Selâm, 1275. Beyit ve Demirtaş
Selamünaleyküm! Allah gecenizi hayırlı eylesin inşaallah. Cenâb-ı Hakk’ın ömrünüze hayırlı eylesin. Cenâb-ı Hak cümlemize îmân edip hayırlı ameller işleyenlerden eylesin. Rabbim cümlemizi insanlara hak ve hakikati tebliğ eden, hak ve hakikati yaşayan kullarından eylesin. Cenâb-ı Hak cümlemizi insanlara hakkı ve sabrı tavsiye edenlerden eylesin. Rabbim ümmet-i Muhammed’e yardım eylesin. Ümmet-i Muhammed’e ikram eylesin. Ümmet-i Muhammed’e ihsan eylesin. Ümmet-i Muhammed’i gavurların karşısında yenilenlerden eylemesin. Kaldığımız yerden devam edeceğiz inşaallah. Geçen hafta 1275. Beyit okumuştuk. 1275. Beyit, adamları, hayvanları, cemâdât ve nebâtâtı mat eden araslanım. ölümle alakalıydı. Tavşan aslanı neyle karşılaştığını anlatıyordu.
Demirtaşlara da teşekkür ediyorum. Demirtaşların yeri bize ayrı. Allah hepsinden de razı olsun. Arada böyle bir tırnak açalım, söyleyelim inşaallah. Evet. Bir gün bir yere yerleşecek olursam demirtaş birinci sıralı. Eski demirtaş kalmasa da orada dağın tepesinde bir yer buluruz artık kendimize. İnşaallah.
Cüziyât ve Külliyât Ölüm Tecellîsi
Tavşan niçin geç kaldığını, başına ne geldiğini aslan anlatıyordu. Ve dedi ki ben ölüm korkusu yaşadım, ölümle karşılaştım. Onu anlatıyordu. Onu anlatmaya devam ediyor. Bunlar cüziyattır. Külliyatın da onun yüzünden renkleri sararmış, kokuları bozulmuştur. bu ölüm bütün her tarafı sarar. Bu ölüm küçük kıyamet gibidir. Ama bu cüziyat olarak insanın kendi üzerinde yaşadığı ölüm korkusu, ölümle yüzleşme, onunla burun buruna gâme bu aynı zamanda da bütün külliyatta ne yapar? Bu ölümü yaşar. Çünkü Âyet-i Kerime’de her nefis ölümü tatacaktır. Âyet-i Kerimesi mûcibince her nefes, her nefis, her yaratılan şey ölümü tadacak. yaratılan ne var ise o ölüm denilen o olguyla karşılaşacak. O yüzden o ölüm olgusuyla karşılaşmanın tecelliyâtı, onun insanları veya hatta nebâtâtı, cemâdâtı sararıp soldurması gayet normal.
Cihan gâh sabredip gâh şükrettikçe bağlar bahçeler gâh giyinir, gâh çırt çıplak kalır. Baktığımızda bahar gelir, bahar gelince her taraf yeşillenir, çiçekler açar, ağaçlar meyve verir, kuşlar, ondan sonra hayvanlar doğum yapar, neşv ü nemâ bulur, her şey camlanır. Ama gel gelin, sonbahar gelince, kış gelince hepsi de ölüm denilen şeyle karşılaşır. Hatta Bedîüzzamân’ın Haşir Risâlesi vardır bununla alakalı. Haşir Risâlesi’nde bütün o bakter kâinata bahar gelince bütün her şey yeşillenir, ondan sonra hepsi de yok olur gider, Allah onları tekrar diriltir diye örnekler. Hazret-i Pîr de diyor, cihan gâh sabredip gâh şükrettikçe bağlar bahçeler gâh giyinir, gâh çırt çıplak kalır. Gâh giyinir dedi her meyvanın, her sebzenin, her yaratılanın bir baharı vardır.
Kimisi karın içerisinde çiçek açar, kimisi yazın ortasında çiçek açar. Kimisinin baharı ayı kıştır, kimisinin baharı ayı sonbahardır, kimisinin baharı ayı bildiğimiz bahardır, kimisinin baharı ayı yazdır. O normalde çiçeklerin ve hatta ağaçların, bitkilerin kendi istidatlarına göre kendilerince bir baharı ayı vardır. O baharı ayı onlara geldiğinde hepsi de neşv ü nemâ bulur. Ama bir de komple külli bir baharı ayı vardır. kış çıkarken bütün her şey yeşerir, bütün her şey yeniden camlanır. Hazret-i Pîr de onu diyor, gâh giyinir, gâh çıplak kalır. Sonbahar kış gelince de hiçbir şey kalmaz.
Güneşin Batışı, Yıldızların İhtirâkı
Böylece onlar da bir şekilde küçük kıyamet olan ölümü tatmış olurlar. Güneş ateş renginde doğmuşken diğer bir saatte baş aşağı batar. Göklerde pırıldayan yıldızlar zaman zaman ihtirâka uğrarlar. Güneşe bakıyorsunuz sabahleyin pırıl pırıl bütün canlılığıyla, bütün ışığıyla, nuruyla, kızgınlığıyla, bütün bulunduğu yerdeki dünyaya hem ısı veriyor hem ışık veriyor. Akşam olduğunda da ne yapıyor? Bize göre batıyor, başka yere doğuyor, bize batıyor. Böylece güneş vazifesini yapıyor. Doğduğunda aydınlatıyor, battığında da kararıyor. Aynı şekilde de gökte ne var? Yıldızlar var, küçüğünden büyüne kadar. Bunlar da güneşin durumuna göre ama parlıyorlar ama sönüyorlar. Bir de daha küçük yıldızlar var, ömrünü bitiriyor.
Ömrünü bitirince de ne yapıyor? Bir meteor parçası gibi veya bir gezegenin çekim alanına giriyor, parçalanıyor, gidiyor. Veya da uzayın boşluğunda parçalanıp, un ufak olup gidiyor bir gezegenin veya daha büyük bir meteorun çekim alanına giriyor. Onunla beraber hareket ediyor ama bir müddet sonra yok olup gidiyor. Güzellikte yıldızlardan daha parlak olan ay da ince ağırıya tutulup hilal olur.
Ayda Sarsıntı, 850 Yıllık Kerâmet
Çok sakin ve edebli olan bu yeri de sarsıntı sıtmaya düşürür. Burası benim çok tuhafıma gitmişti, bu beyti. Bilhassa ikinci okuduğum yer, çok sakin ve edebli olan bu yeri de sarsıntı sıtmaya düşürür, ayı. Şimdi böyle olunca dedim ki ayda depremler oluyor mu? Deprem oluyor, oluyor ya hayat yok. Neyse başladım incelemeye. 1977 yılında bir çalışmayla karşılaştım. 1977 yılında ayda depremlerin olduğunu tespit etmişler. 850 yıl önce Hazret-i Pîr ayda sarsıntı ve sıtmaya düşürür demiş. Sarsıntı ve sıtmaya düşürür demiş. Dedim ki koca Pîr’in kerametine bakın dedim. 850 yıl önce çok heyecanlandırdı burası beni. 850 yıl önce beytte çok sakin ve edebli olan bu yeri de sarsıntı sıtmaya düşürür demiş. Sıtma ne yapar?
Titretir insanı. Üşütür titrersiniz. Ve kendimce dedim ki bunun arkasında mı bir şey çıkmalı? Ayda deprem mi oluyor? Ne oluyor, ne gidiyor, ne bitiyor diye araştırmaya başladım. Bir araştırmaya karşılaştım. 1977 yılında tespit etmişler. Ayda depremler devam ediyor. Ayın yüzeyi her ne kadar kayalarla ve incelemişler ayın yüzeyini, merkezini, çekirdeğini ne nedir, ne nedir, ne ne değildir. Uzun bir çalışma yapmışlar. Ve Ayda volkanik patlamalar olmuyor ama hala depremler devam ediyor. Daha enteresanı, miyâdını doldurmuş meteorlar çok hızlı bir şekilde. Ayda çünkü bizim buradaki gibi bir gök seması yok. direk uzay boşluğu, direk uzay boşluğu olunca meteorlar herhangi bir dirençle karşılaşmadan büyük bir hızla, ağırlığı ne kadarsa, hızla ayın yer çekimine girince hızla vuruyor bütün arıza.
Öyle olunca Ayda meteorun büyüklüğüne göre sarsıntı hiç bitmiyor. Tehlike de bitmiyor. ay aslında tekin bir yer değil, nazlı nazlı süzüle süzüle gidiyor ama her nazlı yürüyenin tekmesi sert oluyor. Her nazlı böyle süzülerek gidenin demek ki içinde aykırı şeyler oluyor. tavsiye etmiyoruz Ayda dolaşmaya falan çıkmayın. Herhangi bir kafa kafanıza bir meteor patlayabilir hatta depremlerle karşılaşabilirsiniz. Çünkü depremler devam ediyor. Meteorlardan dolayı da sarsıntılar devam ediyor. Hazret-i Pîr 750 yıl önce, 800 yıl önce Ayda sarsıntıların devam ettiğini ve orada titremenin devamı. Çünkü büyük bir meteor kütlesi düşünün vurduğu yere vurunca yer sarsıntı titriyor. O ne kadar büyük bir güçle vuruyorsa o meteorun büyüklüğüne göre.
Dünyaya gelen meteorlar dünyada böyle bir gök sistemi olduğundan dolayı sürtülmeye maruz kalıyor. Sürtülmeye maruz kaldığı için büyük bir hızla vurmuyor dünyaya. Ve Cenâb-ı Hak dünyayı koruyor muhâfaza ediyor. Cenâb-ı Hak dünyayı koruyor muhâfaza ediyor. Yoksa o meteorların sağına dünyaya gelmiş olsa yerle yeksan olur. Cenâb-ı Hak muhâfaza ettiğinden koruduğundan dolayı Rabb’i muhâfaza etmiş, korumuş. Bu meteor sağnaklara gelmiyor. Ama aya gidiyor mu? Evet. Diğer gezegenlere gidiyor mu? Evet. Ve o sarsıntıyı Hazret-i Pîr 800 yıl önce bize söylüyor.
Dağların Kumlanması, Meteor Muhâfazası
Nice dağlar bu ansızın gelen felaketten dolayı yeryüzüne kumlar gibi dağılıvermiştir. dağa bakıyorsunuz ama bir felaket gelmiş. Artık dünya kurulduğundan beri ne kadar felaket geldi, ne kadar tufan oldu, ne kadar dağlar un ufak olup yeniden dağ oluştu. Bir tarafta un ufak olurken başka bir yerde volhenik dağlarla oluştu. bu sadece günümüz için kullanabileceğimiz bir beyt değil. dünya yaratıldığından beri, var olduğundan beri türlü şekillere dikildi, türlü şeyler oldu. Düşünebiliyor musunuz? Kocaman devasa tepeler, dağlar olurken devasa çukurlar oluştu. Bir tarafta çukur oluşurken bir tarafta dağ oluştu. Kimisi un ufak oldu, yerle eksan oldu. Kimisi yeniden bir volkanik patlamalarla dağlar oluştu.
Gibi düşünülebilir. Ama şu anda da bir deprem olduğunda veya felaket geldiğinde dağın un ufak olup gidiyor. Bir bakıyorsunuz biraz yağı fazla oluyor. Bir toprak kayması oluyor. Bir heyelan oluyor. Bir heyelan oluyor. Dağ diye bir şey kalmıyor. Eriyor gidiyor. Kayasıyla, topuyla, toprağıyla, her şeyle kayıyor gidiyor. Allah muhâfaza eylesin. Ve hele depremlerde dağların yerinin değiştiği, oynadığı daha da büyük deprem olursa yerle eksan olur, un ufak olur gider. Ve depremcilerin dedikleri fay hatlarındaki oynamalar, fay hatlarındaki enerjilerin gelip gitmesi, o enerjinin açığa çıkması, böylece açığa çıktığı yerde çöküntülere, sarsıntılara veya devasa dağ gibi gördüğümüz şeyin un ufak olduğunu da görebilir miyiz?
El cevap görebiliriz. Enteresan beytler bunlar. Böyle bundan 800 yıl öncesine baktığımızda kerâmet varik beytler.
Havadan Bulaş, Vebâ Tespîti
Rûhla eş olan hava bile kaza baş gösterince vebâ kesilir, ufu netlenir. ben sizi tekrar şimdi 800 yıl öncesine gideceğim. 800 yıl önceye gittiğinizde havadan bulaşan bir hastalık var mı? Tespit edilmesi mümkün değil değil mi? Hz. Pirdio, rûhla eş olan hava bile kaza baş gösterince vebâ kesilir, ufu netlenir. havadan bulaş olur. Bugünkü sağlık sistemi bulaş diyorlar ya, normalde havadan bulaşmayı da insanlık yeni öğrendi daha. İnsanlık havada mikroorganizmaların uçuştuğunu yeni öğrendi insanlık ama 850 yıl öncesinden Hz. Pirdio bize buna işaret ediyor. Hava bile kaza baş gösterince vebâ kesilir, ufu netlenir. Bununla alakalı sağlık bakanlığının kendimce bu hava yoluyla bulaşın tarifini buraya aldım.
Sağlık bakanlığı hava yoluyla bulaşmayı mikroorganizmaları içeren partikül ya da toz parçacıkları havada uzun süre asılı kalır ve hava akımlarıyla geniş alanlara yayılır. Solunarak duyarlı konak tarafından alınırsa hava yoluyla bulaş meydana gelir olarak tanımlamış bu havadan bulaşmayı. Demek ki 850 yıl önce Hz. Pirdio havadan da bir hava yoluyla bulaşın olacağını ve insanlara o soludukları havadan o gün için vebâ kesilir diyor. insanları o esnada çaresiz derdi vebâ ve o çaresiz derde hava yoluyla bulaşılabileceğini, hava yoluyla o kimsenin hasta olacağını yine 850 yıl önce bize beyan ediyor. Bana çok böyle kerâmetvâri beytler olarak geldi. Bilmiyorum siz ne düşüneceksiniz ama 850 yıl önce eserlerden böyle bir işaret çıkarmak biraz zor ama Hz.
Pirdio gerçekten muhteşem tespitler yapmış geleceğe yönelik.
Batı’nın Mesnevî İlgisi, Öze Sırt
Zaten Mesnevî’yi ve Dîvân-ı Kebîr’i Muhyiddîn İbn Arabî Hazretlerinin Fusûs’unun fituatını Batılılar dedik dedik çok inceliyorlar. Bakın o kadar çok inceliyorlar ki bugün Batı’nın teknolojisinin altında, Batı’nın biliminin altında bunların payı var. Batı Fusûs’u bizden iyi biliyor. Fütûhât’ı bizden iyi biliyor. Mesnevî’yi bizden iyi biliyor. Bizden iyi biliyor. Dîvân-ı Kebîr’i bizden iyi biliyor. biz bir de Cumhuriyetle beraber bunların hepsine de sırtımızı dönmüşüz. adı milli olan eğitim bakanlığı ne yazık ki milli olmamış. Adı milli ama. bir şeyin başına milli koyunca milli olunmuyor. Böyle yutturuyorlar bize. Başına milli koyuyorlar biz ona milli olarak görüyoruz. Değil. eğitimin başına milli kelimesini koyunca milli olmamış.
Sırtımızı dönmüşüz biz bunlara. Enteresan bir şey. ilk Mevlânâ araştırmaları yapanlar Batılılar. Batılı insanlar. İbn Arabî araştırmalarını yapanlar Batılılar. O kendi dillerine çevirmişler. Ne kadar büyük acziyet. Biz Batılılar’ın dilinden kendi dilimize çevirmişiz. Mesnevî’nin ilk çevirisi Türkçe çevirisi Farsçadan değil. Bunlar acı şeyler. Veya da İbn Arabî’nin Fusûs’u, Fütûhât’ı ilk çevirileri hani… Arabcadan veya Osmanlıcadan Türkçe’ye değil. elin yabancısı gelmiş, incelemiş, araştırmış, çevirisini yapmış. Tezler hazırlamışlar. düşünebiliyor musunuz? Bu çok yakın bir zamanda Konya’da Mevlânâ araştırma kürsüsü kuruldu üniversitede. Ve Çanakkale’den sonra kurdular. Çanakkale’de kuruldu Mevlânâ araştırma kürsüsü.
Çanakkale’den sonra kurdular Konya’da Mevlânâ araştırma kürsüsü. Ama Londra’da var. Çok eski bir yer. Çok eski bir yer. Bu bir yer. Bu bir yer. Bu bir yer. Bu bir yer. Bu bir yer. Bu bir yer. Bu bir yer. Ama Londra’da var. Çok eski hem Londra’da. Ve o Londra’da araştırma kürsüsünün başındaki profesörle tanıştıydım. Kıbrıs Türkü kendisi. Biz bunları, biz sırtımızı dönmüşüz. Döndürmüşler yani. enteresan bir şey. İnsan bunları bakınca, araştırınca diyorsun ki bizim topraklardan çıkmış. İslâmî kesim de sırtını dönmüş bunlara. Öyle nitelendireyim. biz gitmişiz. Mevdûdî’yi çevirmiş, getirmişiz. Biz gitmişiz. Mısır’dan Muhammed Abduh çevirmiş, getirmişiz. Biz gitmişiz. Hadîs-i inkarcısı, şeriatı çevirmişiz, getirmişiz.
Biz gitmişiz. Böyle nerede sapkın insanlar var. Onların kitaplarını dini olarak reformist, modernist, dinde reform yapmaya uğraşanlar, bazı ayetleri yok edelim demeye çalışanlar, bazı hadîsleri yok edelim demeye çalışanlar, hadîsleri komple red edenlerin biz eserlerini çevirip Anadolu’ya getirmişiz. bir Anadolu’daki İslâmî bir kesim, mesela Kevserî’yi tanımıyor bu kadar. İbn-i Hacer’i tanımıyor bu kadar. Son devrin ulemasını, Osmanlı ulemasını tanımıyor hiç kimse. Ama gidip bir Muhammed Abduh tanıyor. Veya gidip bir hadîs inkarcısı Ali Şerîatî’yi tanıyor. Veya bir mezhepsiz kimseyi tanıyor. Bunların kitaplarını da çeviri haline getiriyorlar. Tavuk bunun arkasında çok büyük oyunlar var. İslâm toplumunu bir ve beraber görmek istemeyenler bu tip şeylerle bizi oyalıyorlar.
Biz onları dine yardımcı oluyor, dini hizmetlere yardımcı oluyor zannediyoruz. bir kısım sapkın kitapları bedava darıtıyorlar. Ve insanlar okuyorlar bunları. Ve içeride dini çatışmalar öngörüyorlar ki insanlar bu farklı şeyleri okudukça birbirleriyle çatışıyorlar. Mesnevî okumalarını geriye doğru döndüreyim.
Yahûdî Vezir Kıssası, Örgütler
Bir Yahûdî vezir vardı. Aslında Yahûdî’ydi ama Hristiyan görünüyordu. Ve Yahûdî oradaki padişahla anlaşmıştı. Hristiyanları nasıl bölüp parçalayacağını dair plan yapmışlardı. Ne yapmıştı? Her kavme, her topluluğa ayrı risâleler hazırlamıştı. Ve hepsini ayrı risâleler hazırlayıp ayrı ayrı onlara din anlatmıştı. Ve ondan sonra da demişti ki ben öleceğim. Benim ölümümü de göreceksiniz. Ve hepsine de halîfelik tayin vermişti. Dedi ki benim yerime sen geçeceksin, öbürküne sen geçeceksin, öbürküne sen geçeceksin, öbürküne sen geçeceksin. Ve o öldükten sonra herkes o vasiyetleri okudu ve birbirlerine kılıç çekip birbirleriyle savaştılar. Ve birbirlerini kıyasaya kıydılar. Ve böylece Yahûdî vezirle padişahın oyunu tuttu.
Bakın bu Yahûdî vezir ve padişah oyunun İslâm dünyasında Âdem’den itibaren oynanan bir oyundur. Biz farklılıklarımızı ve meşreplerimizi savaş aracı olarak kullanırız. Zenginlik olarak kullanmayız. Savaş aracı olarak kullandığımızda biz birbirimizi yiyip bitiririz. Ümmet ne yazık ki birbirini yiyip bitiriyor. Bakın Ortadoğu’da dediğimiz bölgede çıkan bütün gruplar Müslümanlara yöneliktir. ne çıktı? Dâiş çıktı. Müslümanları öldürdü. Müslümanları şehit etti. Müslümanların kadınlarının kızlarının ırzına geçti. Onları kendince cariye etti. Ondan önce ne çıktı? Neydi adı? el-Kâide çıktı. Onlar da Müslümanlarla savaştı. el-Kâide savaştı. Eli silah tutan örgütlerin hepsi de Müslümanlarla savaştı. Hiç kimse İsrail’le savaşmadı.
Mossad’la Yahudilerle savaşmadı. Ama söylemlerinde, söylemlerinde bu öyle savaşacaklarını söylediler. Zaten hep en enteresan noktası bu. Herkes bizdenmiş gibi çıkıyor. Bizim için savaşacağını, mücâdele edeceğini söylüyor. Ama ne yazık ki yularını tutanlar başkaları. Ağızlarını gemi vurup istediği tarafa götürenler başkaları. Ne yazık ki Müslümanlar bu konuda kendi kendilerine malik değiller. Bunun bu tip örgütlerden tutun. Bir kısım tarîkatlardan, cemâatlerden tutun. Bir kısım partilere varıncaya kadar böyle. Ve bu acı bir şey. Bir bakıyorsunuz, mücâhid görüyorsunuz. Bir bakmışsınız İngiltere’de oturma almış. Orada oturuyor adam kevf çatıyor. Bir bakmışsınız adam vatan millete yola çıkmış. Ohoo!
Mücâhidken müteahhit olmuş sonra it olmuş. İtlikten de çıkmış, bayağılaşmış. Olmuş da olmuş. Olmuş. Adamda ne din kalmış, ne îmân kalmış, ne namus kalmış, ne şeref kalmış, ne haysiyet kalmış. Dünya bunu al aşağı etmiş. Aşağılık bir varlık haline gelmiş. Ama yola çıkarken biz de beraber yola çıkıyormuş gibi görünmüş. Ve ne acı ki İslâm dünyasında bu tip örnekler gün geçtikçe daha da artıyor. Neredeyse bunların yapmış olduğu pisliklerden dolayı Müslümanız demeye utanacağız. İnsanlar gün geçtikçe Müslümanlardan tiksinmeye başlıyor. Bu bizim içimizden çıkmış olan çukur, bulaşık, böyle bayağı insanlardan kaynaklanıyor. Dünyaya tapan, heva hevesine tapan insanlardan kaynaklanıyor. Ve bu Ümmet-i Muhammed hep bunlardan çekiyor.
Daha önceki Müslümanlar da, Îsevîler de, Mûsevîler de, İbrâhîmîler de, Âdem’e kadar hep bunlardan çekti. Kim ne çekti ise. Bütün topluluklar kendi içlerinden çıkan bayağı ve aşağı insanlardan sıkıntı çıkıyor. Ailelerde, sülalelerde, kavimlerde, dini topluluklarda bunlardan sıkıntı çıkıyor. Allah muhâfaza eylesin. O yüzden Hazret-i Pîr, mevzunun başına gelelim, 850 yıl önce bulaşın havadan da olabileceğini tespit ediyor. Bulaş havadan da olabilir. Ve soluduğun hava vebâ kesilir diyor. Biz oradan çıktık Muhammed ama biz bu bilgiye, bu ilme, sırtımızı döndüğümüzden, bunu bilmediğimizden, okuyanlar da, bu mevzulayı okuyanlar, şerh edenler de, papağan gibi bir başkası ne demiş ona bakıyor. Bakarak şerh ettiğinden, kes kopyala yapıştır yaptığından dolayı bunları tespit edemiyorlar.
Üzerinde yoğunlaşsa, her bir iti ayrı ayrı tefekkür etse, Hazret-i Pîr burada ne demek istedi? Hangi ayeti kerimeye atıfta bulundu? Hangi olaya hangi hadiseye atıfta bulunmuştur diye üzerinde tefekkür etse, üzerinde düşünse, o da benim bulduğumu, benim gördüğümü görür. Ama ne yazık ki öyle de değil. Mesnevî okuyacaksa düz metin gibi okudu geçti. Bu beyitte ne demek istedi, ne anlatmaya çalıştı diye bakmadı. Ben özellikle bu beyitleri okuduktan sonra baktım, eski elimde birkaç tane Mesnevî tercümesi var, onlara baktım, hiç alakası yok. Allah affetsin kendimi met etmek için söylemiyorum. Benim tespit ettiğim bu şeylerle alakası yok. Normal belki de o gün için onlar bu beyitleri tefsir ederlerken, teknolojinin bu noktaya geleceğini bilemediler, göremediler.
Veyahut da bilmiyorlardı. O yüzden kimseye de bir şey deme noktasında değiliz. Ama bugün için de yok. Ama 850 yıl önce Hazret-i Pîr Allah-u Âlem bunlara değinmiş.
Rûhun Kardeşi Su, Paris İklim
Rûhun kız kardeşi olan latif su, bir gölcükte sarı acı ve bulanık bir hale gelir. Bakın suyu da ölümle karşılaştırdı. Su, rengi ve kokusu su hükmünde olduğu müddetçe su hükmündedir. Ama rengi su hükmünden çıkarsa, tadı su tadından çıkarsa o su hükmünde değildir. O yüzden suyun temiz, tâhir olduğuna dair iki ibare gerekir. Tadı, pardon, üç ibare. Tadı, kokusu ve rengi. Tadı, kokusu ve rengi su olursa hem içilir hem abdest alınır, her türlü şeyde kullanılır. Ama tadı bozuk ise içemezsiniz. Rengi düzgün, rengi düzgün ondan sonra kokusu düzgün ama tadı düzgün değil. Abdest alabilirsiniz, içemezsiniz, kullanamazsınız. Ama kokusu varsa rengi bozuksa abdest alamazsınız. Bakın kokusu bozuksa rengi de bozuksa abdest alamazsınız.
O zaman su manevi olarak öldü mü? Evet. Su da ölümle yüzleşti mi kendi iç dairesinde? Evet. Ne oldu? Sarı, acı ve bulanık hale geldi. Bakın üç tane ibareyi koydu Hazret-i Pîr. Hanefîler için suyun temiz hükmünde olabilmesi için rengi su hükmünde, tadı su hükmünde bulanıklığı da olmayacak. Bakın Hanefîlerce. Bu normalde Hazret-i Pîr hanevfilerin yolundan gidiyor ve onu ölü su olarak görüyor. Hanefîler de iştahat açısından onu müsta’mel su kullanılamaz, içilemez, onu abdest alınamaz hükmünü koyar. Şimdi baktığımızda nehirler ölü, dereler ölü, göller ölü. Sebep teknolojiyle öldürdük. Yanlış endüstri yatırımlarıyla öldürdük. Yanlış endüstri yatırımlarıyla. Batı bütün dünyayı sömürmek amacıyla katletti.
Batı bütün dünyayı sömürü arıcıyla katlederken şimdi bizim önümüze ne bu şey yasasını koydu tabiatla alakalı ne diyorlar ona? Paris İklim Anlaşması ile ne yaptı? Önümüze koydu ve Paris İklim Anlaşmasına uygun siz yatırımlar yapacaksınız şimdi. siz kendi kafanızdan şimdi ben şuraya bir termik santral kurayım diyemeyeceksiniz. İçeride Batı’nın kurmuş olduğu derneklerden birisi gidecek, müracat edecek, mahkemeye verecek, buraya termik santral kuruluyor diyecek. Siz onu kuramayacaksınız. Devlet onu kuramayacak. Çünkü imzaladığı anlaşmalar mevcut anayasanın veyahut da kanunların üzerinde. Bakın sizin anlaşmadığınız, anlaşma yaptığınız, anlaşmaya imza attığınız mı? Anayasanın üzerinde bir imza o. Anayasa maddesine aykırı ise o anlaşmaya siz anayasayı değiştireceksiniz.
Antlaşmayı değil. Ondan sonra oraya da yazacaksınız, hakimiyet kayıtsız şarsız milletindir diye inan inanabilirsen. Paris İklim Anlaşmasına imza attı. Artık siz herhangi bir yere termik santral kendi kafanızdan kuramazsınız. Herhangi bir yere petrol santrali kuramazsınız. Herhangi bir denizin kenarına bir liman kuramazsınız. Siz herhangi bir denizin kenarına örneğin bir tersane kuramazsınız. Siz herhangi bir denizin kenarına deniz benim deyip de ben deniz kuvvetlerine burada bir tersane kuracağım, burada bir bakım yeri kuracağım. Veyahut da burası güvenli bir körfez. Bu körfezde ben gemilerimi saklayacağım. Buraya bir şey kuracağım. Kuramazsınız. Sebebi Paris İklim Anlaşmasına imza attınız. Çevreyi kirlettiniz kesinleşirse size o inşaatı yaptırmazlar.
Dış Destekli Vakıflar ve Medya
Zaten Soros’un, Batılıların, Almanların, İngilizlerin, her türlü Fransızların, Amerikalıların desteklediği Türkiye’nin içerisinde dernekler vardır, vakıflar vardır. Bu dernekler, bu vakıflar Kürtleri destekleyen, Alevîleri destekleyen, Kürtlerin değişik fraksiyonlarını destekleyen, Alevîlerin değişik fraksiyonlarını destekleyen, değişik tarikatları destekleyen, değişik dini oluşumları destekleyen vakıflar ve dernekler vardır ülkemizde bizim. Bu dernekler, bu vakıflar yurt dışından beslenirler. Yurt dışından yardım alırlar. Gazeteciler vardır, televizyon yayıncıları vardır, köşe yazarları vardır. Evet, bunlar yurt dışından desteklenir. Yurt dışındaki değişik uyduruk vakıflar bunlara hibe para verir.
Bunlar yurt dışının borazanın sesidir. Onlar başlarına milli harfini koyabilirler, dini harfini koyabilirler. Sakalları sünnet sakalı olabilir. Hatta şalvarla, sarıkla, cübbeyle bile dolaşabilirler. Hiç önemli değil. Ve bunların uçları yurt dışındadır. Ben o yüzden bangır bangır bağırırım. Ucu yurt dışında olan, kökü yurt dışında olan, bu ülkede tarîkatlar var, bu ülkede şehler var yurt dışından maaş alan, bu ülkede yurt dışından maaş alan gazeteci bozuntuları var, televizyoncu bozuntuları var, yurt dışından maaş alan her türlü her şey var bu ülkede. Ve bunlar dokunulmaz. Bu ülkede 10 tane dış devletlerin büyükelçileri hükümete protesto, ültimatom veriyorlar. Bu adamı çıkarın diye. Bu ülkenin ayağa kalkması lazım bununla alakalı.
Bütün meclisin ayağa kalkması lazım. Bütün her şeyin ayağa kalkması lazım. Nasıl böyle ültimatom verebilirler bize diye. Ama uyuşturuluyoruz ya biz, uyutuluyoruz ya. O yüzden olanla bitenle haberimiz yok zaten. Bizi de ilgilendirmiyor zaten. Kimseye ilgilendirmiyor. Hiçbirimizi ilgilendirmiyor. Bakın hiçbirimizi ilgilendirmiyor. Ve bunları da destekleniyor. siz ülkenin, milletin menfaatine değil, aleyhine bir şey yapın. Sizi batı destekler. Batının içeride bizim içimizde satılmış olan insanları da destekler. Vali ayağınıza gelir sizin. Milletvekilleri ayağınıza gelir. Para ayağınıza gelir sizin. Tabii. Dokunamazlar size, dokunulmazlığınız olur. Böyleyiz biz. Ama bizden yerli, milli olanların da ensesinde boza pişirirler.
Böyleyiz ama. Bu 200 yıldan beri böyle. Bu ülke topraklarında, bu vatan topraklarında böyle. Ne yazık ki bu toprakların milliyetçi, muhâfaza-yakar dinine, milliyetine düşkün insanlar hem iç düşmanına savaşıyor hem dış düşmanına savaşıyor. Biz hem içeride cepheleşiyoruz, içeride nasıl cepheleşiyoruz? Adam beynini satmış, aklını satmış, rûhunu satmış, her şeyini satmış dışarıda. Bizi hiç çok ilgilendirmedi. Amerika’da bir vakıf buradaki gazetecilere para dağıtıyor her ay. Destekliyor o yayın kuruluşunu. Bizi hiç ilgilendirmedi. Bizi hiç ilgilendirmiyor. Ben büyükşehir belediye başkanıyla telefonda görüştüm. Dedim sen veriyorsun bunlara para, siz veriyorsunuz, hepsine de veriyoruz diyor. Belediyeler kendi mübeldelerindeki bölgelerindeki üç sayfa, dört sayfa bile yok.
İki sayfalık gazete parçası, paçavrasına para veriyor her ay. Bakın her ay para veriyor. Bildiğiniz her ay para veriyor. Adam utanmadan o parayı alıyor zaten. Kim bilir kaç trilyon? Normalde bir belediye başkanı bir televizyonda program yapıyor, hizmetlerini tanıtma programı. Onu bedava mı yapıyor zannediyorsunuz? Para veriyorlar. Ailek, mutat paraya dönüp bağlamışlar. Tabi. Bizim mâlum gazeteci bile her ay alıyor. Osman Gazi her ay vermemiş o yüzden çok kızmış, o yüzden yüklenmiş. Arada biz kaynadık. Her ay para alıyorlar adamlar. Bir ülke düşünün, bakın bir ülke düşünün. Ülkenin içerisindeki gazeteciler değişik yerlerden para alıyor ve bizden görünüyor bunlar. İlk gazeteciye bakıyorsunuz Habertürk’te, Kanal D’de, Şov’da, CNN’de, ENTV’de ve hatta biz şimdi İslâmî kanal, dini kanal diyoruz ya ne var?
Mücâhidlikten Müteahhitliğe Savrulma
Ülke TV var, Kanal 7 var değil mi? Bunun gibi şeyler. Biz şimdi bütün Türkiye’deki muhafazekar, dindar kesim bizim televizyonumuz olarak nitelendiriyor. Öyle değil mi? Oradaki gazeteciler de aynı, televizyoncular da aynı. Adam çok rahat iş takipçisi ne gazetecisi. adam bir de tehdit etmiş ya senin işini de böyle hallederim demiş ulan iki kardeşler var ya. Adamlar hala da devam ediyorlar hayatlarına. bu böyle bir tablo, biraz karanlık oldu herhalde ama fazla kaosik oldu ama ama buyuz. Benim gördüğüm bu. ilk insana bakıyorsunuz Kanal 7’de adamı vurdu vurdu vurdu. Biz alkışladık adamı dedik ya tamam. Kimi vurduydu? Doğan grubunu vurduydu. A, sonra bir baktık Aydın Doğan’ın whisky servisini yapıyor adam Aydın Doğan’ın gemisinde.
Allah Allah. İnanamadı hiç kimse. Ben sabahtan akşama kadar aylarca İsmâîl’in aleyhine konuşacağım konuşacağım konuşacağım konuşacağım bir sürü dosyalar geliyor diyeceğim. Flaş flaş diyeceğim bütün herkesi televizyona kilitleyeceğim. Her hafta yeni bir dosyayla İsmâîl’i döveceğim vuracağım kıracağım. Aradan bir zaman geçecek. Ondan sonra gideceğim İsmâîl’in yatında İsmâîl’e whisky servisi yapacağım. Mücâhid gazetecimiz bizim. Ve şimdi de onun kanalında sonradan haber sunacak. Ondan sonra onun gazetesinde yazacak. Şimdi o kanalda sözü geçen bir kimse olacak. Ve o da değişti. Bizim içimizden çıkıyor hep. Allah bizi affetsin. Ne oluyor? Tadı kaçıyor suyun tadı kaçtığı gibi. Rengi bozuluyor. Bulanıyor.
Bulanık hale geliyor. Ne yazık ki bu hale geliyor. Allah bizi affetsin. Hazret-i Pîr bundan 800 yıl önce bunları tespit etmiş. Ama biz ne yazık ki bunlara sırtımızı döndüğümüzden ve bizim entelöktel olarak gördüğümüz, profesör olarak gördüğümüz, ne bileyim gözümüzde büyüttüğümüz kimselerin, bunlar da sırtını bunlara döndüğünden komple aptalcasına, aptalcasına, kör bir batıcılık uğruna bunları görmezden geldiler.
Azametli Ateşi Bir Yel Söndürür
Azametli ve kibirli ateşi bile bir yel söndürüverir. Bir ateş düşünün. O ateşi normalde bir yel söndürür mü? Söndürür. Şimdi milletin böyle bir ateş söndürme derdi yok ama önceden mesela bir yere bir kıvılcım sıçrasa, bir ateş sıçrasa üfleyiveririz değil mi hızlı, sönsün diye. Veya kibriti söndürürsünüz böyle değil mi? Veya küçük bir ateşi sizin üfürmeniz söndürür öyle değil mi? Sert üfürürseniz. Yumuşak üfürürseniz ne olur? Yanmasına yardımcı olursunuz. Ama sert çok hızlı üfürürseniz ne olur? Sönmesine yardımcı olursunuz. Hazret-i Pîr diyor ki azametli ve kibirli bir ateşi de diyor. Yel söndürüverir. Hızlı bir yel olunca ne olacak? O söndürüverecek. Bakın yanmasına müsaade edilen, yanmasına yardımcı olunan şey ne oldu?
Söndürüverdi. Allah bizi affetsin. Burada bitireyim.
Soru-Cevap ve Kapanış Duâsı
45 dakika olmuş. Bir soru da yok. İnşallah 1285-1286’dan bahsettiğimi devam edeceğiz. Aslında buraya soru geliyordu önceden. Şimdi soru gelmiyor artık. Geçen gün salimler de, ha şehir dışında geldiydi bana tamam. Daha önceki soru cevap olan o telefon numarasına sorular gelmiş. Ben geçen tableti açtım. Oradan şimdi sohbeti dinleyenler varsa eski Telegram’daki soru cevaba soru yazanlar önümüzdeki haftaya fırsat olursa o soruları da toparlayayım. Onların da hepsini bir cevaplandırayım. Millet onlara yazmış. Onları böyle havada bırakmayayım inşallah. Haklarınızı helâl edin. Haklarınızı helâl edin. Bizden yana da helâl olsun. el-Fâtihâ. Amin.
Kaynakça ve Referanslar
- Selâm, 1275. Beyit ve Demirtaş: Sohbete selâm, “Allâh gecenizi hayırlı eylesin” ve ömre hayır duâsı — Müslim, Selâm 3-5; Tirmizî, Da’avât 9; “Hak ve hakîkati tebliğ eden, yaşayan, sabrı tavsiye eden kullarından eylesin” niyâzı — Asr 103/1-3 (“İnsanlar zarardadır, îmân edip amel-i sâlih işleyenler hâriç; hakkı ve sabrı tavsiye edenler”); Ümmet-i Muhammed’e yardım, ikrâm, ihsân ve gâvurların karşısında yenilgiden muhâfaza niyâzı — Âl-i İmrân 3/139 (“Gevşemeyin, üzülmeyin; îmân ediyorsanız üstün olan sizsiniz”); Muhammed 47/7 (“Ey îmân edenler! Allâh’a yardım ederseniz O da size yardım eder”); 1275. Beyit hatırlatması “adamları, hayvanları, cemâdât ve nebâtâtı mât eden arslanım” — Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Mesnevî I. cilt 1275. beyit (aslan-tavşan kıssasında ölüm teması); Demirtaşlara teşekkür; dergâh adâbı ve muhibbân hâtırâsı — Eflâkî, Menâkıbü’l-Ârifîn
- Cüziyât ve Külliyât Ölüm Tecellîsi: Mevlânâ, Mesnevî I. cilt 1286-1289. beyitler: “Bunlar cüziyâttır, külliyâtın da onun yüzünden renkleri sararmış, kokuları bozulmuştur”; ölümün küçük kıyâmet oluşu — Gazzâlî, İhyâ IV, Kitâbu Zikri’l-Mevt; Tirmizî, Kıyâme 26 (“Mevtü’l-asgar”); “Her nefis ölümü tadacaktır” âyeti — Âl-i İmrân 3/185; Ankebût 29/57; Enbiyâ 21/35; “Cihân gâh sabredip gâh şükrettikçe bağlar bahçeler gâh giyinir, gâh çıplak kalır” beyti; mevsimlerin insan ömrüyle uyumu — İbrâhîm 14/7 (“Şükrederseniz artırırım”); Rahmân 55/26-27 (“Yeryüzündeki her şey fânî, ancak Rabbinin Vechi bâkîdir”); Bedîüzzamân Said Nursî, Onuncu Söz / Haşir Risâlesi (“Hiç mümkün müdür ki baharı bu derece canlandırıp haşreden Kadîr-i Zülcelâl, insanı haşretmesin?”); mevsim tefekkürü — Rûm 30/50 (“Allâh’ın rahmetinin eserlerine bak, ölmüş yere nasıl can veriyor”)
- Güneşin Batışı, Yıldızların İhtirâkı: Mevlânâ, Mesnevî I. cilt 1290. beyit: “Güneş ateş renginde doğmuşken diğer bir saatte baş aşağı batar; göklerde pırıldayan yıldızlar zaman zaman ihtirâka uğrarlar”; güneşin doğuşu-batışı — Yâsîn 36/38-40 (“Güneş kendi yörüngesinde akar gider; ne güneş aya yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir”); Kehf 18/86 (“Güneşin batış yerine vardı”); Zâriyât 51/7 (“Yollara sâhip gök hakkı için”); yıldızların ömrünü doldurup meteor olarak parçalanması — Mülk 67/5 (“Dünya göğünü kandillerle süsledik, onları şeytânlara atılan taşlar yaptık”); Sâffât 37/6-10; gök cisimlerinin azameti — Fussilet 41/12 (“Her göğe kendi işini bildirdi”); yıldız kayması ve ihtirâk — Nahl 16/16 (“Yıldızlarla da yollarını bulurlar”); modern astronominin “supernova” ve meteor parçalanma tespitlerinin Hazret-i Pîr’in beytiyle örtüşmesi
- Ayda Sarsıntı, 850 Yıllık Kerâmet: Mevlânâ, Mesnevî I. cilt 1291-1292. beyit: “Güzellikte yıldızlardan daha parlak olan ay da ince ağrıya tutulup hilâl olur; çok sakin ve edebli olan bu yeri de sarsıntı ve sıtmaya düşürür”; hilâl olma ve ay devresi — Bakara 2/189 (“Sana hilâlleri soruyorlar de ki: onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir”); Yûnus 10/5 (“Güneşi bir ziyâ, ayı bir nûr yapan, ona birtakım menziller takdîr eden O’dur”); NASA Apollo seismometrelerinin 1969-1977 arası ayda “moonquake” tespiti — Lunar and Planetary Institute, Passive Seismic Experiment; derin/sığ/termal/meteor-etkili dört deprem sınıfı; Mevlânâ’nın 750-850 yıl önce bu sarsıntıya beyitte işâret edişi; aya meteor çarpmalarının kütle-hız etkisi — Enbiyâ 21/32 (“Göğü korunmuş bir tavan kıldık”); Saffât 37/6-8 (gökyüzünün kandiller ile süslenmesi ve koruma); atmosferin dünyayı meteorlardan muhâfazası mûcizesi
- Dağların Kumlanması, Meteor Muhâfazası: Mevlânâ, Mesnevî I. cilt 1293. beyit: “Nice dağlar bu ansızın gelen felâketten dolayı yeryüzüne kumlar gibi dağılıvermiştir”; dağların parçalanması — Vâkıa 56/5-6 (“Dağlar parçalandıkça parçalanıp dağılmış toz hâline geldiği zaman”); Hâkka 69/14 (“Yer ve dağlar yerlerinden kaldırılıp birbirine bir çarpılışla çarpıldığında”); Tâhâ 20/105-107 (“Dağları Rabbim ufalayıp savuracak, yerlerini dümdüz boş bir hâlde bırakacak”); Müzzemmil 73/14 (“Dağlar erimiş kum yığını hâline gelir”); tufan, deprem, heyelan, volkanik oluşum döngüsü — Rûm 30/41 (“Karada ve denizde fesat zâhir oldu”); Zilzâl 99/1-6 (“Yer o müthiş sarsıntısı ile sarsıldığı zaman”); fay hattı enerjisinin açığa çıkışı; Cenâb-ı Hakk’ın dünyâyı meteorlardan muhâfazası — Mülk 67/3-4; Enbiyâ 21/32; meteorların atmosfer sürtünmesi sâyesinde parçalanması (Yer, ay ve diğer gezegenler mukâyesesi)
- Havadan Bulaş, Vebâ Tespîti: Mevlânâ, Mesnevî I. cilt 1294. beyit: “Rûhla eş olan hava bile kaza baş gösterince vebâ kesilir, ufûnetlenir”; 850 yıl önce havadan bulaşın tespîti — Buhârî, Tıbb 30; Müslim, Selâm 98-100 (tâûn ve vebâ hadîsleri: “Tâûn bir azâptır, Allâh onu dilediği kavme musallat eder”); Ebû Dâvûd, Tıbb 24; Ahmed b. Hanbel, Müsned II/241 (“Şifâ üç şeydedir”); Sağlık Bakanlığı Enfeksiyon Kontrol Rehberi havadan bulaş tanımı: “Mikroorganizmaları içeren partikül ya da toz parçacıklarının havada uzun süre asılı kalıp hava akımlarıyla yayılıp solunum yoluyla alınması”; damlacık ve aerosol yolu — WHO Infection Prevention and Control; koronavirüs pandemisi ile örtüşen Hazret-i Pîr müşâhedesi; İbn Sînâ, el-Kânûn fi’t-Tıbb vebâ bâbı; İbnü’l-Hatîb, Mukni’atü’s-Sâil (Endülüs veba risâlesi, havadan bulaş)
- Batı’nın Mesnevî İlgisi, Öze Sırt: Batılıların Mesnevî, Dîvân-ı Kebîr, Muhyiddîn İbn Arabî’nin Fusûs ve Fütûhât‘ı üzerine yaptığı akademik araştırmalar; Londra, Oxford, Cambridge İslâm çalışmaları kürsüleri; Reynold A. Nicholson The Mathnawi of Jalalu’d-din Rumi (1925-1940); Annemarie Schimmel The Triumphal Sun; William Chittick The Sufi Path of Knowledge; Mesnevî’nin Türkçeye ilk tercümesinin Farsçadan değil başka dillerden yapılması tenkîdi; Konya’da Mevlânâ Araştırma Kürsüsünün Çanakkale’den sonra kuruluşu; Londra’daki Kıbrıs Türkü profesör; İslâm ilim geleneğinin tefsîr, hadîs, fıkıh, akâid, kelâm, tasavvuf birikimine sırt dönülmesi — Âl-i İmrân 3/110; Mevdûdî, Muhammed Abduh, Ali Şerîatî gibi reformist-modernist müelliflerin tercümeleri ile Anadolu’ya sapkın fikirlerin taşınması; İbn-i Hacer, Kevserî, Son Devir Osmanlı ulemâsının ihmâl edilişi; hadîs inkârcısı ve mezhepsiz ekollerin yayılması — Nisâ 4/115 (“Mü’minlerin yolundan başka bir yola uyan kimseyi sapıklığında bırakırız”); Mâide 5/3 (“Bugün size dîninizi kemâle erdirdim”)
- Yahûdî Vezir Kıssası, Örgütler: Mevlânâ, Mesnevî I. cilt (324-739. beyitler arası Yahûdî vezir ve Îsevîler kıssası); Îsâ ümmetinin on iki emîri ve Yahûdî vezirin her birine farklı risâleler yazıp birbirine kılıç çektirmesi; mezheb-meşreb farklılıklarının zenginlik değil savaş aracına dönüşmesi — Âl-i İmrân 3/103 (“Allâh’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin”); Enbiyâ 21/92; Mü’minûn 23/52-53 (ümmetin tek olup sonra parçalanışı); Âl-i İmrân 3/105 (“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ayrılığa düşüp çekişenler gibi olmayın”); Dâiş, el-Kâide ve benzeri silâhlı örgütlerin İsrâil ve Mossad’la değil, dâimâ müslümânlarla savaşması tespiti — Haşr 59/14 (“Aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir, onları birlik sanırsın, kalpleri dağınıktır”); Hucurât 49/9-10 (“Mü’minlerden iki tâife birbiriyle vuruşursa aralarını ıslâh edin”); mücâhid görünüp müteahhit-it-sonra başkalaşan figürlerin tenkîdi; içten çıkan münâfık tehlikesi — Tevbe 9/101 (“Çevrenizdeki bedevîlerden ve Medîne halkından münâfıklığı meslek edinmiş olanlar vardır”); ashâb-ı kirâm geleneğinde ülfet ve kardeşlik — Enfâl 8/63
- Rûhun Kardeşi Su, Paris İklim: Mevlânâ, Mesnevî I. cilt 1294-1295. beyit: “Rûhun kız kardeşi olan latîf su, bir gölcükte sarı acı ve bulanık bir hâle gelir”; suyun tahâret-necâset hükmü, üç vasıf kâidesi (renk, koku, tat) — Mâide 5/6; Furkân 25/48 (“Gökten tertemiz bir su indirdik”); Enbiyâ 21/30 (“Her canlıyı sudan yarattık”); İmâm Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi Tahâret bâbı (Hanefî mezhebi: renk-koku-tat değişirse müsta’mel olmaz, necis olur); İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr Mâ bâbı; sanâyi atıklarının nehir-göl-dere hayâtını öldürmesi; Paris İklim Anlaşması (UNFCCC COP21, 2015 Aralık) ve kabûl süreci; anayasa üstü milletlerarası andlaşma statüsü — Anayasa md. 90; Soros (Open Society Foundations) ve yabancı fonların içerideki dernek-vakıf hibeleri; termik santral, liman, tersane projelerine ÇED engellemeleri; iç ve dış destekli STK’ların İslâmî, millî değerlere mesâfeli yapısı — Âl-i İmrân 3/118 (“Kendinizden olmayanları sırdaş edinmeyin”); Mümtehine 60/1
- Dış Destekli Vakıflar ve Medya: Yurt dışından beslenen dernek, vakıf, tarîkat, şeyh, gazeteci, köşe yazarı ve televizyoncu ağı; yabancı büyükelçilerin hükümete protesto/ültimatom mektupları; millî ve dinî cephedeki uyuşturulmuşluk tenkîdi; Habertürk, Kanal D, Show, CNN, NTV, Ülke TV, Kanal 7 gibi yayın kuruluşlarında iç-dış beslemenin ortaklığı; büyükşehir belediyelerinden yerel gazetelere aylık reklâm/ihâle parası akışı — Sebe’ 34/13; Mutaffifîn 83/1-6 (“Eksik ölçüp tartanların vay hâline”); Bakara 2/188 (“Mallarınızı aranızda bâtıl sebeplerle yemeyin”); İbn Âbidîn rüşvet bâbı; ehl-i sünnet âlimlerinin kitâbet ve neşriyat hizmetlerinin ihmâli; Muhammed Zâhid Kevserî Makâlât; Mustafa Sabri Efendi Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm; hakkı söyleyeni yalnız bırakan milletin iç muhâsebesi — Âl-i İmrân 3/104 (“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten nehyeden bir topluluk bulunsun”); Mâide 5/78-79; Bakara 2/42 (“Hakkı bâtıl ile karıştırmayın, bildiğiniz hâlde hakkı gizlemeyin”)
- Mücâhidlikten Müteahhitliğe Savrulma: Kanal 7, Doğan Grubu ve Aydın Doğan dönemi medya tartışmaları; “mücâhidken müteahhit, sonra it, sonra daha aşağı” savrulma silsilesi; îmân-amel tutarsızlığının dünyâ nimetleri karşısında çözülüşü — Tevbe 9/38 (“Dünya hayâtına bu kadar râzı mı oldunuz?”); Muhammed 47/36 (“Dünya hayâtı ancak bir oyun ve eğlencedir”); Fâtır 35/5 (“Dünya hayâtı sakın sizi aldatmasın, aldatıcı (şeytân) da Allâh ile sizi aldatmasın”); Hazret-i Pîr’in su metaforu ile bu savrulmayı îzâh edişi: “Tadı kaçıyor, rengi bozuluyor, bulanık hâle geliyor”; “Ümmet-i Muhammed’i hep bunlardan çekti” tespiti — Âl-i İmrân 3/186; Hucurât 49/6 (“Bir fâsık size bir haber getirirse doğruluğunu araştırın”); münâfık alâmetleri — Buhârî, Îmân 24; Müslim, Îmân 107 (“Münâfığın alâmeti üçtür: konuştuğunda yalan söyler, söz verince döner, emânete hıyânet eder”)
- Azametli Ateşi Bir Yel Söndürür: Mevlânâ, Mesnevî I. cilt 1296. beyit: “Azametli ve kibirli ateşi bile bir yel söndürüverir”; ateşin büyüklüğüne rağmen rüzgârla sönmesi — Enbiyâ 21/69 (Hazret-i İbrâhîm’in ateşine “Ey ateş soğuk ve selâmet ol”); Fîl 105/3-5 (Ebrehe ordusunu ebâbîl ve küçük taşlarla helâk etmesi); Kamer 54/31 (“Üzerlerine tek bir çığlık gönderdik, hayvan ağılına konulmuş kuru ot gibi oldular”); büyüklük, kibir ve azametin küçük bir sebeple yok olabileceği hikmeti — Lokmân 31/18 (“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme, Allâh kendini beğenip övüneni sevmez”); Kasas 28/83 (âhiret yurdunun yeryüzünde büyüklük taslamayanlara âid oluşu); 45 dakikalık sohbet süresinin tamamlanması, 1285-1286. beyitlerden haftaya devam kararı
- Soru-Cevap ve Kapanış Duâsı: Geçmiş Telegram soru-cevap hattına gelen soruların toplanıp önümüzdeki haftaya bırakılması; tablet üzerinden eski soruları tarama vaadi; cemâate karşı sorumluluk bilinci — Bakara 2/159 (“Gönderdiğimiz âyetleri ve hidâyeti gizleyenlere Allâh la’net eder”); Âl-i İmrân 3/187 (Ehl-i kitâba alınan mîsâk: “Onu açıkça insanlara anlatacaksınız, gizlemeyeceksiniz”); “Haklarınızı helâl edin, bizden yana da helâl olsun” kapanış duâsı — Müslim, Zikir 39; Buhârî, Mezâlim 10 (“Din kardeşine haksızlık eden helâllik dilesin”); Ebû Dâvûd, Büyû 65 (hak helâlleştirme edebi); el-Fâtihâ okuma ve meclis duâsı — Ebû Dâvûd, Vitr 32; Tirmizî, Da’avât 39 (“Bir mecliste oturup Allâh’ı anmadan kalkan, eşek leşi üzerinden kalkmış gibidir”); “Âmîn” ile dergâh geleneği — Tirmizî, Mevâkît 49 (“İmam ‘âmîn’ deyince siz de ‘âmîn’ deyin”)