31 Ekim 2015 Tarihli Sohbet
Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik fakat onlar bunu kabul
etmekten kaçındılar ve korktular. Onu insan üstlendi. (Ahzap ayet 72)
Neydi bu emanet yerlerin göklerin, dağların kabul etmediği? Mevlâna’nın ve birçoklarının söylediği gibi insandaki seçim gücü, özgürlük ve irade. Ütopyacılar ve idealistler yönetimde başarısız oldular. Thomas More, Eflatun ve Marx öncesi birçok hayalperest sosyalist öğreti getirdi.
Peygamber de bir öğreti getirdi. Peygamberin öğrettiği ideoloji toplumun maddi ve sosyal ihtiyaçlarını göz önünde bulundururken ütopyacıların maddi şartlar ve imkanlarla hiçbir alakaları yoktu. Düşüncelerinde özgürlük, eşitlik, adalet ve barış ve mutluluktan yararlandığı aldatıcı en güzel şehirleri kurmuş olmalarına rağmen bunların dünyada gerçekleşme imkânı yoktu. Oysa İslam cahiliye dönemindeki bazı örf ve adetleri de alıyor. Örneğin, Yiğitler Antlaşması gibi.
Demokrasi bir eğitim işidir. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur, devam ederse demagoglar türer, demagoglardan da diktatör çıkar. (Platon)
Ütopyacı kendi döneminin sosyal ve ekonomik şartlarını ve gerçeklerini,
adet ve gelenekleri dikkate almamakta ve boşlukta düşünmektedir.
Realist ise düşüncesini mevcut gerçekler seviyesinde tutar. Mevcut durumu yani statükoyu açıklayarak işe koyulur ve muhafazakâr davranır. Fakat İslam insanların ifrat ve tefrit arasında gidip gelen fikri hareketlerinin ortasını bulur ve Kur’an’ın deyişiyle kendi toplumunu vasat, dengeli ümmet yapmak ister.
Böylece biz sizin insanlara tanık olmanız, elçinin de size tanık olması için
sizi orta bir ümmet kıldık. (Bakara ayet 143)
Onlar işlerini aralarında bir şura ile yaparlar ve kendilerine rızık olarak
verilenlerden infak ederler. (Şura ayet 38)
‘’Kur’an, gayri şahsi egemenlik’’ der. Kişilerin, ailelerin ya da bir sınıfın
egemenliğini reddeder.
O servet ve nimetler yalnızca zenginlerin arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasın. (Haşr ayet7)
Yine Kur’an servetin iktidar ve otoritenin elinde olmamasını emrediyor.
Allah’ın kitabı, şura ve infak, diyor. Toplanın, ortak karar verin ve dağıtın. Yani toplumsal eşitlik. Ütopyacılar başaramadı, realistler başaramadı, sizce İslam başardı mı?
Cumhuriyet şuradır. Egemenliği şahıs ve hâkim sınıfın elinden alınıp halka
dağıtılmasıdır. Günümüzde şöyle bir bakıyoruz, bu da şüpheli. Öneriniz?
Bize şura ve infakı anlatır mısınız?
Ütopyacılar başaramadı, evet. Ütopyacıların başarması mümkün değildi. Tespit edilmiş zaten yazının başlangıcından itibaren. Çünkü ütopyacılar reel hayat insanların hayatlarını görmediler. Bu ütopik düşünce sufilere de yaşayan bulaşmıştır. Bir kısım sufi yapılanmaları kendi dairelerinde ütopiktir. Bu ütopik sufi yapılanması Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin İslam’ın kendi içerisindeki ritüellerini, ögelerini, anlayışını, düşüncesini serdedince o güne kadar gelmiş olan o ütopik sufi anlayışının en büyük kırılma noktası oldu. Bu kırılma noktasından sonra bir müddet yani 400’lerde, 500’lerde yine İslam’ın sufi kanadının içerisinde yine ütopik düşünce ve davranışlar kendi içerisinde yer bulmaya çalıştı. Ne kadar yer buldular bulmadılar bu farklı bir şey ama hala daha İslam’ın içerisinde ütopik düşünen bir kısım akıllar, bunun yanında özellikle sufilerin içerisinde ütopik düşünenler hala daha var.
Realistler başaramadılar. Realistler başaramamalarının temel -bence-hatalarından birisi insan sadece görünürden ibaret değil. İnsanın mana tarafını unuttular, görmemezliğe geldiler, bütün her şeye madde bağlamında bakaraktan onlar da beceremediler, başaramadılar ama İslam başardı mı? En önemli nokta bu.
Eğer ütopiklere ve realistlere bakaraktan değerlendirecek olursak başardı ama bu fakire göre başaramadı. Niçin başaramadı? Bunu Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin dönemi için söylemiyorum. İslam; Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden almış olduğu emaneti geriye doğru götürdü, ileriye doğru götüremedi. Oysa Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri müthiş bir tespit etmişti. Demişti ki ‘’Benden önce dinin yüzde ellisi yaşandı, benim zamanımda yüzde yirmi beşi yaşandı, benden sonra kalan diğer yüzde yirmi beşi yaşanacak.’’ demişti ve böylece din yaşantı olarak tamam olacaktı. Din kural ve kaideler noktasında tamam, yaşantı noktasında din tamam olmadı. Din tamam olmayınca da İslam yani Müslümanlar bu dünyaya mutluluk, bu noktada dünya üzerinde refahın, paylaşmanın kendince dinin olmazsa olmaz ögelerinin dünyaya hâkim olmasında bunu Müslümanlar ne yazık ki başaramadılar. Biz kendi kendimize düşündüğümüzde kendi kendimize egomuzu yükseltebiliriz. Bu hakkımız bizim, istediğiniz kadar yükseltin ama bu gerçeği ne yazık ki örtmemize yetmeyecek.
Bugün biz kendi ülkemize baktığımızda kendi ülkemiz İslam anlayışı fikri düşüncesi noktasında istenilen yerde değil. İslam dünyası zaten meydanda, saklanacak bir şey yok. Suriye, Irak, İran, Ortadoğu, Yemen, daha ileri Pakistan, Bangladeş, Orta Asya’ya doğru gittiğimizde ve Afrika da bunun içerisinde dahil; İslam’ın olduğu yerlerde ne yazık ki huzur yok. Bu acı bir şey. Bunun içsel sebepleri var Müslümanlara ait. Dışsal sebepleri var emperyalistlere, deccalistlere bakaraktan yani dışsal sebepleri de emperyalizmin, kapitalizmin ben onu komple iki kardeş çocuk olarak görüyorum. Deccaliyet diyorum ona, İslam da deccal diyor zaten, o deccaliyetin İslam dünyasındaki etkilerinin de bunda payı çok ama gönül arzu eder ki İslam dünyası bunu başarabilsin. Çünkü şu anda dünya üzerinde elle tutulacak, insanları mutlu edecek, maddi manevi insanları doyuma götürecek, maddi manevi huzura götürecek; elde bir tek, ayakta bir tek, inanış deyin, felsefe deyin, hayat standardı deyin, hayatın rengi deyin, hayatın amacı deyin, maksadı deyin, ne derseniz deyin, İslam kaldı. Çünkü dünya üzerinde tespit edildiği gibi faşizm mutluluk veremedi, komünizm mutluluk veremedi, sosyalizm mutluluk veremedi, kapitalizm mutluluk veremedi. Bunların hepsi de çok uzun yaşamadan kendi kendini kendi dairesinde bitirdiler. Hiç birisi de insan fıtratına uygun bir felsefe ve yapılanma değildi. O yüzden bitmeye mahkumdular, bittiler ama İslam kendi kendisini yenileyebilen bir din. Her ne kadar hadisleri reddeden, ulemaymış gibi din bilginiymiş gibi görünen insanlar olsa da o hadisler bizi yeniliğe götüren bir sürü içinde unsurlar taşıyorlar. Bunlardan birisi: Her yüz senede müceddit gelir. Bu mücedditler dinin yenilenmesine sebep olurlar. Din bu noktada yaşanabilir, algılanabilir, düşünülebilir bir noktada her daim kendisini yenileme noktasındaydı; yenileme dairesindeydi ama bu yenilenme, bu yenileme inkıtaya uğradığından dolayı ne yazık ki biz şimdi Müslümanlar olarak bütün insanlığı mutlu edebilecek bir örnek teşkil etmiyoruz. Baksa bir Avrupalı Müslümanlara bakmış olsa bir Amerikalı Müslümanlara bakmış olsa bir Rus Müslümanlara bakmış olsa İslam dünyasına bakmış olsa yaşanan hayatın kalitesine baksa insanların kalitelerine bakmış olsa Müslüman olmaktan çekinir. Bu da bütün İslam ülkelerinin yani İslam’ı yaşayan Müslümanların bu noktada dinlerini yaşayamadıklarını, yaşamadıklarını gösterir. Bizde bir yerleri suçlamak, suçu onların üzerine yüklemek basit bir şeydir ama nefsimizle mücadele edemeyen bizizdir. Temiz düşünmeyen bizizdir, temiz yaşamayan bizizdir, etrafımızla kavga eden bizizdir, mutsuz eden etrafını bizizdir, evrensel kurallara uymayan yine bizizdir. Böyle olunca da ne yazık ki o dinin insanı mutlu eden tarafı hiçbir zaman hayata geçmemiş oluyor. Bireysel çabalar var, o bireysel çabalar bizim önümüzde bir prototip gibi duruyor ama biz o prototipleri çoğaltamıyoruz, çoğaltamadığımızdan dolayı da bunun altından kalkamıyoruz. Kendimizce dini sadece ibadet noktasına hapsettiğimizde dinin sosyal hayatına, dini
bu noktada ekonomik hayata, dini insanın kendi bireyinden çıkıp aile aileden akrabalar içerisine, akrabaların içerisinden topluma yaşantı olarak ve ahlak olarak bir örnek teşkil edemediğimizden dolayı ne yazık ki biz bu noktada doğru prototipler olmadık. Olamayınca da bu tespit edilen işleri ve hareketleri yerine getiremedik. Kendimizce kendimize ait dini saplantılarımız oldu, kendimizce kendimize ait dini öngörülerimiz oldu, kendimizce dindenmiş gibi gördüğümüz sapıklıklarımız oldu ve biz böylece Müslümanlar olarak bu meselede battık. Hepimiz diyebiliriz ki ben otururum başlarım, İngiltere böyle yaptı, Amerika böyle yaptı, İsrail böyle yaptı, o yüzden biz bu hale geldik, derim. Hiçbirimiz suçu kendi üzerimize almayız, böylece onlara küfrederekten bu meselenin içinden çıkacağımızı zannederiz. Hiç demeyiz ki biz kendi evimizde dahi istişare etmedik. Şimdi şura ve infaka geliyorum.
İslam bir meselede ehliyetli olanların toplanıp karar almasını ve bu toplanıp karar aldıktan sonra o karara uyulmasını emreder. Dinin bu noktadaki hükmü budur. Hani başka bir ayet-i kerimede de “İstişare et ve istişare ettikten sonrada o karardan asla geri dönme.” der. Din bize istişareyi emreder. Bu kendi mesleğinde, kendi sanatında, kendi konusunda insanların bu meselede onlardan istişare edip öyle hareket etmesini emreder. Eğer ki bir kimse savaş sanatlarını hiç okumadıysa yani askeri bir bilgiye ve donanıma sahip değil ise siz onunla askeri bir meselede istişare edemezsiniz. Bu dinin özüne aykırıdır. Hiç ticaret yapmamış bir kimseyle siz ticaret istişaresi yaparsanız batarsınız. Hiç siyaset yapmamış bir kimseyle siz siyaset istişaresi yaparsanız yine batarsınız. Ekonomiden haberi olmayan bir kimsenin ekonomiden ahkam kesmesi ne kadar doğru ise bir askerin de ekonomiden ahkam kesmesi o kadar doğru olur. İslam; bize kendi sanatlarında ve mesleklerinde zirveye oturmuş insanlarla, o konuda başarılı olmuş, o konuda söz sahibi olmuş insanlarla o meselelerde istişare etmemizi emreder. Çünkü varlığa baktığımızda, varlığın içerisinde en kıymetli olan insana baktığımızda insanı ilgilendiren temel problemler vardır: Birincisi o insanın akıl emniyetidir, o insanın can emniyetidir, o insanın mal emniyetidir, o insanın namus emniyetidir, o insanın nesep emniyetidir. Bunlar temeldir. Siz bir kimsenin can emniyetini düşünecekseniz can emniyetini sağlayacak olan hukuk mekanizması ve ceza mekanizması gereklidir. Bunu sizin hukukçularla oturup bu meselede istişare etmeniz gerekir. Bir kimsenin mal emniyeti hem ekonomik hukukun oturması hem de emniyet hukukunun oturmasıyla mümkündür. Bir kimsenin akıl emniyeti bütün hukukların oturmasıyla mümkündür.
O zaman hepsi de birbirine bağlantılı, ilintili hepsi de birbirine girmiş vaziyettedir. Söz konusu olan insandır. Siz o insanın bu olmazsa olmaz emniyetlerini sağlamakla mükellefsinizdir. Bunu yapabilmeniz için sizin insanı ilgilendiren bütün bilim dallarında zirve yapmış kimselerle şura oluşturup, herkesin fikir ve görüşünü
alıp ortak bir yönetim kurmak zorundasınız. Eğer bu ortak yönetimi kuramaz, eğer bu ortak problem çözme sanatını harekete geçiremezseniz siz o toplumu huzur içerisinde idare edemezsiniz. Bunun oluşabilmesi için ayriyeten o insanların kaliteli bir eğitim alıp kaliteli bir eğitimden sonra bu hale gelmeleri gerekir ama dünya toplumu kaliteli bir eğitim alamamaktadır. Bugün Almanya’da da Fransa’da da Amerika’da da tam istenilen kaliteli bir eğitim yoktur. Bütün mevcut sistemler kendi sistemlerine uyacak birer makine yetiştirmektedirler. Almanya kendi siyasetine, ekonomisine, kendi çarkına kendisi bir köle yetiştirmede; makine yetiştirmede. Amerika ona keza. İngiltere’si, Fransa’sı, İtalya’sı, Portekiz’i, Rusya’sı, Türkiye’si, Çin’i, Hindistan’ı aynı. Dünya üzerinde bütün sistemler kendilerinin çarklarının dönebilmesi için kendilerine birer tane köle veyahut da makine yetiştirmektedir. İran’da, Pakistan’da Türkiye’de de aynıdır bu mesele; Suriye’de, Hindistan’da Japonya’da da aynıdır. Dünya üzerindeki bütün sistemler kendi tebaalarını, kendini insanlarını; birer köle, birer makine gibi yetiştirmede ve o insanlar yetiştirilmelerinden kaynaklanan bir körlükle kendi köleliklerine kendileri koşmaktadır. Birisinin okumama var mı dünyada? Yok. Neden bir taneniz çıplak değilsiniz? Çıplak olanlar yoksulluktan çıplak öyle değil mi? Hiç çıplak dolaşmayı düşündünüz mü? Erkekler olarak söylüyorum bunu, anadan üryan olarak değil, üstleri olarak. Bir Alman gencinin çalışmamayı düşünmesini düşünebiliyor musunuz? Sakın çalışmaya karşı olduğumu düşünmeyin. Bir Alman genci Mercedes’in bir parçasıdır, bir Amerikan genci Amerikan rüyasının bir parçası hükmündedir. Bir Türk kendince kendi sisteminin parçası hükmündedir. Bu sistemde dünya global sistem dedikleri bu. Hani global ekonomi diyorlar ya anlamıyoruz bakıyoruz ya bu global ekonomi ne? Anlıyor muyuz? Hayır. Birisi kalkıp televizyondan bize global ekonomiyi anlatıyor mu? Hayır ama biz global ekonomi yönetimiyle yönetiliyoruz öyle değil mi? Bunun içinden çıkabiliyor musunuz? Hayır. Ekonominiz global, eğitiminiz global, dininiz global, aklınız global, namusunuz istemiyorlar mı? global. Bütün dünyayı aynı namus anlayışına sokmak Televizyonlarda bağırıyorlar öyle değil mi, bekaret önemli değil. Ya nerden çıkartıyorsunuz bu bekaretin önemli olduğunu? Bekaret önemsiz bir şey. Avrupa’da önemsiz, burada da neden önemli olsun? Burada da önemsiz olsun. Global. Fuhuş global. Bakın global. Böylece ahlakınız global. Sizin yüksek ahlaklı, kendi ahlak standartlarınızda yaşamanız mümkün değil. Askeriyeniz de global. Nereye bağlısınız? NATO’ya. Ne diyor NATO? PKK’yle olan mücadelede bizim verdiğimiz silahları kullanmayın. Doğru mu? Doğru. Askeriyenizi de ne yapmışlar? Globalleştirmişler. Siz Afganistan’a birlik gönderiyorsunuz, NATO emrediyor, sizin askeriniz NATO’nun emrinde yanı şekilde. Ya NATO’dan çıkalım. E Rusya da aynı, Çin de aynı, global. İslam bu global deccaliyetin altında kardelen çiçeği gibi kaldı.
Müslümanlar ne yazık ki bu global sistemde kendilerini kaybettiler. Müslümanlar da globalleşti. Ne yapıyoruz şimdi? Alışveriş merkezlerine gidiyoruz, ibadethaneleri. Global dünyanın ekonomisine katkıda global dünyanın bulunuyoruz. Global bir sömürünün içindeyiz. Maaşlarımız nereye yatıyor? Bankalara. Bankalar bize birer tane plastik veriyor, siz plastikle oynuyorsunuz. Parayı reel olarak sizin elinize vermiyor, siz kaybedersiniz, kalkar biriktirirsiniz, kalkar birisine infak edersiniz. Şimdi infaka geçeceğim. Edemezsiniz. Neden? Üzerinizde beş yüz bin lira para yoktur. İnfak edemezsiniz, neden? Üzerinizde bin lira para yoktur. İnfak edemezsiniz, neden? Sizin günlük beş lira, on lira vardır cebinizde; geri kalan bankadadır. Siz düşürürsünüz, olur olmaz yerlere harcarsınız. Siz o parayı ancak kredi kartı kullanan bir yerden alışveriş ederekten harcarsınız. Böylece global bankacılık sistemine üyesinizdir. Global bankacılık sisteminin öngördüğü şekilde paranızı harcarsınız, sizin aklınız yoktur çünkü özgürlüğünüz de yoktur. Siz bankadan gidip maaşın hepsini bir seferde çekmezsiniz. Zaten kredi kartlarını size de vermişlerdir, siz hep borçlusunuzdur. Her ay borcunuz vardır ve her ay siz yatırılması gerekeni anca yatırır, borcu devredersiniz ve her ay o global sistem sizden faizi tıkır tıkır alır ama sakalınız benden uzundur. Ayağınızda şalvar, başınızda takke koşturursunuz. Nereye? Namaza. Namaz insanı kötülüklerden alıkor, faizden alıkoymaz sizi. Ödersiniz faizi. Ödersiniz. Daha da çok inat edersiniz, size kaytan bıyıklı gelir, “Hacı abi kâr payı veriyoruz, biz katılım bankasıyız, biz diğerleri gibi değiliz, onlar gibi değiliz.’’ Aa olur mu, faiz zaten o haram. ‘’Biz haram işlemiyoruz.” Nasıl yani? “Biz kâr payı veriyoruz, faiz dağıtmıyoruz.” Sen Türkiye Cumhuriyeti Devleti anayasasına bağlı bir kurum değil misin? “Evet.” Ticaret ve iflas hukukuna bağlı değil misin? “Evet.” Ben senden kredi alırsam batarsam benim evimi satacak mısın? “E yani satacağım.” Hanefi’ye göre satılması caiz değil, satamazsın. Nasıl yani? Bas baya. Hanefi’ye göre sen benim dükkanımı satamazsın; ne kadar alacaklı olursan ol Hanefi’ye göre sen benim dükkanımdaki sanat aletlerimi, çekicimi, testeremi, hızırımı, neyse marangozsa marangoz makinalarımı. Adamın işte presleri var makine sanayinde. Satamazsın. Böyle bakıyor bana şimdi. Sen de icra iflas hukukuna bağlısın, değişmedi bir şey. Senin adını değiştirmişler sadece, sen kuru fasulyesin, içine salça koymuşlar, pilaki olmuşsun, başka bir şey değilsin. Global. İşte o globalleşen dünyada kölelik de global bir şekilde. Almanya’nın kölesi Türkiye’nin kölesinden daha standardı yüksek. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Önceden böyle ağalar varmış patronlar, onlar kölelerine daha iyi bakıyormuş, herkes ona bakarmış beni de yanına alsa diye. Bakın kölelikten kurtulmayı düşünmezmiş, beni o ağa alsa yanına. Neden? Oranın ekmeği iki dilim fazla. Alman kölesi sizden iki dilim fazla ekmek yiyor. Global bir kölelik yaşıyoruz. Rus kölesi; sizden bir dilim fazla ekmek yiyor, değişen bir şey yok. Çin’dekiler sizin kadar
yemiyorlar, onlar bir avuç pirince talim ediyorlar. Bizim Hacı Ahmet anlattı: ‘’Çin’de öyle fabrikalar var, öğle yemeğine çalışıyorlar.’’ dedi. Çalışan işçiler öğlen yemeğine çalışıyorlar. Sabahleyin geliyorlar, çalışıyorlar, ardından öğlen yemek yiyorlar, öğlenden sonra da çalışıp gidiyorlar. Bir kısmı ise öyle de değil. Sekiz saat çalışıyor, giderken yemeğini alıp gidiyor. Böyle kaldım ben. ‘’Hacı Ahmet böyle mi çalışıyorlar?’’ dedim. ‘’Valla baba böyle çalışan yerler var, hem de yemek ne biliyor musun?’’ “Ne?” dedim ben. “Bir avuç pirinç.” dedi. Pilav yani, bir avuç pilav. Mao’nun ülkesi sosyalist dediğiniz yer. Kızacak yine solcular bana gene de. Onların köleliği bizimkinden daha aşağı. Japonya’nın köleliği herkesten yukarıda ama onlar da köle.
Şimdi bu noktada bizi ilgilendiren nokta, Müslümanlar kendi aralarında şurayı kaybettiler. İslam dünyası bu şura ayeti ve hadislerini işler hale getirmediler. İşler hale getirseler bir nebze kendi dairelerinde, kendi ölçülerinde, kendi coğrafyalarında belki de bir silkelenmeyi oluşturabileceklerdi. Ama zaten -sizi ümitsizliğe sevk etmek istemiyorum- siz böyle kendi kendinize bunları oluşturmaya başladığınızda sizin başınıza bir sürü mazarratlar açılacaktır zaten. Ama kendi içinizden yani kendi ülkenizden ama dışarıdan bir sürü mazarrat açılacaktır çünkü o global sistem kendi işleyişini bozmak istemeyecektir. Hazreti Mevlâna “Ey oğul hür ol, ne zaman kadar altına gümüşe bağlı kalacaksınız?” der. İnsanları bu noktada bağlı kalmayı, bağlı durmayı ve hürriyetlerini kaybetmemelerini ister. Der ki: ‘’Hür ol, hürriyetini kaybetme.’’ Ama siz hürriyetinizi yeniden tesis etmeye kalktığınız anda bilin ki kargaşa, bilin ki bombalar sizin kafanızda patlayacaktır. Buna rağmen hala daha hürriyet derseniz o zaman kurtuluşa ereceksiniz. Önce kendi ülkenizde. Sizi hürriyete kavuşturacak olan dinin özüdür, kabuğu değil. Kabuk lazım mıdır? Evet ama sizi özgürleştirecek olan dinin özüdür. Dinin özü, iman ettiğin dini yaşama mücadelesidir. Gücünün yettiğince iman ettiğin dini tam anlamıyla yaşamaya başlarsın. Bugün ülkemizde din namaz, oruç, hac üçgeninde kalıyor; ibadet noktasında duruyor yani. O ibadetin de bir kısmı. Biz iman ettiğimiz dini felsefi boyutta yaşayabilenlerden değiliz; iman ettiğimiz dini tam anlamıyla yaşamaya çalışan, öğrenmeye çalışanlardan da değiliz. Bizim üzerimizde o kadar çok pranga var ki. Bizde bir de o prangaları böyle kendimizce kutsallaştırmak da var. Sanki dini yaşamaya çalıştık da devlet başımıza bir tane polis koydu. Zaten siz dini tam anlamıyla yaşamaya çalışsanız polis sizin kapınızdan eksik olmaz. Eğer kapınızda polis yok ise bilin ki din tam anlamıyla yaşamıyorsunuz. Evet. Zaten dini tam anlamıyla yaşamaya ve anlatmaya başladığınızda hemen anayasanın kanun maddesi sizi demoklesin kılıcı gibi altına alacak. Dini teokratik bir sisteme dönüştürmekten küldürtek içeri gideceksiniz. Ne teokratik sistem? Dini. Ne dini var
Türkiye’de? 1) Kalabalıklık açısından gidersek Müslümanlar var, ondan sonra Hristiyanlar var, ondan sonra Yahudiler var. Müslümanlardan sonra kendilerini “Biz İslam değiliz.” Bir kısmı “İslam’ız, biz aleviyiz.” dedikleri. Aleviyseniz Şia mısınız? Şia da değiliz. Sünni misiniz? Sünni de değiliz. E nesiniz? Aleviyiz. Sizin kitabınız var mı? Yok. Ne var kitabınız? İşte şu var, bu var. Ya getirin, okuyalım? Yok. Gelin ortak bir noktada buluşalım. Kur’an mı sizin kitabınız? Bir kısım alevi: Kur’an. Ya Kur’an’a göre içki haram. Bizim dedelerimiz içiyor. Bir de bu var. Türkiye’de mevcutta ayrıyeten küçük küçük gruplar var, herhangi bir inanışa sahip olup olmayan ateistler var, önemli değil. Sonuçta ateizm de bir din. O da bir din ama siz bu noktada biraz ileri giderseniz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni teokratik sisteme dönüştürmekten savcılığın önünde bulursunuz kendinizi. Diyanet İşleri Başkanlığı da bu manada gerçek dini anlatamaz kürsülerinde.
O zaman orta yerde bir kandırmaca var, bu kandırmaca global bir kandırmaca. Sizin dini yaşamanız da global sistemin müsaade ettiği kadardır, sizin inancınız da global sistemin müsaade ettiği kadardır. Bu noktada sizin hangi ülkede yaşadığınız önemli değildir. Fransa’daki de Türkiye’deki de global sistemin müsaade ettiği kadar dini yaşayacak ve inanacaktır. Böyle olunca da siz şura oluşturmakta içerisine cehaleti de güçlük çekersiniz. Şurayı oluşturamazsınız ve bunun kattığımızda zaten ortalık dağılır. Şurayı oluşturamadığımız gibi biz infakı da oluşturamayız. İnfak, zekât farz kılınıncaya kadar Kur’an ve sünnetlerde sadaka olarak geçerdi. Namaz farz kılınıncaya kadar Müslümanlar namaz kılarlardı, oruç farz kılınıncaya kadar Müslümanlar oruç tutarlardı. Muharrem orucu bu oruçlardan birisi, oruç farz olunmazdan önce tutarlardı. Namaz da aynı. Teheccüd kılardı Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri namaz farz kılınmazdan önce.
Zekât farz kılınmazdan önce de Müslümanlar sadaka dağıtırlardı, infak ederlerdi. Buradaki infak ölçüleri Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri değerlendirirdi ilk zamanlar ve bu infak ölçülerinin farklı zamanlarda farklı tecelliyatları vardı. Mesela Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh hazretleri malının tamamını infak etmiştir savaşla alakalı bir meselede. Medine’nin savunmasıyla alakalı bir savaşta Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh hazretleri İslam’ın başlangıcında, Müslümanların ilk zamanlarında çok zayıflar; malının tamamını infak etti. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Onun malının tamamını infak etmesine bir söz söylemedi. İslam’ın, Müslümanların o gün için ona ihtiyacı vardı. O malının tamamını infak ettiğinde Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri, Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh hazretlerini geçmeyi kendi kendisine niyet etmişti. O da malının yarısını infak etmişti ve Hazreti Resulullah sallallahu
aleyhi ve sellem hazretleri Onun mallının yarısını infak etmesinde de bir söz söylememişti. Bunun gibi savaş zamanlarında infak meselesi zirveye çıkardı. Müslümanlar asker donatmakta, askeri tesisat donatmakta. Herkes kendi gücünce infak eder, yiyecek verir, asker donatır, silah verir, at verir, binek verir, bununla alakalı hadis-i şeriflerde vardır. Teşvik edilirdi. Ama Müslümanlar kuvvetlenince, bu kuvvetlenmede belirli bir noktaya gelinince malının tamamını infak etmek isteyen bir sahabeden Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri malının tamamını ondan almadı. O yarısını vermek istedi, yarısını da almadı ondan. Son noktada onun dörtte bir malını infak etmesini istedi ve dedi ki ona: “Arkandan sana dua edecek çocuklarına mal bırakmak istemez misin?’’ Çocukların sana dua etsin ve böylece sadaka infak etmek zekâtın oturması ve emredilmesiyle düzene girdi. Artık herkes malının kırkta birini, ticaret mallarının kırkta birini zekât vermekle mükellef oldu. Böylece nasıl ramazan orucu farz kılınınca diğer nafileleri dileyen yapsın, dilemeyen yapmasın denildiği gibi şimdi de zekatla alakalı mesele bir hukuka bağlanınca artık sadakayla olan kısım infak etmek yani sadaka vermek insanların dilemelerine kaldı. Şimdi Türkiye de diyor ya “Sana neyi vermeyi soruyorlar?’’ ‘’De ki ihtiyacınızdan fazlasını.” Harika. İyi, geçmiş ümmetlere oruç farz kılındığı gibi sizde de farz kılındı. Hadi bütün yılını oruç tut. Ayet-i kerimede hac bir sefer demiyor, ayet-i kerimede hac bir sefer değil. Size hac emredildi. Hadi her sene gidin? Hatta hadi devamlı gidin. Ömründe bir seferi nerden çıkarttık biz? Hadis-i şeriften. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu ayet-i kerimeyi okudu, sahabeden biri sordu: “Her sene mi ya Resulullah?” Sustu. Durdu tekrar sordu. “Her sene mi ya Resulullah?” Yine sustu. Üçüncüde tekrar sordu. “Her sene mi ya Resulullah?” Canı sıkıldı, yüzü kızardı. “Geçmiş ümmetler dedi, çok soru sormaktan helak oldular size her sene desem buna güç yetiremeyeceğinizi düşünüyorum.” Ha bak her sene diyebilirim. Her sene gitmeniz benim hoşuma gidecek ama size her sene dersem buna güç yetiremeyeceğinizi düşünüyorum. O yüzden ömrünüzde bir sefer gitmeniz size yeter, dedi. Haydi, her sene gidin? İslam, itidal, orta dinidir, her şeyin ortasını ister bizden. Der ki: Kazancının kırkta birini infak edeceksiniz. Nisap miktarı olan. Der ki: 30 ramazan oruç tutacaksınız. Der ki: 5 vakit namazınızı kılacaksınız. Der ki: Ömrünüzde en az bir sefer hac farizasını yerine getireceksiniz. Ama şu bir gerçek, Müslümanlar kendilerinden beklenildiği kadar cömert değiller. Dinin öngördüğü, dinin onlara yüklemiş olduğu infak müessesesini çok iyi çalıştıramıyorlar. Burada bir sıkıntı var, burada bir problem var. Bu problemi yok görmek, bu problemi es geçmek, bu noktada her şey güllük gülistanlık demek gibi bir şey. Öyle değil.
Gönül arzu eder ki Müslümanlar infak noktasında biraz daha hassas davransınlar. Etraflarına görüp gözetme, ihtiyaçlarını görme, onlara destek çıkma noktasında biraz daha hassas davransınlar ama Müslümanların biraz da bu kendi içlerinde bu meseleyi kendi nefislerine kullanan, kendi nefislerine bu meseleyi devşiren; cemaatler, gruplar, kişiler, şahıslar çıkınca Müslümanlar olması gerektiği noktada değiller. İnfakla alakalı ben Türkiye’deki Müslümanlarla alakalı söyleyeyim, problemliyiz. Bu konuda biz infak müessesemizi düzgün bir şekilde çalıştıramıyoruz, biz bu noktada şura müessesini de çalıştıramayız. Allah bizi bu noktada derleyip toparlananlardan eylesin inşallah.
Keşf ehlinin uluhiyet konusunda, bütün dinler, bütün mezhep ve mektepler, bütün kültürler ve hatta bu konuda söylenmiş bütün sözler hakkında umumi bir fikirleri vardır. Çünkü bu konuda onlardan bir şey saklı kalmaz. EL-FÜTUHAT III/198 M. İBN ARABİ
Nefes III — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları