Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Nefes II ·

Nefes II — 24 Ekim 2015 Sohbeti

Nefes II — 24 Ekim 2015 Sohbeti — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvuf, ahlâk ve mânevî hayat üzerine sohbeti.

NEFES II • 7/18

Nefes II — 24 Ekim 2015 Sohbeti Hakkında

24 Ekim 2015


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

24 Ekim 2015 Tarihli Sohbet

İbn Arabî’nin bütün felsefesi kısaca bir TECELLİ TEORİSİ’nden ibarettir. Tecelli bizatihi gayb olan Hakk’ın kendini gitgide daha somut suretlerde izhar etmesi sürecidir. Hakk’ın bu ilahi tecellisi ancak özel ve belirli suretlerde kuvveden fiile çıkabildiğinden, tecelli Hakk’ın kendi kendini belirlemesinden ya da kendi kendini sınırlandırmasından başka bir şey değildir. Buna da taayyün denilmektedir.

Hakk’ın tecellisinin yalnızca zamana bağlı bir süreç olduğunu zannetmek ne kadar hatalı olursa, bunun daha çok bizim lisanımızın yapısının sebep olduğu bir gereklilik olduğunu düşünmek o kadar yanlış olur.

Hakk’ın tecellisinin aslında çifte bir yapısı vardır. Bu tarih ötesi/zaman

ötesi bir olay olduğu kadar zaman içinde zuhur eden bir olaydır da.

Bu VARLIĞIN bünyesinde gözlenen en büyük zıtların çakışması mıdır? Ezelden beri Hakk’tan aleme doğru aynı tecelli süreci tekrarlamış olduğu ve sonsuza dek de tekrarlanacağı için bu, ZAMAN içinde vaki olan bir olaydır. Bununla beraber hep aynı ontolojik model kendini sonsuza dek tekrarlamakta olduğundan ve ilk tecelli dalgasının harekete geçmesiyle de hemen ikinci dalganın da hasıl olması sağlamış olduğundan dolayı, bu sürecin tümüyle ezeli ve STATİK bir yapıya sahip olduğu ortaya çıkar. Prof. İZUTSU

KEŞANİ İSE ŞÖYLE ŞERH eder; Keşani Vücud’da yalnızca Hakk’tan başka bir şey olamayan tek bir ayn ile vücudun gözlenebilir veçhesi olan hakikatinin bulunduğunu söyleyerek işe başlar. Ama vücudun bu gözlenebilir veçhesinin tek katmanlı bir yapı olmadığını, bilakis belli başlı altı katman kapsadığını ilave eder. KEŞANİ FUSÛS ŞERHİ (239)

1. KATMAN; vücud bu düzeyde hala herhangi bir taayyünden tümüyle bağımsızdır bu katman HAKİKATİ, belirlenmişliği (la taayyünü) ve kayıt altına alınmamışlığı yönleriyle temsil etmektedir.

2. KATMAN; Vücud burada kendi içinde vücudun ilahi veçhine ait bütün faal taayyünleri (yani ilahi isimleri) olduğu kadar vücudun mahluk ya da kevni veçhesine ait pasif taayyünleri de ihtiva eden bir tecelli türüyle kendi içinde “belirgindir” Hakk bu safhada hala tek katmandır.

3. KATMAN; Bu bütün aktif ve etkin tecellilerin birlik içinde bulunduğu

İLAHİ TEKLİK ya da Allah merhalesidir.

4. KATMAN; Bu, 3.merhale olan ilahi tekliğin bağımsız taayyünlere yani

ilahi isimlere ayrıştığı katmandır.

5. KATMAN; Pasif yapıdaki bütün tecellileri birlik içinde ihtiva eder. Bu

kevni alemdeki mahluk ve mümkün bütün şeylerin birliğini temsil eder.

6. KATMAN; Burada bundan önceki merhalenin birliği artık fiilen mevcud olan şeylere ve özelliklere ayrışmaktadır. İşte bu merhale alem merhalesidir. Ne kadar cins, tür, ferd, bölüm, arâz, vs. varsa hepsi bu merhalede kuvveden fiile çıkar.

Keşani ilahi tecelliyi statik yani zamana bağlı olmayan veçhesiyle takdim etmektedir. Arabî ise aynı şeyi çok daha dinamik şekilde takdim eder. Arabi’ye göre belli başlı iki tip tecelli vardır. Bunlar;

FEYZ-İ AKDES ve FEYZ-İ MUKADDES’dir.

Arabî burada Plotinos’un (MS 205-270) felsefesine has FEYZ kelimesini

TECELLİ ile eş anlamlı kullanır.

Feyz-i akdes mutlak suretle gayb olan Hakk’ın “Gizli hazine” halini terk ederek bilinmeyi arzuladığını beyan eden meşhur kudsi hadiste tasvir olunana tekabül etmektedir. Prof. İZUTSU

İbn Arabî Feyz-i Akdes’e Tecelli-i zati de demektedir. AÇIKLAR MISINIZ? Tecelli-i Şuhûdi ya da Tecelli-i Vûcudi de denilen ikinci tecelli merhalesi olan Feyz-i Mukaddes Hakk’ın kendini somut varlık aleminde kesretin sonsuz değişken suretleri şeklinde izhar etmesine işaret eder.

Feyz-i Mukaddes Arabî’nin kendine has görüşüne göre Feyz-i Akdes ile varlık kazanmış olan âyan-ı sabitelerin idrak olunabilir varlıklar halini terk ederek hislerle idrak olunan eşyaya nüfuz edip yayılmalarının ve böylece de hislerle idrak olunan âlemin bilfiil mevcud olmasının sebebidir.

Bu, ARİSTO’NUN felsefesine has terminolojiye göre de bilkuvve mevcud olan şeylerin bunlara tekabül eden ama bilfiil mevcud olan şeylere dönüşmesidir.

Bu iki tecelli arasındaki bağlantı Fusûs’ta enine boyuna tartışılmıştır. Allah iki surette tecelli eder biri GAYB diğeri ise ŞEHADET alemindeki

Gaybi tecellisi ile kalbin istidadını verir. Bu tecelli, hakikati Gayb alemine ait olan zati tecellidir. Ve bu gaybi tecellide Hakk’ın kendi nefsinden haber verdiği (ve Allah’ın kendisini 3.tekil şahıs “Hû” yani “O” zamiriyle gösterdiği veçhile) hakkı olan hüviyetidir. Bu zati tecelli, ezelden ebede kadar Hakk’a aittir. Fusûs 145-146

İZUTSU bunu şöyle özetler: Hakk’ın ilk tecellisi ilahi isimlerin yani Hakk’da gizli olan ontolojik imkanların tecelli eden suretleri olan a’yân-ı sâbiteye varlık bahşetmektedir. Bu a’yân-ı sâbite aslında bilfiil var olmak için beklemekte olan “kablardır” Bunlar 2.türden tecelli için mahalleri temin ederler. Her bir mahal, Hakk’ın ilk tecellisinin sonucu olarak ezeli ve bozulmayan bir belirli istidada sahiptir.

BUNU HAKK BİLE DEĞİŞTİREMEZ çünkü bu Hakk’ın kendini izhar ettiği bir surettir. Buna göre her “kab”ı ikinci tecellisinin bir mahalli kılmakla Hakk kendisini kab’ın ezeli istidadına uygun bir biçimde sınırlandırıp kayıt altına alır. Bu yolla Hakk şûhudi tecellisinde sonsuz değişken suretlere bürünür. Bu suretlerin tümü KEVN-İ ALEMİ oluşturur. Prof. İZUTSU

Böyle bir tasvir ilk tecelli ile ikincisi arasında bir zaman aralığı bulunduğunu telkin etmeye uygundur. Bununla beraber gerçekte her ikisi arasında herhangi bir takdim (öncelik-sonralık) bağıntısı yoktur. Her şey aynı anda vuku bulur.

SORU: HER İKİ TÜR TECELLİ ARASINDAKİ BAĞINTI ZAMANA BAĞLI OLMAKLA BİRLİKTE AYNI ZAMANDA ZAMANA BAĞLI OLMAYAN VE HATTA ZAMAN DIŞI BİR YAPIYA MI SAHİPTİR?

İbn Arabî’nin bütün felsefesi kısaca bir TECELLİ TEORİSİ’nden ibarettir. Tecelli bizatihi gayb olan Hakk’ın kendini gitgide daha somut suretlerde izhar etmesi sürecidir. Hakk’ın bu ilahi tecellisi ancak özel ve belirli suretlerde kuvveden fiile çıkabildiğinden, tecelli Hakk’ın kendi kendini belirlemesinden ya da kendi kendini sınırlandırmasından başka bir şey değildir. Buna da taayyün denilmektedir.

Bu paragrafa bir veçheden katılıyorum bir veçheden katılmıyorum. Çünkü tecellilerde Cenâb-ı Hakk’ın kendisini sınırlaması yoktur. Eğer biz tecelliyi direkt Allah’ın sınırsızlığın içerisinde bir sınır olarak görürsek o zaman Cenâb-ı Hakk’ı sınır tayin etmiş oluruz. Tecelliyi Allah’ın sınırı olarak görmeyelim burada. Tecellinin sınırı var mıdır? Evet ama Allah’ın sınır yoktur ve Allah tecelli ettiği şeyin esiri değildir ve o sınırda da değildir. Allah çünkü hiçbir şeye benzemez, tecelli ettiği şeye de benzemez. Tecelli ettiği şeye de benzemez. O, her şeyden münezzehtir.

Hakk’ın tecellisinin yalnızca zamana bağlı bir süreç olduğunu zannetmek ne kadar hatalı olursa, bunun daha çok bizim lisanımızın yapısının sebep olduğu bir gereklilik olduğunu düşünmek o kadar yanlış olur.

Hakk’ın tecellisinin aslında çifte bir yapısı vardır. Bu tarih ötesi/zaman

ötesi bir olay olduğu kadar zaman içinde zuhur eden bir olaydır da.

Bu VARLIĞIN bünyesinde gözlenen en büyük zıtların çakışması mıdır? Cenâb-ı Hakk’ın tecellisinde, zaman Allah’ın kendi bir sıfatıdır. O yüzden zamanın evveli ve ahiri Allah’ın zatı noktasında, sıfatı noktasında vardır diyemeyiz. O hem evvelidir hem ahirdir zaman sıfatı. Cenâb-ı Hakk’ın kendi zat-ı uluhiyetinin sıfatıdır. Öyle olunca, evveldir, zat-ı uluhiyetinin sıfatıdır, öyle olunca aynı zamanda da ahirdir. Böyle olunca zamanın kendi içerisindeki evveli yine zamandır. Zamanın kendi içerisindeki ahiri yine zamandır. O zaman zamanla alakalı bir meselede evvel veya ahir sözü yaradılmışlarla alakalıdır. Yaratanla alakalı değildir. Allah evveldir zat noktasında ve sıfatlarıyla da evveldir. Allah ahirdir zat noktasında aynı zamanda sıfatlarıyla da ahirdir. Öyle olunca Allah’ın ve kendi sıfatlarının başlangıcı ve sonu yoktur. Allah’ın ve sıfatlarının başlangıcı ve sonu yoksa zamanla alakalı. Zamanın tarih ötesi ve tarih öncesi diye bir şeyi söz konusu olmaz. Ancak zamanın üzerinde tecelli eden varlık, o kendi içerisinde kendi değerleri nispetinde evveli ve sonrası olabilir. Arabî bu alemi hayal olarak görür ama bu hayalin içerisindeki nesneleri ve objeleri kendi gerçekliliğinde kabul eder. Kendi gerçekliliğinde kabul edilince bu tecelliyatın içindeki varoluş nesnelerinin diğerlerine göre önceliği veya sonralığı olabilir. Bu kendi içindedir ama bu kendi içerisindeki gerçekliğinde vardır. Kendi içindedir, kendi içerisindeki gerçekliliği vardır. Sıfatsal noktasında bunun tarih öncesi ve tarih sonrası diye bir şeysi yoktur.

Bu VARLIĞIN bünyesinde gözlenen en büyük zıtların çakışması mıdır? Normalde varlığın üzerinde bir kısım felsefeciler bu varlığın üzerinde zıtların çakışmasının olduğunu söylemiş, bunu ispat etmeye çalışmışlar. Demişler ki bu varlık zıtların çatışmasıdır, sıcakla soğuğun çatışmasından bir şeyler çıkmış demiş, çatışmanın üzerine kurulmuş, çatışmanın üzerinde varlık felsefesini oturtturmuşlar. O yüzden ben varlığı tamamiyetle, var oluşu ve varlığı tamamiyetle zıtların çatışması olarak görmüyorum. Benim kendimce. Ben varlığı büyük bir ahenk olarak

görüyorum ve her şeyin bir hesap üzerine yaradılmış olduğunu görüyorum ve varlığın üzerinde kaos gördüğünüz şeyin dahi kendi içerisinde bir çatışma olmadığı, kaos olmadığı ve her şeyin yerli yerinde yaratıldığına inanıyorum.

Ezelden beri Hakk’tan aleme doğru aynı tecelli süreci tekrarlamış olduğu ve sonsuza dek de tekrarlanacağı için bu, ZAMAN içinde vaki olan bir olaydır. Bununla beraber hep aynı ontolojik model kendini sonsuza dek tekrarlamakta olduğundan ve ilk tecelli dalgasının harekete geçmesiyle de hemen ikinci dalganın da hasıl olması sağlamış olduğundan dolayı, bu sürecin tümüyle ezeli ve STATİK bir yapıya sahip olduğu ortaya çıkar. Prof. İZUTSU

Evet Cenâb-ı Hakk varlığı oluşturup, varlığı yaratacağı zaman Arabî noktasından baktığımızda ilk taayyün ondan sonra ikinci taayyün sonra üçüncü taayyün noktasında evet Cenâb-ı Hakk varoluşu kesintisiz bir şekilde devam ettirir ve varlığa kesintisiz bir şekilde tecelli eder ve varoluş kesintisiz bir dalga boyutu gibi devam etmekte ama bu demek değildir ki Cenâb-ı Hakk bu kesintisiz dalga boyutunu hep aynı şekilde yaratıyor. Buna karışıyım. Burada diyor ki sonsuza dek de tekrarlanacağı için bu, ZAMAN içinde vaki olan bir olaydır. Tekrarlamak bir şeyin aynısını yaratmak. Tekrarı. Bir film izliyorsunuz onun tekrarını izliyorsunuz. Hayır, O her an bir şey üzerinedir. O yaratırken her an yeniden, yeniden yaratır. Yeniden yaratırken biz o yaratmada gözümüz, duyu organlarımız tembel olduğundan o yeni yaradılan şeyi aynısını yarattı, tekrardan yarattı olarak görürüz oysa onun her yaratması kendine münhasır, yenidir. Yaratma tekrardan ibaret değildir. Her yaratma yenidir. Cediddir. O her şeyi hep yeniden yaratır, her şeyi. Bunu Hazreti Arabî bir ışıkla örneklendirir. Der ki “Bir kimse eline bir ışık alsa bunu hızla çevirse siz onu bir daire olarak görürsünüz.” der “veya onu hızla atsa siz onu bir uzayıp giden doğru olarak görürsünüz. Bu yanılmadandır, yanılmadan kaynaklanıyor oysa ışıktan bir daire yoktur.” der. Işıktan bir daire yoktur. O bir gözün yanılmasıdır bizim gözün de yanılması değil, aklımızın yanılmasıdır. Göz görür, akıl yanılır. Akıl onu devam eden bir daire olarak görür. Akıl onu devam eden bir daire gördüğünden dolayı yanılır oysa o devam eden bir daire değildir. Bu, yaratma da aynı şekildedir Cenâb-ı Hakk yaratır, yaratması devamlı olduğundan dolayı biz onu devam eden bir daire, tekrarlanan bir daire gibi görürüz. O tekrarlanan bir daire değildir. Cenâb-ı Hakk her an her şeyi yeniden yaratır ve her an her şeyi yeniden yaratırken hiçbir zaman yeni yarattığı şey, yeni yarattığı şey eskisi değildir. Bu, kocaman bir varoluştur. Siz bütün varoluşu her an yeniden yaratıldığını düşünebiliyor musunuz? Bu muhteşem bir tefekkürdür. Muhteşem bir tefekkür. Kâinata bakın ve kâinatın her an yeniden yaratıldığını düşünün. Biz lambaya baktık şimdi devamlı ışık geliyor öyle değil mi? Çok basit. Ama o devamlı değil kesik kesik geliyor, dalga dalga geliyor. Biz duyu organlarının bu noktada o kesikliği tespit edemediğinden dolayı aklın hükmüne kanıyoruz. Duyu organları aklın bu noktada bilgisizliğinden dolayı akıl onu devam eden bir ışık süzmesi olarak gördü. Oysa o kesik kesik devam eden bir dalga boyutu. Varlık tamamiyetle kesik kesik bir dalga boyutu. Varlık tamamiyetle kesik kesik bir dalga boyutu olduğundan ve bizde her an o dalga boyutunda bulunduğumuzdan, o dalga boyutunda bulunduğumuz dalga boyutunu idrak ediyoruz. Bir sonrakiyle bir önceki dalga boyutunu idrakten uzağız. Bir sonrası dalga boyutu eskidi. Bir önceki

dalga boyutu da burnumuzun ucunda ve her an bizim yeni suretimiz tecelli etmede. Her an. Ve bu an biz diyelim ki 6 tane sıfır, 6 tane yetmez 12 tane 24 tane 48 tane sıfırı sıralayın hatta 48’i aşın 96 yapın, 96 tane sıfır sıralayın virgül koyun oraya 1 koyun. Sıfır sıfır sıfır derken, 12 sıfır yetmedi 48 sıfır, yetmedi 96 sıfır “Efendim en son 10 üzeri -48’i biliyorum da. Yani orayı söylemenizde zaten müthiş bir tevafuk oldu. 10 üzeri 96’yı hiç duymadım şu ana kadar. Orada ben duruyorum.” o insanların normal matematik, fizik olarak tespit edebildikleri akıl matematiksel denklem olarak tespit edebildikleri yerdir. Daha ilerisi var yani. “Oraya inanıyorum da işte, fizik olarak…” Yok fizik olarak onu bilmiyorum onun matematiksel denklemini veya fiziksel denklemini ama bu saniyenin örneğin -10 üzeri 98 bilmiyorum. Onun ne olduğunu- ben kendimce sıfırları büyütmeye çalışıyorum, çoğaltmaya çalışıyorum. Yani sıfırları çoğaltmaya çalışırken zaman dilimi dediğimiz varlığın içindeki zaman dilimini en aşağı çekmeye çalışıyorum. En aşağı çekmeye çalışırken, varlığın derecesi noktasında. Nokta diyelim varlığın başlangıcına, hiçbir şey yok iken bir şey yarattı. Biz onu nokta olarak şimdi tarif edeceğiz. O, nokta da değil. Arabî’den çıktık ama Arabî’ye geleceğiz geri. Burada varlığın evveli ve sonrası olarak, yaradılışta tarih öncesi ve tarih sonrası olarak. Noktanın yukarısına Âmâ diyelim. Hadis-i kudsi, yine aynı yere geleceğiz, bu bizim için çok önemli “Ya Resulullah hiçbir şey yok iken Allah neredeydi?” “Âmâdaydı” Âmâ, Arap dilinde bulutumsu bir şey yani bir cisim yok hiçbir şey yok, Âmânın içine girdiğinizde maddesel hiçbir şey dokunmayacak size. Hiçbir şey. Ve Allah bir şey yarattı. Bu yaratmış olduğu şey: ruhundan, nurundan. Bu yaratmış olduğu şey, bunu şimdi anne karnındaki bebeğin oluşumuna atfedeceğim. “Cenâb-ı Hakk alemi Âdem’in suretinde yarattı.” hadis-i kudsi. “Âdem’i de kendi suretinde yarattı.” Hadis-i kudsi. Anne karnındaki bebeğin oluşumu: Kadın ve erkek. Bu ikisi birleşti, ruhundan ve nurundan. İkisi birleşti ve ikisi birleşir birleşmez hızla ayrıştı. Birleşir birleşmez ne oldu, aşağıda 2 oldu, hızla aşağıda 4 oldu, hızla aşağıda 8 oldu, hızla aşağıda 16, hızla 32, hızla 64, 128, hızla devam ediyor, katları olarak ayrışmaya yani bölünmeye, çoğalmaya devam ediyor. Alemi böyle görün. Bu benim kendi şahsi sözüm, kanaatim, buradaki ilk varoluşun zaman birimi ile ben 96 tane sıfır koydum, 96 tane sıfır bölü 1. Bu kadar bir zaman dilimi, hatta 96 yetmeyebilir buraya. Buraya 96 yetmeyebilir. Burayı zaman açısından, o miktar açısından, zamanın kısalığı açısından burayı biz algılayabilecek matematikte ve fizikte değiliz. Varlığın içerisindeki en, en, en, en, en, en kısa zaman birimi bu. Bu, yok-var. Hani yok, var. Yok- var, Yok- var, Yok- var, Yok- var, en altına inin. Göz açıp kapatmak uzun bir zaman. Işık hızı ne ki ışık hızı tembel. Bu zaman birimine ışık hızı yetişemez. Işık hızı bunun yanında nal bile toplamaz. Siz şimdi mevcutta, mevcut fiziğin en hızlısı ışık hızı mı hocam? “Evrende hiçbir şeyin ışık hızını geçemeyeceğini söylüyoruz. Maddesi kütlesi olan hiçbir şey ışık hızını geçemez.” Evet. Bu normal fizikçilerin tespit ettiği şey. Katılmıyorum ben ona. Katılmıyorum ona. Işık hızı nal toplar bunda. Işık hızı bunda nal toplar öyle söyleyeyim ama bu varlığın içerisindeki hız. Varlığın hızı bu, varlığın içindeki kendi hızı. Bu varlık, var çünkü. Bu varlık zaman sıfatının üzerinde tecelli ediyor. Varlık, zaman sıfatının üzerinde tecelli ediyor. Cenâb-ı Hakk’ın zaman sıfatı var mı? Var. Neye benzer? Bilmiyoruz. Nedir? Bilmiyoruz. Biz içerisindeki varlığın

içerisindeki zamanı konuşuyoruz. Neye göre? Kendi

gerçekliliğine göre. Varlığın içerisinde ışık hızı en yüksek hız. Varlığın içinde. İnsanların tespit edebildiği insanların tespit ettiği en hızlı ne? Işık hızı. Varlığın içerisindeki varlıkta her şeyi yaratan ne? Allah. Allah’ın sıfatının hızını biliyor muyuz? Eğer biz ışığı Allah’ın sıfatı olarak görürsek, ölçebildik, tespit edebildik, yakalayabildik. Değil. İnsanoğlunun tespit ettiği ışık hızı bu. İçerisindeki varlığın içerisinde, varlığın içerisinde ışığa bürünmeyen nesnelerin hızını nasıl tespit edeceğiz? Evet. Şimdi burada bir şeyin evveli, tarihi evveli bu yaradılışa göre tarihi evvelinin içerisinde. Varlığın tamamıyla tarihi evveline bakacaksak, varlığın evveli, tarihi evveli ne? Yine varlığın içerisinde ama varlığı bütüncül noktasında bakarsak, varlığın evveli var mı? Hayır. Neden? Yoktan var edildi. Biz evveli, evveli, evveli, evveli diye yukarı doğru çıktığımızda ilk yaradılana geleceğiz (noktayı gösteriyor) bundan sonrası ne? Yok. O zaman varlığın tarihsel olarak, yukarı doğru çıktığımızda biz ilk yaratılana (noktayı gösteriyor) kadar varmış olacağız. Varlığın tarihini konuşabiliriz, yaradılışın tarihini konuşabiliriz, yarattı ya ilk başlangıç, bunun tarihini konuşabiliriz ama yaratan Allah’ın tarihini konuşmamız mümkün değil. Evveli. O zaman,8 zaman açısından da zamanın da evveli yok, evveli yok derken; sonsuz. Varlığın var mı başlangıcı? Var ama zamanın başlangıcı var mı? Varlığın içerisindeki zaman birimi olarak var ama Allah’ın zat-ı uluhiyetinin içerisindeki zaman sıfatı ile, yok. O zaman tecelli ederken Cenâb-ı Hakk sıfatlarıyla o tarihi evveliyata göre tecelliyat değil. Ya? Her an yeni bir tecelliyat ve her an yeni bir tecelli ederken, yeniden tecelli ederken her şeyi, var olan her şeyi yeniden inşa etmek ve inşa edileni her an, her an Kahhar ismiyle kahredip yeniden ihya etmek. Bu sonsuz bir güç denilebilir buna ve bu her an var edip her an yok etmeyi, her an yok etme bizde tembellikten dolayı fark edilmiyor. Aklımız bizi aldatıyor, aklımız aldattığı için her an varoluşu ve her an kahroluşu görmüyoruz. Böyle olunca da bu varlığın tümüyle ezeli bir yapıya sahip olduğunu söyleyemeyiz. Varlık bu manada ezeli değil. Yaradılış, yaratma sıfatı olarak ezeli. Yaratma sıfatı. Yaradılan ezeli değil, varlığa dönüştüğü anda ezeli değil. Bütün yaradılanlar, bütün yaratılmışlar Allah’ın kendi zatının ilmi noktasında kendi zat ilminde mevcut. Kendi zat ilminde mevcut ama varlığa geçiş noktası, varlığa geçtiğinde varoluş, ezeli değil. Ezeli değil. Burada durmak istediğim nokta bu. Diyor ki: tecelli dalgasının harekete geçmesiyle de hemen ikinci dalganın da hasıl olması sağlamış olduğundan dolayı, bu sürecin tümüyle ezeli ve STATİK bir yapıya sahip olduğu ortaya çıkar diyor İzutsu. Bende diyorum ki: varlığın tümü ezeli değil. Benim şerh düştüğüm yer burası. Varlığın tümü ezeli değil, varlık ezeli değil, varoluşun kendi içerisinde başlangıcı var ve astrofizikçilerin kendi içerisinde bu başlangıcı bulup hesaplayıp bizim önümüze getireceklerine inanıyorum. Kendi inancım. Ezeli olan Allah, ebedi olan da Allah ama varlığı ezeli görürsek biz, o zaman varlığı tanrılaştırmış, ilahlaştırmış oluruz o zaman varlıkta ezelidir, var edilen olarak söylüyoruz bunu. Hayır. O, hiçbir şey yok iken bir şey yarattı. Hiçbir şey yok iken bir şey yarattı. O zaman yarattığı bir şey kendi zatı gibi evvel değil ve bu noktada kendi zatı gibi ezel de değil. Ebed de değil. O zaman varlığı ilahlaştırmış oluruz. Arabî varlığı hayal olarak görür. Arabî varlığı hayal olarak görür ama bu hayalin başlangıcı, tecelliyatın başlangıcı vardır.

KEŞANİ İSE ŞÖYLE ŞERH eder:

Keşani Vücud’da yalnızca Hakk’tan başka bir şey olamayan tek bir ayn ile vücudun gözlenebilir veçhesi olan hakikatinin bulunduğunu söyleyerek işe başlar. Ama vücudun bu gözlenebilir veçhesinin tek katmanlı bir yapı olmadığını, bilakis belli başlı altı katman kapsadığını ilave eder. KEŞANİ FUSÛS ŞERHİ (239)

1. KATMAN; Vücud bu düzeyde hala herhangi bir taayyünden tümüyle bağımsızdır bu katman HAKİKATİ, belirlenmişliği (la taayyünü) ve kayıt altına alınmamışlığı yönleriyle temsil etmektedir.

Bunları daha önce işlemiştik. Bu la taayyün dediği, Allah’ın Allahlığının dahi bilinmediği bir nokta. Bunu bu fakir kabul etmiyor. Bunun altına bir not düşmek istiyorum, Arabî de bunu böyle söyler. Keşani zaten Arabî’nin yolunu takip eden önemli zatlardan birisidir. Hatta Arabî bu hale der ki “Allah Allahlığından habersizdi.” Ben anlayamadığım için kabul etmiyor olabilirim, bu konuda küstahlık yapmak istemem. Arabî’yi konuşuyoruz ama “Allah’ın Allahlığından” Arabî’nin terimi. La taayyün noktasında Allah Allahlığından habersizdi diyor, ben oraya not düşüyorum, buna katılmıyorum diyorum. Keşani’de aynı noktada, la taayyünü söylüyor.

2. KATMAN; Vücud burada kendi içinde vücudun ilahi veçhine ait bütün faal taayyünleri (yani ilahi isimleri) olduğu kadar vücudun mahluk ya da kevni veçhesine ait pasif taayyünleri de ihtiva eden bir tecelli türüyle kendi içinde “belirgindir” Hakk bu safhada hala tek katmandır.

Yani Âmâdaydı dediğimiz nokta. Bunu böyle şerh etmem gerekirken şöyle açıklayabilirim bunu: hadis-i kudside Cenâb-ı Hakk der ya “Ben bilinmez idim.” buradaki ben bilinmez idim noktası, Allah’ı bilecek bir varlık yok. Allah burada bilinmez idi. Allah’ın bilinmezliği kendi içerisinde kendisini bilmediği manası çıkmaz. Burada bilinmezlikten çevirilerde belki de hata olmuş olabilir bunun Arabî’nin üzerine de atfetmek çok hoşuma gitmiyor amma ve lakin orda Allah’ın Allahlığından haberdar olmaması diye bir şeyi kabullenemiyorum ben. Burada bilinmezlik: Onu bilecek bir şey yok. O bilinmezlik zaten devam ediyor hala daha. Onu tam manasıyla bilebilecek bir şey yok. Allah’ı insanların içerisinde, varlığın içerisinde en fazla bilen Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem ama Muhammed-i Mustafa için dahi ben, Allah’ı tam anlamıyla bildi diyemem. Bu Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın eksikliği değil, Allah’ın aziz ve yüceliğidir. Onun hiçbir şeye benzememesi ezeli ve ebedi, başlangıcının ve sonunun olmayışı ve hiçbir şeye benzememesindendir. Buradaki bilinmezlik budur; bilecek bir şey yok. Ondan sonra Allah bilinmekliği istedi. Bilinmekliği istedi dememiz Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin “Âmâdaydı” dediği hali. İşte burada da 2. katman diyor ya, bütün taayyünler yani bütün sıfatlar, içsel ve dışsal, harekete geçen geçmeyen, varlığa dönüşmüş dönüşmemiş her şey bu 2.taayünde. 2.katman olarak. Burayı kabul ediyorum bu noktada.

3. KATMAN; Bu bütün aktif ve etkin tecellilerin birlik içinde bulunduğu

İLAHİ TEKLİK ya da Allah merhalesidir.

Eyvallah. La taayyün: hiçbir şeye benzememesi ve bilinmemesi. istedim. Allah’ın sıfatları: varlık. Bilinmemezlik. Allah: Bilinmeklik, bilinmeyi Başlangıç olarak. Benim inancım. Bilinmezdim bilinmekliği istedim bir şey yarattım.

Bilinmezdim: la taayyün, taayyünsüzlük. Bilinmeyi istedim. Bir şey yarattım. Yarattığı şeyin üzerinde tecelli eden: Sıfatları. Sıfatları. Arabî, bunu komple hayal görüyor. Bu diyor hayaldir ama kendi içerisinde kendine ait gerçekliliği vardır. Hazreti Mevlâna bunu “Hayal üzerine yürür gör.” Hazreti Mevlâna “Varlığı da hayal üzerine yürür gör.” Hayal değil, şerh ediyor bir anlamda daha açıklamalı. Bu varlık komple hayalin üzerinde ama üzerindeki varlığı sen reddetme üzerindeki varlık kendi içerisinde gerçek. (“Bilinmekliği istedim.” ve varlık arasında hayal perdesi var.) Biz varlıktan yukarı doğru çıktıkça hayal perdesini göreceğiz. Varlığı bir parçaladık, bir daha parçaladık, bir daha parçaladık, bir daha parçaladık veya aşağı doğru indik varlığın içerisine, atomun içerisine doğru yürüdük, yürüdük, yürüdük, yürüdük, yürüdük içine, nereye kadar geldi şu anda ilim? “Kuarklara” Kuarklara kadar geldi. Ben diyorum ki kuarklarında arkasına yürüyün. Kuarklarında arkasına yürüdüğünüzde yokluğu göreceksiniz, hayali göreceksiniz ve orada var gördüğünüz şeyin olmadığını göreceksiniz. Olmadığını göreceksiniz. Var gördüğünüz şeyin -bu, neyse- olmadığını hatta yokluktan ibaret olduğunu göreceksiniz ve o var gördüğünüz şey var ya daha da aşağı indiğinizde, daha da aşağı indiğinizde, daha da aşağı indiğinizde varlığın başlangıcı olan bir anda, bir anda, bir anda var oluşu göreceksiniz yoklukta. Bir anda. Ve o var oluşun nerden geldiğini anlayamayacaksınız ve diyeceksiniz ki: Bu yoktu. Bu yok olan şey bunun içerisinde nerden var oldu, diyeceksiniz, o var oluşu göreceksiniz. O zaman kendinizi döndüreceksiniz Allah’a ve o zaman tevhidiniz tamamlanacak ve o zaman diyeceksiniz ki “O, yoktan var eder” ve her şeyi her an yoktan var edendir. Her şeyi her an yoktan var edendir. Her şeyi her an yoktan var edendir. Her şeyi. Var gördüğünüz her şeyi o yoktan var eder. Aslı yoktur, var görürsün var gördüğünü hemen Kahhar ismiyle kahreder yok eder her an yok ettiğini yeniden yoktan var eder. Bu bitmez tükenmez bir varoluştur. Bitmek tükenmek bilmez bu. Bu zamanın, tespit edebildiğiniz, insanların tespit edebildiği zaman diliminden daha aşağı bir zaman dilimidir. O yüzden onu tarif edebilmek için diyorum ki 4 sıfır yetmez, 8 yetmez, 12 yetmez, 24 yetmez, 48 yetmez, 96 yetmez. Zaten zaman sıfatının tecelliyatını çözen varlığı çözer. Varlığın çözümü yine zaman sıfatının tecelliyatına mazhar olmaktan geçer. Şimdi böyle olunca bu var oluş, var olan varlık ezeli değil. Yaradılma, yaratma, yaratma sıfatı olarak ezeli, yaradılan ezeli değil. 3. katman; bu bütün aktif ve etkin tecellilerin birlik içinde bulunduğu ilahi teklik ya da Allah merhalesidir. Biraz daha yukarıdan başlıyor Keşani.

4. KATMAN; Bu, 3.merhale olan ilahi tekliğin bağımsız taayyünlere yani

ilahi isimlere ayrıştığı katmandır. Sıfatlara ayrıştığı.

5. KATMAN; Pasif yapıdaki bütün tecellileri birlik içinde ihtiva eder. Bu

kevni alemdeki mahluk ve mümkün bütün şeylerin birliğini temsil eder.

6. KATMAN; Burada bundan önceki merhalenin birliği artık fiilen mevcud olan şeylere ve özelliklere ayrışmaktadır. İşte bu merhale alem merhalesidir. Ne kadar cins, tür, ferd, bölüm, arâz, vs. varsa hepsi bu merhalede kuvveden fiile çıkar.

Keşani ilahi tecelliyi statik yani zamana bağlı olmayan veçhesiyle takdim etmektedir. Arabî ise aynı şeyi çok daha dinamik şekilde takdim eder. Arabi’ye göre belli başlı iki tip tecelli vardır. Bunlar;

FEYZ-İ AKDES ve FEYZ-İ MUKADDES’dir. Arabî burada Plotinos’un (MS 205-270) felsefesine has FEYZ kelimesini

TECELLİ ile eş anlamlı kullanır.

Feyz-i akdes mutlak suretle gayb olan Hakk’ın “Gizli hazine” halini terk ederek bilinmeyi arzuladığını beyan eden meşhur kudsi hadiste tasvir olunana tekabül etmektedir. Prof. İZUTSU

İbn Arabî Feyz-i Akdes’e Tecelli-i zati de demektedir. Açıklar mısınız? Buradaki Arabî tecelliyi iki merhalede alır. Aslında bu çok karmaşık gibi görünür bu karmaşık bir şey değildir. Tecelliyi zahiri ve batıni olarak alır ama bunu anlatırken tecellinin iki veçhesi vardır bir veçhesi zahiridir bir veçhesi de manevidir manadır demez. O yüzden buradaki zatın tecellisi önce batınidir. O batınilikten şehadete geçer, görünürlüğe geçer ki o da sıfatlarının tecellisidir sureten.

Tecelli-i Şuhûdi bu işte şehadet alemi dediğimiz ya da Tecelli-i Vûcudi de denilen ikinci tecelli merhalesi olan Feyz-i Mukaddes Hakk’ın kendini somut varlık aleminde kesretin sonsuz değişken suretleri şeklinde izhar etmesine işaret eder. Yani Cenâb-ı Hakk önce feyz-i mukaddes olarak, zat-ı mukaddes olarak önce batına tecelli etti ardından o batına tecelliden şehadet alemine tecelli etti. Yani görünür aleme tecelli etti. Bu, başlangıç olan ruhlar alemine veya metafizik dediğimiz mana alemine tecelli edip ondan sonra şehadet aleminde zuhur etmesi, surete bürünmesi.

Feyz-i Mukaddes Arabî’nin kendine has görüşüne göre Feyz-i Akdes ile varlık kazanmış olan âyan-ı sabitelerin idrak olunabilir varlıklar halini terk ederek hislerle idrak olunan eşyaya nüfuz edip yayılmalarının ve böylece de hislerle idrak olunan âlemin bilfiil mevcud olmasının sebebidir.

Daha önce batıni olan ve sadece suretleri var olan nesneler ve objeler varlık alemine geçti, varlığa büründüler, vücuda büründüler, şekle şemale büründüler. Öncesinde bunlar varlığa bürünmemişlerdi bunlar manevi olarak ruhi olarak tecelli etmişti bütün eşya.

Bu iki tecelli arasındaki bağlantı Fusûs’ta enine boyuna tartışılmıştır. Allah iki surette tecelli eder biri GAYB diğeri ise ŞEHADET alemindeki

Aynı şey. Az önceki söylediğimiz şey. Gaybi tecellisi ile kalbin istidadını verir. Bu tecelli, hakikati Gayb alemine ait olan zati tecellidir. Ve bu gaybi tecellide Hakk’ın kendi nefsinden haber verdiği (ve Allah’ın kendisini 3.tekil şahıs “Hû” yani “O” zamiriyle gösterdiği veçhile) hakkı olan hüviyetidir. Bu zati tecelli ezelden ebede kadar Hakk’a aittir. Fusûs 145-146 Cenâb-ı Hakk’ın zati tecellisi ezelden ebede Hakk’a aittir, Cenâb-ı Hakk’ındır

İZUTSU bunu şöyle özetler: Hakk’ın ilk tecellisi ilahi isimlerin yani Hakk’da gizli olan ontolojik imkanların tecelli eden suretleri olan a’yân-ı sâbiteye varlık bahşetmektedir. Bu

a’yân-ı sâbite aslında bilfiil var olmak için beklemekte olan “kablardır” Bunlar 2. türden tecelli için mahalleri temin ederler. Her bir mahal, Hakk’ın ilk tecellisinin sonucu olarak ezeli ve bozulmayan bir belirli istidada sahiptir.

Cenâb-ı Hakk’ın a’yân-ı sâbiteye tecelli etmesi ve a’yân-ı sâbite sabitede her şeyin manevi olarak var olduğu yerdir buradaki meselede. Burada Cenâb-ı Hakk a’yân-ı sâbiteye tecelli eder ve var olacak olan bütün her şey gerçek manada şekli ve suretiyle orda manevi olarak, ruhi olarak var edilmiştir.

BUNU HAKK BİLE DEĞİŞTİREMEZ çünkü bu Hakk’ın kendini izhar ettiği bir surettir. Buna göre her “kab”ı ikinci tecellisinin bir mahalli kılmakla Hakk kendisini kab’ın ezeli istidadına uygun bir biçimde sınırlandırıp kayıt altına alır. Bu yolla Hakk şûhudi tecellisinde sonsuz değişken suretlere bürünür. Bu suretlerin tümü KEVN-İ ALEMİ oluşturur. Prof. İZUTSU

Cenâb-ı Hakk Âmâya tecelli eder, Cenâb-ı Hakk Âmâya tecelli ettiğindeki Âmâdaki tecellilerin değişme imkânları yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hakkın Âmâya tecelli etmesi değişmez bir haktır ama Âmâdan şuhuda tecelli ederken her şey değişebilir. Şehadete tecelli ederken Âmâdaki gibi değildir. Buna işaret Cebrail aleyhisselamın Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sohbetinde Dıhye suretinde görünmesidir. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri varlığın hakikatine vakıf olduğundan onun Dıhye suretinde gelmiş olan Cebrail olduğunu bilir ve “Bu soruyu soran kimdi?” dediğinde sahabeler “Dıhye’ydi ya Resulullah.” derler ama Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri “O Dıhye değildi, size öyle göründü. O Cebrail kardeşimdi, dininizi öğretmek için bana gelmişti.” Der. İşte a’yân-ı sâbitedeki tecelliyat, a’yân-ı sâbitede veyahut ta manevi olarak metafizik alemden bu aleme tecelli ederken sureti farklı göründü, meleklerin bu dünyaya tecelli ederken kanatlı görünmesi gibi, meleklerin bu dünyaya tecelli ederken kuş gibi görünmesi gibi. Cennetin görünürken dağa, taşa, ovaya denize benzetilmesi gibi. Cennetin tasvir edilirken dünyada var olan güzel mekanlar kullanılaraktan tasvir edilmesi gibi. Cennette ağaç aramak gibi, muz aramak gibi bu. İstediğiniz meyveler olacak. Ne? Ananas yiyecek adam orda. Bunu hayal ediyor. Muz yiyecek. Orangutan ya. Sabahtan akşama kadar muz yemeyi hayal ediyor cennette. Bunun gibi. Oysa manadaki tecelliyatın, manadaki zuhuratın şehadete tecelli ederken değişkenliğe uğraması. Şehadette değişken. Daha ileri: mesela ayet-i kerime de diyor ki “Biz onları maymun kıldık.” İnsan ama gerçekte maymun. İnsan ama gerçekte timsah. Sufilerde bu hal olarak tecelli eder. Bir kısım sufiler belirli bir müddetten sonra o bir ara dönemdir orda sufinin ayağı kayabilir orda dikkat etmesi gerekir. O yüzden sufilik yolunda mürşidsiz gidilmez sufilik yolu kitaptan öğrenilmez, sufilik yolu kitaptan yaşanmaz. Bir önceki üstadın görüşleriyle de yaşanmaz. O sufi Allah’ı çok zikrederken, kendine dikkat ederken karşısındaki kimsenin nefsi olarak hangi hayvan suretinde olduğunu görür. Onu kimse görmez, o görür. O kimse gerçekte örneğin: insanları kandırıyor, insanları aldatıyor, ortalığı kasıp kavuruyor; tilki suretinde görünür. Haram helal ne istiyorsa yiyor; kurt suretinde görünür. Erkek şehvetine düşkün, haram helal bakmıyor; eşek suretinde görünür. Bu açık açık konuşayım artık bunları da öleceğiz gideceğiz: bu dört ile beşin(nefis meratipleri) arasıdır. Emmare, levvame, mühime, mutmainne. Mutmainnenin sonuna doğru

geldiğinde eşyanın hakikatine ram olmaya başlar. Bu direkte suretler vardır, görür onlarla konuşur, duvarda sesler vardır, onu dinler. Duvar ona seslenir, ağaç ona seslenir, kuş ona seslenir. Kuştan haber alır der ki, senden önce buradan Ahmet geçti. Ağaçtan haber alır der ki, senden önce buradan Mehmet geçti. Taştan haber alır der ki, üçyüz yıl önce buradan filanca geçti. Bir yer haber verir, burada daha önce şu yaşıyordu. Bu, 4 ün sonlarında. 5’e geçince görür onları. Ahmet geçmiş, Ahmed’i oradan geçerken görür. Dikkat edin kendinize oldum davası gütmeyin. Gidilecek yol var. İki rüya görmekle kendinizi piştiğinizi zannetmeyin. Bu hale vakıf olsanız dahi gidilecek yolunuz var. 5’e geldi oturdu mu oradaki evliya, oradaki veli, oradaki müminler manevi olarak onunla irtibat kurar. O her daim zikirle hemhâl olur. Buraları tehlikeli yerlerdir, burada nefsine uymak çok olur. Onu rüyasında görürler, onun seveni çok olur, onun etrafında koşanı çok olur. Vay abimiz geldi alkışlayalım hürmet edelim, hizmet edelim, yedirelim içirelim, aman paramızı verelim, aman her şeyimizi onun önüne koyalım. Rüyada görülür çünkü o. Onun üzerinden keramet zuhur eder. Aldanma yeridir. Bir başkasını rabıta ederse kalbinden ne geçtiğini görür, anlar. Rabıta ederse onun kalbinden nelerin gelip geçtiğini, onun o esnada küfrettiğini dahi duyar. Burada sabretmek zordur, burada durmak zordur. Adam sana küfreder içinden sen onu duyarsın. Adam sana hakaret eder içinden yüzüne karşı da tebessüm eder, sen onu duyarsın. Buna sabretmek kadar zor bir şey yoktur. Adam seni sevmiyordur “Nerden geldi bu!” der ama yüzüne tebessüm eder “Abi hoş geldin maşallah abi ya gözlerimiz yollardaydı.” der burada açık vermek yoktur, burada sır vermek yoktur, burada dışarı ifşa etmek yoktur. Hiçbir şeyi ifşa edemezsin burada, o beni sevmiyordu aslında, diyemezsin. Hani Cenâb-ı Hakk diyor ya şeytandan için “O aslında cinnilerden idi, ateşten ve dumandan yaratılmıştı.” o aslında cinniydi ateşten ve dumandan yaratılmıştı ama diğer melekler onun ateşten ve duman yaratıldığını bilemediler eşyanın hakikatine vakıf değillerdi. Beşinci esmanın sonuna gelen bir kimse cinni taifesini tanır, cinni taifesinin kafirini müminini tanır. Beşinci esmayı alan bir kimse cennet halkını tanır. Beşinci esmayı alan bir kimse cennet kokusunu alır, cennet hitabını alır, yolda yürüyen kimsenin cennetlik mi olup olmadığını biiznillah Allah’ın izniyle bilir. Onun kokusunu alır çünkü. Burada dahi oldum demeyecek. Aldanmayacak. Aldanmayın. Hep kendinizi hor hakir görün, oldum demeyin. Bizim yolumuzdan gidenler oldum, bildim, buldum, kullanmayacaklar. Acziyet, fakriyet noktasında kendilerini görecekler. Günahlarını düşünecekler. Asla. Asla. Yol burada bitmez daha. Burada ona peygamberler gelirler. Ona yoldaşlık yaparlar, pir efendiler gelirler ona yoldaşlık yaparlar. Aldanma. Peygamberler sana öğretmeye başlarlar, oldum zannetme aldanma. Haline göre, ahvaline göre, durumuna göre pir efendilerden birisi gelir sana mihmandarlık eder, haline göre, ahvaline göre, durumuna göre, yoluna göre, peygamberlerden birisi gelir sana mihmandarlık eder. Al-dan-ma. Yolun var daha. Aldanma. Bu altıya geçerken. Altıya geçti oturdu mu o zaman ona peygamberlerden birisi gelir her daim ona mihmandarlık etmeye başlar. Her daim. Yine aldanmak yok. Yine aldanmak yok. Ta ki seni Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın manevi huzuruna takdim edinceye kadar. En sonunda seni Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın mübarek huzuruna çıkarırlar takdim ederler. Aldanma yine. Kafanı kaldırma. Edep

et. Aldanma. Bu, Hazreti Muhammed-i Mustafa’yı manada görmek değildir, karıştırmayın. Manada görmek ayrıdır, herkes görür. Huzura takdim edilmek farklıdır, aldanma. Allah bizi affetsin. Bu; manada yani metafizik olarak bugünkü dilde öyle tanımlanan mana alemindeki zuhur eden, zuhur eden şekil ve şemaller nesneler objeler şehadete aynı şekilde tecelli etmez. Şehadete aynı şekilde tecelli etmediğinden şehadette yaşayanlar ona bakarlar onu Dıhye görürler. Ona bakarlar kadın görürler onu oysa o cinnilerin perisidir yani dişisidir. “Gel” der ona, gider o onun peşinden o gerçekte cinnidir. Çok yakışıklı bir erkek görür “Gel” der ona o, o gider peşinden. Onu erkek gördü, aslında değil. Banyoda kadınlar çok eğlenirler ya, bir bakmışsın kadın banyoda bir tane kap var “Benim çocuklarım bunun içinde!” deyip başında duranı görürsün. Cinni taifesi ona öyle görünür kendi çocukları gibi görünür. Kadınlar banyolarda çok eğlenmeyin. Mümkün olduğunca abdestli olmaya gayret edin. Erkekler banyoya girer girmez guslünüzü alacaksanız hızla ilk önce guslünüzü alın ondan sonra temizlenenin, yıkanın ne yapıyorsanız yapın. Kadınlar da aynı. Mümkün ise hızla önce gusledin. Bakmayın siz o şimdi materyalistlerin dini hafife aldığına. Bunların hepsi de bu insanlık bunların, geçmiş olarak, bu öğretilerine lanet okuyacaklar sonra. İnsanlık yok oluyor çünkü ve insanlık ne yazık ki dinsizlik noktasında perişan oluyor. Bunda dindarların gerçekten dinlerini fisebilillah Allah için yaşamamalarının da sebebi var. Çıkmış ortaya adam para tüccarı, çıkmış ortaya adam, adam kandıracağım, adam toplayacağım, hepsinden para toplayacağım, zekât toplayacağım, sadaka toplayacağım diye uğraşmış. Görüyorsunuz her cuma gidiyorsunuz bir cumaya “pamuk eller cebe!” Allah iyiliğini versin. Oradan iki tane esnaf çıkıp, ya hocam ne ihtiyacın varsa biz görelim şurada hiçbir şey isteme diyemiyor. Öyle dese dahi diyanet bir yazı gönderiyor; bu hafta şunun parası toplanacak. Götürüyorlar parayı da bankaya faize yatırıyorlar. Sanki diyanetin parası yok. Sanki diyanet vakfının parası yok. Alışmışlar istemeye. Böyle olunca insanlar dinden diyanetten soğudular. Allah muhafaza eylesin. Bunlarında payı var. Meseleyi kapattık Allah bizi affetsin. İşte o metafizik olarak adlandırdığımız mana alemindeki suret ile zahire tecelli eden aynı değildir. Buna bir işarette Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin miracta süt ve şarap ikram edilir Hazreti Peygamber Efendimize, Hazreti Peygamber Efendimiz sütü tercih eder. Cebrail aleyhisselam der ki “İlme işaret ya Resulullah. Eğer şarabı tercih etseydin bu biraz zevke, eğlenceye, hevaya işaret olacaktı.” bakın manadaki süt şehadete ilim olarak tecelli etti. Şehadette o ilim olarak görüldü. İbrahim aleyhisselam rüya gördü oğlunu kurban etmeye gitti ama gerçekte koç kurban edilmesi gerektiğini anladı. Şehadete o rüya koç olarak tecelli etti. Hani Yusuf aleyhisselamın zamanında Mısır’ın kralı bir rüya görmüştü demişti ki: 7 tane inek 7 tane başak yiyordu, buna benzer bir rüya tam toparlayamayacağım, o rüyasını tevil ettirmek istedi ama Yusuf rüyayı farklı tevil etti. Bakın rüyada görünen şey tevilde farklı tecelli etti. Dedi ki “7 tane inek 7 yıl bolluğuna. Bu bollukta buğdayları arpaları hepsini de stok edeceğiz ardından 7 yıl kıtlık olacak” dedi 7 inek 7 yıl bolluğa, 7 başakta 7 yıl kıtlığa yoruldu. Demek ki manadaki objeler ve nesneler şehadete tecelli ederken farklı tecelli etti. O yüzden şûhudi tecellisinde sonsuz değişken suretlere bürünür şehadet aleminde Cenâb-ı

Hakk’ın sıfatları sonsuz, sonsuz suretlere büründü. Sonsuz suretlere büründü ve bu suretlerin tümü Kevm alemini oluşturdu. İzutsu böyle demiş, katılıyoruz.

Böyle bir tasvir ilk tecelli

ile ikincisi arasında bir zaman aralığı bulunduğunu telkin etmeye uygundur. Bununla beraber gerçekte her ikisi arasında herhangi bir takdim (öncelik-sonralık) bağıntısı yoktur. Her şey aynı anda vuku bulur.

Demiş. Ben bu varlığın kendi içerisinde, varlığın kendi içinde, varoluşun kendi içerisindeki zaman birimlerinin olduğunu ama bizim bunu fark edemediğimizi iddia edenlerdenim. Çok az bir şey de olsa zaman birimi var.

Soru: Her iki tür tecelli arasındaki bağıntı zamana bağlı olmakla birlikte aynı zamanda zamana bağlı olmayan ve hatta zaman dışı bir yapıya mı sahiptir? Evet. Nerden buldun bunları maşallah subhanallah… E teşekkür ve takdir etmemiz lazım. Kaç kitap araştırdın? “5-6 tane” 5-6 tane. Yok toparlanmaz yoksa bu. Hiç konuşmadık bu soruyla alakalı, bu soru 5 sayfa gelmiş, 5 sayfa gelinceye kadar 10 sayfa not almıştır o. Kaç sayfa not aldın? “Daha fazla” evet. Bu toparlanmaz başka türlü.

Evet her iki tür tecelli arasındaki bağıntı zamana bağlı olmakla birlikte yani hem mana alemine hem de şehadet alemine tecelli, her ikisi arasında bir bağıntı zamana bağlı olmakla birlikte aynı zamanda zamana bağlı olmayan varlığın içerisindeki zamana bağlı olmayan. Ben bunu böyle anladım ve hatta zaman dışı bir yapıya mı sahiptir? Evet. Ben bu varlığın içerisindeki zamana bağlı olamayan bir zaman sıfatının tecelli ettiğini ve aynı zamanda da bu varlığın içerisindeki yapının dışında bir yapının var olduğuna inanlardanım. Yani bu Arabî’ye göre olan bir şey değil. Arabî’ye göre değil de arabicilerin inandığı. Ben Arabî’yle arabicileri ayırıyorum ya. Arabiciler varlığı bütünüyle, varlığı bütünüyle, bir kısmı zatının içinde görüyorlar. Varlığı bütünüyle Allah’ın zatının içinde görünenlere hani platonist diyorlar ya Platoncu. Arabî’yi ben bunlardan görmüyorum Arabî bunların dışında. Arabî çünkü varlığı hayal olarak görüyor ama o hayalin içerisinde bir gerçekliliği var, diyor. Ben bütün varlığın, varlık dediğimiz şey bütün varoluş. Hesaplıyorlar şimdi 14 milyar yıl. Ben bu varlığın, varlık dışındaki bir yapının içerisinde var olduğuna inanıyorum. Hadi varlıktan dışarı çıkalım. Ne işimiz var bizim dünyada? Varmış varlıktan dışarı çıkacak olan? Hiç hayal etmediniz mi? Bu varlıktan dışarı çıkıp özgür olmak istemediniz mi? Ben o özgürlüğü bekliyorum gün be gün. Ben bu varlıktan kurtulmak istiyorum. Benim hayalim bu. Bu varlıktan bıktım ben. Yaşamaktan değil varlıktan bıktım. Ben özgür olmak istiyorum. Ben o özgürlüğe koşmak istiyorum. Varlıkla alakalı ne varsa arkamda bırakıp gitmek istiyorum. Hani Ahmet Kaya diyor ya “Deli taylar gibi koşmak istiyorum” Ben özgürlüğe koşmak istiyorum. Deli taylar nal toplayamaz arkamdan. Varlıktan kurtulmayı düşünmediniz mi hiç? Ben bu varlığın dışarısındaki yapıya koşmak istiyorum. Bu benim kendi inanışım, isterseniz beni taşlayın. Biz sürgünüz. Biz sürgünüz. Ben sürgünlüğümün zat-ı ilahiyeden başladığına inanıyorum. Ben onun ilminde var idim. Onun ilminde, Onun kendinde. Bir gün bacak bacak üstüne atıp beni bu varlığa sürdü. Keyfini çatıyor onun. Ben o keyif çatsın diye buradayım zaten. O keyif ediyor ya, O keyfine keyif katsın. Ben bir gün bu varlığımın sona ereceğini ve bu varlıktan kurtulacağıma inanıyorum. Bunun

açış kapısı sizin ölüm olarak gördüğünüz şey. Ben ölüme inanmıyorum. Bu manada ölüm var ama bu varlıktan kurtuluşuma sebep olacağına inanıyorum ve an ve an bu varlık denilen şu hapishaneden kurtulacağıma inanıyorum. Ben bu varlığı tamamiyetle hapishane olarak görüyorum. Sürgün yeri olarak görüyorum. Ve bunun içerisinde biz önce Âmâdan, biz bu varlığa sürüldük. Önce ruhlar alemine sürüldük, sürgün yedik. Ben biraz da aykırıyım ya, ben biraz da aykırı olduğumdan ruhlar aleminde beni tutmadılar gönderdiler beni aşağı doğru alem-i misale. Ben oradan da sürgün yedim ben anne karnına geldim. Ben sevilmeyen çocuğum ya. Beni çok düşürmek istemiş biraz sizi duygusala bağlayayım. Yüksekten atlamış, taş taşımış, teneke taşımış. Bir sabah ben onu Bayındır’a götürürken dedim ki “Ne istedin benden ya” “Ne oldu?” dedi, dedim “Beni, yukardan atlarken hiç mi düşünmedin, hiç mi sevmedin!” dedim “Tenekeleri, taşları taşırken hiç mi için sızlamadı, hiç mi yüreğin kanamadı ben karnımda bebek taşıyorum neden bunu düşürmeye çalışıyorum diye hiç düşünmedin mi?” dedim. “Sen nerden biliyorsun bunları?” dedi bana “Görmüyor musun benim hayatımı?” dedim “Benim hayatıma baktığım zaman bunu anlamadığımı mı zannediyorsun?” dedim. “Sürgünüm ben her yerden” dedim. Ben anne karnında da duramadım sürgün yedim. Ben yaşadığım şehirden de sürgün yedim. Sürgünden sürgüne gidiyoruz hep beraber. Hepiniz sürgünde değil misiniz? Bakın etrafınıza, bakın hayatınıza, bakın yaşadığınız hayatlara, bakın şu memleketin haline, bakın şu dünyanın haline. Sürgün değil mi? Bakın insanlar sürgün değil mi? Ortadoğu’da insanlar sürülmüyor mu? Biz sürgün değil miyiz? Biz fikir olarak sürgün değil miyiz? Biz gönül olarak sürgün değil miyiz? Hangimiz istediğimiz hayatı yaşıyor? Sürgünüz biz ama bu sürgünlüğümüz bu varlığın içerisinde sürgünden sürgüne gidiyor ama bizim asıl sürgünlüğümüz buradan başladı (Âmâ). Ne dedi Hazreti Pir “Koparıldığım günden beri, ayrıldığım günden beri ben her toplulukta ağladım. Her toplulukta ağladım.” Nerden kopup geldi? Kamışlığı anlattı bize, Ney’i anlattı, “Dinle” dedi “Dinle. Bak bu ney ayrılıklardan dem vurmada.” Neleri ayırdınızda geldiniz? Nelerden ayrıldınız da geldiniz? Nerden ayrıldınız geldiniz? İstemiyorum ruhlar alemini. Yok hayır. Tekrar oraya döneceğime inanmıyorum. Tekrar oraya dönemeyeceğim. Sürgünüz biz. O zaman bu varlıktan kurtulacağıma inanıyorum. Bu varlıktan kurtulmazsam kendimi hiç özgürleşmiş kabul etmeyeceğim. Bu benim inancım. Varlığın dışında da varlık var. Muhteşem bir tespitti. Evet ve hatta zaman dışı bir yapıya mı sahiptir. Evet. Zaman dışlı bir yapı mı var? Evet. Varlığın dışında bir yapımı var? Evet. Varlığın dışında bir yapı mı var? Evet. Varlığın dışındaki yapıya inanıyor muyum? Evet. İnandığımı yaşayacağım.

Nefes II — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Nefs, Râbıta, Tecellî, Nefs-i Mutmainne. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı