Nefes III

Nefes III — 30 Mart 2013 Sohbeti

NEFES III • 3/19

30 Mart 2013


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

30 Mart 2013 Tarihli Sohbet

Hallac-ı Mansur. Aşk şehidi.

İnsanın alem temelindeki

insaniyeti onun cem etme özelliğine dayanmaktadır. Alem-i sagîr olarak insan (gerçi siz bunu ters çevirdiniz ama) alemde bulunan bütün sıfatları nefsinde toplar. Bu bakımdan Hak en mükemmel biçimde insanda tecelli eder. Bu tecelli de ancak insanlardan insan-ı kâmilde vuku bulur.

Arabî’nin kevni insan kavramı Fusûs’ta sayfa 251,253,198,199 şöyle açıklar: Musa doğduğu zaman bir tabut içine konularak deryaya yani Nil’e bırakılmıştır. Arabî burada tabutu Musa’nın nasutu yani bedeni cismani vücudu, suyu ise onun vücudu aracılığı ile nasibi olan ilmidir.” der. Nefsin bu cisimde hasıl olması ve bu bedeni tasarruf ve tedbiriyle memur edilmesiyle Allah da bütün kuvvetleri nefsin kullanacağı aletler kıldı. Kendisine sekinet (İbranice şekine) ilahi huzur bulunan bir tabutun idare edilmesinde nefis Allah’ın kendisinden dilediği şeye ancak onunla yani ilimle erişir. Böyle olunca Allah da Musa’ya bildirdi ki ruh her ne kadar bedenin sultanı olarak onu yönetirse de onu ancak bedenin vasıtaları ile yönetir. Hak Teala’nın alemi idare etmesi de böyledir. Alemi ancak alem ya da onun suretiyle yönetir. Burada alemin sureti Hakk’ın kendisini isimlendirip vasıflandırdığı Esma-ül Hüsna ile yüce sıfatlarıdır.

Arabî, alemin Hak tarafından yönetimini ikiye ayırır.

1- Hak aracılığı ile

2- Alemin sureti aracılığı ile

1.de Hak alemdeki eşyayı bir takım zorunlu bağlantılara rabdederekten tabiri caizse alemin kendi kendisini yönetmesine izin vermektedir. 2.si tamamen farklıdır. Burada Hak Teala alemi sürekli değişen kevni suretlerinin Esma-ül Hüsna ve sıfatları yani ezeli ve ebedi olan suretler aracılığı ile batınen yönetmesi ve tanzim etmesi. Bu Hakk’ın alemdeki her şeyi a’yân-ı sabiteler aracılığı ile yönetmekte olduğuna denktir. (Ahmet Yüksel Özemre) Devam edelim,

Kur’an’da “Allah göklerde ve yerde olan şeylerin hepsini sizlere musahhar kıldı.” der. Şu hâlde alemde ne varsa hepsi insanın tesiri altındadır ama bu gerçeği ancak alim olan insan-ı kâmil bilir ve bunu bilmeyen kimse de cahil kalmış olan insan-ı hayvandır. Arabî’ye göre insanın kemali ve ona tahsis edilmiş olan yüksek mertebe onun mikro kozmik tabiatından başka bir deyimle onun cem etme yeteneğindendir. Göz bebeği insan için ne ise insan da Allah için odur ve görmek ile eş anlamlı tutulmuştur. Çünkü Arapçada gözbebeğine, gözdeki insan denir. İşte

bunun için insan denilmiştir, zira Hak Teâlâ yarattıklarına onun aracılığı ile bakar ve rahmet eder. (Fusûs 13-49/50)

Arabî’nin şu sözüyle bitirelim: Hakikatte biz kullarız ve Allah Teâlâ da bizim efendimizdir ama bil ki sen ya da ben insan dediğimiz vakit biz Onun ayn’ı oluruz. Yani göreni oluruz manasında.

Soru: Mademki Allah’ın her şeyiyle donatmış olduğu insan Onun mükemmel sureti durumundadır, o halde insan hakkında ne söylenirse en azından belirli bir anlamda Allah için de söylenebilir. Bu da insan Hak’tır hükmüdür. Peki insan-ı kâmil olan insan ile Hak arasındaki temelden bir fark yok mudur? Siz hemen “Olmaz mı?” diyeceksiniz ama “Sizler en yücesiniz ve Allah da sizlerle beraberdir.” (47/35 Muhammed Suresi)

Arabî’nin bu tefsiri oldukça orijinal bir tefsirdir. Bilinen bütün tefsirlerden

çok farklı bu tefsir için ne düşünürsünüz?

İdam edilişinin 1091.yılında Hallac’ı saygı ve rahmetle anarak başlıyoruz.

Hallac-ı Mansur. Aşk şehidi.

İnsanın alem temelindeki

insaniyeti onun cem etme özelliğine dayanmaktadır. Alem-i sagîr olarak insan (gerçi siz bunu ters çevirdiniz ama) evet alemde bulunan bütün sıfatları nefsinde toplar.

Ben onu ters çevirmedim, ben onu düz çevirdim. İnsan alem-i kebirdir, alem-i sagîr değildir, yani büyük alemdir. Her ne kadar Arabî insanı küçük alem diye nitelendirdiyse de mademki insan bu alemde halifedir o zaman alem-i kebirdir.

Bu bakımdan Hak en mükemmel biçimde insanda tecelli eder. Bu tecelli

de ancak insanlardan insan-ı kâmilde vuku bulur.

Hak en mükemmel biçimde insanda tecelli eder, insan-ı kâmilde farklı bir noktada tecelliyat vardır, yani Allah bütün insanlarda ilme’l yakin noktasında mükemmel tecelli eder ama buraya bir parantez açaraktan devam edeyim. İnsan-ı kâmillerde hakke’l yakin noktasında tecelli eder. Allah’ın bir ilmi tecelliyatı vardır, bir ayni tecelliyatı vardır, bir de hakki tecelliyatı vardır. Ayni tecelliyatı, ilmi tecelliyatıyla hakki tecelliyatının arasında transformasyon sağlar; o yüzden bu noktada burayı parantez açaraktan burayı açmak gerekir. Cenâb-ı Hak bir şeye bir ilmen yakin olur. İlmen Allah’ın yakınlığı bu noktada tabiri caizse hususi değildir. Allah her şeye ilmi noktada yakindir. Taşa, toprağa, ağaca, güle, sineğe, sivrisineğe, akan suya, denize, hücrelere, gözünüzün gördüğü görmediği varlığın bütün

derecelerindeki bütün varlığa ilmen yakindir. Bu ilmi tecelliyattır. Bu ilmi tecelliyatta Cenâb-ı Hak bütün varlığın bütün boyutlarındakine, hepsine yakındır; hepsine de tecelli etmiştir sıfatlarıyla. Bu işin orta noktası vardır, ayne’l yakin noktası.

Ayne’l yakin noktasındaki Allah’ın tecelliyatı,

ilme’l yakin noktadaki tecelliyatından biraz daha hususidir. Bunun üzerinde bir de hakke’l yakin tecelliyatı vardır ki o insan-ı kâmillerde ve hazreti peygamberlerde hakke’l yakin noktası tecelli eder. O yüzden Allah bütün her şeye bu manada ilmi noktada mükemmel yakındır. İnsan olarak da bütün insanlarda, bütün insanları bu noktada mükemmel noktada yaratmıştır. “Ben insanı eşref-i mahlukat olarak yarattım.” dediğinde ayırmaz. İnsan bu noktada hangi imani noktada, nerde olursun olsun insani noktası da nerde olursa olsun onun üzerinde ilme’l yakin olarak tecelli ettiğinden onu mükemmel yaratmıştır. Eşref-i mahlukattır. İkinci derecedeki ikinci kategorisi ayne’l yakin noktasındadır. Onda hususi manada tecelli eder. Bu hususi mana az önceki hakke’l yakin noktasındaki hususi mana değil. Buradaki kullara veya insanlara tecelliyatı imanla alakalıdır.

Bir daha var, o ne? Hakke’l yakin. Bu imanın kemal noktasıdır. İşte insan-ı kâmillere bu tecelli insan-ı kâmillerde özeldir, hususidir. Bu manada insaniyet olarak onun üzerinde bütün insaniyet dereceleri ve makamları peygamberlerin en önemlisi Hazreti Peygamber, ondan sonra geçmiş peygamberler, ondan sonra velilerin üzerinde tecelli eder.

Arabî’nin Kevni insan Kavramı Fusûs’ta sayfa 251, 253, 198, 199 şöyle açıklar: Musa doğduğu zaman bir tabut içine konularak deryaya yani Nil’e bırakılmıştır. Arabî burada ‘’tabutu Musa’nın nasutu yani bedeni, cismani vücudu; suyu ise onun vücudu aracılığı ile nasibi olan ilmidir.” der. Nefsin bu cisimde hasıl olması ve bu bedeni tasarruf ve tedbiriyle memur edilmesiyle Allah da bütün kuvvetleri nefsin kullanacağı aletler kıldı. Kendisine sekinet (İbranice şekine) ilahi huzur bulunan bir tabutun idare edilmesinde nefis Allah’ın kendisinden dilediği şeye ancak onunla yani ilimle erişir. Böyle olunca Allah da Musa’ya bildirdi ki ruh her ne kadar bedenin sultanı olarak onu yönetirse de onu ancak bedenin vasıtaları ile yönetir. Hak Teala’nın alemi idare etmesi de böyledir. Alemi ancak alem ya da onun suretiyle yönetir. Burada alemin sureti Hakk’ın kendisini isimlendirip vasıflandırdığı Esma-ül Hüsna ile yüce sıfatlarıdır.

Arabî alemin Hak tarafından yönetimini ikiye ayırır.

1- Hak aracılığı ile

2- Alemin sureti aracılığı ile

Birincide Hak alemdeki eşyayı bir takım zorunlu bağlantılara rabt ederekten tabiri caizse alemin kendi kendisini yönetmesine izin vermektedir. İkincisi tamamen farklıdır. Burada Hak Teala alemi sürekli değişen kevni suretlerinin Esma-ül Hüsna ve sıfatları yani ezeli ve ebedi olan suretler aracılığı ile batınen yönetmesi ve tanzim etmesi. Bu Hakk’ın alemdeki her şeyi a’yân-ı sabiteler aracılığı ile yönetmekte olduğuna denktir. (Ahmet Yüksel Özemre) Devam edelim.

Kur’an’da “Allah göklerde ve yerde olan şeylerin hepsini sizlere musahhar kıldı.” der. Şu hâlde alemde ne varsa hepsi insanın tesiri altındadır ama bu gerçeği ancak alim olan insan-ı kâmil bilir ve bunu bilmeyen kimse de cahil kalmış olan insan-ı hayvandır. Arabî’ye göre insanın kemali ve ona tahsis edilmiş olan yüksek mertebe onun mikro kozmik tabiatından başka bir deyimle onun cem etme yeteneğindendir. Göz bebeği insan için ne ise insan da Allah için odur ve görmek ile eş anlamlı tutulmuştur. Çünkü Arapçada gözbebeğine, gözdeki insan denir. İşte bunun için insan denilmiştir zira Hak Teâlâ yarattıklarına onun aracılığı ile bakar ve rahmet eder. (Fusûs 13-49/50)

Arabî’nin şu sözüyle bitirelim: Hakikatte biz kullarız ve Allah Teâlâ da bizim efendimizdir ama bil ki sen ya da ben insan dediğimiz vakit biz Onun aynı oluruz. Yani göreni oluruz manasında.

Soru: Mademki Allah’ın her şeyiyle donatmış olduğu insan Onun mükemmel sureti durumundadır, o halde insan hakkında ne söylenirse en azından belirli bir anlamda Allah için de söylenebilir. Bu da insan Hak’tır hükmüdür. Peki, insan-ı kâmil olan insan ile Hak arasındaki temelden bir fark yok mudur? Siz hemen “Olmaz mı?” diyeceksiniz ama “Sizler en yücesiniz ve Allah da sizlerle beraberdir.”( 47/35 Muhammed Suresi)

Arabî’nin bu tefsiri oldukça orijinal bir tefsirdir. Bilinen bütün tefsirlerden

çok farklı bu tefsir için ne düşünürsünüz?

Buradan biraz geriden gelelim. Musa aleyhisselamın kıssasıyla alakalı Arabî Fusûs’unda peygamberlerin üzerinden kendi tasavvufi yorumlarını ve kendi tasavvufi dairesini açıklar. Peygamberlerin başına gelen hadiselerden, hikayelerden enteresan bir şekilde farklı bir yorum katar. Musa bahsi, Şit bahsi, Âdem bahsinden başlar; sonra peygamberleri sıralamaya başlar ve peygamberlerin başına gelen hadiseleri farklı yorumlar. Tabi bunları yorumlarken mesela Musa aleyhisselamla alakalı herkesin bildiği bir kıssa vardır. Bu kıssa nedir? Musa aleyhisselam doğmuştur, Musa aleyhisselam doğduktan sonra Firavun kendi imparatorluğunu yıkacak olan Musa’yı katletmeye karar verir. Yani şimdi Musa’nın geliş noktasını biz

alalım ki sonucuna düzgün varalım. Kahinlerini toplar, kahinler derler ki: Bu sene rahme düşecek senin sarayını yıkacak olan kimse. Bu sefer ayın hareketleri izlenerekten, ayın hareketleri izlenerekten gün tespit edilir; gün tespit edilince Firavun şehrin ortasına büyük eğlenceler, eğlentiler ve büyük hediyeler koyar. Bütün erkekleri oraya toplar. Bütün erkekler ordadır. Ev ev aranır. Ev ev aranır ve hiçbir yerde erkek bırakılmaz. Erkekler şehrin göbeğinde toplanmış vaziyettedirler ve Firavun kâhinlerini toplayaraktan bunu son noktaya kadar izletir. Bunu şimdi bugünkü teknolojide kameralara çevirebilirsiniz, bugünkü teknolojide herkese bir çip takıldığını düşünebilirsiniz, bugünkü teknolojide herkesin bir merkezden beyinsel olarak idare edilmesine çevirebilirsiniz. Aslında Firavun öylesine bir şey yaptı ki bütün erkekleri tek merkezde topladı. Düşüncesini, fikriyatını ve fiiliyatını topladı. Düşünce, erkeklerin düşüncesi, hepsi de bir yerde toplandı. Fikirleri bir yerde toplandı, fiiliyatları da bir yerde toplandı ve toplanılan şey hak değildi. Perdenin gerisinde haktı, perdenin önünde hak değildi. Perdenin gerisinde nasıl haktı? Perdenin gerisinde her şey haktır. Perdenin gerisinde hak olmayan hiçbir şey yoktur. Perdenin gerisinde küfür de haktır, cehennem de haktır, isyan da haktır. Bu perdenin gerisindedir. Bu perdenin gerisi bize açık mı? Değil. Açıldığı zaman hak olduğunu görmüşler. Biz onlardan nakilciyiz, başka bir şey değiliz biz. Eyvallah. Kapattık. Ve bütün hepsini de topladı, toplayınca kadınlar evde. Kadınlara da dedi ki: ‘’Asla bu gece erkeklerinizle ilişkiye bir girmeyeceksiniz.’’ Erkeklere de dedi: ‘’Bir ilişkiye gitmeyeceksiniz.’’ Kahinler her an gözetim altında tutuyorlar bütün topluluğu. Musa’nın babası Firavun’un en yakın dostu. Firavun onu da saraya çağırdı, ona da güveni yok. Ama o Musa’nın annesini görünce dayanamadı ve Musa’nın annesiyle, eşi ya, eşiyle bir anda birlikte oldu. Devam ediyorlar kahinler bakmaya ve dediler ki: ‘’Ana rahmine düştü, engelleyemedin. ‘’Firavun çıldırıyor. Bu işin zahir hikayesi. Ardından o sene doğan bütün erkekleri katlettiler. Ne kadar hamile kadın varsa katlettiler Firavun. Hala daha hamile görünüyor. Cenâb-ı Hak Musa’nın annesine öyle bir ilham etti, doğduğunu söyledi kahinler. Doğduğunu söyleyince yakalanacak belli artık. Bir rivayette babası Musa’yı ele verecek, ele verdi, bir rivayette birisi gördü. Burası çok önemli, önemli değil. Ama Cenâb-ı Hak ayet-i kerimede diyor ki: “Biz Musa’nın annesine vahyettik.’’ Sen bir tahtadan bir şey yap, onun içerisine çocuğu yatır, Nil’e bırak, Allah’a tevekkül et. O da Nil’e yatırdı, Allah’a tevekkül etti. Kur’an bize naklediyor. Firavun’un hanımıyla Firavun birbirleriyle iddiaya giriştiler, Nil’den bir tahta geliyor çünkü. Firavun dedi ki: “Bu gelen bizim olsun.” Hanımı dedi ki: “Canlıysa benim olsun.” O da dedi ki: “Malsa benim olsun.” Para, mal. O gelene, Nil’den gelene baktılar çocuğa. Çocuk bir erkek çocuğu ve Firavun eşine onu verdi. Firavun Musa’yı sevdi. Firavun’un eşi de onu sevdi. Onu aldılar, süt annesi arıyorlar. Hep hamile kadınların çocuklarını

düşürttürüp öldürdüler ya; işte kadınlar, herkes saraya gelip emzirmek istiyorlar. Musa bir türlü emmedi hiçbirisini. En sonunda annesi gelince annesini emdi ve annesi saraya her gün Musa’ya süt annelik yapıp emzirmeye geldi. Musa’nın hikayesi bu. Sonradan Musa büyüdü, serpildi, büyüyüp serpildikten sonra ona peygamberlik ilham edildi. O peygamberliği olunca Firavun’la çatıştı ve Musa Firavun’un sarayının batmasına sebep oldu.

Şimdi Musa hikayesi Kur’an’da ve yeni ahitte ve eski ahitte geçen hikâye bu üç aşağı beş yukarı. Şimdi Musa ile alakalı İbni Arabî Musa’nın o küçük kayığın içerisindeki yolculuğunu tabut olarak görüyor ve Nil’i ilim olarak görüyor. Nil nehrini ilim olarak görüyor ve diyor ki: ‘’Musa tabut içine konularak deryaya yani Nil’e bırakılmıştır. ‘’Arabî burada tabutu Musa’nın nasutu yani bedeni cismani vücudu, suyu ise onun vücudu aracılığı ile nasibi olan ilmidir, der. Nefsin bu cisimde hasıl olması ve bu bedeni tasarruf ve tedbiriyle memur edilmesiyle Allah da bütün kuvvetleri nefsin kullanacağı aletler kıldı, der.

Şimdi Cenâb-ı Hak insanın kendisine bütün alemi hizmetçi kılmıştır. Şimdi az önce insana yakınlığı üç veçhede almıştık. İnsana bütün alemin yani Musa aleyhisselam buna dahil, insana bütün alemin hizmetçi olması ve insanın aleme musahhar olması yine üç derecededir. Birincisi herkes gibi biz beşer noktasında beşerî olarak ne kadarsa beşerî ilmimiz ve beşerî gücümüz biz o kadar aleme musahhar oluruz. Ama aleme öyle musahhar olmak vardır ki örnek: Hazreti Ali Efendi’mizin bir avuç toprağa üç İhlas bir Fatiha okuyup yedi altın olması gibi. Buradaki aleme ve eşyaya hükmetmek veyahut da ona musahhariyetlik farklı bir noktaya gider. Böyle olunca peygamberlerin aleme musahhar olması farklı bir noktada algılanması gerekir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir avuç toprak attı, gülle oldu, karşıdaki düşman dağıldı veyahut da Hazreti Peygamber iki rekât namaz kılıp aya eliyle işaret etti, ay ikiye bölündü. Bakın buradaki insanın aleme musahhariyeti, alemi bu noktada tasarrufiyeti farklılaştı. Hazreti Ali Efendi’miz sabah namazına yetişmek için uğraşırken güneşin doğması durduruldu, aleme olan tecelliyat farklılaştı. Böyle olunca Cenâb-ı Hak seçilmiş kullarına hakke’l yakin noktasında duraraktan alemi onlara birinci dereceden hizmetçi eder. Aslında su hizmetçidir Musa’ya, aslında tabut hizmetçidir Musa’ya, aslında Musa’nın annesi gibi görünen zahir noktada anne hizmetçidir Musa’ya, onun eşyadan bir farkı yoktur, Firavun hizmetçidir Musa’ya, Firavun’un annesi hizmetçidir Musa’ya. Bunların hiçbirisinin de bu noktada eşyadan bir farkı kalmaz. Mazhariyeti, onların alemin üzerindeki tecelliyatı farklı bir noktada olur. O zaman Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hurmayı toprağa diker, hurma anında filizlenir, büyür, hurma verir. Anında yerler. Aleme olan mazhariyeti farklıdır. Ebu Leheb eline

taşı alır, der ki: “Benim elimdekileri söyle”. Elindekileri söylerse Onun kâhin olduğuna hükmedecek çünkü o. Der ki: (Resulullah) “Ey amcam, ben senin elindekileri söylemeyeyim, istersen elindekiler benim kim olduğumu söylesin.” Ebu Leheb çakı bulmuş çocuklar gibi sevinir, der ki: ‘’Yakaladım şimdi Onu.’’ Utandıracak ya. Der ki: “Ey kardeşim oğlu, sen neyi istediğinin farkında mısın, ne söylediğinin farkında mısın?” O da der ki: “Ey amcam, ben sana işin zor olanını söylüyorum. Elindekiler istersen benim kim olduğumu söylesin.” “Hadi söylesin.” der. Elindeki taşlar “Eşhehü ellâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûluhu” deyince taşları atar Ebu Leheb. Mazhariyeti ve tecelliyatı farklı. Bunu sen eline taşları eline almış olsan taşlar dillenmeyecek senin elinde.

Sana da alem musahhar kılındı, sana da alem emrine verildi amma sen seçilmişlerden değilsin bir, o noktada değilsin iki. İşte Musa’nın bu noktadaki hal ve hareketlerinin hepsi de Musa o esnada bilinci yok, Allah’ın direkt ona hususi manada onu ele almasıyla alakalı. Allah’ın ona olan yakınlığı hakke’l yakin noktasında. Hakke’l yakin noktasında olunca Musa’nın kendinde olup olmaması söz konusu değil ve o tabut veya o suyun bu noktada bir hükmü yok. Orda tabut da su da zahir manada bakanlar için geçerli. Ona sebepler dairesinde bakanlar için lazım tabut da su da. Aslında tabut da Nil nehri de örtü. Neye örtü? Allah hakikatini tabut ve suyla örttü. Hakikatini görünen bir şeyle gizledi. Sen onun arkasına bak. Sen onun arkasına baktığında tabutu görmeyeceksin, ya? Direkt Allah’ın hususi manada, hakke’l yakin noktasında; bir kulunu, bir peygamberini nasıl koruyup muhafaza ettiğini göreceksin. Eğer tabutu görürsen arkadaki hakikatten noksan kalacaksın. Eğer suyu görürsen Nil’i görürsen hakikatten noksan kalacaksın. Nil gayri ihtiyari salına salına sarayın önüne kadar onu kendisi tesadüflerle mi götürdü? Veyahut da Musa’nın annesi tesadüflerle mi Musa’yı bir salın içerisine koyup da gönderdi? Bunun arkasında direkt güç, kudret ve kuvvet Allah’a aittir. Burada Arabî; oradaki insanların bu meseleyi anlaması bu meseleyi yorumlarken okuyucunun seviyesine inmiş, tabutu da suyu da farklı yorumlamış. Biz Arabî’ye küstahlık noktası değil, burada işin hakikatini görelim. Burada işin hakikati, burada işleyen her şey Allah’a aittir. Buradaki bütün tecelliyat Allah’ın direkt zat-ı uluhiyetinden gelmektedir. Yani burada muhakkak ki zat-ı uluhiyeti sıfatları tarafından çalışır amma buradaki o tabutu ve suyu veyahut da bu tip meselelerde hakikate erişeceksek önündeki sebebin arkasına bakmaya çalışmamız lazım.

Hak Teala’nın alemi idare etmesi de böyledir. Alemi ancak alem ya da onun suretiyle yönetir. Burada alemin sureti Hakk’ın kendisini isimlendirip vasıflandırdığı Esma-ül Hüsna ile yüce sıfatlarıdır.

Arabî alemin Hak tarafından yönetimini ikiye ayırır.

1- Hak aracılığı ile

2- Alemin sureti aracılığı ile

Bu noktada alemi Cenâb-ı Hak yönetirken sıfatlarının tecelliyatıyla yönetir. Sıfatlarının tecelliyatıyla yönetirken hiçbir şey, hiçbir şey tesadüfi değildir. Yine burada biz eğer ki Cenâb-ı Hak alemi iki şekilde yönetir.

1- Hak vasıtasıyla yani Hak ism-i şerifinin tecelliyatıyla.

2- Alemi kendi içerisinde bırakaraktan sıfatları tecelliyatıyla.

Bunun arkasından başka bir şey gelir. Şöyle düşünebilirsiniz çok makul bir şekilde: Alemin Hak ile yönetilmesi ile, sıfatları ile yönetilmesinin arasında ne fark var? Bunu diyebilirsiniz. Bunu dediğinizde çok makuldür bu. Sıfatları çalışıyor burada, burada da Hak çalışıyor. Biz alemin idare edilmesinde, herhangi bir meselede biz o tecelliyata bakarken bu Hak tecelliyatıyla mı oldu; Esma-ül Hüsna’nın tecelliyatı mı oldu; gibisinden farklı bir düşünceye gideceğiz. Belki de kendi dairemizde o meseleyi anlatırken meselenin anlaşılması için kendimizce bize uygunmuş gibi gelebilir bu. Biz kendimizce şöyle diyebiliriz: Bu meseleyi anlatırken böyle konuştuk veya Arabî bunu böyle konuşurken mesele anlaşılsın diye böyle dedi veya Arabî’den çeviri yapan arabiciler böyle anladı. Malum ya ben Arabi’yle arabicileri ayırıyorum ya. Arabiciler halleri olmadığından dolayı meselenin içerisinden çıkamıyorlar. Hali olmak ne demek biliyor musunuz? Bir meseleyi tefekkür ederken, bir meseleyi kendinle istişare ederken -hal ehli odur- meselenin sahibine danışma, meselenin sahibiyle istişare etme haline erişmesi gerekir. Mesela bir kimse Arabî’nin eserini okuyorsa ve Arabî’yle alakalı, o sözüyle alakalı kendinde bir şey oluştuysa Arabî’ye sorabilmeli bunu. Arabî’ye soramıyorsa kendi bilgisi dahilinde, onu kendince tefsir ediyor zahir noktada. Arabî’ye soruyorsa işin hakikatine ulaşıyor. Arabî’nin sözünü Arabî’den daha kuvvetli bir kimseye soruyorsa daha farklı bakın ama bunların hepsi de geçiş süreci. Arabi’nin ilim aldığı merkeze yaslanıp ilmi oradan alıyorsa bir kimse asıl hal sahibi odur. O zaman Arabî’nin nerde eksik olduğunu da o tespit eder. Hiç kimse eksik değildir. Arabî’nin o günkü hal ve tecelliyatı ile bugünkü velilerin, kutupların hal ve tecelliyatı Arabî’den üstündür. Niçin Arabî’den üstündür? Allah dinini tamam edecek, Allah nurunu tamamlayacak. Allah dinini tamam edecekse Allah nurunu tamamlayacaksa Arabî dünde kaldı. Muhakkak ki Arabî’nin koymuş olduğu ölçüleri, koymuş olduğu tasavvufi bilgileri reddetmek değil ama bugün insanlık bugün din içerisinde oturan bugünün velileri, bugünün mürşid-i kâmilleri Arabî’den daha ileridedir. Eğer Arabî’den daha geridelerse din yozlaşmıştır. İslam dini gerici bir din değildir, her gün kendini yeniler. Kur’an her an kendini yenileyen bir kitaptır. Her an kendini yeniler mana itibarı ile

ve Kur’an’ın peşinde giden Allah’ın velileri, dostları da her gün kendilerini yenilerler. Her gün kendilerini yeniliyorlarsa onlar Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ayak izlerine basaraktan urucları devam eder. O uruc devam ediyorsa Arabî’den daha ileri adım atarlar, Arabî’den daha ileri konuşurlar. Burada alemin idare edilmesinde ya Hak kendisi idare eder veyahut da alemi Esma-ül Hüsna’sıyla idare eder dediğimizde meselede ikilik çıkar. Hayır. Yerinde göğünde nuru Allah’tır. Allah bütün sıfatlarıyla bütün her şeyi kavramış vaziyettedir. Allah bütün her şeyiyle ilmen yakındır, kudret ve kuvvetiyle yakındır. O yüzden bütün sıfatlarıyla bütün her şeyi cem etmiştir, sarmıştır ve her şeyin en ince zerresine kadar nüfus etmiştir sıfatlarıyla. Allah’ın sıfatının nüfus etmediği hiçbir şey yoktur. Allah bütün kudretiyle, kuvvetiyle, alimliğiyle, hakkı ile her şeye tecelli etmiştir. O yüzden Cenâb-ı Hakk alemi komple zatından gayrı değil, zatının da aynı değil felsefesi noktasında sonsuz isimleriyle alemi idare eder. Alemin bu noktada idaresi Cenâb-ı Hakk’ın direkt Esma-ül Hüsna’sıyladır. Burada sakın şu noktaya düşmeyin: Esma-ül Hüsna’sıyla alemi idare eden Cenâb-ı Hakk o Esma-ül Hüsna’sının içerisinde Hakk ism-i şerifi de vardır ve bütün zerrenin her şeyinde Allah’ın bütün sıfatlarını görmek mümkündür ve öyledir. Hiçbir sıfatın üzerinde, hiçbir zerrenin üzerinde hiçbir sıfat eksik değildir. Siz bir zerrede milyonlarca Esma-ül Hüsna görebilirsiniz, siz bir zerrenin üzerinde milyarlarca adı konulmamış Esma-ül Hüsna görebilirsiniz ve milyarlarca Esma-ül Hüsna’nın tecelliyatını da görebilirsiniz. Daha ileri, alemin üzerinde ne kadar isim varsa hepsi de Onundur. Bu isimleri insanlar koymuş olsa dahi insanların koymuş olduğu isimler dahi Onundur. Bir alem düşünün alemde isimli isimsiz binlerce, yüzbinlerce, milyonlarca, milyarlarca, trilyonlarca hem bedensel hem bedensiz, sayısız sonsuz hücreler ve zerrelerin kümesidir alem. Ve her zerresinde Allah’ın sonsuz isimlerini görmeniz ve bulmanız mümkündür ve her zerresinde bir müddet sufi seyr-i sülukunda her zerrede Muhammed-i Mustafa’nın nurunu da görür. Bu da size bir dip not olsun. Öyle bir anınız olur, öyle bir an gelir, her zerrede Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin nurunu görürsünüz. O yüzden Hazreti Ömer gibi kılıcınızı çeker “Kim Ona öldü derse işte bu kılıcım onun hakkını verir.” dersiniz amma bu hali aşan Hazreti Ebu Bekir Efendimiz “O da insandı, her nefis ölümü tadacaktır O da tattı. Biz ebedi olan, ölmeyen, her an diri olan, her şeyi elinin altında tutan Allah’a iman ettik.” der. O farklı bir noktada durduğunu gösterir.

Şimdi alemin üzerinde bu manada tek tecelliyat vardır. O tecelliyat da Cenâb-ı Hakk’ın Esma-ül Hüsna’sıdır ve bütün Esma-ül Hüsna zatından ayrı değildir. Devam ediyoruz.

Birincide Hak alemdeki eşyayı bir takım zorunlu bağlantılara rabt edecekken tabiri caizse alemin kendi kendisini yönetmesine izin vermektedir.

Bu Arabî’nin sözü değildir. Hiçbir zerre kendi kendisini yönetemez. İnsanın zerrelerine değil, kendince insanı ayırt eden şey budur. İnsanın kendince kendi kendisine verilmiş bir özelliktir bu. Bu nedir? Bu o kimsenin kendi ihtiyarıdır. Bu da Allah’ın sıfatlarıyla örülüdür. Fiiliyatı yaratan neydi? Allah. Biz burada alemin kendi kendisine yönetmesine izin vermiştir dediğimizde alem kendi kendisine kendinin yolunu mu çizecek? Dışarıdaki incir ağacı “Ben bu sene incir vermeyeceğim.” mi diyecek kendi kendine? Bunun arkasında dini kabul etmeyen, bu alemi Allah yarattı ve alemi serbest bıraktı ve Allah bu aleme hiç karışmıyor artık diyen felsefe var. Şunu diyebilirsiniz, o felsefeye bakaraktan buna karşı çıkıyorsunuz. Hayır. Böyle bir felsefe olduğu için bunu reddediyorsunuz. Hayır. Alem kendi kendisini yönetecek noktada değildir. İki üç hafta önce alem Allah’a neydi? Mecburdu. Aynı Arabî başka bir konuda alem kendi kendisini yönetecek diyebilir mi? Üç dört hafta önceki sohbette Arabî ne diyordu? “Alem Allah’a mecbur.” Mademki alem Allah’a mecbur, mademki Allah da aleme mecbur, öyle demişti öyle değil mi? O zaman mecbur olan alem mecburiyetten çıktı da hürriyete mi kavuştu?

İkincisi tamamen farklıdır. Burada Hak Teala alemi sürekli değişen kevni suretlerinin Esma-ül Hüsna ve sıfatları yani ezeli ve ebedi olan suretler aracılığı ile batınen yönetmesi ve tanzim etmesi. Bu Hakk’ın alemdeki her şeyi a’yân-ı sabiteler aracılığı ile yönetmekte olduğuna denktir.

Evet, Cenâb-ı Hakk bütün her şeyi a’yân-ı sabitesinde ilk önce yaratır ve oradan a’yân-ı sabitede yaratılanlar emir alemine, emir aleminden zahir aleme doğru iner. Ve Cenâb-ı Hakk yarattığı bütün her şeyi sıfatlarının tecelliyatındadır ve her zerrede de sıfatlarıyla hakimdir ve her zerrede Allah’ın sıfatları vardır. Her zerrede. Hiçbir zerre yoktur ki Allah’ın bir sıfatı onda tecelli etmesin. Sufi mantığı, o yüzden varlığın her derecesine edeple yaklaşır. Siz demiri, siz çimentoyu, siz toprağı, taşı, ağacı, suyu, herhangi bir şeyi israf edemezsiniz; ona kötü de davranamazsınız. Kötü davrandığınız her şey sıfatların tecelliyatıdır, sıfata kötü davranırsınız. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde varlığa kötü davranmak hiç yoktur. Mesela siz hayvanlara eziyet edemezsiniz; kuşlara, böceklere eziyet edemezsiniz. Siz karıncayı çiğneyemezsiniz, siz taşa tekme atamazsınız, siz bir ağacın dalını kıramazsınız, siz bir hayvanı öldüremezsiniz, bir sineği dahi katledemezsiniz, siz bir yılanı çıyanı öldüremezsiniz. Asla. Siz hiçbir şeye hakaret edemezsiniz, siz hiçbir şeye kötü söz kullanamazsınız, siz hiçbir şeyi korkutamazsınız. Sufi edebidir bu. Bir mümini korkutmak, bir insanı korkutmak günah-ı kebairdir. Birisine yüzünüzü asmanız günah-ı kebairdir, birisine yüzünüzü ekşitmeniz günah-ı

kebairdir, birisine çatık kaşla bakmak günah-ı kebairdir, evet. Sufi adabıdır bu. Sufi adabı. Niçin? Sufiler her zerrede Allah’ın sıfatlarını görmek zorundadırlar. Siz varlığın her derecesinde Allah’ın sıfatını görmek zorundasınız. Böyle olunca bu felsefe, bu nokta az önceki alemin kendi kendini yönetmesi noktasından farklıdır. Daha ileri, Arabî’nin Esma-ül Hüsna aracılığı ile yönetmesinden de farklıdır. Allah sıfatlarından ayrı değildir ama aynı da değildir ama bütün varlığı bu manada sıfatlarıyla tecelli etmiştir. O zaman bu farklıdır. Devam ediyoruz.

Kur’an’da “Allah göklerde ve yerde olan şeylerin hepsini sizlere musahhar

Evet, Cenâb-ı Hakk yerde ve gökte her ne var ise varlık aleminde varlık olarak ne yaratıldı ise hepsi de insana musahhar kılınmıştır. İnsan varlık aleminin, varlığın en yüce noktasında durur. En yüce noktasında. Bir ilahiyat profesörü televizyonda insanı ahsen-i takvim üzerine yarattım, derken işte uzayda da insanlardan daha üstün varlıkların olabileceğini söyledi, kaldım. Kendinden haberi yok. Uzayın istediğiniz derinliklerine gidin, insandan daha mükemmel bir varlık göremeyeceksiniz. Varlık aleminin içerisinde bedenleşmiş olan ne kadar varlık var ise bütün hepsi de önünüzde tam tekmil geçse hiçbirisinin içerisinde ahsen-i takvim üzerine yaratılmış, bir insan gibi bir varlık göremeyeceksiniz. Ama seyr-i süluktan eksik ve noksan olan, aslında tasavvufi ıstılahta cahil olan tasavvufi ıstılahta Hazreti Allah’ın ayet-i kerimede kör olarak nitelendirdiği insanlar bunu görmekten uzaklar. Çünkü sufi eğitim noktaları kapatıldığından sufi eğiticiler ne yazık ki o seyr-i sülukta yetiştiremediler insanları ve köşeleri, kürsüleri seyr-i süluk eğitimi almamış zahir bilginlere kaldı işler. O zahir bilginler de manaları olmadığından seyr-i süluku olmadığından birinci kat gökte, ikinci kat gökte üçüncü kat gökte, 5-6-7 buralarda kimler yaşıyor; bu alemde nasıl varlıklar var; varlığın hangi boyutlarında neler var? Bunlardan habersizler, seyr-i sülukları yok. Rüyalarında bir sefer Hazreti Peygamberi görmemişler, rüyalarında bir sefer Hazreti Piri görmemişler, bir seferlik olsun, bunu eleştirecekler şimdi, lafı oraya bağladın yine diye. Kabir haline dahi vukufiyetten uzak, manadan uzak, mana aleminden de uzak; işin sadece ezber noktasında, okuma noktasında olanlar hal olarak ortaya nüfus etme noktasında olmayanlar. Çünkü nüfus edebilmiş olsa mesela cennetteki varlıkların varlık derecesini bilmiş olsa veyahut da cehennemdeki varlıkların varlık derecesini bilmiş olsa veyahut da beşinci gökteki peygamberlerin ve meleklerin varlık derecelerini bilmiş olsa veyahut da arş-ı âlâdaki, arş-ı âlânın etrafındaki meleklerin varlık derecesini bilmiş olsa veya arş-ı âlânın varlık derecesini bilmiş olsa veya varlık derecelerinin içerisinde seyr-i süluk yapıp o varlık derecelerindeki varlıkların insanla karşılaştıklarında insan-ı kâmille karşılaştıklarında onların insan-ı kâmillere nasıl temenna ettiklerini nasıl

onlara selam durduklarını, Allah’ın varlık aleminde yaratmış olduğu bütün varlıkları insan-ı kâmile musahhar kılıp, insan-ı kâmili Beytullah’ına götürüp Beytullah’ında bütün o varlık alemini o insan-ı kâmilin gözünün önünden geçirdiğini, o insan-ı kâmile o varlık alemine ve varlıktaki o insanlara, varlıktaki o varlıklara insan-ı kâmilini gösterip, Allah’ın şatahat ettiğini ve bütün varlıkları o insan-ı kâmile bu noktada musahhar kılıp, ona temenna etmelerini emrettiğini görmüş, bilmiş olsalardı uzayın daha başka derinliklerinde şöyle insandan daha üstün varlıklar vardır deme gafletini ve cahilliğini göstermezlerdi. Ama ayet-i kerimedeki gibi kitap yüklü eşekler. Öyle olunca uzayın derinliklerinde, karanlıklarında insandan daha mükemmel bir varlık arıyorlar. Melekleri, cinnileri insandan daha mükemmel varlık diye anlatıyor profesör ilahiyat fakültesinden. Melekler insandan daha mükemmel varlıklarmış. Evet, göklerde ve yerde olan şeylerin hepsini sizlere musahhar kıldı. Göklerde ve yerlerde. Çoğul. Evet, ayet-i kerime öyle; gökte değil yerde değil. Göklerde ve yerlerde her ne var ise bütün ne var ise size musahhar kıldı. Ayet-i kerime. Bana, sana değil; size, insanlara. Bunun içerisinde tabi insan-ı kâmil noktasına gelen kimselere muhakkak o musahhariyetlik daha geniştir.

Şu hâlde alemde ne varsa hepsi insanın tesiri altındadır. Eyvallah. Ama bu gerçeği ancak alim olan insan-ı kâmil bilir. Eyvallah. Ve bunu bilmeyen kimse de cahil kalmış olan insan-ı hayvandır. Eyvallah. Bizim bilgimiz şu anda ilme’l yakin. İlme’l yakin olarak biliyoruz ya, hayvanlıktan kurtuluyoruz.

Arabî’ye göre insanın kemali ve ona tahsis edilmiş olan yüksek mertebe onun mikro kozmik tabiatından başka bir deyimle onun cem etme yeteneğindendir. Fiziki olarak eyvallah. Göz bebeği insan için ne ise insan da Allah için odur ve görmek ile eş anlamlı tutulmuştur. Yani göz bebeği insan için neyse gözünün bebeği çok kıymetli öyle değil mi? Onunla görüyorsun çünkü. İnsan da Allah için odur. Allah için de insan o kadar kıymetlidir. İnsanın en kıymetli yeri gözbebeğiyse ne kadar kıymetliyse Allah’ın da göz bebeği insan hükmündedir, öyle diyelim. Allah’ın gözbebeği de insandır. Çünkü Arapçada gözbebeğine gözdeki insan denir. İşte bunun için insan denilmiştir, zira Hak Teâlâ yarattıklarına onun aracılığı ile bakar ve rahmet eder. Hakk Teâlâ yarattıklarına onun aracılığıyla bakmaz. Allah her şeyi görür ve işitir ama Allah insanın gözünden de bakar. Allah insanın gözünden de temaşa eder. O zaman Cenâb-ı Hakk görme noktasında insana muhtaç değildir, insan-ı kâmile de muhtaç değildir. Görme noktasında insan Allah’a muhtaçtır, insan-ı kâmil de Allah’a muhtaçtır ve insan-ı kâmil Allah’la görür. Allah insanla görmez, Allah insanla da görür. Allah insanla görmez. Allah sadece insan-ı kâmille görmez, Allah insan-ı kâmille de görür ama insan-ı kâmil Allah’la görür.

İnsan-ı kâmilin kendi kendine görebilme yeteneği yoktur, Allah gösterirse insan-ı kâmil görür. İnsan-ı kâmil Allah’a mecburdur, Allah hiçbir şeye mecbur değildir.

Arabî’nin şu sözüyle bitirelim: Hakikatte biz kullarız ve Allah Teâlâ da bizim efendimizdir ama bil ki sen ya da ben insan dediğimiz vakit biz Onun ayn’ı oluruz.

Ayn dediği gördüğü, görüntüsü, görünme. Evet, insan bu manada Allah’ın suretinde yarattığı bir surettir, bu manada Allah’ın kendi suretinde yarattığı bir varlık olduğundan Allah kuluyla da görür ama Allah’ın görmesi sadece kuluyla değildir.

Mademki Allah’ın her şeyiyle donatmış olduğu insan Onun mükemmel sureti durumundadır, o halde insan hakkında ne söylenirse en azından belirli bir anlamda Allah içinde söylenebilir.

Eyvallah, belli anlamda. Bu da insan Hak’tır hükmüdür. İnsan perde gerisinde haktır ama Allah değildir. İnsan perde gerisinde haktır. Yani Hakk’ın sıfatlarının tecelli ettiği, Hakk’ın sıfatlarının cem olduğu noktadadır. Bu manada haktır. Biz insanın üzerine baktığımızda Hakk’ın sıfatlarının hepsinin de tecelliyatını görebiliriz. Bu manada insan haktır, bunda bir sıkıntı yok. O yüzden insanın hiçbir şeysi alınamaz, satılamaz hiçbir şeysinden menfaat güdülemez. O yüzden sufiler insanlara menfaat gözüyle, mantığıyla bakmazlar. O yüzden sufi anlayışı eşinden cinsel ilişki olarak menfaatlenmek olarak görmez, onu bayağılık ve aşağılık olarak görür. O yüzden insan sufilik manasında eve ekmek getiren varlık değildir, eve su getiren varlık değildir, insan bu manada evde bulaşık yıkayan varlık değildir. İnsan bu manada çocuklar doğuracak, doğurma makinesi manasında değildir sufi mantalitesi açısından. İnsan bu noktada sufi mantalitesi açısından Hakk’ın sıfatlarıyla tam teşekküllü tecelli etmiş halidir. Hak sıfatlarıyla onun üzerinde tecelli insan-ı kâmil ettiyse ve siz her an bu manada etrafınıza bakıyorsanız olmuşsunuzdur. Bir çıt ilerisi, insan bu alemdeki bütün varlıklarda Allah’ı sıfatlarının tecelliyatı olduğunu bildiğinden her şeye hürmetli ve merhametli davranır. Sufi mantalitesi açısından alemdeki bütün her şeye merhametli ve hürmetli davranmanın sebebi budur. Siz affedersiniz insansınız. Sizin def-i hacetiniz dahi kıymetlidir, onu ulu orta yapıp bırakamazsınız, onu toprakla gömmek zorundasınız. Siz küçük abdestinizi bozarken dahi insansınız ve küçük abdestinizi bozarken haya ve edeple bozup onu saklar ve örtersiniz. Çünkü sizin def-i hacetiniz dahi kıymetlidir. Cinni taifesi sizin def-i hacetinizi yemek ister. Siz bunu bilmezsiniz. Def-i hacetiniz dahi kıymetlidir. Hazreti Peygamber tırnağını dahi gömmüştür, Hazreti Peygamber saçının bir telini dahi gömmüştür, sakalının bir telini dahi gömmüştür, onun

üzerinde cinni taifesinin kıyametleri kopmuştur. Bir tek sakalından birisinin, sakalı çıkmayan bir kimsenin yanağını çizer; yatırır içerisine. Sahabenin sakalı çıkar. Bu kadar kıymetlidir. Saçının küçücük bir telinden saçı çıkmayan bir sahabeyi yatırır, keser, oraya bir tane saç koyar, saç çıkar sahabenin başından. Kıymetlidir. Sünnettir bunlar. Bunlar sufilikte edep ve adaptır. O Hazreti Peygamberin bir yudum içtiği sudan bütün herkes içmek ister. Neden? Onun artığı dahi kıymetlidir. O çünkü varlığın efendisidir, O varlığın peygamberidir. Şimdi çıkacak televizyona yine birisi, onu oradan duyduğum için böyle cevap veriyorum, diyor ki: ‘’Hazreti Peygamberin suyunda ne varmış?’’ Evet o, varlığın en yüce noktasında durduğunun farkında değil çünkü.

Peki insan-ı kâmil olan insan ile Hak arasındaki temelden bir fark yok

Aslında insan-ı kâmil sonuçta insandır yine. Onu varlığın yüce boyutuna çıkaran Allah’tır ve o sonuçta mahluktur, Allah Hâlıktır. İnsan-ı kâmil olan insan ile Hak arasında o yüzden muhakkak fark vardır.

Siz hemen “Olmaz mı?” diyeceksiniz ama “Sizler en yücesiniz ve Allah da

sizlerle beraberdir.”

Evet bu noktada insan, insan-ı kâmil noktasında en yücedir amma ve lakin Allah da o en yücelerle beraberdir. Bakın, beraberdir. Allah’ın beraberliğin en yüce noktasıdır. Hakke’l yakin noktasında beraber, yakın olmak. Beraberiz, aynı değiliz. Yakiniz, aynı değiliz. Bir mürid bir mürşide ne kadar yakin olursa olsun aynısı değildir. Bu, müridlik öğretisidir. Bir mürid isterse üstadının ciğerinin içini bilsin, aynı değildir. Mürid edebini muhafaza eder, korur. Üstadının manadaki sırrına ermiş olsa dahi o aynı değildir. Üstadı orda oturduğu müddetçe edebini korumak zorundadır. Hiçbir şey hiçbir şeyin aynısı değildir, bunu unutmayın. Hiçbir şey hiçbir şeyin aynısı değildir. Allah yakinliğini, Allah beraberliğini kendi yardımıyla arttırdıkça arttırır ve kul mana noktasında Hakk’a yakın olmak için koştukça koşar, koştukça koşar bu sonsuz bir koşudur ama bu koşuda bilir ki, o hiçbir zaman Hakk’ın aynısı olmayacaktır, Hak olmayacaktır yani. Haktır ama o bu manada Allah olmayacaktır. Allah olmayacaktır. Şiblî güzel bir örnekleme yapar, eski sufilerden alıntı yapalım. Bu örneklemeyi Arabî’de de görürsünüz, aynı örneklemeyi başka sufilerin eserlerinde de okuyabilirsiniz. Şöyle derler: Demir ateşe girer yanar, yanar, yanar, yanar, yanar ateşin rengini alır, ateşin halini de alır, değdiği yeri yakar ve demir o esnada haykırsa “Ben ateşim.” dese hakkıdır ama o demir ateşten çıkınca “Ben ateşim.” dese hakkı değildir. Çünkü ateşten çıktığında soğur, demir hüviyetini alır yine. O kimse yakin, yakin, yakin, yakin olsa yakinliğin vermiş olduğu sarhoşlukla

“Ene’l Hak” der. O sarhoşluğu geçerse ve birisi ona dese ki “Ene’l Hak dedin.” “Tövbe estağfurullah öyle şey söylenir mi?” der. Ama o sarhoşluğu müddetince ene’l Hak demesi onun hakkıdır. O sarhoştur çünkü ayılmamıştır. Ayılmadığından dolayı onu söyler. Buradan da Hallac-ı Mansur’a inşaallah atıfta bulunalım.

Arabî’nin bu tefsiri oldukça orijinal bir tefsirdir. Bilinen bütün tefsirlerden

çok farklı bu tefsir için ne düşünürsünüz?

Arabî’nin farklılığını kabul ederiz, Arabî’nin bu noktasını da kabul ederiz biz

de bu son pasaja katılanlardanız. El-Fatiha maassalavat.

Nefes III — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları