Açılış Duâsı, 1231. Beyit’e Giriş
Allah gecenizi hayırlı eylesin inşâallâh. Cenâb-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hakk’ı hak, batılı bâtıl bilenlerden eylesin. Hakk’ı hak bilip, Hakk’ı hakkıyla yaşayan, batılı bâtıl bilip, bâtıldan uzaklaşan, bâtıldan kaçanlardan eylesin. Cenâb-ı Hak Kur’ân ve Sünnet seneye sımsıkı yapışıp, Kur’ân ve Sünnet seneyi yaşayan ve yaşatanlardan eylesin. Komple Ümmet-i Muhammed’i Kur’ân ve Sünnet mücâdelesi verenlerden eylesin. 1231. Beyit’ten Mesnevî okumalarına devam edeceğiz inşâallâh. Allah’tan bir şey gelmezse…
Karga-Hüdhüd Tartışması, Kâfir Necistir
Bu malum karga, hüdhüdün konuşmalarını dinleyince, onun bu özelliklerinin, söylediği özelliklerinin olmadığını iddia ediyordu padişahın önünde. Hüdhüd de kendini savunuyordu. Genelde Hazret-i Pîr bu tip beytlerde, bu tip sohbetlerde bir taraf Hakk’ın sesi, Hakk’ın savunucusu, bir taraf da heva hevesi şeytânın, kâfirlerin savunucusu olarak koyar. Hüdhüd burada Hakk’ı savunan, Hakk’ın sesi hükmünde. Karga da heva hevesi, nefsin ve şeytânın sesi hükmünde. Ben öyle anlıyorum, öyle söyleyelim. İnşâallâh Rahman, bizim de bu konudaki Cenâb-ı Hak sizin de ferasetinizi açık eylesin inşâallâh. Hüdhüd konuşmaya devam ediyor. Geçen hafta ne demişti? Hüdhüd, sen de kâfirler sözünden bir kef harfi, küfür sıfatlarından bir sıfat bulunsa, pisliksin, necisin hükmünü söylemişti.
Çünkü âyet-i kerimede kâfirler necistir hükmü vardır. Onu söyledi, sen dedi dedi, bu kâfirlikten bir harf olsa, kâfirlikten küçücük bir sen de bir zerle de olsa, sen necis hükmündesin dedi. Çünkü ortası yoktur. Bir kimse ya îmân etmiştir ya da îmân etmemiştir. İkisinden birisidir. O yüzden îmân etmediyse, onda küfür bulaşıklığı var ise, onda küfrün tecelliyatı varsa, o îmân etmemiştir, o zaman o necistir. Hüküm açıktır bu konuda. İnanmayanlar, kâfirler necistir hükmü diye âyet-i kerîme vardır. Bu da onun gibi. normalde eğer sende diyor küfür kelimesinin k’si dahi olsa, sen yine necis hükmündesin. Devam ediyor hüdhüd.
Kazâ Tuzağı, Bilgi Uykusu
Eğer kaza gözümü ve aklımı kapatmazsa, ben tuzağı havada görürüm. Fakat kazâ gelince, bilgi uykuya dalar, ay kararır, gün tutulur. Kazanın bu çeşit hilesi nadir midir ki, kaza ve kaderi inkar edenin inkarı bile bil ki kaza ve kaderdendir. bir kimsenin, eğer Cenâb-ı Hak bir şeyi takdir ettiyse ona, onun üzerine bir şeyi tecelli ettirecekse, bunu durduracak olan hiçbir güç yok. O zaman diyor, kazâ gelince bilgi uykuya yatar. sen bildiğini unutursun, bildiğin gibi hareket edemezsin. Ve ay kararır, sen yolunu aydınlatamazsın, sen yolunu göremezsin. Çünkü orada Cenâb-ı Hakk’ın kazası veyahut takdiri tecelli edecektir. O yüzden kaza gözümü ve aklımı kapatmazsa diye başlar. Sufilerde de bir ibare vardır ya, sûfî illa ki feraset nuru onda devamlı tecelli edip, o önünü devamlı görecek diye bir kaide yoktur.
Eğer bir şey senin başına örülcekse, senin gözün kararır, görmez olursun. Eğer senin başına bir şey gelecekse, sen bildiğin yolu şaşırırsın. Bir bakarsın ki, sen Konya’ya gideceğine, Anya’ya gitmişsin. Çünkü kader ağını örmek derler ya, kader ağını ördü mü yapılacak bir şey yoktur. Buradan sakın Cebriyye’ye veya Kaderiyye’ye düşmeyin. Biz kendi cüz’i irademizle yaptıklarımızdan sorumluyuz. Kendi yaptıklarımızdan. Ama bizim başımıza gelecek olanı biz, tayin etme, takdir etme, onu önleme veya onu def etme noktasında bir dairede mümkün değildir. Bir dairede mümkündür. O nedir? O kaderi devamlı ben sohbetlerde ikiye ayırırım ya, mutlak kaderdir. Mutlak kader nedir? Cenâb-ı Hakk’ın kendi zat-ı uluhiyetinde olan ilimdir.
O kaderdir. Onun hükmü verilmiştir, o kaidesi bellidir, hesabı kesilmiştir. O tecelli edecektir. Ama sen ama sadakayla ama oruçla ama duayla başına gelecek olan bela, musibet, kazâyı def edersin. Bu ne demek? Bu tecelli etmeyecek demek değil. Allah rahmet eylesin. Üstadım onu öyle tevîl ettiydi.
Üstâd Hâtırası, Rüyâda Kazâ Tevîli
Mustafa Efendi dedi rüyanda dedi kazâ yapıyor musun? Yapıyorum efendim dedi. Arabayı böyle dedi deviriyor musun? Deviriyorum efendim dedi. oğlum dedi, zahirde olacak olan kaza rüyada maneviyatta geçiyor dedi. Maneviyatta sıkıntılar yaşarsınız, onlar rüyada geçiyordur. rüyanızda sıkıntı oldu, problem oldu, şu oldu, bu oldu. Senin başına gelecek olan bir şey rüyada geçti. Rüyada o tecelli etti. Tecelli etmemezlik etmedi. Tecelli etti. Bakın tecelli etti. Nereden? Manada tecelli etti. Rüyada tecelli etti. Ve Allah’ın tabircisi hükmü yerine geldi mi? Evet. Rüyanda çok hasta oldun, çok hasta oldun, nice hastalar oldun. Rüyanda tecelli etti. O hastalık manada geçti. Trafik kazası geçirdin ölümlerden döndün, rüyada geçti, rüyada tecelli etti.
Rüyanda o hastalık manada geçti. Trafik kazası geçirdin ölümlerden döndün, arabanın pert oldu, veya tecelli etti. Rüyanda şu oldu, rüyanda bu oldu, yangın geçirdin, battın, iflas ettin. Şu oldu, bu oldu. Bunların hepsi de rüyada geçti. Hazret-i Piyer’in deyimiyle rüyanda diyor, senin kolunu kesseler, sabah diyor kendine gelir gelmez, elini kolunun üzerine atarsın. Ve bakarsın ki diyor kolun yerinde duruyor, derin bir oh çekersin, hamd edersin. Neden? O kol yerinde duruyor. İllaki rüyada geçecek diye bir kaydem var mı? Hayır. Başına tecelli edecek mi? Evet. Çünkü sen elinden çıkanlardan sorumlusun. Sana geleni durduracak, sana gelecek olanı yok edecek, sana gelecek olanı önleyecek, senin bir yapabilecek bir şeyin yok.
İnsanlar ise bunu Ahmet’ten, Muhammed’ten bilir. Ondan, bundan bilir. Sana gelecek olan gelecek. Bunu durduracak olan Allah’tan başka hiçbir şey yok. Ahmet, Mehmet orta yerde vesile. Vesile. Sen kendince, kendi nefsine sahip çıkmaya çalış. Senin nefsinden bir kötülük çıkmasın. Senin nefsinden bir kötülük çıkarsa sorumlusun ondan. Sana gelecek olanı durduracak hiçbir güç yok.
Ahzâb 38, Takdîr Edilmiş Kader
Ahzâb süresi âyet 38. Allah’ın emri takdir edilmiş bir kaderdir. Cenâb-ı Hak senin üzerinde bir şey emrettiyse, bu Allah’ın takdiridir ve bu bir emirdir. Bu senin üzerinde tecelli edecek. bu ilmi ilahide bu yazıldıysa sana bu senin başına gelecek. İlmi ilahide yazıldıysa. Bunun değişmesi veya benim dediğim gibi rüyada geçmesi Levh-i Mahfûz’da veya lef-i mahfuzdan kopup gelirken, kalemin cızırtısını duyuyordum, hala da yazıp bozuyordu dediği yer Levh-i Mahfûz. Benim dediğim mutlak değişmeyen kader ilmi ilahi. Allah’ın zatında duran ilim. Daha henüz Levh-i Mahfûz’a gelmemiş. Lef-i mahfuz’a henüz daha indirilmemiş. Allah’ın kendi zatı ilahiyesinde olan kader mutlak kader. Mutlak kader, değişmeyen kader.
Bu değişmeyen kader. Lef-i mahfuz’a yazdı o değişmeyenden orada değişmesi duayla, cömertlikle, herhangi bir iyi bir amelle evet. o kimse îmânı tercih etti. Cenâb-ı Hak ona îmânı verir mi? Evet. Ama sonuç itibariyle biz kaderin üzerinde çok fazla konuşmak istemeyiz. Çünkü normalde kaderin üzerinde çok konuşanlar hep bir bataklığa gitmişler. Hadîs-i şerifleri teker teker sıralayarak kader konusunu kapatayım. Tirmizî biliniz. Kaderin hayrına da şerine de îmân etmedikçe îmân olamaz. Başına gelecek olanın mutlaka geleceğini, başına gelmemesi, mukadder olanın da mutlaka gelmeyeceğini bilmedikçe îmân etmesi sayılmaz bir kimse. Tirmizî de geçen hadîs-i şerîf. O zaman bizim başımıza gelecek olan gelecek, bunu durdurmanın, bunu ötelemenin, bunu değiştirmenin bir imkanı var mı?
Hayır. Biz buna îmân ettik. Bu değişecekse de Allah değiştirecek bunu. Bakın bu değişecekse de bunu değiştirecek tek bir güç, kuvvet, kudret Allah’a ait. İbn Abbâs, ben peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin arkasındaydım, bana şöyle buyurdu. Ben bu hadîs-i şerifi çok sizlere aktarırım ya, ey oğul ben sana bazı hususlar tavsiye edeyim. Başka bir rivayette ey oğul beni iyi dinle. Buyur ya Resûlullah, ey oğul beni iyi dinle, buyur ya Resûlullah. Bu başka bir metinde de öyle geçer. Allah’ın emirlerine sarıl ki Allah da seni korusun. Bakın korunmanın yolu Allah’ın emirlerine iyi sarılmakta. Allah’ın emirlerine iyi sarıl ki Allah seni korusun. Sen heva ve hevese dalma. Sen şeytânın yolundan gitme.
Sen hak ve hakikatin yolundan git. Allah’ın emirlerine sıkı sarıl. Senin koruyucun Allah’ı Celle Celalü Ekber. Allah’ın emir ve yasaklarına riayet et ki Allah’ı karşında bulasın. Allah’ın emir ve yasaklarına riayet et ki Allah’ı karşında bulasın. Bu biraz daha böyle tevhîdin daha yüksek aşaması. Allah’ın emir ve yasaklarına iyi riayet et. Allah’ı karşında bulasın. Demek ki emir ve yasaklarına riayet etmezsen Allah’ı görüyormuşcasına yaşaman mümkün değil. Allah’ı görüyormuşcasına yaşamak Allah’ın emir ve yasaklarına riayetten geçti. bu sufilin, tasavvufun en önemli delillerinden birisidir ya Allah’ı görüyormuşcasına yaşamak. Îmân, İslâm, ihsan, Cibrîl hadîsinden sonunda ihsan nedir? Allah’ı görüyormuşcasına yaşamandır.
Bunun anahtarı neymiş? Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmekmiş. Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmeyen bir kimsenin ihsan mertebesine ulaşması mümkün değil. Mümkün değil. Devam ediyor.
Allâh’tan İstemek, Dilenmeme Edebi
Bir şey istediğinde Allah’tan iste. Bir şey mi isteyeceksin? Bunu Allah’tan isteyeceksin. Bunu Ahmet’ten, Mehmet’ten, hacceden, emine’den değil. Bunu şeyhinden, pirinden değil. Bunu siyasetçiden, bürokrasiden değil. Bunu şu milletvekilinden, bu milletvekilinden değil. Allah’tan isteyeceksin. Yardım Allah’tandır. İstenilecek kapı Allah’tır. Ancak Allah’a ibadet eder, ancak Allah’tan yardım dileriz. Hiç kimseden yardım dilenmeyiz. Hiç kimseden hiçbir şey istemeyiz. Biz sûfîler hiçbir şeyin dilencisi değiliz. Bizim bir tek dilenci olacağımız kapı vardır. O da Allah’tır. Biz dilenen bir topluluk, biz dilenen bir kavim değilizdir. Allah’tan dilenir, Allah’a yaslanır, Allah’a dayanır. Allah’tan isteriz.
Derdimizi Allah’a, hastalığımızı Allah’a, sıkıntımızı Allah’a havale ederiz. Deriz ki malü kül mülk olan sensin. Dilediğine rahmet eder, genişletirsin. Dilediğine de darlık verirsin. Dilediğine darlık verirsin. Senin darlığında genişlik, senin genişliğinde darlık halkedersin. Ki öyledir. Dilediğine darlık verir, dilediğine genişlik verir. Allah sana genişlik verir. Sen ibadet ettim diye sana özel husisi seni imtihan etmeyecek, sana genişlik vermeyecek diye Allah’a îmân etme öyle. Allah ne kadar çok ibadet edersen et, dilerse sana darlık verir. Ne kadar Allah’a yakın olursan ol, Allah sana dilerse zorluk verir. Bu Allah’ın kendi takdiri iledir. Bize düşen kulluktur. Biz Allah’a kulluk ederiz.
Biz Allah’tan isteriz. Biz Allah’a dileniriz. Bizim insanlardan, bizim bürokrasiden, bizim siyasetçilerden, bizim herhangi bir makam ve mevkiden bir şey dilenmemiz olmaz. Biz ne eşimizden, ne çocuklarımızdan, ne akrabalarımızdan bir şey dilenmeyiz. Dilenmek ümmet-i Muhammed’e caiz görülmemiştir. Çok naçar kalırsanız diyor, temiz yüzlülerden bir şey isteyiniz. Çok naçar kalırsanız, sûfîler için geçerli değildir. Bu avam insanlar için geçerlidir. Avam insanlar için. Biz dilenmeyiz. O yüzden bir şey isteyeceksek Allah’tan isteriz. Bir yardım talep edeceğin zaman da yine Allah’tan talep et. Biz Allah’ın yardımını isteriz. Biz Allah’tan yardım talep ederiz. Hatta bir başka hadîs-i şerifte ayakkabınızın bağı dahi dedi.
Ayakkabınızın bağını dahi bir kimseden istemeyin.
Hazret-i Ebûbekir’in Cennet Ahdi
Hz. Ebûbekir Radıyallâhu Anh Hazretleri halife elinden kamçısını düşürdü. Devesini ıhıldattı, otutturdu. İndi kamçıyı aldı. Dediler ki ya Emre’l-Mü’minin bize söyleseydin, biz senin kamçını verseydik. Dedi ki arkadaşım, kardeşim, benim canım, sevgilim, ben Muhammed Mustafâ’ya söz verdim. Bana dedi ki, hiç kimseden hiçbir şey istememeye bana söz ver, ben de sana cenneti söz vereyim. Biz ona söz verdik dedi. Hiç kimseden hiçbir şey istememeye. Başka bir hadîs-i şerifte, yine başka bir sahabeye ayakkabınızın bağı dahildir. ayakkabının bağı düştü. Elini kaldıracaksın, ya Rabbi, ayakkabımın bağı düştü. Bana bunu buldur diyeceğim. Bakın bu imanın kemal noktası. Dişin ağrıdı ya Rabbi, ben bu akşam sohbete gideceğim.
Sohbette beni bekleyen kardeşlerim var. Dişimin ağrısına, derdime bir deva. Sohbet esnasında seni anlatırken benim kafam zonglamasın. Ben senin dinini tebliğ ederken benim içim zonglamasın. O esnada benim dişimin ağrısına deva al. Allah’tan isteyeceksin bunu. Biz şimdi dünya üzerindeki deccâliyetin kurduğu ilaç sisteminden devayı bekliyoruz. Başın ağrıdı, bir tane hapat. Ay omuzun ağrıdı, git bir tane daha hapat. Kesmedi, bir tane daha hapat. Kesmedi, bir tane daha hapat. Allah’tan istemeyi unuttuk. Allah muhâfaza eylesin. Şunu da iyi bil ki, bütün ümmet sana bir fayda vermek için bir araya gelse, ancak Allah’ın sana takdir ettiği hususta fayda verebilirler. Bütün insanlar ayağa kalksa ve bütün insanlar sana fayda vermek için can uğraşmaya kalksalar, ancak Allah’ın takdir ettiği alanıza fayda verir.
Allah takdir etmezse, hiçbir kimsenin sana hiçbir faydası olmaz. Yine bütün ümmet sana zarar vermek için bir araya gelse, ancak Allah’ın sana takdir ettiği hususta sana zarar verebilirler. Artık kalemler kaldırılmış ve sahifelerin mürekkepleri de kurumuştur. Bütün ümmet de sana zarar vermek için, bütün topluluklar ayağa kalksa, sana zarar vermek için el birliği yapsalar, Allah izin vermedikçe sana zarar veremezler. Allah’a olan imanınızı kemalâ erdirin. İnsanlar size zarar veremez. Allah müsaade etmedikçe ve bir zarar dokunduysa sana Allah ona izin vermiştir. Allah’a yalvar yakar, Allah’a yaslan, Allah’a dayan.
Kadere Îmân Farzdır, İslamoğlu Tenkîdi
Evet, Tirmizî’de bu hadîs-i şerîf, kadere inanmak îmân esaslarındandır. Biz kaderin varlığına îmân ederiz. Kaderin varlığına îmân etmeyen, îmân etmemiş sayılır. Kimi hatırlayacaksınız böyle söylediğimde, kimse îmân etmez. Kaderin varlığına îmân etmeyen, kadere îmân etmeyen, îmân etmemiş sayılır. Kimi hatırlayacaksınız böyle söylediğimde, şimdi diyeceksiniz ki yine bir taraflara salva ateşinde bulunuyor. Kim kadere îmân imandan sayılmaz, imanın böyle bir rüknü yok diyen kim? Mustafa İslamoğlu, su ismi Mustafa İslamoğlu. İmanını kimsenin bilmiyoruz. Ama kadere îmânı imandan saymadığına dair beyanları var. Bunları biliyoruz. Eski arkadaşlar bilirler ben önceden isim zikretmezdim artık isim zikrediyorum.
Artık ben bunların isimlerini söylüyorum. İsmim zikrediyorum. Ümmet-i Muhammed bilir bilmez bunlara bulaşıyor çünkü. Bir bakıyorsun adam kadere îmânı, kadere îmânı imandan kabul etmiyor. Bununla alakalı açıklamaları var. Bunları ben normalde kendim duydum dinledim. O yüzden ismini açık bir şekilde söylüyorum. Ve takip ettim kadarıyla da buradan geri dönmedi. Burada sabit duruyor. Buradan geri dönmediği için kadere îmân farz. Kadere îmân farz. Kadere îmân farz. Kadere îmân farz. Kadere îmân farz. Kadere îmân farz. Kazaya îmân etmek farz. Kaderin Allah’a ait olduğunu, kazanın Allah’a ait olduğunu inanmak farz. Bir kimse kadere îmân etmiyorsa îmânı îmân değildir. Hayırın faydasının, şerrin zararının Allah’tan olduğuna inanmak da kadere imana dahildir.
Hanefîlere göre söylüyorum bunu. Hanefîlere göre. Hanefîlere göre. Acının acılığı, tatlının tatlılığı, hayrın faydası, şerrin zararı hep Allah’tandır. Kader bu mutlak manada değişmez. Allah’ın kaza ve kaderine rıza göstermek gerekir. Kader, fayda, zarar, güzellik, çirkinlik ve bunları kaplayan zamanla ve mekanla, bunlar üzerinde tereddübeden sevaf ve azap cinsinden yaptıklarının hepsini bulunduğu durumda tayin etmektir. Bu okuduğum alıntı nereden? Fıkhu’l-Ekber’den, İmâm-ı Azam’dan, Aliyyü’l-Kârî şerhinden. Açık ve net. Hâsılı oradaki pasajı aldım koydum buraya. Bu Mustafa Özbağ analizi değil. Bu direkt İmâm-ı Azam’ın sözü, İmâm-ı Azam’ın içtihâdı ve dolayısıyla Hanefilerin ve Mâtürîdîlerin direkt kaidesi.
Direkt kaidesi. Evet ama kadere îmân Şâfiî’de de, Mâlikî’de de, Hanbelî’de de aynıdır. Değişen yoktur. Çünkü akideyle alakalıdır bu mesele. İnanç meselesidir. Allah muhâfaza eylesin.
Kader Tartışanlardan Uzak Durma
Ebû Dâvûd’tan hadîs-i şerîf, Hadîs-i şerîf, Ne oturun, ne de onlarla bu konuyu konuşun. Demek ki bir kimse kaderle alakalı tartışma yaparsa, cahil insandır. Onunla oturup tartışılmaz. Onunla oturup konuşulmaz. Hadîs-i şerîf bunu yasaklamıştır. Hazret-i Peygamber’in, Salallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yasağına tabi olun. Kaderle alakalı tartışan kimselerle oturup konuşmayın. Onlarla tartışmayın. Kadere îmân meselesinde kadere îmân yoktur. Kader diye bir şey yoktur. Veya kadere îmân, imanın rüknü değildir diyen bir kimsenin peşinden gidilmez. Onun söyledikleri dinlenilmez. Net, net hadîs-i şerîf. Evet yine İbn-i Mâce naklediyor. Kimden? Hazret-i Âişe Radıyallâhu Anh hazretlerinden. Kim kader hakkında bir şey konuşursa, kıyamet gününde ondan sorulur.
Kimde bir şey konuşmazsa, kıyamet gününde bu hususta sorguya çekilmez. Demek ki kaderle alakalı bilir bilmez herkese işkembe-i kübradan konuşmayacak. Bence kader böyledir, sence kader şöyledir, meselesi değil bu. Biz kaderin varlığına îmân ederiz. Kader denilen bir olgu vardır, buna îmân ederiz. Bu nedir? Kıyamete kadar olacak olan şeylerin yazılmasıdır. Başımıza gelecek olan şeylerin yazılmasıdır. Ebû Hüreyre’den, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bizim yanımıza çıktı. Bu esnada bizler kader hakkında tartışıyorduk. O kadar öfkelendi ki yüzü kıpkırmızı oldu. O kadar kızdı ki iki şakağında sanki nar daneleri varmış gibi oldu. Sonra şöyle buyurdu, siz bununla mı emrolundunuz? Yoksa ben bununla mı gönderildim?
Sizden öncekiler bu hususta tartıştıkları için helak oldular. Bir daha onun hakkında tartışmayacaksınız. Demek ki kader hakkında ne yapacağız? Tartışmayacağız. Yok öyle miydi, yok böyle miydi demeyeceğiz. Allah muhâfaza eylesin. Huzeyfe naklediyor, Radıyallâhu Anh hazretleri. Ebû Dâvûd nakletmiş. Her ümmetin bir mecusisi vardır. Bu ümmetin mecusisi de kader yok diyenlerdir. Onlardan ölenlerin cenazelerinde bulunmayın. Hastalananları da ziyaret etmeyin. Zira onlar deccâlın cemaatidir. Onları deccâla katmak için Allah’ın üzerine bir hak olmuştur. Demek ki kader yoktur diyenlere ne yapacakmışız? Cenazelerine katılmayacağız. Bir Müslüman kimin cenazesine katılmaz? Îmân etmeyen, küfrü sabit olan bir kimsenin cenaze namazı kılınmaz.
Küfrü sabit olan, küfrü sabit olan bir kimsenin cenaze namazı kılınmaz. Müslüman, mümin, küfrü sabit olan bir kimsenin cenaze namazına gitmez. Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh hazretleri, Huzeyfetü’l-Yemânî’yi takip ederdi. Çünkü Hazret-i Peygamber’in, Salallahu aleyhi ve sellem Hazretleri münâfıkların listesini ona vermişti. Bir sahâbe vefat ettiğinde Huzeyfetü’l-Yemânî namaza gidiyorsa o da giderdi. Liste önde olduğu için. O sırdı. Sebep? Münafığın münafığı açıkça belli ise onun cenaze namazı kılınmaz. Bir kimsenin küfrü açıkça sabit ise onun cenaze namazı kılınmaz. Bakmayın siz şimdi Türkiye’de camiye kime getiriyorlarsa namazlarını kılıyorlar. Yine Âişe’den Radıyallâhu Anh hazretlerinden Bezzâr nakletmiş.
Kaderden kaçmak bir işe yaramaz. Buna karşılık dua etmek yararlı olur. Sanırım kader inmedikçe dua edilir dedi. Dua bela ile karşılaşır, kıyamete kadar birbirleriyle mücâdele ederler. kaderi değiştirecek olan, senin başına gelecek olan, kazâyı değiştirecek olan şeylerden birisine dua edin. Birisine cömertlik, tasadduk edin. Bunlar sizin başınıza gelecek olan belâ ve müsibetleri değiştirilecek olan ameller. Allah bizi o amellerle amellendirsin inşâallâh.
Allemel-Esmâ, Âdem ve Havvâ
Konu başlığı. Âdem aleyhisselâmın hikayesi, açıkça emre uyup tevîli terk etmedi, gözünü kaza ve kaderin bağlaması. Allemel esmâya bey olan, her damarında yüz binlerce ilim bulunan, insanlar atası, her şeyin adını nasılca öylece bilmiş, sonunda ne olacaksa sonuna kadar bir şey bilmiş, her şeyin adını nasılca öylece bilmiş, her şeyin adını nasılca öylece bilmiş, sonunda ne olacaksa sonuna kadar da âgâh olmuştu. O eşyaya ne lakâf verdiyse değişmemiştir. Çevik dediği tembel çıkmamıştır. Sonunda mümin olacak kimseyi önceden gördü. Sonunda kâfir olacak adam da ona belli oldu. Her şeyin adını bilenden işit. Allemel-Esmâ remzinin sırrını doy. Allemel-Esmâ’nın ne olduğunu anladınız mı? Allemel-Esmâ, esmâları bilen, esmâları talim etmiştir.
Esmâların ilmine vakıf olan kimse demek. Bakara âyet 31, Cenâb-ı Hak ne dedi? Allah âdemlere bütün isimleri öğretmiş, sonra onları meleklere göstererek eğer sadıklar iseniz, bunların adlarını bana söyleyin buyurmuştur. Allemel-Esmâ’ya bey olan, bütün isimleri bilen, bütün isimlerin sıfatsal tecelliyatlarına âşina ve Cenâb-ı Hak’ın bizatihi bütün kendi sıfatlarını öğrettiği hem insanların atası hem de dünya üzerine tecelli eden peygamberlerin ilki. İnsanların ilki, dünya üzerinde tecelliden ve dünya üzerinde tecelliden peygamberlerin ilki. Çünkü peygamberliğin atası Hazret-i Muhammed Mustafâ’dır. O ateşte çamur arasındayken ben, özür dilerim, o toprak çamur iken ben peygamber idim. O su ve çamur arasındayken ben peygamber idim.
Ben yaratılanların evveliyim. Hadîs-i şerîf bunlar. Varlığın evveli, yaratılanların evveli Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın ruhaniyeti ve nuraniyetidir. Ve manada da peygamberlerin evveli kimdir? Yine Hazret-i Muhammed Mustafâ’dır. Ahiri kimdir? Yine Hazret-i Muhammed Mustafâ’dır sallallâhu aleyhi ve sellem. Cenâb-ı Hak Âdem aleyhisselama bütün eşyayı ve bütün sıfatların ismini öğretti. Ve bütün eşyayı öğretti. Bugün masaya masa diyorsa insanlar Âdem aleyhisselâm öğretti. Eşyanın isimleri ve Cenâb-ı Hak’ın sıfatsal tecelliyatlarının mazharı Âdem aleyhisselâm. Ve Âdem aleyhisselâm bütün bu konuda kendisinden sonra da gelecek olan her şeyin ismini veren kim? Âdem aleyhisselâm. Tevbe Sûresi âyet 35. Ve demişti ki, Ey Âdem!
Sen eşinle birlikte cennette otur. Dilediğiniz yerlerde onun meyvelerinden bol bol yiyin. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de zâlimlerden olursunuz. Ve Cenâb-ı Hak Âdem’e bütün isimleri öğretti. Ve Âdem’e bütün isimleri öğrettikten sonra da Havvâ’yla beraber dedi ki, Cennette yiyin, için, gezin, dolaşın. Ama şu ağaca yaklaşmayın. Evet.
Zâhir-Hakîkat, Cebrâîl-Dıhye-Meryem
Bize göre her şeyin adı, görünüşü tabiyidir. Nasıl görünüyorsa biz ona öyle deriz. Fakat Allah’a göre iç yüzünde hakikatine tabidir. Biz bakarız bir kimse insandır, insan suretindedir. Biz onu nedir? Ahmet’tir, Mehmet’tir ismiyle söyleriz. Ama onun gerçekte ne olduğunu bilmeyiz. Sen onu senin arkadaşın Ahmet olarak görürsün. Doğrudur gördün. Ama hakikat midir? Şüphelidir. Sebep? Çünkü Cebrâîl aleyhisselâm Dıhye suretinde geliyordu. Dıhye aleyhisselâm tâbir-i câizse erkek güzeliydi. Yakışıklıydı. Boyu posu, böyle albenisi vardı. Cazi beliydi. Meşhur ya îmân, İslâm, ihsan hadîs-i şerifi. En sonda Allah Resûlü sahabeye sordu. Bu soruları soruları soran kimdi? Tanıdınız mı? Sahabe dedi ki Dıhye idi.
Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’e dedi ki, Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’e adettir dedi ki hayır. O Dıhye değildi. O Cebrâîl kardeşimdi. Size dininizi öğretmeye geldi dedi. Demek ki görüntüde Dıhye ama gerçekte ne? Cebrâîl aleyhisselâm. Âyet-i Kerîme, Meryem annemizle alakalı derken biz de ona ruhumuzu göndermiştik de tam bir insan olarak görünmüştü ona. Cenâb-ı Hak Meryem’e bu bazı rivayetlerde ve hadîs-i şeriflerde Cebrâîl aleyhisselâm olarak geçer. Cebrâîl aleyhisselamı gönderdi. Îsâ’yı üflemek için. Ve Meryem annemiz onu bir insan suretinde gördü. Çünkü Cenâb-ı Hak Cebrâîl’i ona insan suretinde gördü. Ve meşhurdur ya, Meryem dedi ki ben iffetli bir kadınım. Benden uzak dur eğer Allah’tan korkuyorsan dedi ona.
Ondan sonra Cebrâîl aleyhisselamı açıkladı ona. Dedi ki ben Allah’ın elçisiyim. Ben sana bir oğul üflemeye geldim. Ben Allah’ın elçisiyim dedi. Allah’tan kork diye Meryem annemiz öyle söyledi ki tâbir-i câizse Cebrâîl aleyhisselamın tüyleri diken diken oldu. biz öyle tabir ederiz ya, korkudan tüyümüz diken diken oldu. İrkildik, ürperdik. Cebrâîl aleyhisselama öyle Allah’tan kork dedi. Cebrâîl aleyhisselâm tâbir-i câizse irkildi. Ve ondan sonra ona dedi ki ben Allah’ın elçisiyim. Demek ki bu varlık tecelliyatında mümkün. Cebrâîl aleyhisselâm insan suretinde görünebiliyor veya bir melek insan suretinde görünebiliyor. Dıhye suretinde görüldüğü gibi. Meryem annemize bir insan sülriyeti şeklinde Cebrâîl aleyhisselamın göründüğü gibi.
Demek ki biz baktığımızda onu insan şeklinde görebiliriz ama hakikati melek olabilir. İnsan şeklinde görebiliriz ama hakikati cinni olabilir. İnsan şeklinde görebiliriz ama hakikati şeytân olabilir. Bunun hakikatini görecek göz gerek. Eğer o göze tabi değilse herkes ne görüyorsa onu görürüz. Niye bir olayda iki şahit gerekir? Niçin kadınlardan dört şahit gerekir? Kadınlar daha duygusal çünkü. Onlar daha farklı görebilirler. Onların çabuk maneviyatları açılır. Onların çabuk maneviyatları açılır. Erkeklerden daha çabuk açılır daha çabuk kapanır. Anında onlar hala anlatmaya başlar erkekler de der. Yalan söylüyor bu ya. Onların çabuk açılmıyor ya. Bazen derviş olur. Bir yıl, iki, üç, dört yıllık derviş.
Ondan sonra tık yok adamda. Hanımını derviş etmek için uğraşıyor, çaba sarf ediyor, bir sürü şey yapıyor. Hanımı geliyor, bir sohbete kalıyor, bir zikrullâh yapıyor. Ben halimde böyle gördüm, zikrullâh da böyle gördüm. Adam diyor. Yalan söylüyor ya. Sen söylesen yalan söylüyor diyeceğin olacak mıydı? En güzelini de bizim İzmitli Gürcan söyledi. Kendi burada yok ama helallaşırım onunla. Efendim bu nasıl bir iş dedi? Ne oldu Gürcan dedim. Dervişlik yapan benim rüyayı gören bizim hanım dedi. Rüyayı gören bizim hanım dedi. Şeyde atladı bizim Cemil. Sen dedi yanlış yerde yatıyor olabilirsin dedi. Dervişlik yapan benim dedi. Dersi gelen ders çeken zikrullâh yapan benim. Ondan sonra rüyayı gören bizim hanım dedi.
Ondan sonra oğlum ne yapayım dedim. Tecelliyat öyle demek ki dedim. Valla bilmiyorum dedi. Valla bilmiyorum dedi. Ondan sonra Cemil atladı. Yer değiştirme olmazsa dedi. Hanım onun yattığı yerde görünüyordur gibisinden. Olur böyle şeyler. Kadınlar çünkü çabuk hal görüyorlar gerçekten de. bu böyle şeyle, tecrübeyle sabit. Erkeklerde alma verme çok ya. Boğuştu, harçtı, dertti. Ev bakacak, elektrik parası, su parası, şu parası, bu parası. Adamların işi çok. Adamlar dünyayı daha fazla meyilli. Kadınlar biraz kendilerini maneviyete attı mı tamam. Kanatsız uçuyorlar. Bizimkinlere beş kanat kat tak şuradan heykele inemiyor bizimkinler. Yolda düşüyorlar. Ama öbür günler kanatsız uçuyor. Mâşâallâh Allah muhâfaza eylesin. normalde demek ki o öyle bu böyle görünebilir mi?
El cevap görünebilir. Sûfîler de bu çok önemlidir. Sûfî dünyada bu çok önemlidir.
Mûsâ Asâsı, Firavun, Ejderhâ
Mûsâ’ya göre sopasının adı Asa, yaratan yanında ejderha idi. Mûsâ aleyhisselamı bir Asa verdi. Kim verdi Asa’yı? Kimin kızın, kimin yanına gitmişti, kimin koyunlarına baktı? Adamı bir tokat vurdu adamın birisine. Adam öldü. Sonra kaçtı. Kimin yanına gitti? Efendim? Şuayb’ın yanına. Biraz peygamberler tarihi okuyun. Şuayb’ın kızıyla tanıştı. Nerede? Çeşmenin başında. Ah o çeşme başları. Ondan sonra ferdiden dinle. Çeşmenin başına gitmez olaydım. Şuayb’in kızını da nerede gördü? Çeşmenin başında gördü. Ona yardımcı oldu. O da dedi ki tâbir-i câizse beğendi Mûsâ’yı. Dedi ki babama yardım et. Babamın koyunları var. Gitti Şuayb’in yanına. Şuayb’le anlaştı. Asa’yı ona kim verdi? Şuayb’ verdi. Bildiğiniz Asa.
Ama öyle süslü Asa’lardan değil. O var ya tarihi tasavvuf, Ehlinin kullandığı çatallı bir Asa var ya, kocaman boyunların boylarından fazla böyle küt küt gidiyorlar. öyle bir Asa. Asa dediğinde şimdi baston değil. Asa ayrıdır baston ayrıdır. Şimdi baston kullanıyorlar. Baston değildir sünnet olan. Sünnet olan Asa’dır. Aynı o şekilde böyle böyle bir kıvrımlığı var ya aşağı doğru geliyor. Onun gibi. Asa o. Kim verdi? Şuayb Aleyhisselâm verdi. Ona bir Asa verdi. Neden? Koyunları gidiyor ya. meşhur ya kısa. Cenâb-ı Hak sordu ya Ya Mûsâ elindeki nedir? Asadır demedi. Nerede Tûr-i Sînâ’ya gittiğinde? Dedi ki ben bununla hayvanlarıma dedi ağaç dallarını silkelerim. Buna yaslanırım, buna dayanırım. Bununla hayvanlarımı yırtıcı hayvanlardan korurum.
Bununla şunu yaparım, bununla bunu yaparım. En sonunda bu Asadır Ya Rabbi dedi. Diğer peygamberler dedi ki bunu Mîrâc hadisesinde Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri naklediyor. Peygamberlerin konuşmalarını. Diğer peygamberler dediler ki Ya Mûsâ Allah’ın önünde neden bu kadar sözü uzattın da edepsizlik ettin? Dedi ki ben sevgiliyle bir kelime daha nasıl fazla konuşabilirim diye düşündüm. Biraz daha onunla zaman geçirmek için böyle anlattım. Deyince herkes sustu. O asa bakın şu aybin elinde tabi bir şey var. Mûsâ’nın elinde de ağaçtan bir asaydı. Ağaç dalı ve Mûsâ Aleyhisselâm Firavun’un karşısına çıktı. Firavun’un karşısına çıkınca Firavun’un müneccimleri, Firavun’un dal kavukları, Firavun’un dağları, Firavun’un dağları, Firavun’un avanesi yarıştılar ya dedi ki kim maharetini gösterecek?
Mûsâ Aleyhisselâm dedi buyurun siz gösterin. Onların çok hoşuna gitti. Çünkü bu bir şeyin bir şeyin bir şeyin bir şeyin. Dedik ki kim maharetini gösterecek? Mûsâ Aleyhisselâm dedi buyurun siz gösterin. Onların çok hoşuna gitti. Çünkü onlar sihirle büyüyle ilgileniyorlardı. Dediler ki Mûsâ’nın gözünü biz boyarız burada. Bütün herkes sihirlerini yaptılar. 41’den her şeyini attı. Cenâb-ı Hak Mûsâ’yı vahyetti. Dedi ki elindeki deneyi, elindeki asayı Allah’ın ismini an at. Mûsâ Aleyhisselâm da Bismillahirrahmanirrahim dedi asayı orta yere attı. Asa kocaman bir ejderha oldu. Başladı oynamaya canlı kocaman bir ejderha oldu. Bütün müneccimlerin, büyücülerin, büyüllerin hepsini de yutuverdi. O kocaman ejderha olunca Mûsâ Aleyhisselâm korktu.
Bıraktı kaçmaya gitti. Tabircaysa kaçtı. Cenâb-ı Hak durdurdu onu. Dedi ki dur ey Mûsâ dur. Durdu. Dedi ki korkma. Sen benim katımdan peygambersin, benim peygamberlerim korkmaz. Ondan korkuyu attı. Ve müneccimler dediler ki asanın yaptığına Mûsâ da şaştı. Mûsâ’nın Rabbine îmân ettik dediler. Görüntüde neydi? Bir odun. Görüntüde odundu. Ve şu gayb onu evinde odun olarak evinde taşıdı onu. Ondan sonra çobanlığını yapacak olan Mûsâ evi aldı. Ondan sonra çobanlığını yapacak olan Mûsâ’ya verdi. Mûsâ da elinde odun olarak onu taşıdı. Bir asa olarak taşıdı. Sonra Firavunun önüne gittiğinde onun önüne atınca kocaman bir ejderha olunca kendisi de korktu kaçtı. Demek ki görüntüde asa gerçekte ne? Ejderha.
Ama görüntüde ne? Asa. Nice o zaman bizim sopa olarak gördüklerimiz ejderhadır. Ejderha gördüklerimiz de sopadır. Nice kuvvetli gördüklerimiz zayıftır. Zayıf gördüklerimiz çok kuvvetlidir. Nice insan suretinde melek vardır bilemeyiz. Nice insan suretinde şeytân vardır bilemeyiz. Nice insan suretinde kâfir cinni vardır bilemeyiz. Nice insan suretinde mümin cinni vardır bilemeyiz. Biz onu insan suretinde görebiliriz. Nice insan suretinde insanlar var. Hayvandan daha aşağı mahluk. Kur’ân’la sabit. Hayvandan daha aşağı mahluk. Ama insan suretinde onun hayvandan daha aşağı mahluk olduğunu görecek göz gerek. O zaman niceleri vardır ki bir şeyin görüntüsü görünüşü bize pek tatlı gelebilir, tabi gelebilir.
Bir çocuk için deniz suyu da sudur, göl suyu da sudur. Ancak onun içince tadını fark eder. Çocuğa gitse deniz suyunu ne görür? Tatlı su olarak görür. Çünkü gördüğün su hep tatlıdır. Ne zaman denizden içince onun normalde tuzlu su olduğunu o zaman anlar. Öbür türlü görünüşte tatlıydı, tuzluydu, şekerliydi, sirkeliydi, su sudur. Ancak tadın suyun efsafını öğrenir. Öyle değil mi? Bu da onun gibi. Nice şeyler vardır ki görünüşlerine bakar, öyle konuşuruz, öyle onları biliriz.
Ömer-Ebû Cehl, Âdem-Mûsâ Tartışması
Bu alemde Ömer’in adı Pûta Tapan. Halbuki elest onun ismi mü’mindi. baktığımızda Ömer Hazret-i Muhammed Mustafâ peygamberliğini ilan edince küfür ehliydi. Ama elest, ruhlar aleminde mü’min idi. Ebû Cehl’in adı Ebû’l-Hakem’di Muhammed Mustafâ’yı tecelli edinceye kadar. Neydi? Ebû’l-Hakem, hikmetin babası. Ama Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri tecelli edince o cehaletin babası olduğu çıktı meydana. Ama o güne kadar hikmetin babası olarak görülüyordu. Demek ki nice görüntüde kâfir olan bilinenler vardır, gerçekte mü’mindir. Nice bizim görüntüde mü’min gördüklerimiz vardır ki hakikatte kafirdir, bilemeyiz. Nasıl hakikatte kafirdir? Biz onu görüyoruz, namaz kılıyor. Harika! İçini biliyor muyuz?
Hayır! Bizim gibi namaz kılıyor. Hakikatte biz içini görüyor muyuz? Hayır! Bizim gibi oruç tutuyor. Hakikatte içini biliyor muyuz? Hayır! Harika Kur’ân-ı Kerim okuyor. Hakikatte biz onun içini biliyor muyuz? Hayır! Bunun gibi. Bizim yanımızda adı sanem olan şey, hak yanında, şübhelikte zahir olan suç, biz onu böyle küçücük bir sanem görüyoruz ama o gerçekten hakkın katında suret, insan sureti. Ama küçücük sanem, bir hücre, bildiğiniz hücre, küçücük hücre, mikroskop ile görünen bir hücre. Ama o hakikatte hak katında insan sureti. Bütün insan onun içinde saklı, gizli. Bu menü yokluk aleminde vardı. Eksiksiz, artıksız, aynen Allah’ın ilminde mevcuttu. Asıl Allah’ın ilminde sonumuz ne olacaksa hakikatte adımız da O olmuştur.
İlmi ilahide Allah bizim ne olacağımızı biliyor. Hakikatte Allah’ın ilminde ne olacağımızı biliyor. İlmi ilahide son nefeste biz îmân ile mi göçeceğiz? Yoksa imansız mı göçecek? İlmi ilahide Cenâb-ı Hak bildiğini yazdı oraya. Ama görüntüde Müslüman olarak gördük mü evet, ilmi ilahide eğer Müslüman değilse o son nefesinde küfre gidecek. Biz onun son nefesinde küfre gidip gitmişiz. O son nefesinde îmân edecek bilmiyoruz. Kâfir yaşadı mü’min öldü Hadîs-i şerîf. Mü’min yaşadı kâfir öldü Hadîs-i şerîf. Nasıl? O son hayatının son döneminde isyan etti. O son hayatının son döneminde isyan etti. O son hayatının son döneminde isyan etti. Nasıl? O son hayatının son döneminde isyan etti. Hayatın son döneminde tövbe etti.
Bilemeyiz ki. Hadîs-i şerîf uzun biraz ama hakkınızı helal edin. Bu Ar-ı Müslüman Ebû Dâvûd ve Tirmizî de geçiyor. Birinizin yaratıldığında… Birinizin yaratıldığı zaman annesinin kanında 40 gün nutfe. Sonra 40 gün kan pıhtısı olarak. Sonra da 40 gün bir çiğnem et olarak cem edilir. Sonra Allah ona 4 kelime ile bir melek gönderir. Rızkı, eceli, ameli, şakî veya saîd olduğu yazılır. Sonra ona ruh üfürülür. Kendinden başka hiçbir ilah olmayana yemin ederim ki… Biriniz kendisiyle onun cennetin arasında bir arşın kalana kadar cennet ehlinin ameli gibi amel eder. Derken yazgı onu geçer ve ölmeden önce cehennem ehlinin ameli gibi amel eder ve cehenneme girer. Şüphesiz biriniz kendisiyle onun cehennemin arasında bir arşın kalıncaya kadar cehennem ehlinin ameli gibi amel eder de… Yazgı onu geçer de cennet ehlinin ameli gibi amel eder ve cennete girer.
Biz ilmi ilahiyi bilmiyoruz. Başka bir adişe de cennetlik olanlar cennetlik amel işlerler. Cehennemlik olanlar da cehennemlik amel işlerler. Onlar onu severler der. Demek ki biz işin hakikatini bilmiyoruz. O yüzden birinin normalde gerçek manada mümin mi, kâfir mi olduğuna da hükmetme noktasında değiliz. Allah bizi affetsin inşâallâh. Allah… Devam ediyoruz Hz. Pirden. Allah insana akıbetine göre bir ad koyar. Halkın taktığı ödünç ada göre değil. Âdem’in gözü Allah’ın pak nuru ile gördüğünden atların hakikati ve iç yüzü ona ayağın oldu. Melekler onda hak nurunu görünce hepsi ona yüzüstü secdeye vardılar. Adını andım şu Âdem’in kıyamete kadar övsem, vasıflarını saysam yine övmekten acizim. Âdem bunların hepsini bildi fakat kazâ gelince nehyi bilme yüzünden hataya düştü.
Âdem bütün esmâları bilirdi, meselenin iç yüzünü de bilirdi ama ne yazık ki ona kaza tecelli edince hataya düştü. Hataya düştü. Bakın hata olarak nitelendiriyor Hz. Piron’u. Bununla alakalı benim çok hoşuma giden bir hadîs-i şerîf var. Yine Mîrâc hadisesinden. Mûsâ aleyhisselâm ile Âdem aleyhisselamın arasındaki konuşma. Bu konuyu şerh eden harika bir konuşma. Mûsâ dedi ki, sen Allah’ın kendi eliyle yarattığı, ruhundan üflediği, Meleklerine secde ettirdiği, cennette iskan ettirdiği, sonra işlediğin bir hatadan dolayı yeryüzüne indirdiği Ademsin dedi Âdem aleyhisselama. Âdem ona cevap verdi. Âdem’in cevabı. Sen de Allah’ın risalet ve kelamı ile seçtiği, içinde her şeyin açıklaması bulunan levhaları verdiği, kendine yaklaştırdığı Mûsâ’sın.
Söyle bakalım. Allah Tevrât’ı ben yaratılmazdan kaç sene önce yazmış? Bakın henüz daha Âdem yaratılmazdan önce Cenâb-ı Hak Tevrât’ı yazmış. Mûsâ dedi ki, 40 yıl önce. Bu nerenin 40 yılı belli değil yalnız ha. Bu dünyanın 40 yılı mı? Cennetin 40 yılı mı? Arş-ı Alâ’nın 40 yılı mı? Rehb-i Mahfuz’un 40 yılı mı? Yoksa ruhların yaratıldığı perdenin 40 yılı mı? Yoksa ruhlar yaratılmazdan önceki hangi perdenin 40 yılı belli değil. Böyle kendi kendine zaman dünyaya bağlamayın bunu. Sakın ha. Evet. Dedi ki 40 yıl önce Âdem dedi ki, peki orada Âdem Rabbine asi geldi ve yolunu şaşırdıkaydın. Arastalamadın mı? Tevrât’ta sen bu konuyu bilmiyor musun? Arastalamadın mı? Henüz daha Âdem yaratılmazdan 40 yıl önce Tevrât yazılmış.
Diyor ki sen bunu orada okumadın mı? Evet dedi. Beni yaratmadan 40 yıl önce Allah, beni yaratmadan 40 yıl önce Allah’ın hakkımda yazıp takdir ettiği şeyi işlememden dolayı mı beni kınıyorsun deyince Mûsâ verecek cevap bulamadı. Nesâî hariç 6 hadîs imamı bunu nakletmiş. Bazı rivayetlerde diyor ki, Âdem, Mûsâ’ya galip geldi bu tartışmada. Âdem, Mûsâ’ya galip geldi. Demek ki bir şey Âdem’e takdir edilmiş. O yasaklanan alana, yasaklanan ağaca, yasaklanan meyvaya her ne ise bu. Tevrât’ta farklı, İncîl’de farklı bu konuda söylemler var. Hristiyan mitolojisinde veya Hristiyan geleneğinde, kültüründe biraz farklı. bu konuda söylemler var. Mûsâ’ya galip geldi bu tartışmada. Hristiyan mitolojisinde veya Hristiyan geleneğinde, kültüründe biraz farklı.
Mûsâ’ya galip geldi bu tartışmada. Mûsâ’ya galip geldi bu tartışmada. Mûsâ’ya galip geldi bu tartışmada. ne oldu bununla alakalı değişik söylemler var. Ve Tâhâ 120-121’de de ama şeytân ona vesvese verdi. Ve ey Âdem sana ebedilik ağacımı ye, yok olmayacak bir mülkü göstereyim mi dedi. Bunun üzerine ikisi de ondan yediler. Demek ki onlar da böylece ne oldu? Cenâb-ı Hakk’ın kazası onların üzerinde tecelli etti. 250. Beyit’ten devam edeceğiz inşâallâh. Siz uyumaya başladınız demeyeyim ama böyle bazılarınız günün yorgunluğu basmaya başladı artık. O yüzden sohbette biraz uzun oldu. Hakkınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Allah cümrenizden razı olsun. Sürç-i lisân ettiysek affola. Rabbim cümlemizi Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye sımsıkı yapışanlardan eylesin inşâallâh.
El Fatiha. Âmîn. Evet, 1250. Beyit’ten devam edeceğiz inşâallâh.
Kaynakça ve Referanslar
- Açılış Duâsı, 1231. Beyit’e Giriş: “Allâh gecenizi hayırlı eylesin; gündüzünüzü, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin” niyâzı; Hakk’ı hak, bâtılı bâtıl bilip bâtıldan kaçanlardan eyleme duâsı — Asr 103/1-3; Âl-i İmrân 3/103 (“Hep birlikte Allâh’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin”); Bakara 2/208 (“Ey îmân edenler, hep birlikte İslâm’a girin”); Kur’ân ve Sünnet’e sımsıkı yapışıp yaşayan-yaşatan Ümmet-i Muhammed olma niyâzı; “Komple Ümmet-i Muhammed’i Kur’ân ve Sünnet mücâdelesi verenlerden eylesin” hitâbı; 1231. Beyit’ten Mesnevî okumalarına devâm ilânı; geçen dersten hatırlatma: Pâdişâh’ın huzûrunda Karga’nın Hüdhüd’ün özelliklerinin olmadığını iddiâ etmesi ve Hüdhüd’ün kendini savunması
- Karga-Hüdhüd Tartışması, Kâfir Necistir: Hazret-i Pîr’in Mesnevî beyitlerinde umûmen bir tarafı Hakk’ın sesi, diğerini hevâ-hevesin/şeytânın/kâfirlerin savunucusu olarak konumlandırması; bu bahiste Hüdhüd’ün Hakk’ı savunanı, Karga’nın hevâ-heves ve nefsin sesini temsîli — Gölpınarlı Mesnevî Şerhi I/1231-1250. beyit tefsîri; Hüdhüd’ün Karga’ya hitâbı: “Sen de küfür kelimesinin bir kef harfi, küfür sıfatlarından bir zerre bulunsa, pisliksin, necissin” — Tevbe 9/28 (“Ey îmân edenler, müşrikler ancak bir necâsettir”); îmânın ortasının olmayışı, bir kimsenin ya îmân etmiş ya etmemiş olması — Nisâ 4/136-137; Mâide 5/5; küfür bulaşıklığı-tecellîsi varsa o kişinin necis hükmü — Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanâyi; İbn Kudâme, el-Muğnî; Hüdhüd’ün kelâmının devâmı
- Kazâ Tuzağı, Bilgi Uykusu: Mesnevî beyti: “Eğer kazâ gözümü ve aklımı kapatmazsa ben tuzağı havada görürüm; fakat kazâ gelince bilgi uykuya dalar, ay kararır, gün tutulur. Kazânın bu çeşit hîlesi nâdir midir ki, kazâ ve kaderi inkâr edenin inkârı bile bil ki kazâ ve kaderdendir” — kazâ tecellî ettiğinde bildiğini unutma, yolunu aydınlatamama; Cenâb-ı Hakk’ın takdîrinin tecellîsi; sûfîlerde ferâset nûrunun dâimî olmayışı — Kuşeyrî er-Risâle; Konya’ya giderken Antalya’ya sapma temsîli; “kaderin ağını örmesi” ifâdesi; Cebriyye ve Kaderiyye fırkalarına düşmeme îkâzı — Aliyyü’l-Kârî, Şerhu’l-Fıkhi’l-Ekber; Taftâzânî, Şerhu’l-Akâid; Ehl-i Sünnet kazâ-kader dengesi: cüz’î irâdeyle yaptıklarımızdan sorumluyuz, başımıza gelecek olanı tâyin-def etme noktasında bir dâirede değil, bir dâirede mümkün; mutlak kader ve yazılı kader tefrîki; Cenâb-ı Hakk’ın kendi zât-ı ulûhiyetinde olan ilim mutlak kaderdir — Kamer 54/49 (“Muhakkak ki biz her şeyi bir kader ile yarattık”); sadaka, oruç ve duâ ile belâ-musîbet-kazânın defedilebileceği — Tirmizî, Kader 9; Hâkim, Müstedrek (“Kazâyı ancak duâ geri çevirir”)
- Üstâd Hâtırası, Rüyâda Kazâ Tevîli: Hazret-i Üstâd’ın “Mustafâ Efendi, rüyânda kazâ yapıyor musun? Arabayı deviriyor musun? — İşte oğlum, zâhirde olacak kazâ rüyâda ma’neviyatta geçiyor” tevîli; rüyâda hastalık-trafik kazâsı-yangın-iflas gibi musîbetlerin tecellî edip ma’neviyâtta geçmesi; Hazret-i Pîr’in deyimiyle “rüyânda kolunu kesseler, sabah kalktığında eline kolunun üzerine atarsın, yerinde görünce derin oh çekersin” hikmeti; tecellî etmezlik etmeyip ma’neviyâtta/rüyâda tecellî edişi — İbn Sîrîn, Muntehabu’l-Kelâm fî Tefsîri’l-Ahlâm; Saffâr, Tâbirü’r-Rüyâ; insanların bu musîbeti Ahmet’ten-Mehmet’ten bilmesi tenkîdi, hakîkatte Ahmet ve Mehmet’in orta yerde yalnız vesîle oluşu — Yâsîn 36/83; Âl-i İmrân 3/160 (“Eğer Allâh size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur”); Ahzâb 33/38 (“Allâh’ın emri takdîr edilmiş bir kaderdir”) âyetinin sohbete gireceği
- Ahzâb 38, Takdîr Edilmiş Kader: Ahzâb Sûresi 38. âyet: “Allâh’ın emri takdîr edilmiş bir kaderdir” — ilm-i ilâhîde yazılanın üzerinde tecellî edeceği; Levh-i Mahfûz’dan kopup gelirken “kalemin cızırtısını duyuyordum, hâlâ da yazıp bozuyordu” zikri (Hazret-i Pîr ve evliyânın kelâmı) — Burûc 85/21-22 (“Hayır, o şanlı bir Kur’ân’dır, Levh-i Mahfûz’dadır”); Zuhruf 43/4 (“Muhakkak ki O, katımızdaki Ana Kitap’tadır”); mutlak kader Allâh’ın zâtında duran ilimdir, değişmez; Levh-i Mahfûz’a indirilenler ise duâ-cömertlik-iyi amelle değişebilir — Ra’d 13/39 (“Allâh dilediğini siler, dilediğini sâbit bırakır — Ümmü’l-Kitâb Onun katındadır”); kader hakkında çok konuşanların bataklığa düşmesi îkâzı; Tirmizî’den hadîs-i şerîf: “Kaderin hayrına da şerrine de îmân etmedikçe îmân olamaz; başına geleceğin mutlaka geleceğini, gelmeyecek olanın gelmeyeceğini bilmedikçe îmân etmiş sayılmaz” — Tirmizî, Kader 10; Buhârî, Kader 1; Müslim, Kader 1 (Cibrîl hadîsi: îmânın altıncı rüknü kadere îmân); İbn Abbâs’tan “Ey oğul, sana bazı husûslar tavsiye edeyim: Allâh’ın emirlerine sarıl ki Allâh seni korusun; emir ve yasaklarına riâyet et ki Allâh’ı karşında bulasın; bir şey istediğinde Allâh’tan iste, yardım dilediğinde Allâh’tan dile; bütün ümmet sana fayda vermek için toplansa, ancak Allâh’ın takdîr ettiği kadar fayda verir; zarar vermek için toplansa, ancak Allâh’ın takdîr ettiği kadar zarar verir; kalemler kaldırılmış, sahîfelerin mürekkepleri kurumuştur” vasiyeti — Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme 59; Ahmed b. Hanbel, Müsned I/293
- Allâh’tan İstemek, Dilenmeme Edebi: “Bir şey istediğinde Allâh’tan iste” emri — Fâtiha 1/5 (“Ancak Sana ibâdet eder, ancak Senden yardım dileriz”); hiç kimseden dilenmemek: Ahmet’ten, Mehmet’ten, hacdan, Emine’den, şeyhten, pîrden, siyâsetçiden, bürokrasiden, milletvekilinden bir şey istememek; sûfînin yalnızca Allâh kapısının dilencisi oluşu; “Mâlikü’l-Mülk Sensin, dilediğine rahmet eder genişletirsin, dilediğine darlık verirsin” — Âl-i İmrân 3/26 (“De ki: Mülkün sâhibi olan Allâh’ım, mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın”); ibâdet ettim diye darlık verilmeyeceği zannının tenkîdi; Allâh’a ne kadar yakın olunursa o kadar zorluk verilebileceği — Ankebût 29/2-3 (“İnsanlar ‘îmân ettik’ demekle sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?”); Bakara 2/155 (“Sizi biraz korku, açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden eksiltmek ile imtihân ederiz”); “naçar kalırsanız temiz yüzlülerden bir şey isteyiniz” hadîsi avâm için geçerli, sûfîler için değil — Ebû Dâvûd, Zekât 26; Ayakkabının bağı dahi bir kimseden istememe hadîsi — Müslim, Zekât 108; İbn Mâce, Cihâd 41; Ebû Dâvûd, Zekât 28 (Sevbân’dan: “Kim bana bir şey istememe sözü verirse, ben de ona cennet sözü verebilirim”)
- Hazret-i Ebûbekir’in Cennet Ahdi: Hazret-i Ebûbekir radıyallâhu anh’ın halîfelik döneminde elinden kamçısının düşmesi hâtırası; deveyi ıhdırıp inerek kamçıyı kendi alması; etrâftakilerin “Yâ Emîrü’l-Mü’minîn, bize söyleseydin verirdik” demesi üzerine “Arkadaşım, kardeşim, canım, sevgilim Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem’e ‘hiç kimseden hiçbir şey istememeye söz ver, ben de sana cenneti söz vereyim’ buyurdu; biz Ona söz verdik” cevâbı — Müslim, Zekât 108 (Hazret-i Sevbân rivâyeti); “Ayakkabının bağı dahi” tâbirinin fıkhî bedeni: dişin ağrıdığında dahi Allâh’tan deva istemek, sohbete giderken îmân tebliğ ederken zonglamasın diye yalvarmak hikmeti — Fâtıra 35/15 (“Ey insanlar, siz Allâh’a muhtâcsınız; Allâh ise hiçbir şeye muhtaç değildir”); bugün deccâli ilaç sisteminden devâ bekleme tenkîdi (“Başın ağrıdı bir hap, omuzun ağrıdı bir hap, kesmedi bir hap daha — Allâh’tan istemeyi unuttuk”); “bütün ümmet sana fayda için bir araya gelse ancak Allâh’ın takdîr ettiği kadar fayda verebilir; zarar için toplansa ancak Allâh’ın takdîr ettiği kadar zarar verebilir — artık kalemler kaldırılmış, sahîfelerin mürekkepleri kurumuştur” — Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme 59; Ahmed b. Hanbel, Müsned; Allâh müsâade etmedikçe zarar veremeyişi ve verilen zararın da Onun izniyle oluşu — Teğâbün 64/11
- Kadere Îmân Farzdır, İslamoğlu Tenkîdi: Tirmizî’deki hadîs-i şerîf: “Kadere inanmak îmân esaslarındandır” — kaderin varlığına îmân etmeyenin îmânı îmân sayılmayışı; “Bunu böyle söylediğimde kim aklınıza gelecek?” suâli ve Mustafa İslamoğlu’nun adının açıkça zikredilmesi; “Ben normalde önceden isim zikretmezdim, artık zikrediyorum — çünkü Ümmet-i Muhammed bilir bilmez bunlara bulaşıyor” gerekçesi; İslamoğlu’nun kadere îmânı îmânın rüknü saymadığına dâir beyânlarının bizzat dinlenmiş oluşu ve bu pozisyonundan geri dönmediği tespîti — “Buradan geri dönmedi, burada sâbit duruyor” kaydı; Hanefî-Mâtürîdî akâidine göre kadere îmân farz, kazâya îmân farz, kaderin ve kazânın Allâh’a âit olduğuna inanmak farz; acının acılığı, tatlının tatlılığı, hayrın faydası, şerrin zararı hep Allâh’tandır — İmâm-ı A’zam, el-Fıkhu’l-Ekber; Aliyyü’l-Kârî, Şerhu’l-Fıkhi’l-Ekber (doğrudan alıntı: “Kader, fayda, zarar, güzellik, çirkinlik ve bunları kaplayan zamanla ve mekânla, bunlar üzerinde terettüb eden sevâb ve azâb cinsinden yaptıklarının hepsini bulunduğu durumda tayin etmektir”); Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî akâidinde de aynı hüküm — Pezdevî, Usûl; Sâbûnî, el-Bidâye; inanç/akâid meselesi olması hasebiyle mezheplerarası ittifâk
- Kader Tartışanlardan Uzak Durma: Ebû Dâvûd’dan hadîs-i şerîf: Kaderle tartışan cahil kişiyle oturulmaz, onunla bu konu konuşulmaz — Ebû Dâvûd, Sünnet 16; İbn Mâce, Mukaddime 10; İbn Mâce’den Hazret-i Âişe radıyallâhu anhâ rivâyeti: “Kim kader hakkında bir şey konuşursa kıyâmet gününde ondan sorulur; kim bu hususta konuşmazsa sorguya çekilmez” — İbn Mâce, Mukaddime 10; Taberânî, Mu’cemü’l-Evsat; Ebû Hüreyre rivâyeti: “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bizim yanımıza çıktı, kader üzerine tartışıyorduk. Yüzü kıpkırmızı oldu, iki şakağı nar dâneleri gibi oldu ve ‘Siz bununla mı emrolundunuz? Yoksa ben bununla mı gönderildim? Sizden öncekiler bu hususta tartıştıkları için helâk oldular. Bir daha onun hakkında tartışmayacaksınız’ buyurdu” — Tirmizî, Kader 1; İbn Mâce, Mukaddime 10; Huzeyfe radıyallâhu anh rivâyeti (Ebû Dâvûd): “Her ümmetin bir mecûsîsi vardır, bu ümmetin mecûsîleri kader yoktur diyenlerdir. Onlardan ölenlerin cenâzelerinde bulunmayın, hastalananları ziyâret etmeyin; zîrâ onlar deccâlın cemâatidir, onları deccâla katmak Allâh’ın üzerine bir hak olmuştur” — Ebû Dâvûd, Sünnet 17; Ahmed b. Hanbel, Müsned V/407 (“Kaderiyye bu ümmetin mecûsîleridir”); küfrü sâbit olan kimsenin cenâze namâzının kılınmayışı ilkesi; Hazret-i Ömer’in Huzeyfetü’l-Yemânî’yi takip etmesi: Hazret-i Peygamber’in münâfıkların listesini yalnız Huzeyfe’ye vermesi hâtırası — Buhârî, Menâkıb 25; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe 16; Bezzâr’dan Hazret-i Âişe rivâyeti: “Kaderden kaçmak bir işe yaramaz; buna karşılık duâ etmek yararlı olur… Duâ belâ ile karşılaşır, kıyâmete kadar birbirleriyle mücâdele ederler” — Bezzâr, Müsned; Hâkim, Müstedrek (duâ ile kazâ-belâ def edilmesi bahsi)
- Allemel-Esmâ, Âdem ve Havvâ: Konu başlığı Hazret-i Pîr tarafından koyuluyor: “Âdem aleyhisselâmın hikâyesi, açıkça emre uyup tevîli terk etmedi, gözünü kazâ ve kaderin bağlaması”; “Allemel-Esmâ’ya bey olan, her damarında yüz binlerce ilim bulunan, insanların atası, her şeyin adını nasılca öylece bilmiş, sonunda ne olacaksa sonuna kadar âgâh olmuş” beyti; eşyâya ne lakap verdiyse değişmemesi, çevik dediği tembel çıkmamış olması; sonunda mü’min olacakları ve kâfir olacakları önceden görmesi — Bakara 2/31 (“Allâh Âdem’e bütün isimleri öğretti; sonra onları meleklere göstererek ‘Eğer sâdıklar iseniz bunların adlarını bana söyleyin’ buyurdu”); Bakara 2/33 (“Ey Âdem, bunların isimlerini onlara söyle”); İbn Kesîr, Tefsîr Bakara 2/31; Kurtubî Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân; Âdem’in hem insanların atası hem peygamberlerin ilki olması; “Peygamberliğin atası ise Hazret-i Muhammed Mustafâ’dır” hükmü — “Âdem su ile çamur arasındayken ben peygamber idim” ve “Ben yaratılanların evveliyim” hadîs-i şerîfleri — Tirmizî, Menâkıb 1; Hâkim, Müstedrek II/416; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ; varlığın evveli-âhiri olarak Hazret-i Muhammed Mustafâ; Tevbe Sûresi 35. âyet (sohbette bu şekilde zikredildi, muhtemelen Bakara 2/35 kastedilmiştir): “Ey Âdem, sen eşinle birlikte cennette otur, dilediğiniz yerlerde onun meyvelerinden bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın, yoksa ikiniz de zâlimlerden olursunuz”; Havvâ ile beraber cennetteki iskân emri — A’râf 7/19-22
- Zâhir-Hakîkat, Cebrâîl-Dıhye-Meryem: Beşer nezdinde eşyânın adı görünüşüne göredir, Allâh katında iç yüzünde hakîkatine göre verilir; Cebrâîl aleyhisselâmın Dıhyetü’l-Kelbî sûretinde gelmesi — Müslim, Îmân 1 (Cibrîl hadîs-i şerîfi: İslâm, îmân, ihsân suâlleri); Buhârî, Îmân 37; ihsân: “Allâh’ı görüyormuş gibi yaşamak” tanımı; Dıhye’nin erkek güzeli-yakışıklı oluşu hâtırası; “Tanıdınız mı? Dıhye idi — Hayır, o Dıhye değildi, o Cebrâîl kardeşimdi, size dîninizi öğretmeye geldi” rivâyeti; Meryem aleyhâsselâma Cebrâîl’in insan sûretinde görünmesi — Meryem 19/17 (“Ona rûhumuzu göndermiştik, tam bir insan olarak görünmüştü ona”); Meryem annemizin “Ben iffetli bir kadınım, benden uzak dur, eğer Allâh’tan korkuyorsan” diyerek Cebrâîl’e hitâb edişi — Meryem 19/18; Cebrâîl’in “Ben Rabbinin elçisiyim, sana tertemiz bir oğul bağışlamak için geldim” açıklaması — Meryem 19/19; Cebrâîl’in bu hitâba irkilişi hâdisesi; varlığın görüntüde insan olup hakîkatte melek, cin, şeytân, kâfir cinnî, mü’min cinnî olabilmesi — A’râf 7/179 (“Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağı”); Furkân 25/44; hakîkati görecek basîret gözü gereği; bir olayda iki şâhid, kadınlarda dört şâhid gerekmesi — Bakara 2/282; Nisâ 4/15; kadınların duygusal ve ma’nevî idrâke hızlı açılması; İzmitli Gürcan ile ilgili latîfe: “Dervişliği yapan benim, rüyâyı gören bizim hanım — Efendim tecellîyât böyle demek ki” sohbet hâtırası; Cemil’in “yer değiştirme olmazsa hanım onun yattığı yerde görüyordur gibisinden” esprisi; tecrübeyle sâbit ma’nevî açılma farklılığı
- Mûsâ Asâsı, Firavun, Ejderhâ: Mûsâ aleyhisselâmın elinde asâ nazarında odun, Yaratan yanında ejderhâ oluşu; Mûsâ’nın kısası: Mısır’da bir kişiyi bir tokatla öldürmesinin ardından kaçışı, Şuayb aleyhisselâmın yanına gitmesi, çeşme başında Şuayb’ın kızıyla karşılaşması, kızın “babama yardım et” talebi üzerine Şuayb’la anlaşması, sünnet olan çatallı asâ şeklinin tâbir edilmesi — Kasas 28/22-28; Tâhâ 20/17-18 (“Ey Mûsâ, sağ elindeki nedir? — O benim asâmdır, ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim, onda başka hâcetlerim de vardır”); Mîrâc hâdisesinde peygamberlerin Mûsâ’ya “Yâ Mûsâ, Allâh’ın önünde neden bu kadar sözü uzattın da edepsizlik ettin?” itâbı ve Mûsâ’nın “Sevgiliyle bir kelime daha fazla nasıl konuşabilirim diye düşündüm, biraz daha Onunla zamân geçirmek için böyle anlattım” cevâbı — Müsned-i Ahmed; Firavun’un huzûruna çıkılması ve büyücü yarışı — A’râf 7/103-126; Tâhâ 20/57-73; Yunus 10/75-82; Firavun’un müneccim/büyücülerinin ayağa kalkması, Mûsâ’nın “buyurun siz gösterin” demesi ve rakiplerin sihirlerini başlatması — A’râf 7/116 (“Attıkları zaman insanların gözlerini büyülediler”); Cenâb-ı Hakk’ın vahyetmesi “Elindekini Allâh’ın ismini anarak at” — Tâhâ 20/69; A’râf 7/117 (“Biz de Mûsâ’ya ‘asânı at’ diye vahyettik. Bir de ne görsünler, o hemen onların uydurduklarını yakalayıp yutuveriyor”); asânın kocaman bir ejderhâ oluşu, bütün müneccim-büyücüleri yutması; Mûsâ’nın korkup kaçması, Cenâb-ı Hakk’ın “Korkma, sen benim katımdan peygambersin, benim peygamberlerim korkmaz” hitâbı — Tâhâ 20/67-68; Neml 27/10; büyücülerin “Mûsâ’nın Rabbine îmân ettik” demesi — A’râf 7/120-122; Tâhâ 20/70; “nice sopa olarak gördüğümüz ejderhâdır, nice ejderhâ gördüğümüz sopadır; nice kuvvetli gördüğümüz zayıf, nice zayıf gördüğümüz çok kuvvetlidir; nice insan sûretinde melek, şeytân, kâfir cinnî, mü’min cinnî vardır bilemeyiz; nice insan sûretinde insanlar vardır hayvandan daha aşağı mahlûk” tespîti — Furkân 25/44; A’râf 7/179
- Ömer-Ebû Cehl, Âdem-Mûsâ Tartışması: Görüntüdeki isim ile hakîkatteki isim farkı: Hazret-i Ömer’in dünya aleminde adı “Pûta Tapan” iken elest bezminde adının “Mü’min” oluşu — A’râf 7/172 (“Rabbin Âdemoğullarının belinden zürriyetlerini alıp onları nefislerine karşı şâhid kıldı: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”); Ebû Cehl’in Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem peygamberliğini îlân edinceye kadar adının “Ebû’l-Hakem” (hikmetin babası) olması, ancak peygamberliğin tecellîsiyle “cehâletin babası” olarak açığa çıkması; zâhirde mü’min görünenlerin hakîkatte kâfir olabilmesi ihtimâli ve dış görünüşe göre hüküm verme yetkimizin bulunmayışı; Âdem aleyhisselâmın bütün esmâyı bilip meselenin iç yüzünü bilmesine rağmen kazâ gelince nehyi bilme yüzünden hatâya düşmesi — Hazret-i Pîr’in “hatâ” olarak nitelendirişi; Âdem-Mûsâ münâzarası (Mîrâc rivâyeti): Mûsâ’nın “Sen, Allâh’ın kendi eliyle yarattığı, rûhundan üflediği, meleklerine secde ettirdiği, cennette iskân ettirdiği, sonra işlediğin bir hatâdan dolayı yeryüzüne indirdiği Âdem’sin” hitâbı; Âdem’in cevâbı: “Sen de Allâh’ın risâlet ve kelâmı ile seçtiği, levhaları verdiği, kendine yaklaştırdığı Mûsâ’sın — söyle bakalım, Allâh Tevrât’ı ben yaratılmazdan kaç sene önce yazmış? — Kırk yıl önce — O halde Âdem’in Rabbine âsî gelip yolunu şaşırdığını arastalamadın mı? Tevrât’ta bilmiyor musun? — Evet — Beni yaratmadan kırk yıl önce Allâh’ın benim hakkımda yazıp takdîr ettiği şeyi işlememden dolayı mı beni kınıyorsun?” — Nesâî hariç altı hadîs imâmının naklettiği Âdem-Mûsâ münâzarası — Buhârî, Kader 11, Tefsîr Tâhâ 1, Enbiyâ 31; Müslim, Kader 13-16; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Tirmizî, Kader 2; İbn Mâce, Mukaddime 10; “Âdem, Mûsâ’ya galip geldi” rivâyeti; Hristiyan-Tevrât-İncîl kültüründe cennetteki buğday ağacı, ebedîlik ağacı, kâinât ilminin bulunduğu ağaç tevîlleri ihtilâfı — İbn Kesîr, Tefsîr Bakara 2/35; İsrâîliyyât rivâyetlerinin dikkatle değerlendirilmesi; Tâhâ 20/120-121 (“Şeytân Âdem’e vesvese verip ‘Ey Âdem, sana ebedîlik ağacını ve yok olmayacak bir mülkü göstereyim mi?’ dedi. Bunun üzerine ikisi de ondan yediler, avretleri kendilerine göründü, cennet yapraklarını üst üste yamayıp örtünmeye başladılar”); Âdem ve Havvâ üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın kazâsının tecellî edişi; bir sonraki dersin 1250. Beyit’ten devâm edeceği ilânı; “Sohbet biraz uzun oldu, hakkınızı helâl edin, bizden yana da helâl olsun; sürç-i lisân ettiysek affola; Rabbim cümlemizi Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye sımsıkı yapışanlardan eylesin” kapanışı ve el-Fâtiha — Nisâ 4/86 (“Selâm ile selâmlandığınız zaman siz de ondan daha güzeliyle veya aynıyla karşılık verin”)