27 Şubat 2016 Tarihli Sohbet
GAZALİ Mİ – İBN RÜŞD MÜ?
ALEM EZELİ Mİ? DEĞİL Mİ?
İnsanının evrene ve kendine dair sorduğu soruların temel amacı kendini anlamak ve kendisinin evren içindeki gerçek yerini bulmaya çalışmaktır. Karl Jaspers (Felsefe Nedir?)
Yaradılış gizemi ile ilgili tasvir ve izahlara en ilkel toplumlardan en gelişmiş toplumlara kadar hemen her millette rastlanır. Paul Davies insanlığın bu arayışını “Hiçbir şey varoluş bilmecesinden daha şaşırtıcı ya da daha derin değildir” diye ifade eder.
Geleneksel teizm evrenin tanrı tarafından yaratıldığı fikrinden taviz vermez. Tanrının sıfatlarından en önemlilerinden birisi YARATMA sıfatıdır. Fakat yaratmanın nasıl olduğu konusunda tam bir görüş birliği yoktur.
Değişik yorumları şu 3 başlıkta toplayabiliriz.
1- Tanrının yaratma fiili, tabiî varlıkların fiillerine mi yoksa iradeli ile Thomas’ın
varlıkların fiillerine mi benzetilmekte? (Yaratma karşılaştırması)
2- Alem hep var olmuş mudur (ezeli) yoksa alemin bir başlangıcı var mıdır
yani alem sonradan mı meydana gelmiştir (E. Erdem Yaratma Sorunu Dr. Tezi)
3- Tanrı evreni var olan bir şeyden mi yoksa yoktan mı yarattı? Eğer
yoktan yarattı ise bu yokluk nedir? Bir şeyden yarattı ise o ilk madde nedir?
İslam düşüncesinde Allah-alem ilişkisi genelde yaratıcı-yaratılan olarak ele alınır. Panteist ve deist geleneği meşşai felsefede ve GAZALİ’nin sisteminde kendisine yer bulamamıştır. Bu filozoflarla Gazali’nin ortak noktası alemin Allah tarafından yaratıldığıdır.
Fakat bu yaratılışın ne zaman ve nasıl olduğu konusu farklılıklar içerir. Farabi ve İbn SİNA yaratılışı SUDÜR teorisini çağrıştıran karmaşık bir yapı içinde anlatır. Bu sistem “Birden ancak bir çıkar” ve “Madde eksikliği temsil eder” şeklinde iki temele dayanır.
Gazali bunu kabul etmez çünkü bu teoriler kabul edildiğinde Allah’ın iradesi hiçe sayılacak, yaratma Allah için zorunlu görülmüş olacaktı. Bu durumda fail-i muhtar olan Allah inancı ortadan kalkacaktı.
Craig’e göre felsefeyle uğraşan birçok kişi İslam felsefesi ile ilgili bilgi almak için Copleston’un “Felsefe Tarihi” gibi ikincil eserlere başvurmaktadır. Bu yüzden de onlar Müslüman filozofları doğu ve batılı gibi iki gruba ayırır. Doğulu filozofları İbn Sina, Batılı İbn RÜŞD temsil eder.
İslam coğrafyasında
sünnet çerçevesinde Mütezille, diğerlerine karşı savunma görevini Eş’ariler yüklenmiştir.
teizmin geleneksel delillerini Ehl-i
Kelamcılar (Eş’ariler) Aristo’nun dünyanın ezeliliği iddiasını reddeder. İslam filozoflarından bazıları kelamcıların görüşlerinin bir kısmını kabul ettiler büyük çoğunluk ezeli alem fikrini sürdürürken bir kısmı da alemin ezeli olarak Allah’tan südur ettiğini iddia ettiler.
Yunan ve İslam filozoflarının öğretisini bilen GAZALİ onları red konusunda Yahya en-Nahvi’nin (MS 490) Platon (MÖ 427) ve Aristo’ya (MÖ 384) dair yazdığı reddiyesini öğrenmişti. Yahya en-Nahvi alemin ezeliliği fikrine karşı çıkmış ve imkansızlığı”nı ortaya “Sonluluklar delili” koymuştur.
ile “Sonsuzca art arda gelişin
Akıl-Vahiy karşılaştırmasının ortaya çıkardığı tartışmalarını eleştirel çalışma yapan GAZALİ’dir. Gazali’ye göre Allah evreni, özgür iradesi ile yoktan ve sonradan yaratmıştır. Dolayısıyla alem hadis ve mümkün varlıktır. Hadis: sonradan yaratılma, demek.
Gelelim İBN RÜŞD’e;
İbn Rüşd sadece Aristo’yu değil Farabi (MS 870) İbn Sina (MS 980) gibi İslam filozoflarının görüşlerini de incelemiş ve kendi fikirlerini ortaya koymuştur.
Rüşd’ün Gazali ile tartıştığı temel eseri TUTARSIZLIĞIN TUTARSIZLIĞI adlı eseridir. Rüşd’ün temel hareket noktası Aristo çizgisidir. Bir yandan Aristo’yu yanlış anlayıp yanlış aktardığı için Farabi ve İbn Sina’yı eleştirirken diğer yandan Kur’an’ı yanlış yorumlayıp İslam görüşünü savunduklarını zanneden kelamcıları ve GAZALİ’yi eleştirir.
Ancak “Biden bir çıkar” ilkesinin doğru olmadığı noktasında Gazali ile aynı
“Birden bir çıkar”?
Rüşd’e göre fail iki sınıftan oluşur
1- Fiilin iliştiği eserin fiilin var oluşu anında kendisinden çıktığı fail sınıfıdır.
Bu bir yapının var olmasıyla artık yapı ustasına gereke kalmaması gibi.
2- Kendisinden esere ilişik olan yalnızca bir fiilin çıktığı ve bu eserinde ancak fiilin kendisine ilişmesiyle var olduğu fail sınıfıdır. Yani fiil yok olunca eserde yok olur, fiil var olunca eserde var olur. Böylece o Allah’ın aleme müdahalesinin sürekli olduğuna inanır.
İbn Rüşd, ikisi birbirinin tam karşıtı ve üçüncüsü ise bu ikisi arasında kalan üç varlık çeşidinden bahseder. Birincisi öncesinde zaman olan hadis varlıklardır. İkincisi zamanın öncelemediği ezeli varlıktır ki bu Allah’tır ve tüm varlıkların nedenidir. Üçüncüsü bir şey aracılığı ile meydana gelmemiş kendinden önce zaman geçmemiş olan fakat bir şey sonucu meydana gelmiş varlıktır bu da ALEM’dir, der.
Benim kanımca İbn Rüşd şu görüşü mükemmel. Der ki “Yaratma tamamen
metafiziksel bir konudur”
1- Halk içinde tartışılmamalıdır.
2- Metafizik konulardaki yorumların kesin telakki edilmeyerek ancak herhangi bir yorumun diğerlerinden daha tutarlı ve başarılı olduğu söylenmelidir. H. SARIOĞLU (İbn Rüşd Felsefesi)
“İnançlar doğru olduğunda ve açıkça kanıtlandığında bilgiyi oluşturur”
Richard Swinburg (Tanrı Var mı?)
Galiba bütün tartışmalar bu cümle yüzünden
Alemin kökeniyle ilgili şu felsefi ve kelami tutumların ortaya çıktığını
1- Alem maddesiyle, suretiyle, zamanı ve unsurlarıyla ezelidir ve onu idare
eden bir ilah yaratıcı yoktur. Bu, materyalizmin görüşüdür.
2- Alem ile birlikte onu yaratan manevi bir varlık vardır. Bu varlık, alem
onunla birlikte ezeli bile olsa alemin idarecisidir.
Bu ikinci görüşü açalım:
* Tanrı eşyanın suretlerini ve unsurlarını ezeli bir maddeden meydana
getirmiştir. Bu görüşü PLATON savunur.
* Tanrı ezelidir. Alemde maddesiyle, suretiyle ve zamanıyla ezelidir. Ama aleme hareket vermesi yönüyle tanrı alemin illet-i Gaisidir. Bu görüş Aristo ve İbn Rüşd’ündür.
* Allah alemi herhangi bir ezeli maddeden meydana getirmemiş, tersine südur yoluyla var etmiştir. Bu südur ezelidir. Alemde zaman yönünden ezeli, zat yönünden mümkündür. Bu görüş PLOTiN, FARABİ, İbn Sina gibi filozoflarındır.
* Allah alemi bir şey olmayan (Yok) dan yaratmış bunu südur yoluyla ve ezelde değil, iradesi gereği başlangıcı olan bir zamanda yaratmıştır. Bu da kelamcıların ve GAZALİ görüşüdür. Ş. ALİ DÜZGÜN (Nesefi ve İslam filozoflarına göre Allah-alem ilişkisi)
Hiçten hiçbir şeyin meydana gelmeyeceğini ifade eden filozoflardan
Thales (MÖ 615) ana maddenin su olduğunu iddia eder.
İlk madde hava diyen var, ateş diyen var, toprak diyen var. Empedokles (MÖ 492) ilke olarak su-hava ateş ve toprak kabul eder. Bu düşünce daha sonra İslam düşüncelerinden ANASIR-I ERBÂ-A (dört unsur) fikrinin kaynağı olacaktır.
Platon’un adını koymadığı ezeli madde onun öğrencisi olan Aristo
tarafından belirlenmiştir. Bu madde HYLE’dir yani HEYULA
KİNDİ: Şekilsiz ilk madde, çeşitli şekilleri kabul eden pasif güç (KİNDİ
İBN SİNA: Heyula birleşiktir. Çünkü heyula kendinde heyuladır. Bilfiil cevherdir ve aynı zamanda istidattır. Heyula ancak dışarıdan bir hakikat gelir ve bu sayede o bilfiil hale gelir. İşte bu hakikat suretin ta kendisidir. (Kitâbu’ş-ŞİFA)
İBN RÜŞD: Her cisim oluşup bozulan ilk madde heyula ve suretten
meydana gelir (Rüşd Tutarsızlığın Tutarsızlığı)
çoğaldı bitecek gibide değil. Daha YARATMADAKİ TARTIŞMALARA giremedik bile. Tüm dostlardan vakitlerini aldığım için belki de sıktığım için özür dilerim. Belki de büyük sözü dinlemeliyim “Kamışlıktan uzaklaşınca ney mesut oldu. Musukî zindandan kurtuldu”
“Rumi’yi takip ediniz O nereye giderse sizde gidiniz ve BİR MÜDDET
BAŞKALARINI TERK EDİNİZ” Muhammed İKBAL (CAVİDNAME)
Keşf ehlinin uluhiyet konusunda, bütün dinler, bütün mezhep ve mektepler, bütün kültürler ve hatta bu konuda söylenmiş bütün sözler hakkında umumi bir fikirleri vardır. Çünkü bu konuda onlardan bir şey saklı kalmaz. EL-FÜTUHAT III/198 M. İBN ARABİ
Allah’ı bilmenin 3 yolu vardır. Cenâb-ı Hakk insanları kendisi bilinsin diye yarattı. Ayet-i kerime de de Allah cinni ve insanları kendisini tanıyıp bilinsin diye yarattı, buyurur. Sizin okuduğunuz meallerde: Kendisine kulluk yapılsın, diye yazar ama onu tefsir eden Hazreti Abbas’ın oğlu Abdullah, bu ayet-i kerimeyi tefsir ederken buradaki kulluktan kastın Allah’ın tanınmak, bilinmekliğiyle alakalı olduğunu söyler. O yüzden “Ben bilinmez bir hazine idim bilinmekliği istedim ve mahlukatı yarattım” hadis-i kudsisini bir kısım ehli hadisçiler onun sahih olmadığını söylese de bu ayet-i kerimeye ve tefsirine bakaraktan Aliyyu’l-Kârî dahi bunun uygun olduğunu, bu mananın kendince lafız olarak sahih olmasa dahi mananın sahih olduğunu söyleyerekten bunu kabul eder. O zaman Cenâb-ı Hakk’ın mahlukatını yaratma sebebi kendisinin tanınması ve bilinmesi içindir. Allah’ı bilmenin üç yolu vardır Müslümanlar için. 1- Kur’an ile. Biz Allah’ı Cenâb-ı Hakk’ın peygamberinin üzerinden indirmiş olduğu Kur’an’la tanırız. 2- Biz Allah’ı Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadisleri ile tanırız. Hadis-i şeriflere baktığımızda, 1- Fikri-lafzi hadisler vardır. 2- Fiili hadisler vardır. 3- Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kendince hali ile kendi hal olan ve bu halini yakın dairesindekiler bize aktarır ve biz o hali de hadis olarak kabul ederiz. 3. Allah’ı bilme yolu keşf yoludur. Keşf. Keşf: bir kimsenin kalbine gelen ilham olarak nitelendirir sufiler bunu. Bu ilham ayet ve hadis süzgecinden geçer ise o keşf yolu sahihtir. Eğer o keşf bu manada ayet ve hadis süzgecinden geçmez ise o meseleye farklı açıdan bakılır. Bu manada İbn Arabî keşf ehlinin yeryüzünde eksik olmadığını, bütün inanışların içerisinde keşf ehlinin sözleri ve davranışları olacağını ve bütün bu sözler ve fikirlerin keşf ile alakalı birbirlerinden saklı kalınmayacağına dair bu noktada Arabî’nin değişik görüşleri de vardır. Arabî keşf ilmini Kur’an ve sünnetin dışındaki bütün ilimlerden üstün tutar.
GAZALİ Mİ – İBN RÜŞD MÜ?
ALEM EZELİ Mİ? DEĞİL Mİ?
Ben tabi burada “Alemden kasıt ne?” dersem farklı bir noktaya gider.
İnsanının evrene ve kendine dair sorduğu soruların temel amacı kendini anlamak ve kendisinin evren içindeki gerçek yerini bulmaya çalışmaktır. Karl Jaspers (Felsefe Nedir?)
Yaradılış gizemi ile ilgili tasvir ve izahlara en ilkel toplumlardan en gelişmiş toplumlara kadar hemen her millette rastlanır. Paul Davies insanlığın bu
arayışını “Hiçbir şey varoluş bilmecesinden daha şaşırtıcı ya da daha derin değildir” diye ifade eder.
Geleneksel teizm evrenin tanrı tarafından yaratıldığı fikrinden taviz vermez. Tanrının sıfatlarından en önemlilerinden birisi YARATMA sıfatıdır. Fakat yaratmanın nasıl olduğu konusunda tam bir görüş birliği yoktur.
Değişik yorumları şu 3 başlıkta toplayabiliriz.
1- Tanrının yaratma fiili, tabiî varlıkların fiillerine mi yoksa iradeli ile Thomas’ın
varlıkların fiillerine mi benzetilmekte? (Yaratma karşılaştırması)
2- Alem hep var olmuş mudur (ezeli) yoksa alemin bir başlangıcı var mıdır
yani alem sonradan mı meydana gelmiştir (E. Erdem Yaratma Sorunu Dr. Tezi)
3- Tanrı evreni var olan bir şeyden mi yoksa yoktan mı yarattı? Eğer
yoktan yarattı ise bu yokluk nedir? Bir şeyden yarattı ise o ilk madde nedir?
İslam düşüncesinde Allah-alem ilişkisi genelde yaratıcı-yaratan olarak ele alınır. Panteist ve deist geleneği meşşai felsefese ve GAZALİ’nin sisteminde kendisine yer bulamamıştır. Bu filozoflarla Gazali’nin ortak noktası alemin Allah tarafından yaratıldığıdır.
Evet normalde panteistler geçen yine bu kardeşimizin getirmiş olduğu soru manzumesiyle ders yapmıştık. Bu manada panteistler alemin komple Allah tarafından yaratıldığını ama aynı zamanda da alem Allah’tı.
inanmazlar. Peygamberlerin peygamberliklerine
Burada en önemli nokta deistler hatta deisizim ülkemizde çok önemli bir yer tutar. Yer tutmasının sebebi şudur, biz onları Müslüman görürüz ama onlar deisttirler. Deistler bütün kâinatı Allah’ın yarattığını, kitabın Allah tarafından gönderildiğine inanırlar, peygamberi de deist olarak görürler ve peygamberden sonra deistliğin Hazreti Ebu Bekir’e, Ömer’e, Osman’a, Ali’ye geçtiğini ondan sonra deistliğin gizlendiğini sonra zamanın pirlerinin birer deist olduğu hatta Türkiye’deki meşhur deistler Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli, Hazreti Mevlâna’yı birer deist olarak görürler ve derler ki “Onlar da birer deistti.” Peygamberin vazifesini yaparaktan onlar birer deistti derler ve aynı zamanda da o deistler de kendilerini bir peygamber yerine koyarlar. Tabi deistlerin en büyük bölümü Atatürk’ü de deist olarak söylerler ve derler ki, Atatürk’te deisttir. O yüzden bir kısım Atatürkçüler: Araplar, sizim Mustafa’nız size bizim Mustafa’mız bize, derler. Yani Atatürk’ü o deistler kendilerince bir peygamberle hatta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle eş görürler, eş görerekten Atatürk’ü de deist hükmüne varırlar. Tabi
Atatürk’ün ağzından deistim sözünü duydular mı duymadılar mı onu bilemem ama Atatürk’te kendince şeriat getirdi Atatürk’te kendince bir ilim bir kitap getirdi diye Nutku bu noktada kutsal kitap gibi görürler. O yüzden GAZALİ’nin sisteminde kendisine yer bulamamıştır. Evet Gazali deistlerle de diğer yaratıcıyı kabul eden feylesoflarla aynı noktada birleşir. Müslümanlarda aynı noktada birleşirler, bu kâinatı Allah yaratmıştır.
Fakat bu yaratılışın ne zaman ve nasıl olduğu konusu farklılıklar içerir. Farabi ve İbn SİNA yaratılışı SUDÜR teorisini çağrıştıran karmaşık bir yapı içinde anlatır. Bu sistem “Birden ancak bir çıkar” ve “Madde eksikliği temsil eder” şeklinde iki temele dayanır.
Gazali bunu kabul etmez çünkü bu teoriler kabul edildiğinde Allah’ın iradesi hiçe sayılacak, yaratma Allah için zorunlu görülmüş olacaktı. Bu durumda fail-i muhtar olan Allah inancı ortadan kalkacaktı.
Craig’e göre felsefeyle uğraşan birçok kişi İslam felsefesi ile ilgili bilgi almak için Copleston’un “Felsefe Tarihi” gibi ikincil eserlere başvurmaktadır. Bu yüzden de onlar Müslüman filozofları doğu ve batılı gibi iki gruba ayırır. Doğulu filozofları İbn Sina, Batılı İbn RÜŞD temsil eder.
İslam coğrafyasında
sünnet çerçevesinde Mütezille, diğerlerine karşı savunma görevini Eş’ariler yüklenmiştir.
teizmin geleneksel delillerini Ehl-i
Kelamcılar (Eş’ariler) Aristo’nun dünyanın ezeliliği iddiasını reddeder. İslam filozoflarından bazıları kelamcıların görüşlerinin bir kısmını kabul ettiler büyük çoğunluk ezeli alem fikrini sürdürürken bir kısmı da alemin ezeli olarak Allah’tan südur ettiğini iddia ettiler.
Yunan ve İslam filozoflarının öğretisini bilen GAZALİ onları red konusunda Yahya en-Nahvi’nin (MS 490) Platon (MÖ 427) ve Aristo’ya (MÖ 384) dair yazdığı reddiyesini öğrenmişti. Yahya en-Nahvi alemin ezeliliği fikrine karşı çıkmış ve “Sonluluklar delili” imkansızlığı”nı ortaya koymuştur.
ile “Sonsuzca art arda gelişin
Akıl-Vahiy karşılaştırmasının ortaya çıkardığı tartışmalarını eleştirel çalışma yapan GAZALİ’dir. Gazali’ye göre Allah evreni, özgür iradesi ile yoktan ve sonradan yaratmıştır. Dolayısıyla alem hadis ve mümkün varlıktır. Hadis: sonradan yaratılma, demek.
Gelelim İBN RÜŞD’e;
İbn Rüşd sadece Aristo’yu değil Farabi (MS 870) İbn Sina (MS 980) gibi İslam filozoflarının görüşlerini de incelemiş ve kendi fikirlerini ortaya koymuştur.
Rüşd’ün Gazali ile tartıştığı temel eseri TUTARSIZLIĞIN TUTARSIZLIĞI adlı eseridir. Rüşd’ün temel hareket noktası Aristo çizgisidir. Bir yandan Aristo’yu yanlış anlayıp yanlış aktardığı için Farabi ve İbn Sina’yı eleştirirken diğer yandan Kur’an’ı yanlış yorumlayıp İslam görüşünü savunduklarını zanneden kelamcıları ve GAZALİ’yi eleştirir.
Ancak “Biden bir çıkar” ilkesinin doğru olmadığı noktasında Gazali ile aynı
“Birden bir çıkar”?
Rüşd’e göre fail iki sınıftan oluşur
1- Fiilin iliştiği eserin fiilin var oluşu anında kendisinden çıktığı fail sınıfıdır.
Bu bir yapının var olmasıyla artık yapı ustasına gereke kalmaması gibi.
2- Kendisinden esere ilişik olan yalnızca bir fiilin çıktığı ve bu eserinde ancak fiilin kendisine ilişmesiyle var olduğu fail sınıfıdır. Yani fiil yok olunca eserde yok olur, fiil var olunca eserde var olur. Böylece o Allah’ın aleme müdahalesinin sürekli olduğuna inanır.
İbn Rüşd, ikisi birbirinin tam karşıtı ve üçüncüsü ise bu ikisi arasında kalan üç varlık çeşidinden bahseder. Birincisi öncesinde zaman olan hadis varlıklardır. İkincisi zamanın öncelemediği ezeli varlıktır ki bu Allah’tır ve tüm varlıkların nedenidir. Üçüncüsü bir şey aracılığı ile meydana gelmemiş kendinden önce zaman geçmemiş olan fakat bir şey sonucu meydana gelmiş varlıktır bu da ALEM’dir, der.
Benim kanımca İbn Rüşd şu görüşü mükemmel. Der ki “Yaratma tamamen
metafiziksel bir konudur”
1- Halk içinde tartışılmamalıdır.
2- Metafizik konulardaki yorumların kesin telakki edilmeyerek ancak herhangi bir yorumun diğerlerinden daha tutarlı ve başarılı olduğu söylenmelidir. H. SARIOĞLU (İbn Rüşd Felsefesi)
“İnançlar doğru olduğunda ve açıkça kanıtlandığında bilgiyi oluşturur”
Richard Swinburg (Tanrı Var mı?)
Galiba bütün tartışmalar bu cümle yüzünden
Alemin kökeniyle ilgili şu felsefi ve kelami tutumların ortaya çıktığını
1- Alem maddesiyle, suretiyle, zamanı ve unsurlarıyla ezelidir ve onu idare
eden bir ilah yaratıcı yoktur. Bu, materyalizmin görüşüdür.
2- Alem ile birlikte onu yaratan manevi bir varlık vardır. Bu varlık, alem
onunla birlikte ezeli bile olsa alemin idarecisidir.
Bu ikinci görüşü açalım:
* Tanrı eşyanın suretlerini ve unsurlarını ezeli bir maddeden meydana
getirmiştir. Bu görüşü PLATON savunur.
* Tanrı ezelidir. Alemde maddesiyle, suretiyle ve zamanıyla ezelidir. Ama aleme hareket vermesi yönüyle tanrı alemin illet-i Gaisidir. Bu görüş Aristo ve İbn Rüşd’ündür.
* Allah alemi herhangi bir ezeli maddeden meydana getirmemiş, tersine südur yoluyla var etmiştir. Bu südur ezelidir. Alemde zaman yönünden ezeli, zat yönünden mümkündür. Bu görüş PLOTiN, FARABİ, İbn Sina gibi filozoflarındır.
* Allah alemi bir şey olmayan (Yok) dan yaratmış bunu südur yoluyla ve ezelde değil, iradesi gereği başlangıcı olan bir zamanda yaratmıştır. Bu da kelamcıların ve GAZALİ görüşüdür. Ş. ALİ DÜZGÜN (Nesefi ve İslam filozoflarına göre Allah-alem ilişkisi)
Hiçten hiçbir şeyin meydana gelmeyeceğini ifade eden filozoflardan
Thales (MÖ 615) ana maddenin su olduğunu iddia eder.
İlk madde hava diyen var, ateş diyen var, toprak diyen var. Empedokles (MÖ 492) ilke olarak su-hava ateş ve toprak kabul eder. Bu düşünce daha sonra İslam düşüncelerinden ANASIR-I ERBÂ-A (dört unsur) fikrinin kaynağı olacaktır.
Platon’un adını koymadığı ezeli madde onun öğrencisi olan Aristo
tarafından belirlenmiştir. Bu madde HYLE’dir yani HEYULA
KİNDİ: Şekilsiz ilk madde, çeşitli şekilleri kabul eden pasif güç (KİNDİ
İBN SİNA: Heyula birleşiktir. Çünkü heyula kendinde heyuladır. Bilfiil cevherdir ve aynı zamanda istidattır. Heyula ancak dışarıdan bir hakikat gelir ve bu sayede o bilfiil hale gelir. İşte bu hakikat suretin ta kendisidir. (Kitâbu’ş-ŞİFA)
İBN RÜŞD: Her cisim oluşup bozulan ilk madde heyula ve suretten
meydana gelir (Rüşd Tutarsızlığın Tutarsızlığı)
çoğaldı bitecek gibide değil. Daha YARATMADAKİ TARTIŞMALARA giremedik bile. Tüm dostlardan vakitlerini aldığım için belki de sıktığım için özür dilerim. Belki de büyük sözü dinlemeliyim “Kamışlıktan uzaklaşınca ney mesut oldu. Musukî zindandan kurtuldu”
“Rumi’yi takip ediniz O nereye giderse sizde gidiniz ve BİR MÜDDET
BAŞKALARINI TERK EDİNİZ” Muhammed İKBAL (CAVİDNAME)
Adım adım gidecektik. Aslında soruyu soran kardeşin adetiydi arada bir soru sıkıştırırdı. Arada bir soru sıkıştıraraktan biz bir nefes alır onun üzerinden adım adım giderdik.
Burada şimdi biraz da yürüdüm, yürümemin sebebi bir bütünü okudum, bütünü olduktan sonra kendimce soru baktım arada soru gelmeyince ben soruya kadar devam edeyim dedim ama soru gelmedi. Şimdi döneceğiz yaratmaya.
Ben sizin kafanızı çok karıştırıp allak bullak etmek istemiyorum. Kur’an Fatiha ile başlar. Fatiha’nın 1. ayet-i kerimesi Elhamdulillâhi rabbil’alemin… Alemlerin Rabbi. Bunun tefsiri: alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd ederiz. Biz şimdi ilk önce bu alemler lafzına bakacağız. Alemler lafzına bakmamız gerekiyor ki biz buradaki alemin ezeliliği ile ebediliğini konuşmamız lazım. Alem ezeli midir? Bu bizim dini inanışımıza göre alem ezeli değildir yani bir başlangıcı vardır. Eğer alemi ezeli görür isek bu alemin başlangıcı ile Allah da başlangıç yapmış olur. O zaman Allah’a da bir başlangıç biçmemiz gerekir ama Allah ezelidir, başlangıcı yoktur. Bunu ister fıkıhçılara ister kelamcılara ister hadisçilere, nereye bakarsanız bakın Allah ezelidir. Ezeli olunca başlangıcı yoktur. Allah başlangıcı yoktur ama bir şey yaratmıştır. O zaman yaratmış olduğu şeyin başlangıcı vardır. Bu manada alem veya alemler ezeli değildir. Bir kısım feylesoflar, filozoflar alemin kendi içlerinde ezeli olduklarını söylerler.
Değişik yorumlar
1- Tanrının yaratma fiili, tabii varlıkların fiillerine mi yoksa iradeli
varlıkların fiillerine mi benzetilmekte?
Burada Allah’ın yaratması bütün fiillerin üstündedir. Cenâb-ı Hakk ne kadar, alemin üzerinde, bir fiiliyat var ise hepsini de yaratan Allah’tır. İster idraki mümkün olan isterse idraki mümkün olmayan varlıkların üzerinde fiiliyatı yaratan Allah’tır.
İdraki varlıkların fiiliyatlarında bir tesir daha vardır. O tesir o idrak varlıklarının fiiliyatın üzerinde kesp, istemedir. Onu arzu etme, ona karşı çekici olma, onu istemesidir. Ben elimi açıp yummayı istedim. Açıp yummayı istediğim için benim yaradılış fıtratıma uygun bir hareket olduğu için Allah bunu yarattı. Benim yaradılış fıtratıma uygun bu. Ben bir yıldızı tutmak için elimi uzattığımda bu benim yaradılış fıtratıma uygun değil ancak Cenâb-ı Hakk benim üzerimden, benim üzerimden harikulade bir fiiliyat yaratmak istiyorsa bunu benim üzerimden yaratabilir mi? Evet. Ama bunu da yaratan kimdir? Allah’tır. O zaman Cenâb-ı Hakk’ın yaratmadaki güç, kudret, kuvvet, ilim, alemliğinin önüne geçecek bir şey var mıdır? Yoktur. Allah isterse bir deveyi bir iğne deliğinden geçirir mi? Evet. Yaratma noktasında bunu yaratabilir mi? Evet. Bu darbımesel bir şeydir ya, Allah’a bir deveyi bir iğne deliğinden geçirebilir mi? Evet. Bu, darbımeseldir yani Allah istediği anda istediği yaratmayı yapabilir ama Cenâb-ı Hakk’ın yaratmada uyguladığı iki yöntem vardır: 1-Allah hiçbir şey yokken bir şey yaratır. 2- Bir şeyden çok şey yaratır. Biz bunu geriye doğru gidersek, çok şeyden de bir şey yaratır. Bu mümkün müdür? Evet.
2- Alem hep var olmuş mudur (ezeli) yoksa alemin bir başlangıcı var mıdır
yani alem sonradan mı meydana gelmiştir
Alemin varlığı, yaradılışı, başlangıç noktası ezeli değildir. Başlangıcı vardır. Alem hep var olmuş değildir. Bugün astrofizikçiler yaşamış olduğumuz bu alemin kendince tarihini hesaplamaya çalışıyorlar. Yaklaşık diyorlar ki, bu dünyanın ve insanların yaşamış olduğu bu alem boyutunda 14 milyar yıl ışık yılı yaklaşık zaman biçiyorlar. Bu tabi insan ömrü açısından bakıldığında insanın ömrü alemin yaradılışından itibaren geçen zamanla alakalı bir göz açıp kapatması kadar oluyor. Başlangıçtan bugüne kadar hesaplarsak bizim dünya hayatımız göz açıp kapatıncaya kadar. Çünkü bir mesafe koysanız bir başlangıç koysanız ve bugüne kadar 14 milyar yıllık bir zaman zarfı koysanız içerisindeki 14 milyar yıl ışık yılı bir zaman düzlemi bir metre koysanız, içinde insanın ömrü göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir zaman olmuş oluyor. Bunu böyle hayal ediyorum ben. Yani bir zaman dilimi, buradan tekkenin başından başladı, tekkenin kapısına kadar. Bu ikisinin arası 14 milyar yıl olmuş olsa bunun içeresinin ikisinin arası 14 milyar yıl olunca bizim 100 senelik ömrümüz kâğıdın kalınlığı kadar oluyor. Kâğıdın kalınlığı bile fazla oluyor. Kâğıt kalınlığı fazla oluyor. O zaman eğer alem hep var olmuşumdur, sorusunu cevabı: Hayır. Sebep? Çünkü bizim inancımıza göre, Allah bilinmez idi, bilinmekliği istedi, bir şey yarattı. Bu alemin başlangıcı bir şey yaratması, varlığın başlangıcı. Varlığın başlangıcı. Biz son dönem, ben 14 milyar yıllık bu alemi son dönem alem olarak görüyorum veyahut da alemlerin içerisinde bir alem olarak görüyorum ve bu alemin
ilk olmadığına inanıyorum. Bu alemin ilk olmadığına, bizden önce de kim bilir sayısız alemler yaratıldığını. Cenâb-ı Hakk ezel, bu manada yaratması da ezel.
Rahat düşünün, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları sonradan olgunlaşmaz, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları yok da olmaz. Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları ezelidir, başlangıcı yoktur. Eğer sizde yaratma gücü varsa ve siz ilahsanız sizin yaratmanızın önünde duracak hiçbir şey yoktur. Eğer biz sadece kendi içimizde yaşadığımız bugünkü alemi konuşacaksak bugünkü alemin bir başlangıcı vardır. Bugüne kadar gelen bütün filozoflar, feylesoflar bunun üzerinde konuşanlar, yazanlar, çizenler, mevcut yaşadıkları aleme göre baktılar. Onları ayıplamak, onları eksik görmek değil derdim. Benim inancım bu. Benim inancım o dur ki, bu alemin bir başlangıcı vardır ama ezeli ve ebedi bir ilahın Allah’ın önünde bu alemin 14 milyar yıllık olması çok af edersiniz fasa fisodan başka bir şey değildir. Dudakta kürdan bile kalındır. 14 milyar yıllık ışık yıllık bir alem ezel ve ebed duygusunun, ezel ve ebed ilminin içerisinde bir saç tanesi kadar bir zaman birimidir. Saç uzunluk değil kalınlık açısından. O, alemlerin Rabbidir. O alemlerin Rabbi ise o zaman sadece bu alemi konuşmak, Onun yaratmasına sınır koymaktır. Allah’ın var olduğu düşünülemez. Allah’ın var olduğu derken, bir varlıktan var olduğu düşünülemez. Sonsuzdur. Sonsuz ise bu alemden dışarı çıkıp ezele doğru koşan bir kimse için hep alemden aleme, alemden aleme, alemden aleme, alemden aleme, alemden aleme, alemden aleme, alemden aleme, sonsuz bir şekilde geriye yönelik, yani normalde biz bu alemin başlangıcını bir yere koyarsak, bu alemin devam ettiğini düşünürsek, biz bu alemin sonlarına doğru yaratıldık, alemin başlangıcından itibaren. Biz öylesine Allah’ın nuruyla yürüdük ki Allah’ın nuruyla, Allah’ın keşfiyle, Allah’ın göstermesiyle, Allah’ın duyurmasıyla, Allah’ın ayağıyla, haşa, haşa sözüm meclisten dışarı Onun kalbi yoktur ama Onun kalbiyle. Geriye doğru yani başlangıca doğru gittiğimizde yeni bir Allahu alem sonla karışılacağız. Buradaki bizim için başlangıç başka bir alemin sonu olarak göreceğiz ve belki de bu alemler bir tane de değil.
Mademki benim inanışım Elhamdulillâhi rabbil’alemin dediğimizde bu bizim alemimiz, yaşadığımız alem, tek. “Alemin”, alemlerin Rabbi, o zaman bir tane alem yok. Alemin Rabbi deseydik, alemlerin demeyecektik, bir alem var onun Rabbi diyecektik ama alemlerin Rabbi, bir tane değil. Bir tane değil ise birçok alem var. Ne kadar alem var? Sayısız. Sayabilir miyiz? Hayır. Bu alemin dışında mı? Evet. Bu yaşadığımız alemin başlangıcı var. Bununla oynayan feylesoflar eski feylesoflar. Eski feylesoflar bununla oynadılar haklılardı, yaşadıkları dünya ve yaşadıkları alem olarak sadece bunu görüyorlardı. Eski sufiler, haklılardı, onlara o kadar verilmişti. Onlara o kadar verildiği için keşfen bu alem içinde kalıyorlardı çünkü Elhamdulillâhi rabbil’alemin dediklerinde alemlerin Rabbi olan Allah’ı bu alemle kayıtlı
tutuyorlardı. Bu alemle kayıtlı tutup alemlerin dediğinde bu alemlerin içerisinde 18 bin alem var, bu alemin içerisinde, hayvanlar alemi, insanlar alemi, böcekler alemi, bitkisel alemi, bu alemin içerisinde ruhlar var şunlar var bunlar var, diye, haklılardı. Sadece alemin içerisindeki alemlerle uğraşıyorlardı. Yok hayır. Bu benim inancım, ben böyle inanmıyorum. Alemlerin Rabbi dediğimizde ezeli olarak Allah’ın yaratması kudreti, kuvveti, ilmi, alimliği, bir şey çekip çevirmesi, bunun bu alem olarak başlangıcı var, alemlerin Rabbi dediğimizde bu alemden önce sayısız alemler, sayısız boyuttaki sayısız alemler var. O zaman bu alemden sonra da alemler var mı? Evet. O, yaratmaya devam ediyor. O her an bir yaratma üzerinde, O her an bir şan üzerinde. Onun için 14 milyar yıl ışık yılı bir alem cıvata, fasa fiso, o böyle bir saç tanesi gibi değil Onun nazarında. Bizim nazarımızda çok büyük, bizim nazarımızda çok girift. O, yaratmaya devam ediyor. O, şan üzerine devam ediyor. O, şen üzerine devam ediyor. O, perdeden perdeye binlerce alem, perdeden perdeye sayısız alemde ve her aleme kudretiyle, kuvvetiyle tecelli etmekte. O yüzden alem bir değil. Bu alem bir. Hatta diyebiliriz ki bu aleme ait ruhlar alemi, bu aleme ait melekut alemi, bu aleme ait arş-ı âlâ, bu aleme ait kürsi, bu aleme ait cennet, bu aleme ait cehennem, bu aleme ait mahşer, hepsi de var mı? Hepsi de var bu alemin içinde ve bizim derviş kardeşler keşfi açık olanlar burunlarının ucunu göremiyorlar daha. Arş-ı âlâyı görmek onlara tat veriyor, yürü arş-ı âlâdan ileri doğru. O senin zannın. Keşfinizi açmanız lazım. Bu neyle mümkün? Bu Allah’a sımsıkı yapışmakla mümkün, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin izinden gitmekle mümkün o zaman kalp açılacak, o zaman kalbe ilham gelecek, o zaman kalbe keşf gelecek. Kabir halini görmek başlangıç orda kalmayın. Orda kalıyor dervişler. Yürüyün bu 14 milyar yıllık, ışık hızı olarak 14 milyar yıllık, Allah’ın ilminin önünde çer çöpten başka bir şey değil. Bunun sonunda ne bulacaklarını da size bu fakir söylüyor, diyorum ki: Sonunda hayal görecekler, hayalden başka bir şey görmeyecekler. Varlığın başlangıcı bir hayalden ibaret. Gördüğünüz bunca varlık aslında, aslında sizin gözünüzde varlık.
O zaman alem ezeli mi? Hayır. Alem ezeli mi? Hayır. Başlangıcı var mı? Bu alemin başlangıcı var. Soru: Ezeli olan bir Allah alemle mi görünmek istedi? Daha önce ne yapıyordu? Bazen böyle latifeli söylüyorum, bu varlığı yaratmazdan önce bacak bacak üstüne atıp “Ben ne yapayım?” mı diyordu?
3- Tanrı evreni var olan bir şeyden mi yoksa yoktan mı yarattı? Eğer
yoktan yarattı ise bu yokluk nedir? Bir şeyden yarattı ise o ilk madde nedir?
Evet Cenâb-ı Hakk’ın iki yaratma şekli vardı, 1.si neydi? Yoktan yaratma. Yok nedir? Yok: varlıktır. Bir şeyin adı varsa kendisi de vardır. Bir şeyin adı yoksa kendisi de yoktur. Hiçbir şey yok iken O var idi. Burada yok olan: hiçbir şeydir. O zaman
hiçbir şey, başlangıç olarak bir şeydir, o zaman bir şey yok iken O vardı. Allah bir şey yarattı. Bir şeyi yaratırken Cenâb-ı Hakk yaratma hadis-i kudsilerinde “Ruhundan ve nurundan” der. O zaman “yoktan” değildir. “Ruhundan ve nurundan bir şey yarattı” Ruhu ne manaya gelir bilemedik, çözemedik daha. Nuru ne manaya gelir bilemedik, çözemedik daha. Bilemeyişimiz, çözemeyişimiz Onun gerçekten ilahlığının ispatıdır. Onun ruhunun ve nurunun ne manaya geldiği Onun ilahlığının ispatıdır. Çözemedik çünkü. Ha demek ki Allah bir şeyi kendi ruhundan ve nurundan üfleyerekten yaratmış ama o bir şey ne, onu bilmiyoruz. Yaratmış olduğu o bir şey, buna cevher diyenler var, buna filozoflar, feylesoflar, kelamcılar, tefsirciler herkes bir şey söylemiş buna bu ilk yaratılan şeye. Ama en güzel isim, benim çok hoşuma gitti, İmam-ı Azam’ın koymuş olduğu isim: Bir şey. Buna Arabî, cevher diyor, işte bazıları, geçti burada, heyula diyorlar bu yaratılan şeye. O zaman Allah yokluktan değil, bizce, adını bildiğimiz ama kendisinin tecelliyatını bilemediğimiz, Cenâb-ı Hakk kendi ruhundan ve nurundan bir şey yarattı. Âdem’e de kendi ruhundan üfledi ya. Âdem’e de kendi ruhundan üfledi. O zaman Cenâb-ı Hakk bu alemi bu noktada kendi ruhundan ve nurundan bir şey yarattı. Bu yarattığı şey alemin başlangıcı olma ihtimali de var ama böyle bir zamansal boyutsal olarak yakalanması mümkün olmayan, biz bunun evvelin de evveli vardır, evvelin de evveli vardır, evvelin de evveli vardır diyerekten ta bu işin sonsuz bir şekilde evvelin de evveli vardır diyerekten gidebiliriz. Bu bizi yorar anlamsız bir şekilde götürür ama Cenâb-ı Hakk’ın yaratmaya başlangıcı, yaratmanın başlangıcı, kendi ruhundan ve nurundan bir şey yarattı. Bakın bu benim kendi inanışım, bunun ispatı yok, bu varlığın başlangıcında, bizim yaşadığımız bu alemin başlangıcından önce alemlerin var olduğu gibi aynı anda da başka alemlerin var olduğuna da inananlardanım. Öyle paralel evren falan meselesi değil öyle düşünmeyin. O kuantumcular böyle bir paralel evren meselesi çıkarttılar ya. Bu alemin içerisinde paralel evren, hiç kafamı yormadığım bir şey. Soruyorlar bana, var mıdır, vardır diyorum ben ama benim dediğim öyle bir şey değil. Nasıl milyarlarca insan var ise milyarlarca alem de vardır. Bizden önce nasıl milyarlarca insan geçtiyse bizden önce de milyarlarca alem geçmiştir. Bu alem 14 milyar yıl ise bundan önceki alemler de bilmem kaç milyar yıldır hatta o alemler var mıdır? Vardır. Var mıdır? Vardır. Devam ediyoruz.
Gazali’ye göre Allah evreni, özgür iradesi ile yoktan ve sonradan
yaratmıştır. Dolayısıyla alem hadis ve mümkün varlıktır.
Evet. Gazali’ye göre Allah’ın evreni özgür iradesiyle, bu yoktan dediği şey, burasını “yoktan” demesinin sebebi: cisim olarak, madde olarak bir şeyden değil. Cisimsel, maddesel olarak, cevhersel olarak Allah bir şeyden yaratmadı. Ya? Burada tekrar söyleyeceğim: Mahiyetini bilemediğimiz ruhundan ve nurundan yarattı.
Mahiyetini bilemediğimiz, ne manaya tecelli ettiğini bilemediğimiz, bu Allah’ın ilminde saklı, Allah’ın ilminde gizli olan ruhaniyetinin yani ruhundan ve aynı zamanda da nurundan dediğimizde mahiyetini bilemediğimiz ruhu ve nurunun ne manaya geldiğini bilemediğimiz her ikisinden yarattı. Biz o manada deriz ki, alemin ruhu vardır. O manada deriz ki, ayet-i kerime de vardır, yerin de göğün de nuru Allah’tır. Yerin de göğün de nuru Allah’tır dediğimizde mahiyetini bilemediğimiz bu alemin Allah’ın nurunun içerisinde yüzdüğünü düşünürüm ben ve bu aleminde bu noktada ruhunun var olduğuna inanırım. Bu konuda da ayet-i kerimeler var.
Rüşd’ün temel hareket noktası Aristo çizgisidir. Bir yandan Aristo’yu yanlış anlayıp yanlış aktardığı için Farabi ve İbn Sina’yı eleştirirken diğer yandan Kur’an’ı yanlış yorumlayıp İslam görüşünü savunduklarını zanneden kelamcıları ve GAZALİ’yi eleştirir.
Ancak “Biden bir çıkar” ilkesinin doğru olmadığı noktasında Gazali ile aynı
“Birden bir çıkar”?
Rüşd’e göre fail iki sınıftan oluşur
1- Fiilin iliştiği eserin fiilin var oluşu anında kendisinden çıktığı fail sınıfıdır.
Bu bir yapının var olmasıyla artık yapı ustasına gereke kalmaması gibi.
Yani siz bir program dahilinde bir şeyin nokta olarak başlangıcını vuruyorsunuz ve o başlangıcını vurduğunuz anda o kendi kendisinin programını kuruyor. Meseleyi anladınız değil mi? Yani bir bilgisayar programı gibi düşünün, siz başlangıç düğmesine basıyorsunuz, başlangıç düğmesine basınca program kendi kendisini kuruyor ayrıyeten sizin müdahale etmenize gerek kalmıyor. Diyor ki: Fiilin bir bu kısmı vardır. O zaman bu kısmıysa bir yapının var olması, artık var olduğu zaman bir yapı ustasına ihtiyaç yoktur yani Allah bu alemi var etti programını yükledi, alemi var ettikten sonra bir daha Allah’a gerek yok. Bunu böyle anlayın.
2- Kendisinden esere ilişik olan yalnızca bir fiilin çıktığı ve bu eserinde ancak fiilin kendisine ilişmesiyle var olduğu fail sınıfıdır. Yani fiil yok olunca eserde yok olur,
Yani Allah’ın herhangi bir fiili yok olunca eser de yok olacak. Allah’ın herhangi bir fiilinin yok olması mümkün olmadığına göre? Allah kudret sıfatını o eşyanın üzerinden alınca o eşyanın yok olması gerekir ama eşya yok olmuyor, dönüşüyor, şekil değiştiriyor. Yaratma devam ediyor. Anladınız mı?
Böylece o Allah’ın aleme müdahalesinin sürekli olduğuna inanır.
Evet bende ona inanırım Cenâb-ı Hakk’ın bütün var olan varlığın üzerine
Cenâb-ı Hakk’ın müdahalesi devam eder.
İbn Rüşd, ikisi birbirinin tam karşıtı ve üçüncüsü ise bu ikisi arasında kalan üç varlık çeşidinden bahseder. Birincisi öncesinde zaman olan hadis varlıklardır. Yani öncesinde bir mesafesi olan yaratılmış olanlar. İkincisi zamanın öncelemediği ezeli varlıktır ki bu Allah’tır. Bu Öncesiz olan Allah. Cenâb-ı Hakk ruhları yarattı ama henüz daha dünyaya tecelli etmedi, önünde zaman var veyahut da Allah bir şeyi yaratacak onun kendince yazılımı hazır henüz daha yaratmaya girmedi.
Üçüncüsü bir şey aracılığı ile meydana gelmemiş kendinden önce zaman geçmemiş olan fakat bir şey sonucu meydana gelmiş varlıktır bu da ALEM’dir, der.
Kendinden önce zamanı yok yani kendinden önce varlığı yok o yüzden
Benim kanımca İbn Rüşd şu görüşü mükemmel. Der ki “Yaratma tamamen
metafiziksel bir konudur”
Evet buna katılıyorum. Bu İbn Rüşd’ün yaratma tamamen metafiziksel bir konudur, dediğine yerden göğe kadar katılıyorum. Yaratma gerçekten metafiziksel yani manevi bir şeydir. Metafizik dediği şey: fizikin üstünde, fizikle alakası yok, hesabı kitabı bu noktada maddi fizikle alakalı olmayan metafizik dediğimiz görünmeyen, gayb alemi ile alakalıdır.
1- Halk içinde tartışılmamalıdır. Evet böyle söylemişler, yaratmayı halk içinde tartışmayı uygun görmemişler. İlk sufilerde bunların konuşulmasını uygun görmemiş ama benim sufi hayata adım attığımdan itibaren ben bunu cemaatin içerisinde konuşmayayım, ben bunu anlatmayayım, ben bunu burada söylemeyeyim, diye böyle bir kendime şerh düşüşüm olmadı. Paldır küldür inanışım ne ise ben bunu anlattım. Bu konuda hata yaptıysam Allah beni affetsin. Ben halk içinde tartışıyorum. Halk içinde derken, tartışmakta değil. Ben kendi inanışımı, kendimce kendi bilgimi derviş kardeşlerle paylaşıyorum. Bunu tartışmak için değil ve bu meselelerle alakalı hiç kimseyle tartışmam birisi bir şey söylerse senin inanışın senin tespitin bu, der çekilirim kenara. Bunlar müteşabih meseleler bunlar tartışma götürecek şeyler değil. Herkesin kendi keşfince. Ben bütün insanların kendilerince keşiflerinin olduğunu kendilerince bir keşif pencerelerinin, keşif perdelerinin olduğuna inanırım. Sizin en ilimsiz, cahil olarak gördüğünüz kimsenin dahi bir keşf penceresi vardır kendince o yüzden o keşf penceresi ne kadar berraktır ne kadar geniştir ne kadar uzağı görür ne kadar yakını görür kendisine aittir ama bu noktada kendince bir keşf penceresi var mıdır? Vardır. Ona inandığımdan dolayı bu görüş ve
düşüncelerimi kardeşlerin arkadaşların arasında paylaşmaktan korkmuyorum, çekinmiyorum. Bu konuda eleştiriliyor muyum? Evet. Taşlanıyor muyum? Evet. Namusuma kadar laf söyleniyor mu -bunu şikâyet için söylemiyorum-? Evet. Onların cahilliklerinden.
Biz Allah’ı tanımak ve bilmek için yaratıldık. Hata yapabiliriz, eksikliğimiz noksanlığımız olabilir ama asıl yaratılış gayemiz bu. Onu tanımanın, Onu bilmenin yolu, varlığın üzerinde fikir yürütmekle mümkün. Çünkü Cenâb-ı Hakk zat olarak, zat olarak, görünmesi mümkün değil hatta: Allah neredeydi? Âmâdaydı. Âmâdan önce bilinmez idi. Bi-lin-mez idi. Bilinmekliği istedi bir şey yarattı. Bilinmekliği istediği için bir şey yarattı. Demek ki o bir şey, bizi Onu tanımaya götürecek. Yarattığı bir şey Onu bilmeye götürecek. İbadetler, bizim doğru yolda olmamızı gösterir Onu tanımada Onu bilmede birer vesiledir. Çünkü Ona ne kadar yaklaşırsak onu O kadar fazla tanır biliriz. Ona yaklaşma ise vesilelerledir. O yüzden namaz, oruç, zikir Onu tanımamıza Onu bilmemize bir yoldur bir vesiledir. Namazsız bir kimse Onu tanıyabilir mi? Evet tanıyabilir ama tam manasıyla tanımaz. Onun razı olduğu bir tanıma olmaz. O yüzden Onun haram kıldıklarından uzak durarak helal kıldıklarının içerisinde durarak Onun emrettiği ibadetleri yaparaktan varlığın üzerinden çünkü varlıkta Onun bütün sıfatlarının tecelliyatları var. Varlığı tanımlayabilirsek o zaman Onun sıfatlarını tanımlama o zaman Onu bilme noktasında yürüyebiliriz. Varlık bu yüzden bizim için önemli Onu tanıyabilmek için önemli. Bu varlığın bir kıymeti var ise Onun tanınmaklığı olduğu için kıymetli yoksa bu varlığın bir kıymeti yok. Onun indinde de bu varlık kıymetliyse kıymetli olmasının sebebi Onun tanınmasına vesile olmasından dolayıdır. Onu tanıtacak her şey bu manada kıymetlidir. Onu tanıtacak her şey. O zaman varlığı bu manda Onun sıfatlarının tamamının sonsuz tecelliyatlarının olduğunu düşünürsek varlık bize kitap gibidir Onu tanıma kitabı gibidir, Onu bilme kitabı gibidir. Bu kitabın anası, bu kitabın ön sözü, Fatiha’sı Kur’an-ı Kerim’dir. Bu varlık kitabının ön sözü hükmünde, Fatiha’sı hükmündedir Kur’an-ı Kerim. Varlıkla alakalı çözümlenemez meseleleri Kur’an’a bakaraktan çözmeye çalışırız o yüzden Allah’ı bilmenin birinci yolu Kur’an’dır. Kur’an’sız Allah’ı bilmek bizi sapıklığa götürür ve Cenâb-ı Hakk mahlukatı, insi ve cinsi, cinniyi, kendisi tanınsın diye yarattı. Bize bu manada o zaman yaratma, Cenâb-ı Hakk bütün fiiliyatı, her ne var ise hepsinin de kendisinin yarattığını söylüyor Kur’an. Halk içinde konuşulur mu? Kur’an halk içinde indirildiyse ve Kur’an bu insanların kitabıysa bu kitap Allah’ın yaratmasından bahsediyor bize, varlığın yaratılışından bahsediyor. Varlığın yaratılışından bahsediyorsa halk içinde konuşulması gerekir. Din belli bir elit sınıfının dini değildir, din siz anlamazsınız biz anlarız, sınıflarının dini değildir eğer öyle olursa bu Hristiyanlığa, bu Museviliğe doğru kaçar. Onlar söylüyorlardı bunu,
siz anlamazsınız, siz bilmezsiniz, dini ruhban sınıfı olarak biz biliriz, diyorlardı. Aynı ruhban sınıfı ne yazık ki İslam’ın içerisinde de gelişmeye başladı. Müslüman dünyada da belli bir sınıf oluşup, siz bilmezsiniz biz biliriz ve biz bildiklerimizi de sizlerin önünde tartışmayız siz avamsınız biz hasız. Bu ehli tasavvufun içerisinde de var, bu ehli hadisçilerin içerisinde de var, bu ehli fıkıhçıların içerisinde de var, bu ehli tefsircilerin içerisinde de var, bu diyanetçilerin içerisinde de var, bu ilahiyatçıların içerisinde de var. Hayır! Allah’ın ilmini saklayanlar, Allah’ın ilmini söylemeyenler, Allah’ın ilmini yaymayanlardan daha zalim daha kör daha firavun daha nemrut hiçbir kimse yoktur. Bilene bildiğini söylemek farzdır. Bilene bildiğini. Biliyorsa bir kimse, onun bildiğini paylaşması farzdır. Çünkü bu bilgi Allah’ın bilgisidir o kimsenin kendisinin değil. İlim Çin’de de olsa gidip alınız. O, Müslümanın yitik malıdır. Bunu saklayanlar zalimlerdir. Metafizik, metafizik. Anlatırız. Bir daha anlatırız, Bir daha anlatırız, Bir daha anlatırız, bildiğimiz her ne var ise anlatırız, saklamayız. Ben saklamam. Hiç bugüne kadar da saklamadım. Allah bizi affetsin.
2- Metafizik konulardaki yorumların kesin telakki edilmeyerek ancak herhangi bir yorumun diğerlerinden daha tutarlı ve başarılı olduğu söylenmelidir.
Buna yürekten katılıyorum. Çok hoşuma gitti bu. Bu çok hoşuma gitti bu
tespit. Kardeşimizden de Allah razı olsun çok hoşuma gitti.
Evet, bu tip hale dayalı, keşfe dayalı, hale ve keşfe dayalı metafizik olgular, metafizik bilgilerin bu noktada iddia meselesi olması mümkün değildir. Kesinliği de o kimseye, göreni bağlar, görene aittir. Diğerleri inanmak zorunda değildir bunun tartışmasının da yapılması uygun değildir. O yüzden az öncede dedim ya, tartışmam. O böylede olabilir mi, olabilir, derim, böyle oluyor, öyledir, derim, senin için öyledir. Tartışmak yok ama içkinin haramlığını tartışırım. Haram belli. Ona derim: Haram kardeşim, bana, ona göre, buna göre yok. Öylemiydi – böylemiydi, yok. O muhkem. O tartışma götürmez. Bu meseleler, bunlar tartışma götürür. Bir başkası başka bir hal görür, eyvallah. Görmüştür de gerçekten. Senin halin sahih değil, demem.
“İnançlar doğru olduğunda ve açıkça kanıtlandığında bilgiyi oluşturur” Richard Swinburg söylemiş evet inançlar kendince kendi inancında doğrudur ve bilgi oluşturur ama o bilgi doğru değildir. Bu manada o bilgi doğru değildir. Sebep? Bu varlıkla alakalı bu noktada keşifle alakalı meselelerde illaki o doğru değildir ama inançlar doğru olduğunda dediğimizde bütün herkesin inancı kendince doğrudur çünkü. Siz bir Budist’e senin inancın doğru değil diyebilir misiniz? O da zaten sizin inancınızı doğru görmediğinden kendi inancını doğru görüyor. O sizin inancınızı doğru görse gelecek sizin inancınıza takılacak ama o kendi inancında duruyor kendi inancının dışındaki inançların belki de hiç birisini de doğru görmüyor. Arabî
muhteşemdir burada. Arabî der ki: Bütün inananlar gerçekte Allah’a inanırlar. Nesnel olarak önlerinde bir şeyler vardır ama bu noktada, inanış noktasında hepsi de Allah’a inanırlar bilerek veya bilmeyerek, der.
Alemin kökeniyle ilgili şu felsefi ve kelami tutumların ortaya çıktığını
1- Alem maddesiyle, suretiyle, zamanı ve unsurlarıyla ezelidir ve onu idare
eden bir ilah yaratıcı yoktur. Bu, materyalizmin görüşüdür.
Evet buna katılmıyoruz Müslümanlar olarak. Alem bu noktada kendince
ezeli değildir. Hadistir yani sonradan yaratılmıştır ve bir yaratıcıya ihtiyacı vardır.
2- Alem ile birlikte onu yaratan manevi bir varlık vardır. Bu varlık, alem onunla birlikte ezeli bile olsa alemin idarecisidir. Burada buna şerh düşmem gerekiyor. Şerh düşmem gereken şu: Alem ile birlikte onu yaratan bir manevi varlık vardır. Bu varlık, alem onunla birlikte ezeli bile olsa alemin idarecisidir der buradaki alemin ezeliliğine katılmadığımdan dolayı şerh düşüyorum. Bu noktada biz Müslümanlarca, bence daha doğrusu ki buna bütün İslam ulemasının alimlerin ve felsefeci demeyeyim, sufilerin ortak inanışıdır bu, alem ezeli değildir. Alemin başlangıcı vardır.
Bu ikinci görüşü açalım:
* tanrı eşyanın suretlerini ve unsurlarını ezeli bir maddeden meydana getirmiştir. Bu görüşü PLATON savunur. Biz bunu kabul etmiyoruz. Tanrı eşyanın suretlerini ve unsurlarını ezeli bir maddeden meydana getirmiştir diyor, hayır. Burada madde dediğimizde iş materyalizme giriyor yine. Cenâb-ı Hakk bu alemi bir maddeden yaratmadı. Bu alemi bir şeyden de yaratmadı. Kendi ruhundan ve nurundan bir şey yarattı. Bu noktada bir şey yarattıktan sonra eşyanın suretleri ve şekilleri şemalleri yaratılmaya başlandı. O eşyaların sureleri ve şekilleri de yaratma noktasında ezeli değildi. Yaratma başlandı bu alem başlangıcında onlar da yaratıldı. Bu alemin başlangıç noktasını biz bir şey, kün dersek, başlangıç noktası da bu aleme ait, bu aleme ait her ne lazımsa hepsini de Cenâb-ı Hakk var etti. Hepsini de Cenâb-ı Hakk var etti. Bu aleme ait. Biz içinde yaşadığımız bu alemi konuşuyoruz şimdi. Bu aleme ait melekler, bu aleme ait cenneti cehennemi, levh-i mahfuzu, kürsüsü, kitabı, peygamberleri, müminleri, inananları, inanmayanları, hepsi de bu aleme ait.
* tanrı ezelidir. Alemde maddesiyle, suretiyle ve zamanıyla ezelidir. Ama aleme hareket vermesi yönüyle tanrı alemin illet-i Gaisidir. Bu görüş Aristo ve İbn Rüşd’ündür.
Evet Allah ezelidir, alemde maddesiyle, suretiyle ve zamanıyla ezelidir. Alemi de ezeli görüyor. O yüzden biz alemi ezeli görenlerden değiliz, bunu kabul etmiyoruz. Ben alemi ezeli görmelerinden dolayı kendimce İbn Rüşd’ü küfür ehli olarak görenlerden değilim. Bir kimse bir meselede ictihad eder isabet ettirirse 10 sevap, isabet ettiremezse 1 sevap alır öyle bu müteşabih meselelerin üzerinde görüş beyan eden kimselerin görüşlerine katılmayabilirsiniz, görüşlerine katılmadığınız Müslüman kimseleri küfürle itham ederseniz eksiklik ve yanlışlık yapmış olursunuz. O zaman yolu kapatmış olursunuz. İslam dünyasında ictihad kapısının açık olması gerekir ama metafizik olgularda ama fıkıhla ama hadisle ama kelamla ama Kur’an ve sünnet çerçevesinde İslam’ın içerisindeki diğer ilimlerle alakalı ictihad kapısının açık durması gerekir. Ne zamanki ictihad eden kimselerin ictihadlarından dolayı onların küfürlerine fetva verirsek ictihad kapsını kapamış, ictihad kapısını yaralamış ve İslam dünyasının içinde kendince düşünen, akleden, fikreden o konuda zaman, o konuda dirsek çürüten, zamanını ayıran, göz yaşı döken kimselerin haklarına girmiş oluruz. Allah muhafaza eylesin.
* Allah alemi herhangi bir ezeli maddeden meydana getirmemiş, tersine südur yoluyla var etmiştir. Bu südur ezelidir. Alemde zaman yönünden ezeli, zat yönünden mümkündür. Bu görüş PLOTİN, FARABİ, İbn Sina gibi filozoflarındır.
Buna da katılmam mümkün değildir. O yüzden yine alemi zaman yönünden ezeli olarak gördükleri müddetçe, alemi ezeli gördükleri müddetçe bu görüşlere katılmayacağım hiçbir zaman çünkü alem ezeli değildir. Bu içinde yaşadığımız alemle alakalı söylüyorum. Şunu diyebilirim, alemler, ezeli ve ebedidir evet. Bu benim kendi inanışım. Alemler, alem değil, alemler ezeli ve ebedidir. Allah alemlerin Rabbidir. Bu alemin bir başlangıcı vardır ama biz ilk alemi bulamayız buna matematiğimiz yetmez. Var olduğuna inanıyor muyum? Evet. Bu alemden sonra veya bu alemle beraber başka alemler var mıdır? Evet. Buna inanıyor muyum? Evet. Tekrar söylüyorum bu alemle beraber başka alemler var mıdır? Evet. Bu alemden sonra alemler var olacak mıdır? Evet. Buna inanıyor muyum? Evet ama bu alemin ezeli olduğuna inanmıyorum. Bu alemin bir başlangıcı var. Başlangıcı var olanın sonu da vardır. Alemde ebedi duracak olan insandır. İnsan ezeli midir? Hayır. İnsan ezeli midir? Hayır. İnsanın başlangıcı var mıdır? Evet. İnsan ama bu manada sonsuz mudur? Evet. Bana deseler ki başlangıcı var olup sonu olmayan bir şey söyle, ben, insan derim. Bu yüzden de çok mutluyum, sonsuzluk muhteşem bir duygu. Bunu düşününce ayaklarım yerden kesiliyor. Bunu düşününce “Hakkıyla sana kulluk edemedim Ya Mabud” diyen Peygamberimizi biraz daha anlamaya çalışıyorum. İnanıyorum ki O benim gibi fukaranın fukaranın fukarası bir kimsenin çok çok çok üstünde vahiy ve keşif bilgisine sahipti ve bir insan düşünün ebedi olarak var olacak.
Ebedi. Bir ebedi hayat düşünün, bir ebedi hayat düşünün, sonsuz bir hayat düşünün. Sonsuz. Sonsuz bir hayatı geçirecek olan insanın bu dünyadaki Allah’ı tanıma ve bilme noktasında yaptıklarının zerre tutmaz. O yüzden Cenâb-ı Resulullah dedi ki “Hakkıyla sana kulluk edemiyorum Ya Mabud.” Bunu söylerken peygamberliğinin son demleriydi artık. O 23 yıllık peygamberliğinin son demlerinde Allah’ı tanıyacak, Allah’ı tanıyacak olan, bu varlığın içerisinde Allah’ı tanıyacak olan en zirve şahsiyet olan, Allah’ı tanımada, Allah’ı bilmede eşine enderine rastlanmayacak olan bir şahsiyet sana hakkıyla kulluk edemedim diye bangır bangır bağırıp inim inim inliyordu. Sebebi? Ebedi şerbetten içmenin getirmiş olduğu mesuliyetti.
Bize O ebediyet şerbeti içirdi. En iyi Onu biz tanırız diye, Onu en iyi biz biliriz diye, Onu en iyi biz anlayacağız diye, Onu en iyi biz tanıyacağız diye, Onunla en iyi biz sohbet edeceğiz diye, Onu ancak biz anlardık, Onu ancak biz anlarız, Onu ancak biz dinleriz. O dinlediğimize yorum katan ancak biziz. O da bizsiz dildaşından ayrıdır. Bizde dildaşımızdan ayrıyızdır. O yüzden Hazreti Muhammed-i Mustafa ebedi olarak dildaşlık edeceği, ebedi olarak yoldaşlık edeceği, ebedi olarak dostluk edeceği Hazreti Allah’a “Hakkıyla sana kulluk edemedim Ya Mabud” diye inim inim inliyordu. Allah’ı tanımadan ve bilmeden uzak olanlar ise Allah’la ebedi bir dostluk şerbeti içtiğinin farkında olmayanlar bundan uzak bir hayat yaşadılar ve onlar Muhammed-i Mustafa’nın bu deyişini anlamadılar. Anlamadıkları için de bu meselede dini sadece namaz kılmak, oruç tutmak, örtünmek, sakal bırakmak, cübbe giymek olarak algıladılar. Bu da işin başka bir handikabı oldu. Namazın, sakalın, orucun, ibadetlerin Allah’a yakin olmada birer vesile olduğunu, o vesilelikten çıkartıp onu amaca, maksada dönüştürdüler. Oysa amaç Onun bilinmesiydi, amaç insanların Ona yakinlik peyda etmeleriydi. Yakinlikten amaç; O her şeye yakindi, O her şeyini biliyor senin, O her şeyini anlıyor, O her şeyini tam manasıyla biliyor. Yakinlikten kasıt hususi bir yakinlikti. Gönle dokunmak. Yakinlikten kasıt Onun bu manada hücrelerine dokunmaktı. Bu manada yakinlikten kasıt Onu bilmekti, Onu tanımaktı, Onu sevmekti, Ona âşık olmaktı, Onunla dildaş olmaktı. Dildaş olmak. Yoksa sizin hiçbir şeyinize muhtaç değil. Hiçbir şeyinize. Sizin veya ben kendi nefsim için söyleyeyim, benim paçavra gibi namazıma mı muhtaç? Benim paçavra gibi orucuma mı muhtaç? Benim paçavra gibi kimliğime, şahsiyetime mi muhtaç? Haşa. O, bilinmek istedi. Muhteşem bir şey. Bilinmek istedi. Yaradılışın amacı oydu. O yüzden buna da katılamayacağız. Ezeli maddeden yaratmaya da katılamayacağız.
* Allah alemi bir şey olmayan (Yok) dan yaratmış bunu südur yoluyla ve ezelde değil, iradesi gereği başlangıcı olan bir zamanda yaratmıştır. Bu da kelamcıların ve GAZALİ’nin görüşüdür.
Ki, biz buna katılıyoruz. Evet. Cenâb-ı Hakk, hiçbir şey yok iken O var idi ve hiçbir şey yok iken bir şey yarattı. O yarattığı şeyi ben ruhundan ve nurundan olarak görüyorum ve o bir şeyden her şeyi yarattı ve bu noktada da bu yaratmanın başlangıcı vardı. Bu yaratmanın başlangıcı var ise bu varlığın, bu kâinatın da bir sonu olacak. O yüzden o görüşe katılanlardanım inşaallah. Bu Heyula olarak adlandırılan şeyi, bunun karşılığı hayaldi herhalde bilmiyorum.
KİNDİ: Şekilsiz ilk madde, çeşitli şekilleri kabul eden pasif güç demiş
İBN SİNA: Heyula birleşiktir. Çünkü heyula kendinde heyuladır. Bilfiil cevherdir ve aynı zamanda istidattır. Heyula ancak dışarıdan bir hakikat gelir ve bu sayede o bilfiil hale gelir. İste bu hakikat suretin ta kendisidir. Demiş
İBN RÜŞD: Her cisim oluşup bozulan ilk madde heyula ve suretten
meydana gelir. Demiş.
Şimdi İbn Sina’da İbn Rüşd’de hem diyorlar ki alem ezelidir, işin bir de bu noktası var, burada da diyorlar ki bir cisim oluşup bozulan ilk madde heyula ve suretten meydana gelir diyorlar. Hani ezelden vardı? Nerden bir cisim oluştu şimdi? Bunların hiçbirisine de katılmıyorum çünkü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki “Allah ilk aklı yarattı ona gel dedi geldi git dedi gitti ve dedi ki: Allah nezdinde senden daha hayırlı bir şey yaratmadım” O ruhundan ve nurundan diye nitelendirdiğim şey, ben Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti olarak görüyorum. Cenâb-ı Hakk, tekrar bu alem için söylüyorum bunu: bir şey yarattı. Burası biraz işin farklı perdesi. Sahabeler soruyorlar ya “Ya Resulullah hiçbir şey yok iken Allah neredeydi?” cevap söylüyor ya “Âmâdaydı” Ben Âmâyı bir veçhesiyle Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyeti olarak görüyorum. Burası tehlikeli bir nokta, susuyorum. Ayet-i kerime vardı ya, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri için diyor ki “Ben seni alemlere rahmet olarak yarattım”
“Şuandaki bir alemden bahsediyoruz, şu an ki alemden, daha önce de bu alemler, sonsuz alemler var dediniz, şu an da başka bir alem de var dediniz ve bu alem de son değil diyorsunuz. Reenkarnasyona inanıyor musunuz?” Hayır. “Peki bu hayal içinde hayal mi?” Eyvallah. “Biraz açar mısınız bunu?” Reenkarnasyon bir kimsenin ruhunun başka bir zaman içerisinde başka bir şeyin üzerinde tecelli etmesi. Bu manadaki bir reenkarnasyona inanmıyorum. Çok basit bir şey bu… Bu manadaki bir reenkarnasyona asla inanıyorum yani bir kimsenin ruhunun öldükten sonra at veya eşek, kedi olarak geleceği veya daha mükemmel bir insan olarak geleceğine, buna inanmıyorum. Asla. Ben insanı biraz fazla önemsiyorum ama o insanın ruhaniyetinin veya o insanın başka bir alemde, başka bir boyutta, başka bir
şekilde tecelli edeceğine inanıyorum “Hayal içinde hayali açıklar mısınız?” Bu sufilerde görünen bir haldir. Bunu şimdi ilk önce ben en alt noktasından başlayayım, sufiler rüya görürler, rüyasında rüyasını şeyhine anlatır. Bunu yaşayan kardeşler şimdi beni daha iyi anladılar. Bu kardeşler çünkü rüyalarında bir rüya gördüler, rüyasında rüyasını tevil ettirdi, bir başkasına anlattı. Abdülhalim anlat bakayım rüyanı. “Babacım rüyamda tam hatırlamıyorum ama rüya gördüğümde rüyamı gelmiştim size anlatmıştım tekrardan rüyamı rüya içerisinde ama rüyamı tam olarak hatırlamıyorum” Sadece rüyanı rüyanda bana anlattığını gördün? “Evet babacığım. Sizin de bana cevap verdiğinizi biliyorum babacığım” Ama ne olduğunu bilmiyorsun? “Bilmiyorum” Evet. Bu hayal içerisinde hayal dediğimiz şey, rüya içerisinde rüya, hal içerisinde hal. Bunun bir çıt farklı bir anını söyleyeyim, zikrullah esnasında. O kimse zikrullah halakasında zikrullah ediyor mu? Evet. Bakın, o zikrullah etmesi bir hal mi? Evet. O esnada zikrullahta hal gördü mü? Evet. O halin içerisinde, o halin içerisinde kendisi farklı bir hali gördü mü? Evet. Bu, rüya içerisinde rüyanın hale dönmüşü. Bunu hayalin bir veçhesi vardır, insanların kendilerince kurguladıkları hayaldir. İnsanların kendilerince kurguladıkları hayal Bilgileri nispetindedir. Hayal kurar, bilmediği bir yerin hayalini kurabilir mi? Hayır. Bilmediği bir şeyin hayalini kurabilir mi? Hayır. Bu, hayalin bir veçhesi. Hayalin bir veçhesi daha vardır. Bu, keşftir. Bu keşftir. Bir şeyde yoğunlaşır, yoğunlaştığı şeyle alakalı bilmediği bir şey gelir ona. Bu yoğunlaşaraktan ulaştığı bir bilgidir hayal olarak gelir. Bir veçhe daha söyleyeyim size, hiçbir şeyle uğraşmaz, Onunla uğraşır ve O tepeden ona bir hayal indirir. Bu da keşfin ortasının üstünde bir şeydir. Şimdi hayal içerisinde hayal: Buna en aşağı noktadan bakarsak, bu varlık komple hayaldir, o hayalin içerisinde bir hayalde bizizdir. Bu varlık komple bir hayal midir? Kendi inanışım, evet. O hayalin içerisinde bir hayal de biz miyizdir? Evet. O hayal içerisinde hayalinde hayali var mıdır? Evet. O hayal içerisindeki hayalin hayaline tepeden müdahale hayal var mıdır? Muhteşemdir. İşte bu da keşfin zirve noktasıdır. Benim anladığım. “Tao’nun bir meşhur şeyi var. diyor ki: rüyamda ben kelebektim dağ tepe dolaştım gezdim sonra uyandım. Acaba ben kelebek mi uyandım Tao’yu gördüm yoksa Tao muyum kelebeği gördüm? Yani diğer alemde de biz yaşıyor olabilir miyiz?” Onu az önce söyledim, dedim ki: bir kimsenin ruhunun at, eşek olarak bu aleme geleceğine inanmıyorum dedim. Evet bu gördüğü rüya o kimsenin kendince hak mıdır? Evet. Başka bir boyutta, bu alemde değil, var olan bu alemde yaşadığı bu alemde değil, başka bir alemde, başka bir boyutta kelebek olarak uçmuş olabilir mi? Evet. Ama rüyanın manası bu mu? Hayır. Bak o rüyayı böyle tevil etmiş olabilir mi? Evet ama rüyanın bizce si, tevili öylemi? hayır. Bizce tevili farklı o yüzden hayır dedim.
Nefes III — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Kalb, Sünnet, Hamd, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı