirin” alıp getirmişler, “Kesin bakim onu” demiş, kesmiş dervişler, “Yüzün” yüzmüşler, başlamışlar kavurmaya, evirmeye çevirmeye. Bazı dervişler başlamış “Ya elin danası gitti. Hangi fakirin danası gitti” diyorlarmış ya “Şeyh Efendiye bak” diyorlarmış. Kimisi diyormuş ki “Susun hikmet vardır. Susun.” Tabi Şeyh Efendi oturmuş ağacın dibine, bağdaşı kurmuş Allah’ı zikrediyor. Tabi danayı kesiyorlar, eviriyorlar çeviriyorlar, yakıyorlar ateşleri. Dervişler başlıyor kaynamaya. En fazla dedikodu dervişlerde vardır. Allah’ı zikrediyorlar ya sevapları çok ya en fazla şeytan onlarla uğraşır. En fazla gıybet, dedikodu, iftira, dervişlerde vardır. Hayret edersiniz buna. Ben girmezden önce bilseydim girmezdim. Böylesine kaynatırlar. Kaynatıyorlarmış. Şeyh Efendi aktardı bunu bana Allah rahmet eylesin. Neyse iki kişi yana yıkıla bağıra çağıra gelmiş, demişler ki “Buradan bir dana geçti mi?” dervişler

içi fesat ya “Şu ağacın dibindekine sor, danayı bu ağacın dibindekine sor” gitmişler, selamun aleyküm aleyküm selam. Tabi dervişler bekliyorlar adamın danasını kesmişler çünkü. Demişler ki “Buradan bir dana geçti m?” “He oğlum” demiş “Biz o danayı arıyoruz dana bizimdi” “Evladım, o danayı nereye götürüyordunuz siz?” demiş. Birisi demiş ki “Efendim benim hanımım doğum yapacaktı ebe hanım dedi ki çocukta gidecek hanımın da gidecek ikisini de kurtaramıyoruz. Bende ellerimi açtım Allah’a, Yarabbi benim hanımımı da çocuğumu da bana bahşeyle bana lütfeyle. Nezrettim, bunları bahşeylersen duydum bir Bilal baba varmış Antep’te onun dergahına bir tane dana feda ettim. Bir oraya hediye ettim. Yeter ki ben hanımıma çocuğuma kavuşayım bir dana oraya feda etim ben nezir ettim” “Ee oğlum” demiş ona “Siz ne dananın peşinde koşuyorsunuz?” demiş. “Efendim ben o danayı Bilal Nadir hazretlerine götüreceğim, tekkeye götüreceğim” “Oğlum biz onu kestik zaten” demiş. Dervişler uyanmışlar tabi hemen o iki kişiyi almışlar yanlarına, demişler “Bilal Nadir o.” “Efendim ben sizin yüzü suyu hürmetinize, sizin himmetinize çoluğuma çocuğuma kavuştum. Eşim sağ salim çocuğum sağ salim.” “Elhamdülillah oğlum” demiş “Bide alacağımız aldık.” şimdi bu velayet yolunda sorgulanmaz hiç ama dervişler sorgular bunu tehlikesi burada. Dervişlerin kalbi bozulur, tehlikesi burada. Dervişlerin içi bozulur, tehlikesi burada. Bakar, “Acaba mı?” kendi kendine sorgu suale çeker. Kendi kendisini. O yüzden buradaki velayete ulaşma yani veliliğe ulaşma nübüvvet noktasında selametlidir. Bu noktada verilmeyecek hesap yoktur. Sünnet-i Resulullah bellidir, temeli de bellidir, üstü de bellidir, altıda bellidir. Sünnet-i Resulullah’a uydu mu? Uydu, veleddalin âmin. Asla bu noktada bir şey denmez. Aslında eğer hani şeyhuna şeyhuna şeyhuna dediğimiz yolda üstadlar sağlam olmuş olsalar hiçbir sıkıntısı yok. Çünkü üstad eğer ki bu noktada gerçekten Sünnet-i Resulullah ile mukim ise kendi dairesinde, hiç önemli değil ki, karşılığında Sünnet-i Resulullah’ı aramana gerek yok çünkü kesin o sünnet üzerine gidiyorsa buna kalben inandıysan bakmazsın sünnette bunun hadiste karşılığı var mı yok mu diye. İnandığında ona teslim olursun. Aslında yeniden de nübüvvet yolundan gidiyoruz derken bunu böyle söylerken ben kardeşlerin bu noktada nübüvvetle yani Sünnet-i Resulullah ile yaptığımızı ettiğimizi karşılaştırsınlar, emin olsunlar, selametle yol gitsinler, desinler ki, ya Sünnet-i Resulullah’ta bu var mı, var, Sünnet-i Resulullah’ta bu var mı, var. Karşılaştır. Her olayı, her hadiseyi seni ilgilendiren, yolu ilgilendiren bir meseleye bak, var mı Sünnet-i Resulullah’ta karşılığı? Var, Allah yolunu açık etsin. Bitti. Verilmeyecek hesap yok. Bakın verilmeyecek hesap yok. O zaman o kimse bunuz zaten 1,2,3,4,5 1 sene 2 sene 3 sene 4 sene buna baktı, Sünnet-i Resulullah’tan herhangi bir sıkıntı yok ona zaten yine teslim olur bir şekilde yol yine o eski mecrasına kendi içerisinde döner ama. Dışarı karşı değil, kendi içerisinde o mecraya döner. Ne olur, örnek, Osman’a desem ki ben “Osman bunu böyle yap” Osman yapar. Osman kendince onu karşılığında hadis var mı yok mu diye sormaz. Osman için yol nübüvvet miydi, velayet miydi hiç önemli değil, adı da önemli değil. Osman için önemli olan şu ister Mustafa amca desin ister şeyhim desin ne diyorsa desin bu noktada Osman’la olan hukuk farklı. Babası hacı arkadaşım, hacı kardeşim yıllardan beri beraberliğimiz var dostluğumuz var arkadaşlığımız var, ailecek dostluk var, arkadaşlık var, ilişkiler öyle

yüzeysel değil öyle söyleyeyim. Şimdi Osman için öyle bir şey söz konusu değil yani. Kalkacak, ya nübüvvette var mıydı yok muydu, böyle bir şey söz konusu değil. Osman’a at atacak, tut tutacak, git gidecek, gel gelecek. Nefsine uyacak, uyacak ama hiç mesele değil. Gelecek, ben uydum, diyecek, iyi Osman hadi devam et yoluna, işine devam edecek. Bakın bu noktada bazıları bir müddet sonra onun için, nübüvvet miydi, velayet miydi, öyle miydi, böyle miydi kalmadı ama yeni gelecek yeni tanışan bir kimse için yol nübüvvet kardeşim bak Sünnet-i Resulullah’tan bir yolla alakalı bir eksiklik görürsen söyle bize biz onun tamamlayalım, düzeltelim, harika. İşte velayetin manası: velilik makamı ve veliliğe giden yol. Velilik makamı ve veliliğe giden yol.

Velayet mertebesine yükselmiş olan bir kimse kendisinin Hakk Teâlâ’nın bir tecellisi olduğunun ve bu vasfıyla da zat yönünden Hakk ile aynı olduğunun berrak bir bilincine sahiptir.

Evet, veliliğin öyle bir veçhesi vardır ki, öyle bir yüzü vardır, velinin o yüzü direkt Hakk’a yöneliktir. Direkt Hakk’a yönelik olunca o esnada velinin üzerinden tecelli eden her şey haktır. Altını çizeyim mi: O esnada velinin üzerinden tecelli eden her şey haktır. O esnada velinin kendisi de yoktur. O esnada velinin üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın bir sıfat-ı şerifi tecelli eder. Bu, o velinin kendisine ait de değildir. Bu direkt Hakk’a ait bir şeydir. Hakk’ındır o. Onun üzerinden bir sıfatını, bir ismini, bir fiiliyatını onun üzerinden tecelli ettirir. Bu, o velinin -burada da velileri sınıflandırabiliriz, o bu noktadan veliler de üçe ayrılırlar: 1- Bu Hakk’ın tecelliyatına ayan olan, bu Hakk’ın tecelliyatını bilen, bu Hakk’ın tecelliyatını idrak eden, bu Hakk’ın tecelliyatını bu noktada kendi nefsinde de gören veliler. Bunlar tecelli ettiğinde, bunların üzerinden tecelli eden etrafındaki müridanada bu tecelli eder. Etraftaki mürid yani o veliyi tanıyanlar bu tecelliyata aşina olurlar, bu tecelliyatı görürler, bu tecelliyatı onun üzerinde seyrederler. Seyrillah budur. O kimse o velinin üzerinde Hakk’ın tecelliyatını seyrillah yapar, seyreder. Bunlar velayet makamının, velilik makamının en üstün noktasıdır. Bunlar 40’ların içerisindedir, velidir hatta 40’ların içerisinde İmam-ı Hambel’in naklettiği hadis noktasında 7’lerdendir. Bunar akılsız değildir, bunlar kendilerini bilgisiz değillerdir kendilerini bilirler, bunlar kendilerini bildikleri gibi halkta bunların veli olduğunu bilir. Bu, velayetin zirvesidir. Bunlar nübüvvetin yani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin de halifesi noktasıdır. Bakın halifesi noktasındadır ve bunlar Kur’an ve sünneti ayakta tutan zatlardır. Allah dinini bunların üzerinden ayakta tutar, anlattırır, konuştutturur, mücadele ettitirir, savaştırır, bunların üzerinden. Veliliğin bir alt noktası vardır. Bir alt noktası da şudur: O kimse bu noktada Hakk’ın aynası olduğunu Hakk’ın kendi üzerinde tecelli ettiğini, Hakk’ın sıfatlarının kendi üzerinde bir tecelligâh olduğunu bilir ama halk bunu bilmez. Halk bunu bilmez ama kendisi bilir onu. Veliliğin 3.tecelliyatı vardır. Bu, velilik tecelliyatının en alt mertebesidir. Bu noktada da ne o kimse bilir kendisinin veli olduğunu nede halk bilir onun veli olduğunu ama Cenâb-ı Hakk ona hani ricali gayb derler ya, bunlar ricali gaybtır. Bunlar bilinmez hiç. Ne halk bilir bunları nede kendisi bilir. Farkında değildir o. Yoldan geçerken birisine dua eder, tecelli eder ama o. O kimse onu arar tarar bulamaz onu. Sonradan aklına gelir ya der bu bana okuduydu, böyle olmuştu, şöyle olmuştu, nerde bu adam? Bulamaz. O yüzden

velayet mertebesine yani veliliğe ulaşmış olan, veli olan, veli ism-i şerifi üzerinde tecelli eden kimse makam, velayet makamıdır. Sıralarsak, 7.makam. Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiyye, safiye makamına gelenler velilik makamı yani velayet makamına gelir. Buraya çıktığında velayet makamıdır orda velilik tecelli eder o kimsenin üzerinde ama bunun aşağıda da gölge gibi tecelli eder mi? Eder ama o henüz daha hakikat noktasına çıkmadı. 5.esmayı alanlarda velilik kokusu başlar. Velilik kokusu ta baştadır o kimsenin, veliler seçilmişlerdir çünkü Allah katında. Onlar 3 yaşındayken de veli olduklarının kokusu koku alan burunlar tarafından bilinir. O daha 10 yaşlındadır, 20 yaşındadır, 30 yaşındadır, o kokuyu alır herkes. Alan alır o kokuyu. Hatta o kokudan dolayı kimisi onları şeyh zanneder, veli zanneder, oldu bu zanneder, kemale erdi zanneder. Onlarda tehlike içerisinde büyürler çünkü hep. Allah muhafaza eylesin. O yüzden o hale gelen bir kimse kendince velayet makamına ulaşmıştır. Velayet makamına ulaşıncaya kadar da bu yol zaten çetrefillidir, sıkıntılıdır, bu noktada kolay değildir ama o makama geldiğinde onun üzerinde bu noktada Hakk’ın tecelliyatı olur o da bu bilince sahip olur.

Bu kimse kendi nefsinin içyapısıyla bir benzetim yaparak bu kevni kesretinde Hakk’ın tecellileri olduğunu ve bu anlamda da zatiyyet yönünden Hakk’tan farklı olmadığını bilir. Bu ise varlığın tekliği (Vahdet-i Vûcûd) hakkındaki son ve temel bilince ulaşmış olmak demektir.

Bu bakımdan FENA kavramı velayet teorisinde ne kadar rol oynar? Fena, velayet kavramının içerisinde yolda bir merhaledir. Geçilmesi gereken yerdir. Kalınması gereken yer değildir. Fena olmak: Yani o kimsenin kendi sıfatlarının orta yerden kalkıp kimsenin üzerinde Allah’ın sıfatlarının tecelli etmesidir. Orta yerden kaldırma düşüncesi ve bilinci o veliye aittir. Veli kendince kendi sıfatlarının ortadan kalkma bilincini görür, bu onun fena makamıdır. “Sen atmadın ben attım. Sen tutmadın ben tuttum.” “Ey Habibim” hani attı ya bir avuç toprak. “Sen atmadın ben attım” dedi. Burada Cenâb-ı Hakk peygamberinin yapmış olduğu fiiliyatı otomatikman kendi üzerine aldı. “Sen atmadın ben attım” dedi. Başka bir ayet-i kerimede de “Sen öldürmedin ben öldürdüm” dedi. Ne yaptı? Velinin veyahut ta nebinin bütün fiiliyatını Cenâb-ı Hakk üstüne aldı. O fiiliyat, o sıfatın tecelliyatı Allah’ın oldu. Böylece o sıfatı icra eden kimse onu kendisinden görmedi o esnada. Görmeyince Cenâb-ı Hakk onun fiiliyatını kendi üzerine alınca o bekaya ulaştı. Yani, artık fena hali onda bitti. Artık onda beka hali oldu. O tekrar fenadan geri döndü. Fenadan geri dönmek, fenanın üstüne çıkmak, fenadan bu noktada aşağı doğru geri dönmek değil. Fenayı bitirmek. Artık o bu noktada direkt Hakk’a döndü. Hakk onun kalbine ilham etti onu yaptı. Cenâb-ı Hakk onun kalbine ilham etti onu yaptı. İlham etmese dahi Allah, ilham etmese dahi diyorum, Allah onu çepeçevre çevreledi. Her şeyi onun üzerinden tecelli ettirmeye başladı. Onun üzerinden tecelli ettirdi ve bu ne oldu, bu artık geri dönüşü olmayan bir yol orda o bekaya ulaştı. Varlığın kendi içerisinde her zerresinde önce fena olmuştu yok olmuştu şimdi varlığın her zerresinde var oldu. Bir veçhesi Cebrail oldu, bir veçhesi Azrail oldu, bir veçhesi Mikail oldu, bir veçhesi İsrafil oldu, bir veçhesi İsa oldu, bir veçhesi Musa oldu, bir veçhesi Âdem oldu. Artık o Hakk’ın sıfatlarında beka haline ulaştı. Beka haline

ulaşınca burayı anlatanlara bütün herkes küfür yaftasını vurdu. Küfür yaftasını vuranlara da güldü. Neden? O da onun üzerinde vardı. Burası aklın alacağı bir yer değil. Burası akılla tarif edilecek bir yer de değil. Burası sufiliğin zirve noktası. Burası velayetin zirve noktası. Burası velayetin asıl merkez noktası. Buraya ulaşan veliler, burası Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ikramıyladır. Daha ileri söyleyeyim burası cebriyettir. Çünkü burada velinin kendi idaresi ve idraki yoktur. Biter. Bu noktada fena kavramı velayet yolunda bir köprü gibidir. Bir haldir. Her hal geçer. Fena da bir haldir, geçer. Beka hal değildir, makamdır. Geçmez. Her hal makam değildir, geçer. Her hal makam değildir, geçer. Makam geçmez. Makam bakidir. Velayet makamı bakidir. Oraya gelen beka olur. Oraya varan beka bulur. O unutulmaz. Hadi unutun Üftade hazretlerini, hadi unutun Emir Sultan hazretlerini, hadi unutun Abdullah Efendi hazretlerini, hadi unutun Çorumlu Hacı Ali Efendi’yi. Bak unutmadık Antepli Bilal hazretlerini. Hadi unutun. Hadi bir veliyi unutun. Hadi Abdülkadir Geylani’yi, unutun hadi Arabî’yi unutun, hadi Ahmed er-Rufai’yi unutun. Kazıyın hadi kazıyabileceksiniz. Bir sürü alim vardır unutulmuştur. Doludur tarihin çöplüğünde. Hadi bir veliyi, bekayı bulmuş bir veliyi unutun hadi. Unutamazsınız. Unutturamaz kimse. Unutulması mümkün değildir. Neden? Bekayı buldu. Beka bu noktada makam, kaldı orada. O artık unutulmayacak. Onu her bu yolda yürüyen kimse bir anda bir bakacak ki önünde birisi gidiyor. Merak edecek bu zat kim? Ölmüş bin yıl önce. Diyecekler ki bu filanca efendi. Tanıyacak onu. Bekayı bulmuş. Bakın Allah unutturmuyor. Âdem aleyhisselamla Muhammedî Mustafa’nın arasında ne kadar peygamber geldiyse bekayı bulmuş. Peygamberlerin içerisinde faziletçe yüksek olanlar var, bekayı bulmuş isimleri Kur’an’da zikrediliyor. İsimleri Kur’an’da zikredilen peygamberler beka haline ulaşmışlar. O yüzden hadisçiler diyorlar ki: Beni İsrail peygamberin seviyesindedir ümmetin velileri. Bekayı buldu. Gazali’nin naklindeyse, ümmetin velileri beni İsrail peygamberlerin üstündedir velilik noktasında. Nebilik noktasında değil. Sebep? Beka halidir. Beka haline ulaşıncaya iradesiyle mücadele etmek zorundadır. Beka haliyle kadar o kimse cüz’i halleninceye kadar o kimse var gücüyle Kur’an ve sünnet dairesinde yaşamaya ve yaşatma mücadelesine devam etmekle mükelleftir. Bekada mükellefiyeti düşer mi? Hayır. Bekada mükellefiyeti artık cüz’i iradesinin üzerinden çıkıp küllî iradeye teslim olur. Artık onun kendi iradesi direkt Onun iradesine bağlıdır. “Ye” yer, “İç” içer, “Dön” döner, “Git” gider, “Gel” gelir, “Yat” yatar, “Uyu” uyur, “Uyuma” uyumaz, “Git” gider, “Çık” çıkar. Etrafındaki insanlara Allah sabır versin. Etrafındaki insanlar için zor bir hayat. Ben şeyhimden biliyordum Allah rahmet eylesin. Yani yanında derviş kardeşler sabredemezlerdi. O kendince sabrettiğini düşünür içinden geçirir, seyahat biter “Musta Efendi bir daha bunu benim yanıma verme evladım.” “Emredersiniz Efendim” sınıf geçmedi adam. Onun yanında içinden dahi konuşmayacaksın. İçinden konuştuğun anda cımbızlan cımbızlar. Arkasında yiyip içmeyeceksin, görür arkasını. Adam arkada gazoz içiyor. O zannediyor ki Şeyh Efendi görmez. Şeyh Efendi önde gidiyor bende yanındayım o da arkadan açmış gazozu gazoz içiyor. “Musta Efendi oğlum o adamı al benim yanımdan. Derviş adam yolda giderken gazoz mu içermiş oğlum?” Gözümün ucunla arkaya baktım Allah adam gazoz içiyor gerçekten. Hani diyeceğim ki ona, uzak dur, diye ben şimdi daha da

dervişi kollamaya çalışıyoruz ya benim ömrüm böyle geçmiştir, arkadaşlar bunu zannederler ki ayrım yapıyor. Ben hep dervişleri kollayacağım diye uğraşırım Şeyh Efendiyi yakinen tanıdığımdan ona yakın durmak öyle kolay bir şey değil. Elini çıtlatmayacaksın, tespihi sallamayacaksın, edepli yürüyeceksin yanında, biraz 10 santim 20 santim arkasından yürüyeceksin, ikide birde soru sormayacaksın, rahatsız etmeyeceksin, o yolda giderken zikrullah yapıyor “Efendi baba otel ne güzelmiş” falan demeyeceksin, “Havalar nasıl orda iyi miydi” demeyeceksin. Bunlar hep edeptir. Şeyhin yanında dervişlik edecek olan kimse konuşmayacak hiç. En kestirme yol ben onu bulmuştum. Konuşan batıyor çünkü. “Selamun aleyküm” “Aleyküm selam Efendim” “Gidiyoruz mu Musta Efendi?” “Emredersiniz efendim.” Çıkıyoruz yola. Bazen demez, şuraya gidiyoruz, diye. Sormayacaksın nereye gidiyoruz diye. Evet. Rabıta edeceksin. Rabıta o. Nereye gidecek diye. Afyon yoluna girdik bir gün biz. “Musta Efendi neresi burası?” dedi “Afyon yolu Efendim” dedim “Nereye gidiyor bu yol?” dedi “Nereye isterseniz oraya gider efendim”. Ya Konya’ya gider derim şimdi dedim içimden, O da Konya’ya gitmeyecektir acaba hatamı yaptım, kendi kendime sorguluyorum. “Nereye isterseniz oraya gider Efendim” dedim, “Konya’ya gider dimi?” dedi “Gider Efendim” dedim. Zaten Konya yolundayız. “Maşallah Musta Efendi, iyi” arabanın önüne vurdu. Sakın “Öyle değil” demeyeceksin. Arabayı hayvan gibi görüyor. “Maşallah oğlum” dedi “Çok güzel” böyle torpidoya vurdu “Yemledin mi bunu?” dedi “Yemledim Efendim” dedim “Suyunu verdin mi?” dedi “Verdim Efendim” dedim. Öyle kendi kafandan “Efendim bu hayvan değil.” Öyle bir şey yok. O, onu hayvan suretinde gördü o esnada. Hak mı? Hak. Bakın bir üstadın yanında dilini değil kalbini de tutacaksın. Vurdu tekrar “Bu kanatlıdır da oğlum ha” dedi “kanatlıdır Efendim” dedim. “Maşallah iyi gidiyor oğlum” dedi. Hiç farkında değilim ibre 200müş. Ha demek ki o esnada kanatlandı. Ben hayır hilafında hiç konuşmuyorum. Afyona vardık “Hadi çek Musta Efendi şurada, ısmarlamak benden ağalık senden bir yemek yiyelim.” “Emredersiniz Efendim.” Çektik sol tarafta var ya Kütahya’dan geçtikten sonra, ikbal. “Musta Efendi çek oğlum şuraya” dedi, çektik. Girdik içeri geldi garson “Bize” dedi “İki tane et yemeği, tandır” ondan sonra geldi yedik tandırları “Birer tane ekmek kadayıfı getir bize” onu da yedik “Ağaya bir tane sade kahve büyük olsun, bir tanede soda, bana da bir tane açık çay” dedi. Onlarda geldi onları da yedik içtik. “Hah Musta Efendi şimdi sen her yere giden” dedi “Emredin Efendim gideriz” dedim. Yol farklı bir şey bakın. Konya’ya gittik Konya’da bir sohbet etti, birileri geldi onlarla konuştu “Hadi oğlum şimdi Nevşehir’e gidiyoruz” dedi “Emredersiniz Efendim.” biz hiç Konya’da kalmadan gece yarısı saat 2-2.30 Nevşehir’e vardık. Hemen “Musta Efendi yat oğlum sabah namazından sonra yola çıkarsın” “Emredersiniz Efendim.” Yattık, sabah namazından sonra yola çıktık. Sormuyorum ben ne var ne yok ne oldu ne gitti. Öbürkü, nereye gideceğiz efendim? Ya sana ne. Sorma. Sorma. O, onun emrinde çünkü. O idare ediyor onu. Bunu çözemeyen kimse aklına vuruyor Allah muhafaza eylesin meseleyi çok uzatmayayım.

Bildiğimiz gibi ARABÎ Fena konusunu üç safhaya ayırır:

1-Sıfatların fena bulması. Arabî buna Tahallûk der. Bu Hakk yolu yolcusunun nefsine ait bütün beşerî sıfatları ifna etmiş ve onların yerine tıpkı kendisininmiş gibi Hakk’ın sıfatlarını vazetmiş olduğuna delalet etmektedir.

BALİ EFENDİ buna “Kendi sıfatlarını Hakk’ın sıfatlarında ifna etmek” der. Yani kendi üzerindeki bütün fiiliyatı ve ef’ali Allah’a bağlamak, addetmek. Kendinden bir şey görmemek. Kendinden bir şey görmüyorsun. İç aleminde namazı sen kılmadın. İç aleminde sen cömertlik etmedin, sen birisini doyurmadın. Doyuran Allah, yaptıran Allah, ettiren Allah, güldüren Allah, ağlatan Allah. Etrafındakileri de öyle görüyorsun. O ağlıyor onu Allah ağlatıyor, ona dert vermiş Allah dert vermiş, ona sıkıntı vermiş Allah sıkıntı verdi ona her şey Allah’ın, sıfatsal açıdan.

2- TAHAKKUK. Hakk yolu yolcusunun kendi zatını ifna etmiş ve kendi zatı

ile Hakk’ın Zat’ının bir ve aynı olduğunu tahakkuk ettirmiş.

Sıfatlar böyle söz konusu olunca bir çıt yukarı çıktı. Artık kendi üzerinden

tecelli eden Hakk oldu. Bu noktada idraki.

3- TA’ALLÛK. Bu hal fena halinden sonra gelen beka diye bilinen hale

Bunlar olunca artık o ne yaptı beka noktasına geldi. BALİ EFENDİ buna da “Kendi fiillerini, Hakk’ın fiillerinde ifna etmek” yani

Nebi ve Resul hali hazır, âleme sımsıkı bağlı iken Velayetin bu dünya ile

bir ilişkisi yoktur. Açıklar mısınız?!

Ben buna katılanlardan değilim. Beka noktasına gelen bir veli bütün alemlerle ilişkilidir. O sadece mana aleminin velisi değildir. O hem zahir görünen hem batın görünen bütün alemlerin velisidir ve o sadece dünyanın velisi de değildir. İnsanların velisi de değildir. O cinni taifesinin de velisidir, diğer varlıklarında velisidir, insanlarında velisidir, bu noktada onun dağa, taşa, suya, oduna, böceğe, kurda, kuşa, her yere sözü geçer. O bu noktadadır. O yüzden o veliler Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin haliyle hâllendiklerinden dolayı onlar dünyanın da ahiretinde velisidirler.

“HER ŞEYİ YARATAN ALLAH’TIR” En’am 102 – Ra’d 16 – Zümer 62 İnsan hürriyetinin bu ayetin altında varlığı ne kadardır? Önce akli

açıklamaları araştırdık.

Nefes II — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları