Cumartesi, 25 Temmuz 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR
Mustafa Özbağ
İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Dergah Sohbetleri Serisi ·

717. Dergah Sohbeti | Belâ ve Musîbete Karşı Sabır — Bakara 155-157

Altı aylık itikâf sürecinin ardından ilk sohbet: belâ ve musîbet karşısında mü'minin tavrı, sabrın hakîkati, şahısperestlik hastalığı, gençlik ve uyuşturucu tehlikesi, ve ihsâr — ibâdetin engellenmesi meselesi.


Table of Contents

Altı Aylık İtikâf: «Kader Ağını Ördüyse İnsan Evlât Katili Olur»

Ma’lûm, altı aylık bir itikâf sürecimiz oldu. Dört aylık erbaîn yapacağız derken altı ay itikâf oldu. O süreç oldu, bitti, geçti gitti; öyle diyelim. Cenâb-ı Hak en hayırlısını versin inşâallâh. Cümlemizi sevsin, sevindirsin, muhâfaza eylesin. İyisiyle, kötüsüyle, doğrusuyla, yanlışıyla gitti.

Bu konuya çok girmek istemiyorum. Hepiniz üç aşağı beş yukarı — kiminiz otuz beş, otuz altı yıldan beri beni tanıyorsunuz. Herhalde kırk dört milyon lira para için benim böyle bir şey yapacağıma, üzerime atılan bu suçu işlediğime inanmıyorsunuzdur. Zâten böyle bir şey de söz konusu değildir. Ama yaşanacak olan yaşanıyor. Demek ki böyle bir imtihâna dûçâr olacakmışız; böyle bir imtihâna dûçâr olduk.

Hazret-i Mevlânâ’nın bir sözü var, benim çok hoşuma gider: «Kader ağını ördüyse, insan evlât katili olur.» O yüzden kader ağını ördüyse, mutlak ma’nâda onu durduracak bir şey yok. Haklıyken haksız oluyorsunuz, suçsuzken suçlu oluyorsunuz. Hele bir de adınız Mustafa Özbağ’sa, bu daha da sıkıntılı oluyor.

Şükür, hamdolsun; altı aylık bir zikir halakasından ayrılığımız oldu, sohbetlerden ayrılığımız oldu. Aslında kendi içimde, kendi dâiremde zikir halakası neyse ona devâm ettim; elhamdülillâh bu noktada eksikliğimiz olmadı. İtikâfa niyetliydim zâten. Dedim ki: «Çıkıncaya kadar itikâfa niyetliyim.» Öyle, itikâfta geçti. Rabbim inşâallâh Kur’ân ve sünnet yolunda bizleri dâim eylesin.


«Kimse Gelmesin» Dedim: Bir Sürecin İdâresi ve Helâllik Talebi

Bu süreçte arkadaşlar sabrettiler; Allâh râzı olsun. Gelinip gidilmesini çok istemedim. Çünkü ma’lûm, o yerlerde yanına çok gelinip gidilirse rahatsız oluyorlar. Hattâ fazla geleni gideni olursa hemen başka yere gönderiyorlar; ondan sonra bu tip sıkıntılar söz konusu oluyor.

O sıkıntılar söz konusu olduğundan, arkadaşlara gelip gitmemeleri için özellikle belirttim. Dedim: «Kimse gelmesin.» Hattâ bu konuda net bir tavır koydum. Hakkınızı helâl edin. Çünkü orada gelip giden fazla olsa bana sıkıntı yapacaklardı; zâten tedirginler benden. Öyle olunca daha fazla başımıza iş almayalım, bir sıkıntı almayalım diye. Kimse sorumluluğu üzerine almak istemiyor; gönderiyorlar bir tarafa. Öyle bir şey yaşanmaması için dedik ki arkadaşlar gelip gitmesin.

Şükür, hamdolsun; derslerinize devâm ettiniz. Problemsiz bir şekilde çalışmalarınıza devâm ettiniz, kardeşliğinize devâm ettiniz. Bu noktada hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Ma’lûm, başta görevliler olmak üzere, hamdolsun bu sıkıntılı süreç selâmetle atlatıldı; bir problem yaşanmadı.

Buradan fotoğraf kareleri geliyordu bana; ben o fotoğraf karelerine bakıyordum. Derslere devâm edenler, yolun hakkını hukûkunu verenler — Allâh katında ecirleri muhakkak verilecektir. Rabbim ecrinizi artırsın inşâallâh.


Şahısperestlik Hastalığı: Yolcu Kadar Yol da Önemlidir

Bu süreç, aynı zamanda sizin bir topluluk olduğunuzun ve toplulukta şahısperestlik olmadığının göstergesidir. Kur’ân-sünnet dâiresinde burada durduğunuzun, yol üzerinde durduğunuzun göstergesidir. Bâzen insanlar şahısperest olurlar; şahısperest olunca o şahıs ortadan kaybolduğunda topluluk da ortadan kaybolur, etkinliğini yitirir.

Bu, genelde Müslüman topluluklarda bulunan bir hastalıktır. Meselâ bir siyâsî lider vefât eder, arkasından parti dağılır. Veyâhut bir cemaatin başındaki kimse vefât eder, cemaat dağılır. Veyâ bir tarîkatın başındaki üstâd vefât eder, arkadan tarîkat dağılır. Bunlar şahısperestlikten olur, şahsa bağlılıktan olur.

Veyâhut bir yerde bir zâkir vardır; şeyh efendi o zâkirin görevini alır, başka birisini zâkir eder — oradaki cemaat dağılır. Bunlar hep şahısperestlikten kaynaklanır. Oysa önemli olan şudur: yolcu kadar yol da önemlidir. O yüzden kimse şahısperest olmamalı. Üstâd nakîbe bir makam vermez, nakîb tozutur; zâkire bir makam vermez, zâkir tozutur — orada cemaatin dağılmasına sebep olur.

Ama şahısperestlikten uzaklaşıldıysa, insanlar Kur’ân-sünnet dâiresinde iseler, bağlılıklarını orada devâm ettiriyorlarsa, şahıslar değişse de onlar yollarına devâm ederler. Şahıslar değişebilir: bugün Mustafa Özbağ gider, yerine başka bir kimse gelir; o gider, yerine başka bir kimse gelir. Veyâhut bir zâkir değişir, başka bir zâkir olur; bir çavuş değişir, başka bir çavuş olur. Oradaki devâmiyetin söz konusu olması lâzım.


Fitnenin Vebâli: «Senin Yüzünden Gidenlerin Hesâbını Kim Verecek?»

Yoldan çıkaracak olan, şeytanlaşmış insanlar olur. İnsanlar onların bir iki lâfına bakar, orada yoldan çıkarlar; oradaki topluluk dağılır. Bunlar hep cemaatlerin, tarîkatların içerisindeki hastalıktır. Meselâ ehl-i tasavvuf ne yapar? Böyle hastalıklı bir kimsenin dersini alır: «Dergâha girmeyeceksin» der.

O kimse bunu kendisine yapılmış bir şey zanneder — değildir. O hastalıklıdır; çünkü hastalığını etrafa yayar. Etrafa yayılmasın, kangren olmasın diye onun dersi alınır, gönderilir. Çünkü onun açtığı yaradan en fazla zararı kendisi görür; onun farkında değildir.

Sen bir kişiye fitne koyarsın, o fitne orada yükselir; fitnenin başı sensindir. Oradan cemaatten kaç kişi ayrıldı? On kişi ayrıldıysa, o on kişinin sebebi sensindir. Bakın, on kişinin sebebi olur o. Çünkü o on kişiyi getirmek için bütün topluluk bir sürü fedâkârlık etmiştir, bir sürü hizmet etmiştir, birçok şey yapmıştır. Bir tânesi — fitnecibaşı birisi — gelir, ortaya bir lâf söyler, bir hareket eder, oradaki topluluğun dağılmasına sebep olur. Ortaya bir fitne koyar. Bunun karşılığı cehennemdir; o kimse bunun farkına varmaz.

O üstâd onun dersini alır. Sebebi şudur: «Sen hastasın, hastalığını yayıyorsun. Sen ne kadar hastalığını yayarsan, senin cehennemdeki azâbın o kadar artacak.» Neden? Senin yüzünden giden bir kimseyi kim geri getirecek? Senin yüzünden dağıldı — onları kim geri getirecek? Veyâhut bir çavuş, bir zâkir kendi kendine artistlik yapar: «Ben bırakıyorum görevi» der, bırakır. Onunla berâber birkaç kişi gider. O gidenlerin hesâbını kim verecek? Bunu düşünmez insanlar. Allâh muhâfaza eylesin.


Dedikoduya Kulak Veren de Gönderen Kadar Sorumludur

İşte «şeyh gitti, dervişliği de gitti»; «zâkir gitti, onun dervişliği de gitti.» Veyâhut oradan birisi bir dedikodu çıkarır, o dedikodudan birkaç kişi gider. Bir dedikoduya bakıyor insan — onun gitmesi de enteresan bir şey.

O giden kimse, normalde gönderen kimse kadar veyâ ona vesîle olan kimse kadar da sorumludur. Neden? Sen niçin dedikoduya kulağını tıkamadın? Sen niçin boş lâfa kulağını tıkamadın? Bunlar İslâm dünyâsının genel hastalıklarıdır. Allâh bizi muhâfaza eylesin.


Çocuklarınıza Sahip Çıkın: Cezâevlerinin Yarısı Uyuşturucudan

Bu konularda zaman zaman muhakkak değineceğiz — oradaki tecrübelerden, oradaki yaşananlardan alınan ölçülere. Ama şimdi asıl söylemek istediğim şu: Çocuklarınıza sahip çıkın. Ufaklığından itibâren, kız-erkek hiç önemli değil, çocuklarınıza sahip çıkın. Çocuklarınıza kol kanat gerin. Çocuklarınızın terbiye sistemine, terbiyesine dikkat edin.

Çünkü bunu böyle çıplak gözle gördüm: ülke uyuşturucu bataklığının içerisinde yüzüyor. Şu anda cezâevlerinde yatanların yüzde ellisi, altmışı uyuşturucudan. Bu çok büyük bir rakam. Ve bunların büyük bir çoğunluğu genç — yâni on sekiz ilâ kırk yaş arası; ama on sekiz-otuz yaş arası çok daha yoğun.

Uyuşturucuyla berâber hepsinde hırsızlık, yağmacılık var. Adam uyuşturucu parası bulmak için evindeki halıyı satıyor. Gerçekten o gencecik çocukları gördükçe içim parçalandı, içim yandı. Her biri gencecik — yirmi yaşında.


Sigara Uyuşturucunun Kapısıdır: «Buradaki En Kötü Dervîş Dışarıdakinden Temizdir»

O yüzden çocuklarınızı sigaradan uzaklaştırmaya çalışın. Sigara içen bir çocuk — kız erkek önemli değil — uyuşturucu içme adayıdır. Bunu hep benden dinlediniz, tekrar söyleyeceğim.

Buradaki en kötü dervîş — buradaki en kötü dervîş — dışarıdaki insanlardan çok temizdir. O yüzden çocuklarınızı, erkek kız önemli değil, dergâhta yetiştirmeye gayret edin. Dergâhta yetiştirmeye gayret edin ve çocuklarınızın elinden tutup getirin.

Ve bütün arkadaşlara nasîhatim: Sakın bir kimsenin buradan uzaklaşmasına sebep olmayın. Sakın ha; bunun vebâli çok büyüktür. O yüzden birbirinizle saygılı davranın, muhabbetli davranın, birbirinize kol kanat gerin. Birbirinizin çocuklarını muhâfaza edin; birbirinizin çocuklarını kırmayın, üzmeyin, incitmeyin. O gençlere karşı daha toleranslı, daha samîmî davranın.


IBAN ve Telefon Tuzağı: Yirmi Yaşında Otuz Dosya

Bir belâ daha sarmışlar ülkenin başına: IBAN. IBAN’ını kullandırma. Yirmi yaşındaki çocuk, IBAN’dan dolayı içeride. Yirmi yaşında okulda olması gerekirken, okuması gerekirken, IBAN’dan dolayı içeride — yirmi sekiz dosya, otuz dosya. İkişer yıl cezâ yemiş olsa altmış yıl cezâ alacak. Altmış yıl, kırk yıl, otuz yıl, yirmi yıl cezâ alacak. Yirmi yaşında bu delikanlı.

Bir çocuk on dokuz yaşında içeri girmiş, yirmi bir yaşında hâlâ içeride — iki yıldan beri. Ve savcılık daha iddiânâme hazırlamamış. O topu o mahkemeye atıyor, o başka mahkemeye atıyor. Adam içeride yatıyor — ama çocuk. Dedim: «Kaç yıldır yatıyorsun?» «İki yılı bulacak hocam» dedi. Hepsi de genç bunların, hepsi de genç. Suçlu suçsuz — bunu ayırt edecek noktada değilim.

Kırk yaşındaki bir adama arkadaşı demiş ki: «Bana telefonun lâzım, bir IBAN ver bana; bir yerden alacağım var.» Vermiş telefonu, IBAN’ını vermiş. Para gelmiş, o da başkasına atmış — aynı telefondan. Tamam, bitti: adam içeride.

Kadın erkek hiç kimseye IBAN’ınızı vermeyin. Kadın erkek hiç kimseye telefonunuzu vermeyin. Bütün dervişlere kesin emir. «Ya kontörüm kalmadı, ben bir evi arayacaktım» — söyle, ben arayayım, ben konuşayım, ben konuşuvereyim. Almış arkadaşından telefonu, açmış, bir hakâret etmiş, bir tehdit etmiş; telefonun sahibi içeride. Tehditten telefonun sahibi içeride.


Silâh, Tehdit ve Aile İçi Söz: «İçeridesiniz»

Elinize silâh almayın, evinize silâh koymayın — ruhsatlı hâriç. Silâh: iki buçuk yıl içeride cezâ. Sakın ha öyle kabadayılık yapacağım diye uğraşmayın. Sakın «belimi alayım, göstereyim» demeyin. Sakın ha. Allâh muhâfaza eylesin.

Kimseyi tehdit etmeyin: «Öldürürüm, döverim, şunu yaparım» — içeridesiniz. Hanımlarınıza el kaldırmayın — içeridesiniz. Hanımlarınıza kötü söz söylemeyin, tehditvârî konuşmayın — içeridesiniz.

Bunları ciddî olarak söylüyorum; yasa böyle. Bir yasa çıkarmışlar, yasa böyle. Hiçbir şey yapmana gerek yok: kadın bir basıyor tuşa, içeridesin. Ben kimseye «ne oldu» diye sormuyorum. «Hocam, câiz mi bu? Ben hiçbir şey demedim» diyor, «bastı tuşa, geldim, buradayım» diyor. Yaptı-yapmadı bilmiyoruz, söyledi-söylemedi bilmiyoruz. İçeridesiniz — kesin en az iki buçuk, üç ay.

Bir adam hanımını pikniğe götürmüş. Karavan gel-git yaparken hanımının eli karavanın altında kalmış. Kırık çıkık yok, hiçbir şey yok; hastânede iki gün başında kalmış, bir şey yok. Çıktıktan sonra kızı demiş ki: «Şikâyet et babamı.» Şikâyet ediyor — adam içeride. Neden içeride olduğunu da bilmiyor.

O yüzden hanım bir şey diyorsa: «Teşekkür ederim, bana müsâade edeceksiniz. Sen basma tuşa, ben kendim giderim» diyeceksiniz. Öyle giderken de kapıyı çarpmayın, camı çerçeveyi indirmeyin. Usûlünce gidin, tatlı bir şekilde gidin: «Hayırlı akşamlar, Allâh’a emânet olun» — öyle gidin. Alkışlayacaksın: «Ne güzel yaptın sen, olmasaydın ben ne yapardım» diyeceksin. Dudaklarını ısırma; alışacaksın bunlara. Dervişlik böyle bir şey işte.


Bakara 155-157: «Sabredenleri Müjdele»

Bugün zikirle alâkalı sohbet hazırlamamıştım. Bugünkü konumuz şu: Belâ ve musîbetlere karşı mü’minin tavrı nasıl olmalı? Bu konuda birkaç âyet, birkaç hadîs okuyalım, sonra zikrullâha geçelim inşâallâh.

Cenâb-ı Hak Bakara sûresinin 155-157. âyetlerinde buyuruyor: «Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele. Onlar, başlarına bir musîbet geldiğinde: ‘Biz şüphesiz Allâh’a âidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz’ derler. İşte Rableri katından rahmet ve merhamet onlaradır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır.»

Yâni bu dünyâ hayâtı içerisinde hepimizin başına değişik değişik musîbetler, değişik sıkıntılar, değişik imtihanlar gelecek. Ama malımıza, ama canımıza; ama eşimizden, ama annemizden, babamızdan, ama kardeşlerimizden, ama arkadaşlarımızdan — sonuçta belirli sıkıntılar, belirli problemler yaşayacağız.

Bu noktada, bu musîbetin karşısında, bu sıkıntının karşısında, bu iftirânın veyâhut yapmadığımız bir şeyle suçlanmanın karşısında bize sabretmek düşüyor.


Sabır Kabullenmek Değildir: Mücâdele ile İsyân Arasındaki İnce Çizgi

Bundan yalnız — ben hep derim — sabretmek kabullenmek demek değildir. Biz onun mücâdelesini vereceğiz. Biz oradan kurtulmak veyâhut onunla baş etmek için mücâdele edeceğiz. Ama biz Allâh’a isyân edenlerden olmayacağız.

Çünkü bileceğiz ki bu, Cenâb-ı Hakk’ın cilve-i rabbâniyesidir. Başımıza bir hastalık gelebilir, başımıza farklı bir sıkıntı gelebilir, mallardan eksilme olabilir — yâni ticârette sıkıntı yaşayabiliriz. Bir sürü sıkıntı var. O yüzden biz o sıkıntılara karşı, o musîbetlere karşı, nefsimizin hoşuna gitmeyen o hâllere karşı mücâdele ederken, aynı zamanda da Allâh’a isyân etmeden sabredenlerden olacağız.

Çünkü nefsimizi Allâh yolunda dâim ve kāim eyleyeceksek, Kur’ân ve sünnet dâiresine sımsıkı yapışacaksak, şu âyet-i kerîmenin ma’nâsı bizim üzerimizde tecellî edecek: «Geçmiş ümmetlerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?» O yüzden mallarımızdan, canlarımızdan, anne-babalarımızdan, eş ve çocuklarımızdan imtihan yaşayacağız.

Veyâhut — ben ona imtihan demem — genel olarak ne derim? Cenâb-ı Hakk’ın cilvesi derim. Biz o sıkıntılara karşı göğüs gereceğiz; onlardan kurtulmanın yolunu arayacağız. Ben hattâ bir müddet öyle dedim: «Bana bundan sonra sabır ne derlerse, suçsuz yere cezâevinde yatmaya sabretmek diyeceğim.» Yâni kendi dâiremde sabır ne? Suçsuz yere cezâevinde yatmaktır. Gerçekten buna güzel sabır lâzım.

Cenâb-ı Hakk’a hamdolsun ki gönlüme itikâfı koydu. Dedim ki: «İtikâfa niyet ettim, çıkıncaya kadar itikâftayım.» Çıkıncaya kadar itikâfta durmaya niyet ettim ve itikâf çıkardım. Ha, sünnette senede altı aylık itikâf yok — evet yok. Ama benim ne gün çıkacağım belli değil ya: ha şimdi çıkarız, ha yarın çıkarız. Hani seyahate çıkarsınız, ne zaman döneceğiniz belli değildir, orada ne kadar kalacağınız belli değildir; o yüzden seferîlikten çıkmazsınız. Benimki de o hesap — ben de hiç itikâftan çıkmamış oldum.


Affetmek Nefse Âittir, Cemaatin Hakkına Değil

Cenâb-ı Hak buyuruyor: «Her kim de sabreder ve bağışlarsa, işte bu elbette azmedilmeye değer işlerdendir.» Normalde başımıza bir şey geldi, bir sıkıntı geldi — arkadaşlardan geldi, kardeşlerden geldi, eş ve çocuklardan geldi, annemizden babamızdan geldi; bir yerlerden geldi. Veyâhut hastalık geldi, başka değişik sıkıntılar, imtihanlar geldi. O zaman sabredeceğiz. Bize karşı hatâ, yanlış, eksik yapanları da affedeceğiz; affetme noktasında geriye adım atmayacağız.

Yalnız bu, bizim nefsimizle alâkalı bir şeydir; bunu karıştırmayın. Ama o kimse bu cemaate bir şey demişse, bu benim kendi nefsimle alâkalı değildir. Bakın — yolla alâkalı bir şey yapmış. O kimse gelecek, buradan helâllik alacak. Benlik bir şey yok çünkü. Neden? Sen bu cemaate karşı hatâ yaptın, sen bu cemaate karşı yanlışlık yaptın. Bunu helâlleşmek bana âit değil, size âit değil. Nefsinize karşı bir şey yaptıysa affedin — bu, Allâh’ın sevdiği bir şeydir.

Hani Hayber’de Yahûdî bir kadın gelmiş, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerini ve sahâbeleri zehirlemişti. Sonra kadını getirdiler. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri dedi ki: «Benimle alâkalı bir sıkıntı yok, ben seni affettim. Ama eğer ashâba bir şey olursa, o zaman onun cezâsını veririm sana.» Aklımda kaldığı kadarıyla iki gün sonra iki sahâbe, zehirlenmekten dolayı şehîd oldu. O zaman kadını tekrar getirttiler ve şehîd olunca ona cezâ tatbik ettirdi. Sebep kendi nefsiyle alâkalı değil — bakın, oradaki o iki sahâbeyle alâkalı.

O zaman biz de evet, affedici olacağız; ama kendi nefsimizle alâkalıysa affediciyiz. Adam benim üzerimden cemaate lâf söylüyorsa, bu affetme bana âit değildir. Bâzen dersini aldığım veyâhut problem yaşayan dervişler gelip benimle helâllik istiyorlar. Diyorum ki: «Benim hakkım helâl, sıkıntı değil. Ama cemaatin hakkını ne yapacaksın? Senin yüzünden gidenlerin hakkını ne yapacaksın?» Bunu helâl etmek bana âit değil.


Muhammed Sûresi 31: «Belli Oluncaya Kadar İmtihan Ederiz»

Cenâb-ı Hak buyuruyor: «Andolsun, içinizden cihâd edenleri ve sabredenleri belirleyinceye ve durumlarınızı ortaya koyuncaya kadar sizi deneyeceğiz.» Yâni bu, ölünceye kadar imtihan demektir.

Sen Allâh yolunda mücâdele ediyorsan, mücâhede ediyorsan, Allâh yolunda koşturmaya devâm edeceksin. Ve bu yolda da sabırlı olacaksın. Bu yolda sabırlı olmazsan o mücâdeleyi yerine getiremezsin. Yanlış anlaşılacaksın, doğru anlaşılacaksın, eksik anlaşılacaksın — ama Allâh yolunda koşuşturuyorsan, Allâh yolunda mücâdele ediyorsan, sen orada sabırla duracaksın.

Otuz beş yıl duranlar gibi duracaksın orada. Veyâhut kırk yıldır, otuz dokuz yıldır Bayındır’da duranlar gibi sabredeceksin. Duracaksın orada: rüzgâr tatlı esecek, sert esecek, yumuşak esecek; fırtına olacak, kar yağacak, boran olacak — her şey olacak bu yolda. Sen orada kendini sâbit tutacaksın.

«Bu benim hakkımdı, hakkımı yediler. O çavuş olmazdı — nereden çavuş ettiler? O zâkirliği nereden bilecekmiş, ben olmalıydım.» Otur oturduğun yere. Sabırla otur. Çünkü bu yol uzun bir yoldur; son nefese kadar gidecek olan bir yoldur. O zaman sen o mücâhedede sabırla dur. Çünkü belli oluncaya kadar — yâni bu sâbitleşinceye kadar — imtihâna devâm edeceksin. O çalkantılı yol devâm edecek. Elek hep çalışacak, elek durmayacak. O yüzden sen sakın ha nefsine uyanlardan olma.


İnşirâh 5-6: «Zorlukla Berâber Bir Kolaylık Vardır»

Şimdi bu da müjdesi: «Şüphesiz güçlükle berâber bir kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle berâber bir kolaylık vardır.» Bakın — hiçbir zorluk ebedî değildir. Her zorluğun, her sıkıntının, her musîbetin, her derdin bir kolaylığı vardır. Sen sabredersen o kolaylık sana ulaşır; maddî-ma’nevî o kolaylık sana ulaşır.

Sen sabredenlerden ol, mücâdele edenlerden ol. Sen geri adım atma, kendini dağıtma. Sen kendini dağıtırsan o zaman yapacak bir şey yok. Ama sen eğer sabredersen, o zaman Cenâb-ı Hak o sabrının netîcesinde sana bir kolaylık verecek. Senin gönlüne ilhâm eyleyecek, gönlünü derinleştirecek, gönlünü genişletecek, gönlünü ayna gibi yapacak; senin gönlüne tecellî edecek ve seni ihyâ edecek.

O zaman sen mapushâne duvarlarına kan çiçeği besleteceksin — onu göreceksin. O dikenli tellerin hepsine bir esmâ okuyacaksın; onu göreceksin, onu yaşayacaksın sen. Ama o sabırla Cenâb-ı Hak senin zindanını cennet bahçesine çevirecek. Sabırla senin zorluğunu kolaya çevirecek, sabırla darlığını genişletecek, sabırla sana o güne kadar verilmeyeni verecek, sabırla o güne kadar görmediğini göreceksin. Namaz, zikir, sabır — helvâ gibi yapacak seni. Cenâb-ı Hak senin ufkunu açacak, sana ayrı bir sekîne verecek.

Çünkü her zorluğun yanında muhakkak kolaylık vardır; onun yanı başındadır. Zorluğu görme, kolaylığı gör. Ve kolaylığı gördüğün anda kalbin sükûnete erecek, kalbin sekîneye ulaşacak. Allâh bizi onlardan eylesin.

O yüzden meşhurdur: her gecenin bir sabahı, her sabahın da bir aydınlığı vardır. Gece zor geçebilir, sıkıntılı geçebilir, uykusuz geçebilir, acılar içinde geçebilir — hiç önemli değil. Soğuk olabilir, sıcak olabilir; kan-ter içerisinde kalabilirsin, hiç önemli değil. Üşürsün, sabaha kadar titrersin; kar yağıyordur, karın altında kalırsın, boranın içerisinde kalırsın. Ama muhakkak sabah gelir ve o sabahın aydınlığını yaşarsın.


«Mü’minin İşi Ne Kadar Hayret Vericidir»

Hadîs-i şerîfte Allâh Resûlü buyurdu ki: «Mü’minin işi ne kadar hayret vericidir! Onun her işi hayırlıdır ve bu durum sâdece mü’mine mahsustur. Kendisine bir nimet gelirse şükreder, bu onun için hayır olur; bir sıkıntıya uğrarsa sabreder, bu da onun için hayır olur.»

O yüzden sıkıntılar gelecek, sıkıntılara sabredilecek — o size hayır olacak. Bu hastalık olur, bu belâ olur, bu musîbet olur; bu her şey olabilir. Sizin nefsinizin hoşuna gitmeyen her şey olabilir.


Belânın Büyüğü Peygamberlere: İmtihan Perdesi Herkese Kendine Âittir

Herkesin imtihan perdesi kendine âittir. Hani Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri ateşler içinde kıvranıyor; sahâbeler üzülüyorlar. Diyorlar ki: «Sana da mı yâ Resûlallâh? Sana da mı bu sıkıntı, sana da mı bu kadar acı?»

Buyuruyor ki: «Belâ ve musîbetin büyüğü peygamberleredir; ondan sonra velîlere, ondan sonra velîlerin etrafındaki kimseleredir.»

O zaman «ben dervîş oldum, bana bir sıkıntı gelmeyecek» — böyle bir dervişlik ben tanımıyorum. «Ben ders aldım, işte bir problem yaşamayacağım» — yok, yaşarsın kardeş.


«Eyvallah» Dervîşi: Dâr Ağacından Dönen Adam

Hani adamın birisi gelmiş, dervîş olmak istemiş. Demiş ki: «Efendim, ben dervîş olmak istiyorum.» «Olur evlâdım» demiş. Herkes böyle virt alıyor ya — «benim virdim ne?» demiş.

Şeyh efendi bir tâne doksan dokuzluk tesbih almış. Bir çekmiş: «Eyvallâh.» Bir daha çekmiş: «Eyvallâh.» Bir daha çekmiş: «Eyvallâh.» «Oğlum, ne yaparlarsa eyvallâh diyeceksin» demiş. «Her şeye eyvallâh diyeceksin.»

İyi. Oradan çıkmış, yürüyor. Bir kadın bağırış çağırış: «Hırsız var! Aha, bu adama benziyordu, bu adam hırsız.» Zâbıtalar almışlar götürmüşler bunu. «Eyvallâh» diyor. Karakolda vuruyorlar tokadı — «Eyvallâh.» «Sen mi hırsızlık yaptın?»«Eyvallâh.» Ardından bir de orada ceset çıkıyor. «Sen mi öldürdün?»«Eyvallâh.» «Şunu mu yaptın?»«Eyvallâh.» «Bunu yaptın.»«Eyvallâh.»

Hâkim asılmasına karar veriyor — «Eyvallâh.» Dâr ağacını kuruyorlar, çıkarıyorlar, ilmeği başına koyuyorlar. Diyorlar ki: «Son sözün ne?»«Eyvallâh» diyor. Oradan birisi dayanamıyor: «Bırakın elin garîbini, asıyorsunuz! Hırsızlığı yapan benim, onu öldüren de benim» diyor.

Dönüyorlar, diyorlar: «Neden böyle yaptın?»«Eyvallâh» diyor. Ona da eyvallâh. İniyor idam sehpâsından, doğru koşuyor dergâha. Şeyh efendiye diyor ki: «Şu tesbihini de al, şu eyvallâhını da al — canımı zor kurtardım!»

Siz böyle dönenlerden olmayın. Topuklarınızın üzerinde geri dönenlerden olmayın.


Ayağa Batan Diken Bile: Günahlara Kefâret

Ama mü’min için sıkıntı, belâ, musîbet, dert, gam, kasâvet; eş, çoluk-çocuk, iş — hepsi de ne? Bize Cenâb-ı Hakk’ın lütfu, ikrâmı. Biz onu imtihan olarak görürsek daralmaya gireriz. Biz diyeceğiz ki: «Cenâb-ı Hak bunu bana ikrâm etti, sabredeyim.»

Yine hadîs-i şerîf: «Yorgunluk, hastalık, üzüntü, keder, eziyet ve hattâ ayağına batan diken bile mü’mine isâbet ederse, Allâh bunlar sebebiyle onun günahlarını bağışlar.»

Sizin başınıza gelen her türlü musîbet, sıkıntı, yorgunluk, hastalık, üzüntü, keder, eziyet — hattâ ayağınıza bir diken batsa, yolda giderken ayağınız bir taşa çarpsa — «neden ayağımı taş aldı» deyip de taşa vurma. Sebep, senin günahlarının bağışlanmasına sebeptir. Diken battı diye dikenden şikâyetçi olma; sebep, senin günahlarının affolmasına sebeptir. Hâtun bir lâf söyledi — sakın bir şey deme. Neden? Sabret, günahların bağışlansın.


«İmtihan Size Çarptığı Andır»: Tepkinin Ânı ve Dâimî Zikir

İmtihan her taraftan gelecek. Ve hadîs-i şerîfte buyurulduğu üzere, imtihan size çarptığı andır. O andaki tepkiniz sizindir. Sonra toparlamaya çalışmayın.

Siz devamlı zikir üzerine olun. Çarptığı anda ne yapıyorsunuz? Kendinizi muhâfaza ediyorsunuz. İşte mesele budur: sarsıntı geldiği ânda verilen tepki, insanın gerçek hâlini gösterir. Sonradan yapılan telâfî, o ilk ânın şehâdetini değiştirmez. O yüzden dil ve kalp dâimâ zikirle meşgûl olacak ki, çarpma ânında insan kendi hâlinde kalabilsin.


Yûsuf 18: Sabr-ı Cemîl — Yâkub Aleyhisselâm’ın Duruşu

Âyet-i kerîme, Yûsuf sûresi 18: «Artık bana düşen güzel bir sabırdır. Anlattıklarınıza karşı yardımı istenilecek olan da ancak Allâh’tır.» Bu, Yâkub Aleyhisselâm’ın sözüdür.

Yâkub Aleyhisselâm evlâdını kaybetmiş, üstelik kendisine anlatılan da doğru değildir; gömlekteki kan yalandır. Buna rağmen feryâda değil, sabr-ı cemîle — güzel sabra — sarılır. Güzel sabır, sesini kesmek değil; şikâyetini yalnız Allâh’a arz etmektir. Rabbim bizleri o söze sâbit olanlardan eylesin.


İnsanların Ezâsına Katlanmak: Bir Sûfîlik Ölçüsü

Tirmizî ve İbn Mâce’nin naklettiği bir hadîs çok hoşuma gider. Bu hadîsi ben hayâtımda bir sûfîlik ölçüsü olarak alırım: «İnsanlara karışıp onların ezâlarına katlanan Müslüman, onlara karışmayıp ezâlarına katlanmayandan hayırlıdır.»

O yüzden insanların arasına karışıp onların ezâlarına katlanan kimseler, insanların arasına karışmayıp inzivâya çekilenden daha hayırlıdır. Tasavvuf, insandan kaçmak değil; insanla berâber olup onun ezâsına tahammül edebilmektir.


Zümer 10: «Sabredenlerin Mükâfâtı Hesapsızdır»

Zümer sûresi 10. âyet: «Sabredenlere mükâfâtları elbette hesapsız olarak verilir.» Bakın — hesapsız. Ölçüye, tartıya, deftere girmeyen bir karşılık.

Allâh bize hesapsız mükâfâtlar versin inşâallâh.


Soru-Cevap: İhsâr — İbâdeti Engelleyen Zâlim mi, Kâfir mi?

Bir soru var, kısaca hemen ona da değinelim. Soru şu: «Umre ibâdetinin engellenmesi — yâni ihsâr — Şâfiî mezhebine göre yalnızca düşman veyâ zâlim bir güç tarafından yolların kesilmesiyle meydana gelir. Buna göre ihsârı başka bir mü’mine karşı işleyen bir Müslüman — dervîş, âile ferdi, kim olursa olsun — fıkhen düşman, mürted, münâfık sayılır mı? Bu cürmü işleyen âile efrâdı olursa, buna karşı tutumumuz ne olmalıdır?»

Cenâb-ı Hak buyuruyor: «Allâh’ın yolundan alıkoymak, O’nu inkâr etmek, Mescid-i Harâm’ın ziyâretine engel olmak ve halkını oradan çıkarmak, Allâh katında daha büyük günahtır.» (Bakara 217.) Yine Hac sûresi 25. âyette, inkâr edip Allâh’ın yolundan ve Mescid-i Harâm’dan alıkoyanların azâbı hak ettikleri bildirilir.

Yâni bir kimse namaz kılacak — namazını men ediyorsunuz. Oruç tutacak — orucunu yasaklıyorsunuz; hani sağlık söz konusu değilse. Veyâ bir bayan kardeş tesettüre girmek istiyor, kocası men ediyor: «Giremezsin tesettüre» diyor. Veyâhut zikrullâha gelecek olan kimseye — kadın erkek, eşlerden birisi — «gidemezsin» diyor; «bizi evde bırakıp da nereye gidiyorsun, gitmeyeceksin» diyor. Veyâhut zikrullâha gelecek olan çocuğu anne-baba yasaklıyor; zikrullâha gelecek olan kızı anne-baba yasaklıyor.


Namaz, Tesettür, Zikrullah ve Hac: Engellemenin Hükmü

Veyâhut hacca gidecek olan bir kimseyi — devletsel olarak sistem ya da âilenin bir ferdi — yasaklıyor: zâlim olmuş oluyor. Veyâ bir kimse umre ibâdeti yapacak, umresini âile fertlerinden birisi yasaklıyor: «Gidemezsin» diyor — zâlim oluyor.

Bu yasaklaması eğer o ibâdete karşı inancı olmadığı için ise, kâfir oluyor. Namazı kim yasaklar? Bir farz ibâdeti ancak kâfirler yasaklar. Meselâ bir dönem Türkiye’de hacca gitmek yasaktı.

Meselâ şu anda kota koyuyorlar — bu ayrı bir yasak. Zâlim bir sistem hac yolculuğuna kota koyamaz; hacca kota koyamaz. Yol emniyetini sağlamak zorundadırlar; yol emniyetinden dolayı da yasaklayamaz. Ya sağla yol emniyetini, ya da bırak Müslümanlara — Müslümanlar kendileri sağlasınlar. Her kim yasaklarsa zâlimdir. Hani bâzen diyorlar ya: «Bunlar hacca niye gidiyorlar? Bu haccın yasaklanması lâzım» — bunu diyen kâfir oluyor.

Geçen cumartesi bir kızcağız soruyordu: okulda öğretmen zikirle alay ediyormuş, öğrenciler de gülüyormuş. Dedim: öğretmen kâfir oldu. Hiç kimsenin haccını, umresini, namazını, orucunu, zekâtını engelleyemezsiniz. Engellerseniz kâfir olursunuz. Bakın — engellerseniz kâfir olursunuz. Çünkü hacla alâkalı «yol bulabilen gitsin» diyor; bitti. İsterse bir kimse yayan çıkar yola, yayan yola çıkar.

O yüzden farz olan ibâdetleri yasaklamak, farz olan ibâdetleri küçümsemek, farz olan ibâdetlerle alay etmek, farz olan ibâdetlerin işlenmesinin önüne geçmek, Allâh yolunda koşuşturacak olanların önüne geçmek, Allâh yolunda mücâdele edecek olanları yasaklamak — kâfirlikten başka bir şey değildir. Rabbim bizleri onlardan eylemesin.


Kaynakça

Kur’ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi, 2/155-157 — Korku, açlık, mallardan-canlardan-ürünlerden eksiltme ile imtihan; sabredenlerin müjdelenmesi ve «innâ li’llâhi ve innâ ileyhi râciûn» duruşu.

Kur’ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi, 2/217 — Allâh yolundan alıkoymanın, Mescid-i Harâm’ın ziyâretine engel olmanın Allâh katında daha büyük günah oluşu.

Kur’ân-ı Kerîm, Şûrâ Sûresi, 42/43 — «Her kim de sabreder ve bağışlarsa, işte bu elbette azmedilmeye değer işlerdendir» — sabır ile afvın birlikte zikredilmesi.

Kur’ân-ı Kerîm, Muhammed Sûresi, 47/31 — Cihâd edenlerin ve sabredenlerin belli olması için imtihânın sürekliliği.

Kur’ân-ı Kerîm, İnşirâh Sûresi, 94/5-6 — «Şüphesiz güçlükle berâber bir kolaylık vardır» âyetinin iki defa tekrarı ve zorluğun geçiciliği.

Kur’ân-ı Kerîm, Yûsuf Sûresi, 12/18 — Yâkub Aleyhisselâm’ın «sabr-ı cemîl» (güzel sabır) duruşu ve yardımı yalnız Allâh’tan istemesi.

Kur’ân-ı Kerîm, Zümer Sûresi, 39/10 — «Sabredenlere mükâfâtları elbette hesapsız olarak verilir.»

Kur’ân-ı Kerîm, Hac Sûresi, 22/25 — Mescid-i Harâm’dan alıkoyanlar ve orada zulümle haktan sapmak isteyenler hakkındaki uyarı.

Kur’ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi, 2/214 — «Geçmiş ümmetlerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?» — sohbette meâlen zikredilen âyet.

Diyânet İşleri Başkanlığı, Kur’an Yolu Tefsiri, Bakara 2/155-157 — Musîbet karşısında sabır, teslîmiyet ve «istircâ’» kavramının tefsîri; âyet meâlleri Diyânet meâlinden alınmıştır.

Müslim, Sahîh, Zühd, Hadis No: 2999 — «Mü’minin işi ne kadar hayret vericidir! Nimette şükreder, sıkıntıda sabreder; her hâli kendisi için hayırdır.»

Buhârî, Sahîh, Merdâ, Hadis No: 5641 — Yorgunluk, hastalık, keder, üzüntü, ezâ ve ayağa batan dikenin dahi günahlara kefâret olması.

Müslim, Sahîh, Birr, Hadis No: 2573 — Mü’mine isâbet eden her sıkıntının günahlarına kefâret kılınması rivâyetinin diğer tarîki.

Tirmizî, el-Câmiʿ, Zühd, Hadis No: 2398 — «İnsanların en çok belâya uğrayanı peygamberlerdir, sonra derece bakımından onlara benzeyenlerdir» — Sa’d b. Ebî Vakkās rivâyeti.

Tirmizî, el-Câmiʿ, Kıyâmet, Hadis No: 2507 — «İnsanlara karışıp ezâlarına katlanan mü’min, karışmayıp katlanmayandan hayırlıdır» — sohbette sûfîlik ölçüsü olarak zikredilen rivâyet.

İbn Mâce, Sünen, Fiten, Hadis No: 4032 — İnsanların arasına karışıp ezâlarına sabretmenin inzivâya tercîh edilmesine dâir rivâyetin diğer tarîki.

Buhârî, Sahîh, Hibe, Hadis No: 2617 — Hayber’de Zeyneb bint el-Hâris’in zehirli koyun hâdisesi ve Bişr b. el-Berâ’nın şehâdeti — sohbette anlatılan kıssanın kaynağı.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — «Kader ağını ördüyse insan evlât katili olur» — sohbette nakledilen söz; kaderin cebrî tecellîsi bahsinde zikredilmiştir.

Mustafa Özbağ Efendi, «717. Dergah Sohbeti | Belâ ve Musîbete Karşı Sabır — Bakara 155-157» — mustafaozbag.com — 09.07.2026 târihli dergâh sohbetinin tam metni.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

Ek kaynaklar:

  • Kur’an: Bakara 2/155-157; korku, açlık ve eksiltme ile imtihan, sabredenlerin müjdelenmesi.
  • Kur’an: Bakara 2/45; sabır ve namazla yardım istenmesi.
  • Kur’an: Asr 103/3; hakkı ve sabrı tavsiye etmenin kurtuluş şartı oluşu.
  • Kur’an: Zümer 39/10; sabredenlerin hesapsız mükâfatı.
  • Kur’an: İnşirah 94/5-6; her zorlukla beraber bir kolaylık bulunması.
  • Buhari, Merda ve Rikak bölümleri; hastalık, musibet ve sabra dair rivayetler.
  • Müslim, Birr ve Zühd bölümleri; mü’minin sevinç ve sıkıntı karşısındaki hali.
  • Tirmizi, Zühd ve Kıyamet bölümleri; belanın derecelere göre gelmesi ve ezaya sabır.
  • Nevevi, Riyazü’s-Salihin, sabır bölümü; sabrın çeşitleri ve fazileti.
  • Gazali, İhya’u ulumi’d-din, Sabır ve Şükür kitabı; sabrın makamları.
  • Kuşeyri, er-Risale, sabır bahsi; sufilerin sabır tarifleri ve sabr-ı cemil.

İlgili Sözlük Terimleri: Sabır, Belâ, Musîbet, İmtihan, İtikâf, Dervîş, Mürşid, Zikir, Sekîne, Tecellî, Nefs. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı