Nefes III

Nefes III — 5 Ocak 2013 Sohbeti

NEFES III • 2/19

5 Ocak 2013


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

5 Ocak 2013 Tarihli Sohbet

Geçen hafta katı kaderciliği kabul etmeyip cüz’i iradeyi anlattınız. Tao’nun başka türlü olması mümkün olmayan fikri ile Amiş Efendi’nin “İnsan görünüşte muhtar hakikatte mecburdur.” sözünü cebriyecilik deyip kabul etmediniz. “Tanrıyı güldürmek istiyorsan Ona planlarından söz et.” (Çin atasözü)

Bir fikir daha: Düşüncenin, bilginin, bilimin bir akıl ve bilinç işi olduğunu, doğadan kaynaklandığını, bu alanda ön yargılara akılla bağdaşmayan görüşlere yer olmadığını ileri süren ilk öğreti mutezile adını aldı. “Ayrılan” anlamına gelen bu çığırın öncüsü Vâsıl Bin Atâ’dır. Ona göre yazgı gerçek değildir. İnsan bir istenç varlığıdır, bütün eylemlerinde bağımsızdır, istencin dışında denetleyici bir güç yoktur. Yazgı insanın irade özgürlüğünü ortadan kaldırır.

Cüz’i iradeyi kabul edersek de sanki başka sorunlar çıkıyor. Şöyle ki: Kelamcılar yüce tanrının dilediğini yaptığını söylerler. Bu sözlerden tanrı kafirin küfrünü, zalimin zulmünü diledi anlamı çıkar. Dilediğini yapar demek, küfrün de zulmün de onun dilediğiyle oluştuğunu söylemektir. Ebu el Hüseyin bin Abdullah bin Sina ile onun gibi düşünenler de “Tanrı varlığı kendi özünü gerektirir. Onun varlığı alemin varlığından ayrılır ancak alemde tepkisi bulunur.’’ dediler. Oysa bu iki yargı arasında ateşle su gibi bir ayrılık vardır. İki inançta köksüzdür. Oysaki tanrının isteği, dileği alemin eğilime göredir. Allah bir varlığın eğilimi ne ise onu ister, onun eğilim göstermediğini istemez. Allah’ın eğilimi ile nesnenin eğilimi arasında bir uyum vardır. Allah daha iyi bilir. (Şeyh Bedreddin Varidat)

Yeni Platonculuktan etkilenen İranlı mutasavvıf Beyazıd-i Bestami varlık birliği inancına dayanarak insanın tanrısal bir nitelik taşıdığını, daha da ileri giderek “Bana şükürler olsun.” dedi. Hallac “Tanrıdan başka bir varlık olmadığı için yaratılmış nesnelerden söz edilmez.” dedi. Şeyh Bedreddin de “İnsan ister, diler. Bunlar da birer görünüştür. İnsandan yansıyan tanrı eylemleridir. Gerçekte isteyen de dileyen de tanırıdır.” der.

Vahdet-i vücud, varlığın birliğini var edenle var edilenin bir olduğunu, var

edenin varlığı nedeni ile varlıkların varlaştığını savunurken

Vahdet-i mevcud var olanların birliğini, var olan olduğu için bir var edenin

bulunduğunu, var olanların varlığının tanrının varlığını kanıtladığını savunur.

Cüzi irade vahdet-i vücudu inkâr edip vahdet-i mevcuda yönelmez mi?

Geçen hafta katı kaderciliği kabul etmeyip cüz’i iradeyi anlattık.

Evet, kabul etmedik, doğru. Şimdi, bir şeyi inkâr ederken veya reddederken bu mesele kaderden açıldı ya, kaderi de biz buraya koyduk. Biz kadere iman ettik. Biz kaderin içini bilmiyoruz. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri “Ümmetimin ahmakları kaderin üzerine tartışırlar.” demiş. Burayı dikkatli dinleyin! Kaderin bizle alakalı olan kısmı şu olabilir: Kün, var olduğumuzdan tekrar var olduğumuz yere dönüşümüze kadar olan hayat akışımızın Allah tarafından bilinmesi olarak görebilirsiniz. Bilinmesi. Allah’ın bunu bilmesi. Çünkü değişik hadiselerde insan hayatının -sonuçta kaderi böyle denecekmiş- bunu halk arasında söylersiniz. Burada önemli olan şey şu: Ben burada sohbeti ederken bu sohbeti Allah daha önceden yaratıp dizayn ettiği şekliyle mi sohbet ediyorum, yoksa ben kendi irademle mi bu sohbeti dizayn ediyorum? Fiiliyat. Bir şeyin oluşması. Benim kol hareketim. Bu, fiiliyat. Bu fiiliyatın üzerinde iki tane kuvvet var, kuvve. Geçen hafta bunu tam açıklayamadık. Allah’a ait yaratma, kula ait isteme. Şeyh Bedreddin diyor ki, İnsan ister, diler, bunlar da birer görünüştür. İnsanın istemesini, dilemesini bir görünüşe bağlıyor. Yani o insan isterken, dilerken sanki kendisi istiyormuş, diliyormuş gibi görünüyor ama gerçekte o istemiyor. Onun isteği Allah’ın isteği. Yani kul kendisi istiyormuş gibi görünürken gerçekte perdenin gerisinde ondan isteyen Allah. Bedreddin’in ve bir kısım sufilerin düşüncesi budur. Buradaki bu istemenin Allah’a ait olduğunu söyleyenler var. Bu Allah’a ait olduğunu söyleyenler, o kimsenin istemeyi de Allah’a atfederekten insanın üzerinden bütün her şeyi kaldırıyorlar. Bu isteme: idrak. Bir şeyi idrak etmek, bir şeyi tasavvur etmek, bir şeyin üzerinde bir kimsenin idrakiyle onu yönlendirmesi. Bu istemeyi, istenmeden önceki idrakin kime ait olduğunu söyleyemiyorlar. Veya düşünme. İdrak, düşünme. Buraları iyi dinleyin! Düşünme kime ait? Bakın benim söylediğim şeyde istemeyi yaratmak farklı bir olgu, isteme duygusunu yaratmak farklı bir duygu, isteme duygusunu yaratıp hür bırakmak farklı bir anlam. İstemeyi, bir şeyi isteyecek ya. İstemenin önündeki idrak ve düşünceyi yaratmak farklı bir duygu, farklı bir tecelliyat, düşünceyi yaratıp düşünceyi hür bırakmak farklı bir olgu. Benim inanışım şu: Düşünceyi de idraki de biz bir bütünün içerisine alırsak düşünce ve idrak Allah tarafından yaratılmış ama insanın hürriyetine bırakılmış bir olgu. İnsan burada hür. Bir kısım ehli tasavvuf ve mutezile ve cebriye ve kaderiye ve bir kısım eş’ariler, bu idraki ve düşünceyi insana atfetmezler. Bunu siz şimdi evlerinizde varsa Nesefi’den veya İmam Maturidi’den kelamla alakalı bir kitap, bunu Nesefi’den ve Maturidi’den bulamazsınız direkt olarak. Arasanız Nesefi’den ve onun hocası olan Maturidi’den ve onun daha öncesi olan İmam-ı Azam’dan düşünce ve idrak bahislerine girmediklerini görürsünüz. Hatta eş’ariye de gitseniz Maturidi’ye de gitseniz

Batılılara da gitseniz, Doğululara da gitseniz, dünya üzerindeki bütün felsefecilere ve bütün inanç sahiplerine gitseniz bu düşüncenin, bu idrakin ve düşüncenin hürlüğünü savunan hiç kimse yoktur.

Burada yeni bir şey söylemiyorum. İbn Hümam, Maturidi’nin ve Nesefi’den sonra gelen -ırkçılık yapmıyorum- kendisi Türk olan. Biliyorsunuz, Maturidi ve Nesefi’de Türk’tür. İbn Hümam kendi zamanında ve kendi zamanından önceki bütün akaitçilere ve felsefecilere taş çıkartacak şekilde düşüncenin ve idrakin hür olduğunu söyler. Yalnız düşüncenin ve idrakin hür olduğunu söylediğinde ben yerimden zıplamıştım. Çünkü fiiliyatı yaratan Allah. Fiiliyatı isteme de kula ait fakat o isteme düşüncesi ve yaratması yine Allah. Ama biz o isteme düşüncesi Allah istediği için mi düşündük? Çok uç bir şey söyleyeceğim burada: Ben bazen arkadaşlara “Düşünmeyi de düşünün.” diye özel derslerde söylemişimdir. Biz düşünürken Allah’ın istediğini mi düşündük? Uç. Yoksa düşünceyi biz mi yarattık kendi içimizde? Eğer düşünceyi yaratma noktasında, Allah yarattı düşünme hürriyeti bana aitse eyvallah ama düşünceyi Allah yarattı da “Şunu düşüneceksin.” diyorsa, ben ona hayır, diyorum. İlham ayrı. Bana bir tane sufi, bana bir tane akaitçi, kelamcı, fıkıhçı, bakın; altını çiziyorum. Düşünmeyi yaratan Allah, ne düşündüğümü de ne düşüneceğimi de bana cebrettiyse buna inanmıyorum, diyorum. Buna inandıracak ayet ve hadis getirin. Çünkü ben insanı şöyle tanımlıyorum: Sevmediği bir şeyi yapabilen, sevdiği bir şeyi terk edebilen, iyilikleri ve güzellikleri reddedebilen, kötülüğü ve çirkinliği isteyebilen bir mahluk, yaratık. İyiliği ve kötülüğü reddetme var mı? Benim nazarımda hürriyetim var. Ben iyiliği ve güzelliği reddedebilirim, bu benim kendi felsefem. Çirkinliği ve kötülüğü kendime alabilirim. Bu benim kendi felsefem, kendi inancım. Kendimi makine gibi görmüyorum. İyiliği ve kötülüğü yaratan Allah, iyiliği veya kötülüğü isteyen benim. İyiliği veya kötülüğü tercih eden, isteyen benim. Tabi fiiliyatın üzerinde kula isteme var, yaratma Allah’a ait. Kul Allah’ın vermiş olduğu kudret kadarıyla -bu ortaklık değildir- ben bir şeyin kullanılması için ona kendi hükmümden ona bir hüküm veririm. Bir iş yeri var, işyerinde bir müdür var. Müdüre şunu diyebilirim: Müdür, sen bunlardan sorumlusun, bunları icra et. Benim adıma icra eder. Onun icrası benim adımadır. O zaman bu noktada Allah’ın kudreti bütündür. Kudret. Allah kudretiyle bütün alemi sarmıştır ama bu kudretin içerisinde Cenâb-ı Hakk insanlara da bir kudret noktası vermiştir. Bu kudret Allah’ın kudretinin içindedir. Kul kendisine sınırlı bir şekilde verilmiş olan o kudreti kendince kullanır ve kendince kullandığından kendisi mükellef olur. O zaman fiiliyatın üzerindeki isteme kudreti Allah’ın insana lütfettiği bir şeydir ve bu istemenin arkasındaki düşünme, idrak etme, yaradılış noktasında bir kolu yaratır gibi Allah düşünmeyi veya idraki yaratmış ama bunu bizde hür

bırakmıştır. Bu düşünme ve bu kudret bizde hürdür. Düşünmeyi bize yaratmış, ne düşüneceğimizi. O düşünce dairesindeki aktivitemiz bize aittir.

Buradan birileri bana şunu demesin yalnız. Burada sen ilahlık tasladın, her şeyi yaratan Allah’tır. Burada ilahlık tasladın, deyip ilahlık çıkartmasın. İdraki ve düşünceyi yaratan Allah. Ama o yaratma, o düşünceyi bana hür bir şekilde verdi. Dedi ki: Ey kulum sen bu düşünceyi, bu idraki hür bir şekilde kullan. Ve bu düşünce bu idrakle istemeyi çalıştırdı. Eski dilde buna kesp denir. İstemeyi çalıştırdı. Biz neyi isteyeceğimizde bu noktada hürüz. Düşünce hür, isteme de hür. Fiiliyatın üzerinde yaratma Allah’a ait. Düşünce henüz daha aktif hale gelmedi, bakın. Yeni dilde aksiyon halde değil. Ben geçen haftaki katı kaderciliğe karşı çıkışımın, cebriyeciliğe karşı çıkışımın arkasında bu var. Ben cebriyeye karşı çıkarken buna inandığım için karşı çıkıyorum. Siz şimdi günlük hayatınızda bunları düşünmeyebilirsiniz veya bunlara gereksinim duymayabilirsiniz ama psişik psikolojik bir rahatsızlık yaşayan bir kimse veyahut da kendince sufilikte ileri gittiğini düşünen kimse veya kendince değişik fikir ve düşüncelerin etkisinde kalmış olan bir kimse düşünmenin kendi içerisindeki hürriyetini reddedip Allah benim adıma düşündü, diyebilir. Buradaki bu düşünmeyi Allah’a bağlarsak o zaman insan makineleşti. O zaman yalancıktan bir tiyatro oynuyoruz biz. Allah düşünmeyi yarattı, ne düşüneceğimizi bizim öngördü ama biz saf salak insanlarız. Allah bizim ne düşüneceğimizi ön gördü ama biz perdenin arkasını göremediğimizden onu biz düşündük, zannediyoruz, oyalanıyoruz, birer tiyatrocuyuz biz. Oylandığımıza göre bizim elimize bu gecenin sahnesi tutuşturuldu gerçek manada, bizim elimize bu gecenin sahnesi elimize tutuşturulduğundan biz bir tiyatrocu gibi tiyatromuzu oynuyoruz. Kötüler kötü figüranlık yapacaklar, iyiler iyi figüranlık yapacaklar ama her birisi de birer figüran, birer sinema şeridi gibi. Kötü sonuçta, kötülüğünü yaparaktan filmin sonunda kötü adam olacak, iyi figüranlığını iyi yaparaktan filmin sonunda iyi adam olacak. Onu bütün hayat geçmişi, bütün davranış biçimi Allah’ın takdir ettiği noktada gidecek ve kul sonunda iyi de olsa kötü de olsa “Bu Allah’ın takdiridir.” diyecek. İyiliğini kendi gayretinden görmeyecek hiç, kötülüğünü de kendi nefsinden görmeyecek. Bunu direkt Allah’a yaslayacak. Bu sufi anlayışta olan, kendilerine sufi diyen insanlar var; bu anlayışta olan Batılılar var, bu anlayışta olan değişik düşünceye sahip olan insanlar var. Benim burada durmak istediğim bu meseleyi gerçekten iyi anlayın ki biz kaderi ve vahdet-i vücudu ondan sonra daha iyi anlayacağız. Bunun üzerinde fiiliyatı, fiiliyatın üzerindeki etkileri, etkilerin çıkış noktasını iyi algıladığımızda kader inancınızın ve bakışınızın farklılaştığını göreceksiniz. Yoksa herkesin dediği gibi veyahut da insanların dediği gibi kaderiyecilerin, cebriyecilerin, mutezilenin hatta bir kısım eş’arilerin hatta bir kısım Batılıların ve Doğuluların dediği gibi -bir kısım

diyorum hepsi değil- buradaki düşünceyi hürleştiremezsek biz, o zaman o katı kaderciliğe ve cebriyeciliğe doğru yol almış olacağız. Bu düşünceyi hürleştirmek benim elimde değil ama bu düşünceyi yasaklayan, bu düşüncenin olmadığını söyleyen bir ayet, hadis de yok benim tespit ettiğim. Bir şey İslam’da yasaklandıysa direkt olarak haramdır, o yasaklanmıştır. Yasaklanmamış bir şeyi yasaklamak dinde küfürdür. Dikkat edin! Yasaklanmamış bir şeyi yasaklamak dinde küfürdür. Şimdi düşünceyi yasaklayan, düşünce hürriyetini Allah’a atfeden bir ayet yok. Yani hiçbir ayet yok ki Cenâb-ı Hakk şunu demiyor. “Siz benim istediğimi düşünüyorsunuz.” Allah kullarını aldatmaz, Allah kullarını kandırmaz. Allah’ın vaadi haktır ve açıktır. Allah’ın gizli mesajı yoktur, mesaj açıktır. Kur’an apaçık meydanda durur. Bakın, yaratmanın bütün hepsi de Allah’a aittir. Bunu bir kafanıza koyun. Burada kul Allah’ın halifesi hükmündedir, kul düşünmede hürdür. Düşüncenin kendi iç işleyişi kula aittir. Düşünceyi bir bardak kahve olarak görün; bunu yaratan Allah ama bunun çalışma sistemi, bunun çalışması, kula ait. Şimdi sakın şöyle düşünmeyin. Geçen hafta burada ders çalıştı, geldi, demeyin ha. Geçen haftaki konuyu bir taraftan aldık fakat bugünkü sorular farklılaştı, sorular farklılaşınca bu konuya girmek zorunda kaldım.

Şimdi burada hareket ederekten insan görünüşte muhtaç, hakikatte mecburdur lafzı buradaki noktaya göre çürüdü. Bunun karşılığında ilmi bir açıklama yoktur hiçbir yerde. Biz bunları 12-13 yıl önce tartıştık, konuştuk. Daha açık istemiyorum. Şeyh Efendi’nin nakîbü’n-nükabâlarının toplandığı konuşmak zamanlarda ben kim, ne hal gördü, diye konuşmazdım. Şimdi onlar bu sohbetleri dinliyorlarsa -bir tanesi Allah rahmet eylesin vefat etti- bizim nelerle uğraştığımızı bugün daha iyi anlarlar. On üç on dört yıl önce benim sorduğum soru şuydu, üniversitelilere de sorduğum soru şuydu: Düşünceyi yaratan Allah bize ne düşüneceğimizi mi emretti, yoksa biz düşüncemizde hür müydük? Bundan 10 yıl önce, 12 yıl önce, 14 yıl önce, 15 yıl önce benimle sohbet eden üniversiteliler, kitap okuyanlar, o günün dergâhının içerisinde nakîbü’n-nükabâ olanlar bu sohbeti iyi dinleyip 14 yıl sonra nelerle uğraştığımızı görsünler. Bu noktada nelerle uğraştık, derken bunu uğraşma olarak görmüyorum. İnsanların gelecekleri noktayı görmeyenler asla yollarını yürütemezler, işlerini götüremezler. Bir gün gelecek insanlar düşünce hürriyetinin ne olduğunu daha iyi anlayacaklar. Biz bu dünyadan göçüp gideceğiz. Bakın İbn Hümam göçtü, gitti. Ben bundan yaklaşık 10 yıl önce İbn Hümam’ın böyle düşündüğünü gördüğümde oturduğum yerden fırladım, kalktım. Nerdeyse bir davul zurna getirip, bir zeybek çaldırıp, bacak bacak üstüne çalıp keyfedecektim. Bu kendi düşüncemin, altının bir temelinin olduğunu gördüm. Bunu Maturidi’de görememiştim tam anlamıyla, bunu Nesefi’de görememiştim tam

anlamıyla. Açık açık söylüyorum, isterseniz gidin, Maturidi’nin ve Nesefi’nin kitaplarına bakın. Bunu Maturidi’den ve Nesefi’den sonra yaşamış olan İbni Hümam’ın tespitinde gördüm. İbni Hümam öylesine radikal bir tespitte bulunmuş ki. Demiş ki, “İdrak etme, düşünme, insanın hürriyetidir.” Tam benim gibi “yaratma” diyememiş o esnada ama ben yaratma algıladım onu. Evet, düşünceyi yaratan Allah’tır; düşüncenin çalışma sistemi insana aittir. O yüzden Tanrıyı güldürmek istiyorsan ona planlarından söz et. (Çin atasözü) onunla ilişkilidir.

Düşüncenin, bilginin, bilimin bir akıl ve bilinç işi olduğunu, doğadan kaynaklandığını, bu alanda ön yargılara, akılla bağdaşmayan görüşlere yer olmadığını ileri süren ilk öğreti mutezile adını aldı. Ayrılan anlamına gelen bu çığırın öncüsü Vâsıl Bin Atâ’dır. Ona göre yazgı gerçek değildir. İnsan bir istenç varlığıdır, bütün eylemlerinde bağımsızdır, istencin dışında denetleyici bir güç yoktur. Yazgı, insanın irade özgürlüğünü ortadan kaldırır.

Bu noktada şimdi kaderle alakalı şu yazgıda insan, yazgı dediğimiz günlük olaylarda, günlük eylemlerinde mutezilenin bu görüşüne yakındır görüşüm. Ben mutezileci değilim ama bunu İbn Hümam’ı okuduğunuzda da anlayacaksınız. İbni Hümam çok cesaretli bir şekilde -bugün çok mutluyum. Bu soruyu soran kardeşe de teşekkür ediyorum derinden. Bu dergâhta, bu tekkede İbn Hümam’ı konuşmak kadar beni mutlu eden bir şey yok şu anda. Bunu açıklıkla, bütün gönül temizliğimle söylüyorum. İbn Hümam’ı konuşmak gerçekten beni mutlu etti. Yani İbn Hümam bir tek ilmi çevrelerde belki de tanınmışsa tanınmış, bilinmiş bir kimsedir. Aslında çok tanınmış, bilinmiş bir kimse değildir; insanlar bu fikirlerinden ürkerler biraz. Çok rahat bir şekilde Maturidi’yi eleştirir mesela. Eleştirir. Daha özgür konuşur, hesap etmez, çok rahat bir şekilde Nesefi’yi de eleştirir. Eleştirirken haklı gerekçelerini koyar ve yine eleştirirken katı bir şekilde eleştirmez der ki, onlar kendi yaşadıkları çağda insanları ürkütmek istemediler, deyip onlara da atıfta bulunur ama kendi ilmi gerçekliliğini koyar. İbni Hümam’ı da geçtik. Şimdi Yazgı gerçek değildir. Evet, yazgı gerçektir. Bir kimsenin kün lafzından tekrar Allah’a döndürülünceye kadar olan hayat gerçektir, yazgısı. Fakat bu Allah’ın bilgisidir, cebrisi değildir. Allah bizim irademizi nerde, ne yapacağımızı bildiğinden bildiğini yazmıştır. Bu kendi kullanmaktan sonra devam eder. Biz irademizi ne zaman kullandık? Akıl baliğ oluncaya kadar. İnsanoğlunun sorumluluğunun akıl baliğ olmasından başlangıcının sebebi idrakinde, düşüncesinde hür olmasıdır. Yoksa eğer öyle olmamış olmasaydı 3 yaşındaki çocuk da sorumlu olacaktı, 5 yaşındaki çocuk da sorumlu olacaktı, 7 yaşındaki çocuk da sorumlu olacaktı, yoksa deli dediğimiz akli dengesini kaybetmiş olan kimse de sorumlu olacaktı. Yoksa birisinin kafasına silah dayandı, zorla o kimseye bir şey yaptırıldı ölüm korkusuyla, o da sorumlu olacaktı. Bakın Hanefiler –

ehli sünnet- bunların üzerinden bütün sorumlulukları kaldırmışlar. Siz uykuda da yaptıklarınızdan, dediklerinizden sorumlu olacaktınız; siz unuttuklarınızdan da sorumlu olacaktınız eğer düşünce hürriyeti olmamış olsaydı. Şimdi katı kadercilere şunu derim: Delilere ne yapacaksınız? Adamı sorumlu tutup namaz kılmadığı için cehenneme mi atacaksınız? Ehli sünnet derki, Hanefiler der ki: Deli sorumlu değildir, direkt cennete gider, çocuk sorumlu değildir, direkt cennete gider hangi ana babadan doğarsa doğsun. Unutan sorumlu değildir, hatırladığında sorumludur. Gece uykuda insan yaşadıklarından, yaptıklarından sorumlu değildir. Bu nerden kaynaklanır? Düşünceden, bu hürriyetten. İdrak ve düşüncesi varsa o kimsenin bunlar vardır. Yazgı gerçek değildir. Gerçektir. İnsan bir istenç varlığıdır. Evet, insan ister. Talep eder, kesp etmek, kesp eder onu. Bu doğru.

Bütün eylemlerinde bağımsızdır, istencin dışında denetleyici bir güç

Bütün fiiliyatları istemede bağımsızdır, fiiliyatları istemede bağımsızdır, denetleyici bir güç yoktur, doğru. Onun istemesinin üzerinde denetleyici bir güç yoktur.

Yazgı insanın idare özgürlüğünü ortadan kaldırır.

Eğer bu dediğim şey, cebri olursa irade özgürlüğünü ortadan kaldırır. Bu

cebri olmazsa o zaman o kimsenin irade özgürlüğü ortan kalkmamış olur.

“Bizim düşünce hürriyetimiz var, biz bu hürriyeti kullanarak 3.kata çıktık. 3.kattan aşağı şimdi atlayacağız. Bu hürriyet bizde var ama akıbetinde bu mutlak kader dersek öleceğiz ya da yaşayacağız, bunu da biliyoruz. Yere çarptığımız anki durum mutlak kader mi oluyor?” Yere çarptığın an, o fiiliyatın birbirinin içerisine eklenmiş olan sonucu. “Ölüm mutlak kader mi orda?” Hayır, ölüm değil orda; düşmesi bir kimsenin. Yüksek bir yerden atladığı zaman yer çekimi kuvvetiyle o kimse düşecek. Kader. “Düştün, öldün.” Ölmek değil, düşme orda yerçekimi fiiliyatı. “Sonucunda ölüm gelirse?” Sonuç ölümse ölüm. Ölüm mutlak kader, evet. “Yaşarsak o da mutlak kader olmuyor mu?” Bakın, o bütün kaderin içerisinde. Bizim doğmamız mutlak kader, bu dünyadan göçmemiz mutlak kader. Bizim onun üzerinde bir irademiz yoktu.

Cüz’i iradeyi kabul edersek de sanki başka sorunlar çıkıyor. Şöyle ki: Kelamcılar yüce tanrının dilediğini yaptığını söylerler. Bu sözlerden, tanrı kafirin küfrünü, zalimin zulmünü diledi anlamı çıkar. Dilediğini yapar demek, küfrün de zulmün de onun dilediğiyle oluştuğunu söylemektir.

“Allah dilediğini yapar.” ayet-i kerimesinin önüne bakacağız. Yaratma meselesinde de mesela ayetin önüne bakmazlar. Allah külli şeyi yaratır. Daha doğrusu “Allah sizi ve sizin yaptıklarınızı yaratır.” ayeti vardır. O ayetin önünde ise İbrahim aleyhisselamın putlarla olan kıssası vardır. İbrahim putların önüne yemek koyanlara gider, putlara saldırır. Putlara saldırdıktan sonra müşrikler gelir der ki: ‘’Sen nasıl putlarımıza saldırısın?’’ O da der ki: ‘’Siz kendi ellerinizle yonttuklarınıza mı tapıyorsunuz? İşte bunlar size hiçbir şey cevap veremiyorlar.” Ondan sonra ayet-i kerimede der ki: “Allah sizi ve yaptıklarınız yaratandır.” Yani onlar put yaptılar, putu yaratma Allah’a aitti. Putu yaratma, yapma işini yaratma. Yapma isteği kime aitti? Yine insana. Yapma isteği insana ait. Buraya bir çizgi çizme isteği insana aittir. Ben buraya bir çizgi çizdim, (tahtaya) işte kalp yaptım. Bu kalp çizgisi çizme isteği bana ait ama bunu yaratan Allah.

“Allah’ın emrettiğinden, yarattığından son noktaya doğru bir yolculuk yapıyoruz geminin içinde. Geminin içerisindeki insanlar kendi içlerinde serbestçe dolaşıp düşünebiliyorlar, serbestçe bunları anlayabiliyorlar, algılayabiliyorlar, istiyorlar ama başladıkları noktayla varacakları nokta da ayet-i kerimeler de sabit yani cebri. Ve bunların düşünebilme kapasiteleri yani düşünce katsayıları bu yapmış oldukları yolculuğun içerisindeki düşünebilme oranları. Buradaki insanların, Allah’ın yarattığı zamandan ve son nokta dışında da (ilerisinde ve gerisinde) düşünebilme yetileri var mı?” Var. Düşüncesi hür. Düşüncesini geliştirebilir, idrakini genişletebilir. Kün noktasından öncesine gidebilir “Görüp tanımladığı dünyanın da dışına çıkabilir alemin, kâinatın. Düşüncede özgür.” Evet. Ben düşünceyi bu noktada sınırsız görürüm. Eğer biz bu düşünceyi sınırlandırırsak cebriyeye gireriz yine. Düşüncede bir tek sınır vardır: Zat. Bakın, enteresan bir şey şimdi. Sorudan başka bir şey çıktı. İslam sufiliğinde, İslam felsefesinde, inancında düşünceye gem vurulan, düşünceye set çekilen bir tek yer var: Allah’ın Zat’ı. Başka bir gem vurulan yer yoktur. Cenâb-ı Hakk hadis-i kudside kendisinin kendi sırını koymuş. Demiş ki: Allah’ın zatını tefekkür etmek, düşünmek yasaktır. Haramdır. “O insanlar düşündü mü ki?” diye ayet-i kerimelerde sorgu vardır. “Aklettiler mi ki?” sorgu vardır. Eğer düşünme de hür değil de Allah’a ait olmuş olsaydı Allah kendi kendisine soruyor, olmuş olacaktı. Düşünceyi Cenâb-ı z dedi ki, “Siz düşündünüz mü?” “Peki, bu noktada Hazreti Âdem aleyhisselamdan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine kadar olan kısımda peygamberlerde düşünce hür müydü?” Hürdü. “Kader konusunda sizin dediklerinize tamamıyla katılıyorum da sadece ben dileyemeden siz dileyemezsiniz ayeti var. Ona bir açıklık getirebilir misiniz?” Kulun dilemesinin sınırı vardır. Kul o kendi kudret sınırının içerisinde bir şeyi ister ama o noktada kulun fiiliyatı Allah’a aittir o manada. Kul belki de bu kalemi sana atmayı ister ama bunu yaratacak olan

Allah’tır. Sen diledin ama atmayı, Allah’ın da bunu dilemesi lazım, yaratması lazım ki kalem sana atılsın. O yüzden Allah bunu yaratmadıkça sen bunu atamazsın, senin istemen yetmez. Düşünüyorsun ama O yaratmadıktan sonra bir anlamı kalmıyor. “Yunus Emre ‘ben sırat köprüsünün üzerine evler kurarım’ kelimesi de normal alışılmış düşüncenin üstünde çıkmış oluyor?” normal alışılmışını bırak, çok çok üstündedir. “O zaman isterse insan kıyamet ve kâinat kavramlarını da kendisi değiştirebilir.” Sufi kendi hal aleminde onu yaşar “Değiştirir de yani.” Değiştirir demeyelim biz ona, yaşar diyelim. “Kaza, kaderin içinde midir insanlar için?” Kaza günlük hayatımız bizim. Şurada sohbetimiz kaza bizim. “Bu, iyi veya kötü olsun.” Bizim istememizle alakalı. Bakın, insan tarif ettim az önce. İnsan tarif ederken altını çizdim, iyi dinleyin, insan tarifini iyi dinleyin. Güzeli, iyiyi reddedebilen; kötüyü, çirkini isteyebilen. Tokken yiyebilen, açken yemeyebilen bir varlık. İnsan tarifi. Tokken yiyebilen. Karnı tok, çok güzel bir Antep tatlısı var karnı tok ama. Çok güzel bir Maraş dondurması var, karnı tok ama. Çok güzel bir Bayındır güveci var, karnı tok ama. Nuri harika bir köfte yapmış ama karnı tok, yiyebiliyor. Karnı aç. Oruçlu. İftar vaktin belli, yeme. Yemiyor. Karnı aç, oruçlu da değil. Yemiyor. Karnın aç, yemek var, yemiyorsun, reddedebiliyorsun. Bunu döndür şimdi, de ki, sana yedirmeme düşüncesini ve yedirmemeyi direkt Allah sana cebretti. Sen bunu düşünmedin. O zaman kafir, kafirliğini düşünmedi, ona Allah düşündürdü. Müminin müminliğini düşünmesi direkt ona Allah düşündürdü, müminin imanı da Allah’tan, kafirin küfrü de Allah’tan. Yaratma değil, isteme. Anladınız mı? Kafirin kafirliğini yaratan da Allah, müminin müminliğini yaratan da Allah ama müminliği veya kafirliği isteyen biziz. İnsan bu olunca o zaman kaderin cebriyesi kalmıyor bu düşüncede olursak. Yani burada “Dilediğini yapar.” demek, istediğini küfre götürür. Yani Allah bir kimseyi aldı, sen kafirsin, dedi, yazdı oraya. O kimse kafir oldu. Kulun bunda bir sorumluluğu yok, kulun bunda bir idraki yok düşüncesi yok. Allah onu aldı, götürdü, kafirlik denizine attı. Allah öbürkünü de aldı götürdü, müminlik denizine attı. Kafir dedi ki, niçin beni kafirlik denizine attın? O da dedi ki, ben seni kafir olarak yarattım, diledim. Bu İslam düşüncesi değil. Bir kimsenin Müslüman anneden babadan veya Hristiyan anneden babadan doğması kendi iradesinin dışında. Kader. Kendi iradesinin dışında, biz ona kader derken yine farklı bir noktaya getireceğiz. Devam ediyoruz.

Ebu el-Hüseyin bin Abdullah İbni Sina ile onun gibi düşünenler de “Tanrı varlığı kendi özünü gerektirir. Onun varlığı alemin varlığından ayrıdır ancak alemde tepkisi bulunur.”

Yani bu şu demek: Bunca bu varlık var, bu varlığın dışında Allah var. Burası -semahanenin içerisi- bir varlık Allah’ın varlığı bu varlığın dışında. Yalnız Alemde tepkisi bulunur. Yani Allah burayı kudretiyle, kuvvetiyle idare eder.

Oysa bu iki yargı arasında ateşle su gibi bir ayrılık vardır. İki inançta

köksüzdür. Oysaki tanrının isteği, dileği alemin eğilime göredir.

Yani buradaki insanlar sema etmeye eğimli Allah’ın da isteği o tarafa

Allah bir varlığın eğilimi neyse onu ister. Yani Allah’ın istemesi kulun istemesine bağlıdır. Onun eğilim göstermediğini istemez. Allah’ın eğilimi ile nesnenin eğilimi arasında bir uyum vardır. Allah daha iyi bilir.

Bu noktada kulun isteği Allah’ın isteğini cezbettiriyor. Kul bir tarafa doğru yöneldiğinde Allah da o tarafa doğru yöneliyor. Kul bir şeyi istiyor, Allah da onun isteğini makul ve malum dairede yaratıyor. Algıladığımız bu ise evet, doğru. Ama yok, burada kul isteklerinde Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu kudret sınırında yine. Düşünce değil, bakın, fiiliyat noktasında. Kul burada isteklerinde Allah’ın onun üzerine bahşettiği kudret sınırında. Düşünce hür, onda bir sınır yok.

Yeni Platonculuktan etkilenen İranlı mutasavvıf Beyazıd-i Bestami varlık birliği inancına dayanarak insanın tanrısal bir nitelik taşıdığını daha da ileri giderek “Bana şükürler olsun.” dedi.

Şimdi bu sözler sufi anlayışı yaşamayan insanların algılayamadığı şeyler. Evet, Beyazıd-i Bestami dedi ki “Bana şükürler olsun.” Hallac da “Allahtan başka bir varlık olmadığı için yaratılmış nesneden söz edilmez.” dedi. Hallac da Allah’ı, Beyazıd’ı ve alemi de içine alaraktan dedi ki, ‘’Allah’tan başka varlık yok.’’ Ben Hallac’ın bu sözü söylediğini söylemiş olarak kabul ediyorum, söyleyip söylemediğine bakmıyorum. Eğer bu sözü söylediyse ben de eleştireceğim zaten. Şeyh Bedreddin de “İnsan ister, diler. Bunlar da birer görünüştür. İnsandan yansıyan tanrı eylemleridir. Gerçekte isteyen de dileyen de tanırıdır.” der. Bedreddin de bunlara yakın söyler: Dileyen de isteyen de Allah. Kulun istemesi dilemesi yok yani. Vahdet-i vücud, varlığın birliğini var edenle var edilenin bir olduğunu, var edenin varlığı nedeni ile varlıkların varlaştığını savunurken yani vahdet-i vücud bütün bu varlık alemini komple bir görür. Vahdet-i vücud varlık alemini direkt zata bağlayaraktan Allah olarak görmez. Arabî ne Füsusu’nda ne Fütuhat’ında vahdet-i vücud lafzını kullananlar Arabicilerdir. Füsus’ta da Fütuhat’ta da Arabî’nin hiçbir yerde vahdet-i vücuddan bahsettiğini göremezsiniz. İsim olarak da lafız olarak da. Sonradan gelen

lafzını kullanmamıştır. Vahdet-i vücud

vahdet-i vücutçular bu panteistlikten biraz özenerekten, panteizmden biraz bir şeyler kataraktan bütün varlığı Allah’ın varlığı olarak görmüşler. Bakın bütün bu varlığı Allah’ın varlığı olarak görmüşler. Şimdi burada Beyazıd’a gelecek olursak Beyazıd’ın söylediği bir haldir. Bu halde kim olursa olsun o sözü söylerdi. Bu nedir? “Hiçbir yere sığmadım mümin kulumun kalbine sığdım.” Kulun öyle bir manevi hali vardır ki Allah onun üzerinde tecelli etmiştir. Bu tecelli hususi bir tecellidir. Bu, Allah’ın hususi tecellisine mazhar olan kul o esnada “Ben Oyum.” diye bağırır. Sarhoştur, aklı yoktur. Düşüncesi yoktur, fikri yoktur. Sadece ve sadece bu noktada hal olarak düşünsel noktada bağlı bulunduğu bir kayıt yoktur, Allah sıfatlarıyla onun üzerinde tecelli etmiştir, O hamd sıfatı ile onun üzerinde tecelli ettiğinden Beyazıd o hamd sıfatını kendi üzerinde görünce “Kendi kendime hamd ederim.” demiştir. Beyazıd “Ben Allah’ım.” dememiştir. Hallac “Ben hakkım.” demiştir. Ben hakkım. Hak ne demektir? Doğru demektir. Hak ne demektir? Hakikate ermiş kimse demektir. Doğru ve hakikate erene hak denir. Kul “Ben yaratıcıyım.” diyebilir mi? Diyemez, değil mi? Asla söyleyemez, değil mi? Bizde yasaktır değil mi? Bu da bir ders olsun sonra size. Hallac, Hak ism-i şerifi kendi üzerinde tecelli ettiğinde o esnada Hak ism-i şerifinin bütün tecelliyatına gark olduğundan “Ben hakkım.” demiştir. 50 trilyonun var ise, zengin misin? Zenginsin öyle değil mi? Araban var, dairen var, evin var, barkın var. Ben zenginim, diyebilir misin? Dersin, öyle değil mi? Ben zenginim. Benim arabam var, evim var, işim var, kendime yetecek kadar param var. Zenginim ben. Var mı itiraz eden? Var mı beni küfürle algılayacak olan? Var mı bana sen Allah’sın diyecek olan? Peki, Ganiyy kimin ismi? Allah’ın ismi. Ne adı? Zengin, öyle değil mi? Ben zenginim, dedim az önce. Küfür mü işledim ki? Cömertlik kimin sıfatı? Allah’ın. Biz dedik ki: X kimse cömert insandır. Ne oldu? O Allah mı oldu? Ne oldu? Allah’ın sıfatıyla sıfatlandı. “Ne alim adammış?” “Bu, alim adamdır.” El-Alîm. O kimse de dedi ki, “Ya hasbelkader alimiz.” Kafir mi oldu? Hayır.

Şimdi vahdet-i vücuda giriyoruz. Vahdet-i vücutçuların vücudu değil, Arabi’deki vahdet-i vücud. Daha doğrusu Arabi’deki varlık. Arabî bu varlığı Allah’ın zatından ayırmaz ama Allah’ın zatı da demez. Tenzih eder. Varlığı kendi zatının içine koymaz ama kendi zatından da ayırmaz. O yüzden bu varlığa hayal demiş. Ve bu yaratılmış olan bu varlığa hayal alemi, gölge alemi demiş. Ama bir kısım vahdet-i vücutçular bu alemleri Allah’ın zatının içine koyaraktan alemdeki her eşyayı ve tecelliyatı Allah’ın zatı hükmünde görmüş. O zaman bu kalem de Allah’ın zatı, bu kibrit de Allah’ın zatı, necis de Allah’ın zatı haşa. Necis sözler de Allah’ın zatı, her şey Zatullah’ın içinde. Düşündüğümüz zaman o zaman farklı bir felsefe çıkacak orta yere. Allah der ki: Allah necisi sevmez, Allah küfrü sevmez, Allah kafileri sevmez, Allah cimrileri sevmez. Biz komple bütün varlığı Allah’ın zatının içine koyduğumuzda

sıkıntı var ama Arabi’yi iyi anlayın, varlığı Allah’ın gölge alemi gibi görürsek gerçekte yok yani, hayal. Bu alemi hayal alemi olarak görüp Arabî der ki “İnsanlar uykudadırlar, öldüklerinde uyanırlar.” O zaman biz bu varlık alemini uykuda görürsek veya bu varlık alemini rüyadaymış gibi hissedersek rüyadaysak ve biz burada uyuyorsak bakın, burada Arabî insandaki fikir ve düşünceyi farklı bir boyuta taşır der ki bize, ‘’Siz uyuyorsunuz, uykudasınız.’’ Uykuda uyurken bir rüya gördüğünüzde o hakikattir, der. Bugünkü vahdet-i vücutçuların algılayamadıkları, anlayamadıkları bir şey var: Bu varlık alemi, varlık, komple Allah’ın zatıysa astrofizikçiler hesapladılar; alem hızla genişliyor ve büyüyor. Allah zat noktasında büyüyor. Allah’ın sıfatları sonradan olgunlaşmaz, kemale ermez, büyümez, küçülmez. Allah’ın sıfatları kamildir. Eğer ki hesaplandı, kitaplandı, bitti. Komple bu alem içinde bulunduğumuz alem, varlık alemi hızla genişliyor büyüyor. Onların (Beyazıd ve Hallac) vahdet-i vücudla alakası yok. Vahdet-i vücutçular onları kendi kendilerine vücudun bir parçası gibi gördüklerinden dolayı zannediyorlar. Böyle bir hal yaşamamışlar. Sufi terbiyesi almamışlar. Sufi eğitimi almamışlar. Sufi itikafa girer, itikâfa girdiğinde başlar la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah. “Geliyor.” derler. Sufi farkında değildir, ayağa kalkar. “Hazreti Peygamber geliyor.” derler. Oranın nuru değişir, o nur önce karşıdan geliyormuş gibi gelir ona, kendisi de o nurla nurlanır ve Hazreti Muhammed-i Mustafa’yla görüşür. O esnada o sufi “Ben Muhammed nurundanım.” dese hakkı mıdır? Evet ama o andır o. O esnada Muhammed-i Mustafa’ya benzer mi düşüncesi, hali, ahvali? Benzer. O yüzden demiştir halifelerim diye. Bu sufi terbiyesini, eğitimini, halini yaşamayan vahdet-i vücutçular bunları anlamaktan uzaklar.

Şimdi vücud sınırlı ise Allah’ın zatı sınırlı. Küfür mü? Evet. Vücud büyüyorsa Allah’ın zatı ne oluyor? Büyüyor. Küfür mü? Küfür. Vahdet-i vücud bu değildir. Anladınız mı şimdi? Bu Arabî değildir, vahdet-i vücutçuların sözüdür bu. Arabî şöyle der “Vücud, Allah’ın zatı değildir; Allah’ın zatından ayrı da değil.” Gerçekte hayal, hayal. O zaman hayal var mıdır? Vardır. Hayal vardır ama hayaldir. Hazreti Mevlâna “Sen bu alemi hayal üzerine yürür gör.” Bu alem hayalin içerisinde yürür gör. Hayal. Arabî’yle Mevlâna arasında ne fark kaldı? Bir çıt daha. Hazreti Mevlâna Arabî’den bir çıt ilerdedir ama Mevlâna Türk’tür, almış olduğu eğitim ve vermek istediğini insanların alması gerekir. Ne der? “Senin ilmin karşındakilerin anlayacağı kadardır.” der. İşte vahdet-i vücutçularla Arabî’nin ve Hazreti Mevlâna’nın ayrıldığı nokta burasıdır. Ben Arabî’yi severim. Arabî’nin fikirlerini kabul ederim, düşüncelerini kabul ederim, Arabî okurum, vahdet-i vücutçu değilim. Hazreti Mevlâna’yı okurum, fikirlerini kabul ederim, vahdet-i vücutçu değilim. Fatih Sultan Mehmed Han hazretleri Arabî’nin görüşleri ile Arabî’ye karşı şerh yazanların görüşlerini bir kitapta

toplatmış. O kitabın çevirisini okudum, kaldım. Hiç vahdet-i vücuddan bahsetmemişler. Arabî’nin felsefesi aleme, insanlara, velilere bakış açısı, Allah’a bakış açısı ve karşı tezlerini koymuşlar ve Fatih kendi tebaasını Arabî felsefesine göre devam etmesini istemiş ve Anadolu’daki İslam algılayışı ve anlayışı fıkıh açısından Hanefi’dir; sufilik açısından Arabî ve ‘’Mesnevi’’dir. Arabî ve ‘’Mesnevi’’dir. Muhakkak Osmanlı imparatorluğu geniş bir imparatorluk, geniş bir imparatorluk olduğundan her şeyi içinde ağırlamış.

Vahdet-i mevcud: Var olanların birliğini var olan olduğu için bir var edenin bulunduğunu, var olanların varlığının tanrının varlığını kanıtladığını savunur.

Demiş, evet. Ben vahdet-i mevcud veya vahdet-i vücud lafzının ikisini de reddedenlerdenim. Ben ne vahdet-i vücutçuyum ne de vahdet-i mevcutçuyum. Ben ikisinin de anlamsız savaşlarına katılanlardan değilim çünkü vahdet-i vücutçuları da beğenmiyorum. Beğenmemek tabiri biraz sert ama reddediyorum onları. Vahdet-i mecvutçular da vahdet-i vücutçulara göre oluşmuşlar. Bir şey kötüyse kötüye karşı da başka bir şey oluşturmanın bir anlamı yok. Kötüyü reddet gitsin. Bakın, vahdet-i vücutçuları reddedenlerdenim, Arabî’yi değil. Mesela vahdet-i vücutçuların bir kısmı da Hazreti Mevlâna’yı vahdet-i vücutçu görürler, onu da Hazreti Mevlâna’nın sözüne bağlarım. “Bu alemde herkes zannınca bana dost oldu. Benim sırlarımı araştıran benim sırlarıma aşina olan çok az oldu veya olmadı.” Vahdet-i vücutçular kendi zanlarıyla Arabî’yi ve Hazreti Mevlâna’yı vahdet-i vücutçu ilan ederler, hiç alakaları yoktur. Hiçbir İslam sufisi vahdet-i vücutçu olmaz. Hiçbir sufi. Muhammedî bir sufi vahdet-i vücud düşüncesinde olmaz ya da bilmiyordur, cahilliğindendir. Ama Muhammedî bir sufi Arabî’yi okur, Arabî’den dersini alır, Hazreti Mevlâna’yı okur, Hazreti Mevlâna’dan dersini alır. Bu noktada Arabî’yi sakın vahdet-i vücutçu görmeyin. Vahdet-i vücutçular ısrarla Arabî’yi vahdet-i vücutçu göstermeye çalışsalar bile. Neden? Çünkü dayanakları yoktur, dayanacakları yer yoktur. Bir klişedir, o bir şirket levhası gibidir vahdet-i vücud, arkası Arabî ile dolu değildir. Arkası hezeyanla, varsayımla doludur. Bu kadar. “Peki insan hürse düşüncede kin, nefret duyguları nerden geliyor?” Hür. Kin, nefret bunları da O yarattı ama diyor ki: Seni düşüncende hür bıraktım, kinlenme. İmtihanın sırrı bu. Kin, nefret de Allah’a ait yaratma noktasında. “İnsanoğlunu hür bırakıyor?” Hür.

Burada son not var: Cüzi irade vahdet-i vücudu inkâr edip vahdet-i mevcuda yönelmez mi? demiş. Hayır. Bu anlattığım noktada bizim cüzi irademizi kabul etmemiz vahdet-i vücudu zaten bu manada reddettiğimizden bir sıkıntı yok.

“Sohbetinizde dediniz ki: Allah ağacın üzerinden veli sıfatını tecelli etmez. Allah’ın sıfatları noktasında, insanın üzerinden eder, dediniz. Ben de Allah’ın bütün sıfatlarının düşünce olarak, bu sohbetten önce, bütün nesnelerin üzerinden tecelli edebileceği düşünce yapısındaydım yani Allah ağacın üstünden de veli sıfatını tecelli ettirebilir ama biz duyuyor muyuz, o önemli değil mi?” Allah’ın sıfatları bütün varlık alemini kapsamıştır. Her şeyin üzerinden her şeyi tecelli ettirir ama “Bu ağaç benim velimdir. Gidin ona.” demez. “Ama onun üzerinden velayet sıfatı muhakkak açıktır?” Bütün sıfatları bütün her şeyin üzerinde tecelli eder.

İdam edilişinin 1091.yılında Hallac’ı saygı ve rahmetle anarak başlıyoruz.

Nefes III — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları