Nefes II

Nefes II — 28 Mart 2015 Sohbeti

NEFES II • 1/18

28 Mart 2015


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

28 Mart 2015 Tarihli Sohbet

İman kelimesi EMN kökünden türemiş esas manası korkunun zıttı olan

emniyet ve güven demektir.

1- İmanın sadece kalp ile tasdik olduğunu söyleyenler, bu görüşü savunanlar Maturidi ve Eş’ari âlimleridir. Eş’arilere göre iman yalnızca kalple tasdik etmektir (Kemalettin b. Ebu Şerif El Müsamere sf. 285)’de İmanı Hz. Muhammed’in Allah’tan getirdiği zaruri olarak bilinen hükümlerde tasdik etmek, onun varlığını haber verdiği şeylerin mevcudiyetini kabul edip tam bir boyun eğişle teslim olmak diye tarif eder.

Buraya bir şerh de ben atayım. Maturidiler imanı kalp ile tasdik olarak söylerler İmam-ı Azam imanı kalp ile tasdik dil ile ikrar der. Ve Hanefilerin büyük bir çoğunluğu bu noktada durur. İmam-ı Muhammed, İmam-ı Yusuf, İmam-ı Züfer, Taftazani, Kastalani. Normalde Maturidi’nin kendisi de ve Nesefi de buna dâhil “İman kalp ile tasdik dil ile ikrar” der. Dil ile ikrar. Kalp ile tasdik kalbidir, içseldir. Dil ile ikrar zahirdir dışsaldır. İslam hukuku İslam hükmü noktasında, buraya bu şerhi düşmem lazım; siz iman ehli olduğunuzu söylerseniz canınız, malınız, namussuz emniyet altına girer. Harp hukuku içerisinde bir kimse dil ile ikrar etmezse canı, malı emniyet altına kalmaz. Çünkü İslam’ın içersinde birde harp hukuk var. Harp hukuku noktasında dil ile ikrar şarttır. Buna bir örnek daha sahabelerin bir kısmı bir seriye esnasında bir kimsenin malına el koymak isterler. O kimse iman ettiğini söyler “Ben iman ehliyim” der. Onlarda, onun korkudan iman ettiklerini söyleyerekten onların koyunlarına el koyar anında ayet-i kerime gelir. Bunun yasaklanması ile alakalı. Bir kimse iman ettim der ise onun aleyhine hiç kimse yol arayamaz hadisle de sabittir ayetle de sabittir. Bu şerhi şu yüzen düştüm.

Şimdi insanlar farklı mezhepten, meşrepten diye camileri bombalayıp Müslümanları katlediyorlar, Müslüman’ı Müslüman’a katlettiriyorlar. Müslüman’ı Müslüman’a katlettiriyorlar ve İslam dünyasının içerisinde farklı fraksiyonlarda, farklı mezheplerde, farklı kliklerdeki Müslümanları terör örgütü kurduraraktan eline silah verdirerekten birbirlerini katlettiriyorlar. O yüzden dil ile ikrar bugünkü noktada çok önemli. Bir kimse iman ehli olduğunu söyledi “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu” dedi. Veyahut da dedi ki “Ben Muhammedîyim”. Onu bir Müslümanın öldürmesi, bütün insanları öldürmüş gibi günaha girmesi. Burada bir parantezi bu yüzden açtım. Tekrar söylüyorum, bu noktada İmam-ı Maturidi için ve Hanefiler için Nesefi’ye de bakabilirsiniz bu noktada İmam Maturidi’nin eserlerine bakabilirsiniz, İmam-ı Azam hazretlerinin Fıkh-ı Ekber’ine bakabilirsiniz, Hanefilerin kitaplarına bakabilirsiniz. İman, kalp ile tasdik dil ile ikrardır.

İmanı Hz. Muhammed’in Allah’tan getirdiği zaruri olarak bilinen hükümlerde tasdik etmek, onun varlığını haber verdiği şeylerin mevcudiyetini kabul edip tam bir boyun eğişle teslim olmak diye tarif eder.

Hariciler ise Eş’arilerin bu tanımına taatleri yani amelleri de dâhil eder (İbnül Hümam el-Müsayere) buna göre haricilerin iman anlayışı kalp ile tasdik dil ile ikrar ve organlarla amel etmekten oluşmuş bir bütündür.

Hariciler malumdur Hazreti Ali radiyallahu anh hazretlerinin zamanda zuhur etmiş, Kur’anı ve sünneti direk böyle zahirine göre hükmederler, işin batın tarafına akmazlar. Mesela Allah’ın eli değdiğinde Allah’ın eli var derler ona müteşabih olarak bakmazlar. Hazreti Ali radiyallahu anh hazretlerini şehit edenler de bunlardır. Hariciler de imanı dil ile ikrar kalp ile tasdik ve bütün organların amel etmesi olarak tanımlarlar.

Bunlardan birinin olmayışını

illet olarak görür

gerçekleşmediğini söylerler.

Eğer bir kimse bunlardan eksik bir şey yaparsa mesela namazı terk ederse imanın eksik olduğunu, hatta küfrüne fetva verirler. Bir kimsenin namazı kasten terk etmesi küfür noktasıdır tabi buna benzer olgu Şâfiîlerde de vardır. Şâfiîler biraz Maturidi’ye değil Eş’ariye kaçıktır.

Mutezile ise günahları büyük küçük diye ikiye ayırır. Büyük günah işlemek FISKtır. Fısk ise ne mümin ne kâfir, iki menzile arasında bir menziledir. Haricilere göre amel farz olsun nafile olsun imandan bir cüzdür. Fakat Mutezile imamları da kendi aralarında ihtilafa düşer. Allaf ve Kadı Abdülcebbar’a göre farz olsun nafile olsun amellerin tamam imandandır.

Mutezile böyle düşünür. Mutezile amellerin tamamı imandandır der, hariciler de amellerin tamamı imandandır der, aynı noktada Şâfiîler de amellerin tamamı imandandır der. Mesela Şâfiîye göre İmamı-ı Şâfiî’ye göre bir kimse orucu terk etse küfür ehlidir. Hadis-i şerif vardır ya: Bir kimse iman üzerine zina edemez, iman üzerine namazı terk edemez, iman üzerine hırsızlık yapamaz diye hadisler var. Bu hadislerden yola çıkaraktan Şâfiîler normalde bir kimse namazı kasten terk ederse o kimsenin imanı gider. Çünkü amelleri imandan görürler. İmam-ı Azam ve İmam-ı Muhammed, İmam-ı Yusuf ve İmam-ı Maturidi ameli imandan görmez arasındaki fark bu.

Basra Mutezilelerine göre, nafileler imandan olmayıp sadece farzlar

Bu da Mutezilenin ayrı bir kolu. 2- İmanın sadece dil ile ikrar olduğunu söyleyenler, bu görüşü de Mürcie ve Kerramiye savunur. Onlara göre iman sadece dilin ikrardır. Yani kelime-i şahadeti söylemektir, fakat bu iman anlayışı problemlidir, çünkü dil bir iletişim aracıdır, karar veremez.

Mürcie ve Kerramiye bu noktada, bir kimse sadece “La ilahe illallah Muhammeden Resulullah” dediği zaman o kimse iman etmiş sayılır, kalple tasdik, ona buna hiçbir şeye ihtiyaç yoktur. Zaten Mürcieyle Kerramiye bu noktada İslam dünyasında tartışmaya dahi gerek duymamışlardır. Hani birisine derler ya mürciemisin sen diye. Mürcieye göre, iman ettim dedi, lâ ilâhe illallah dedi bitti. Namaza, abdeste, oruca fazla böyle hukuka, hâkime fazla bir şeye gerek yok, yürü git. Böyle enteresan bir nokta onlar.

3- Kalp ile tasdik dil ile ikrar. Bunlar Ebu Hanife ve onun ashabının ünlülerinden el-Pezdevî Kemalettin el-Beyazi ve bazı Eş’ari âlimleridir. Ve bu iki rükünden biri olmayınca imanı geçersiz sayarlar.

Evet. İmam-ı Azam bunun başını çeker. İmam-ı Azam imanı kalp ile tasdik dil ile ikrar der. Bütün Hanefilerin büyük bir çoğunluğu bu noktadadır. Tabi normalde Pezdevî, Kemalettin el-Beyazi, Taftazani, Kastalani bu noktada kardeşler bilmeyebilirler. Mesela Taftazani meşhurdur, felsefesi çok geniştir. Eğer bulabilirseniz Taftazani’yi okumaya çalışın. Enteresandır, kendi zamanına ışık tutan bir kimsedir. Bir kısım Hanefiler onu çok fazla eleştiriler, daha doğrusu skolâstik bir din anlayışına sahip olan Hanefîler. Böyle skolâstik bir mezhep anlayışında olanlar Taftazani’yi fazla eleştiriler ama Taftazani gerçekten zamanının ilersinde sözler söyleyen tavırlar koyan bir kimsedir ve bir kısım Eş’ari âlimleri İmam-ı Azam’ın bu noktasını kabul ederler.

Mazeretsiz olarak ikrarı terk eden kişi mümin olma özelliğini kaybeder. Mazeretsiz dediği, dili peltek veya dilsiz veya konuşma, lafızları tam düzgün çıkaramıyor, bunlar mazeret. Mazeret olmaksızın bir kimse iman ettiğini dil ile ikrar etmeksizin edemez. İkrar edecek. Dil ile ikrar edecek.

Mazeretsiz olarak ikrarı terk eden kişi mümin olma özelliğini kaybeder ve

ebedi cehennemlik olurlar. (Ahmet Saim, iman-küfür sınırı s.30)

Buradaki Hanefilerin, yalnız bu noktada çok ısrarlı durmasının bir sebebi; İmam-ı Muhammed’in İslam Devlet Hukuku diye bir eseri vardır dört ciltlik. Savaş hukuku vardır işin içersinde veyahut da muameleler girer işin içersine. Yani siz karşınızdaki kimse “Lâ ilâhe İllallah Muhammeden Resulullah” deyince, ona İslam hukuku muamelesi içersine davranmak zorundasınız. Eğer bir kimse bunu inkâr etmiyorsa Hıristiyan’dır, Hıristiyan hukuku muamelesi güdülür. Musevi ise Musevi hukuku muamelesi güdülür. O yüzden dil ile ikrar Hanefilerde önemlidir, dil ile ikrar. Hanefiler; iman kalbin tasdikinden ibaret olup bu tasdik yegâne rükündür.

İkrar, imanın bir cüz’ü ve esası değil, şartıdır. derler.

Evet, bu noktada önemli olan kalbin tasdik etmesidir. Kalbin tasdik etmesi, kalbin bu noktada mutmain olması, kalp olarak imandan mutmain oldu, iman etmekten mutmain oldu kalp olarak. Eğer kalp olarak normalde bu imandan mutmain oldu, imanı onun kalbinde yer ettiyse ikrar bu noktada o imanın şartı hükmündedir cüzü değildir, parçası değildir, şartıdır. O kimse kalben iman ettiği şeyi dil ile ikrar edecek. Dil ile ikrarsız bir iman hukuku bağlamaz çünkü, şahısları bağlamaz.

İbnül Hümam’a göre, iman tasdik olunca, tasdikte kalp ile olduğuna göre

lisan ile birlikte bunlardan her biri imanın rüknü olur.

İkrar imanın rüknü müdür? Yoksa şartı mıdır? Bu noktada benim için ikrar etmek, iman iki rükünden ibarettir: Kalp ile tasdik, dil ile ikrar. Eğer kalp ile tasdik dil ile ikrar gerçekleşmiyorsa -bu benim kendimce söylediğim şey, soru bana çünkü- dil ile ikrar kalp ile tasdik gerçekleşmesi gerekir. Kalp ile tasdik iç âlemini ilgilendirir, dil ile ikrar dış âlemi ilgilendirir ki ikisi de birbirini tamamlar, ikisi de bir bütündür. Dil ile ikrar etmek demek imanın zahirsel boyutudur. Dinin iki tecelliyatı vardır. Allah’ın iki tecelliyatı vardır. Allah’ın sıfatlarının iki tecelliyatı vardır. Allah’ın bir zahir sıfat tecelliyatı vardır bir de batın

tecelliyatı vardır. Dinin bir zahir sıfat tecelliyatı vardır bir de batın tecelliyatı vardır. Dinin kişi, şahıs üzerinde bir zahir tecelliyatı vardır. Bir kimsenin sakalı imandandır, namazı imandandır, bakın zahir tecelliyatı bunlar. Bir kimsenin eşkâle ben Müslümanım demesi imanın zahir tecelliyatı dinin zahiridir. Zahirsiz bir din din değildir. Zahirsiz bir iman eksiktir, noksandır, zahir şarttır. O yüzden dil ile ikrar kalp ile tasdik veya kalp ile tasdik dil ile ikrar imanın olmazsa olmaz iki temel ayağıdır. İlk yaratılışa kadar götürürüm bu meseleyi.

Cenâb-ı Hakk ilk varlığı yaratırken ruhundan ve nurundan üfledi. Ruhu batın nuru zahir. Bu böyle devam etti. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin 1- Zahir, görünen sünneti var, 2- Hali var. Dinin iman noktasında bir görüneni var ikincisi kalbi var. Bir kimse zahiren namaz kılıyor görünebilir. Kalben eğer namaz kılmıyorsa o kimse, kalbi iman etmediyse görüntüde namaz kılıyor o, iman etmemiş o yine. Kalp lazım. Kalben iman etti, dil ile ikrar, zahir lazım. Zahir kime lazım? Zahir dıştaki âleme lazım. Sana lazım olan batın, kendi iç âlemin. Ama senin hayatını sürdürdüğün zahir bir âlem var o âlemde de senin zahiren dil ile ikrarının ihtiyacı var. Dil ile ikrar seni bağlamıyor, etrafını bağlıyor. Bu ne demektir? Senin muameleni ilgilendiriyor ve sana karşı muamelede bulunacak olanları ilgilendiriyor. Dil ile ikrar bu noktada imanın olmazsa olmazı. Bir bütün birbirinden ayırmak mümkün değil. Birbirinden ayıranların yolları asan olmaz. Dersek biz, iman sadece insanların kalp ile tasdik etmesi, iyi, o kimsenin Müslüman olduğunu nerden bileceğiz? Hukukunu nerden belirleyeceğiz? Sadece kalben tasdik etti. Sadece kalben tasdik ederekten geldi bir Müslüman kızla evlenmek istiyor. Kendisinin Müslüman olduğunu ikrar etmiyor. Müslüman bir kadının gayrimüslim veya dinsiz bir erkekle evlenmesi caiz değil. O kimse Müslüman olduğunu ikrar etmezse, siz kızınızı onunla evlendiremezsiniz. Dinen nikâh, nikâh değildir, caiz değildir, nikâh düşer sakıt olur ve böylece nikâh haram olur. Dil ile ikrar şart. “Ya o kalben tasdik etti” bilmiyoruz kardeş, kalpleri Allah biliyor, biz zahir hükümle hükmedeceğiz. Bize bir kimse “Ben Müslümanım” diyecek biz onun Müslüman olduğunu anlayacağız, kalp metre yok bizde. O zaman dil ile ikrar şart. Bu noktada rüknü müdür? Benim nazarımda evet. Hele bu zamanda, İslamın yaşanmadığı, hukuk olarak. Hukuk olarak İslam’ın yaşanmadığı ve hukuk olarak biz kimin Müslüman kimin gayrimüslim olduğunu bilmediğimiz bir ortamda. Bu noktada iman kalp ile tasdik dil ile ikrardır. İmanın kalbi tasdiki ve lisanın ikrarı ile oluşması gereklidir. Ancak lisan ihtiyat içindir. Kim Resulullah’ı ve Onun Allah’tan getirdiğini tasdik ederse mümindir. Lisan ile ikrar ise dini hükümlerin icrası için şarttır. Nesefi

Evet, ikrar bu hukukun normalde tecelliyatı için şarttır, alternatifi yok. El-Maturidi ile Hanefi kelamcılarına göre tasdik gizli bir iş olduğundan,

dünyadaki hükümlerin yerine getirilebilmesi için ikrar şarttır. Evet.

Fakat kişi kalbi ile tasdik ettiği halde dili ile imanını söylemediği takdirde Allah katında MÜMİN, dünya hükümlerinin yerine getirilmesinde ise KÂFİR muamelesi yapılmakta, günahkâr sayılmaktadır.

Evet. Çünkü dinin zahir boyutu vardır. Zahir boyutunun içersinde bir kimse dil ile ikrar etmiyorsa o kimseye kâfir hükmü ile hükmedilir. Bunda zahire göre

hükmedeceğinden dolayı hükmedenler bunda suçlu ve kusurlu değildir. O kimse çünkü Müslüman olduğunu ikrar etmiyorsa mesela öldüğünde o kimse Müslüman mezarlığına gömülmez. Müslüman olduğunu ikrar etmiyorsa o kimsenin cenazesi camiye getirip de orda namazı kılınmaz. Müslüman olduğunu ikrar etmeyen kimse. Müslüman olduğunu ikrar etmeyen bir kimsenin Müslüman bir eşi var ise otomatikman boş olur. Müslüman olduğunu ikrar etmeyen bir kimse mümin bir kadınla evlenemez, kimsede bu nikâhı dini olarak kıyamaz. Çünkü bütün muamelelerin hepsi de o kimsenin ikrarına bağlıdır. Bunu neden böyle söylemişler biliyor musunuz? İkrarı niçin şart koşmuşlar? Bir kısım Müslümanlar namaz kılmamışlar. Namaz kılınması zaruri ya, oruç tutulması zaruri. Müslüman olduğunu ikrar etmiyor, ikrar etmeyince ona kimse orucu ve namazı şart koşmuyor, orucu ve namazı şart koşmayınca o kimse Müslüman toplumun içerisinde ne Müslüman gibi yaşıyor ne Hıristiyan gibi yaşıyor ne de İsevi gibi yaşıyor. Bu yüzden ikrarı şart koşuyor İslam Hanefi hukuku, diyor ki ikrar edecek, ben Müslümanım diyecek. Ben Müslümanım diyen zekât da ona farz oluyor. O zaman devlet hemen onun malını hesaplıyor zekât memurları ondan zekât alıyor. Ben Müslümanım deyip ikrar ettiğinde, bütün muamelesi İslam hukukuna göre oluyor, kaçacak göçecek yer yok. Kaçacak göçecek hiçbir yer yok.

Şeriat dilinde iman Peygamberimizin getirdiği ve Allah tarafından

kendisine vahyettiği kesin olarak bilinen şeyleri tasdik etmektir.

İmanın lügat ve şeriat manaları arasında mutlak tasdik bakımından bir fark olmayıp taalluk ettiği konular ve imanın hakikati bakımından bir genellik ve özellik vardır.

Evet. Bu noktada iman lügat ve şeriat manaları için çok değişik bir şey olmaz.

Hakikatleri birdir dilleri de birdir bur noktada.

Dilciler nazarında imanın konusu mutlak ve geneldir. Din dilinde iman Kalp ile tasdik midir? Evet, dinin dilinde iman kalp ile tasdiktir. Din dilinde iman Kalp ile tasdik midir? Yoksa dil ile ikrar mıdır? Veya her ikisi midir? Ve yahut bunlarla birlikte amel zaruri midir? Bu noktada benim kendimce algım ve anlayışım İmam-ı Azam hazretlerinin yolunun üzerine ve ashabının yolu üzerine Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin. Bu dış hukuk noktasında bir kimsenin dil ile ikrar etmesi lazım. Yani iman din dilinde hem kalp ile tasdik hem dil ile ikrar şartı var. Amel, o kimsenin yapabildiği yere kadar, gücü nispetinde. Bu noktada ameli yani ibadetlerle alakalı kısmı ve aynı zamanda da uyumak zorunluluğunda olduğu noktalar hukukla alakalı kısmı. Hukuku ilgilendiren şeyler, şahısları ilgilendiren şeyler devleti ilgilendiriyor zaten. Bunda o kimse ikili ilişkilerinde suç söz konusu ise bizim dinimizde cezayı verecek olan kurum devlettir. İslam hukukunda ceza uygulayacak olan yer devlettir, anarşi yoktur İslamda. Bir tarikat kendisi hukuk uygulayamaz, bir meşrep bir

mezhep bir topluluk kendi kendisine hukuk uygulayamaz İslam dininde. Anarşi yoktur. Mesela örneğin Irak’ta şimdi o kimse veyahut da Suriye’de orada burada herhangi bir örgüt kursa bir tarikat kursa bir cemaat kursa, silahlı bir örgüt kursa o kimse İslâm hukukuna göre iş yapamaz ancak devlet kurması gerekir. Devlet kurduğunda ancak o İslam hukukuna göre iş yapabilir. Dar’ül harpte Hanefiler İslam devleti yok ise bir harp imamının seçilmesi gerektiğini ve o harp imamına oradaki Müslümanların biat etmesi gerektiğini ve ancak harp imamının üzerinden hukukun tecelli etmesi gerektiğini söylerler. Din bu noktada imanla alakalı kısımda bir kimseyi bağlayan nokta kalp ile tasdik dil ile ikrardır. Dil ile ikrardır. O kimse ben Müslüman’ım diyorsa bizim ona söyleyecek hiçbir şeyimiz kalmaz. Velev ki herhangi bir dini kaideyi inkâr etmediği müddetçe, velev ki herhangi bir dini kaideyi ikrar etmediği müddetçe. Ameli imandan görenlerden değilim, ameli imanın bir cüzü olarak görenlerden değilim. Tekrar söyleyeyim ameli imanın bir cüzü, bir parçası olarak görenlerden değilim. Bir kimse kalp ile tasdik dil ile ikrar ettiyse benim nazarımda mümindir, Müslümandır, o kimse dini dairenin içindedir, onu dini dairenin dışında görmek benim haddime değildir, benim inanışıma göre kimsenin haddine değildir. Fakat bir kısım Müslüman âlim, ulema, mezhep, meşrepler ameli yani dinin içersindeki amelleri imanın bir cüzü olarak görüyor ve eğer bir ameli bir kimse terk ettiyse, o kimse de iman eksikliğine bağlıyor. Bu benim görüşüm değil, benim duruşum da değil. Ben İmam-ı Azam hazretlerinin çizgisinde ve yolunda içersinde genelde sapmamaya gayret eden, gitmeye gayret eden, onun muamelelerle alakalı, bakın fikri noktada değil, muamelelerle alakalı ben İslam’ın diğer mezheplerinde bu noktadaki içtihatlarını kabul eden, gerekirse bunlarında uygulanabileceğini yoksa yeniden içtihat edilmesi gerektiğini söyleyen bir kimseyim. Durduğum nokta bu. Fikri noktada İmam-ı Azam hazretlerinin çizgisinde durmaya gayret ediyorum gücümün yettiğince. Bu nokta şu: Bir kimse kalp ile tasdik etti, dil ile ikrar ettiyse o kimse iman ehlidir. Dil ile ikrar etmesi şart mıdır? Evet. Niçin? Muamelelerle alakalı, hukukla alakalı bu şart gereklidir. Bunlarla birlikte amel zaruri midir? O zaruriyet insanın kendisine aittir. Ameller imanı kemale erdirmeye vesile midir? Evet. Bunu da kabul eden bir kimseyim.

İbnul-Hümam, el-Cüveyni ve diğerleri tasdikin; kelam-ı nefsi kabilinden bir şey olduğunu ve tahkik üzere oluşan tasdikin ise nefsin kelamı olduğunu belirtiler. Lakin bu tasdik ilimle sabit olur. El Cüveyni (el irşad s.334)

İbnul-Hümam, el-Cüveyni ve diğerleri tasdikin, yani kalp ile tasdikin, kalp ile kabulün, kelam-ı nefsi kabilinden bir şey olduğunu, yani bu noktada kelamı nefsi dediği; hiç âleminin konuşması, içselliğin dışa vurması ve tahkik üzere oluşan tasdikin ise nefsin kelamı olduğunu belirtir. Tahkik: araştırma, araştıraraktan normalde tasdik etme. Bu da nefsin kelamı olduğunu söyler. Lakin bu tasdik ilimle sabit olur. Yani bir kimse tahkik eder araştırır ve tasdik ederse bu da diyor ilimle sabit olur. Yani o kimse ilim ehli olmuş olur. Tahkik edip araştırıp tasdik etmek.

Abdulkadir Geylani (1165), Eş’arinin tasdikinin manası hakkında farklı cevaplar verdiğini önce; tasdikin “Allah’ın varlığını uluhiyyetini ve kıdemini bilmek”, başka bir kez de onun tasdiki “Bilgiyi içermeyen” ve onsuz da

gerçekleşmesi mümkün olmayan kalpte bulunan bir söz olarak tanımladığını nakleder. BAĞDADİ (usulu’d Din 248)

Abdulkadir Geylani, kendisi kendi zamanında İmam-ı Azam’ın yolundan gider ama bir müddet sonra bakar ki kendince Maliki mezhebinin taraftarları, arkasından gidenler az dervişleri ile beraber Maliki mezhebine geçer, İmam-ı Malik’in mezhebine geçer ve bu Mısır dönüşüdür. Mısır’a gider daha doğrusu bu Moğolların istilasında Mısır’a gider, ondan sonra Moğollarla Moğol istilasına karşı mücadele eder ve sonra tekrar Bağdat’a geri döner. Bağdat’a geri döndükten sonra, hatta Moğol istilasını Abdulkadir Geylani hazretlerine Bağdatlıların Geylani hazretlerine olan zulmünden olduğuna dair söyleyenler vardır. Yani Bağdatlılar Geylani hazretlerine ve dervişlerine zulüm etmişlerdir. Geylani hazretlerinin dervişlerine ve kendisine Bağdatlılar zulmettiği için Moğol istilasına uğrarlar. Geylani hazretleri tabi Mısır’a hicret eder emir ile sonra tekrar Moğol istilasından mücadele etmek için geri döner ve Moğol istilası biter ve tekrar Bağdat’a yerleşir. Bu ikinci yerleşmesinde yani normalde Bağdat’a tekrar geri geldiğinde dervişleriyle beraber Maliki mezhebinin zayıfladığını görüp bu noktada maliki mezhebine geçer muamelede. Ama Geylani hazretleri hem Gunyet’üt Tâlibîn’de hem de sohbetlerinde imanla alakalı meselenin kalp ile tasdik dil ile ikrar olduğunu söyler Geylani hazretleri de. Ve sufilerin büyük bir çoğunluğu kendilerini en büyük pir olarak Geylani hazretlerini gördüklerinden de sufi kanadın büyük bir çoğunluğu imanı, kalp ile tasdik dil ile ikrar olarak görür. Hatta Ahmed er-Rufai hazretlerinin “Onların Âlemi”ne bakarsanız, okursanız veyahut ta “Hak Yolcusunun Düsturları”na bakarsanız aynı ölçüleri de orada görmeniz mümkün.

Eş’arinin tasdikinin manası hakkında farklı cevaplar verdiğini, önce tasdikinin Allah’ın varlığını, ulûhiyetini ve kıdemini bilmek, başka bir kez de onun tasdiki bilgiyi içermeyen ve onsuz da gerçekleşmesi mümkün olmayan kalpte bulunan bir söz olarak tanımladığını nakleder.

Buradaki nokta şu; bir kimsenin kalbinde Cenâb-ı Hakk’ı bilme ile alakalı, zahir bilmeyle alakalı olgu oluştuktan sonra tasdikin olacağını söyler. İkincisi; bu bilgi olmaksızın da kalbinde tasdikinin olacağını söyler. Kalpte tasdik için, Geylani hazretlerine göre bilgi şart değildir. Zahir bilgi olmadan da Geylani hazretlerine göre bir kimsenin kalbi iman noktasında tasdik edebilir. Bu ne ile mümkündür? Bu da rüya veya ilham ile mümkündür. Bir kimsenin kalbinde ilham geliyorsa o ilham üzerine ne yapar, Allah’ı iman noktasında tasdik eder. Kalp noktasında, kalbi ilham alırsa veyahut da o kimse -rüyada bir ilhamdır- rüya görürse, bilgiye gerek kalmaksızın tasdik eder. Bu sufilerin yoludur. Sufiler zahir bilgi olmaksızın batın bir işaretle herhangi bir şeyi tasdik edebilirler ve sufiler için kendi iç âlemlerinde, kendi dairelerinde önemli olan kalbi tasdikleri ve kalbi algılarıdır, aldıklarıdır. Zahir olarak negatif görünen, herkesin negatif gördüğü bir şeyi sufi pozitif görebilir. Herkesin pozitif gördüğü bir şeyi sufi negatif görebilir. Herkesin helal deyip düğün yemeğine, sünnet deyip kaşık çalan herkes, sufi o yemeğin içersinde haram bir yağ, haram bir katkı, haram bir kazanç görürse sufi için o yemek haramdır, yemez. Buna delil de şunu koyarlar; Muaviye Şam valisidir, Ebu Zer el-Gıfârî hazretlerini Şam’a gönderir

Hazreti Osman. Ebu Zer el-Gıfârî’nin hayatı çünkü kabul edilebilecek bir hayat değildir. Ebu Zer el-Gıfârî eski sahabedir, ilk Müslümanlardandır, ilk 40’ların içindendir. Hazreti Osman radiyallahu anh hazretleri zamanında Hazreti Osman Efendimizin biraz böyle devlet yaşantısını eleştirir ve kendisi de Medine’nin dışında bir çardakta yaşamaktadır. Malı mülkü yoktur, orada asılı bir tane kılıcı kalkanı vardır. Bu hayat sefahat içine düşenleri rahatsız eder çünkü sefahat içerisinde yaşayanlar takva dairesinde yaşayanları istemezler, onların tadına acı katılır çünkü. Kimse namaz kılmıyorsa orada namaz kılmayanlar Müslüman oldukları halde namaz vakti geldiğinde namaz kılan bir Müslüman istemezler çünkü kendileri namaz kılmıyorlar. Bunun gibi bir şeydir bu. Orada 5 nokta nokta otellerde iftar verenler yanlarında fukara bir derviş görmek istemezler. Çünkü bir dervişi oradan kapıdan içeri katamaz ki bir kimse. Ben çok basit ölçü söylerim ya girdiğin yere Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem girer miydi? Çok basit. Orada iftar eder miydi? Çok basit. Adam anlatıyor “Mübarekle umreye gittik.” “Maşallah…”, “Ya mübarekle umre bir başka oluyor.” “Maşallah… E mübareği güzel yerde yatırmışsınızdır” dedim, “E Hilton’daydık.” Dedim “Maşallah… önde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, arkada sizin mübarek, onun arkasında da sen öyle mi girdiniz Hilton’a?” “Ya hocam sen ne dedin şimdi ya” dedi. “Ben bir şey demedim” dedim, “Önde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri seni mübarek onun izinden gidiyor ya, arkasında şeyhiniz onun arkasında sen Hilton’a öyle mi girdiniz?” dedim. “Eğer öyle girdiyseniz Paris’teki Hilton’a da gidin, öyle girdiyseniz New York’taki Hilton’a da gidin, öyle girdiyseniz Londra’daki Hilton’a da gidin!” Gidin. Çok basit… İşte Ebu Zer el-Gıfârî Şam’a gelir. Şam’a gelince, Şam’ın dışına bir çadır kurar hurma dallarından, ottan çöpten. Ottan çöpten hurma dallarından. Şam’dan gençler gelmeye başlar onun anlattığı din Şam’da yaşanmıyor, onun anlattığı Muhammed-i Mustafa’ya uyumak mümkün değil. Şam’dakiler uyamaz O’nun anlattığı Muhammed Mustafa’ya. Bizde uyamıyoruz, bize de ağır geliyor. Ebu Zer el-Gıfârî din anlatıyor gençlere. Gençler harıl harıl Ebu Zer el-Gıfârî’yi dinlemeye geliyorlar halaka büyüyor ayrı bir din oluşuyor. Orda Muaviye dini oluşmuş, skolâstik bir din oluşmuş, kafalarına göre din oluşmuş ama Ebu Zer el-Gıfârî yıkıyor ortalığı, sarsıyor. Muaviye siyasetçi bir adam diyor ki, bunu ben davet edeyim saraya. Muaviye sarayda yaşıyor çünkü. Dinin saraylaştığı zamanlar o zamanlar. Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin devleti idare ettiği yer mescitti. Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh hazretleri mescitten idare etti. Hazreti Ömer’e bir kulübe yaptılar, kulübenin kapısı açık bekçi mekçi yok, asker masker yok. İlk böyle sekretarya, bir kalem koyan Mısır valisi. Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri mektup yazıyor “Ey Mısır valisi! Duydum ki kapıya bir nöbetçi koymuşsun, kendine de bir yer yaptırmışsın.” On tane de asker gönderiyor “Kendi elleriyle yıkmazsa siz yıkın” diyor. Ümmet-i Muhammed’in halifesinin koruma polisi ve askeri yok o gün. Muaviye sarayda yemek veriyor, ısrar ediyor, davet ediyor, valiye itaat şart ya O da itaat ediyor, giriyor salona yemek yenecek, diyor ki “Buyurun yemek yiyin” yemek yemek istemiyor. Tekrar ısrar edince pilava hani tepsiler içersine pilav üzerine kuzu

kızartıyorlar ya, Araplarda bu adet var da hala mendi diyorlar buna, pilavı elini uzatıyor bir sıkıyor, kanla irin çıkıyor. Atıyor Muaviye’nin önüne “Buna mı davet ettin beni” diyor. Ashabın yolu bu. Ve Muaviye Ebu Zer el-Gıfârî’ye bir şey diyemiyor sonra bir mektup daha yazıyor geri Hazreti Osman Efendimize. Diyor ki “Şam’ı istiyorsan Ebu Zer el-Gıfârî’yi al buradan, çek.” Hazreti Osman Efendimiz mektubu yazıyor Ebu Zer el-Gıfârî’ye, tekrar Medine-i Münevvere’ye geliyor. Medine’nin içinde kalamıyor. Beni Ebu Zer el-Gıfârî’nin hayatı çok etkiler, sahabelerin içerisinde en fazla etkileyenlerden birisi odur. Kılıcının ekmeğini yemiştir. Ziraat yapmamış, ticaret yapmamış, kılıcının ekmeğini yemiş. İslam olmazdan önce de zaten eşkıyadır kendisi. Eşkıya… Köroğlu gibi. Zenginden alıp fakire veren. Evet, basıyor kervanları, kervanları alıyor ne varsa. Evet, işte sufiler kalbi ilmi kabul ederler, bu noktada da Ebu Zer el-Gıfârî’dir. Pilav mesela herkese pozitif görünürken, atar elini kan irin olduğunu görür O. kan irin olduğunu görünce yemez. Herkesin yediğini yemez. Herkes zahiren helal mi helal der ama O yemez. O yüzden herkesin pozitif gördüğünü o negatif görebilir, herkesin helal deyip yuttuğunu o helal olmadığını görüp yutmaz. Bu kalbi ilimdir, zahiren bir şey yoktur ama manen bir şey vardır. O ona bakar, zahiren hak mı? Hak. Zahiren doğru mu? Doğru. Ama onun kalben ona inanması, kalben onu tasdik etmesi, kalben onu görmesi, kalben o ilmi alması lazım gelir. Kalben o ilmi almazsa hep kalbinde bir çentik vardır onun. Sufiler burayı çok önemserler. O yüzden Abdulkadir Geylani hazretleri diyor ki bu noktada kalpteki tasdik bilgiden kaynaklanabilir, bir yerde de diyor ki, bu bilgi olmaksızın da o kimse kalben tasdik edebilir. Bu sufi yolu.

Eş’arilere göre tasdik; bilgiye dayanan kalpteki bir söz olmakta. Evet. Eş’arilere göre tasdik bilgiye dayanır. Bilgi olmazsa tasdik olsa dahi eksiktir o. Biz sufiler bilgiye dayanmayız illaki. Bilgi lazım mıdır? El-cevap: Lazımdır ama meselenin aslı mıdır? Hayır. O çünkü kalbine gelen ilhama göre de o hareket edebilir, tasdiki onun harika olur. Hatta kalbe gelen bu noktada ilham tasdiki, bilgiden daha kıymetlidir. O yüzden sufileri eleştiriler. Hani bu noktada daha önce burada bir ders yapmıştık Arabî’den. Sufiler bir hadisin metnine bakaraktan hadisin sahih olup olmadığına kalplerine bir ilham gelir. Herkesin sahih gördüğü bir hadis-i şerifi kalplerine gelen ilham yoluyla sahih görmeyebilirler ve onunla amel etmeyebilirler. Ama herkesin zayıf gördüğü bir hadisi şerifi kalbe gelen ilham ile kuvvetli olduğuna inanıp onunla amel edebilirler sufiler. Sufilerde bu hal var. Eleştiriyor? Evet eleştiriliyor ama kalbe gelen ilhamın tadını ancak kalbe ilham gelen anlar. Bunun tadını bilmeyen anlamaz. Yani bir kimse rüyasında Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinle konuşmanın tadını anlatabilecek hiç kimse yoktur. Ancak bunu yaşayan bu tadı hisseder, anlar. Yaşamayan bunu anlamaz, böyle bir şeydir bu. Veyahut da herhangi bir şüpheye düştüğü bir meselede onun kalbine sağlam kaynaktan ilham gelmesi, yani işte kalbine Geylani hazretlerinin konuşması, onun kalbinde Hazreti Mevlâna’nın konuşması, onun kalbine Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin konuşması, Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh hazretlerinin gelip ona bir şey de tavsiyede bulunması, bir öğütte bulunması, İsa aleyhisselamın gelip o kimseye öğütte bulunması veyahut da ona bu

noktada bir işte sabır tavsiye etmesi veyahut da onun o noktadaki o darlığına, o noktadaki o kıskacına bir sözle ayrı bir yol açması, ayrı bir hal açması. Bunun tadı ancak sufilerde vardır. Bunu anlayabilecek olan, bunu anlatabilecek olan, bunu idrak edebilecek olan ancak sufilerdir ve sufiler bunun kıymetini bilirler ancak. Ve o yüzden sufiler için okudukları değil yaşadıklarıdır önemli olan. Bu manada sufiler zahiren kendilerine okutmakla mükellef olduğunu bilirler ama önemli olanın kalbi hallerinin olduklarını bilirler. O yüzden Geylani hazretlerinden Hazreti Mevlâna’ya, Hazreti Şems’ten Hacı Bayram-ı Veli’ye, Hacı Bayram Veli’den günümüzün çağdaş Çorumlu Hacı Mustafa Efendi gibi, Nevşehirli Abdullah Gürbüz Efendi gibi veyahut da işte günümüzün normal tanınmış tanınmamış mürşitleri gibi, zahiren bilimleri yokmuş gibi görünse de manen bir derya. Onların önünde otur günlerce sana konuşsunlar, günlerce sana anlatsınlar, sana lazım olanı anlatsınlar. Bu işin ayrı bir sırrı. Onlar bu noktada mana denizinden kaplarınca aldıklarınca almışlar. Bu ayrı bir şey. Zaten meselenin içsel boyutunda, meselenin iç âleminde önemli olanda bu zaten. Bunu kabul etmese dahi bir kimse, çok basit bir şey söylüyorum; Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini rüyanda görsen bir kez ve sana rüyanda dese ki, şunu yap, yapmayacak olan bir Müslüman tanıyor musun? Bu kadar. Rüyanda görsen, Onun önüne çıkarken bir münadi bağırsa “Bu senin ümmetinden ama böylede hatalar işledi.” deseler utanmaz mısın? Çok basit… Bir daha o hali yaşamak için neler vermezdin öyle değil mi? Kâl mi önemli hal mi önemli? Sufiler için hal önemli. Bu yüzden önemli. Sufi hem akşamın olmasını ister hem akşam olduğunda tiril tiril titrer. Akşamın olmasını ister, onun için vuslat anıdır. Akşamın olmasını istemez, aynı zamanda onun için bir utanç anı da olabilir. Sufi hem zikrullah halakası kurulsun ister hem de o zikrullah halakasına otururken kalbi tiril tiril titrer, hani şarkı var ya “Ya evde yoksa” diye… Ya kapı açılmazsa… Sufi gitmek ister Medine-i Münevvere’ye hem maddi hem manevi. Ya “Hoş geldin” demezse… Ya benim gibi çalı gibi gider çalı gibi dönerse. Sufiler için hal önemlidir, sufiler için içsellik önemlidir, sufiler için dış ikrar etmek hukukla alakalıdır, onlar için önemli olan iç tasdiktir. Sufiler namazı bir başkası görsün diye kılmaz, ama o tasdiki başkası için söyler, başkaları suizanna girmesin, günaha girmesin diye.

İMANDA BİLGİ ve İLMİN rolü nedir? İman etmekte bilgiye ve ilme iki veçheden bakarız. Bilgi bu manada bir kimsenin zahiri öğrendiğidir, bilgi bu manada, bir kimseye manevi ilham ile gelen yoldur. İlim, bu noktada idrak etmek olarak görürüz biz bunu. İman etmede bu ikisi de sufiler için önemlidir ama sufi olmayanlar için bu noktada iman, bilgi ve ilim neticesinde tecelli eder. Zahir noktada ne kadar bilgiye sahipse ve ilme sahipse o kadar iman etmiş sayılır ama sufiler için tecelliyat böyle değildir. Bizler için hiç bilgi olmasa dahi Cenâb-ı Hakk bizim ilmimizi artırır diye düşünürüz biz. Çünkü “Siz bildiklerinizle amel ederseniz Allah size bilmediklerinizi öğretir” ayet-i kerimesi bize düsturdur. Biz ne kadar biliyorsak onunla amel etmeye çalışırız. Sufiler böyledir ve biz onunla amel etmeye çalıştığımızda, bize lazım olan ilim kalbi olarak geleceğine inanırız. Biz bildiklerimizle amel edersek, Cenâb-ı Hakk’ın bize lazım olacak olan bilgiyi ve ilmi kalbimize ilham edeceğini, önümüze getireceğine inanırız. “Kim

haramlardan uzak olursa Allah onu bilmediği noktadan rızıklandırır.” Biz haramlardan uzak durursak maddi manevi rızkımızın artacağına inanırız. “Kim Allah’ı zikrederse Allah onun maddi manevi gani edecektir” “Kim zikirden yüz çevirirse Allah ona dünyada da ahrette de darlık verecektir” ayet-i kerime. “Zikirden yüz çevirenlere darlık veririz.” buradaki darlıktan kasıt hem dünyevidir hem uhrevidir sufiler için. Zikirden yüz çevirdi; zikirden yüz çevirmek sufiler için namaz, abdest, oruç, amellerden yüz çevirmek olduğu gibi aynı zamanda her daim Allah’ı zikretmekten yüz çevirmek. Günlük virdini yapmamak, Allah’ı her an gören işiten, duyan, bilen olarak tefekkür etmemek, bu hal ile yaşamamaktır ki, ona darlık bulaşır. Darlık bulaşması hem kalbine gelen ilhamdan hem kalbine gelen bilimden ve ilimdendir. Darlık gelir. Hem de zahiren darlık gelir ona, ticaretine darlık gelir, kazancına darlık gelir, bereketini bulamaz, önceden 1 lira ile 10 liralık iş yaparken, şimdi 10 liraya 1 liralık iş yapamaz zikrullahtan yüz çevirdiğinden dolayı. Çünkü Üstadı sevmek zikrullahtır, Hazreti Resulullah’ı sallallahu aleyhi ve sellemi sevmek zikirdir, Allah’ı sevmek zikirdir, insanlara yardım etmek zikirdir, insanlara muhabbet etmek zikirdir, yetimin başını okşamak zikirdir, fakiri doyurmak zikirdir, çıplak giydirmek zikirdir, muhtaç olana yardım etmek zikirdir, yolunu bulamayana yol tarif etmek zikirdir, bir kimseye, bir ota, bir ağaca, bir hayvana, bir varlığa yardım etmek zikirdir. Kim yardım ederse o, zikrullahın içindedir, kim bunlardan uzak olur geri dönerse o, zikrullahtan yüz çevirmiştir. Ona apaçık bir darlık vardır. Bu darlığı ister manevi olarak kalsın kalbi noktada, o kimse rüya görüyorsa rüyası eksilir, ilham geliyorsa ilhamı eksilir, o kimse hal görüyorsa hali eksilir, o kimse önceden kapının önünden gideni görüyordu şimdi göremez, orada oturanların kalbinden geçenleri anlıyordu, anlayamaz, onun kalbine ilim geliyordu, verilen sorulara cevap veriyordu, bu gelmez olur bu büyük bir darlıktır. Asıl darlık budur, sufiler öyle düşünürler. O yüzden sufi için zahiri ilim ve bilgiden fazla manevi gelen ilhan önemlidir. Bunun yolu, farzları yerine getirmek, haramlardan uzak durmak, Allah’ı çok sevmek, Resulüne çok iyi uyumak, zikrullahtan yüz çevirmemektir. İşte o yüzden imanda bilgi ve ilminin rolü nedir? zahir noktada duranlar için olmazsa olmazdır, bildiği kadar iman eder. İlmi kadar iman etmiş olur. Sufiler için öyle değildir. Sufiler için bu yol açıktır, Allah size bilmediklerinizi öğretir. Cenâb-ı Hakk kalbinize ilham eder, ihata eder. O kimse zikrullahı yaptıkça, haramlardan uzak durdukça Cenâb-ı Hakk onun kalbine İlm-i ledününü verir. İlm-i ledün ise bilinmeyenleri bilmektir. İlm-i ledün, nerde ne konuşulması gerekiyorsa onu konuşmaktır. İlm-i ledün, dilin Allah’ın dili olmasıdır…

Kur’an-ı Kerim’de iman ile İslam bazen aynı bazen de farklı anlamda

Evet. İman ile İslamı Cenâb-ı Hakk bazı noktalarda ayırt etmiştir. Ayırt eder. İman çünkü biraz insanın içselliğini ilgilendirir. İslam ise, işin içerisinde devlet vardır, işin içersinde ticaret vardır, işin içersinde muamelat vardır, nikâh vardır, alışveriş vardır, borç vardır, işin içersinde savaş vardır, mahalle hukuku vardır, kamu hukuku vardır, toplum hukuku vardır. Bu nedir? Bu İslam’dır bütün.

İbnül Hümam İslam’ı; Allah’ın emirlerini ve nehiylerini kabul etmek, teslim olmak ve boyun eğmek diye açıklar. Ayrıca iman-İslam ilişkisine bakışı Eş’ari ve Hanefilerin düşüncesi ile örtüşür. İslamsız iman, imansız İslamın olamayacağını söyler.

Evet. Bu noktada İslam dünyasının büyük bir çoğunluğu, bu noktada makul düşünenler imansız İslam İslamsız imanın olabileceğine çok hükmetmezler. Tabi bu zatlar İmam-ı Azam, İmam-ı Şâfiî, İmam-ı Maliki, İmam-ı Maturidi, İmam-ı Eş’ari bunların hepsi de İslam sisteminin içerisinde, İslam hukukunu yaşandığı devlet sisteminin içersinde yetişmiş zatlardır. Bunlar İslam hukukunun yaşanmadığı yerlerde yaşamadılar.

Nesefi imanı Allah’ın birliğini dil ile söyleyip kalp ile tasdik etmek, İslamı

ise Allah’a vahdaniyet üzere ibadet etmek diye tarif eder.

SORU: İslam mefhumu iman mefhumunun bir cüz’ü müdür? Evet. Bunu cüz olarak kabul etmek mümkündür. Eğer İslam mefhumunu biz imanın asıl kendisi olarak görürsek bu noktada Müslümanların büyük bir çoğunluğunu imansızlığa itmiş oluruz. Çünkü İslam, muameleleriyle, hukukuyla, ibadetiyle, ahlakıyla bir bütündür. Bu bütüne biz iman ederiz ama bu bütünü yaşayabilmemiz bireysel dairede mümkün değildir. Bireysel dairede mümkün olmadığından dolayı bir birey için İslam; imanın tecelli edeceği bir yüzeydir, bir alandır. İmanın tecelli edeceği bir düzlemdir İslam. Bunun nüvesi bunun çekirdeği imandır. Bu imanın neşv-ü nema bulacağı, kök salacağı, dallanıp budaklanacağı, meyve vereceği daire İslam dairesidir. O yüzden burada imanın bir cüzü gibi görmek imanın bütünselliğine yine zarar getirir çünkü ben imanı, iman etmeyi, ayrı bir bütüncüllük içersinde alıyorum. İslam hukuku yok mesela şu an dünya üzerinde. O zaman dünya üzerindeki Müslümanların hepsinin de imanları eksik mi? Buradan bu çıkar sonra. Veya birey noktasında iman eden bir kimsenin İslam dairesinde hukuksal olarak veya muamele olarak bir eksikliği olabilir. O zaman biz o kimsenin imanını eksik görmüş oluruz -ki bu benim nazarımda, kendi durduğum biraz sakıncalı bir noktadır. İman bir çekirdek ise, İslamın ne kadar neyi varsa o iman çekirdeğinin içindedir. O çekirdeğin neşv-ü nema bulacağı alan İslam dairesidir. Buna bütün her şeyi eklemek mümkündür.

Hazreti Peygamber Cebrail aleyhisselamın “İslam nedir?” sorusuna,

İslam’ı amellerle açıklamıştır. Evet.

Buna göre İslam imandan ayrılmaz, iman İslam’dan ayrılır ve tek başına kalır. Çünkü bazen ameller olmaksızın içten kabullenme ve tasdik bulunur ve iman İslam’dan ayrılır.

Evet. Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem hazretlerine Dıhye suretinde gelir Cebrail aleyhisselam. Birinci soru şudur “İman nedir?” soru budur çünkü ilk soru. “İslam nedir?” demez, “İman nedir ya Resulullah?” O’da cevap verir “Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, din gününe, kader, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna ilaveler vardır rivayetlerde din gününden hariç, cennete, cehenneme, kabre diye böyle rivayetlerde farklılıklar vardır ama ana tema budur: Allah’a, meleklerine,

iman etmendir.” der. Tabi buna

peygamberlerine, kitaplarına, din gününe yani hesaba çekilmeye. 5 ana unsurdur bu. 5 ana unsur imanın şartı. Ardından: “İslam nedir ya Resulullah?” “Kelime-i şahadet getirmek” İslam nedire cevap. “Kelime-i şahadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, paran varsa zekât vermek, ömrümde bir sefer dahi olsa hacca gitmek.” Ardından sorar “İhsan nedir ya Resulullah?” İhsan! Bunu İslam dünyasında imanı ve İslam’ı söylüyorlar sadece ihsanı anlatmıyorlar. Ardından soruyor “İhsan nedir ya Resulullah?” “Allah’ı görüyormuşçasına yaşamandır, ibadet etmendir” Allah’ı görüyormuşçasına. Hayatı Allah’ı görüyormuşçasına yaşamak. Namazı kılarken Allah’ı görüyormuşçasına kılmak, orucu tutarken Allah’ı görüyormuşçasına tutmak, “Eşhedü enla ilahe illallah” derken görüyormuşçasına demek, “Eşhedü enne resuluhu” derken görüyormuşçasına demek, Muhammeden abduhu ve görüyormuşçasına. Allah’ı iman etmek, meleklerine görüyormuşçasına görüyormuşçasına iman etmek, görmek. Peygamberlerine görüyormuşçasına iman etmek, görmek. Görmek. Şahadet etmek. Kitaplarını görüyormuşçasına iman etmek. Görüyormuşçasına. Din gününü görüyormuşçasına yaşamak. Din gününü. Asıl burası önemli: Allah’ı görüyormuşçasına yaşamak. Bir çıt altı “Göremesen de” diyor, “Göremesen de O’nun seni gördüğünü bilip hep böyle yaşamak.” Sufiler görüyormuşçasına yaşamayı hedeflerler, görüyormuşçasına. Evet.

İman İslam’dan ayrılır ama amellerin sıhhati için iman şart olduğundan İslam imandan ayrılmaz, ne de bunun aksi yani imanın sıhhati için ameller şart koşulmaz. Bu görüşe Mütezile katılmaz. İBN-UL HÜMAM

Evet. İbnül Hümam böyle demiş buna İmam-ı Azam hazretleri de İmam-ı Muhammed’de, İmam-ı Yusuf da bütün Hanefiler ve bu noktada bütün akli melekeleri yerinde olan ilim sahibi, rey sahibi insanlar bunda hemfikirdirler. Aklımıza hemen hepimiz şu soru gelecek, bu sefer baştan soralım: İmanda artma ve eksilme olur mu? Bu noktada bunu çok tartışmış İslam dünyası imanda artma eksilme olur mu diye. İmam-ı Azam hazretleri yine ben İmam-ı Azam’a atıfta bulunacağım burada hakkınızı helal edin ben fıkhî ve akaidi meselelerde İmam-ı Azam hazretlerinin duruşunu beğenirim. Bu kabul edilebilir kabul edilmez bu farklı bir şeydir. İmam-ı Azam hazretleri bu noktada der ki Fıkh-ı Ekber’inde “İman artmaz ve eksilmez.” Şâfiîler imanın amellerle artıp ve eksileceğini söylerler veya bir kısım, mesela Eş’ari zihniyetli olanlar imanın artıp eksileceğini söylerler. Buna bu fakir katılmaz, İmam-ı Azam hazretlerinin yolundan giderim ben bu noktada. Genelde İmam-ı Azam’dan ayrıldığım yerler yoktur akidevi olarak. Hoşuma gider benim aklıma fikrime çok hitap ediyor, benim hayatıma çok hitap ediyor bu noktada. Fıkh-ı Ekber’i okumanızı isterim Aliyyül Kari şerhi var. Aliyyül Kari biliyorsunuz Teymiye’nin talebesidir, İmam-ı Teymiye Hanbeli’dir kendisi. Aliyyül Kari’de Hanbeli’dir ve kendi zamanlarındaki ehli tasavvufa eleştiriler getirmiş insanlardır. İbn-i Teymiye zaten Arabi’ye risaleler yazmış bu noktada ehli tasavvufa risaleler yazmış. Enteresan bir duruşa sahiptir. Tartışılır ilim insanları. Ben yapılan tartışmalardan bazı risalelerden yeni derviş olduğum zamanlarda bir iki yerde okumuş bir iki yerde de böyle karşılıklı tartışmıştım. Ben Teymiye’yi okuyan bir kimse değilim. Benim yolum, benim çizgim

değil kendimce. Ben sufi standlı bir kimseyim o yüzden Teymiye iyidir kötüdür bir tartışmaya girmek istemem zaten. Aliyyül Kari’de bu noktada kendisine aslında tasavvufa karşı bir kimsedir ama Aliyyül Kari’nin bu noktada Fıkh-ı Ekber’i çok meşhurdur tefsiri. Fıkh-ı Ekber aslında küçük bir risaledir ama özdür. Onu şerh etmiş tabi Aliyyül Kari. Bu noktada Fıkh-ı Ekber’i okumanızı tavsiye ederim size. İmanda artma ve eksilme olur mu? Bu kabul edilmez Hanefilerce. İmam-ı Azam’da bunu kabul etmez. Bizim için imanda artma eksilme olmaz. Amellerle eksiklik vardır, bu imanın eksiğinin göstergesi değildir bizde. Bizdeki amel eksikliği imam eksikliği olarak kabul edilmez. Bizdeki amel eksikliği imanın kemalatına engeldir. İmanın kemalatı, yani olgunlaşmasına, erginleşmesine. Elma bütün ama daha yeşil, ham daha, ısırdığınızda ağzını yapşak yapşak yapacak ama elma bütün mü? Bütün. Bakın çiçekten tomurcuğa döndüğünden itibaren bütün, bir bütüncülük var, büyüyor, zaman içersinde erginleşiyor. İman böyle bir şeydir; bir çekirdek gibidir büyür ve olgunlaşır. Onu büyüten ve olgunlaştıran bilgi, ilim ve ameldir.

Tekrar söyleyeyim; imanı kemale erdiren ilim. Bilgi de değil. Sufilerce ilimdir. İlim hem kalbe hem akla hitap eder, bilgi ise sadece akla hitap eder. Sufilerce ilim hem zahirdir hem batın, bilgi ise sadece zahirdir. O yüzden sufiler için lazım olan ilimdir. O yüzden koca Yunus der “ilim, ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır?” O yüzden Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bilgi değil, ilim Çin’de de olsa gidip alınız der. İlimdir asıl olan bilgi değildir. Asıl olan ilimdir. İlim. Çünkü ilim sahibini kendi ilmi dairesine yönlendirir. Her bilgi sahibi ilim sahibi değildir her ilim sahibi kendi ilminde bilgi sahibidir. Sufiler ayırt eder burayı. Bizim için asıl olan ilimdir çünkü bilgi değildir. Bize ilim gereklidir el-Âlim… İlme sahip olan kimse, bilgiye değil, ilme sahip olan kimse. Bilgi şöyle hükmeder: Birisi ağlıyor birisi ağlamıyor, bilgi ağlayanı haklı görür. İlim ehli hakikati arar ağlayana bakmaz. Davut’a iki kadın geldi, ortada bir çocuk var. Birisi dedi ki “çocuk benim” öteki dedi “çocuk benim”. İkisi de “çocuk benim” diyor. Birisi öylesine ağlıyor ki çocuk benim diyerekten. Yanında da iki misafir var Davut aleyhisselamın. Baktı ikisine de “getirin benim kılıcımı” dedi. Ağlamayan kadın dedi ki “ya Davut ne yapacaksınız ki kılıçla?” “Çocuğu” dedi “ortadan keseyim, yarısını sana vereyim yarısını sana vereyim. İkinizde çocuk benim diyorsunuz” dedi. Kadının birisi dedi ki –ağlamayan- “Ey Davut, ben davamdan vazgeçtim” dedi “çocuğu siz ona verin.” Öbür kadın ağlayan, canhıraş feryat figan eden sustu çocuk onda ya. Öyle söyledi. Kadın davadan vazgeçti. Çocuk onun. Bakın, bilgi sahibi çocuğu ona verir, davadan vazgeçti çünkü birisi, ilim sahibi hakikati arar. Davut aleyhisselam dedi ki “Çocuk, davasından vazgeçenindir çocuğu ona verin.” Yandakiler dediler ki “Ey Davut, bu nasıl bir hukuktur?” dedi ki: “O kadın aman çocuğum başkasında da olsa canlı olduğunu yaşıyor olduğunu bileceğim ya, ben buna razıyım ölmesindense dedi ama o kadın, çocuk kendisinin değil kellesi de uçsa umurunda değil onun dedi.” gözyaşına aldanmadı. Bilgi sahibi aldanır. İlimle bilginin ayrıştığı bir nokta. Bilgi sahibi aldanır, bilgi sahibi gördüğünle hükmeder, zahire göre hükmeder, kitaba göre hükmeder. İlim ehli, hakikatin de arkasında hakikat vardır, hakikatin de arkasında hakikat vardır der hakikate koşar. İlim, hakikate göre davranır. Bilgi: gördüğüne ve

bildiği kadar davranır arasındaki fark budur. Bu yüzden sufiler hakikati ararlar, onlar için bilgi değil ilim öndedir. Sufiler burada hepsinden de ayrılır. Hepsinden ayrılır. Bizim için gerçek olan hakikattir, ilimdir yani. Allah bizi kendi ilmiyle ilimlendirsin, Zat-ı uluhiyetinden versin, Cenâb-ı Hakk kendi katından ilham eylesin inşaallah, vesilesiz versin inşaallah. O yüzden imanda artma ve eksilme bu noktada var mıdır? Yoktur. Ama iman kemale erer. Neyle? Amellerle. Neyle? İlimle.

Bu konu ehlisünnet kelamcılarını çok meşgul etmiştir. Evet. Ebu Hanife ve

arkadaşlarına göre iman artmaz ve eksilmez.

Evet. Bunu Fıkh-ı Ekber’e bulmanız mümkündür, bunun normalde İmam-ı Nesefi’nin fıkhında kaidelerinde bulmak mümkündür, bütün Hanefiler bu noktada birleşirler.

Eş’arilerden Cüveyni’de aynı görüşü paylaşır, ancak Eş’arilerin birçoğu

artma ve eksilmeyi kabul eder.

Evet, Eş’ariler artma ve eksilmeyi kabul ederler, amelleri imandan görürler

Şâfiîlerin az önce verdiğim örnekleri gibi.

Artma ve eksilmede ana problem imanda ameldir. Ameller işin içine

girerse bu sorun meydana geliyor.

Evet, ameller işin içine girdiği zaman bu sorun haline geliyor. Bir kimse namazı eksik, iman eksik olmuş oluyor, bir kimsenin orucu eksik, imanı eksik olmuş oluyor veya bir kadın iman ediyor İslam, Kur’an, sünnet hepsine de iman ediyor, başı açık. Bu sefer başı açık olunca imanda eksiklik sudur etmiş oluyor. Hatta Şâfiîler ve Eş’arilerin bir kısmı -Şâfiîlerde buna dâhil- bir farzı açıkça işlemeyen bir kimseye küfür hükmünü veriyorlar. Bu çok tehlikeli ve sakıncalı gördüğüm nokta, ayrışma ve ötekileştirme oluyor, bunda tehlike var. Bu tehlikeyi görsün bütün insanlar.

Bir kimsenin ameldeki eksikliği imandaki eksikliği değildir, bunu görelim. Ve Müslümanlara dışarıdan düşman yetmiyormuş gibi içerden birilerine düşman yetiştiriyoruz, kendi içimizde ötekileştirme, kendi içimizde itme, kendi içimize farklılaştırma, kendi içimizde düşman peyda ediyoruz. Ya Kardeş, iman etmiş. Oysa sufiler insanları ikiye ayrılırlar, 1- İman etmiş olan kardeşleri, 2- İman edecek olan kardeşleri. Birisi iman etmiş öbürkü iman edecek. Veda hutbesi “Ey insanlar hepiniz bir tarağın dişleri gibisiniz, kardeş olun” düşman üretmeyin, ötekileştirmeyin. Bir kimse eksiklikleri, noksanlıkları vardır amelde de eksiklikleri vardır. Kardeş; sen itme onu, atma, ötekileştirme. “Ya Şâfiîye göre böyle” Ya kardeş; Hanefiye göre düşün. Ötekileştirmek zorunda mısın? İtmek zorunda mısın? Başı açık bayanlar var yukarda duruyorlar, neden rahatsız mı olsunlar bizden? Namazı kılmayan birisi olabilir, rahatsız mı olsun bizden? Biz hatta ona namaz kılmıyorsun diye hiç böyle ters bile bakmayalım andırmayalım bile. Utanır, sıkılır irtibatı kopar bizle. ikiyüz yıldan beri din cahili bu topraklar. O bir derviş oldu ya oooh fethetti her şeyi. Otur kardeş oturduğun yere, kimseyi ötekileştirme, bir ameli işlemedi diye laf söyleme. Bırak andırma dahi. “Senin başın neden açık” Sana ne? Sana mı sordular? Sen mi Allah’a hesabını vereceksin onun? Sana ne? Neden onu ötekileştiriyorsun? Neden onu eleştiriyorsun? Neden ona tepeden bakıyorsun? Sakat bir düşünce bu. Bugün için sakat, kabul edilebilirliği yok “Lâ ilâhe illallah Muhammeden Resulullah” diyen

bağrına bas, öbürkünü de bas. Neden? Sen onu bağrına basınca, o diyecek onu. Sen ona iyilikle muamelede bulun, güzellikle muamelede bulun, sana savaş açmış, sen şedit bir cevapla, cevapla. Sana ne kadar şedit davrandı, sen de o ölçüde şedit davran ona, sana savaş açmış. Senin toprağına göz dikmiş, senin namusuna göz dikmiş, bu ayrı. Geri kalan tebliğ edilmeyi bekliyor e “Lâ ilahe İllallah Muhammeden Resulullah” demiş bir kimse ya… İman ehli o. İman ehli. Bilmiyor, alışmamış, öğrenmemiş, görmemiş, nefsine yenik düşmüş. Sen tam mı nefsinle mücadele ettin bildiğin halde? Evet, o zaman, ameller imanın bir cüzü değil, İmam-ı Azam’da böyle diyor, İmam-ı Azam’ın yolunu takip edenler de aynı şekilde söylüyor. Bizim ülke Hanefi genelde, Şâfiî çok azdır bizde, ya millet sanki Eş’arileşti. Bu Vahhabi Selefi çizgisi insanların içersine fitne koydu. İşte birisi namaz kılmıyor “Kâfir bu namaz kılmıyor” yakında sakal bırakmayanlara da kafir diyecekler, az kaldı. Yakında cübbeyle sarıkla dolaşmayanlara da kafir diyecekler, az kaldı. Hani bir hata yapıldı ya, çarşaf giymeyen kadınlar çıplak hükmünde diye, ondan sonra bu lafı nasıl döndüreceğiz nasıl değiştireceğiz diye uğraştılar baktılar ki sonradan da lafın arkasına geçtiler. Ya yapma, din bu değil. Nerden çıkarttınız bunları? O yüzden İmam-ı Azam’a dört elle sarılıyorum yoksa sapkınlığa uğrayacak herkes Allah muhafaza eylesin. Evet bu, derin bir sorun oluyor.

“İnananlar ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, ayetleri okuduğu zaman kalpleri titrer, ayetler okunduğu zaman bu onların imanlarını artırır ve Rablerine güvenirler.” (İbn- ÖMER)

İbni Ömer bunu söylemiş ama bu ayet-i kerime meali. Bunu Hazreti Ömer efendimizin oğlu Abdullah nakletmiş, altına İbni Ömer demiş kardeş ama bu ayet-i kerime meali “İnananlar ancak o kimselerdir ki, Allah zikredildiği zaman kalpleri titrer, ayetleri okunduğu zaman bu onların imanlarını arttırır” diye çevrilir bu ayet-i kerime meal olarak.

“Ya Resulullah iman artıp eksilir mi?” dedik. Hazreti Peygamber; Evet iman sahibini cennete sokuncaya kadar artar, sahibini cehenneme sokunca kadar da azalır’” (İbn Ömer)

Bu hadislerin sahihliği şüphelidir ayrıca senedinin de zayıf olduğu

belirtiliyor. İbn Mace, (Mukaddime)’de geçmiş. Evet.

Acluni hadisin sahihi olmadığını fakat manasının doğru olduğunu söyler.

Acluni (KEŞFU’L HAFA)

Ebu Hanife ve bu hadisleri karşılaştırır mısınız? İmam-ı Azam hazretleri bu hadis-i şerifleri normalde kendisine ölçü olarak İmam-ı Azam almamış, Müsned’inde. İmam-ı Azam’ın Müsned’i vardır. Müsned’inde kendisine hem akait noktasında hem amel noktasında kendisine ölçü aldığı hadisleri toplamıştır ve İmam-ı Azam hazretleri aynı zamanda iyi bir hadisçidir. İmamların ilkidir ve yakındır da kendisi sahabenin hayatına ve tabiîni görenlerdendir çünkü. O noktada normalde Ebu Hanife’nin almış olduğu hadis kriterlerine uygun değildir bu hadisler, bu makuldür, malumdur. Çünkü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin imanın artıp eksilmeyeceğine dair hadisler vardır mevcut.

Bir önemli konu daha var İman yaratıldı mı? Maturidiler bu konuda ikiye ayrılır; 1- Semerkant âlimlerine göre iman mahluktur 2- Buhara âlimlerine göre mahluk değildir. İbn Hümam Ebu Hanife’nin “el-Vasiyye” sinde imanın yaratıldığına dair

açık bir ifadenin olduğunu ve bu fikre katıldığını söyler.

Ebu Hanife; “Kullar amelleri, ikrarları ve marifetleriyle yaratılmış

mahlukturlar” der.

SİZCE? Evet. Hiçbir şey yok iken O var idi ve O, bir şey yarattı ve yarattığı şey Onu zikretti yani tesbih etti, Onu teşbih etti. Onu benzetti sıfatlandırdı ve tenzih etti benzettiğini, sıfatlandırdığını ne yaptı? Bir de onu tenzih etti dedi ki “Bu benim benzettiğim gibi değildir” İlk varlık, varlığın başlangıcı. Bu noktada bütün o varlığın başlangıcı tesbih etti, teşbih etti, tenzih etti. Varlığın başlangıcı, ilk var olan şey. İmam-ı Azam ona “bir şey” diyor. Ne olmuş oldu? Yaratılmış olan bir şey yaptı. İman bu manada yaratılmış olan bir şeyin yaptığı şeydir. İman yaratılmış olanın yaptığı bir şeydir. İmanı eğer ki insanın kendi fiilinin dışında bir mahluk olarak görürsek seni bir gün bırakıp gidebilir. İnsandan hür, insana bağlı olmayan bir şey değildir. O zaman iman, iman etmek, iman olgusu, insanın o fiil bahsindeki gibi insanın kendi cüz’i iradesiyle istediği, Allah’ın da yarattığı bir şeydir. İman çünkü insan için bir fiildir. Fiilleri Allah yaratır, fiilin yaratıcısı Allah’tır ama fiili isteyen, talep eden insanın kendisidir. Cenâb-ı Hakk ruhları yarattığında ruhlarına imanı saçtı, imanı saçtı onlara ve ruhların hepside bu imandan aldılar ve ruhların hepsi de Cenâb-ı Hakk’a secde ettiler. İman bu manada insanın kendi cüz’i iradesine bağlı fiili oldu. Fiil. Bütün fiilleri yaratan Allah’tır “la faili illallah” Allah’tan başka fail, yoktur faili yaratan O’dur ama bunu isteyen, imanı isteyen, imanı kalbinde harekete geçiren, duran enerjiyi hareket eden enerjiye geçiren insanın kendisidir. İnsanın kendisi. O zaman Ebu Hanife “Kullar amelleri ikrarları ve marifetleri yaratılmış mahluklardır” der. Sizce? Evet. insan marifetleriyle, yapabilirlikleriyle yaradılmış mahluklardır. O yüzden fiilleri, bu noktada imanları da kullarla yani iman etmek kulun kendince, kendi fiiliyatınca zuhur eden bir şeydir. Onu da yaratan fiil noktasında Allah’tır.

İnsan dediğimizde;

Son soru: İSTİSNA! Mümin bir kişi imanı hakkında “İNŞAALLAH” demesidir. Ebu Hanife ashabıyla birlikte imanda istisnayı reddeder. Mümin bir kişinin “Ben gerçekten müminim” demesi gerekir imanda şüphe olmaz. (İbnül-Hümam)

Evet. Bunu Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de hadis-i şeriflerinde tasdik eder, “Bir kimse ben inandım inşaallah demesin ben inandım desin. Ben inanırım demesin ben inandım desin” Kesin, kati olmak.

Çünkü Allah “Onlar gerçekten müminlerdir” Enfal ayet 4 “Onlar gerçekten kâfirlerdir” Nisa ayet 151 der.

Bir kişinin “Ben Allah dilerse müminim” demesi imanında şüphe ettiğine, tasdik ve ikrarın kat’i olmadığına delalet ettiğinden caiz görünmez. MATURİDİ (Kitab-ül Tevhid)

Evet, bir kimse kesin “Ben iman ettim” demesi gerekir kat’idir. “İnşallah iman edenlerden olmuşuz” Bu kabul edilmez. İmam-ı Azam, İmam-ı Muhammed, İmam-ı Yusuf, İmam-ı Maturidi bu noktada durur. İstisna yoktur, şüphe yoktur, kat’ilik vardır, direkt duruş vardır “Ben iman edenlerdenim”, “Ben iman ettim” “Ben Allah’a ve Resulüne iman ettim” “Ben Kur’an’a ve sünnete iman ettim” Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vesellem diyor ki “Siz Allah’ın kitabına ve benim sünnetime iman edeceksiniz. Kim Allah’ın indirdiğine ve Muhammed-i Mustafa’nın kulu olduğuna ve onun getirdiklerine iman ederse o kurtulanlardan olmuştur” Hadis-i şerif. Bunda katilik vardır, kati. Kesin. “Ben iman ettim. Ben Muhammedîyim. Ben iman ettim Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğuna ve kitabın içerisinde noktasına kadar ve Muhammed-i Mustafa’nın O’nun hem peygamberi hem kulu olduğuna, Onunda getirdiklerine iman ettim” İman bu. Kati. “Ya inşaallah inanlardanız biz.” Yok böyle bir şey. Böyle bir şey yok. Böyle bir şeyi kabul etmiyor İmam-ı Azam hazretleri de. Zaten hadislerde bu noktada. Hadis-i şerifler.

İmanda İNŞALLAH’ın caiz olduğunu Şâfiî ve ashabı söyler. Burada “Ben inşallah müminim” demesi imanın şüphe olup olmadığından haber vermeyi değil, imanın akıbetinin nasıl olacağını bilmenin mümkün olmayışını kast etmektir. Ahmet Saim (Kılavuz)

Eş’arilerin bir kısmı da böyle düşünürler. İmanda istisna hakkında fikriniz nedir? (Bu soru birçok alıntı içerir.) İstisnayı sufiler de kabul etmez. Mesela Hazreti Mevlâna’nın Mesnevi’sinde böyle bir şeyi kabul etmesini göremezsiniz ve Abdulkadir Geylani hazretlerinin, Ahmet er-Rufai hazretlerinin, Hacı Bayram Veli hazretlerinin göremezsiniz. Yukarı Mezopotamya sufi yolunda bunu görmeniz mümkün değildir, istisna yoktur hiç. Sufilik noktasına da aynıdır “İnşaallah sufiyizdir biz, bizi sufiliğe kabul ederler” Yürü git. Bizde yoktur. Veyahut da bu fakir, kendimi böyle söylemek istemiyorum “Yaa ben yapabilir miyim yapamaz mıyım diye tereddüt ediyorum.” Sana ders yok kardeş Allah yolunu açık etsin. Neden? Bizde şüphe yok yapabilir miyim yapamaz mıyım? Git, bizim işimiz yok öyle. “Ya ben namaz kılacağım ama yapabilir miyim yapamaz mıyım bilmiyorum” Namaz kılamazsın öyle. “Ben namazımı kılacağım bana farz” Bitti “Ben bu yolu yürüyeceğim” bitti. Bu şuna benziyor “Seveyim mi sevmeyeyim mi?” Ömrün boyunca sevemezsin. Ömrün boyunca. Bu yüzden İmam-ı Azam iman etmiş hazretleri ve Maturidiler olanlardanızdır” falan. Böyle bir şey yok, “Ben iman ettim, ben Müslümanım kardeşim” Ya emin misin? Ben eminim ben Müslüman’ım. Hani var ya bir hadis-i şerif; son nefesimde olacağımız belli değil, hayır ben son nefeste de ne olacağını kendimce inanıyorum iman ediyorum. Ben Müslümanım iman ettim, imanımın üzerinde duracağım katiyim bu konuda. O yüzden son nefesimde şüphem yok. Şüphesi olan düşünsün. Ben iman ettim; ben Allah’ın hak olduğuna, Kur’an’ın ve Resulullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin tarif ettiği Allah’a iman ettim.

istisnayı kabul etmezler “İnşaallah

Ben Muhammed-i Mustafa’nın peygamberliğine sallallahu aleyhi vesellemin ve Onun kul olduğuna iman ettim ve Onu getirdiklerine de iman ettim. Fark ettiyseniz siz “Bu hadis sahih değil” demem ben, ben onunla amel etmiyor olabilirim, onu kendime ölçü almayabilirim. Bu benim kendi hakkım ama ben, bu yok, demem. O yüzden imanınızda kati olun, yolunuzda kati olun, fikrinizde bu noktada, doğru noktada dosdoğru durun. Ne diyor ayet-i kerimede “İstişare edip de bir karara vardın mı kararında dimdik dur” Hazreti Peygambere söylüyor sallallahu aleyhi veselleme. İstişare ettin mi? Evet. Tahkik ettin mi? Evet. Araştırdın mı? Evet. Senin için doğru mu? Evet. Dur orda dosdoğru, yalpalama. Yalpalama. Sen iman ettiğin noktada yalpalama. Yalpalarsan son nefesinde yalpalanık gider, yalpalama. Bu kimin için geçerli? Yalpalayanlar için. Hayatı düz, açık, net şekilde yaşayanlar için değil. İman belli; Kur’an ve sünnet. İman ettik, yapabildiğimiz var yapamadığımız var, var, eksiğimiz var, var, noksanımız var, var ama Allah var. Ne kadar eksiğimiz varsa var, Ona iman ettik, huzuruna çıkacağımıza iman ettik, iman ettik. Elimde imanımla gideceğim. Hiç amelini görenlerden değilim, bütün amellerimiz heba olabilir, evet. Ben imanımın heba olacağına inanmıyorum, hiç kalbime zerrece gelmiyor böyle bir şey. Hiç ama. “Ya son nefeste ne olacağımız belli değilmiş” Belli! Belli! İnanıyorum, son nefesimde de haykıra haykıra göre göre nefesimi vereceğim! Hiç şüphem yok. Hiç ama. Hiç olmadı. Zil zurna sarhoşken de olmadı, kafam yükseklerdeyken de olmadı hiç olmadı, hep Allah dedim, hiç olmadı. Şüphe yok, hiç. Allah iman edin dolu dolu, Resulüne iman edin dolu dolu, görüyormuşçasına. Görüyormuşçasına iman edin, önünüzde yürüyormuşçasına iman edin, kalbinizde yaşıyormuşçasına iman edin, içinizden Allah konuşsun, öyle iman edin. İçinizden Allah konuşsun atın kendinizi O konuşsun. Kendinizi atın O konuşsun. Sen konuşma, görme kendini. Deki “Benim sahibim sensin, malikim sensin, benim dilim dönmez sen benim dilimi aç, benim aklım anlamaz sen benim aklımı aç, benim kalbim senin elinde sen ilham eyle benim kalbimi aç, sen elimden tut benim yolumu aç, sen benim ayağımdan tut beni dimdik eyle, dosdoğru yolunda yürüt, ben neyim ki ben hiçbir şeyim. Ya? Sensin hâkim olan. Sen beni kurda kuşa yem etme, sen beni kargaya yem etme, sen beni kedi köpeğe rezil etme, sen beni ite çakala rezil etme, sen beni hıfzı emanına al, sen bizleri Yarabbi kendi katından besle, insanlara el açanlardan eyleme, insanlara avuç açanlardan eyleme, insanların içersinde hor hakir edenlerden eyleme, bizleri aziz kıl, bizleri mukim kıl, bizim muinimiz ol, bizim siyasetten desteğimiz yok, desteğimiz sen ol, bizim askeriyeden desteğimiz yok bizim desteğimiz sen ol, bizim ekonomik olarak zenginlerden desteğimiz yok desteğimiz sen ol, bizim akarımızı sen akıt, bizim çarkımızı sen döndür, bizim dilimizi kendine sen döndür, bizim dilimizden kendini sen anlattır, bizim dilimizden kendi dinini kendin anlattır, ey Malikü’l Mülk olan Allah; Dinini hem bizim içimizde hem dışımızda hem bu dünyada hâkim eyle..”

Nefes II — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları