Nefes III

Nefes III — 29 Aralık 2012 Sohbeti

NEFES III • 1/19

29 Aralık 2012


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

29 Aralık 2012 Tarihli Sohbet

2- Tao: Avam bütün alemi bizzat bütün alemin içinde saklamak yerine yalnızca küçük şeyleri büyük şeylerin içinde saklamaya çalışmaktadır. Avamın zihninde hürriyete yer yoktur çünkü antolojik açıdan olayların meydana gelişi mutlak ve zorunlu olarak Tao’nun kesin faaliyetiyle tespit edilmiş olup bundan kimse kaçamaz; bunu ancak kutsal insan yani insan-ı kâmil başarabilir.

3- Arabî: İnsan kalındığı sürece buna güç yetmez ama eğer insan fena mertebesine erişirse Hakk’ın zatında yok olur ve kendisi de benliğinden ve nefsinden iz kalmayacak kadar Hakk’la bir olursa mümkündür. Tabidir ki böyle bir şey ancak en kâmil istidada sahip kimselere nasip olur.

4- Malumdur ki kendi mutlak gücü aracılığı ile Allah’ın alemi, eşyayı ve insanları yönettiği ve her şeyi dilediği şeyi yapmaya mecbur ettiği fikri Yahudilikte ve İslam’da doğal olup herhangi bir müşkülata yol açmaz ama bunun tersi yani alemin de Allah’ı “mecbur tutmakta” olduğu fikri sağduyunun idrakinin ötesinde kalır. Bu fikri ancak ve ancak Arabî felsefesini bilen, onun zahiren küfürmüş gibi gözüken bu ifadesiyle gerçekten de ne anlatmak istediğini görebilenler anlar. (Arabî Anahtar Kavramlar)

Alemin Allah’ı mecbur tutması nedir? Yani Allah alemde mecbur mudur?

5- Fatiha suresinde “İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn” yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım isteriz. Eğer bir şey bu minval üzerine peşinen takdir edilmiş ise ve eğer peşinen takdir edilmişlerin dışında hiçbir şey vuku bulmuyorsa o zaman insanlar neden Allah’tan bir şey talep eder? Arabî “İnsan Allah’tan bir ihsan talep etmesi de Allah’ın buna lütfetmesi de ezelde takdir olmuştur.” (Füsus sa. 29-60) Buna göre önceden takdir edilmiş olanı talep ediyorsak bu talebi derhal icabet edilmektedir. (Prof. Afifi Füsus Şerhi)

Fiiliyatın üzerinde iki kuvve vardır: Yaratan Allah’a ait, isteme kula ait.

Biz isteriz O da verir. (Mustafa Özbağ) Sordu bana. Ben de dedim ki, fiiliyatın üzerinde iki kuvve vardır. Birisi Allah’a aittir, yaratmadır. İkincisi kula aittir, istemedir, talep etmedir. Buradan kaderi bağlayacağız çünkü.

Kader hakkında bir şeyler bilmek aslında a’yân-ı sabite hakkında bir şeyler

bilmekten başka bir şey değildir. (Arabî)?

En başa geliyoruz şimdi. Bu gece ben bunları ilk defa okuyorum. Ana tema şu: Allah, kader, insan, insanların işledikleri. Allah, kader. Kaderden bir ok çıkartın. Alem, kâinat. Bir ok çıkartın. İnsan. İnsanların üzerinden bir ok çıkarın. İnsanların levh-i fiiliyatları. Niçin kaderden bahsediyorum? Çünkü güneşin yaratılması

iradenizin dışında. Aslında

mahfuzda yazılı. Bu kader. Bu, bilinmemezlik değil. Kaderi anlamak için önce dikkatli dinleyelim. Kaderde iki bölüm var. 1- Mutlak kader. Hiçbir şeyle değişmeyen, hiçbir şeyle zerresi oynamayan, insanın cüz-i iradesinin dışında tecelli eden kâinatın üzerindeki hadiselerin dizaynı. Mutlak kader. Sizin Merih’e söz geçirmeniz mümkün değil, yaratılmaya söz geçirmeniz mümkün değil. Sizin yaratılmanız mutlak kader. Bu, sizin İslam uleması kaderin üzerinde çok konuşmamış. Kaderin üzerinde konuşmayaraktan kendisini temiz tutmuş ama bir kaderin varlığına iman etmiş. Fiiliyatı konuşmuş, yaradılmış olan şeyleri konuşmuş. Bu yaratılanların üzerinde fiiliyatların üzerini konuşmuş amma ve lakin kader olgusunun üzerinde çok konuşmamış. Aslında bu meseleyi kısa yoldan çözmenin yolu ne? Kısa yoldan. Bana bu soruları sormadan bir şey sordu bana kaderle alakalı. Ben de dedim ki, fiiliyatın üzerinde iki kuvvet vardır. Benim burada konuşmamın üzerinde iki kuvvet var. Birincisi konuşmayı istemem benim. Bu, bana ait ve benim ne konuşacağım da bana ait. İkincisi yaratma. Allah’a ait, kula ait değil. Ayet-i kerimede “Allah her şeyi yaratandır.” der. Her şeyi yaratan Allah’tır, kulun yaratmada bir gücü ve kudreti yoktur ama yaratmayı ister yani yaratılanı ister kul. Bir şeyin olmasını ister, onu talep eder. O talep ettiği şey, talep etmek, istemek kula aittir. Kul talep ettiği şeyi yaratmaz, yaratamaz. Yaratma gücü ve kudreti Allah’a aittir. Şimdi buradan hareket edersek aslında ben çok daha derinlemesine bir şey bekliyordum 15 günden beri. Dedim ki, işin içinden çıkamayacağım, girift bir şey gelecek önüme demiştim. Bunu giriftleştiren, bu meseleye hâkim olamayan insanların konuşmuş oldukları sözler. Bunu girift hale getiren, bu sözleri söyleyen insanlar kendi eksik bilgileriyle söylemişler. Şimdi teker teker, çürüte çürüte gideceğiz.

Bütün görünür karışıklıklara rağmen alemde mevcut olan, bütün nesneler vuku bulan bütün olaylar hep realitenin birbirlerine bir nizam içinde bağlı olan doğal bağlantılarına uygun olarak mevcuttur ve vuku bulur. Bu açıdan bakıldığında içinde yaşamakta olduğumuz alem, katı bir gerçekliliktir.

Evet. Bu katı gerçekliliği bir şekilde Allah’ın alemin üzerine koymuş olduğu nizama çomak sokan insandır. İnsan alemin fıtri yaradılışının üzerinde duran bir kimlik ve kişilik değildir ve insan yeryüzünde bir nesnesiyle fitne çıkartır. Fitne çıkarıcı bir unsurdur. Hiroşima’ya atılan atom bombası Allah’ın istediği bir şey değildir. Hiroşima’ya atılan atom bombasının yaratılışı, bomba etkisi, yaratılış noktasından Allah’a aittir ama o bombayı yapma talebi kula aittir. O bombayı atma talebi de kula aittir. O bombayı yapanlar ve o bombayı atanlar ilahi mahşerde hesaba çekileceklerdir çünkü Allah insanların haksız bir şekilde katledilmesini istemez. O zaman biz bu alemde tecelli eden bütün olayları Tao’nun dediği gibi katı

bir gerçeklilik olarak görürsek burada insanları da o katı gerçekliliğin içerisine koyarız ve insanların yapmış olduğu kötülükler, yanlışlıklar, eksiklikler, çıkartmış olduğu haksız savaşları Allah’ın istemesi olarak görürüz. O zaman biz negatif ve pozitif olarak bakarsak olaylara biz bu negatif fiiliyatların hepsini de kulunun nefsine, pozitif fiiliyatların hepsini de Allah’ın öğretisine yani pozitif ilime bağlarız. Allah her ikisini de yaratandır. O zaman biz bu her iki olayı da perdenin gerisinde katı gerçekçilik olarak görürsek iyilik yapan ve kötülük yapan da Allah’ın katı gerçekçiliğinin perde gerisindeki oyunuyla baş başa kalır. O zaman kötülük yapan Allah’ın yeryüzünde alemleri yaratırken kötü olanı Allah takdir etti, onu kötü yaptı, o kimsenin hiçbir iradesi yok, o kötülüklerle memur kılınmış bir kimse. O zaman onu niçin hesaba çekeriz biz? Bunda zulüm var. Allah seni kötü olarak yaratmış o zaman mahşer anlayışında senin Allah’ın huzuruna çıktığında söyleyecek sözün var. Sen beni kötü yarattın, o yüzden ben de kötü oldum aslında, ben kötü olacak bir kimse değildim. Beni sen kötü yaptın. Beni şimdi hem kötü yapıp hem kötü yaratıp beni şimdi ezaya, cefaya mı maruz bırakıyorsun? Hayır. O zaman katı gerçekçilik dediğimizde bütün her şey alemi ezelde takdir edildi, kötüler kötü olarak takdir edildi, iyiler iyi olarak takdir edildi, insanlar burada tiyatro oynuyorlar. Burada alem katı bir gerçekliliktir dediğimizde bu alemde biz de makine gibi olduk. İrademiz kalmadı. Başlangıçta konuştuğumuz neydi? Allah, insan, alem. İslam burada Tao’yu yere batırır. Der ki: Benim cüz’i iradem var. Ben cüz’i irademle iyilik veya kötülük yapmaya muktedirim. Bunu istemeye muktedirim. Devam ediyoruz.

Bu ifade insanın tabiatın verdiklerini kabul edip onlara karşı bir cehd-ü gayret sarf etmemesi anlamına gelir. Hiçbir şey bu ezelden taayyün etmiş olan bu olaylar silsilesinin dışında vuku bulmamaktadır.

Yani eğer bunu kabul edersek insanın hiçbir şeye cehd-ü gayret sarf etmemesi gerekir diyor. Burası doğru. İslam bunu cebriyecilik olarak nitelendirmiş. Cebriyecilik ne? Cebriyede bir kimse negatifse negatif, pozitifse pozitif. O kimsenin iradesi yok. O zaman insanı konuşuyoruz burada biz. O zaman bir insanın bu noktada iyinin iyi olması veya kötünün kötü olması Allah’ın ezeli alemde kesinkes takdir ettiği bir şey değil. Bir şeyin, bir kimsenin negatif olmasını, Allah’ın bilmesi, biliyor olması farklıdır. Pozitif olmanı da bilmesi farklıdır. Bir şeyi bilmekle onu takdir etmek farklı bir şeydir. Siz bir trenin 60 km hızla saatte kaç km yol gideceğini hesaplarsınız ve dersiniz ki tren 60 km hızla saatte şu kadar km yol gider. Bu trenin motoru 60 km hızı şu kadar enerjiyle çıkarır. Bunu bilmek ve bunu bildiğini levh-i mahfuza yazmak farklı bir şeydir. Bunu takdir etmek, bunu emretmek, onun öyle olmasını direkt emir altına almak farklı bir şeydir. Ben bilirim, makine mühendisiyim, bir aracın kaç km hıza ne kadar enerjiyle gideceğini hesap ederim. Bunu bilirim ben

ama bunu takdir etmek, bu bilgiyi bilen kimseye ait değildir. O zaman insanın üzerindeki olaylar manzumesini bilmek farklı bir şeydir, onun öyle olmasını emretmek farklı bir şeydir. Burada ayrıldığımız nokta şu: İslam, benim inandığım din ve benim inandığım sufi görüşe göre bu takdir emir vaki olarak Allah bunu emretmedi. Bu konuda bizi hür bıraktı. Biz kötü olmakla iyi olmanın arasında seçme şansına sahibiz. Şunu şöyle düşünmeyin. Biz avam olarak bunu seçme şansına sahibiz ama geride biz takdir edileni seçiyoruz, diye düşünmeyin. O zaman bir kimse ezelden tayin edilmiş olaylar manzumesini yaşamamış olur. Eğer bizi ezelden tayin edilmiş olaylar manzumesini yaşıyorsak içki içenin şöyle bir hakkı doğar: Sen ezelde benim alnıma içki içmeyi yazmışsın, ben de içki içtim. Aslında ezelde benim alnıma içki içmeyi yazdığın için ben senin emrini yerine getirdim, böylece sana ibadet ettim. Öbür tarafta peygamberler gönderdin, dini kitaplar gönderdin. Mademki ezelde iyilik yapan da kötülük yapan da Allah’a ibadet etmiş gibi olacaktı, öyle takdir ettin. Niçin peygamberleri ve kitapları gönderdin? Yok, öyle değil de bizim inandığımız noktada, bize iyiyi ve doğruyu gösteren peygamberler ve kitaplar gönderdiyse ve iyiyi ve doğruyu seçme hürriyeti bize aitse o zaman insanların olan olaylara karşı cehd-ü gayret sarf etmesinin bir anlamı var.

Kader sırrını Allah’ın kâmil bir keşifle müşerref kıldığı ancak pek az sayıda

insana lütfettiği en yüce bilgilerden biridir.

Kader. “Sana kaderden sorarlarsa de ki, Rabbim bilir.” Kader. Bugüne kadar hiç kimsenin tarif edemediği, hiç kimsenin doğruyu konuşamadığı bir olgu. Bizim için bir sır, bizim için gayb. Gayb ayrıdır, sır ayrıdır. Kimileri için gayb, kimileri için sır. Gayb kelimesini kabul etmeyenlerdenim. Kader gayb değildir. Kader vardır. Var olan hiçbir şey gayb değildir. Bilmediğimiz şeyler, bizim için görmediğimiz şey bizim için belki de gaybtır ama kadere iman ettiysek ve imanda şehadet var ise o zaman kader gayb değildir. Kader nedir? Sır. Dost dostuna sırrını verir mi? Verir. O zaman kader olgusu sırdır, dostların arasında bazı sırlar paylaşılır. Dostun sırrını söylemek dünyanın en büyük günah-ı kebairlerinden daha büyüktür. Eğer siz bir dostunuzun sırrını söylüyorsanız siz öylesine aşağılık bir iş yapıyorsunuz ki dünya üzerinde sizden aşağılık bir kimse yok. Eğer bu sır Allah’ın sırrıysa sizin onun üzerinde konuşmaya hakkınız yok. O zaman kader Arabî’nin Kader sırrını Allah’ın kâmil bir keşifle müşerref kıldığı ancak pek az sayıda insana lütfettiği en yüce bilgilerden biridir Neam, doğru. Bu noktada hiçbir sır, hiçbir problem yok ama kaderin ne olduğunu söyleyecek hiç kimse yoktur. Hiç kimse. Birisi kader şu, diyorsa yalan söylüyor. Yaşadığımız şey kaza, kader değil. Kaderin ne olduğu belli değil. Bir kadın evlilik yapacak, bir erkek evlilik yapacak, ikisi de birbirine baktı, etti, inandı, tanıdı, birbirleriyle evlenmeye karar verdiler, evlenemediler. Söyledikleri söz şu: Kader

böyleymiş. Hayır. Kaderin ne olduğunu bilmiyorsun sen. Kaderin öyle olduğunu nerden biliyorsun? O zaman evlenemedin, kader öyleymiş. İçki içtin, kader öyleymiş, senin suçun yok gene. Birisi gitti, birisini katletti, kader böyleymiş. Yani? Aslında o katletmeyecekti ama kader onda tecelli etti, katletti. O suçsuz o zaman? Suç unsuru kalktı, Palvos inancı. Herkes yaratılmış olduğu şekil üzerine hayatını yaşar. Suç yok. Kimin felsefesi? Pavlos’un. Hayır. O zaman kader, Allah’ın bir sırrıdır. Onun ne olduğunu ancak sırrını ifşa ettiği dostları bilir. O dostlar da o kader sırrından nokta büyüktür, noktanın trilyonda birinin dahi kapağını açıp söylemezler. Daha ileri söyleyeyim, onlar kaderi dahi bilmek istemezler. O büyük bir yüktür. Yarın, bilmeyenler için gaybtır, öyle değil mi? Herkes yarını öğrenmek ister, doğru mu? Bilen için dünyanın en ağır yüküdür. Örnekleyeceğim, ağır örnekler: Yarın birisi gelip 20 milyarınızı çarpacak, rüyanızda gördünüz. Var mı teslim olacak olan biri? 20 milyara teslim oldunuz. Yarın gelecek birisi, -hiç kimsenin Allah başına vermesin-oğluna, eşine ve kızına tecavüz edilecek. Bir gün önceden öğrenmek ister misiniz bunu? Eşiniz sizi 20 sene sonra terk edecek. Bugünden öğrenmek isteyen var mı? Depremin olacağını bilseydiniz ne yapardınız? Bunu konuştum, diye söylemiyorum. O büyük depremin olacağı gece evde hanıma söyledim. Depremden önce de kalktım, uyandırdım. Dedim, sakin ol. Çocuklar uyanırsa onları da sakinleştir. Bursa’da önemli bir şey olmayacak, dedim. Ne yapardınız? Demek ki kader olgusu Arabî’nin dediği gibi bir sırdır. O sır Allah’a aittir. Allah bu sırrın içerisinden bazı dostlarına lazım olacağını söyleyebilir. O dostlar için de sırdır. Konuşamazlar, diyemezler hatta kaderin ne olduğunu dahi söyleyemezler. Söyleyenlerin hepsi de kendilerince kendi fikirlerini söylüyorlar, doğru değil.

İnsanın kaderin gerçek bilgisine sahip olması nasibinde varsa bu onun kâmil bir iç huzura fakat aynı zamanda da dayanılmaz bir acıya maruz bırakır. Bu kimsenin sıra dışı iç huzuru alemdeki her şeyin ezelden belirlendiği gibi vuku bulduğu bilincinden ileri gelir.

Demiş Arabî. Katılmıyorum. O hiç huzur, bildiğinden değildir, teslimiyetindendir. Alemde ne olacaksa olsun, olacak olan şeyleri bilen teslim olmaz. Teslim olana bildirilir. Bilen teslim olmaz. Teslim olana bildirilir. O kimse teslimdir. Teslim olduğu için ona bildirilir bildirilecek olanlar. Onlar iç huzura kavuştuklarından dolayı onlara bilgi indirilir. Eğer iç huzura kavuşmamış olsalardı onlara bilgi indirilmezdi. Ben Arabî’ye çok şerh düşmek istemem, Arabi benim ekolümdür çünkü. Amma ve lakin Arabî’den ileri konuşmak değil bu. O yüzden normalde bir kimsenin alemde tecelli eden her şeyi ezelde tecelli ettiği için şimdi tecelli ettiğini görüp inanması her şeyi tekrar cebriyete döker. Biz cebriyeci değiliz. Hiroşima’ya atom bombasının atılacağını Allah’ın bilmesi farklı bir olgu; Hiroşima’ya

atom bombasının atılması takdir etmek, onu cebretmek, onu öyle emretmek farklı bir olgu. Allah yer yüzünde bozgunculuk yapanları sevmez. Allah yeryüzünde fitne çıkaranları sevmez. Allah yeryüzünü kirletenleri sevmez. Allah yeryüzünde haksız kan dökenleri sevmez. Allah yeryüzünde zulmedenleri sevmez. O zaman Hiroşima’ya atom bombasının atılmasını bilmek farklı bir duygu, atılmasına cebretmek farklı bir duygu, farklı bir ilim. Eğer cebretti dersek o zaman Allah kullarına zulmetti. Haşa. Devam ediyoruz.

Olaylar nereye giderse sende onlarla beraber git ve zihninde öylece dolaşmaya terk et kendini tamamen. Başka türlü olması mümkün olmayana terk et. Bu hiç kuşkusuz beşer varlığın en yüce tarzıdır.

Demiş. Kim? Chuang Tzu. Hayır. Biz olayların akışına kendimizi terk edecek kadar rüzgârın önünde uçuşan bir yaprak değiliz. Eğer rüzgârın önünde uçuşan yaprak noktasında olursak biz olayların hiç birisiyle mücadele edemeyiz. “Siz bir kötülüğü gördüğünüzde elinizle, mümkün değilse dilinizle, mümkün değilse kalben buğuz ederekten önlemeye çalışınız.” Hadis-i şerif “Siz yeryüzünde bozgunculuğu kaldırınız.” Ayet-i kerime, “Siz yeryüzünde zulmü yok ediniz.” Ayet-i kerime manası bunlar. Bunların hiçbirisinde olayların kendisine, olayların gidişatına kendinizi bırakın. Yok, İslam bunu kabul etmez. O zaman dünya üzerindeki bütün zulümler, bütün haksızlıklar, bütün yanlışlıklar, bütün eksiklikler elini kolunu sallaya sallaya dolaşacak. İslam bu değil. İslam iyiliğin hâkim olması için mücadele eden bir dindir. İslam doğrunun, iyinin, güzelin, hak ve hakikatin hâkim olması için mücadele ile emrolunmuştur. Eğer bu noktada durursak o zaman biz yeryüzünde kan gövdeyi götürse de o kanın içerisinde biz de yüzeceğiz. Din bize o kanı durdurmayı emreder. Din bize insanların içerisinde barışın, huzurun, sükûnetin sağlanmasını emreder. Olayların akışına bırakılmayı emretmez. Devam ediyoruz.

Allah’ın kendileri için takdir etmiş olduğu bir kazanın var olduğunu bilmeleri bu topluluğu Allah’a bir dilekte (cehaletleri dolaylısıyla) Allah’tan şunu ya da bunu yapmasını tasarruf ve talep bulunmaktan men eder. Bundan dolayı onların Hakk’tan gelen her şeyi kabul eden bir tavırları vardır.

Bir kimsenin kendi nefsi için Allah’tan bir şey talep etmemesi farklı bir şeydir, Allah’tan talepten kesilmesi farklı bir şeydir. İslam dini bize Allah’tan talep etmeyi kesilmekten yasaklar. Biz dua ederiz Ona. Dua etmek ibadet olduğu için dua ederiz, O istenilmesini sevdiği için Ondan isteriz. Kendi nefsimize istemeyiz yalnız. Sufi burada ayrılır. Kendi nefsine istemez. Kardeşlerine ister, müminlere ister, insanlığın üzerine ister. O zaman hakikat sırına ermiş olan kimse duadan,

istemekten geri durmuş bir kimse değildir; kendi nefsine istemekten geri durmuştur. Burayı da böyle şerh ederekten geçelim.

Hakk’tan gelen her şeyi kabul eden bir tavırları vardır. Demiş. Evet. Kendi nefislerine Hakk’tan gelen her şeyi kabul ederler ama bir başka kardeşinin üzerine dua ederler.

Gerek Tao gerekse İbn Arabî tamamen aynı fikirde. Buna Fatih türbedarı

Amiş Efendi’yi de katalım.

Tao’yla Arabî aynı fikirde değil. Tao katı bir gerçekçilikten yana, Arabî teslimiyetten yana. Tao’da katı bir gerçekçilik var, bütün alem katı bir gerçekçilik içerisindedir. Kötü kötüyü yapar, iyi iyiyi yapar. Kötünün kötülüğünde de ilahi takdir vardır, iyinin iyiliğinde de ilahi takdir vardır. Kötü kendi isteğiyle kötülük yapmaz, iyi kendi isteğiyle iyilik yapmaz. Her ikisi de ilahi takdirin neticesinde iyi iyiyi yapar, kötü kötüyü yapar. Arabî böyle demez. Arabî der ki, ‘’Sen telim ol Allah’a.’’ Teslim olduğunda sana karşı gelen karşıdan geliyor, senden çıkmıyor, bakın. Senden çıkanlardan sorumlusun. Ben bu kalemi Mehmet Kuyucu’nun kafasına attım, bu atmaktan ben sorumluyum. Onun gözünü çıkarttım, onun gözünü çıkartmaktan sorumluyum ama Mehmet Kuyucu şöyle düşünecek: “Bu bana Rabbimden geldi.” Hakikat aleminde, kendi iç aleminde böyle tefekkür edecek ama hukuk gelecek diyecek ki, sen bu kalemi adamın gözüne atmakla suçlusun. Senin bir gözünü alacağım, diyecek. Mehmet diyecek ki, ‘’Ben hakkımdan fedakârlık ettim, benim gözümü o aldı ama ben gözüme göz istemiyorum ondan.’’ Ben onun gözünü hibe ettim. Bunu Mehmet diyecek, bunu hukuk demeyecek, bunu atan olarak ben demeyeceğim. Aradaki farkı anladınız mı? Tao gerçekçiliğinde atanın hiçbir suçu yok, ezelde takdir olmuş. Atılanın da hiçbir şeysi yok ezelde takdir olmuş. Atanın suçu var mı burada? Yok. Ama atan suçlu İslam inancında. Eğer Tao inanışına göre bakarsak Hiroşima’ya bomba atan Amerikan evangelistleri suçlu değil. Yeryüzünü kapitalist sistemle kana boğan bu sistemin unsurları suçlu değil. Yeryüzünü gözyaşına boğan üç tane büyük diktatöryanın, dünyayı bu noktada kendi diktatöryalarının altına alan zalimlerin hiçbir suçu yok. Bunlar ilahi takdirden ezelde tayin edilmiş ve ezelde tayin edilen unsurlar kendi vazifelerini yerine getiriyorlar. O zaman perde gerisinde bombaları atan da Allah, attıran da Allah, yeryüzünü kana da bulayan Allah, bu kanı bu fitneyi çıkartan da Allah. Haşa. Öyle mi? Hayır. Hayır. Peki, bu felsefe neden körükleniyor? Dünya üzerindeki zulmü örtmeye çalışanlar tarafından bu felsefe körükleniyor. O zaman Hazreti Hüseyin’i şehit eden Yezid’in de hiçbir suçu yok. O zaman İsrail’in hiçbir suçu yok daha da bomba atsın. O zaman Rusya’nın hiçbir suçu yok. Çekoslovakya yetmedi, Paris’e kadar tanklarla bütün gençleri ezdi. O zaman Amerika’nın hiçbir suçu yok. Afganistan, Irak kan döktü;

yetmedi. Suriye, Suudi Arabistan, Fas, Tunus, Cezayir, Türkiye, kan döksün. Kimsenin suçu yok, herkesin oğlan çocukları luti olsun, bir çete kurulsun, nasıl olsa ezelde takdir edilmiş, oğlan çocuklarının ırzına geçilip satılsın. Ezelde takdir edilmiş, bütün kızlara tecavüz edilsin. Ezelde takdir edilmiş, bütün kadınlara tecavüz edilsin. Haksızlıklara dur demek dinin emridir. Bakın. O zaman baba Bush “Ben Allah’ın emrini yerine getirdim, Irak’ı yerle bir ettim, bombaladım orayı.” diyebilir çok rahat bir şekilde. E suçsuz da o zaman. ‘’İnsan görünüşte muhtar, hakikatte mecburdur.’’ demiş Fatih türbedarı Amiş Efendi. Görünüşte muhtar: Yani görünüşte sen cüz’i iradeni yerine getiriyormuş gibi görünüyorsun. Hakikatte mecbursun öyle yapmaya. Yani sen hakikatte senin hakikatine içki yazılmış, sen buna mecbursun, içkini içeceksin.

(Soru soruluyor.) ‘’Az önceki örneğe istinaden bir şey söyleyecektim de. Mehmet’e kalemi atan sizsiniz ya Mehmet’in düşünceleri sizde olsaydı yine kalemi atar mıydınız?’’ Burada Mehmet’in düşüncesinden sorumlu değilim. ‘’Mehmet Allah’tan geldiğini söylüyor ya.’’ Ama o düşünceye ben sahip olmadığım için atıyorum zaten. “Ama o düşünceye sahip olsaydınız?” O düşünceye sahip olmuş olsam atmayacağım zaten, bu farklı bir şey ama herkesi o seviyede düşünemezsin ki. Bak, çok ciddi bir mesele konuşuyoruz, o gülebiliyor orda. Bak, herkesin fikri seviyesi aynı değil. Aslında çok önemli konu soruyorsun, o konuya gülebiliyor o kimse. Ben onu küçümsemiyorum, sakın yanlış anlaşılmasın veya onu tahkir etmiyorum. O, çok ciddi bir konuyu hafife alıp gülebiliyor. O zaman biz karşımızdaki kimsenin kendi yaptıklarından sorumlu. Ben de kendi yaptıklarımdan sorumluyum. Karşımızdaki kimse hakikate ermiştir, hakikate eren bir kimse kendi başına gelecek olan her şeyi Ondan görür, teslim olur. ‘’Okuduklarınızda deterministik cümleler bunlar yani neden sonuç ilişkisi var ve bu yüzden ‘’ben’’ dediğiniz şeyi es geçiyorlar yani “ben” diye bir şey yok, demeye getiriyorlar.” Bırakmıyor zaten. Cüz’i iradeyi kaldırıyor buradakiler. Ben de inatla cüz’i iradeyi koyuyorum. “Peki, isteklerimizi sizce biz mi belirliyoruz?” O istekleri belirlemek bize ait. “Peki, insan nasıl bilir?” Bilmesi, öğrenmesiyle alakalıdır. “Yani beş duyu organına bakarak.” Öğrenmesi. “Beş duyu organıyla algılayamadığımız şeyler var. Bunları bilemeyiz.” Biz algılayamadık. algılayamadık. Bilemediğimizden ne bilmediğimizi bilmiyoruz ki. “Ama onların orda olduğunu…” Yine bilgi. “Nasıl biliyoruz peki?” Bir başkası, bilen aktarıyor onu. Diyor ki: Beş duyu organıyla bilemediklerin de var. Biz kendi kendimize diyoruz ki, beş duyu organıyla bilemediklerimiz varmış. “Var mı peki?” Var. “Nerden biliyorsunuz?” Ben biliyorum, sen bilmiyorsun. Örnek. Örnekliyorum. “Siz biliyorsunuz ben bilmiyorum?” Ben var olduğunu söylüyorum; beş duyu organıyla göremediğiniz, beş duyu organıyla

ve bilemiyoruz.” Bilemiyoruz. Biz

hissedemediğiniz unsurlar var diyorum. Bu benim bilgimle sabit, örnek. Sizin bilginizle sabit değil. “Ben peki nasıl öğrenebilirim bunu?” O bilgiye sahip olan diyor ki, bunu öğrenmenin yolu var. Zaten bu var, deyip de yolunu göstermiyorsa o da senin gibi kulaktan duyma biliyor ama var, deyip sana yolunu gösteriyorsa o yoldan yürümüş, o yolu biliyor. Şimdi beş duyu organıyla bilmiyor, ben diyorum ki, Hazreti Peygamber kabir haline vakıf oldu. Hadis-i şerif var mı? Var. Hazreti Peygamber bu öğretisini yanındakilere öğretti mi? Evet. Sonra yanındakiler de kabirdeki kimsenin haline vakıf olmuşlar mı? Evet. Kim var delil? Hazreti Ömer. “Ya felan ya felan. Allah’ın vaadini gördün mü?” cevap “Evet ya Emîrü’l Mü’minin. Hem de fazlasıyla,” O yolu söyleyen yolu öğretmiş ve yolu öğreterekten demiş ki “Bana ve ashabımın yoluna uyun. Benim ve temiz ashabımın yoluna uyun.” Yol öğretisi çıktı, bakın. Yol. Oradaki hadis-i şerifte “Benim ve temiz ashabımın yoluna uyun.” “Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız beni bulursunuz.” O zaman bize bir yol çıktı. O ashap da tâbiîne öğretmiş mi? Öğretmiş. Tâbiînden de kabirdeki kimseden haber verenler var mı? Var. Tebeu’t tâbiînden var mı? Var. Abdülkadir Geylani bunu bahsetmiş mi, var mı? Var. Abdülkadir Geylani’den sonra olanlar bundan bahsetmiş mi, var mı? Var. Yol var, bakın. O kabir haline de örnekliyorum şimdi: Biz rahmetli Şeyh Efendi’yle Bolu’da bir yere gittik. Orada herkesin içinde olduğu için söylüyorum. Şeyhler orda oturmuşlar. “Mustafa Efendi, gel.” dedi önce. Orda mübarek zatlar var kabirleri “İlk önce oraya gidelim, ziyaret edelim.” dedi. Böyle gayet davudi bir şekilde “Peki efendim.” dedim ben. O önde ben yanında gidiyorum. Oradaki halifeler demişler ki kendi aralarında, muhakkak orda bir şey olacak, koşun, demişler. Beş altı tane arkamızdan takıldılar bizim. Biz kabristanlığın başına gittik, oradaki kabirlere 11 ihlas 1 Fatiha okunur. Sufiler öyle okurlar, adaptır. 11 ihlas 1 Fatiha okuyup ders kağıdındaki makamata bağışlanır. Bağışladık. Şeyh Efendi “La ilahe illallah” meşhur sufilerin çektiği şekilde La’yı 3 elif miktarı uzataraktan 3 tane tevhid okuttu, arkasını getirdik, el Fatiha, dedim ben. Vurdu kolunla “Ağa ne gördün?” dedi. “Şurada yatan efendim, Mehmet Efendi’nin babasıymış. Onun yanındaki Mehmet Efendi’nin babasının şeyhiymiş. Onun yanındaki Mehmet Efendi’nin babasının şeyhinin şeyhiymiş efendim. Şurada yatan -bilmiyorum kimler olduğunu- sizin okuduğunuz tevhide gelmedi efendim. Mezarından kalktı, tevhide katılmadı burada.” dedim. “Naz etti.” dedi. Onun başına gittik, hemen 3 tevhid ona da okuduk, bir daha vurdu kolunla. “Ne oldu?” dedi. “Sarmaştı size, teşekkür etti efendim.” dedim. O Mehmet Efendi’nin halifesi yanımızdaki. Mehmet Efendi’nin babasını sordu Şeyh Efendi. “Bu Mehmet Efendi’nin babası nasıl bir kimse oğlum?” dedi. Efendim şapkası böyle, hırkası böyle, üzerinde böyle palto var, şu renk sarığı var, sakalı böyle, gözleri bu renk, vücudu bu renk. Yanımdaki halifesi titremeye başladı. “Maşallah oğlum.” dedi yürüdü. Halifesi dedi ki, “Bunu ne zaman rüyanda gördün?’’ Ben de dedim ki, “Şimdi

gördüm.’’ “Nasıl gördün?” Dedim, “Zikir esnasında gördüm. Buna kabir hali derler.” dedim halifeye. Yol varmış mı? Var gidecek olana, öğrenecek olana. O zaman 5 duyuyla bilmediğimiz bir alem var mı? Var. Var, diyorum, bakın. Şehadet. O yol gitmek isteyene var mı? Yol meydanda. “Peki affınıza sığınarak bir soru daha sorabilir miyim?” Sor. “Allah-u Teâlâ ne?” Zat olarak sır, sıfat olarak görünen. “Yani bilebiliyor muyuz Onu?” Evet. O bilinmez değil. “Bilen var mı?” Var. Zat olarak değil. Buraya, kadere bir sır koymuştum ya zata da bir sır koyayım. Allah diyor ki, “Ben bilinmekliği sevdim ve insanları bilsinler, diye yarattım.” O zaman Allah bilinmeyen mi? Hayır. Allah bilinen mi? Evet. Sıfatları noktasında, zat noktasında değil. Zatı sıfatlarından ayrı mı? Hayır. Sıfatları zatının aynı mı? Hayır.

Devam ediyoruz. İnsan görünüşte muhtar, hakikatte mecburdur. demek İslam değil. Bu İslam felsefesine, inancına aykırı. Çiziyorum altını. O zaman içki içen içki içmekte mecbur, katil katilliğinde mecbur, elinde bir ihtiyarı yok noktasında bu da cebriyeye girer ki biz cebriyeci değiliz. İnce bir perde orda. Eğer cebriye söz konusu olursa biz katili katillikten yargılayamayız. Allah da katili katilliğinden dolayı sorgulayamaz. Sorgulayamayız.

Nefes III — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları