Nefes II

Nefes II — 5 Aralık 2015 Sohbeti

NEFES II • 9/18

5 Aralık 2015


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

5 Aralık 2015 Tarihli Sohbet

ARABİ; alemin her an yeniden yaratılmakta olduğunu ifade eder ve bunu

yeni yaratılış (HÂLK-I CEDİD) diye adlandırır.

Buradaki yeni kelimesi “Ebediyyen yeni” ya da “an be an yenilenen”

demektir. Prof. İZUTSU

İnsan yaşadığı müddetçe hiç durmaksızın değişmekte olduğunun bilincine erişmesiyle hem derûnunda hem de dışında bu yeni yaradılışın gerçek ve canlı bir hissine sahip olabilir. Bununla beraber “yeniden yaradılış” sürecinin farkında değildir. ARABİ bu sürece DAİMİ TERAKKİ der.

İnsan daimî bir terakki halindedir. Ancak perdelerin latif ve ince olmasından ve suretlerinde birbirine benzemesinden ötürü insan bu terakkinin farkında bile değildir. (FUSÛSU’L HİKEM-syf,121)

Keşani bunu şöyle açıklar: “Âyan-ı sabitenin bütün ahvali bilkuvve tespit edilmiş olarak Hakk’ın malumudur ve Hakk durmaksızın ve daimî olarak onları kuvveden fiile çıkartmaktadır. Ve ezelden beri (Gayb mertebesinde) mevcud olan dolayısıyla yaratılmamış olan bütün bu istidatları hal-i hazırda yaratılan sonsuz sayıdaki mümkinat haline dönüştüren de Hakk’tır.

Keşani alemin bu ebediyyen yeni yaradılış manzarasını şöyle tasvir eder. “Bütün alem ebedi bir değişim içindedir. Ve alemdeki her şey an be an değişmektedir. Yani her şey her an bir an önceki taayyününden farklı bir taayyün ile yeniden taayyün etmektedir.

Keşani bir adım daha ileri gider; Bu ebedi yeni yaradılışın alemin yalnızca somut varlıklarına değil fakat

âyan-ı sabiteye de hükümran olduğunu ifade eder.

Ontolojik sûdur ve Rahman’ın nefesi tıpkı suyun bir nehirden akışı gibi her

an yenilenerek alemin bütün varlıklarının içinde akıp gitmektedir.

Ama İbn Arabî Fusûs’da âyan-ı sabiteyi “yeni yaradılış” çerçevesinde bu türlü tasvir etmez onun sözünü ettiği “yeni yaradılış” yalnızca alemin somut nesneleri ile ilgili olan bir husustur. Prof. İZUTSU

Buraya kadar olan kısmı daha önce de detaylı incelemiştik şimdi sorumuza geçelim. İbn Arabî “yeniden yaratılış” kavramını kendisine has atomist felsefesi çerçevesinde geliştirir.

Arabî Kur’an’daki Seba melikesi Belkıs kıssasında Vücûd aleminde sürüp gitmekte olan bu kesintisiz İFNA (yok olma) ve İBKA (yeniden yaratılma) ile ilgili çok güzel örnek bulunur.

Sorumuz ve konumuz bu kıssadan. Aslında Belkıs’ın tahtı Seba’dan Hazreti Süleyman’ın huzuruna taşınmış değildir. Arabî onun sadece yeniden yaratılıştan yararlandığını söyler. Hazreti Süleyman’ın huzurundakiler bir halüsinasyonun bir vehmin esiri de değillerdir.

Bu bir mucizevi olay gibi gözükse de “yeni yaratılış” açısından bakıldığında

bu olayın hiç de imkân dışı olmadığı anlaşılır.

Çünkü aslında bu eskisinin yerine yaratılmış olan yepyeni bir tahttan başka bir şey değildir. Bize göre (tahtın) tek bir anda bir yerden diğer bir yere taşınması vâki değildir. Bu ancak aynı anda yok etmek (İDÂM) ile var etmenin

(İcâd) sırrına vakıf olanlardan (ariflerden) başka kimsenin bunun hakkında bir idrakinin olmayacağı şeklinde gerçekleşti. Bu da Allah’ın “Onlar yeni yaradılıştan şüphe içindedirler (KAF/15) sözüyle işaret ettiği husustur.

Tahtın bulunduğu yerde yok olması (İdamı) anı ile Hazreti Süleyman’ın huzurunda zuhur etmesi anı birbirine çakışır. Halbuki hiç kimsenin bu iki olay arasındaki zaman farkını hisleriyle idrak edecek gücü yoktur.

Hatta bir kimsenin, kendisinin bir nefeste yok olup sonra var olduğu

hususunda bile bir bilinci bulunmaz. FUSÛS-syf,195

Arabî burada ortak noktaları olmasına

hisbaniyyeciler ile ters düşer. Afifi

Soru: Belkıs daha sonra tahtı görür ve bu sanki o dur der. Halbuki o taht, o tahttır. NİTEKİM SENDE YENİLENDİĞİN ANDA GEÇMİŞ ANDAKİNİN AYNISIN. FUSÛS (197)

İdam ve icadı Belkıs kıssasıyla anladık. Peki, alemin yok oluşunu, ölümü, kıyameti bir idam olarak görürsek icadı yeni bir alem, yeni bir boyut yeni bir dünya olarak görebilir miyiz?

ARABİ; alemin her an yeniden yaratılmakta olduğunu ifade eder ve bunu

yeni yaratılış (HALK-I CEDİD) diye adlandırır.

Buradaki yeni kelimesi “Ebediyen yeni” ya da “An be an yenilenen”

demektir. Prof. IZUTSU

İnsan yaşadığı müddetçe hiç durmaksızın değişmekte olduğunun bilincine erişmesiyle hem derûnunda hem de dışında bu yeni yaradılışın gerçek ve canlı bir hissine sahip olabilir. Bununla beraber “yeniden yaradılış” sürecinin farkında değildir. ARABİ bu sürece DAİMİ TERAKKİ der.

İnsan daimî bir terakki halindedir. Terakki: gelişme, yükselme, yücelme manasında. Ancak perdelerin latif ve ince olmasından ve suretlerinde birbirine benzemesinden ötürü insan bu terakkinin farkında bile değildir. FUSÛS-syf,121 Keşani bunu şöyle açıklar. Keşani malum, iyi bir Arabî tefsircisidir. “Âyan-ı sabitenin bütün ahvali bilkuvve tespit edilmiş olarak Hakk’ın malumudur ve Hakk durmaksızın ve daimî olarak onları kuvveden fiile çıkartmaktadır. Ve ezelden beri (Gayb mertebesinde) mevcud olan dolayısıyla yaratılmamış olan bütün bu istidatları hal-i hazırda yaratılan sonsuz sayıdaki mümkinat haline dönüştüren de Hakk’tır.”

Hadis-i kudsi “Ben bilinmez idim.” Hadis-i kudsi devam ediyor “Bilinmekliği istedim. Bir şey yarattım.” hadis-i kudside varlıkla alakalı Cenâb-ı Hakk diyor ki “Ben bilinmez idim.” Bilinmezlik. “Bilinmekliği istedim.” Hatta biz bu bilinmekliği istemeye Allah diyelim. “Bir şey yarattım”. Burada bir bilinmezlik var. Biz bunun üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın bu halinin üzerinde hiçbir şey diyemeyiz hatta Cenâb-ı Hakk’da diyemeyiz. Cenâb-ı Hakk’a Cenâb-ı Hakk da diyemeyiz. Bilinmezlik. “Ben bilinmez idim.” “Ben bilinmez idim.” diyor, Allah bilinmez idi demiyor, Hakk bilinmez idi demiyor. “Ben bilinmez idim.” Buradaki Ben’i bilmiyoruz. “Bilinmekliği istedim.” Bir şey yarattı. O şeyden bütün şeyleri yarattı. Sufiler o şeyi Hazreti Muhammed-i

Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyeti olarak görüyorlar ilk yaratılan şeyi. Şimdi Keşani Âyan-ı sabitenin bütün ahvali bilkuvve tespit edilmiş olarak Hakk’ın malumudur. Bu Arabi’ye göre bilinmekliğin bir altı ince bir hayal perdesi ile a’yân-ı sâbite. Arabî’ye göre varlığı eğer ki biz varoluşu sıralayacak olursak, bilinmekliğin bir alt veyahut ta bilinmekliğin içinde a’yân-ı sabite var. Hatta arabicilerin bazıları ayrışırlar burada, a’yân-ı sabiteyi aynı zamanda da bilinmeklik olarak görürler. Bu hadis-i şerifte sorarlar sahabe “Ya Resulullah Allah hiçbir şey yaratmazdan önce neredeydi?” Hazreti Muhammed-i Mustafa cevap verir: “Âmâdaydı”. Bu Âmâyı aynı zamanda da a’yân-ı sabite olarak görebiliriz. Burada Cenâb-ı Allah, Allah olarak tecelli etti artık, bilinmeklik olarak. Burada Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları, bütün her şey, bir kuvve olarak duruyor. Kuvve. Henüz daha fiiliyata çıkmadı. Kuvve. Çocuk anne rahminde görme kuvveti var, duyma kuvveti var ana rahminde ama henüz daha ana rahminde. Ana rahminde çocuğun daha henüz göreme kuvveti tecelli etmedi, duyma kuvveti tecelli etmedi ana rahmindeki çocuğun. Nefes alıp verebilecek noktada ama nefes alıp verme kuvveti tecelli etmedi henüz. Bağırsakları henüz çalışmıyor. bağırsakları çalışabilecek noktada mı? Evet. Bağırsağın çalışma kuvveti var mı çocukta? Evet ama henüz daha çocuk bağırsakları çalışmadığından dolayı bağırsak çalışma kuvveti tecelli etmedi. Sizde bir kuvvet var, o kuvvet sizde mevcut ama sizin önünüze o kuvvetin tecelliyatı çıkmadığından dolayı siz bilmiyorsunuz onu. O kuvvet sizde tecelli edince o kuvvenin var olduğunu görüyorsunuz. O kuvve sizde tecelli etmediği müddetçe siz ona körsünüz, onun ne olduğunu bilmiyorsunuz. Âmâ veya bilinmeklikte, Cenâb-ı Hakk bütün fiiliyat ve sıfatlarıyla Âmâda bir kuvvet olarak orda tecelli etmiş vaziyette ama Âmâdan tecelli etmedi henüz daha. Kuvva fiiliyata geçmedi, kuvva tecelliyata geçmedi, kuvva şehadete geçmedi henüz daha. Keşani diyor ki: bütün ahvali bilkuvve tespit edilmiş olarak Hakk’ın malumudur. Buradaki bu kuvva Hakk’ın malumu, Allah onu biliyor. Allah bilendir ama o kuvva harekete geçmediğinden dolayı biz yok hükmünde görüyoruz onu. Harekete geçmediğinden dolayı. Biz harekete geçmeyen bir kuvvayı bilmediğimizden dolayı biz onu yok hükmünde görüyoruz. Bu şuna benziyor, bir kimsenin gözlerini kapatmışız, biz onun gözüne bir perde çekmişiz, o güneşi yok görüyor oysa güneş var, kendisinde de görme kuvveti var. Kendisinde görme kuvveti var ama önündeki perdeden dolayı gözlerindeki kapatılan perdeden dolayı onun görme kuvveti tecelli etmiyor, tecelli etmemiş. İşte Keşani diyor ki Cenâb-ı Hakk’ın bu noktada bütün kuvvetleri Allah’ın malumudur ve yaradılmış olan bütün bu istidaları hali hazırda yaratılan sonsuz sayıdaki mümkinat haline dönüştüren de Hakk’tır. Buradaki bütün kuvvaları sonsuz bir şekilde oluşturan ve sonsuz bir şekilde bunları yenileyen yine Hakk’tır.

Keşani alemin bu ebediyen yeni yaradılış manzarasını şöyle tasvir eder. “Bütün alem ebedi bir değişim içindedir. Ve alemdeki her şey an be an değişmektedir. Yani her şey her an bir an önceki taayyününden farklı bir taayyün ile yeniden taayyün etmektedir.”

Her şey var olan her şey her an yeniden yenilenir. Her an yeniden yenilenmesini biz tembelliğimizden dolayı fark edemeyiz. Bunu örnekleyecek olursak, bu ışığa her an kesintili bir ışık gelir. O kesintili ışığı biz fark edemeyiz. Fark

edemediğimizden dolayı biz ışığın devamlı bir çizgi halinde olduğunu zannederiz. Oysa o ışık devamlı bir çizgi halinde değildir. Bugün için bu varlığın içerisinde, şu anda tespit edilebilmiş olan en hızlı yol alan ışıktır ama o ışık dahi kesintili haldedir. Biz o ışığı binlerce nokta nokta nokta nokta nokta nokta…. Olarak görelim ve bu noktaların arasını biz bilmem kaç tane sıfırda 1 koyalım ona. Yani biz bunu arttıralım, 4,8,16,32,64 biz bunu 128 tane sıfır bölü 1 diyelim biz buna. Arasındaki ara perde. Yetmez bile. O 128 sıfır bölü 1 zaman biriminde nokta nokta devamlı ışık gelmekte fakat biz onu fark edemiyoruz aradaki zaman birimini. Fark edemediğimizden dolayı o ışığın biz devamlı geldiğini düşünüyoruz oysa Cenâb-ı Hakk her an, her an yeniden yaratıyor onu. Yeniden. Her an yeniden yaratırken yeni bir perdede biz onu tembelliğimizden dolayı yeniden yaratıldığının farkında değiliz. Bunu bütün alem olarak görün. Bütün alem her an 128 sıfır bölü 1 zaman biriminde bütün alem her an yeniden yaratılıyor veyahut ta bütün alem 128 sıfır bölü 1 zaman biriminde perdeden perdeye geçiyor. Perdeden perdeye geçiyor. Perden perdeye geçiyor dediğimizde önümüzde trilyon adet perde var. Önümüzdeki trilyon adet perdeden perdeye geçerken bu kocaman alem bunun farkında değil. Bunun farkına varacak alemin içerisinde tek bir varlık var; insan. İnsan bunu fark edebilecek dairede yaratılmış, insan bunu anlayabilecek dairede yaratılmış. O yüzden Cenâb-ı Hakk “Ben bilinmekliği istedim” O yüzden Cenâb-ı Hakk “Ben bilinmekliği sevdim” diyor.

BİLİNMEKLİĞİ İSTEDİ (A’yân-ı Sabite – Âmâ) “a’yânı sabiteyle Âmâyı aynı görebiliriz”

128 tane sıfır bölü 1 zaman birimi

Çok ince bir hayal perdesi

Bilinmekliği sevdim. Çünkü bunu kavrayacak olan, bunu anlayacak olan insan.

Evet. Ben bu noktada anladığımı anlatıyorum size. Burada bir şey yarattı ya bu yaratmayı bir çizgi olarak alalım. Bunu yatay ya da dikey almamızın bir şeyi yok daha rahat anlatabilirim açısından bunu yatay aldım hatta biliyorsunuz bunu ben bir piramide benzetirim öyle değil mi? Fakat bu yatay çizgileri az önce dediğim gibi 128 tane sıfır bölü 1 zaman birimi olarak alın. Bu iki çizgi arasındaki birbirini takip etme, yaradılışın birbirini takip etme arasındaki zaman dilimini 128 tane sıfır bölü 1 yani bu kadar kısa bir zaman dilimi. Cenâb-ı Hakk bilinmez idi, bilinmekliği istedi, bir şey yarattı. Biz istersek a’yân-ı sabiteyi ister koyalım ister koymayalım, bu bilinmekliği de biz a’yân-ı sabite diyelim. Allah bilinmezdi, bilinmekliği istedi, bir şey yarattı. Bu bir şeyden her şeyi yarattı. Dikkat edin. Bunların arasında çok ince bir hayal perdesi var. Bu hayal sizin kurguladığınız hayal değil, perdeden perdeye geçiş. Bu zaman dilimi var ya bu zaman dilimi boş değil, bu arada çok ince bir hayal perdesi var, hayal perdesi. Ve burada her an yukarıdan aşağıya yeni bir yaradılış perdesi gelmekte, yeni bir yaradılış dalgası gelmekte. Bu çok hızlı bir şekilde olduğundan biz bunu fark etmiyoruz. Çok hızlı bir şekilde olduğundan. Burada her dalga boyutu, her dalga boyutu yeni bir alem. Her dalga yeniden bir var oluş, her dalga. Ve o dalga vurdu, o en kısacık zaman biriminde yeniden yok oluş, İdam ve her an İdam ve İcad çok hızlı bir şekilde alemin içerisinde çalışmakta. Her an idam sehpası alem idam edilmekte her an yeniden icad edilmekte. İcad edilen her şey bir öncekine benzer, aynısı değil. Çünkü Cenâb-ı Hakk bir yarattığını tekrar yaratmaz. Allah her an yeni bir şan üzerinedir, şen üzerinedir, her an yeni bir yaratma üzerinedir. Allah kâinatta var olan her şeyi her an yeniden yaratır. O böylesine güçlü, kudretli, kuvvetli, o böylesine alimdir. Her an her şeyi yeniden yaratır. Peki bir öncekini? İdam eder. İdam etmek demek yok etmek demek değildir. Bakın idam etmek demek yok etmek demek değildir. Her an yeniden yaratır, bir öncekini dürer kitap sayfası gibi raflar, öyle diyelim. Her an yeniden var eder her an yeniden var ettiğini aynı zamanda da onu bir çip gibi bir yere dosyalar. Dosyaladığı nedir? Mizandır. Bütün mükavanat komple mizana dosyalanır yani bir an önceki, bir an önceki var olan bu alem dosyalı bir şekilde hafızaya alındı öyle söyleyeyim size. Onu hafızaya alır. O yüzden hesabınız çok çabuk görülür, o yüzden hesaplar birden görülür çünkü hafızadadır. Hafızada olduğu için birden görülür ve Cenâb-ı Hakk bunu kendince levh-i mahfuzda da zaten bu yazılıdır, vardır. Levh-i mahfuzda yaşanacak var olduğundan dolayı -burada bir şey yarattı, biz bu yaratmayı daha önce burada işlemiştik, yaradılanları da işlemiştik sıralamıştık. Yaradılanlardan birisi ilk önce bir şey yarattı o bir şey aynı zamanda neydi: akl-ı evveldi. Akl-ı evvelden ilk yaratılan şey kalem, kalemden sonra ilk yaratılan şey ne: levh-i mahfuz. Bunlar diyebiliriz ki 128 sıfır bölü 1 zaman içerisinde olan şeyler. Bu yaratılanlarda tekrar tekrar söylüyorum, bu varlığa geçen ilk şey, ilk şeyden sonra, kalem, levh-i mahfuz, 128 sıfır bölü 1 zaman içerisinde birbirinin akabinde tamamlanan şeyler. Bakın orda o kadar ince bir zaman farkı var, biz buna zaman dersek. Anne karnında çocuk, “Alemi Âdem’in suretinde yarattım.” bunu anlamamız için kendi yaradılışımıza döndük. Kendi yaradılışımıza döndüğümüzde bilmem kaç saniye bölü 0.1 zaman zarfında erkek spermi kadın yumurtasının içerisine girdi. Daha girer girmez daha 1 iken hemen anında ne oldu: 2 oldu, 2 olur olmaz daha hayal meyalken 4 oldu, 4 olur olmaz hayal meyalken 8’e

bölündü, 8 hayal meyalken daha tam değilken 16’ya bölündü, 16 32’ye bölündü, 32 64’e bölündü. Nerde? Anne karnında. Biz varoluşu, var edilişide yanı şekilde göreceğiz bu 124 sıfır bölü 1 zaman birimi içerisinde akl-ı evvel, akl-ı evvelden hemen sonra kalem. Bu, bu kadar çok kısa bir zamanda levh-i mahfuz, bu kadar çok kısa zaman içerisinde, bakın bu kadar çok kısa zaman içerisinde levh-i mahfuzdan sonra ne? Melekler, anında ruhlar. Bunlar böyle zaman zarfı içerisinde yaratılı yor hepsi de bu zaman zarfı içerisinde 124 sıfır bölü 1. Bunu böyle gayri ihtiyari söylüyorum illa ki bu sıfırların üzerinde durmanız şart değil yani bir insanın akıl olarak algılayabileceği en küçük zaman birimi iki zaman arasındaki fark. Bir insanın algılayabileceği aklıyla. Kalbiyle bunu algılaması mümkün. Kalbiyle bunu algılayabilmesi için bunu yavaş çekimde görmesi lazım. Bunu ancak ilham ile mümkün. O ilham yok ise o keşf yok ise o kimsede bunu algılaması mümkün değil ancak akli olarak bu kadar anlatılabilir herhalde, ben o kadar anlatabiliyorum çünkü bu zaman dilimi algılanabilecek bir zaman dilimi değil. Bakın bu zaman dilimi algılanabilecek bir zaman dilimi değil o yüzden bu meseleye bakacak olursak bu piramitte hızla daha ne yapıyor? Genişliyor. Bu alem hızla genişliyor ve alem hızla genişlerken içi dolu bir şekilde genişliyor. İçi dolu bir şekilde genişlerken düşünebiliyor musunuz bu alemin hesaplanabilirliği bir sınırlılığını bulmayı? Mümkün değil. Bu alemin hesaplanabilir bir sınırlılığı yok çünkü her an 124 sıfır nokta 1 zaman zaman birimi içerisinde genişlemeye devem ediyor. Bunu bir samanyolu olarak algılamayın. Bu samanyolunu bu alemin kolunda bir hücre olarak görün. Sizin kolunuzdaki hücre genişlemiyor her an yenileniyor kolunuzdaki hücre genişlemeye devam ederse o hücre bir tanesi büyüse diğer hücreleri yer bitirir o hücre her an aynı boyutta duruyor, hücrenin içerisindeki atom çekirdekleri aynı boyutta duruyor. Atomun içerisindeki atomu teşkil eden içindeki çekirdekler aynı boyutta duruyor, o çekirdekleri teşkil eden içindeki daha da içsel çekirdek var aynı boyutta duruyor, onun içerisinde ayriyeten yeniden bir çekirdek var görünen, görünüyormuş gibi olan, aynı boyutta duruyor. O zaten sıfır, onun herhangi bir ağırlığı yok, onun hacimsel bir ağırlığı yok. Bunu da bulacak insanoğlu onun hacimsel ağırlığının olmadığını görecek. Onun hacimsel bir ağırlığını görmediği an, bu alemin hacimsel bir ağırlığının olmadığını tespit edecek. Bu alemin, yaşadığımız alemin, bu varlık alemin hacimsel bir ağırlığı yok hacimsel bir ağırlık varmış gibi zannediyoruz. Biz ağırlık ölçüyoruz. Neye göre ağırlık ölçüyoruz? X şeye göre ağırlık ölçüyoruz ama gerçek manada bu alemin, bu alemin dışındaki alemlerin geçek manada hacimsel ağırlıkları yok çünkü bunların hepsi de Arabî öyle diyor: hayal. Gölge. Gölgenin hacimsel ağırlığı olur mu? Olmaz. Hazreti Mevlâna’ya göre de bu alem hayal üzerine yürüyor. Bu alem hayal üzerine yürüyor. O zaman varlık her an yeniden yenilenmekte ve yenilenen her şey idam edilmekte. Yenilenen her şey idam edilmekte. İdam edilmekte dediğimizde o zaman bu idam edilen bu perde nerde? Levh-i mahfuzda. Yukarıdan bir çağlayan düşünün. Çağlayan her an akıyor mu oradan? Akıyor. Çağlayanın başında dursanız oradan akan su bir daha geçti mi oradan? Geçmedi. Her an ardı ardına bütün hücreler oradan aktığından biz onu akan bir su gördük mü? Gördük. Aslında o her an arkadan yenilendi öyle değil mi? Ama biz aynı akan suyu gördük öyle değil mi? Aynı akan suyu görür gibi olduk. Alemi,

yaradılışı akan bir çağlayan gibi görün. Çağlayanın başındasınız, her an akıyor. Çağlayanın, kaynağın başı ne? Âmâ. Kaynağın başı Âmâ. Bunun arkası ne? Bilinmezlik. Orayla konuşmuyoruz. Biz kaynağın başını görüyoruz. Biz kaynağın gerisini bilmiyoruz. Bosna’ya gidenler orda Sarı Saltuk’un tekkesine gittik mi? Sarı Saltuk’un tekkesinin başında durduk çıktık ordan balkona, balkona çıktık, o kaya dümdüz oradan aşağı doğru geliyor mu? Geliyor, oradan da su çıkıyor mu? Çıkıyor. Biz elimizde teknoloji yok, o suyun geliş yerini biliyor muyuz? Hayır, suyun çıkış yerini biliyoruz. Arkada su olmamış olsa o su çıkar mı oradan? Çıkmaz. Suyun çıkış yerini gördük biz ne dedik ya burada bir kaynak var. Biz bilgi olarak biliyoruz oradan bir kaynak olduğunu. Varlığın başlangıcını öyle görün, bu bilinmeklik var ya burada Bilinmeklik, bakın bilinmeklikten o yüzden bilinçli bir şekilde ok işareti koydum. Ok işareti. Biz bunu (oku) böyle bir çağlayan gibi görebiliriz. Bu çağlayan devam ediyor böyle. Devamlı buradan aktığından dolayı biz onu devamlı aktı olarak biliyoruz. Devam eden bir şey bu. Yaradılma devam eden bir şey. Her an. Devam eden olduğu için biz aynısı yaratıldı zannediyoruz. Benzerini yarattı, aynısı değil. (Hakan Bey soruyor) “Her yatay çizgi başka bir alem mi?” Her yatay çizgi evet, bir alem. Evet başka bir alem. Her yatay çizgi başka bir alem ama bu alem bir önceki aleme benzer ama aynısı değil. Bakın, bu alem bir an önceki aleme benzer, aynısı değil. Siz her an bu dediğim, tekrar geliyorum oraya şimdi, hani 128 sıfırda kaldık ya bugün, 128 sıfır nokta 1’de yenilendiğinden fark etmiyoruz bunu. Anlaşılmayan bir şey var mı? “Alemlerden bahsettik de bu mevcut diğer alemleri de içinde yaşadığımız alemler içerisinde mi aramak lazım yoksa dünyanın dışında daha farklı yerlerde mi aramak lazım?” Bu bir bütüncüllük içerisinde bu, kocaman. Sen bir bütünsün. Sen bir bütüncüllük içerisinde her an yeniden yaratıldığını düşün. Senin kolunla öbür kolun birbirinden habersiz olabilir ama bütünün içindesiniz. “Yani bu alemler şöyle olabilir mi, 81 bin alem daha yarattım dünyadan hariç ya da alemlerden hariç.” Buna biz kendimizce sonsuz diyebiliriz. Yaradılış sonsuz ama bu yaradılışın bir sınırı var o anda ama o sınır geçerli. “Efendim, bilinmez, bilinmekliği istedi ve bir şeyi yarattı. Bu bilinmez kısımda Allah da demiyoruz ona.” Bilinmiyor çünkü. “Peki bu Bilinmeklik kısmında bilinmekliği istiyor o şey neyse o. Onun ne olduğunu bilmiyoruz. O yarattığı bir şey Allah mıdır? O olabilir mi?” Bu (bilinmekliği istemesi) zuhur etmesi, yaratma değil. Şu (bilinmekliği istemesi) yaratma değil. Zuhur etti, Bilinmeklik istedi. “Biz neye göre ona Allah diyoruz?” Kendisi tarif ediyor onu. “Peki bu Allah onun zatımı?” Değil. “Ondanda mı tenzih edilir Allah?” Bilinmeklik noktasında tenzih edilir. “Efendim bizim doğumumuz ve yaşamımız bu kadar kısa zaman içinde mi gerçekleşiyor?” Denilebilir. “Efendim bütün çizgileri farklı bir alem olarak değerlendirebilir dediniz, peki bütün çizgileri kapsayan bir alem de düşünülebilir mi?” Düşünülebilir. “Yani bir alemin içerisinde…” Hepsi de düşünülebilir, müteşabih. “Binlerce kare resmi yan yana koyduğumuzda film meydana geliyor…” Düşünülebilir. Bu aslında düşünürseniz kendinizce, diyebilirsiniz biz bunu düşünmekle mi mükellefiz, birisi diyebilir biz bundan mükellef değiliz. Eyvallah. Ama O bilinmekliği istedi. Bakın O bilinmekliği istedi. Bilinmekliği istediyse ve bilinmeklik hoşuna gittiyse Onun bilinmekliğine yarayan, bilinmekliğine sebep olan her şey Onun hoşuna gidecektir. dikkat edin. Sufiler Onun hoşuna gidecek olan işlere

koşarlar. Sufilik, Onun hoşuna gidecek olan şeylere koşmaktır, Onun sevdiği şeylere koşmaktır. Bakın sufi algısı, sufi düşüncesi Allah’ın sevdiği şeylerle haşır neşir olmaktır. Allah’ın sevdiği hale gelebilmektir. Allah’ın sevdiği şeyleri üzerinde toplamaktır. Allah cömert kullarını sever. Bakın, sufi cömert olmaya çalışır. Allah temizlenip tövbe edenleri sever, sufi temizlenip tövbe etmeyi düşünür. Temizlenmek zahiridir, tövbe etmek batınidir. Sufi temiz olup tövbe etmeyi sever. Allah’ın sevdiği şeyleri sevip sufiler onları üzerinde, sevdiği şeyleri üzerinde toplamaya çalışırlar. Allah oruç tutanları sever, Allah sabredenleri sever, Allah kendi yolunda sıkı sıkı mücahede edenleri sever. Kuran-ı Kerim’i açın Allah’ın sevdiği hallere bakın. Allah’ın sevdiği hallerle hallenmek sufiliktir. Eğer bir kimse gerçekten, o kendince kendisini bilinmekliği sevdim noktasına ulaşmak ve O bilinmekliği sevdiyse bende bileyim de beni sevsin diye düşünüyorsa bir kimse o zaman Onun sevdiği işlerle iştigal edecek ve Onun sevdiği işlerle iştigal ederken sevdiği işlerle iştigal ederken Onunla bu sefer, Onunla sıfatsal olarak bir bütünlük arz ettiğini görecek. Çünkü O bilinmekliği sevdi eğer sıfat olarak Onun sevdiği sıfatlar sizin de üzerinizde tecelli ederse aslında gerçek manada kendini sevmiş olacak. Gerçek manada O kendini sever. Gerçek manada. Onun sevdiği kendisidir. Herkes kendisi gibi olanı sever. Erkekler size sesleniyorum, sizin her daim zıddınıza hareket eden bir kadını sevebilir misiniz? Gel dediğinizde giden git dediğinizde gelen bir kadın düşünün, sağa git dediğinizde sola giden, sola git dediğinizde sağa giden bir kadın düşünün evde. Kadınlara diyeceğim şimdi, sizin hep zıddınıza hareket eden bir adamı sever misiniz? Siz yedirmeyi seviyorsunuz adam da yedirmeyi sevmiyor. Bir misafir geliyor siz dolapta ne varsa misafirin önüne çıkartmak istiyorsunuz o da sizi engelliyor. Siz cömertsiniz karşınızdaki cimri. Sever misiniz? Birisi çok güzel ahlaklı öbürkü de çok çirkin ahlaklı. Güzel ahlaklı olan çirkin ahlaklı olanı sever mi? Basit. Sevmez. Bakın sevmez. O zaman bilinmekliği sevdi. Bilinmekliğin yolu, bilinmekliğin yolu yani biz o bilinmeklikten bir pay alacaksak, biz bilinmeklik noktasında ile yürüyeceksek Onun sevdiği haller hallenmiyorsak biz kâlde kaldık, lafta kaldık. Bakın lafta kaldık. O yüzden sufilik bu manada hal işidir kâl işi değil. Siz orucun bütün faziletlerini bilebilirsiniz, orucun farziyetini de bilebilirsiniz ama orucu Onun istediği gibi tutmazsanız oruçlunun nefesi bana misk-i amber gibi gelir, haliyle hâllenemezsiniz. Nasıl olması lazım? Orucu Onun istediği gibi tutmanız gerekir. Bu ne demektir? Bu böyle çok af edersiniz merkebin önüne ot, saman koymazsanız akşama kadar o da yemez, o da oruç tuttu gibi olur, böyle değil. Güzel ahlakla oruç tutmak. Uykuya tutturmamak, yemeğe tutturmamak, obur olmamak. Bunun gibi. O orucun kendi içindeki içsel vasıflarını üzerinde bulundurmak gerekir. Aynı şey ibadetler için geçerli. İbadetleri yaparken, işlerken, bir fiiliyatı yaparken Onun için yapmak, Onun istediği gibi yapmak. Bakın Onun için yapmak, Onun istediği gibi yapmak. Bu işin ince perdesi. Eğer siz hayatı yaşarken Onun istediği gibi, Onun istediği ince perdeden yaşarsanız Onun sevgisini celbedesiniz. Eğer Onun istediği gibi ince perdeden yaşamazsanız Onunla irtibat kurmanız mümkün değildir. Eğer Onunla bu noktada irtibat kuracaksanız bu irtibatınız ayne’l yakin noktasında, derecesinde olmasını istiyorsanız ilme’l yakin derecenin üstüne çıkmanız gerekir bu da Onun istediği hal ile hallenmektir. Bu da

ile halleneceğiz. Onun sevdiği hal

sevginin ruhanileşmesi, imanın ruhanileşmesi, İslam’ın ruhanileşmesi. O kimsenin İslam’ı ve burada imanı ruhanileştirmesi ile kendisinin ruhanileşmesi orta yere çıkar. Kendi ruhanileşirse o kimse Cenâb-ı Hakk hiçbir yere sığmadım mümin kulumun kalbine sığdım tecellisi o mümin kimsenin kalbinde tecelli edecektir. Bu birinci derecede o kulun ilham ile tanışması ilham ile karşılaşmasıdır. Bunun yolu sıfatsal olarak kendi üzerimizde Allah’ın sevemediği her ne var ise üzerimizden atıp üzerimize Allah’ın sevdiği her ne var ise tesis ve tecelli ettirmek. Bu tesis ve tecelliyi yaratmadaki gibi her an bunu üzerimizde, bunu üzerimizde olması için uyanık olmak. Bunun üzerimizde olması için her daim rabıtada olmak. Asıl rabıta bu. Her dem Allah’ın bu alemi yenilerken, her an seni de yenilerken, senin bir önceki halin yok olmuyorsa bir önceki halin hafızaya alınıyorsa o halin senin karanlık olmasın, o halinin üzerinde çirkinlik olmasın. O hafızaya alındı. İşte sufiler gün içerisinde tövbe ederekten hafızaya kötü, karanlık olarak alınmış olanları tövbe ile temizlerler, o karanlığı ne yaparlar nötralize ederler. Eğer daha da samimi bir şekilde tövbe eder Allah’ı zikrederse onlar hayra çevrilir. Neyle? Tövbeyle, zikirle. Eğer onlar hayra çevrilmezse o karanlık bir perde olarak orada duracaktı ve bu hesap görülürken o karanlıkları siz gözünüzün önünde siz ne yapacaksınız? Göreceksiniz. 1- Ya o kimse o karanlıkları işlemeden kendini muhafaza edecek, koruyacak bu en güzelidir, günaha düşmemeye gayret etmek. 2- Günaha düştüyse tövbeyle onu temizlemektir. O zaman şöyle düşünün her an bu alem yenilenmekte her an bu alem yenilenirken sende yenilenmektesin. Sende yenilendiğinde yeni resmin nasıl, yakışıklımı? Yeni resmin temiz mi? O yüzden sufiler her an zikr ile meşgul olurlar ki her an, kendilerinden sudur eden zikrullah olsun ve zikrullahın nuru ardı ardına eklensin ardı ardına eklenince o kimse nurdan bir varlık haline gelsin ruhanileşsin. O zaman meleklerin üstüne çıksın. Senin özgül ağırlığın yok. O yüzden dedi kimsenin kimseye bir üstünlüğü yok. Hiç birisinin özgül ağırlığı yok. O yüzden dedi biriniz birinizin üstünde değilsiniz. Neden? Hepinizde bu alemin içerisinde özgül ağırlığı olmayan varlıklarsınız. Biri padişahmış birisi müdürmüş birisi amirmiş bunların bir özgül ağırlığı yok o yüzden Hazreti Muhammed-i Mustafa cemaatin arkasında yürürdü önünde değil. O yüzden tevazu ederdi “Beni diğer peygamberlerin üstünde görmeyiniz.” Tevazuya bakın. “Arabın Aceme Acemin Araba üstünlüğü yoktur, üstünlük takvadadır.” Takvanın da özgül ağırlığı yok takva bir hal. Takva bir hal. Namazın özgül ağırlığı yok, orucun özgül ağırlığı yok, her biri bir hal. Zekâtın bir özgül ağırlığı yok, bir hal. Haccın özgül ağırlığı yok, bir hal. Bu alemin özgül ağırlığı yok, bir hal çünkü. Cennetin cehennemin özgül ağırlığı yok, bir hal bir perde. Arş-ı âlânın, levh-i mahfuzun, kürsünün özgül ağırlığı yok, bir hal. Bu alem bir halin üzerinde yürümekte. Biz bu alemi bir özgül ağırlığı olan bir cisim gibi görüyoruz. Bütün var olan, bu varoluş, bu alemin özgül bir ağırlığı yok. Ağırlıklar kendi içlerindeki ölçü birimleri. Birbirinin ağırlığı birbirine göre ölçü birimleri. Bu komple bu alemin dışına çıkmanız mümkün olsa ve bu alemin dışına çıkmış olsanız bu varlık aleminin, o zaman bu varlık aleminin bir özgül ağırlığının olmadığını göreceksiniz. Hazreti Muhammed-i Mustafa miracta bu alemin bir özgül ağırlığının olmadığından dolayı hızla çıktı miraca. Çünkü bir özgül ağırlığı yok. Ve hızla miracta çıkaraktan kâbe kavseyn noktasına kadar geldi. Özgül ağırlık yok çünkü, bir hal. Ve Cenâb-ı Hakk

onun kalbine vahyetti ve kalbine vahyeden, gözü Onu görünce şaşırmadı. Vahiy göze vurur, ilham göze vurur. Kalbinize bir ilham gelirse onu mana gözünüzle görürsünüz, kalbinize bir ilham gelirse onu mana kulağıyla dinlersiniz. Bunun başlangıç noktası ey sufiler Kabir haline vakıf olmaktır! Kabir haline vakıf olduğunuzda o bir ilhamın en alt derecesidir. Zikrullah halakasında bir piri görmek, bir üstadı görmek, bir peygamberi görmek bir haldir bu ilhamdır, o ilham göze tecelli eder. Kalbinize gelen o ilhamı mana gözüyle görürsünüz. Kalbinize gelen o ilhamı mana kulağıyla dinlersiniz bu içsel bir yolculuktur, tasavvuf budur, sufilik budur. “Bilmediklerinizi zikr ehline sorunuz” budur. Kalbinize ilham gelir, o ilhamla konuşursunuz, o ilhamla görürsünüz, o ilhamla bilirsiniz, hadis-i kudsi böyle tecelli eder “Benimle görür, benimle duyar, benimle tutar, benimle yürür, benimle konuşur” kalbe gelen ilhamdır. Velilerde, evliyalarda, müminlerde. Peygamberlerde bu vahiydir. Peygamberlerde bu vahiydir. Hiçbir veli peygamber değildir, nebi de değildir. Mürsel de değildir. Adına ne dersiniz deyin, peygamberlik son bulmuştur ama velilik kapısı açıktır. Bütün inananlara açıktır. Bu ancak ilham iledir. Kalbe gelen ilham ile. O yüzden kardeşler kâlde kalmayın. Bunun yolu nereye giderseniz gidin ta ilk sufilere gidin, ilk sufilerden adı konulmamış, henüz daha tarikat ismi almamış -Geylani hazretlerinden sonra tarikat ismi alır- hepsinin de yolu, hepsinin de merkezi aynıdır. Nefsinle mücadele edeceksin, güzel ahlak ile ahlaklanacaksın. Tasavvuf, Cüneyd-i Bağdadi’nin deyimiyle güzel ahlaktır. Tasavvuf güzel ahlakla Allah’ı bilme yoludur. Tasavvuf çok ibadet etme yeri değildir, tasavvuf sabahlara kadar namaz kılma yeri değildir. Tasavvuf olsa olsa sabahlara kadar zikretmektir, tasavvuf olsa olsa her nefes zikretmektir ama en önemlisi her an güzel ahlak üzerinde olmaktır, en önemlisi her an Allah’ın sevdiği sıfatlarla sıfatlanmaktır. Allah’ın sevdiği sıfatlarla sıfatlanmaktır. O yüzden tasavvuf küfretmek, hakaret etmek, yalan söylemek, yemin etmek, gıybet etmek, dedikodu etmek, ona buna zulmetmek, ona buna çemkirmek, ona buna hakaret etmek, geçimsiz bir kimse olmak, geçimsizliğin üzerinden akması tasavvuf değildir. Müminlik de değildir. Bu müminlik de değildir. O yüzden tasavvuf, Allah’ın sevdiği güzel sıfatlara bürünmektir. Güzel sıfatlara bürünmek. Bu da bir kimsenin nefsiyle mücadele etmesi. Nefsiyle mücadele etmesi. Bunun başlangıcı ne? Farzları yerine getir, haramlardan uzak dur, nafilelerle Allah’a yaklaş, Allah’ı sev. Üzerinde haram tecelli ederken, haramla iştigal ederken, bile bile haramla uğraşırken aldatma kendini, olmaz. Aldatma. Güzel ahlak ile ahlaklan. Güzel ahlak ile ahlaklan ve her dem murakabe halinde ol. Bil ki her an yeniden yaratıp her an yeniden yaratıyor ve sen hoş bir seda olarak senin adına bir şey gitsin. Allah bizi onlardan eylesin.

Nefes II — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları