Mustafa Özbağ Efendi’nin Karabaş-i Velî Tekkesi’nde 2017 yılında icrâ ettiği on sekizinci sohbet, Ramazan ve Kurban bayramları aralığında gerçekleşen bir “bayramlaşma dersi”dir. Efendi hazretleri yıllardır bayramlara 10 gün kala dersleri tatil ettiklerini amma son birkaç yıldır Bursa’daki ana dersleri — serbest katılım şartıyla — devâm ettirdiklerini belirtir. Bu sohbetin merkezinde bir tespit vardır: Müslümânlar uzun zamandır — yaklaşık 200 yıldan beri — bayramlarını ağız tadıyla yaşayamıyorlar. Hem Müslümân topluluğu olarak hem de bireysel olarak, aileler içinde, anne-baba-gelin-damat-torun ilişkilerinde, komşuluklarda, mahalle kültüründe bayramlar kıymetsizleşiyor ve “global deccâl sisteminin” kapitalist kültürü bizi hızla sekülerleştiriyor. Efendi hazretleri “İslâm’ın kendi içerisindeki medeniyetini hızla yok ediyoruz” diyerek bu tehlikeyi iki ana cepheden tarîf eder: Bir taraftan “entelektüel dindar” görünüp vahşi batı sistemine teslîm olanlar, reformist İslâmcılar, hadîs inkârcıları, kader inkârcıları; diğer taraftan Selefî-Vehhâbî-DAİŞ çizgisinde duran ve 1400 yıllık geleneğimizi toptan reddeden “dindar görünümlü” vahşiler. Ayrıca Şîa da bu kıskacın içinde sayılır. Anadolu Müslümânlığı bu kıskacın altında sarsılıyor. Sohbetin en çarpıcı bölümlerinden biri, Efendi hazretlerinin “Evlerimiz cenâze yıkamaya, kurban kesmeye, misafir yatırmaya müsait değil” tespitidir: Bir dedenin 300 yıllık evinde her odada banyo vardır amma biz onu unutup modern apartmanları “ebeveyn banyosu” diye idrâk ederiz. Efendi hazretleri İslâmî bir ev tarîfi verir — her çocuk için banyolu bir oda, misafir için banyolu bir oda, harem-selâmlık, 40 metrekarelik mutfak, 200-230 metrekarelik kullanım alanı. Sohbetin ikinci yarısı Efendi hazretlerinin eşlere kıymet verme âdâbı üzerinedir: “Dervîş kardeşler asla eşlerinize bağırıp çağırmayın”, “Annenle, babanla eşinin aleyhine konuşma”, “Sen sevgili olun, karı-koca değil”, “Adam eşini kraliçe yapar” gibi sınıf kalıpları bir araya gelir. Son olarak Efendi hazretleri vasiyetini okur: “Ben öldüğümde bayramda beni sarı battaniyenin içine sarıp dergâha, zikir meclisine getirin; kim karşı çıkarsa çıksın — bu gelenek yok olmasın.” Bu sohbet bayram geleneğinin direnişinin ve sufînin çağdaş batılılaşmaya karşı son kale oluşunun en açık ifadesidir.
Bayram: Bayram Gününde Ders Yapma Niyeti: Bayramların Kıymetsizleştirilmemesi
Efendi hazretleri sohbete önce bir îzâh ile başlar: “Aslında biz bayram günleri ders yapmıyoruz. Normalde bayrama 10 gün kala bütün her yerde dersleri tatil ederiz. Bayrama hürmeten, bayram hazırlığı olsun, herkes bayramla alâkalı bunu önemsesin, bayramları es geçmesin, bayramları kıymetsizleştirmesin diye ders yapmayız. Asıl niyetimiz odur bizim: Bayramların kıymetsizleştirilmesidir.” Yıllardır bu uygulamayı sürdüren Efendi hazretleri son birkaç yıldır Bursa’daki ana dersleri iptal etmediğini, “serbest” diyerek katılımı gönüllüye bıraktığını belirtir. Son 10 gün esnaflar, ev halkı için telâşlıdır. Sohbetin yapıldığı gün Cumartesi’ye denk geldiği ve bayramlaşmaya uzaktan yakından gelen kardeşler olduğu için ders koymuş. “Bu artık böyle bir bayramlaşma dersi gibi öyle söyleyelim. Dedik, koç sohbet ederiz, konuşuruz, dertleşiriz, bakışırız, sızlaşırız. Kendimizce öyle dedim, bir bayram geçeriz.” Amma Efendi hazretleri hemen ardından bir karanlık tespit koyar: “İnsan bir tarafından bakınca Müslümânların çektiği bu ıztırap, bu sıkıntı, bu dertlere bakınca, akıtılan kana, gözyaşına bakınca — bayramlar Hz. Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem tabir ettiği o sevinç günüdür. Diyor ya o sevinç gününü. Ne yazık ki Müslümânlar bir ağız tadıyla yaşayamıyorlar.” Efendi hazretlerinin bu tespiti bayramın hem bir ibâdet hem de bir sevinç günü olmasının hayât-ı kelâmda ne kadar yaralı olduğunu gösterir.
İki Yüz Yılın Yarası: Müslümânların Tatsız Bayramları
Efendi hazretleri çok mühim bir tarih tespiti yapar: “Biz Müslümânlar uzun zamandan beri — benim kendimce 200 yıldan beri — ağız tadıyla bir Ramazan veya Kurban bayramı yaşayamıyoruz. Bu Müslümân topluluğuyla alâkalı. Bir de biz Müslümânların bireysel olarak bayramları ağız tadıyla yaşayamıyoruz.” Bu iki yüz yılın başlangıcı Osmânlı’nın son dönem çöküşü ile örtüşür: Tanzîmât, Meşrûtiyet, Cumhuriyet, tek parti dönemi ve sonrasında küresel kapitalizm. Bireysel ölçüde ise aileler giriyor işin içine: Anne, baba, dede, nine, ailenin fertleri, eş, kar-koca ve çocuklar. “Ağız tadıyla bayramı sevinç içerisinde yaşamak Müslümânların ahlâklarının incelmesinden, güzelleşmesinden ve aile bireylerinin birbirlerine saygısından sevgisinden geçiyor. Ailelerin kendi aile bireylerine saygısından sevgisinden geçiyor.” Efendi hazretleri bu incelme kültürünün hızla yok olmakta olduğunu beyân eder: Bu “global dünya sistemi” denilen deccâl sistemi insânların geleneklerini yok ediyor ve bizler farkında değiliz. Yemek kültürümüzü, kılık kıyafet kültürümüzü, misafir âdâb-erkânı kültürünü, evin içerisindeki sosyal yaşam kültürünü — hepsini yok etmişlerdir. Efendi hazretleri bu yok oluşun bizim hem kendi ellerimizle hem de “iki kıskaç”ın baskısıyla gerçekleştiğini özetler: Birinci kıskaç batıcıların, entelektüellerin, vahşi batı hayranlarının kıskacıdır. İkinci kıskaç Selefî-Vehhâbî-DAİŞ çizgisindeki sözde dindârların kıskacıdır. Ayrıca Şîa da bu kıskacın içine ekleyebilirsiniz. Anadolu Müslümânlığı bu çifte kıskaç arasında yönünü bilemeyen, yerini bilemeyen, savrulan bir noktadadır.
İki Kıskaç: Vahşi Batıcılar ve Selefî-Vehhâbî Dindar Görünümlüler
Efendi hazretleri bu iki kıskacın tafsilatını açar. Birinci kıskaç “vahşi batı sistemcisi”dir. Bunlar iki tâli kısma ayrılır: “Bir kısmı vahşi batı sistemcisidir — onlar batıda ne oluyorsa olsun doğrudur, komple buraya getirilip uygulanması gerektiğini iddia ederler. Bir kısmı ise vahşiliğini İslâm ile örtüyor — bunlar reformistlerdir, hadîs inkârcıları, kader inkârcıları. İslâm’ın kendi geleneğiyle, kültürüyle, fıkhıyla, akâidiyle ortada iken bunlara karşı çıkan, geleneğe karşı çıkan bir batı hayranı, Müslümân görünümlü, dışı yeşil türbe, içi estağfurullâh tövbe olanlar. Bunlar bizim dilimizden konuşuyorlar — bu da batıcıların kıskacıdır.” İkinci kıskaç ise Selefî-Vehhâbî-DAİŞ çizgisindedir: “İslâm’ı hem inanç, akâid noktasında, hem fıkıh noktasında, hem kelâm noktasında, bütün İslâm’ın kendi içerisindeki sanatıyla, kültürüyle — bir medeniyet olarak — algılamayan, bu Selefî-Vehhâbî DAİŞ çizgisinde olan İslâm formatında bir kıskaç.” Efendi hazretleri bu kıskaçın yanına Şîa’yı da eklemekte sakınca görmez. “Anadolu Müslümânlığı bu kıskacın arası içerisinde, yönünü bilemeyen, yerini bilemeyen, ne tarafa doğru gideceği belli olmayan, kendince kâh Kur’ân ve Sünnet’e sımsıkı yapışan, kâh bundan savrulan bir noktadadır.” Bu dual teşhis sufî-tasavvuf geleneğinin ayakta tutulması için çok önemlidir çünkü her iki kıskaç da sufîyi reddeder ve tasavvufu “bidat” olarak yaftalar. Sohbetin devâmında Efendi hazretleri bu kıskacın dışında yeni bir yol — sufî direniş hattı — çizmeye çalışır.
Evlerimiz Cenâze, Kurban ve Misafire Müsait Değil
Efendi hazretleri çok somut bir tespite geçer: “Evlerimiz cenâze yıkanmasına müsait değil. Evlerimiz kurban kesilmesine müsait değil. Bakın bizi ne kadar değiştirdiler. 50 yıl, 60 yıl annemiz veya babamız o evde yaşamış, öldüğünde biz onu orada yıkayamıyoruz. Cenâzemizi yıkamaya müsait değil. Kurban kesmeye müsait değil. Misafir yatırmaya müsait değil. Kendi anneniz, babanız olsa dahî misafir yatırmaya müsait değil.” Efendi hazretleri kendi anneannesinin 300 yıllık evini anlatır: “Her odasında banyo var. Her odasında. Benim baba dedemin evi — Yunanistan’dan, Dede Ağaç’tan geldikten sonra yapmışlar — her odasında banyo var. Şimdi yıkıldı ev.” Modern apartmanlarda “ebeveyn banyosu” diye yeni bir şey keşfedip gururlanıyoruz, halbuki dedemizin evinde her odada banyo vardı. Efendi hazretleri İslâmî bir ev tarîfi verir: “Diyorum ki evde kaç çocuk var? İki — bir kız bir erkek. Bir kızın odasında banyo olacak. Erkeğin yatıp kalkacağı odada banyo olacak. Anne-babanın yattığı yerde banyo olacak. Bir de misafir kalacak ya evde — misafir kültürü yok şu anda — misafirin yatıp kalkacağı yerde de banyo olacak. Etti dört oda; yirmi beşer metrekareden 100 metrekare; bir 40 metrekare mutfak; 30’ar metrekareden iki tane oturma odası — “salon değil oturma odası” — 60; toplam 160; haremlik-selâmlık; yaklaşık 200-230 metrekare.” Bu ev “İslâm’ı yaşayacağım, dinimi yaşayacağım” diyen bir kimseye lâzımdır. Ertuğrul Kent gibi bataklık üzerine kurulan yeni mahallelerden 6 oda, 3 katlı, 480 metrekare arsalı bir evin fiyâtını düşününce bu ibra gerçek bir hayâldir; amma Efendi hazretleri bunun “para-pulla alâkalı değil” olduğunu, niyet ve anlayışla alâkalı olduğunu belirtir. Biz kendi geleneğimizden o kadar uzaklaşmışız ki “ne kadar güzel, ebeveyn banyosu var” diye şaşırır olmuşuz — halbuki bizim 300 yıllık evimizde her odada banyo vardı.
Kurban Kesmeyi Öğrenmek: Sufînin Erkeklik Kriteri
Sohbetin çok çarpıcı bir kısmında Efendi hazretleri kurban kesmenin âdâbına, öğretilmesine ve sufîce kıymetine geçer. “Biz böyle kurban kesim merkezleri falan yapıyoruz; bütün arkadaşlara da diyoruz ‘kurban kesmesini öğrenecek herkes’. Bu sekülerleşmeye, bu dünyevîleşmeye karşı verilen bir savaştır. Yoksa kurban kesecek olan bir kimse daha ucuza, daha hesaplı, daha kolayına getirebilir — gider bir yere, anlaşır orada, çiftliklerden alır, adam koyunu keser, yüzer, parçalar, eline verir, hattâ ev adresine gönderir. ‘Hizmette sınır yok’ diyor adam. Amma sen kurban kesmiyorsun.” İşte kıymet burada: Kurban ibâdettir; sen o ibâdeti başkasına devredemezsin. Efendi hazretleri Hz. Âişe annemizin kıssasını da nakleder: “Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. Âişe annemize ‘Ya Âişe, kurbanının başında dur’ dedi. Kadınlara da ‘kurbanının başında dur’ denildi. Kadınlar da kurban kesiyorsa kurbanlarının başında duracaklar — ibâdettir.” Efendi hazretleri bu noktada modern belediyelerin kurban kesim yerleri meselesini de eleştirir: “Sufor çok güzel. Kurban keseceğim kardeşim, benim kurban keseceğim yerimi göster. Sokaklarda kesmenin cezâsı var. Parklarda kesmenin cezâsı var. Pazar yerlerini güzelce kurban kesme yeri olarak tanzîm etsinler. Belediye sosyal amaçlı hizmet edecek. Ben gidip bilmem hangi çiftliğinde kurban kesmeye mecbur muyum? Ben öğrenmek istiyorum. Kurbanımı kendim kesmem ibâdet.” Efendi hazretleri dinleyicilerin arasında dolaşarak bekârları sayar ve kurban kesip yüzebilenleri “evlilik adayları” olarak belirler: “Bundan sonra evlenmeye gelecek damat adayları kurban kesmesini, yüzmesini bileceklerse — kriterleri değiştireceğim. Kasaplık imtihânını bile katabilirim.” Bu nükteli hükme karşın sufî kültürün çağdaş Müslümân erkek kimliği açısından ne kadar önemli bir damardır olduğu ortaya çıkar.
Cenâze Yıkama Sahtekârlığı: Bir Âlim’in Dikilmemiş Dikişleri
Efendi hazretleri bir acı hâtırayı nakleder. Bursa’da Adlî Tıp’tan gönderilen bir cenâze Çekirge SSK’daki yıkama yerine getirilmiş. Efendi hazretleri aile yakınlarının ricâsı üzerine oraya gitmiş ve “hiçbir şey bilmiyormuş gibi” girmiş. “Adamın elinde bir tane fiskiye, bildiğiniz fiskiye. Tazcıklı sıcak su var. Psssst attı. Psssst attı. Ondan sonra hemen şeyleri istedi — kefen diyecek. Abdest aldırmadın dedim ben. Böyle baktı. ‘Sen aldır o zaman’ dedi. ‘Çekil kenara’ dedim ben de. Böyle baktı bu şimdi. ‘Bu gâvur ölüsü mü’ dedim? Bu dedi ‘cenâze yakınları da çok biliyor’. ‘Evet ben çok biliyorum’ dedim. ‘Seni de şikâyet edeceğim’ dedim. ‘Sen dinsizsin herhâlde’ dedim. Böyle baktı. ‘Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh’ dedi. ‘Tamam mı? Dedim dinsiz değilsen niçin böyle yapıyorsun? Vallâhi de billâhi de bunu sohbette anlatacağım.'” Sonra Efendi hazretleri başka bir acı tespit ekler: “Adam’ın — Adlî Tıp’tan gelen cenâzenin — onlar dikişleri dikmemişler. Yarıp kesmişler, organ alıp kaba işlem yapmışlar amma kan sızmasın diye dikişleri dikmemişler. Teknoloji var, yapacak insân yok. Adam hemen ‘pıs pıs pıs’ kanlarını atıyor — abdest aldırmıyor. Cenâze yakını bile girmiyor cenâze yakınına.” Bu hâdise çağdaş Müslümân için çok acı bir aynadır: Hem cenâze yıkama işi hâkir görülen, torpilli, dînî bilgisi eksik kimselere bırakılmıştır; hem de yakınlar ailelerini bu son yolculukta bile teselli etmeyi öğrenememişlerdir. “Kimse cenâzeye dokunmuyor.” Efendi hazretleri bu yüzden “cenâzenin yıkanabileceği yer” de dâhil olmak üzere İslâmî ev tarîfinin önemini tekrar vurgular: Bir Müslümân’ın evi ona bütün dînî vazîfelerini yerine getirme imkânını sağlamalıdır.
Ahlâkın İnceliği ve Ailenin Bayrama Hazırlığı
Efendi hazretleri sohbetin bu kısmında bayram kültürünün aile içi ölçülerini açar: “Aileler giriyor işin içine — anne-babalar, dedeler, nineler, ailenin fertleri, eş, karı-koca ve çocuklar. Ağız tadıyla bayramı yaşamak Müslümânların ahlâklarının incelmesinden, güzelleşmesinden geçiyor.” Kaç kişinin annesi-babası geliniyle, damadıyla, torunuyla harika geçiniyor? Kaç kişinin anne-babası “ben gelinin kalbini kırmayayım, damadın gönlünü almayayım, bu genctir daha, bu hatâ yapacak, hadi ben çöpü yapacağım, çocuğumun gönlünü kırmayayım” diye düşünüyor? Efendi hazretleri bu manevî sabır ahlâkının çağdaş Müslümân ailelerde yok olmakta olduğunu çok açık bir şekilde beyân eder: “Buraya bayramlaşmaya gelen kardeşlerin yüzde yetmiş-sekseni bunu yaşayamıyor. Farkındayım. Çünkü öyle anne-baba olmadı. Sebep? Onlara da suç bulmayın — onlar da bilemediler; onlar da yenildi.” Efendi hazretleri bir sürü anne, baba, amca, dayı, teyze, halayı “yenildi” diyerek — bir kısmı vahşi batı nâlaşmasına, bir kısmı reformist İslâmcılara, bir kısmı nefsine-şeytâna, bir kısmı da nefse-şeytâna — sıralar. Sufî direnişin amacı bu yenilgiyi durdurmaktır. Efendi hazretleri “bayramlarda birbirinin yüzüne bakabilmek” ölçüsünü çok net bir kâide hâline getirir: “Bayram geliyor diyeceğiz ya: Ben Erdoğan’ın yüzüne nasıl bakarım sonra? Bayramda karşılaşacak mıyız? Karşılaşacağız. Bunu düşüneceğiz. Abdullah’ın yüzüne nasıl bakacağız yoksa sonra? Abdullah’ın kalbini kırdıysak?” Bu sosyal bağın en derin ahlâkî ölçüsüdür: Gelecekteki yüz yüze bakışma vakti hâlihazırdaki davranışı düzenler. Dervîş kardeşler bu ölçüyü kendi ilişkilerinde uygulamalıdır — ailede, dergâhta, mahallede, iş hayâtında.
Vasiyyet: “Ben Öldüğümde Bayramda Beni Sarı Battaniyenin İçinde Zikir Yerine Getirin”
Sohbetin en hisli kısmında Efendi hazretleri tam bir vasiyyet okur: “Ben nefes alıp veriyorsam — bu da bir vasiyyetim olsun bütün kardeşlere — ben nerede olursam olayım, nefes alıp veriyorsam sarı battaniyenin içine getirin buraya, bana bayramda. Burası açıksa burası. Buraya katmıyorlarsa, buradan kovdularsa muhakkak zikir yapacak bir yerimiz olur bizim. Neresiyse hiç önemli değil. Sarı battaniyenin içine getirin oraya. Vasiyyetim olsun. Öyle hanım, çoluk, çocuk karşı çıksa dahî yapın bunu. Kim karşı çıkarsa çıksın. Diyeceksiniz ki: Vasiyyeti var bize. Bayram olunca dedi ki ‘dervîşler nerede toplanıp zikir yapıyorsa, semâ ediyorlarsa oraya götürüp onu yatıracağız, ölse dahî ölüsünün elini öpeceğiz onu’ diyeceksiniz. Hiç — hiç, selâm okunsa dahî — bayramsa durun kardeşim, biz bir bayramlaşalım ondan sonra gömün. Biz bir bayramlaşalım sonra gömün. Nereye gömecekseniz biz bir bayramlaşalım. Bunu yok etmeyeceksiniz. Vasiyyetim size.” Bu vasiyyet bir cenâze değil, bir gelenek direnişinin simgesidir. Efendi hazretleri aynı ağırlıktaki bir başka vasiyyet daha verir: “Bu da kendinize — bana da duysanız ki ‘ben ölüm döşeğindeyim’ — Perşembe zikrine getireceksiniz. Kimseyi dinlemeyeceksiniz. Diyeceksiniz ki ‘benim aklım yerinde değilse — olur ya komada — biz onu Perşembe dersine götüreceğiz.’ İnsân hastalıktan ölmez çünkü. Ölüm ne zaman gelirse ölüm o zamandır ona. O yüzden geleneğimizi, göreneğimizi, kültürümüzü, dergâh âdâbını, erkânını yitirmeyeceğiz. Bakın yitirmeyeceğiz. Sonuna kadar mücâdele edeceğiz — yitirmemek için.”
Bu vasiyyet, bir mürşidin kendi ölümünü bile bir gelenek direnişinin sahnesi olarak öngördüğünü, kişiselin üzerinde toplumun hayâtî bir ritüel olduğunu görmenin en güçlü ifadesidir. Efendi hazretleri: “İlişkilerimizi ona göre dizayn edeceğiz. Tatilimizi ona göre dizayn edeceğiz. Diyeceğiz ki ‘ya biz yüz yüze bakacağız gene, bu bayramda ya ben Erdoğan’ın yüzüne nasıl bakarım sonra’.” Geleneği ayakta tutmak sonsuz bir sabır ve zikir disiplini gerektirir.
Eşe Kıymet Verme: “Karı-Koca Olmayın, Sevgili Olun”
Sohbetin son kısmında Efendi hazretleri gelen soruları cevaplar. Birinci soru: “Kocamla aramızda bâzı problemler var. Yakın akrabalarımın, özellikle de dine yakın alâkalı olmayanların eşlerine davranışlarını, verdikleri kıymetleri, gösterdikleri ilgiyi kıskanır hâle geldim. Onlara bakınca benim eşimin gözünde kıymetsizleştiğini düşünüyorum. Özellikle doğum yaptıktan sonra sâdece çocukla ilgilenmesi beni doğum yapmak için kullanılmış hissettiriyor.” Efendi hazretleri bu soruya çok ince bir cevap verir: “Dervîş kardeşler, dinini yaşamaya çalışan insânlar gerçekten eşlerine daha fazla kıymet vermeleri gerekiyor. Bu dinini yaşamaya çalışan muhâfazakâr kesimde böyle bir hastalık var — nedense eşlerine karşı kıymetleri az. Bu bir realitedir.” Ayrıca kadın psikolojisi ile alâkalıdır: “Bayanlar doğum yaptıktan sonra psikolojileri çok incedir; alınganlıkları fazladır, etkilenmeleri fazladır. Erkekler ‘önemli olan eştir’ deyip eşleriyle fazla ilgilenmesi gerekir.” Dedelerin-ninelerin de aynı hatâyı yaptığını belirtir: “Gelin orada dururken, gelinden doğan çocukla fazla ilgileniyor. Ya gelinin de gönlünü al, torunun da gönlünü al. Damadın orada dururken, damadınla değil çocuğunla ilgileniyor. Ya damadınla da ilgilen, torununla da ilgilen — her ikisiyle de ilgilen.” Kadınlar bu noktada alıngan olurlar ve “biz çocuk doğurma makinesi miyiz?” derler. Sufî ahlâkının çözümü çok basittir: “Her şeyi yerli yerinde, yerli yerinde kullanma — erdemliliktir. Erdemlilik yerli yerinde, yetecek kadar değer vermektir.” Efendi hazretleri bu noktadan sonra kıymetlendirmenin bir şifrelenmiş anahtarı olduğunu açar: “Sufî niçin kıymetlidir? Sufî çünkü etrafındaki hiçbir şeyi değersizleştirmez. Kıymetsizleştirmediği için sufînin dokunduğu kıymetlidir. Sufî bakırı altın eder, toprağı yakut eder çünkü Sufî dokundu ona.”
Bir Hâtıra: “Babamın Yanında Annem Hakkında Laf Söyleyen…”
Efendi hazretleri eşlere kıymet vermenin geleneğini kendi babasından öğrendiği bir hâtıra ile anlatır: “Anneme birisi diyecek ki ‘gözünün üstünde kaşın var!’ Anneme diyecek birisi ağa! Bu kim derse desin — ister kendi ağabeyi, ister kendi babası — babamın yanında birisi annem hakkında laf söyleyecek! Şeytân esas duruşa geçer, ‘bu küfürleri ben düşünmediydim’ der. Şeytân esas duruşa geçer, önünü ilikler, ‘ben bunları düşünmediydim’ der. Babam öyle okur! Önceden böyle bunu anlayamıyordum ben. Sonradan anladım — babamın her şeyi kıymetliymiş. Birisi kalkıp bize ‘gözünün üstünde kaşın var’ diyecek birisi! Onu duyacak babam. Mahallede nse uzun müddet sokağa çıkmaz, babamla karşılaşmaz. Babam onu denketirir gene ama! Babam onu kesin denketir. Çarşıda denketir, yolda denketir, mahalle kahvesinde denketir. O yüzden hiç kimse babamın sağlığında bize ‘gözünüzün üstünde kaşı var’ diyemezdi. Hiç kimse anneme ‘gözünün üstünde kaşı var’ diyemezdi. Babam öldükten sonra bu vazîfeyi ben aldım elime. Babam öldükten sonra hiç kimse anneme ‘gözünün üstünde kaşı var’ diyemedi. Dayımlar da aynı.” Bu hâtıra Efendi hazretlerinin aile ahlâkının hâkîkî bir anlamını veren bir levhadır. Eşinin hâysîyyet ve şerefini muhâfaza etmek, ona laf söyleyeni dehşetten yıldırmak — bir erkeğin, bir babanın, bir oğlun adam olduğunun en açık alâmetidir. “Kıymetlendirin etrafınızdakileri. İnsânlar ‘sizin eşinize akrabalar dâhil, senin annen-baban dâhil, eşine bir laf söylerim’ diye 118 sefer düşünsün. ‘Ben bunun eşine bir laf söylersem kıyâmeti koparır’ desin. Desin bunu kıymetlendirin.” Bu tam anlamıyla bir Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem sünnetidir — “Mü’min elinden ve dilinden emin olunandır” — amma özellikle eşinin namus ve hâysîyyeti söz konusu olduğunda mü’minin kendisine âit olanı bir kaleye dönüştürmesinin gereğini gösterir.
“Adam Kadını Kraliçe Yapar”: Eşlere Hitâbın Âdâbı
Efendi hazretleri eşlere kıymet verme âdâbını pratik bir kâideye dönüştürür: “Dervîş kardeşler, asla eşlerinize başkasının yanında bir laf söylemeyin. Erkekler, eşlerinize asla hiçbir söz söylemeyin bir başkasının yanında. Kadınlar, kocalarınıza dışarıda — evin dışında, çocuklarının yanında — hiçbir şey konuşmayın. Kadın erkek eğer bir meseleyi çocuklarının yanında tartışıyorlarsa — sokakta, orada-burada tartışıyorlarsa — edepten nasipleri yok hiç.” Sonra daha derin bir kâide gelir: “Sevgili olun, karı-koca olmayın. Sevgili olun. Bu dergâh her şeyle âşıklığı yaşaması lâzım. Karı-koca olursanız evliliğiniz biter. Sevgili olun. Sevgili. Müşfik olun, şefkatli olun, merhametli olun.” Erkekler için özel bir çağrı vardır: “Erkekler adam olun. Bir kadını kraliçe yapan adamdır. Kadını kraliçe yapan adamdır. Kadını kadın yapan adamdır. Öyle adamlık sergileyin ki kadın kraliçe gibi yürüsün. Hakkıdır onunla kraliçe gibi yürümek. Öyle adamın eşi olunca öyle yürür.” Bu kâide sadece bir romanistik ifâde değil, sufî âile ahlâkının en temel çizgisidir. Efendi hazretleri devâmında annelere-babalara da sınır çizer: “Dervîş kardeşler asla anne-babalarıyla tartışmayacaklar. Kadın-erkek. Onlarla seslerini yükseltmeyecekler. Dervîş kardeşler asla kayınvâlideleriyle, kayınpederleriyle seslerini yükseltmeyecekler. Didişmeyecekler. Asla. Haklı-haksız hiç önemli değil. Yükseltmeyecekler seslerini. Tartışmayacaklar. Kendi hakları dahî olsa savunmayacaklar haklarını. Ben haklıyım demeyecekler dervîş kardeşler. En haklı olduğun yerde dahî susacaksın. Yürüyüp gideceksin. ‘Selâmün aleyküm, Allâh’a emânet olun, hayırlı geceler’ diyeceksin. Bitti. Bu kadar.”
“Atma, Kıymetlendir!”: Sufînin Eşya Ahlâkı
Efendi hazretleri eşlere kıymet verme dersini gündelik hayâtın en küçük detayına kadar taşır. Sufî kıymetlendirme bir genel disiplindir; sâdece eşlere değil, bütün eşyâlara, elbiselere, yemeklere, havlulara kadar uzanır: “Sufî etrafındaki hiçbir şeyi değersizleştirmez. Sufî niçin kıymetlidir? Sufî çünkü etrafındaki hiçbir şeyi değersizleştirmez.” Efendi hazretleri pratik örnekler sıralar: “Elbiseniz kıymetli olsun, değerli olsun. Atma! Çıkarırken as! Çorabını atma! Çıkarırken bir yere koy! İç çamaşırını atma! Kirli de olsa çıkar, katla, koy kenara! Ayakkabı atma! Çıkar, dos doğru ayakkabılığına koy! Ayakkabılığın yoksa düzelt! Kapının önüne dos doğru koy! Terlik düzgün koy! Tuvaletten çıkarken terliğini düzgün bir şekilde tuvalette bırak. Banyodan çıkarken banyo terliğini kıymetlendir. Terlik 3 lira deme, 5 lira deme!” Havlu meselesine gelince Efendi hazretleri çok detaylı bir kâide açar: “Havlu kullandın, düzgün bir şekilde as havluyu! Atma! Kıymetsizleştirme! Havlu ile kurulanacağı zaman da havlunun hepsini ıslatma! Senden sonra kullanacak! Havlunun bir ucunu ıslat! Havlunun bir ucundan kurulan. As oraya! Öğlen namazında tekrar havluyu kullanacaksın — sabah kullandığın yerde değil, diğer tarafını kullan. İkindide bir daha kullanacaksın — ikindide bir diğerini kullan. Havlunun büyüklüğüne göre dörde böl veya ikiye böl. Bir kullandığın yeri tekrar kullanma.” Bu pratikler sıradan bir evin edebsizliğini düzeltme disiplinleridir amma sufî için bunlar “her şeyi kıymetlendirme” felsefesinin dışa vuruşudur. Eşlerle olan ilişki de bu büyük disiplinin bir parçasıdır: Eşini kıymetlendiren, ona laf söyletmeyen, onu kraliçe yapan bir adamın havlu ve terlik disiplini de farklı olur. Hepsi bir aynanın yansımalarıdır.
Soru 2: “34 Yaşındaki Oğlum Master Yaptı, Çalışmıyor, ‘Allâh Rızk Verir’ Diyor”
İkinci soru çok güncel bir meseledir: “34 yaşında oğlum var. 10 yaşından beri namaz kılıyor ve dâimâ orucunu tutuyor. Sürekli Kur’ân okuyor. İki üniversite bitirdi, master yaptı, amma çalışmayı düşünmüyor. Gerekçe olarak ‘Allâh herkesin rızkını verir; benim de rızkımı annemin-babamın sayesinde veriyor’ diyor. Düşüncesini değiştirmeye başaramadım. Nasıl değiştirebilirim? Duânızı beklerim.” Efendi hazretlerinin cevâbı kısa amma son derece kesindir: “Vallâhi yolu bulmuş. Yedirip içirme. Bir sabah kalkacak ‘anne kahvaltını hazırladın mı?’ — ‘Oğlum Allâh rızkını bu evden kesti.’ ‘Ne oldu?’ ‘Eee haber geldi bana da. İşte bak haber geldi, söylüyorum şimdi. Haber gelmiş. Buraya kadarmış. Evlâdım bize haber geldi. Eee bu saatten sonra bizden sana para, pul, destek yok. Bu saatten sonra kendine bir ev ara, kendine bir iş bul. Allâh yolunu açık etsin. Bu saatten sonra kesildi.” Efendi hazretleri bu meselenin genel bir çerçevesini de çizer: “Anne-baba erkek çocuğuna küçükken para kazanmayı öğretmiyor. Kız çocuğunu evlenmeye alıştırmıyor, onu evlenmeye yönelik yetiştirmiyor. ‘Kadına en bulaşık yüklenir de, evleneceksin de ne olacak? Ben bak bulaşık yüklenirim’ der. Tamam bitti, o kız evlenir mi? Evlenmez tabî.” İyi bir anne-baba çocuğuna iyi bir rol modeli olmalıdır: “Kadın ‘iyi ki evlenmişim, böyle şâheser bir adam aldım; adam ‘iyi ki evlenmişim, böyle şâheser bir kadın aldım’ demelidir. Çocuklar bunu görmeli, duymalı, hissetmelidir.” Çocuklarınızı kendi işlerini kurmaya, kendi ayaklarının üzerinde durmaya, kendi kendine yetmeye alışmış bir şekilde yetiştirmek gereklidir. Aksi hâlde — 34 yaşında bile olsa — annesi-babası sayesinde yaşayan, “Allâh rızk verir” diyerek tembelliğini meşrûlaştıran bir çocuğun düzeltilmesinin tek yolu kesindir: Anne-baba kapıyı kapattığında hak etme zarûreti doğar.
Âmelî Dersler: Bu Sohbetin Kul İçin Pratik Hükümleri
- Bayramlar Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in dediği gibi “sevinç günleri”dir ve sufî bu sevinci kaybetmemek için bayram geleneğini ayakta tutmakla mükelleftir.
- Müslümânlar son 200 yıldır bayramları ağız tadıyla yaşayamamaktadırlar; bu iki kıskacın — vahşi batı hayranları ile Selefî-Vehhâbî-DAİŞ çizgisinin — baskısından kaynaklanır.
- Modern İslâm dünyâsında “dindar görünümlü batıcılar” (reformistler, hadîs inkârcıları) ile “Selefî-Vehhâbî-DAİŞ çizgisi” iki kıskaç olarak tasavvuf geleneğini yok etmeye çalışırlar.
- Evlerimiz cenâze yıkamaya, kurban kesmeye, misafir yatırmaya müsait değildir; İslâmî bir evin asgarî şartları: Her çocuğa banyolu oda, anne-baba için banyolu oda, misafir için banyolu oda, 40 m² mutfak, haremlik-selâmlık.
- Kurban kesmek ibâdettir ve her erkek dervîş bunu öğrenmelidir; kurban kesim merkezleri sufînin modern sekülerleşmeye karşı direniş noktalarından biridir.
- Hz. Âişe annemiz hadîsine göre kadınlar da kurbanlarının başında durmalıdır — kurban her Müslümân için bir şahsî ibâdettir.
- Cenâze yıkama işi dînî bilgiye sâhip, samimi kimselere bırakılmalıdır; torpilli ve câhil bir kimsenin cenâzeye “fiskiye ile su tutup abdest aldırmadan kefenlemeye çalışması” İslâm’a hakaretin bir görünümüdür.
- Bayramlarda aile fertlerinin birbirlerinin yüzüne bakabilmesi ölçüsü, hâlihâzırdaki davranışları düzenler: “Ben Erdoğan’ın yüzüne nasıl bakarım sonra?” sorusu her mü’minin pusulasıdır.
- Dervîş kardeşler eşlerine asla başkasının yanında bir şey söylemezler, onları eleştirmezler, nasîhat bile etmezler; git eve sabret, baş başa kaldığında konuş.
- “Karı-koca değil sevgili olun” sufî âile ahlâkının özüdür; müşfik, şefkatli, merhametli olmak evliliği ayakta tutar.
- “Bir kadını kraliçe yapan adamdır” — erkek âmelleriyle, sözleriyle, tavırlarıyla eşini kraliçe makamında tutar; eşine laf söyleyeni önünde silindir gibi ezer.
- Anne-babanın yanında eşinin aleyhinde konuşmak, onu ailenize şikâyet etmek “adamlık değildir”; eşin eksikliğini anasına-babasına anlatmak mü’mine yakışmaz.
- Dervîş kardeşler kayınvâlideleriyle, kayınpederleriyle, anne-babalarıyla asla seslerini yükseltmezler; en haklı oldukları yerde bile susup “selâmün aleyküm, Allâh’a emânet olun” diyerek yürüyüp giderler.
- Sufî etrafındaki hiçbir şeyi değersizleştirmez; bu yüzden sufînin dokunduğu her şey kıymetlenir — “Sufî bakırı altın eder, toprağı yakut eder”.
- Havlu kullanırken tüm havluyu ıslatmak değil, ucunu kullanmak; ikindi, akşam, yatsı için farklı köşelerini kullanmak; sonra düzgün asmak — bunlar sufînin günlük eşya âdâbıdır.
- Ayakkabı, terlik, elbise, çorap — hepsinin “kıymetli” olması yerini belirleyip oraya yerleştirmekle başlar; “3 lira, 5 lira deme, kıymetlendir”.
- 34 yaşındaki “Allâh rızkı verir” diyen oğlunu çalışmaya sevk etmenin tek yolu anne-babanın rızk kapısını kapatmasıdır; yedirip içirmeme.
- Çocuklarımızı kendi ayaklarının üzerinde durmaya, kendi kendine yetmeye alışmış bir şekilde yetiştirmek gerekir; aksi hâlde master yaptıktan sonra bile evden çıkmayan, evlenmeyen bir nesil çıkar.
- Efendi hazretlerinin vasiyyeti: “Ben nefes alıp veriyorsam beni sarı battaniyenin içinde dergâha, zikir meclisine getirin” — kim karşı çıkarsa çıksın, bu gelenek yok olmasın.
- “Ben ölüm döşeğindeyim” durumunda dahî Perşembe zikrine götürülme vasiyyeti — insân hastalıktan ölmez, ölüm vakti geldiğinde gelir.
Referanslar ve Kaynaklar
- Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Bayramlar sevinç günleridir” hadîs-i şerîfi; Habeşlilerin mescidin içinde harbeleriyle oynaması ve Peygamber’in “ha güzel oynayın” diye tempo tutması.
- Hz. Âişe annemiz: “Ya Âişe, kurbanının başında dur” — kadınların kurban âdâbı.
- Kur’ân-ı Kerîm: Kurban ve ibâdet âyetleri (Kevser 2), aile ve edep âyetleri (Nûr, Nisâ), çocukların yetiştirilmesi âyetleri.
- Osmânlı ve Anadolu Medeniyeti: 300 yıllık aile evleri, her odada banyolu oda mimarîsi, haremlik-selâmlık, misafir yatağı kültürü, cenâze yıkama ve kurban kesme âdâbı.
- Bayram Geleneği: Hz. Peygamber’in tempo tutması, sahâbelerin hayırlı bayramları, cümbüşçülerin sokak sokak dolaşması, mahalle kültürünün “Cümbüş Nuri” gibi sîmâları (Efendi hazretlerinin çocukluğundan hâtıra).
- Global Kapitalizm ve Sekülerleşme Eleştirisi: Deccâl sistemi olarak kapitalist dünyâ düzeni, “beş boynuzlu oteller” bayram tatili, apartmanların İslâmî hayâta elverişsiz tasarımı.
- İki Kıskaç Analizi: Vahşi batı sistemcileri, reformist İslâmcılar, hadîs inkârcıları, kader inkârcıları — birinci kıskaç. Selefî-Vehhâbî-DAİŞ çizgisi ve Şîa — ikinci kıskaç.
- Cenâze Fıkhı: Abdest aldırmak, kefenlemek, cenâze yakınının ilgisi, Adlî Tıp sonrası dikişlerin dikilmesi gereği, “cenâze yıkama memurunun dînî bilgisi” mes’elesi.
- Sufî Aile Ahlâkı: “Karı-koca değil sevgili olun”, “adam kadını kraliçe yapar”, “çocuklarının yanında eşini eleştirmezsin”, “anne-babanın yanında eşinin aleyhinde konuşma”.
- Kıymetlendirme (Sufî Eşyâ Ahlâkı): Havlu âdâbı, ayakkabı âdâbı, terlik âdâbı, elbise âdâbı — “Sufî bakırı altın eder, toprağı yakut eder” kaidesi.
- Çocuk Eğitimi: Erkeğe para kazanmayı öğretmek, kıza evlenmeyi kıymetli göstermek, anne-babanın çocuğa rol modeli olması, “Allâh rızkı verir” tembelliği karşısında kapı kapatma terbiyesi.
- Efendi Hazretlerinin Babasının Hâtırası: Annesine laf söyleyenin yaptığından pişman olması, mahallenin saygı ve hâysiyet kültürü, “eşinin namusuna laf söyleyeni şeytân gibi korkutma” kâidesi.
- Vasiyyet Âdâbı: Ölüm döşeği zikri, cenâzenin bayram toplantısında öpülmesi, “gelenek yok olmasın” için son nefese kadar direniş.
- İslâmî Ev Tarifî: Her odaya banyo, haremlik-selâmlık, cenâze yıkama mekânı, kurban kesme mekânı, misafir odası — 200-230 m² asgarî İslâmî aile yurdu.
- Tasavvufî Sabır Ahlâkı: “En haklı olduğun yerde bile susup yürü git”, “dervîş asla ailesine bağırıp çağırmaz”, “eşine laf söyleyeni susturur amma başkasının yanında”, “gelin-damat ilişkilerinin örtülmesi”.
Sohbetin Özeti
Mustafa Özbağ Efendi bu on sekizinci sohbette bir “bayramlaşma dersi” yaparak Ramazan ve Kurban bayramlarının 200 yıldır Müslümân toplumunda ağız tadıyla yaşanamamasının derin bir analizini yapar. İki kıskaç — vahşi batı sistemcisi reformist İslâmcılar ve Selefî-Vehhâbî-DAİŞ çizgisi — Anadolu Müslümânlığını sarsmaktadır. Global kapitalizm, “deccâl sistemi” olarak çalışır ve Müslümânların yemek, kılık-kıyafet, misafir, aile, bayram kültürünü hızla yok etmektedir. Efendi hazretleri “evlerimiz cenâze yıkamaya, kurban kesmeye, misafir yatırmaya müsait değil” tespitini yaparak İslâmî bir ev tarîfi verir: Her çocuk için banyolu oda, misafir için banyolu oda, haremlik-selâmlık, 40 m² mutfak, 200-230 m² kullanım alanı. Kurban kesmenin ibâdet olduğunu, her erkek dervîşin bunu öğrenmesi gerektiğini belirtir. Çekirge SSK’daki cenâze yıkama sahtekârlığını — abdest aldırmadan, dikişleri dikmeden, fiskiye ile su püskürterek işi geçiştirme — acı bir örnek olarak anlatır. Bayramlarda aile içi sabır ve ahlâkın önemini, “ben Erdoğan’ın yüzüne bayramda nasıl bakarım” ölçüsünü çizer. Sohbetin en hisli kısmında vasiyyetini okur: “Ben nefes alıp veriyorsam, hattâ ölüm döşeğindeysem dahî beni bayramda zikir meclisine götürün — bu gelenek yok olmasın.” İki soru cevaplanır: Eşine kıymet vermesi gereken mü’min için sufî âile ahlâkı — “Karı-koca olmayın, sevgili olun”; “Bir kadını kraliçe yapan adamdır”; “Dervîş kardeş eşine başkasının yanında laf söylemez, anne-babasıyla yükseltmez sesini”. Ve 34 yaşında, iki üniversite ve master yapmış, çalışmak istemeyen ve “Allâh rızkı verir” diyen bir oğula karşı tek çözüm: Anne-babanın evden rızk kapısını kapatması, “vallâhi yolu bulmuş”. Sohbetin sonu dinleyicilere dost kıymeti vermenin, havlu-terlik-ayakkabı disiplininin, “sufî bakırı altın eder, toprağı yakut eder” kaidesinin sufî kimliğini koruduğunu hatırlatır. Efendi hazretleri: “Allâh nice bayramlarda toplanıp burada bayramlaşmayı nasîb eylesin. Amin. Selâmün aleyküm.”
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — 18. Karabaş-i Velî Tekkesi 2017 Sohbeti | Kategori: 2017 Karabaş-i Velî Tekkesi
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri
Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi