28 Kasım 2015 Tarihli Sohbet
And olsun biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber KİTABI ve ölçüyü TERAZİYİ gönderdik ki insanlar adaleti yerine getirsinler ve kendisine büyük bir kuvvet ve insanlara faydası bulunan DEMİRİ indirdik ki insanlar ondan faydalansın. HADİD 57/25
KİTAP-TERAZİ-DEMİR İŞİD, EL KAİDE, TALİBAN, BOKO HARAM bu liste uzayıp gidiyor. İslam adına, dini otorite, iktidar kurma adına hayatı yaşanmaz hale getiren partiler, cemaatler yok mu?
Peki bunu yaparken Kur’an’ı kaynak göstermelerine ne demeli? Siz hiçbir ateistin Müslümanları öldürün, yok edin, herkes ateist olsun
dediğini duydunuz mu?
“Allah uludur, Allah büyüktür, Allah bağışlayıcıdır” diye bağırın ve
topluma bakın bir gülümseme ve eyvallah görürsünüz.
Peki ALLAHU EKBER diye bağırın ve sonucu görün sağa-sola kaçışan
Kimse bana onlar bizden değil Kur’an okumuyorlar demesin çünkü en
büyük dayanakları ayetler.
Onlar bizden değil, bunlar Müslüman değil, demeyin bal gibi bizden bal
gibi Müslümanlar.
Bir örnek şu an ülkemizdeki bir partinin kongre pankartı “O mümin ki kafirlere karşı şiddetli Müslümanlara karşı şefkatli olanıdır.” Eminim ki bir işid militanı bu sözlerle kendini savunuyordur.
Size tam orta çağ zihniyeti iki örnek vereyim 1- “Savaşta sivillerde öldürülür eğer masumlarsa zaten cennete giderler.”
kim mi demiş bunu? Dünya İslam Alimleri Birliği Başkanı:YUSUF EL KARADAVİ
2- KATHAR’lar Avrupa da bir topluluk. Maniheizm’e benzer bir yaşamları
var biraz da Budizm.
Herkesin bizim Melamilikteki gibi melanet hırkasını giyerek bir iş sahibi olması gerekiyor. Çocuklar herkesin çocuğu, ceza yok, toplumdan uzaklaştırma var. Özel mülkiyet yok. Yok edildiler Hristiyan statükocular tarafından. Nasıl mı? Kılıçlarından kan damlayan Baronlar zırhlarını şakırdatarak geldiler, Baş
papazın huzurunda diz vurup sordular;
Katharları korumak isteyen halk katoliğiyle, yahudisiyle çoluk çocuk hep
birlikte katedrale sığındılar tanrının kullarıyla, katharları nasıl ayıracağız?
Katharlar üstüne haçlı seferlerini roma adına yöneten baş papaz şöyle der: – Hepsini yakın, tanrı kendi kullarını ayırır. (Beziers Katliamı,1209) Ne farkımız var? Tarihteki medeniyetlerin kaderlerinden edindiğimiz acı
tecrübe; toplumların dünya ve ahiret, maneviyat ile maddiyat, beden ile ruh, ilim ile din, insanlığın daima hastalıklı ve kusurlu yapan yoksulluk ve sapkınlık hastalığına düşüren realizm ile idealizm arasında gidip geldiğini göstermektedir. ALİ ŞERİATİ Felsefi kötümserlik, karamsarlık ve ümitsizlik çağımızın ruhunu ve düşüncesini tahrip etmiş ve günümüz dünyası aydınlarının umumi dini olmuştur.
Frantz Fanon’un dünyayı yeniden planlama cesaretine sahip üçüncü
dünya bilginlerine mesajı şudur:
“Yoldaşlar; artık Avrupa’yı konuşmaktan, mide bulandırıcı maymunumsu taklitten vazgeçelim dostlar yeni bir düşünce yaratmamız ve yeni bir insan icad etmemiz gerekir.”
Böyle bir insan tasviri nasıl olacak? Gecenin zahidi, gündüzün aslanı mı? Batıda okuma yazma bilmeyen SPARTAKÜS; SOKRAT, PLATON ve ARİSTOLARLA dolu bir akademiden, Doğu da EBU ZER; İBNİ SİNA, İBN RÜŞD ve MOLLA SADRA’dan daha faydalıdır. Çünkü, toplum ve medeniyetin alt yapısını felsefe, ilim, sanata, edebiyat
değil ideoloji ve iman oluşturur. ALİ ŞERİATİ Gelelim en baştaki ayete; Bu üç sembolün Kur’an’daki sıralaması çok önemlidir. KİTAP, sonra TERAZİ
ve son olarak DEMİR. Soru: Günümüzde İslam kitap ve demirin arasında bozguna uğramadı mı? Kitap
ve demirin arasında sürekli teraziyi bulundurmak gerekmez mi?
TERAZİ, KİTABI DEMİRDEN korumaz mı? (Bu yazıda alıntılar vardır.)
And olsun biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber KİTABI ve ölçüyü TERAZİYİ gönderdik ki insanlar adaleti yerine getirsinler ve kendisine büyük bir kuvvet ve insanlara faydası bulunan DEMİRİ indirdik ki insanlar ondan faydalansın. HADİD,25. Ayet.
KİTAP-TERAZİ-DEMİR İŞİD, EL KAİDE, TALİBAN, BOKO HARAM bu liste uzayıp gidiyor. İslam adına, dini otorite, iktidar kurma adına hayatı yaşanmaz hale getiren partiler, cemaatler yok mu?
Var. Gerçekten din adına bunlar ne yazık ki utanılacak şeyler. Bunun içerisinde talibanı bir tek tırnak içerisine alacağım. Eğer bunun başlangıç noktası, burayı bir tırnak içerisine alayım; Afganistan’a müdahale eden İran- Rusya ikilisiydi. İran- Rusya ikilisi Afganistan’a müdahale etti, operasyon yaptılar ve Afganistan’a müdahale ederken o zaman için Afganistan’ın başındaki devlet başkanı Rusya’yı davet etti ve Rusya askeri olarak, İran da siyasi ve dini olarak, siyasi ve dini olarak Afganistan’ı işgal ettiler. Yerel halk ilk etapta bu Rus işgaline karşı savaş açtı ardından bu yerel halk Amerikan güdümüne girdi. Amerika bunları destekledi. Amerika’nın bunları desteklemesinin sebebi o gün için Rusya’yı mağlup etmekti. Uzun süren oradaki savaş Rus ekonomisini çökertti ve Rusya Afganistan’da battı ve dağılmak zorunda kaldı. Ama Afganistan’da o yerel halk sonradan kendi içerisinde tekrar anlaşmazlığa düşüp birbirleriyle savaşmaya başladılar. Bunun içerisinde gizli örgütler var bir sürü şeyler var bunların içerisinde ve sonradan bunlar işin ucunu kaçırdılar. Şimdi de Afganistan’ın başında karzai denilen Amerika’dan paketlenip
getirilmiş bir devlet başkanı var. Amerika’dan paketlenip getirildi o. Amerika’dan paketlediler getirdiler, sen burada devlet başkanısın dediler şimdi oradaki yerel halk karzai ve oradaki Isaf’la mücadele ediyorlar orda. Bu mücadele yöntemleri İslam hukukuna uygun mu? Dışarıdan izlediğimiz kadar, değil. Sivilleri öldürüyorsanız uygun değil ama genel olarak ışid kurucusunun kim olduğu belli değil, felsefesinin ne olduğu belli değil. El kaide, kurucusunun ve felsefesinin ne olduğu belli değil. Boko haram kurucusunun ve felsefesinin ne olduğu belli değil. Sivilleri katlediyorlar sivilleri katlettikleri müddetçe hiçbir zaman İslami olamazlar. Hiçbir zaman. Hiçbir zaman. Bakın hiçbir zaman diyorum. Bir kimsenin elinde silah var ise ve o silahı sivil bir kimseye doğrulttuysa o terör örgütüdür. İslam adına bunların yapılması uygun değildir, caiz değildir. Mesela Sünni, Sünni demek hukuki demektir, Sünni İslam anlayışı buna müsait değildir. Hanefi’den buna fetva bulamazsınız, Şâfiî’den bulamazsınız, Maliki’den bulamazsınız, Hanbelî’den bulamazsınız. Ne yaptılar İslam dünyasında? Ne yaptılar? Yaptıkları şey şu oldu: Mezhepleri inkâr yoluna götürdüler. Şimdi işid, el kaide, taliban, boko haram, gidin selefi vahhabi çizgisindedirler, mezhepleri inkâr ederler. Aynı şeyi Türkiye’de uygulamaya çalışıyorlar şimdi. Türkiye’de de televizyonlarda, yerel halkın içerisinde harıl harıl çalışıyorlar. Ne yapıyorlar? Mezhepleri bizi inkara götürüyorlar. Çünkü kendilerince, kendi siyasi düşüncelerince yeni bir oluşum oluşturmak istiyorlar. Allah muhafaza eylesin. Bunun yanında dünya üzerinde bu tip partiler var mı, cemaatler var mı, tarikatlar var mı, oluşumlar var mı? Evet. Ama bunların neşv-ü nema bulduğu, yetiştiği yerler, dikkat edin, mezheplerin inkâr edildiği, tasavvufun inkâr edildiği yerlerdir. Kendilerine başka zemin bulamazlar çünkü.
Peki bunu yaparken Kur’an’ı kaynak göstermelerine ne demeli? Evet işin en enteresan noktası da bu zaten. Zulmedenler, din adına zulmedenler, din adına insanları aldatanlar, din adına sivilleri katledenler kendilerince, kendi dairesine Kur’an’ı kendilerine kaynak gösteriyorlar, rehber gösteriyorlar ve kendilerince bir ayet-i kerimeyi alıp o ayet-i kerimenin nüzul sebebine bakmadan, o ayet-i kerimenin o güne kadarki tefsiri noktasındaki geleneğine bakmadan, o ayet-i kerimenin niçin indirildiğine, neden indirildiğine, işlevinin ne olduğuna bakmadan kendilerince yeni bir mana veriyorlar. Evet. Onun uygulamasına da bakmıyorlar ve bunlar zaten ne yazık ki bazı cahiller tarafından hani var ya: Bize yalnız Kur’an yeter. Hadis-i şerifleri inkâr edenler, Sünnet-i Resulullah’ı inkâr edenler. Yani mezhepleri inkâr edenin bir çıt üstü hadisleri inkâr ediyorlar bir çıt üstü Kur’an’ı kendi kafalarına göre yorumlamaya başlıyorlar bunu da kendilerince ilim olarak görüyorlar. Bir başkası bunu alıyor bu sefer yanlış düşünceye sahip olan terör örgütüne teröre meyyal olan veya uluslararası deccalist sisteme hizmet eden, uluslararası kapitalist sisteme hizmet eden, uluslararası emperyalist sisteme hizmet eden satılmış kalpler ve beyinlerin sahipleri Kur’an’ın ayet-i kerimelerini eğip büküp kendilerine yol buluyorlar ve bunu Kur’an’la yapıyorlar. Onun akabinde bir hadis-i şerif söylemiyorlar. Oysa Kur’an’dan bir ayet söyleyen kimse o ayetin açılımı olan hadis-i şerifi de arkasından nakletmeli. O hadis-i şerifle beraber ilk selefin o ayete ve hadis-i şeriften çıkarmış olduğu manaya dönmeli. Eğer siz ondan yeni bir mana çıkartacaksanız yeni delillerle mana
çıkarmanız gerekir yani o ayet-i kerimenin açılımı olan bir hadis-i şerif bulmamız gerekir. Eğer yeniden ona bu tarih içerisinde, devirler içerisinde, her an kendini yenileyebilecek noktada olan Kur’an, kendisini yenilerken Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın hadis-i şerifleriyle yeniler. Yani onu yenilerken, onu yenileyeceğim, yeni bir mana vereceğim diyen kimseler hadislerin ışığında onu yenilemeli. Kur’an bu manada mana itibarı ile kendisini yeniler mi? Evet ama bu yenilemenin Kur’an ve sünnet adabı, erkanı, kuralları içerisinde yenilenmeli. Vahye dayanmalı. Eğer vahye dayanmıyorsa, o zaman burada sıkıntı doğuyor. Bilgi, dini bilgi ise bilgi dini bilgi ise vahye dayanmalı ama bir kısım akılperest insanlar vahyi bırakıp aklı kendilerine ilah edindiklerinden gizli veya açık, vahiy dururken akla tevessül ediyorlar ki ümmetin içerisinde fesat çıkarıyorlar. Oysa din vahye dayanır. Vahiy birinci derecede Kur’an ikinci derecede Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetidir, üçüncü derecede ilhamdır ama ne yazık ki vahye hem kitabi olarak hem Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin gönlüne gelen olarak ve aynı zamanda da ilhama yani velilerin kalplerine tecelli eden Allah’ın temiz ilmine, dayanmadığından dolayı ne yazık ki akıllarını putlaştırıp İslam aleminin başına bela açıyorlar. Bu bize önce çok hoş geliyor. Televizyonda birisi çıkıyor, bize o kadar tatlı geliyor ki “Biz Kur’an’a bakarız.” diyor “Bize Kur’an yeter.” diyor. Bu bize o kadar hoş bir söz geliyor ki Hazreti Ali radiyallahu anh hazretlerinin karşısına çıkan hariciler gibi. Hani hariciler de diyorlar ya “Biz Kur’an’a bakarız. Ey Ali seni de katlederiz!” Hazreti Ali radiyallahu anh hazretlerini Kur’an’a uymamakla suçladılar ve onu şehid ettiler. Kim? Yalnız Kur’an, diyenler. Dikkat edin. Hazreti Ali radiyallahu anh hazretlerini şehid edenler bugünkü selefi vahhabi çizgisinde olan hariciler. Bunların şimdi Türkiye’de ve dünya üzerindeki profesördü, doçentti, dini araştırmacıydı, din alimiydi, vaizdi, cemaatti, cemiyetti, partiydi, kurum ve kuruluşları var. Bunların arkasında emperyalist güçler var. Bu emperyal güçler İslam’ın içerisindeki tertemiz inanışa ve yaşantıya katletmek istiyorlar çünkü bunların amaçları İslam dininin içini boşaltmak. Karşısında, az ye, az uyu, az konuş, az harca. Karşısında, içki haram, kumar haram, zina haram, lutilik haram, eşcinsellik haram diyen kocaman bir din var. Bunun içini boşaltması lazım. Bunun içini bir taraftan terör örgütleri kuraraktan, bir taraftan o terör örgütlerine fikri destek verecek profesördü, doçentti, din alimiydi, araştırmacıydı bunları hazırlayaraktan, bir taraftan da işte satılmış, atılmış, kesilmiş bir sürü unsurlarla beraber İslam dünyasının içine çöreklendiler. Evet. Bakıyoruz televizyonda veyahut ta basın yayında veyahut ta bir tartışma ortamında, bize Kur’an yeter diyor. Hemen hariciler aklıma geliyor. İşte Hazreti Ali Efendimizi şehid eden bunlar diyorum. Ne yaptı muaviye? Aynı çizgide bunlar. Muaviye ne yaptı? Askerlerinin mızraklarına Kur’an sayfalarını taktılar. Mızrakların önünde Kur’an sayfaları, dediler ki “Biz Kur’an’a tabî olmak istiyoruz!” Tam yeniliyorlar, “Kur’an bize hükmetsin.” Söz bu. Muaviyenin askerlerinin ve muaviyenin sözü bu “Bize Kur’an hükmetsin!” Şimdi, Mızraklarının ucunda “Bize Kur’an hükmetsin.” Söyler misiniz bana mızrağın ucundaki Kur’an neyle hükmedecek? Hariciler dediler ki “Bunlar doğru söylüyorlar biz bunlarla savaşamayız.” Hazreti Ali radiyallahu anh hazretleri dedi ki “Kur’an’dan hüküm çıkaran imanî hakikatlerdir. Hüküm çıkartılır Kur’an’dan. Kim hüküm çıkarır? Sünneti
Resulullah’a tabi olan kimse hüküm çıkarır. Kur’an hüküm çıkartılacak bir kitaptır aynı zamanda hikmettir. O hikmetin birinci açılımı hadis-i şeriflerdir Sünnet-i Resulullah’tır ama dinlemedi hariciler. Hazreti Ali radiyallahu anh hazretlerinden ayrıldılar ve ondan sonra dediler ki “Ya Ali, sende küfür ehlisin onlarda küfür ehli, biz ikinizle beraber savaşacağız.” 1400 yıl önce oldu bu. Gelin bu tarafa şimdi. Şimdi gelin, ne diyorlar “Bize Kur’an yeter” öyle değil mi? Evet. “Neyle hükmedeceksin?” dedi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, “Kur’an’la ya Resulullah” “Bulamazsan?” dedi, “Sünnet-i Resulullah, senin sünnetinle”, “Bulamazsan?” dedi, “Kıyas edeceğim ya Resulullah” dedi. Tebessüm etti ona. Şimdi kim Kur’an’la hükmedecek? Hadis-i şerifleri inkâr edenler. İyi size Kur’an-ı Kerim’den bir ayet-i kerime “Zinacıları zinacılarla evlendirin.” Hadi. Ben yaştaki Türkiye’deki Müslümanların %50’sine %60’ına baksan hepsi de zinacıdır. Büyük bir çoğunluğu. Hepimiz birer zinacı hanım mı arayacağız şimdi? Soracak mıyız “Sen zinacı mısın?” Değil mi, ayet-i kerime bu. Hadi hükmedin. Kendi kendimize hükmedeceğiz şimdi. Hükmedebilir miyiz? Bir arkadaş geldi “Ben çok zina yaptım.” dedi “Efendim ne yapacağım bir tane zinacı bayan mı bulacağım?” dedi güldüm ben ona. “Oğlum tövbe ettin mi?” dedim “Ettim!” dedi “Oğlum tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir, yürü git.” dedim. Yürü git dedim, bak işine. Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir. Bu yalnızca bu noktada Kur’an diyenler işte bu muaviye aklı. Bu harici aklı. Bu Hazreti Ali Efendimizin aklı değil. Bu Hazreti Ali Efendimizin yolu değil. Bu alliyn yolundan giden ehli sünnet ve Hazreti Aliyyül Kerrar hazretlerinin yolundan giden ehli beytin yolu değil. Ya? Bu yol haricilerle muaviyecilerin yolu. Hem onlar çıkarlar muaviye ve arkasından gelenlere lanet okurlar ama kendi muaviyisttir. Kendisi o çizgidedir, hadisleri inkâr ederekten. Hadisleri inkâr edenler ya muaviyenin yolundan gidenler, yezidin yolundan gidenler öyle söyleyeyim ya da hariciler. Hazreti Ali Efendimizin yolundan gidenler değil.
Siz hiçbir ateistin Müslümanları öldürün, yok edin, herkes ateist olsun
dediğini duydunuz mu?
Duydum ben şahsım olarak ama bu ölçü değil. Hatta bir ateist duydum bunu söylersem şimdi çok belki de tuhaf karşılanacak size, dedi ki: Ortadoğu’da bir -bunu söyleyende profesör emekli, şu anda Urla’da yaşıyor İzmirliler bunu duymuş olabilirler İzmir sohbetinde orta yere geçip darvinist düşünceye sahipti. Şunu söylemişti İzmirliler iyi hatırlasınlar: Hastalıklar ve savaşlar çıkmalı ve Ortadoğu’da bu hastalıklar ve savaşlar neticesinde zayıf insanlar, kimliksiz, kişiliksiz insanlar ölmeli bu Müslümanlar zarar veriyorlar. İzmir sohbetini İzmirlilere sorun. Bu adam Ege Üniversitesinden profesörlükten emekli olma. Hatırlayacak arkadaşlar 1-2 tane bayanla beraber tam sohbet bitmek üzere gelmişlerdi. İzmir’deki arkadaşlar hatırlayacaklar. Oradaki sohbeti de hatırlayacaklar. Adam diyor ki: Bu dünya nüfusu çok fazla o yüzden Müslümanlar geri bir insanlık topluluğu, bunların öldürülmesi lazım. Belki de soruyu hazırlayan kimse bunu duymamış olabilir, ben duydum. ama bu o kimsenin söylediği şeylerdi. Orda olan arkadaşlar bunu hatırlayacaktır. Yani bu noktada her iki tarafta da keskin, sivri noktada duran kimseler var.
“Allah uludur, Allah büyüktür, Allah bağışlayıcıdır” diye bağırın ve topluma bakın bir gülümseme ve eyvallah görürsünüz. Peki ALLAHU EKBER diye bağırın ve sonucu görün sağa-sola kaçışan insanlar…
Evet ne yazık ki bu son 15-20 yıldan beri bu hale geldik. Bunu bu terör örgütlerinin üzerinden toplumları ve devletleri dizayn etmeye çalışanlar ne yazık ki böyle bunları kullanıyorlar. Bunların olması illaki Müslüman olması da şart değil biliyorsunuz bir Yargıtay baskını olmuştu. Yargıtay’da bir avukat içerde ya birkaç tane Yargıtay hakimini mi Danıştay’da mı ne orada vurmaya kalkmıştı o da Allahu Ekber demişti içerde öyle değil mi? Ama sonradan görüldü ki adamın İslami bir cenahla, yerle, hiçbir ilgi alakası yok. Allah’tan ki adam yakalandı gitmezden önce. Yakalanmasaydı Türkiye’de ihtilal sebebi olacaktı o. Bakın onun arkasında Türkiye’de ihtilal vardı. Ama ne yazık ki böyle kullanılanlar var. İllaki hepsini böyle gizli servislere atfetmek yanlış ve bir tanesi gizli servistir o hücreyi kurar geri kalan saf, geri zekâlı, embesil cihad ettiğini zannediyor. Var, 28 Şubat’ta da benim yanıma çok gelir giderlerdi “Hocam cihad edelim. Siz milleti uyuşturuyorsunuz.” Bakıyordum ben. Hocam cihad edelim siz milleti uyuşturuyorsunuz diyen sonra beni içeri aldıklarında karşımda. Evet. Emniyet müdürlüğünde karşımda benim. Tebessüm ettim. O tanımadığımı zannetti. Dedim ne güzel ya, gel dedim siz milleti uyuşturuyorsunuz cihad edelim deyin ondan sonra 28 Şubat’ta beni sorgulayan ekibin içinde. Evet. Böyle ama bu. Sonra dedim “Sen mossad ajanı mısın?” dedim sustu. “Sen mossada mı çalışıyorsun?” dedim sustu. Bunlar böyle bir şeydir. Böyledir. Çok böyle takva gibi görünürler, ondan iyi bir Müslüman yoktur, ondan cihatçı bir kimse yoktur. Aldanma. Sakın ha. Bu fakir çok gördü öylelerini. Çok gördü. Çok gördü hem. Sakın ha. Ne kadar sufi görünür böyle Allah Allah ondan sufisi yoktur. Aldanma. Ne kadar böyle büyük takva sahibi görünür. Sakın ha. Yanı başındadır hem bide. Vergi dairesinin bana sahte fatura adına yazmış olduğu raporlar Bursa’da başka bir arkadaşın dükkanında. Arkadaş gösteriyormuş bizim arkadaşlara “Mustafa abiniz bu, yakında cezaevine girecek.” diye. Raporlar bana teslim edilmesi lazım, tebliğ edilmesi lazım. Bana tebliğ edilmeyen vergi inceleme raporları Bursa’da, isim vermeyeceğim eskiler bilirler her dükkanına giden arkadaşa gösteriyormuş, diyormuş “Mustafa abiniz yakında içeri girecek.” Böyledir bu işler. Yanı başınızdaki kimse satar sizi. Neye sattığını bilemezsiniz. Onunda artık bir kaçakçılığımı vardı, onunda artık bir saklı gizli bir şeysimi vardı, onu nerden yakaladılarsa. Onu bir yerinden yakalamışlar. O da her dükkânına gidene gösteriyordu. Arkadaşlarda gelip bana söylüyorlardı, diyorlar ki “Ya filanca x abi de çarşıda- zengin bir abiydi- abi böyle böyle senin vergi raporların vardı.” “Onda mı?” diyordum ben “Onda.” Ben resim tamamlıyorum, bu raporların bende olması lazım bana tebliğ edilmeyen rapor onun elinde. Kim verdi onun eline? Kim verdi? Kim operasyon yapmak istedi. Sonra 28 Şubat’ta içeri aldıklarında da bana dediler ki “Senin ona da borcun var.” “He var” dedim “Benim senedim var onun elinde.” dedim. Resmi tamamladım. İçerde beni sorgulayan kimsenin benim borçlarımdan nerden haberi olacak? Onun haberi varsa o onunla görüşüyor. Evet. Böyledir ama. Birisi senin eline bir cd verir. Sen o cdyi yayınlarsın. O cd başkası vermiştir onun eline. O yayınlayan kimse kendince, iş yaptım der. Muhteşem bir şey yaptı cd
yayınladı. Birinin yanlışını deşifre etti yani. İyi kardeş, o cdyi sen mi çektin? Hayır. Birisi çekti senin eline verdi öyle değil mi? Evet. Sen onun adamısın. Şimdi siyaset yaptığımı söylemeyin, Türkiye’de de cdler kol geziyor ya, birileri de yayınlıyor onları. Ya diyorsun bu ne iş? Biz dinlemedik. E kim dinledi? Birisi dinledi sana verdi. Demek ki sen onun emrindesin. Birisi benim vergi dairesinin -bundan mahkemeyi kazandım, bundan haberiniz olsun. O usulsüzlüklerin hepsinin de yanlış olduğuna dair hepsinin de mahkemelerini kazandım. Hepsinin de. Hepsinin mahkemesini kazandım ama kim verdi bunu senin eline? Sen neye binaen sattın beni? Evet. Allah bizi affetsin. İşte böyle Allahu Ekber sözünü ve dini istismar edenler çoğaldıkça biz böyle bunlara ne yazık ki bunların önünde hep böyle savunmada geçiriyoruz ömrümüzü.
Kimse bana onlar bizden değil Kur’an okumuyorlar demesin çünkü en
büyük dayanakları ayetler.
Evet doğru. Ben, onlar bizden değil, şöyledir, böyledir, deme noktasında değilim. Bunlar ne yazık ki işte ne yazık ki bizim içimizdeki satılmışlar, bizim içimizdeki hainler, bizim içimizdeki ahmaklar. Hani ayet-i kerimede var ya “İçimizdeki ahmaklar yüzünden bizi de cezalandırır mısın ey Rabbim!” evet, öyle. Bakın, hadis-i şeriflerden o Kur’an’ın anlamını ve açılımını almadığımız müddetçe biz bunlarla hep karşılaşacağız.
Onlar bizden değil, bunlar Müslüman değil, demeyin bal gibi bizden bal
gibi Müslümanlar.
Evet. Ben asla, bunlar bizden değil, demiyorum zaten hiç. Diyenler var. Yok kardeş, bu imalat hataları bize ait. Burada bir arkadaşta bir eksiklik çıkınca ben ne diyorum: Bu imalat hatası bana ait, suç benim. Çünkü biz o arkadaşı düzgün bir şekilde eğitim verememişiz. Burada bahçede bir yanlış yaparlarsa, burada yanlışlık yaparlarsa, dergâhta yanlışlık yaparlarsa, bu kendimizce bizim, kendi dairemizde, bunu ben kendi üzerime alıyor muyum? Evet. Bu imalat hatası bize ait. Ya o kimse nefsine uydu, öğretememişiz demek ki düzgün bir şekilde. Öğretebilmiş olsaydık, anlatabilmiş olsaydık bu imalat hatası olmayacaktı.
Bir örnek şu an ülkemizdeki bir partinin kongre pankartı “O mümin ki
kafirlere karşı şiddetli Müslümanlara karşı şefkatli olanıdır.”
Evet ayet-i kerime bu “Müminler onlardır ki kafirlere karşı şiddetli müminlere karşı şefkatli ve merhametlidir.” O müminler ne yazık ki tersi. O müminler müminlere karşı şedit kafilere karşı yumuşaklar. Bu hangi kafir? Seninle savaşmaya gelen kafir. Bu hangi kafir? Bu senin topraklarına, senin dinine, aklına, namusuna tasallut olmaya kalkan, tasallut olmaya uğraşan kafir. Yoksa Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu ayet-i kerimeye bakaraktan Medine-i Münevvere’deki Hristiyanları, Yahudileri katletmeye kalkmadı. Bu ayet-i kerimeye bakaraktan İslam dünyasında hür bir şekilde yaşayan, hür bir şekilde bütün insani ve dini hürriyetleri verilmiş olan Hristiyanları ve Yahudileri katletmedi. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin uygulamasında yok. Niçin Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın uygulamasına hep atıfta bulunuyoruz? Çünkü Allah dini onun üzerinden tecelli ettirdi. O ayet-i kerimenin ne manaya geldiğini biz Muhammed-i Mustafa’dan öğreneceğiz sallallahu aleyhi ve sellemden.
O alemlere rahmet olarak gönderildi. Ondan öğreneceğiz. Eğer onun neyi nasıl anlayıp neyi nasıl yaptığına bakmazsak o zaman müminlere karşı şefkatli merhametli kafirlere karşı şedit, deyip biz çevremizde ne kadar kendimizce kafir gördüğümüz kim varsa ondan intikam alıcılardan oluruz. Bu İslam değil. Bu İslam değil. Bu ayet-i kerimeyi böyle anlayanalar Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın sünnet-i seniyyesine ve hadis-i şeriflerine karşı çıkanlar. Bir tane örnek gösteremezsiniz. Bir tane örnek gösteremezsiniz Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın hayatından. Bir tane bakın. Hatta gelir ya ölümüne yakındır, Necranlı Hristiyanlar din tartışırlar Hazreti Muhammed-i Mustafa’yla sallallahu aleyhi ve sellemle. En sonunda iş lanetleşmeye dayanır. Meşhurdur ya bu mesele. Ama o Necranlı Hristiyanların başındaki papaz “Ey Muhammed!” der sallallahu aleyhi ve selleme “Biz ibadet etmek istiyoruz bize bir ibadethane göster.” Mescid-i Nebevi’nin kapısını açar “İbadetinizi burada yapın.” der. İslam bu. Onlar orda kaldıkları müddetçe Mescid-i Nebevi’de ibadetlerini yerine getirirler. Ben bazen derim, Hristiyan bir topluluk gelse, orda bir kilise olmasa dese ki, bize bir ibadethane gösterin, biz ibadet etmek istiyoruz, kim camiyi açar? Tabi böyle söyledim ya Harun Hoca açar da. Ama bir başkası açar mı? Açmaz. Bizim Orhan Hoca var İzmir’deki. Bir gün Tokat’a gittiğinde Tokat Alevilerine orda konuşurken demiş “Ya Bursa’da bir tekke var, dede efendi enteresan bir kimse gelin orda semah yapın.”, o da demiş ki “Müsaade etmezler onlar.”. Bana söyledi “Ben senin adına böyle dedim.” “Doğru demişin hocam” dedim “Gelsinler bir gece hem bize orda sohbet etsinler hem de semah etsinler.” dedim, “Ya gerçek mi söylüyorsun?” dedi “Evet” dedim “Gelsin onların dede efendileri otursun kürsüye bize sohbet etsin aynı zamanda sohbetten sonra semah dönsünler. Tekke açık” dedim, “Ya beni heyecanlandırdın.” dedi, “Ben heyecan adamıyım hocam.” dedim “Bizim ne zaman nerden eseceğimiz belli değil.” Aramış Tokat’taki dede efendiyi, demiş “Gel, böyle böyle davet var.” “İnanamıyorum Sünnilerden böyle insan var mı?” demiş. “Ya inanamıyor.” dedi, dedim “Yok hocam inansın gelsin. Bir semah vursunlar bizde onlarla beraber semah vuralım. Bizim bu noktada bir şeyimiz yok. Bizim pirimiz Hacı Bektaş-ı Veli hazretleri.” Evet bizim dergahımızın piridir Hacı Bektaş-ı Veli hazretleri. Hatta şunu diyebilirsiniz, ayakta duran Bektaşi dergâhı diyebilirsiniz. Bütün pirler pirimizdir. Bütün pirler. Soruyorlar bana, hangi tarikattansınız diye, hepsindeniz diyorum bakıyor öyle. E hangi birini sayalım bir semaya çıkıyoruz hepsi beraber semaya geliyorlar ne yapayım. Gelen gelene. Hepsi de bizim pirimiz, başımızın tacı hepsi de.
Eminim ki bir işid militanı bu sözlerle kendini savunuyordur. Savunuyordur evet ama ne yazık ki işidçiler kafirlerle mücadele etmiyorlar. Ya? İşidçiler Allahu Ekber deyip Müslümanları katlediyorlar, işidçiler Allahu Ekber deyip Müslümanları şehid ediyorlar, işidçiler Allahu Ekber deyip camilere saldırıyorlar. Evet. Acı ama bu. Bu. Allahu Ekber deyip canlı bomba patlatıyor kendini. İntihar etmek haram, kafir olarak ölecek. Göz göre göre ölüme gidemez Hanefi’ye göre. Bir kimse öldürüleceğini bile bile bir yere gitse, o kimse kendince öldürüleceğini bile bile gittiğinden katledildi. Kendi kendini katletti. Haram. Bir komutan askerini bile bile ölüme gönderemez. Haram. Haram. Bir komutan askerinin zayiat vereceğini bile bile ona emir veremez. Haram. Açın İmam-ı
Muhammed’in İslam Devlet Hukuku’nu. Okumaz ki kimse. Bunları yapanlar mezhepleri inkâr ediyorlar ya, ne okusun İmam-ı Muhammed’i? Okumaz. Hadisleri de inkâr ediyorlar, hadisleri de okumazlar. Okumazlar. Müslümanların tek kurtuluşu var; Müslümanlar ayet ve hadislerin ışığında bir din yaşamadığı müddetçe her türlü teröre her türlü sapıklığa ve sapkınlığa açık olurlar. Müslümanlar başka ilaç peşinde koşmayacaklar.
Size tam orta çağ zihniyeti iki örnek vereyim 1- “Savaşta sivillerde öldürülür eğer masumlarsa zaten cennete giderler.”
Kim mi demiş bunu? Dünya İslam Alimleri Birliği Başkanı YUSUF EL KARADAVİ
İşte bu İslam hukukunda olmayan bir söz. Siz “Savaşta sivillerde öldürülür eğer masumlarsa zaten cennete giderler.” diye ne İmam-ı Azam’dan ne İmam-ı Şâfiî’den ne İmam-ı Malik’ten ne İmam-ı Hanbelî’den bir fetva getiremezsiniz. Ne Serahsi’nin Mebsud’unda bulabilirsiniz ne Fetevay-ı Hindiyye’de bulursunuz, ne de İmam-ı Muhammed’in İslam Devlet Hukuku’nda bulabilirsiniz bu fetvayı. Bulamazsınız. Bunu Ortadoğu’daki, Filistin’deki bilhassa Ortadoğu’daki yeni türemiş alemiler bu fetvaları veriyorlar. Bakın bu ölçüyü -kaç kişinin evinde vardır ki İmam-ı Muhammed’in İslam Devlet Hukuku? Yoktur. Gidin bakın bulamazsınız bunu ama Ortadoğu’daki, aşağı Mezopotamya’daki şimdi yeni türemiş 40-50 yıldan beri İsrail vahşetine karşılık yanlışa yanlışla cevap veriyorlar. İsrail orda bir terör uyguluyor Filistinlileri katlediyor. Sürmüyor, katlediyor. Anlatabildim mi? Sürmüyor, katlediyor. Niçin? Sonu gelmesin. Sürse tekrar onların geri dönme ihtimali var. Katlediyor. Bu sefer o katliama karşı da oradaki alimler, oradaki alimler kendilerince bunlara fetva vereceğiz diye uğraşıyor yanlışa yanlışla cevap veriyorlar Allah bizi affetsin. Bir savaşta sivilleri katletmek yoktur İslam’da. Kadınlar, çocuklar, elinde silah olmayanları siz katledemezsiniz, savaş meydanına çıkmamış olanları katledemezsiniz. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hiçbir savaşta almış olduğu esirleri katletmemiştir İslam’da esir katledilmez. İslam savaş hukukunda yoktur. Esir katledilmezken sivilleri nasıl katledersiniz? Mümkün değil. İslam savaş hukukunda yok.
2- KATHAR’lar Avrupa da bir topluluk. Maniheizm’e benzer bir yaşamları
var biraz da Budizm.
Herkesin bizim Melamilikteki gibi melanet hırkasını giyerek bir iş sahibi olması gerekiyor. Çocuklar herkesin çocuğu, ceza yok, toplumdan uzaklaştırma var. Özel mülkiyet yok. Yok edildiler Hristiyan statükocular tarafından. Nasıl mı? Kılıçlarından kan damlayan Baronlar zırhlarını şakırdatarak geldiler, Baş
papazın huzurunda diz vurup sordular;
Katharları korumak isteyen halk katoliğiyle, yahudisiyle çoluk çocuk hep
birlikte katedrale sığındılar tanrının kullarıyla, katharları nasıl ayıracağız?
Katharlar üstüne haçlı seferlerini roma adına yöneten baş papaz şöyle der: – Hepsini yakın, tanrı kendi kullarını ayırır. (Beziers Katliamı,1209) Ne farkımız var? Evet, böyle düşünüyorsak, böyle yapıyorsak gerçekten ne farkımız var? Bunu İslam adına yapanların ne farkları kaldı? Camilere, kiliselere, havralara sığınan sivilleri katleden, yakanla, bu cahil, barbar Romalılarla aramızda ne fark kaldı o
zaman? Bir fark kalmadı. O zaman biz gerçekten Kur’an ve sünnet dairesindeki bir İslami yaşamaya, anlamaya muhtacız.
Tarihteki medeniyetlerin kaderlerinden edindiğimiz acı
tecrübe; toplumların dünya ve ahiret, maneviyat ile maddiyat, beden ile ruh, ilim ile din, insanlığın daima hastalıklı ve kusurlu yapan yoksulluk ve sapkınlık hastalığına düşüren realizm ile idealizm arasında gidip geldiğini göstermektedir. ALİ ŞERİATİ Felsefi kötümserlik, karamsarlık ve ümitsizlik çağımızın ruhunu ve düşüncesini tahrip etmiş ve günümüz dünyası aydınlarının umumi dini olmuştur. Frantz Fanon’un dünyayı yeniden planlama cesaretine sahip üçüncü
dünya bilginlerine mesajı şudur
“Yoldaşlar; artık Avrupa’yı konuşmaktan, mide bulandırıcı maymunumsu taklitten vazgeçelim dostlar yeni bir düşünce yaratmamız ve yeni bir insan icad etmemiz gerekir.”
Böyle bir insan tasviri nasıl olacak? Biz bu çağda nasıl bir insan görmek istiyoruz? Biz kendimizin nasıl olmasını istiyoruz ama neyiz? Nasıl olmamızı isterken bizim prototipimiz kim? Biz nasıl bir mümin olmamız gerekirken bizim önümüze koyacak olduğumuz prototipimiz kim bir Müslüman olarak? Önce bir insan olarak nasıl bir insan olmak isterdiniz? Sufiler bir şeyi kendilerine sorarlar önce. Hani var ya meşhur ya hadis-i şerif “Kendisine yapılmasını istemediğin şeyi bir başkasına yapma” Birincisi biz ideal noktasında kendimizi nasıl bulmak istiyoruz, görmek istiyoruz ve görmek istediğimiz kendimizin prototipi kim? Sakın hiç kimse bana Muhammed-i Mustafa demesin. Bizim içimizdeki arkadaşlar, kardeşler, hepimiz dahiliz buna. Sebep? Biz Muhammed-i Mustafa’yı bu noktada fikir olarak, edebiyat olarak, anlatma olarak prototipimiz, yaşamak olarak değil. Zaten İslam dünyasının kendi içerisinde, İslam dünyasının bizi ilgilendiren sufiler içerisinde en büyük handikap bu. Biz üçyüz tane beşyüz tane hadis-i şerif ezberimizde var ama bunun kaç tanesi bizim yaşantımıza tecelli etti? Bizim hadis veya ayet bilmemiz bizim gerçeğimizi değiştirmiyor. Biz bu ayet veya hadis fıkıh bilgimizle biz neyiz? Ne olmak istiyorduk da ama neyiz? Sıkıntı burada. Yoksa ben burada çıkıyorum kale ya Resulullah okuyorum burada, ama ben kendi özel hayatımda, kendi özel yaşantımda birinci dairede ben o prototipin nesini yaşıyorum? Bildiğim hadislerin kaç tanesini hayatıma tecelli ettirdim? Bildiğim ayet-i kerimelerin kaç tanesini hayatıma tecelli ettirdim? İdeal insan tiplemem benim Muhammed-i Mustafa olurken Muhammed-i Mustafa’dan sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden anladığım ne benim? Anladığımla beraber yaşadığım ne? Bu önemli. Hem diyeceğiz ki biz, Muhammed-i Mustafa insanlığın medar-ı iftiharı, yeryüzünde değil, varlığa Cenâb-ı Hakk’ın halife gönderdiği kimse hem de Onun hadislerinden, sünnetlerinden üzerimizde tecelli edecek hiçbir şey olmayacak veya çok az olacak. Gücümüz yettiği halde yapmayacağız. Gücümüz yettiği halde. Biz önce iğneyi değil çuvaldızı kendimize batıralım, iğneyi başkasına batıralım. Bugün dünya insanlığın önünde prototip insan yok. Efsanelerimiz var bizim, geçmişte yaşananlarımız var bizim. Geçmişte filanca yaşamız “Hocam ene’l hak hakkında ne diyorsun?” Sen dedin mi? Sen dedin mi? Sen de. O hale gelde anla. O hale gelmen için senin, o hale gelmen için varlığından geçmen lazım, hırsından geçmen lazım.
Sen önce dedikoduyu bırak, gıybeti bırak, haramı bırak, sen önce yapacaklarına bak. Yok. Ben 28 yıldan beri bangır bangır bağırıyorum. 28 yıldan beri. Benim de ne kadar yaşadığım kendime sorgulanması lazım. Ümitsiz misin? Değilim ama Müslümanların önünde de prototip olarak eksiklik var. Müslümanlar o prototipi kendi üzerlerinde oluşturamıyorlar. Bakın gelen sorulara. Kadın diyor ki, sizin sohbetlerinize geliyor benim eşim, kendi akrabalarına giderken beni de alıp götürüyor harika, orada günler yaşıyoruz ama benim akrabalarım söz konusu olunca hiçbir yere gitmiyor. Buyurun. Biz prototip olarak Muhammed-i Mustafa’yı kendimize örnek almış olsaydık eşimizin akrabalarına da hürmet hizmette saygıda kusur etmezdik. Biz daha birinci dairede kendimizde, kendi evimizde, kendi nefsimizde bu prototipi uygulamakta güçlük çekiyoruz. Kendi arkadaşlarımızın arasında. Evet insanlık yeni bir insan modeline ihtiyacı var ama bizi ilgilendiren birinci derecede önce Müslümanların kendilerine bir prototip, yeni bir insan icat etmeleri lazım. Yeni bir insan. Bu yeni bir insan vahiy kaynaklı olmalı. Vahiy kaynaklıysa, gelin arkadaşlar şu soru bizim acımız olsun, bizim yüreğimizi kanatsın ve insanlar bizleri gördüklerinde sufi olmuyorlarsa, bizleri gördüklerinde la ilahe illallah Muhammeden Resulullah demekten uzak duruyorlarsa, bizleri gördüklerinde bizden kaçıyorlarsa bizim kendi prototipimizde problem var evet. Biz Kur’an’ı anlatıyoruz yaşamıyoruz, biz Muhammed-i Mustafa’yı sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini anlatıyoruz, yaşamıyoruz. Yaşamıyoruz. Biz evimizde yaşamıyoruz, iş yerimizde yaşamıyoruz, dergahımızda yaşamıyoruz, sokağımızda yaşamıyoruz, hastanemizde, postanemizde, hiçbir yerimizde yaşayamıyoruz biz. Yaşayamıyoruz. Edebiyatta çok güzeliz; komşusu açken tok yatan bizden değildir. Be adam! Bir gece uykusuz kaldın mı? Bunu söylerken utan! Sen bir gece uykusuz kaldın mı birisinin derdi yüzünden? Birisinin derdi yüzünden bir gece uykusuz kalmadıysan bunu ağzına alma. Evet. Anlatma bana. Bir gece uykusuz kal. Bir gece hastanenin önünde bekle. Bir gece hastanın başında bekle. Bekledin mi hiç? Ağızına alma. “Sadaka ömrü uzatır.” Hiç verdin mi? Bir fukaranın evine gittin mi hiç? Ona yardım ettin mi hiç? Ona görünmezden bir şey verdin mi? Bir arkadaşının ihtiyacını, bir dostunun ihtiyacını bildiğin halde parayı bankada faizde tuttun mu! Tuttun. Adın ne? Müslüman. İhtiyacın yokken adamı sıkıştırdın mı? Hani hadis-i şerifte vardı ya: Kim borçlusunu sıkıştırmazsa her gün için ona cennet sevabı vardır. Hani nerde? Prototipimiz doğru biz yanlışız. Biz devasa çadırlar kuruyoruz, ne? İftar veriyoruz orada. Harika. İftar verdiklerimizi neden iftara muhtaç kıldık diye soruyor muyuz? İftar veriyor, nerde? 5 bilmemneli otelde. Ne? Bilmem ne otelinde iftar var, filanca. Senin prototipin Muhammed-i Mustafa’ysa sallallahu aleyhi ve sellem vallahi de billahi de tillahi de, tillahi de o otelin önünden dahi geçmez. “El fahri fakri” dedi, “Ben fakirlerle beraberim.” Sen kimlerle berabersin? Zenginlerle. Ne yaptılar? Zenginleri otelde topladılar iftar veriyorlar. Zenginler zenginlerle. Ben bakıyorum Allah’ım diyorum ya, ben kendimce Müslüman oldum, sonradan oldum, İslam’ı seçtim. Ben zaten içerken İzmir’de Palet Restoran’da içiyordum zaten oraya belli kesim gidiyordu. Ee ben Sayanora’da gecemi geçiriyordum oraya da belli kesim gidiyordu. Ben şimdi İslam oldum şimdi Efes Otelinde iftara gideceğim. Bu ne biçim iş? Bu nasıl bir iş ya? Ben bunu düşündüm ilk önce. Ama o İslami kimlikler var ya, prototipi Muhammed-i Mustafa
içinde yok, kendi kendine eziklik görmüş 5 yıldızlı otele gitmeyi rüştünü ispat etmek olarak görüyor. Be ahmak! Sen Allah de rüştünü o ispatlayacak senin. Ama yok, arkadaş 5 yıldızlı otelde iftar edecek, bunun adı İslam olacak veya kamyonun üzerine koyacak arkadaşlar erzakları, yukarıdan atacaklar. Ne? Zekât dağıtıyor. Adı İslam.
Biz hactayız 2005’de bir arkadaş önde, ben “Sola çark!” arkadan bağırıyorum, sola çarkıyor arkadaşlar. Oktay yanıma yanaştı dedi “Abi ya hakkını helal et dikkat ettim de bizi tırlardan uzaklaştırıyorsun.” Dedim “Oktay kimse yapmaz ama içimizden birisi o tırlardan atılanlardan birisine elini uzatır da ondan tiksinirim diye korkuyorum.” dedim. Yok İslami ahlakta tırı yanaştır, tırı yanaştırdıktan sonra oradan ekmek at, oradan su at, oradan muz at. Maymunlara mı atıyorsun ahlaksız! İnsanların da elleri havada, bir tane yoğurt kapacaklar. Nereye gelmişler? Hacca. Hac yol bulabilene, oradaki masraflarını, oradaki ihtiyaçlarını görebilene farz. Eğer senin bir kâse yoğurda ihtiyacın varsa çıkma yola. Sen bir kâse yoğurda elini uzatacaksan, bir tane orda maymunlara muz atar gibi birisi muz atacak diye elini muza uzatacaksan vallahi gitme billahi gitme. Ama gideriz ki. Gideriz. Fotoğraf çekiyorum, köprünün altında yatıyor Müslümanlar. Kenarlarda rezil zebil bir şekilde yatıyorlar. İslam bu değil, diyorum kendi kendime. Fotoğraflarını çekiyorum böyle koyacağım, altına da yazacağım İslam bu değil diyeceğim, kendi kendime utanıyorum. Kendi kendime utanıyorum diyorum ki: Bir Müslüman böyle olmamalı bunu nasıl yayınlayacağım şimdi, diyorum ve buna bakan kimse İslam’dan soğuyacak Müslümanlıktan soğuyacak. Diyecek ki ya bu mu sizi dininiz? Diyecek ki, sizin en kutsal kentiniz Kâbe ve Kâbe’nin etrafı pislikten geçilmiyor. Sokaklarda pilav yemişler, tavuk yemişler, bir şey içmişler, atmışlar atmışlar, atmışlar. Çöpün üstünde yürüyorsunuz. Bu mu? Bu mu? Oktay çöpün üzerinde gitmedik mi şeytan taşlamaya? Dedim ya çöpün üzerinde gidiyoruz ya çöpün üstünde. 2005’de çöpün üstünde şeytan taşlamaya gidiyoruz. Çöpün üstünde arkadaşlar. En gördüğüm acı şey de neydi biliyor musunuz? Birisi pet şişenin içine bevletmiş atmış oraya… Kim bizim prototipimiz? Bizim prototipimiz kim? Herkes hep bir ağızdan şunu diyecek: Muhammed-i Mustafa. Söylemeyin Allah aşkına. Söylemeyelim Allah aşkına. Biz gücümüzün yettiğine, yettiğince zalimiz. Gücümüzün yettiğine yettiğince haksızız, biz gücümüzün yettiğine yettiğince ursuzuz. Çünkü prototip bizde yerleşmemiş, nefsimize yerleşmemiş, içimize yerleşmemiş bizim. Edebiyatını yapıyoruz biz. Biz bunun edebiyatını yapıyoruz. İslam dünyası bunun edebiyatını yapıyor. İslam dünyası bunun edebiyatını yaptığı müddetçe dağılmaya, yok olmaya, yerlerde sürünmeye mahkûm. Bizim kadınlarımızda da aynı erkelerimizde de aynı. Hepimizin önünde bir prototip var. Kadınların önünde bir prototip: Başı örtülü olacak, uzun bir mantosu olacak, mantoyla yerleri süpürecek. Osmangazi, Yıldırım belediyesine ihtiyaç kalmayacak o kadar takva sahibi olacak yani ama İslam ahlakı ona uğramamış olacak. Namazı kılacak “Es Selamun aleyküm ve rahmetullah, es Selamun aleyküm ve rahmetullah. Filancanın gelini ne yapmış biliyor musun?” diyecek “Fişmancanın evinden bir adam çıkarken gördüm.” diyecek “Fişmancanın evine bir adam girdi kim bu adam ya?” diyecek, başlayacak sarmaya. Ne yaptı? Namaz kıldı. Sağına kime selam verdin diye soracaksın. Ya önce sağına selam verdin. Selam verdiğinin sağında başında, Hazreti
Muhammed-i Mustafa’yı görmediysen diyeceksin filancanın gelini ne oldu diye. Ama sağında selam verirken daha Onun sağında olduğunu görseydin, namaz kılarken Onu önünde imam görseydin, dilin lâl olacaktı lâl. Dilin lâl olmaz onu görmediğin için. Soluna selam verdiğinde Hazreti Cebrail aleyhisselamı solunda hazır bulacaktın. Onu görmediğin için dilin lâl olmaz. Bir çıt altı; sağına selam verdiğinde üstadını gördün mü? Yok. Oradaki çevredeki velilerden, evliyalardan bir zat gördün mü sağına selam verirken? Yok. Solunda orda kabir ehlinden müminlerden birisini gördün mü? Yok. Sen dedikodu üretiyorsun, sen laf üretiyorsun. Sen prototipinin peşinde değilsin. Prototip kim? Muhammed-i Mustafa ama biz onu da attık ki. Bizim prototipimiz filanca şeyh efendi oldu, bizim prototipimiz filanca hoca efendi oldu, bizim prototipimiz filanca parti başkanı oldu. Bizim prototipimiz kim? Tarkan oldu. Bizim prototipimiz kim? Filanca futbolcu oldu. Bizim prototipimiz kim? Filanca sanatçı oldu. Bizim prototipimiz kim? Filanca manken oldu. Bizim prototipimiz kim, gerçek manada? Ya biz Müslümanız bizim prototipimiz Muhammed-i Mustafa. İyi oğlum, sen ne bu bütün kıllarını tüylerini yoldurmuşsun tavuk gibi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri göğüs kıllarını hiç yoldurmadı, bacak kıllarını yoldurmadı, erkek adamsın vücudunu sen neden böyle tavuk gibi yoldurdun? Cevap şu: “Ben spor yapıyorum hocam.” “Oğlum tüyünle spor olmuyor mu?” dedim ama sorsan prototipi Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. Şekil olarak adamın başında sarık kocaman yanındaki eşi çarşaflı. Ben hızla gidiyorum yanından, bir küfür savurdu kadına. Kadın da ona bir küfür savurdu. Allah’ım duymasaydım dedim koşacağım nerdeyse ya duymamak için. Bir de döndüm dedim kendime ne kaçıyorsun? Döndüm geriye adama “Bu sakal ne bu küfür ne?” dedim. “Bu cilbab ne bu küfür ne dedim.” kadına da. Böyle baktı ikisi de. “Siz bir haksızlığı gördüğünüzde mümkünse elinizle, mümkün değilse dilinizle, o da mümkün değilse kalben buğuz ederekten önlemeye çalışınız, hadis-i şerif bu.” dedim ikisine de karı-koca. “Eğer size söylemeseydim haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır hükmüne girecektim. Yapmayın sen bu sakalınla bu şalvarınla sokakta kadına küfür etme. Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem böylemi yaptı?” Kadına da dedim “Sen bu çarşafla bu adama sende küfür etme. Hazreti Aişe annemiz böyle yaptı sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hanımı?” Hayır. Bizim sıkıntımız bu. Evet. İslam dünyası kendi prototipini oluşturmakla mükellef. Yeni bir Müslüman prototipi, mümin prototipi. Bu prototip vahye dayalı yani Kur’an ve sünnete. Eğer bu prototipi geliştiremezsek biz kendi içimizde ne yazık ki kendimizi yenilememiz mümkün değil. İkincisi bu prototipin bütün dünya insanlığına örnek olacağına inanıyorum. Bütün dünya. Bakın en büyük handikaplardan birisi insanların inanışlarını ideolojiye çevirmesi. Dünya üzerinde inanışlar ideolojiye döndü oysa inanmak ideolojiye döndürülemeyecek bir şeydir çünkü inanç her dem kendisini yeniler. O yüzden onu bir ideolojik saplantı haline getirirse dünya insanlığı ne yazık ki kendi batışını gerçekleştirecek. Kendi batışını ne yazık ki. O yüzden inancınızı ideolojik saplantıya getirmeden vahye dayalı bir prototip oluşturmamız gerekir. Bu prototipi oluştururken tüm örneklerimiz Muhammed-i Mustafa dayanmalı sallallahu aleyhi ve sellem. Kendi kafamızdan kendi ürettiğiniz prototiplere değil. İnşaallah.
Bu üç sembolün Kur’an’daki sıralaması çok önemlidir. KİTAP, sonra TERAZİ
ve son olarak DEMİR Soru: Günümüzde İslam kitap ve demirin arasında bozguna uğramadı mı? Evet bozguna uğradık. İslam değil, Müslümanlar. Buradaki tabir herhalde ona münhasır öyle değil mi? Müslümanlara? Evet Müslümanlar bozguna uğradı hala daha bozgundayız. Biz ne yazık ki bu manada hem kitap noktasında bozguna uğradık yani inanma, o inancı fiiliyata geçirme, o inancı hayata geçirme noktasında bozguna uğradık. Terazi adalettir. Biz adalet noktasında bozguna uğradık. Biz bozguna uğradık adalet noktasında. Ve demir. Demirden kasıt birtakım silahlarsa, bozguna uğradık. Demirden kasıt sanayiyse bozguna uğradık -çünkü bunların manaları konuma duruma göre her şeye göre değişebilir, evet bu noktada biz bozguna uğradık.
Kitap ve demirin arasında sürekli teraziyi bulundurmak gerekmez mi? Evet biz adalet noktasında bozguna uğradık. Bir toplumun adalet dengesi kaçtıysa toplumda bütün dengeler kaçar. Biz bozguna uğradık. Bu bozgunluk üçyüz yıldan beri devam ediyor. Bu yeni değil. İnsanlar vahye dayalı bir eğitim, vahye dayalı bir ahlak, vahye dayalı bir adalet sistemi kuramazlarsa terazi ne yazık ki doğru çalışmaz. Doğru çalışmayan bir yerde de ne yazık ki toplum düzelmez. Düzelmez.
TERAZİ, KİTABI DEMİRDEN korumaz mı? Ne yazık ki kitap, teraziyi şaşmaz hale getirir. Yoksa sizin adalet dediğiniz Hitler’inde adaleti vardı Musolini’nin adaleti vardı kendine göre veyahut ta sohbetin başındaki Beziers katliamına sebep olan papazlarında adaleti vardı. Adalet dediğimizde bugünkü vahşi kapitalist sisteminde bize adalet diye yutturduğu adaleti var. Adalet dediğimizde adalet mekanizması, terazi mekanizmasına baktığımızda bizim insanlığı katlederken adaletli davrandıklarını söylüyorlar. Yani Abd Hiroşima’ya bomba atarken adaletli davrandığını söyledi. Kendince adalet dağıttığını söyledi. Afganistan’ı Rusya adalet getirmek için işgal etti, Amerika oraya demokrasi götürmek, adalet götürmek için kan akıttı. Amerika Irak’ı işgal ederken, yıkarken, bombalarken, adalet, demokrasi, hukuk için girdi oraya. Eğer sizin adalet mekanizmanız vahye dayanmıyorsa ne yazık ki o adalet adalet değildir ve dünya üzerinde hiçbir ülkenin üzerinde ne yazık ki adalet mekanizması doğru çalışmıyor. Dünya insanlığı bu adaletsizliğin altında inim inim inliyor. Yani bir kadınla kızını vahşi bir şekilde dağa kaldırıp tecavüz edip öldüren kimse 7 yıl sonra senin aranda dolaşıyorsa ve sen bunu adalet olarak görüyorsan o mekanizma şaşacaktır. Vahye dayanmıyorsa senin vicdanın, senin kendi adaletin, senin kendi ölçün vahye dayanmıyorsa, senin etrafa adaletli davranmam mümkün değil. Kendince farazi adalet mekanizması kurman etrafa zulmedecektir. O yüzden bu noktada kitap, terazi noktasında biz kitaba önce riayet etmeliyiz. Kitaptan herhalde kast edilen Kur’an, vahiy. Eğer ki biz vahyi tam manasıyla anlayamaz ve algılayamazsak, vahyi hem zahirimize hem batınımıza yerleştiremezsek, biz evimizde eşlerimize karşı adaletli davranamayız, çocuklarımıza adaletli davranamayız, komşularımıza adaletli davranamayız, etrafımızdaki insanlara biz adaletli davranamayız. Bu noktada biz ilk önce kendi üzerimizde oturtturup, yerleştirip, prototipimiz olan vahyi
Muhammed-i Mustafa’nın ayak izlerini takip etmeliyiz. Eğer biz günlük hayatımızdan tutun, enteresan gelir size, gece yatarken dahi vahye dayalı yatmıyorsanız orda da dahi disiplinsizlik ediyorsanız gündüz muhakkak ki disiplinsizlik edersiniz. Ama bizde şu var, gece yatarken biz abdest almayı sağa yönelip yatmayı çok güzel beceriyoruz. Hani buradan şunu çıkarmayın, a ben yatarken sünnete uyuyorum sağıma yatıp karımada dizlerimi çekiyorum. Ertesi gün olanca gıybeti ediyorsun, ertesi gün olanca haksızlığı ediyorsun. Dişlerimiz misvaklıyoruz da dilimizi misvaklayamıyoruz. Dişi misvaklıyoruz olur olmaz her yerde kocaman misvağı çıkartıp, ne kadar sünnete uygun şarıl şarıl şarıl sokakta, yolda, orda burada her yerde biz misvaklıyoruz. Harika bir sünnet. O misvaklanan dişin arasındaki dili misvaklayamıyoruz. Biz o dilin bağlı olduğu yeri, kalbi misvaklayamıyoruz biz. Biz sakallarımızın altına su değsin diye öyle bir titiz davranıyoruz ki ne titiz davranıyoruz. Baktığında dersin ki takva akıyor sakallarının altına kadar suyu değdirdi. Biz kalbimize abdest aldıramıyoruz. İçimiz abdestsiz. Teoman’ın şarkısı o yüzden hoşuma gidiyor, ruhu sarışın. Normal sarışınlardan korkma. Ah o kalbi sarışın olan oynaklar var ya. İslam’mış gibi görünüp kalbi çıfıt çarşısı olan, İslam’mış gibi görünüp içi darmadağın olan, İslam’mış gibi görünüp içinde her türlü hainliği taşıyan. Ne çekiyorsak onlardan çekiyoruz. O yüzden bize önce vahye dayalı bir ahlak, vahye dayalı bir ekonomi, vahye dayalı bir siyaset, vahye dayalı bir ev yaşantısı, vahye dayalı bir ticaret, vahye dayalı bir sosyal hayat, vahye dayalı bir şehir, vahye dayalı sokaklar, vahye dayalı caddeler, vahye dayalı bir ülke lazım. Vahye dayalı.
Kimsenin birbirine zulmetmediği herkesin barış içinde yaşadığı, aklı hür, vicdanı hür, dini hür. Tekrar söylüyorum, dini hür. Bir Hristiyan’ın ben Hristiyan dinini en rahat bir şekilde İslam ülkesinde yaşayabilirim deyip kendi yaşadığı ülkeden dinini yaşamak için İslam ülkesine iltica etmiş bir İslam ülkesi kurmak zorundayız. İltica etmeli, demeli ki: Ben Hristiyanlığımı İslam ülkesinde daha hür, özgür bir şekilde yaşarım. Avrupa kapılarına dayanan Müslümanları görüyor musunuz?
Biz kendi kendimize şunu diyeceğiz; bu Osmanlıyı yıkan İngilizler var ya ne namussuz insanlar bizi perişan ettiler. Olmasaydın! Eğitseydin kendini! Kendini Düzeltseydin! Çalışsaydın! Fedakâr olsaydın! Feda olsaydın! Feda olsaydın! Hani Hazreti Mevlâna diyor ya “Sen yanmayacaksın ben yanmayacağım kim yanacak?” Yaksaydın kendini! Şimdide bizde böyle var ya hazırız biz hemen “Ya bunu dış güçler yaptı.” Yaptırmasaydın. Senin işin ne! Senin işin ne! Biri gelecek şimdi burada bayanın birisine sarkıntılık yapacak. Biz ne cevap vereceğiz ona? “Bize kötülük yapmak istiyorlar.” Ey üzerinde hizmet elbisesi olanlar, sizin işiniz ne? Sizin işiniz ne? İnsanlar size namusunu teslim etmiş. Senin işin ne? Üzerinde hizmet elbisesi var mı? Var. Sen koruyacaksın muhafaza edeceksin. E onun gözü kaşı oynuyorsa, tuz kokmuş. Aynı. Biz kendi eğitimsizliğimize, kendi ahlaksızlığımıza, kendi aymazlığımıza, kendi vurdum duymazlığımıza, kendi prototip bozukluğumuzu bir başkasının üzerine aktaracağız diye uğraşıyoruz, bizi filanca yaptı diyoruz Allah muhafaza eylesin. O yüzden gerçekten çok muhteşem bir prototipe ihtiyacımız var. ihtiyacım var. Bunu tevazu noktasında söylemiyorum gerçekten benimde
Gerçekten. Şunu böyle ciğerimi yararaktan söylüyorum, isterdim ki öyle bir prototip göreyim ve isterdim ki ondan Muhammed-i Mustafa’nın kokusunu alayım. İsterdim ki ona baktığımda o bir Muhammed-i Mustafa olsun bir anda, bir anda kendi olsun bir anda Muhammed-i Mustafa olsun. İsterdim ki ona baktığımda bir Cebrail olsun, bir kendisi olsun, bir Muhammed-i Mustafa olsun, bir İbrahim olsun, bir Yusuf olsun, bir Yakup olsun, bir Musa olsun, bir Mikail olsun, bir İsrafil olsun. İsterdim ki onun gözlerine baktığımda arş-ı âlâyı göreyim, isterdim ki ona baktığımda arş-ı âlânın meleklerini onun gözlerinde göreyim, isterdim ki onun kalbine rabıta ettiğimde vallahide onun kalbinde Allah’ın tecelli ettiğini göreyim. Bu prototipe muhtacız ve bu prototiplerin çoğalmasına muhtacız. Bu bir taneyle iki taneyle olacak bir şey değil. Bu prototiplerin bütün şehirlerde olması lazım, bu prototiplerin bütün köylerde olması lazım, bu prototiplerin bütün mahallelerde olması lazım, bu prototiplerin bütün evlerde olması lazım. Ev halkı ona baktığında Muhammed-i Mustafa kokusunu görsün, mahallede o yürürken etrafa Muhammed-i Mustafa’nın kokusunu salsın. O yürüdüğünde alem yürüsün onunla. Muhammed-i Mustafa’nın hayali dolaşsın her yerde. O yürüyor ya her köşe başında Muhammed-i Mustafa’nın hayali olsun. Çünkü o, Onun numunesi gibi olsun. Buna ihtiyacımız var. Asıl ihtiyacımız olan o. İnsanların parasını ütmesin din adına, insanların hayallerini ütmesin din adına, insan toplamak için, cemaat toplamak için çıkmasın, fisebilillah Allah için yaşasın. Allah için yaşasın. Gerçekten bu prototipe bütün dünya insanların ihtiyacı var bence. Kardeş Allah razı olsun bizi can evimizden vurdu.
Nefes II — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
Ek kaynaklar:
- Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi, çev. Veled İzbudak, MEB Yayınları.
- Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi Şerhi, şerh: Tahirü’l-Mevlevi, Şamil Yayınevi.
- Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevi Tercemesi ve Şerhi, İnkılap Kitabevi.
- Reynold A. Nicholson, The Mathnawi of Jalaluddin Rumi, E. J. W. Gibb Memorial Series.
- Annemarie Schimmel, Ben Rüzgarım Sen Ateş, çev. Senail Özkan, Ötüken Neşriyat.
İlgili Sözlük Terimleri: Kalb, Sünnet, Şeyh, Râbıta, Kâbe, Tekke. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı
