Nefes II

Nefes II — 9 Ocak 2016 Sohbeti

NEFES II • 11/18

9 Ocak 2016


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

9 Ocak 2016 Tarihli Sohbet

Vücudun izafilik basamaklarında tecelli edişi gerçeğinin Arabî tarafından tasvirinde ekser zamanlarda birtakım remizler ve istiarelere başvurulduğunu biliyoruz. Bu zorunlu tavrın sebebi kendisinin de belirttiği gibi, vücudun ve mevcudatın ondan doğuşunun mantıki ve zihni olmaktan ziyade tamamıyla sırri, keşfi ve manevi bir konu olması ve ortalama beşer idrakine ancak birtakım SEMBOLLERİN yardımıyla sunulabilir olmasıdır.

Saf metafiziğin dili zaten semboliktir. Soyut, yalın ilahi hakikatlerin sembolik bir tarzda anlatımı insanın anlayışından bakıldığında anlamaya yardımcı olduğundan tarih boyunca birçok metafizik okullar tarafından kullanıldığı bilinir. M. Erol KILIÇ (Şeyh-i Ekber)

Bizim kültürümüzde de gerek divan, tekke ve halk edebiyatımızın temelinde, geleneksel sanatlarımızda hep bu mücerret (soyut, yalın) tasavvufi hakikatler sembolizminin yatmakta olduğu görülür.

iç/dış sembolizmi, çekirdek/ağaç sembolizmi, semavi/nikâh sembolizmi, semavi âdem/Havva sembolizmi, kuş sembolizmi, renk sembolizmi, ayna/akis sembolizmi, nokta/daire sembolizmi, harfler sembolizmi (ilm-i Huruf) gibi sorumuz birlik/çokluk (vahdet- kesret) sembolizminden. Arabî’ye göre vücudda yalnızca bir hakikat vardır fakat biz bu hakikati iki farklı açıdan gördüğümüz için ya onu bütün zahirde görünen şeylerin zatı (aynı) sayıp buna HAK deriz veya onu zatın tezahür ettirdiği zahirde görünen şeyler sayıp bu sefer HALK deriz.

Batında hakiki birlik olan şey zahirde çokluk olarak tezahür eder O’na onun açısından yani zat’a zat açısından bakarsak o zaman o da kendisine kendisi vasıtasıyla bakar ki bu BİRLİK halidir. Fakat ona kendi açımızdan bakarsak o zaman bu birlik ortadan kalkar ikilik olur. Aslında kesret dediğimiz şey esma-i ilahiyyeden başka bir şey değildir. El – Fütuhat (IV/231)

İbn Arabî’ye göre çokluk bir olan zat’taki fiili bir taksimden değil,

tamamen görüş farklılıklarından doğar. Füsus (417)

“Hak hem el-Vahidu’l Kesir’dir hem de el-Kesiru’l Vahid’dir” (IV/232) der

Açıklar mısınız?

Şeyhi Ekber’in zaman zaman bu tarz eserlere has tezatlı (paradoksal) bir yapıyı yansıtır. Ondaki bu tür üslubun kaynağı da gerçekte bu vahdet-kesret ikiliğinde yatar.

Aslında tüm bu açıklama ve sorular Arabî’nin şu beyti yüzünden “O beni över, ben de O’nu O bana ibadet eder, ben de O’na Halde O’nu ispat ederim O beni bilince ben O’nu inkâr ederim Ben O’nu bilince O’na şehadet ederim Ben deni, olduğum halde O’na yardım ederim İşte O Hak beni var kılıp, bana kendini bildirince Bende O’nu var kıldım

İste bize böyle hadis geldi ki O’nun maksadı bizde, gerçekleşmişti.” Füsus (83) Sufilerin vücudu ve vahdeti hayr ve nur, âdemi ve kesreti ise şer ve zulmet iyi kötü çatışması diyalektiğinden ziyade

olarak görmelerini filozofların Taocuların Yin-Yang ahengine benzetmek daha doğrudur.

Yin-Yang= Kişi aydınlık figürler imgeleyerek değil,

karanlığın bilincine vararak aydınlanabilir. (C.G. YUNG)

Buna göre bu metafizik zıtlar, âlemdeki biri negatif diğeri pozitif olan fakat neticede her ikisi de tek ve aynı kozmik ilkenin tezahüründen ibaret bulunan güçler demektir. S. Murata (İslam’daki Tao,syf45)

Arabî zahiri manadaki bu iki zıddın aslında batınen birbirine yardımcı ve

ayrılmaz iki unsur olduklarını gerçeğini ancak kâmil ariflerin bildiğini söyler.

Zira onun biriyle birliği diğeriyle çokluğu, biriyle hakkın yakınlığını ve teşbihini diğeriyle O’nun uzaklığını ve tenzihini, biriyle aydınlığı (nur) diğeriyle karanlığı (zulmet) gördükleri iki göze sahip olduklarını söyler. (el- Fütuhat)

Soru: İki gözlülük meselesi el- Fütuhat’tan (II 303-304) “Allah biriyle kendisini, biriyle de kendi gölgeni göresin diye sende iki göz

Açıklar mısınız?

Bu yazı birçok alıntı içerir.

Vücudun izafilik basamaklarında tecelli edişi gerçeğinin Arabî tarafından tasvirinde ekser zamanlarda birtakım remizler ve istiarelere başvurulduğunu biliyoruz. Bu zorunlu tavrın sebebi kendisinin de belirttiği gibi, vücudun ve mevcudatın ondan doğuşunun mantıki ve zihni olmaktan ziyade, tamamıyla sırri, keşfi ve manevi bir konu olması ve ortalama beşer idrakine ancak birtakım SEMBOLLERİN yardımıyla sunulabilir olmasıdır.

İzafilikten buradaki kastı, soru sorana soruyorum, kelime manası olarak mı? İzafilikten kasıt geçici bir şey öyle değil mi? İzafi, geçici evet. Vücudun izafiliği dediğimizde vücudun geçici olması. Zaten mevcut yaratılan her şey geçici, varlık tamamiyle bu manada geçici her şey Allah’a dönecek. Her şey Allah’a dönecekse varlığın tamamiyetini bu noktada geçici olarak görüyoruz ve Hazreti Peygamber’de sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de varlığı geçici olarak görüyor, dünyayı da geçici olarak görüyor. Bütün varlığı komple geçici olarak görüyor. Tabii bu geçiciliği doktriner hale getiren en önemli şahsiyetlerden birisi de Arabî. Arabî bu geçici olan bu varlığı konuşurken sembollere, bu noktada anlatırken mantığa, akla hitab edecek remizlere başvurur ve bunları anlatırken sembollerle, remizlerle anlatır ama bu sadece Arabî’ye has bir olgu değildir. Bu bütün ehli sufiye has bir olgudur ama bunun çıkış noktasıda Kur’an ve sünnete aykırı bir şey değildir. Mesela metafizik noktada Cebrail aleyhisselam Dıhye suretinde görünür. Bu noktada Cebrail aleyhisselam Dıhye suretinde görünürken Dıhye bir semboldür bir remizdir veyahut ta hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Mirac’a çıktığında süt içer. Süt orda bir semboldür bir remizdir ve sütü ilme yorarlar. İlmin bu noktadaki remizi süt olmuş olur veyahut ta rüyasında süt içirirler, sütü hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ilim olarak yorar veya başka bir rüyasında gökten bir ip sarkıtılmıştır, gökten bu ip sarkıtılmayı Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh hazretleri tevil ederken gökten sarkıtılan ipi din olarak tevil eder. Bu tevili de Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kabul eder. O ipi önce Hazreti Ebu Bekir tutar sonra Ömer tutar sonra Osman tutar sonra Ali tutar ve Ali’den sonra ip kopar. Bu rüya Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinindir “Bu rüyayı tevil edecek olan var mı?” diye Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem sorduğunda Hazreti Ebu Bekir Efendimiz “Müsaade ederseniz ben tevil edeyim” der, O da “Tevil et ya Ebu Bekir” deyince, der ki “Gökten inen ip, dindir” der “Kur’an, sünnettir. Buna önce ben tutunurum” der “Benden sonra buna tutunmak Ömer’e ondan sonra Osman’a ondan sonra Ali’ye ondan sonra bu ip kopar” der “Fitne devri başlar.” der Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu rüyanın teviline hayır demez. Demek ki buradaki ip gökten inen ip dine atfedildi kopması da sonradan fitnelerin zuhur edeceğine atfedildi. İşte Arabî gibi veyahut ta ehli tasavvufun büyük sufileri her türlü meseleyi böyle semboller ve remizlerle açarlar çünkü bu âlem izafidir, izafi olan bu âlemde vücuda ait, kendilerine ait bir vücudu olmayan metafizik olguların değişik vücuda ve sembollere bürünerekten zuhur etmeleri vardır. Bunu normalde sufiler kendilerince bunu bir keşf ilmi olarak görürler. Bu bir keşif ilmidir, rüya bir keşf ilmidir, o yüzden sufilik bir keşf ilmidir baştan sona. Her ne kadar sufinin bir tarafı zahiri ibadetlerle ve zahiri noktada dursa da sufinin bir tarafı metafiziktir,

manevidir. Bu manevi tarafta ise her şey remizlerle ve sembollerle algılanır, remizsiz ve sembolsüz bu mana âlemi algılanması mümkün değil gibidir. Bakın mümkün değil gibidir. Manadaki bütün semboller ve bütün remizlerin zahir noktaya baktığımızda farklı manaları vardır, farklı tecelliyatları vardır. O yüzden manada görülen her şeyin, her şeyin, muhakkak bu hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin salih rüyalar diye adlandırdığı ve salih rüya olarak isimlendiren rüyalardaki görülen semboller ve rumuzların ve remizlerin hepsi de bu noktada tefsire, tevile ihtiyaç vardır. İşte Arabî: Vücudun ve mevcudatın ondan doğuşunun mantıki ve zihni olmaktan ziyade -yani bütün bu mevcudatı anlamakta- mantıki ve zihni olmaktan ziyade sırri, keşfi ve manevi bir konu olması ve ortalama beşer idrakine ancak bir takım sembollerin yardımıyla sunulabilir olmasıdır. Ortalama bir beşerin bunları idrak edebilmesi için sembollere ve rumuzlara ihtiyaç vardır. O kimsenin rüyasında boynuna altın bir kolye takılması. Biz şimdi bunu normalde, o kimseye boyuna altından bir kolye taktılar. Altından bir kolye denilince o kimse kendince altını dünyalık bir mal zanneder oysa o rüyayı salih bir kimse gördüyse mesela onun imanına işarettir. Renklerin dili vardır, rumuzdur, o kimseye yeşil bir pardüse giydirildi, yeşil bir manto giydirildi, yeşil bir elbise giydirildi. O kimsenin Kur’an ve sünnet noktasında şeriata uyduğuna işarettir örneğin ama bunların hepsi de kendi içlerinde rumuzu, kendi içlerine sembolleri vardır. O yüzden sufiler için manevi olarak bir kimsenin bu meselelerin içinden çıkabilecek bilgiye, icazete, tecrübeye ihtiyacı vardır. Eğer bir kimse bu sebeple bu bilgiye, tecrübeye, bu manevi olgunluğa erişemediyse “Bilemediklerinizi zikir ehline sorunuz” ayet-i kerimesince o kimsenin gidip bir üstada bunları sorup, danışıp, bir üstattan bu bilgiyi ve ilmi alması gerekir. Yoksa kendi kafasından, bana yeşil elbise giydirdiler, dediğinde peygamberliğini bile ilan eder o veya bana yeşil elbise giydirdiler başıma da yeşil bir tane de sarık taktılar, der kendisinin şeyhliğini de ilan eder. Adama soruyorsun işte yani bu meseleyi nasıl, bu hale nasıl geldin veyahut ta nerden şeyhlik yapmak icap etti gibisinden, Şeyh Efendi sordu yani benim yanımda sordu, durdu, durdu, durdu, “Ben” dedi “rüyamda bir sefer şeyhimle kendimi sırt sırta gördüm” dedi. Rüyasında şeyhiyle kendisini sırt sırta görmüş, şeyhliğini ilan etmiş. Bizde millet şeyhini açıkgözle görüyor, demek ki o kimse neliğini anlatacak, neliğini ilan edecek belli değil. O zaman için Şeyh Efendi ile Allah rahmet eylesin yani gözünü kapatmadan açıkça konuşanlar var, onlar neyi ilan edecekler farklı bir şey tabi. İşte manevi âlemde bu noktada ben sırrı da, keşfi de manevi âlemin içerisinde görürüm. Bunlar kendi içerisinde birer kategoridir, birer basamaktır. Keşf ehli ayrıdır, sır ehli ayrıdır. Ama bunun başlangıcı mana ehlidir. Mana ehli biraz daha yürür keşf ehli olur, biraz daha yürür sır ehli olur. Bu, ilme’l yakin, ayne’l yakin, hakke’l yakin noktası gibidir. O yüzden mana ehli dediğinizde, bunun başlangıç noktası bazen böyle söylüyorum kabri şerifteki bir kimsenin, bir kabirdeki kimsenin haline aşina olmaktan başlar. O kimsenin kalbine ince ince ilham gelmesinden başlar. O, mana ehli olma yoluna girmiştir, onun bu hale erişmesinin yolu, farzları yerine getirme, haramlardan uzak durma, Allah’ı çok zikretme, Allah’ı sevme, şüphelilerden uzak durma ile mümkün olur. Bu hale gelmeyen bir kimsenin kendisini mana ehli görmesi de caiz değildir. Sema eden bir kimsenin sema ederken, üstadıyla sema etmiyorsa en aşağısı, en

aşağısı, seması ritüelden geçmez. Allah’ı zikrediyordur ama mana değildir. Mana ehli olan kimse, rüyaları biraz daha açıktır, hal görmeye başlar. Mana ehli olan bir kimse en az dördüncü esmayı almıştır bizde. Başka yerlerde üçüncü esma da mana ehli görürler onu, biz görmeyiz. Bizim sıkı biraz, sıkı. Varsınlar başka yere gitsinler, bizim öyle bir derdimiz de yok. Mana ehli denilince kabirden haber verecek, keşf ehli denilince şu ağacın zikrini dinleyecek keşf ehli. Keşf ehli, bir kimseye rabıta ettiğinde onun kalbinin zikrullah yapıp yapmadığını anlayacak, keşf ehli. Keşf ehli, şimdi köşeden X kimse çıkacak, diyecek tak çıkacak. Keşf ehli, birazdan yağmur yağar diyecek yağmur yağacak, keşf ehli. Görmediği bir yere rabıta edecek görecek orayı, keşf ehli. Üstadı kaldıracak ona telefonu “Neredeyim?” diyecek nerede olduğunu söyleyecek onun. Keşf ehli. Kimse hayal görmesin. Günlerce istihare yapıp bir mürşid-i kâmili rüyasına göremeyenler kendilerini mana ehli görmesinler. Yaşayan bir mürşidi bulamayan, bağlanamayan, yaşayan bir mürşide intisap edemeyen bir kimse kendisini mana ehli görmesin, aldatmasın kendi kendini. Aldatmasın. Kendi kendisinde maneviyatının çok olduğundan, kendince maneviyatının bol olduğu edebiyat yapmasın. Sufilik hal işidir, kâl işi değil. Sufilik hal işidir, kâl değil. Öyle atmakla tutmakla olmuyor bu işler. Ne lazım? Mana lazım. Bunun için kimsenin farzlara dikkat etmesi, haramlardan uzak durması, nafilelere sımsıkı yapışması, nafilelere yapışması, kimsenin kalbini kırmaması, güzel ahlaklı olması. Öyle eşine küfret gel, çocuğuna küfret gel, eşine haksızlık yap gel, alışverişte haksızlık yap gel, ona yalan söyle, onu üçkâğıt yap, buna beş kâğıt yap, bu mana ehli değil. Bu mana ehli değil. Dedikodu yap, gıybet yap, iftira et, her şeyi söyle, mana ehli. Değil. Ardından keşf gelecek çünkü. Ardından sır gelecek. Ardından sır gelecek. Sır ne? Allah’a hakke’l yakin noktasında yakin olmak. Sır, Cenab-ı Hakk’ın esma-i sıfatının tecelliyatına aşina olmak. Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarının tecelliyatına aşina olmak. Bu, sır. “O hiçbir şeye benzemez.” bunu anlatamazsın bile. O sana ait bir haldir, o sırdır, o her an değişkendir çünkü. O da izafidir, her an tenzih edersin, her an tenzih ettiğin için her daim o da değişkendir. Cenab-ı Hakk’ın efal ve sıfatlarının tecelliyatını seyretmek, hayrete düşmek ve hayretin artması hakke’l yakin noktasıdır. Bu da sırdır. Bu da sırdır. Ama önce mana ehli olmak.

Saf metafiziğin dili zaten semboliktir. Eyvallah, metafiziğin dili semboliktir. Semboller konuşur metafizikte. Rüyalar baştanbaşa remiz ve sembollerden geçilmez. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Hendek’te kayaya bir balyoz vurdu bir kıvılcım çıktı dedi ki “Kisra’nın yıkıldığını görüyorum.” Dikkat edin. Remiz ve sembollerle doludur. Bir tane daha balyoz vurdu dedi ki “Yemen’in fetholduğunu görüyorum.” Bir balyoz daha vurdu “Bizans’ın yıkıldığını görüyorum.” dedi. Bakın hepsi de remizdir, hepsi de sembolüdür. Oysa Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Hendek’te kocaman çıkan bir kayayı kırıyor ama işaret ettiği şeyler farklı şeyler. O yüzden metafizik komple sembollerin üzerinden gider. Adam Allah’ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin suretine görür, semboldür. Son noktada Allah’ın görüleceği hal Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleridir. Öleceğim gideceğim bu ilim kalsın diye konuşuyorum. O kimse önce şeyhinin suretinde görür ardından herhangi bir peygamber onu ele aldıysa eğitimini, o

peygamberin suretinde görür, eğer yok bir peygamber almadıysa, eğer ki sahabelerden bir zatı gördüyse sahabelerden bir kimse almıştır onun eğitimini ya da pir efendilerden birisi almıştır. Pir efendilerden birisi onun eğitimini aldıysa pir efendinin suretinde görür ama daha yolu var onun. Son halde o kimse, Cenab-ı Hakk Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerinden ona hitab eder. Bunu söylüyorum ki ölür kalır gidersem bir hal ile hâllenen bir kimseye ilim olarak kalsın. Bunu yalana dolana sürenler, bunu görmediği halde görmüş gibi gösterenler mahşerde perişan olurlar. Semboldür. Orada sembol Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleridir, hakikat, Allah’ın esma-i sıfatının tecelliyatıdır. Bakın sembol konuştu. Metafizik tamamen semboller üzerine kuruludur. Musa’ya Cenab-ı Hakk ağacın arkasından hitab etti. Musa’ya ateşin içinden hitab etti. Musa aleyhisselam Turi Sina’da Allah’la konuşurken, görüşürken Cenab-ı Hakk’ı bulutumsu bir şekilde gördü. Bulutumsu bir şekilde görünce dayanamadı “Ben seni görmek istiyorum” dedi. Aslında aynı zamanda da yanındaki 70 tane sahabesi de, inananı da görmek istiyordu onlarda Turi Sina’ya bu yüzden geldiler, dediler ki: Turi Sina’ya biz de gelmek istiyoruz ve Rabbimizi biz de görmek istiyorum” dedi. Musa istiyoruz. Bir kısmı “Senin Rabbini bende görmek aleyhisselam bunlardan etkilendi. Bunlardan etkilendiği için dedi ki: Seni görmek istiyoruz. O da “Beni göremezsiniz” demedi. Cevaba dikkat edin, “Ben görünmem” demedi, “Sen göremezsin ya Musa” dedi. Bakın, ben görünmem, ayrı, sen göremezsin, ayrı. Anladınız mı inceliği? “Şu dağa” dedi “tecelli edeceğim. Eğer oraya tecelli ettiğimde dayanırsan görebilirsin.” Dikkat edin, “Göremezsin” yok, “Dağa tecelli ettiğimde görürsen beni görebilirsin.” Musa ve yanındakiler bayıldılar, dayanamadılar o tecelliyata. Evet, saf metafiziğin dili bu noktada her şey sembollerin üzerindedir. Yani, metafizikten kasıt mana. Mananın dili semboller üzerine kuruludur. Semboller konuşur orda, semboller konuşur. Meleği kanatlı görür herkes değil mi? Semboldür. Ama kanatlı tarif eden de hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleridir. Semboller konuşur, semboldür. Melek kanatlıdır. Hatta hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri meleklerden bahsederken der ki, bir kanadı şurdan şuraya kadardı, bir kanadı burdan buraya kadardı. Evet doğru. O halde onu gördü mü? Evet. Meleği o halde gördü mü? Evet. Ama o bir sembol mü? Evet. E şimdi bir adım daha ileri gideyim, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini insan olarak, içimizden biri olarak görünmesi de bir sembol olabilir mi?

Bizim kültürümüzde de gerek divan, tekke ve halk edebiyatımızın temelinde, geleneksel sanatlarımızda hep bu mücerret (soyut, yalın) tasavvufi hakikatler sembolizminin yatmakta olduğu görülür.

iç/dış sembolizmi, çekirdek/ağaç sembolizmi, semavi/nikâh sembolizmi, semavi Âdem/Havva sembolizmi, kuş sembolizmi, renk sembolizmi, ayna/akis sembolizmi, nokta/daire sembolizmi, harfler sembolizmi (ilm-i Huruf) gibi. Sorumuz birlik/çokluk (vahdet-kesret) sembolizminden.

Yani bunların hepsi de bu sembollerin hepsi de var biliyorsunuz bunları o yüzden bunları açıklamama gerek kalmaz herhalde. Var mı açıklamama gerek duyan? Aşina oldu herkes bu sorularla.

Arabî’ye göre vücudda yalnızca bir hakikat vardır fakat biz bu hakikati iki farklı açıdan gördüğümüz için ya onu bütün zahirde görünen şeylerin zatı (aynı) sayıp buna HAK deriz veya onu zatın tezahür ettirdiği zahirde görünen şeyler sayıp bu sefer HALK deriz.

Bu noktada tecelliyat eğer o kimse bakış açısı açısından, görüş açısı açısından görünen şeyleri ya Zattan yani Hakk’tan görür o kimse ya da halktan görür. Bu noktada hakikatin bir halktan Hakk’a tecelliyatı vardır bir de Hakk’tan halka tecelliyatı vardır. İster Hakk’tan halka olsun ister halktan Hakka olsun her ikisi de bu noktada haktır.

Batında hakiki birlik olan şey zahirde çokluk olarak tezahür eder O’na onun açısından yani zat’a zat açısından bakarsak o zaman o da kendisine kendisi vasıtasıyla bakar ki bu BİRLİK halidir. Fakat ona kendi açımızdan bakarsak o zaman bu birlik ortadan kalkar ikilik olur. Aslında kesret dediğimiz şey esma-i ilahiyyeden başka bir şey değildir.

Normalde Arabî ’ye göre varlığın üzerinde tecelli eden her şey Ondandır. O her an, ayet-i kerimece, bir şan üzerinedir, bir şen üzerinedir, bir iş üzerinedir. O zaman varlığın üzerinde tecelli eden her şey aslında Ondandır. Ama eğer biz bu varlığa Ondan bakarsak tek görünür, bu varlığa kendimizden bakarsak, bu varlık, var olan bu varlık bir de var edeni görürüz, ama biz bu noktada hem varlığa baksak, hem varlığa bakaraktan var’ı var edeni görsek, veyahut ta vardan bakıp varlığa baksak da, ben onu ikilik olarak görmüyorum, bunun altını çizeyim. Bunu sufilerin büyük bir çoğunluğu ikilik olarak görmüşler. İkilik ne: hem var’ı hem de var edileni görmek. Aslında bu bir veçheden bakılırsa ikilik değil, ya? Bu bir veçheden bakılırsa hem var’ı hem var edileni birlemek demek, meselenin en çözüm noktası, en zirve noktası demek. Yok, eğer biz varlığa onun gözüyle baktığımızda, onun gözüyle baktığımızda, bu devamlı bir kimsenin durabileceği bir nokta değildir. Duranlar olmuştur, her daim durulabilecek noktada değildir burası. Fakat bir kez bu şaraptan içen bir kimse sarhoş olup, kendinden geçip, kendisini hep orada görebilir. Bu zandan başka bir şey değildir. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetinde hem varlığı hem var edeni birleyip görmek vardır. Bu peygamberi bir duruştur. Bu peygamberi duruşa sahip olanlar çok enderdir. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ölçüsünde ve sünnetinde varlığı yok görmek yoktur ama varlığın bütününde esma-i sıfatın tecelliyatını görmek vardır. Varlığın bütününde. Ve varlığın bütününde esma-i sıfatının tecelliyatını gören bir kimse her daim uyanık ve her daim onu gözetlemededir. Asıl durulması gereken yer burasıdır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri az önce anlattığım sarhoşluk noktasında durmamıştır. Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri sarhoşluktan yana değildir. O, hayretten hayrete geçme yanındadır. Bir kez sarhoş olduysan sarhoş kimse varlığın diğer tecelliyatlarından uzak olacaktır ama her daim uyanık olan her daim kulaç atacaktır yakinliğin de yakinliğini isteyecek, yakinliğin de yakinliğini isteyecek, hayretin de hayretini isteyecek, hakikatin de hakikatini isteyecektir. Sarhoş, yakinliğin yakinliğini istemekten uzaktır, sarhoş hakikatin hakikatine koşmaktan uzaktır. O çünkü kendisinden geçmiştir, kendisinden geçen bir kimse hakikat deryasında kulaç atamayacak hale gelir. Oysa Hazreti Peygamber

sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri en yakin olduğu anda dahi “Hakkıyla sana kulluk edemedim ya Mabud” deyip, yok mu daha içirilecek şarabın, getir, bütün şişeleri bugün içmek istiyorum, deyip yakinliğin de yakinliğini istiyordu ve sarhoş olup düşmüyordu. Bizler onun ümmetiyiz zayıf kimseleriz. Biz bir kadehle sarhoş olup kendimizce, var mı bize yan bakan deriz ama Muhammedî bir duruş sergileyen kimse yok mu daha demeli, onun için sabahlar olmasın zikrullahına zikrullah katmalı, onun için sabahlar olmasın yakinliğine yakinlik katmalı. Eğer yakinliğine yakinlik katma noktasında değil ise o bizim yolumuzdan da değildir. Evet, bir kısım sufiler o yüzden kendilerine Hakk’ın gözüyle Hakk’tan yana baktıklarını zannetmişlerdir, bu benim kendi iddiam, bu zandan öte değildir. Bir kısmı da yine yayan kalmıştır hâlk edilenden, halktan Hakk’a bakmaya çalışmıştır bunlar da yayan kalanlardandır. Bizcesi, bencesi Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ayak izlerini takip etmek, manada O’nun ayak izlerini takip etmek, halde O’nun ayak izlerini takip etmek, O’nun kokusunu takip etmek. O zaman bu, hakkıyla kulluk edemedim ya Mabud noktasıdır. Bu, yakinliğin de yakinliğini isteme, hakikatin de hakikatini istemedir. Bu, hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin “Bana eşyanın hakikatini göster” demesidir. Burası bence çok önemli bir ayrışma noktası. Burası çok önemli bir ayrışma noktası. Ya Mansur gibi bir kadeh içip “Ene’l hâk” diyenler çoğalacaktır, işin kolay tarafı çünkü. İşin kolay tarafı. Ya da, ya da Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini önde görüp O’nun ayak izlerini sonuna kadar takip etmektir. İşin zor tarafı da budur. Allah bizi affetsin.

İbn Arabî’ye göre çokluk bir olan zat’taki fiili bir taksimden değil,

tamamen görüş farklılıklarından doğar.

Evet, Arabî kesreti yani çokluğu bakışla alakalı olduğunu söyler. İnsanlar baktıklarından dolayı çok görürler der. Bakışta bir, yani baktığını algılayacak olan o kimsenin aklı, o zaman baktığında o kimsenin algısında aklının buna hükmettiğini düşünür. Çünkü Arabî’ye göre duyular yanılmaz akıl yanılır. Arabî duyuların yani bakan gözün yanılması değildir der, aklın yanılmasıdır der çünkü gözün gördüğüne hükmedecek olan akıldır. Ben de ona inanırım. Kulağın duyduğuna hükmedecek olan akıldır, akıl hükmeder. Biz duyu organları ile bir şeye dokunuruz: bunun çay olduğunu bize öğretmiştir birileri aklımız bizim bunu çay olarak algılamıştır, anlamıştır, hafızaya almıştır, idrak etmiştir bunu ve önce bakmazdan önce bakar, der ki, o çay olması gerekir. Neden? Bilgisi ile hükmeder. Bunda mutmain olması için bir yudum alır, bir yudum aldı, çayın kokusunu, çayın tadını aldı, hükmetti, tekrar dedi ki “bu çay” neden? Daha önce bunun tecrübesini etmişti. Akıl bu noktada hem tecrübe edilmemiş bilgi ile hem de tecrübe edilmiş bilgi ile hükmeder. Hükmeden akıldır çünkü. Arabî’ye göre hükmeden akılsa hata yapanda akıldır, kusuru işleyen de akıldır. O zaman kesrette vahdeti, birliği göremiyorsa o kimse bu, aklının hatasıdır gören gözünün hatası değildir. Ya? Aklının hatasıdır. Akıl burada neden hata yapar: bilgisizlikten, tecrübesizlikten hata eder. Aklın bilgi aldığı, tecrübe aldığı alan var mıdır? Evet. Zahir manada duyu organlarıdır, batın manada kalbidir, manadır aklın bilgi aldığı yer. O yüzden deriz manası yoksa o kimsenin, tanıması olmaz, bilmesi olmaz diye. Aklın diğer en önemli, en önemli bilgi kaynağı

kalbidir yani manadır. Eğer sufi yolunda gidecek olan bir kimsenin manası yoksa, o kimsenin metafizikten konuşması, manadan konuşması doğru değildir. Ancak o tasavvuf ehli değil, sufi değil, o mutasavvıftır. Mutasavvıf nedir? O kimsenin tasavvufu bilmesidir. Üniversitedeki tasavvuf hocaları gibi diyanetteki imamların müftüleri gibi. Biliyorlar mı? Evet. Yazıyorlar mı? Evet. Mesnevi okumuş mu? Evet. Mesnevi’den bilgisi var mı? Evet. Hal var mı? Hayır. Kalbi ilim var mı? Hayır.

Şeyh Efendi soruyor bir imama “Hoca Efendi kaç yıldır namaz kıldırıyorsun?” işte “20 küsur yıldan beri” şimdi kendimi methediyormuş gibi algılanmasın da -bunlar bir tecrübe çünkü- ben Bayındır’da zakirim, imamlar benim zakirliğimi istemiyorlar. Meyhaneden kalkma adam burada zakir oldu başımıza diye. Haberim var benim bundan ben de Şeyh Efendiye dedim ki “Efendim benim zakirliğimi alın, siz bilirsiniz ama burada imamlardan birisine verin derslere gelen arkadaşa. Ben yine çalışayım, koşturayım ama bu imamlardan birisi zakir olsun beni kabullenmek istemiyorlar. Benim böyle bir derdim de yok, sıkıntı yok ben hizmet ederim, koşarım, imamlardan birisi zakir olsun.” Toplandı imamlar. Beni çok seven olmaz hiç bu yolda. Öyle yani hikmet-i hüda bu işte. Az olur, çok olmaz. İmamlar da toplandılar bir imam arkadaşın evinde ben de bunu Şeyh Efendiye söyledim, Şeyh Efendi hiç yorum yapmadı. Böyle imamlar toplu, en yaşlısı var içlerinde, mevzu mevzuyu açtı işte, onlar biliyorlar tabi her şeyi. Aslında ince ince Şeyh Efendiye de tepeden bakıyorlar. Şeyh Efendi de böyle “Biz ümmiyik” O’nun meşhur şeyleri var böyle. Teneke çalıyor Şeyh Efendi kargalar uçuşsun, kaçsın gitsin diye. Döndü böyle o tepeden bakana “Hoca efendi kaç yıldır namaz kıldırıyorsun?” dedi, o işte “Yirmi küsur yıldan beri imamım bizatihi efendim” dedi. “Hiç rüyanda namaz kıldırdın mı?” dedi, “Hayır efendim” dedi, “Hiç rüyanda ezan okudun mu?” dedi, “Hayır efendim” dedi. Bakın Şeyh Efendinin bunu sormasının sebebi şu: Rüyanda namaz kıldırdın mı? Yani seni imamlığın manevimi. Rüyasında namaz kıldırdıysa Cenab-ı Hakk onun üzerinden hidayet edecek. İmam, manevi, yok. Hiç ezan okudun mu? Sen manevi insanları davet ettin mi? Manevi bir davetçiliğin var mı? İnsanları İslam’a çağırdın mı? Yok. “Allah Allah, Hoca Efendi hiç” dedi, böyle baktı “rüyanda” dedi “bir şey görmez misin sen?” dedi “Bir şey görmedin mi?”, “Yok işte efendim şöyle böyle şeyler görürüz” falan dedi. “Hocalar” dedi “Aranızda Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ile görüşen var” dedi “Onunla bizatihi konuşan var” dedi “Biraz içe yönelin, derinlemesine gidin.” İnsanlar vardır tasavvuf ilmini bilir oturur kitap yazar. Evet. Çıkarırsın televizyona şakır şakır konuşur. Doğru. Bir anlatır ki çevir sayfayı yapar. Harika. Ama asıl sufilik, kalpten ilim alması. Bu ne? Onun kalbinde bir çocuk oluşacak, velet, bir nur oluşacak. O nur oluşursa ona ne sorarsan sor. Eğer o Âdem olduysa, Cenab-ı Hakk dedi ya meleklerine “Sorun ne soracaksınız” dedi, sorun ne soracaksınız. Sorun ne soracaksınız dedi. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ne dedi “Bana ne soracaksınız sorun” dedi. Biraz hiddetlendi, ne soracaksınız sorun dedi. Birisi kendisinin kimin oğlu olduğunu sordu, zürriyetinden şüphe ediyor. Babasını sordu, onun gerçek babasını söyledi. Dikkat edin, o kimse “Ben kimin oğluyum?” dedi onun gerçek babasını söyledi. Yani onun babasını başka bir kimse biliyor ama herkes. Herkes onun babasını işte X kimse olarak biliyor, kendisi de öyle biliyor. Benim babam kim, deyince, sen filancanın

oğlusun dedi. İşte bu kalp ilmi, mana ilmi, bu farklı. Bunu dışarı taşırmak yok yalnız. Bunu dışarı taşırmak yok. O kimsenin şeceresini görecen, sabredeceksin. Bunu taşırmak yok. O kimsenin o gün ne melanet işlediğini bileceksin, bunu taşırmak yok. Buna itiraz edecekler şimdi, “Nerden bilirmiş ki?” Çünkü bilmiyorlar. Aldatılacağını bildiğin halde aldanacaksın. Şecereyi okuyacaksın. Bu mana ilmi, onu bildiğin halde zahire göre davranacaksın, bu mana ilmi. Bunu öyle -şimdi kızacaklar gene bana-beş tane kitap okumakla olmuyor bu, bu on tane kitap okumakla, yazmakla olmuyor. Bu böyle olmuyor, yolu o değil bunun. Arabî dahi üçyüz tane şeyh dolaştı. Yolu bu değil onun. Hazreti Mevlâna’nın dört tane şeyhi oldu. Yol o. Hazreti Mevlâna’yı Mevlâna eden son nokta Şemseddin-i Tebrizi. Tebrizi’siz yol gidilmez. Şems’in yoksa yol gidemezsin. Şems’in yoksa kâldesin, halde değilsin. Eğer kâlle olacak olsaydı Hazreti Şems, Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretleri ile hiç uğraşmazdı.

“Hak hem el-Vahidu’l Kesir’dir hem de el-Kesiru’l Vahid’dir” der Arabî. Hem vahüdü’l kesirdir, birlikte çoktur, birdir, sıfatsal tecelliyatı çoktur ve her sıfatsal tecelliyatta Zat kokusu vardır. Her sıfatsal tecelliyat Zatı mıdır? Değildir. Her sıfatsal tecelliyatta Zat var mıdır? Evet. Hem de der ki, Kesiru’l Vahid’dir yani kesret, çokluk demek. Hem çoklukta birdir, ne kadar çokluk tecelli ederse etsin her efal ve sıfatta Zat kokusu vardır. Her efal ve sıfatta. Ama her efal ve sıfatta Zat kokusu olup, “Bu Zat mıdır?” dediğinde “Hayır” deriz. Zattan ayrımı? Yine “Hayır” deriz, Zatın aynısı mı? Yine “Hayır” deriz. Bu müthiş bir tik taktır. İşte geçen haftadan kalan var ya bir Hazreti Mevlâna’dan soru, çakıştı şimdi burada. Hani Hazreti Pir der ya -orayı da okuyayım size değil mi? Birbirini tamamlasın. Buraya ile alakalı sohbet edeceğimi söylemiştim- O’nun sebep yakıcılığından sevdalara düşmüşüm. O’nun sebep yakıcılığından sevdalara düşmüşüm. O’nun hayallerine dalmışım da sofestai kesilmişim. O’nun sebep yakıcılığından sevdalara düşmüşüm, dalmışım sebep yakıcılığından. Ortadaki bütün sebepleri yakmış, aklımın dayanacağı bütün sebepleri yakıyor, duygularımın dayanacağı bütün sebepleri yakıyor, gördüğüm bütün her şeyi yakıyor, bildiğim her şeyi yakıyor ve bir sofestai haline getiriyor. Sofestai: şüphe. Yunan felsefesinde Sofestai: şüphe. Aslında Yunan felsefesinde bir kısmı, şüphe olarak bakmış, bir kısmı aklı reddetme olarak bakmış, bir kısmı ise gördüğü her şeyi bir hayal olarak görmüş. Her şey hayal. Ve her şey hayal ise ve aklımızla bu hayal -aynı sofestai düşüncesinde olanlar- aklımızla biz bunu algılayamayacaksak, anlayamayacaksak ve aklımızca anlamaya ve algılamaya çalıştığımızda aklımızın dayandığı sebepleri yakıyorsa ve aklımızı padişahlaştıracak ilahlaştıracak bütün sebepleri ortaya yerden kaldırıyorsa, işte bu sufilerin tenzihidir. Her şeyi O gibi görürken “O değildir” demektir. Aslında an ve an yaklaştığını hissedersin, an ve an göreceğini düşünürsün, her semada Onunla vuslatın sonuna ereceğini düşünürsün ve her çark edişte “Allah” dersin artık nefes bitecek artık sonsuzluğa doğru yürüyüş olacak artık bir daha geri dönüş olmayacak ve sen son adımı atıyorsundur, senin son Allah deyişindir ve son tecelliyattır, bitmiştir artık oradan geri dönmeden, uçsuz bucaksız Onun sıfatların içerisinde yok olup, hiçliğini görüp, Ona doğru yaklaştıkça yaklaşmak, yaklaştıkça yaklaşmak, yaklaştıkça yaklaşmak, gördüğün bütün sıfat ve efalin tecelliyatından kurtulup zatullahın

ulûhiyetinde yol yürümek var iken, sebepler bir bir yanıp bir bir düşerken, sen “Son merhale, son nefes” derken, dersin ki “Varmış daha zaman”. Çark bitmiştir, her şey toplanmıştır, perdenin arkasındakinler perdeyi dürüp atmıştır kenara, sen yine de yeniden bir perdedesindir, yineden bir hayrettesindir, yineden göğsüne bir el durdurmuştur seni, yine sen bir adım kaldı, bir nefes kaldı, bir yudum kaldı, bir lahza kaldı, bir an kaldı dediğinde bir el seni başka biri perdeye götürmüştür. Bu artık uçsuz bucaksız bir tik taktır. Ve sen her nefeste kavuşmayı arzularken bir nefes daha beklersin, bir nefes daha beklersin, bir nefes daha beklersin, bir nefes daha beklersin, ha bu dalga alacaktır seni, ha öbür dalga alacaktır seni, ha bir daha vuruştur, bu son vuruştur, bu son Allah deyişindir bu âlemde, bu son defa bir bekleyişindir, bu son defa hasretindir, bu son defa duyuşundur, “Gel” sözü gelecektir sana, “Dön” sözü gelecektir ama bir bakarsın ki başka bir hayrete geçersin, başka bir perdedesindir, O değildir. Ne güzeldir değil mi Sezen’in söylediği, dün gece hiç tanımadığım bir kimseye sırf sana benziyor diye merhaba demişindir. Ona benzer çünkü her şey, Onun kokusu vardır her şeyde, Onun tecelliyatı vardır, Onun yüzü vardır, Onun cemali vardır. Yaklaştıkça yaklaşırsın, Odur, koştukça koşarsın, Odur ama tam yakın olduğun zamanda, O değildir. Ve dersin ki, ne güzeldir o şarkıyı mırıldanırsın kendi içinden: dün gece hiç tanımadığım bir kimse sırf Ona benzedi diye merhaba demişindir. Ve yine beklersin sen O yeniden gelecektir, bir an yine vuracaktır, yine bir perdede, yine bir perdede, yine bir perdede, yine bir perdede, yine bir dalgada. Bu dünya, bu âlem bir dalga gibidir artık, her şey deniz gibidir senin gözün önünde ve her şey bir dalga vuruşundan başka bir şey değildir. Baktığın her şey bir deryanın içerisinde bir dalga vuruşudur, kâh kendini görürsün o deryanın içerisinde, o zerrenin içerisinde, her şeyde. Vuran senden sanadır. Kâh dersin ki: bu ben değilim, bu Odur, vuran Ondan Ona olur. İşte ister kesrette vahdet de sen, ister vahdette kesret de. İster Hazreti Pir gibi “Ben onun hayallerinin Sofestaisi gibiyim” de. İstersen Onun hayallerinin içerisinde bir zerre gibi gör kendini. Eğer Onun hayalinde hayal isen sen, Onun hayalinden tat al, lezzet al hayalinin içinde kal, aman hayalinden dışarı çıkma dersin oysa hayalinden dışarı çıksan da Onun hayalidir amma velakin hayalden hayale geçilir. İşte bu tam bir sofestai olmaktır. Bu tam bir akılsızlıktır. Bu tam aklın çürümesidir. Bu tam bir aklın bu noktada çiğnenmesidir çünkü sebepler kalmamıştır senin için. İnanmak için dahi sebebin kalmamıştır senin. Herkes inancına sebep arar, senin için inanmanın bir sebebi yoktur artık, senin için inanmanın, iman etmenin bir sebebi kalmamıştır. İşte bu hal ile hâllenmektir kesrette vahdet, vahdetle kesret. Bir perdesidir, bu noktada bir dalgasıdır. Bunu bir tek perdeden anlatmak, bir tek dalgadan anlatmak, bir tek boyuttan anlatmak da mümkün değildir. Bu boyuttan boyuta geçmek, bu kesretten kesrete, bu vahdetten vahdete, bu perdeden perdeye, bu halden hale, hayretten hayrete geçmektir. Artık senin gözünün önünde Onun tecelliyatından başka bir şey yoktur geri kalan hepsi de rumuzdur, rumuz. Hepsi de birer nedir, senin arkadaşındır, senin dostundur, adı Ahmet’tir, adı Mehmet’tir, senin eşindir, senin çocuğundur, rumuzdur her şey senin için artık. Sen o âleme yabancısındır artık, oralı değilsindir sen, sen orada durmak istemezsin dersin ki, her şey rumuz her şey, her şey bir sembol, bu âlem bir sembolden ibaret, bu âlem bir rumuzdan ibaret, adını

ne koyarsan koy adını. İster harflerle, ister sayısal rakamlarla koy. Sayısal rakamlar zor gelmiş insana, hepimize bir sayısal rakam konsaydı? ilk yaratılana “bir” deseydik sayabilir miydik yaratılanları? Sayamazdık. Hepsini bir yaparız; âdem ederiz, hepsini bir yaparız melek ederiz, hepsini bir ederiz şeytan ederiz, hepsini bir ederiz resul ederiz, hepsini bir ederiz veli ederiz, hepsini bir ederiz ağaç ederiz, hepsini bir ederiz meyve ederiz. İsimdir, semboldür, başka bir şey değildir. Bu âlem bir sembolden ibarettir. Gördüğün her şey sembolüdür. Ama gördüğün her şeyde Onun tecelliyatı vardır. O’nun tecelliyatı olan bir şeyi yok görme. Onun tecelliyatı olan bir şeyi de yok görme. İşte bir sofestai yaşamaktır bu, bir sofestai. Dilimi mazur görün, bu Hazreti Pir’in dili, benim çok hoşuma gider bu, bir sofestai gibi yaşamak. Hani Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin diline çevirelim, der ya “Dünya hayatı bir yolcunun ağacın altında gölgelenmesi kadardır, gölgelenmesi gibidir.” bir yolcusun, ağacın altında gölgeleniyorsun. Yolcusun, ağacın altında gölge, gölgedesin, gölge. Dünya hayatı ağaç gölgesi. Ağaç ne acaba? Ama dünya hayatı ağaç gölgesi. Gölgeyi düşünebiliyor musunuz? Güneş herhangi bir taraftan vurur, uzar-kısalır, gölgedir hâlbuki. Gölge uzasa ne olacak, gölge kısalsa ne olacak. Gölgeyi uzat uzatabildiğin kadar, gölgeden ibaret değil mi? Hazreti Allah da gölgeyi uzattı demez mi ayet-i kerimede? Hazreti Pir de o ayeti almaz mı “Allah gölgeyi uzattıkça uzattı” der. Düşünebiliyor musunuz Hazreti Pir’e hayat ne kadar uzun gelmiş ve diyor ki “Allah gölgeyi uzattıkça uzattı” Yani benim bu dünya sürgünümü uzattıkça uzattı. Biz baktığımızda 80 yıllık ömür ne kadar uzun bir ömür gibi geliyor veya kimisine kısa geliyor. Hazreti Pir de diyor ki, uzattıkça uzattı. Usanmış dünyadan, usanmış sembollerin içerisinde durmaktan, usanmış. Diyor ki, uzattıkça uzattı. İşte ister vahdette kesret gör, çokluk gör, birliğin çok görünmesi. Birliğin çok görünmesi. Bunu istediğiniz gibi algılayabilirsiniz, bu baktığınız ışığa kaç kişi baktı, bin kişi baktı. Bin kişide aynı rengi görmedi gerçekte ama bininin de renk anlayışı birdi. Neydi? Hepsi sarı dedi. Herkes baktı, sarı mı? Evet. Birisi hiç hayır dedi mi? Demedi. Ya birisinin gözü farklı görüyorsa? O dedi ki, sarı değil. Herkes ona deli dedi, akılsız dedi ve baktığında herkes sarıyı tarif et desen, hiçbir sarı birbirinin tarifi tutmayacaktır ama hepsi de sarı görecektir. Kesret. Herkes baktı, baktığında kendince gördü. Kesret.

Şeyhi Ekber’in zaman zaman bu tarz eserlere has tezatlı (paradoksal) bir yapıyı yansıtır. O’ndaki bu tür üslubun kaynağı da gerçekte bu vahdet-kesret ikiliğinde yatar.

Evet, bütün sufilerde ne yazık ki bu tezatlar vardır. Bu paradoksal düşümler, bu paradoksal anlamlar, yani bu tezat tecelliyatlar vardır. Hepsinde vardır. Hepsinde. Bir tek Arabî’de değil. Kimisi Arabî’yi böyle çok metodik görür, metodik görünce de Onda bu tip tezatlar, Onda bu tip paradoksallar yaşanmayacağını zanneder ben de yaşanacağını söylerim. Hatta bazen onların akılları ile oynamak için yaparım. Aklıyla oynarım onun. Onun Arabî aklıyla oynarım derim ki, Arabî’de de paradoksal düşümler var, O’nda da tezatlıklar var, dediğimde kalır o, kabullenmez. Çünkü o sufiliği bilmiyor. Evet, sufilik paradoksallık yaşamaktır yani sufilik tezatlık yaşamaktır çünkü bugün gördüğün eskimiştir, bugün gördüğünü yarın inkâr etmek zorunda kalacaksın. Yarın çok uzak bir gün, o esnada yaşadığını inkâr edeceksin. Bu

müthiş, dışardan bakıldığında paradoksal bir düşünümdür. Bunu o yüzden anlatamazsın hiç, o yüzden hiç kimseyle paylaşamazsın çünkü yarın anlatacak olduğun şeyi bugünün reddiyesi olacaktır, hiç kimseyle bunu paylaşamazsın. Ertesi gün o meleğin rengi değişecektir, ertesi gün o cinninin rengi değişecektir, o esnada ertesi gün o kimsenin, bugün gördüğün, o sembole ait bir kimsenin rengi değişecektir, hali değişecektir, dün iyi gördüğünü bugün kötü göreceksindir, bugün kötü gördüğünü yarın iyi göreceksindir, dün beşinci esmada gördüğün kimseyi yarın üçüncü esmada göreceksindir. Bu müthiş bir paradoksallıktır. O yüzden kendince kendi kendine baktığında da o paradoksallığı yaşarsın ve kendini dünden daha fazla yakin hissedersen aldanırsın dersin ki, ben gaybe düştüm, ben kayba düştüm, ben kayıptayım, ben yine senden uzaklarda kaldım, ben yine senden hasrete düştüm, ben yine bir nefes seni unuttum mu acaba, ben yine bir nefes sen benim aklımdan çıktın mı acaba, acaba ben senden bir nefes uzak mı durdum, diye aslında kendinle tenakuza düşersin. Dün oysa o yârin bahçesine gül derlerdin, dün oysa O senin başını okşardı, sen otururdun ağlardın, O’nun göğsüne yaslanırdın ama dün dünde kaldı cancağızım bugün yeni bir şey yaşamak lazım. O dündü, o dündü senin sarığını düzeltirken, o dündü senin gözlerinin yaşını silerken, o dündü senin omuzuna dokunurken, o dündü bir nefes olarak senin yanı başından geçerken. O paradoksallığı kendin de yaşarsın ve kendi kendine tenakuza düşersin ama tekrar derlenir toparlanırsın dün dünde kalmıştır çünkü. Bugün yeniden bir hayret gerek, bugün yeniden bir koşuşturma gerek, bugün yeniden peşine düşmek gerek, düne bakarsan aldanırsın cancağzım çok uzaklara düşersin. Bir bakarsın ki insanlar sevgilileri ile düğün yaparken sen o şarkıları dışardan dinlersin, bir bakarsın ki birileri mırıldanıyorlar bir perdede sen o mırıldanan cemaatin içinde değilsin, sen o sohbete katılmamışın, o perdenin dışında kalmışsın, bakarsın ki yanarsın, eyvah dersin ben dünle aldandım. Hep dervişler dünle aldanırlar, hep sufiler dünle aldanırlar, bir zamanlar biz nasıl dervişlik derler, biz şöyle hal görürdük, biz böyle hal görürdük, biz böyle yaşardık biz böyle severdik, derler, hepsi de kırık bir aşk hikâyesi anlatır. Oysa aşk her gün can alır her can verir, oysa aşk her gün diriltir her gün öldürür, oysa aşk her gün Onun eteğine yapışan her gün Onun peşinde koşanların yüzüne bakar. Aşk vefasız değildir ama aşıklar vefasızdır. Görürsün o zaman vefasızlığını. Herkes onun tennuresine dokuduğunda sen dokunamamışsındır. Sensin gaflete düşen. Sizin önünüzde sizin yaptıklarınız vardır, bir başkasının değildir. O zaman oturur tekrar ince eler sık dökersin; ben nerede yanlış yaptım dersin, ben nerede eksik davrandım, muhakkak ki ben bir şeyler yapanlardan oldum. Sübhanallahi ve bihamdihi sübhanallahi’l azim ve bihamdihi estafirullah el azim dersin eğer merhamet coşarsa, eğer “Sen af yolunu seç” dediği Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem senin yüzüne bakarsa, bir çırpıda o tennureye yine yapışanlardan olursun. O hazreti Peygamber’in sallallahu aleyhi ve sellemin hadislerini inkâr edenler var ya, Onun manasından haberleri yok çünkü. Onlar yakinliği isteyenlerden değil çünkü. Orada elinden tutacak olan Allah’ın izniyle Odur. Odur. Ve yine tennurenin ucundan tutarsın. O yüzden sufilerin tenakuzları bitmez, sufilerin paradoksal halleri bitmez o paradoksallığı hep yaşayacaktır. Arabî’de çok yaşamıştır. Biz ona dışardan baktığımızda, kâl olarak bakarsak bu noktada, zahiri ilim olarak baktığımızda

diyeceğiz ki, tespit doğru: tezat. Biz dışardan baktığımızda diyeceğiz ki: tezat, dün de öyle söylüyordu bugün böyle söylüyor. Aslında kendi iç âleminde bir tezatlığı yok Onun, dün öyle tecelli etti bugün böyle tecelli etti. Dün nehrin kenarında yürüyordu, bugün raftingciler gibi nehrin içinde. Dün ona, onunla konuşan nehrin kenarından “Ne güzel balıklar yüzüyor nehirde” dedi. Baktı “Debisi çok yüksek” dedi. “Ne kadar yüksek debide, ne kadar balıklar var, ne kadar nimetler var, ne kadar yaratmış olduğu varlıklar var” dedi. Neden? Dün nehre kenardan bakıyordu ama o gün birisi bir omuz vurdu ona. Bir omuz vurunca nehrin içerisine düştü. Nehrin içine düşüncene ne balığı görür oldu ne de başka bir şeyi. Belki de kendisini balık gördü. Ne gördüğü belli değil. O esnada da konuştuğu; o hal ile.

Aslında tüm bu açıklama ve sorular Arabî’nin şu beyti yüzünden “O beni över, ben de O’nu O bana ibadet eder, ben de O’na Halde O’nu ispat ederim O beni bilince ben O’nu inkâr ederim Ben O’nu bilince O’na şehadet ederim Ben deni, olduğum halde O’na yardım ederim İşte O Hak beni var kılıp, bana kendini bildirince Bende O’nu var kıldım İste bize böyle hadis geldi ki O’nun maksadı bizde, gerçekleşmişti.” Kim Allah’ı zikrederse Allah’ta onu zikreder. Sen Allah’ı zikredince O da seni zikreder. Onun zikretmesinin tecelliyatı, o kimsenin zikretmesindedir. Bu ayet-i kerimeyi nereye koyacağız şimdi? Perşembe sohbetine geçtik: Kim Allah’ı zikrederse Allah’ta onu zikreder. Bunu kelamcılar, tefsirciler işin içinden çıkamazlar. Bütün tefsirciler derki, Allah’ın zikretmesinin en aşağı anlamı, müteşabih ya bu, en aşağı anlamı, onu affetmesidir. O, tefsircinin anladığı, onun anlamak istediği, onun duygusu, onun aklı. Neymiş? En aşağısı affetmekmiş. Ben Onu zikrediyorum O da beni zikrediyor, O beni över ben de Onu överim; zikretmek. Ben Onu överim O da beni över; zikretmek. O beni över bende Onu överim; zikretmek. Hani dedi ya ayet-i kerime de: siz azar saparsanız öyle bir kavim getiririm bu kavim, Allah onları sever, dikkat edin, onlarda Allah’ı sever. Sevgi nerden geldi o kavme -özel bir kavim bu-nerden geldi: Allah’tan geldi. Allah onu sevdi önce. Allah onu sevdi önce. Allah onu sevince o da Allah’ı sevdi. O kavim özel, seçilmiş kavim, seçilmiş, özel. Allah kimini kimine üstün yarattı, özel. Onlar, Allah’ın sevdikleri, Allah’ın sevdiği, Allah onu sevmiş. Allah onu sevince o Allah’ı sevmiş. O zaman ondaki sevgi Allah’ın sevgisi. O onu sevdi. O onu sevince onda bir sevgi oluştu. Ondaki sevginin oluşması Ondan. O sevdiği için onda sevgi oluştu. O sevdiği için onda sevgi oluşunca o sevginin gerçek sahibi O. Gerçek sahibi olunca aslında ondaki sevgi de Onun, Ondaki sevgi de Onun. O sevgiyle o sevginin arasında fark kaldı mı? Kalmadı. Siz birisine âşık olsanız birisini sevseniz, gerçekten sevseniz, gerçekten âşık olsanız vallahi de billahi de oda sizi sever. Fıtrattır çünkü bu. Gelir ya birisi der, efendim ben filancayı seviyorum, benimki karşılıksız sevgi, yalan söylüyorsun! Neden? Sen sevmedin onu. Sen ona âşık olsaydın ciğerinden kan damlatsaydın, gözünden yaş yerine kan aksaydı, her

baktığın yerde onu görseydin, her konuştuğunda onunla konuşsaydın, her baktığın yerde onun cemalini seyretseydin, vallahi yemek dahi yiyemezdin, yemek yiyemediğin için aç kalırdın yemekte dahi onu görürdün, yemekte. İçeceğin suda onu görürdün, arabada onu görürdün, bakardın birisine onu görürdün, herkesi o görürdün, herkesi o gördüğün anda mesele bitmiştir. Sen öyle âşık olmadın ki. Sen öyle sevmezsin. Neden? Korkarsın öyle sevmekten. Sen aç kalmaktan korkarsın, sen karısız kalmaktan korkarsın, sen adamsız kalmaktan korkarsın, sen parasız kalmaktan korkarsın, sen iflas etmekten korkarsın, sen deli denilmesinden korkarsın, deli. Şeyhimin hanımı dahi deli derdi bana. Deli, bildiğiniz deli. Deli Mustafa geldi, deli Mustafa gitti, deli. Şeyhimin hanımı kıskanırdı, kocasını dervişinden kıskanırdı, erkekten kıskanırdı. İstemezdi beni eve. Oğlanları beni istemezdi, kızları beni istemezdi, damatlar beni istemezdi, Nevşehir dervişleri beni istemezlerdi, dergâhın içerisindeki dervişler beni istemezlerdi, beni sevmezlerdi, yüzüme tebessüm ederlerdi, sevmezlerdi. Neden? Aynaydım. Sonradan aklım geldi. Baktım neden sevmiyorlar bunlar beni diye sonradan, Şeyhim öldükten sonra düşündüm dedim ki, yok sevemezsiniz ki. Öyle sevmediğinizden dolayı korkarsınız, ürkersiniz. O yüzden böyle bir âşıktan herkes korkar zaten. Böyle bir aşktan şeyhlerde korkar. Şeyhler de korkar böyle bir âşıktan. Şeyhlerde titrer böyle bir âşıktan. Çünkü o aşığın duası da arş-ı âlâyı titretir. O aşığın tersliği bütün âlemi ayrı bir kargaşaya sürükler. Âşık kargaşadır çünkü. Âşıklık kargaşadır, âşıklık bildiğiniz anarşidir, âşıklık bildiğiniz devrimdir. Öyle fasa fiso devrim değil o. Öyle bir âşıklık tam bir devrimdir. O, dünyayı manivelasız ortalığı kaldırır o. Âşık odur. Âşıktır o. Ama O sevdiyse, ondaki sevgi de O’na aittir. Bunu sevmeyen bilmez.

Arabî’yi burada herkes şimdi diyecek ki “O beni över, ben Onu överim” dediğinde şirk diyecek onu. Bak övmüş, ne diyor “Allah onları sever” övmüş mü? Övmüş. İstemez misiniz Onun sizi sevmesini? İstersiniz. Ama Musa gibi dayanabilir misiniz bilemem. Herkes ister değil mi ama Musa gibi herkes dayanamaz. O sevdi mi Ona ait olursun, hiçbir şeye ait değilsindir. O sevdiyse. Bunun öbür hali ne? Bu Onun tepeden inme sevdikleri, birde ne var: kim Allah’ı zikrederse Allah da onu zikreder. Bu ne: farzları yerine getirip -bakın dikkat edin, Allah’ın sevmesi o kimsenin farzı, vacibi, sünneti yerine getirdiğinden değil. Orası keyfiyetsiz. Orayı bir keyfiyete, bir ağaca bağlama orayı. O’nun sevdikleri. O’nun sevdikleri özel, hususi. Hususi. Âmâdan sevmiş onu. O, ilm-i ilahisinden seçmiş onu. İlm-i ilahisinden ayırmış onu. İlm-i ilahisinden ayırmış. O, ne yapıyorsa yapmış, ne ediyorsa etmiş, onu ilm-i ilahide ayırmış, demiş “Sen geç, bu tarafa” o tarafa almış onu, ona çizgiyi aştırmış, demiş “Sen geç bu tarafa”, geçmiş o tarafa o. Sen istediğin kadar de ona, arkasından bütün her şeyi söyle. O seçilmiş, O onu sevmiş. O onu sevmiş, ayırmış onu. Bu sadece peygamberler değil, ayırmamış ayet-i kerime de bunu. Sadece peygamberlere has tutmamış bunu. Bu, Allah’ın âşık olduğu kullar. Allah’ım ne muhteşem bir şey. Allah’ın bizatihi sevdiği kullar. Ne muhteşem bir şey. O sevmiş onu önce, onun sevgisi de Onun sevgisinden. Hani ben bazen anlatırım ya, kendi sevginizi Ondan görün derim. Ben sufileri bu kategoriye alırım, hakkınızı helal edin. Benim de o kadar bir çizgi dışılığım olsun. Bence sufiler Allah’ın sevdikleridir. Biz kimiz böyle mücadele ede ede, çırpına çırpına Ona yaklaşalım. Hiç kendimi öyle görmem ve kardeşlerimi

de öyle görmüyorum hepiniz hakkınızı helal edin. Öyle biz kendi gayretimizle bir yerlere gelebilmiş bir kimse değiliz haşa Allah kendi nefsim için söylüyorum. Hani bazen derim ya, şatahat ederim, biz Onu tanımadan sevdik, derim. Biz tanımadık O’nu, biz mektep medrese görmedik, biz tanımadan sevdik, biz bilmeden Onu zikrettik. Bilmiyorduk ne olduğunu ama bizdeki bu tanımadan sevme, bizdeki bilmeden zikretme, Ondan. O sevmiş. Belki de içinizden kimi daha fazla sevdi bilmiyoruz, belki de onun yüzü suyu hürmetine buradayız biz, bilemeyiz ama sufilik hayatım boyunca hiç şöyle göremedim kendimi, yani: ben sevdim de O beni sevdi, diyemedim hiç ben veyahut ta, ben zikrettim O beni zikretti, diyemedim kendi iç âlemimde. Zaman zaman ben de akla düşüp, insanları akla çekeceğim ya, aman gayret edin demek için, Allah’ı çok zikredin, diyeceğim ya aman zikredin, aman şunu şöyle yapın aman bunu böyle yapın, diyeceğim ya. Bu böyle sufilikten uzak olan kimselere anlatılacak şey, onların bize gene akla mantığa bizi vurdurup gene bu sebepleri yaktıracaklar bize. Onlar bir sebep isterler ya, onlar bir sebep istesinler onların akıllarını karıştırmayayım diye onlara bir sebep koyuyorum ben önüne. Aslında vallahi de billahi de kalben öyle değilim. Hiç değilim hem. Hiç değilim. Ama din anlatmak için, şeriat anlatmak için söylüyorum, inandığım bir şey değil. Benim yolum değil çünkü. Ben hiç tanımıyordum, hiç bilmiyordum ben Onu, zahiri olarak. Benim içimden geldi namaz kılmak. Bana hiç kimse namaz kıl demedi, bana hiç kimse içkiyi bırak demedi, bana hiç kimse uyuşturucuyu bırak demedi, bana hiç kimse hapı bırak demedi, bana hiç kimse esrarı bırak demedi, bana hiç kimse bu gittiğin yol kötü demedi. Herkes benim elimdeki paraya baktı, ben ne kadar para getirdim ona baktı herkes, herkes ben ne kadar içirdim, ben hangi meyhanede içirdim, ben hangi pavyona götürdüm ona baktı, ben hangi gazinoya götürdüm ona baktı herkes. O beni çekti kendine. Ben bir öğlen vakti kendiliğinden namaza başladım, bıktım dedim bu dünyadan ben sana gelmek istiyorum dedim, ben seni istiyorum dedim, benim istediğim başka hiçbir şey yok bu âlemde dedim, ne yaşayacaksa yaşadım dedim. O benim sevgim değildi, ben biliyorum bunu. Ben kimim ki. Ben zikrullaha gittiğimde bütün mana ehlini gördüm orada. Ben kimim ki onu görecek, ben neyim ki. O yüzden tanımadan sevdik, bilmeden zikrettik. Herkeste bir şey söyledi hiç umurumda değil. O yüzden Hazreti Pir’i de anlamadılar, Hazreti Mevlâna’yı da anlamadılar, Arabî’yi de anlamadılar. Zannettiler ki küfre düşüyor bunlar. Oysa o ayetin açılımını söylüyordu. Ne diyor ayet-i kerime “Allah onları sever” neden gücünüze gitsin ey aklını putlaştıranlar, bilgisini putlaştıranlar, Allah’ın sevgisinin önüne mi geçeceksiniz? Allah sevdi mi birini ne yapacaksınız? Allah’a gidip “sevme”mi diyeceksiniz? Hani dedi ya terkisindeydi, kim? Kuzeni. “Ey oğul beni iyi dinle, bütün dünya sana iyilik yapmak için toplansa, O müsaade etmedikçe iyilik yapamazlar, bütün dünya, bütün insanlar sana kötülük yapmak için toplansa, O müsaade etmedikçe kötülük yapamazlar.” O sevdi mi, hesap bitmiştir. O sevdi mi kitap bitmiştir. O sevdi mi akıl gitmiştir. Kim aklıyla O’nun önüne çıkabilir? Kardeşler, dostlar, aklınızla O’nun sevgisinin önüne çıkabilir misiniz? Aklınızla O’nun sevgisini anlayabilir misiniz? Aklınızla O’nun sevgisini tarif edebilir misiniz? Aklınızla O’nun sevgisini nasıl yaşarsınız? Aklınızla O’nun sevgisini nasıl tadarsınız? Bana söyler misiniz, O’nun sevgisi bir vursa size bir damlası, kalır mısınız kendinizde? İşte

Hazreti Pir öyle diyor, geçmiş kendinden, O beni över ben Onu. “Ben” derken dahi ikilikte hazreti Pir, tenakuz var. O beni över ben de Onu dediğinde iki tane çıktı. Bak gene tenakuz var. Ondan Onu O övüyor, Ondan da Onu O övüyor. Öven de övülen de O. Mademki her şey rumuz, mademki her şey sembol övdüğü kendisi değil mi? Kim kimi övecek? Hazreti Pir, bir damarım dahi ayık değil diyor ya. Bir damarım dahi ayık değil. Damarım dahi ayık değil. Damar, bir tek damar dahi ayık değil der ya Hazreti Mevlâna. O yüzden O bana ibadet eder ben de Ona Ayık değil. Kim Allah’ı zikrederse Allah da onu zikreder, çıkın işin içinden. İbadet zikir değil mi? Sen ibadet ettin, senin ibadetine karşılık verdi, o ne? Senin ibadetine karşılık verdi, o ne? Hatta kendisine vacip gördü bazı şeyleri. Neden? Kul mu ki, kendine vacip görüyor? Halde Onu ispat ederim demiş, evet. Ah koca Pir, halden anlayan olsa, halde ispat et. Hal ehli mi kaldı ki? Onunda zamanda hal ehli yokmuş, bakın diyor ki “halde ispat ederim O’nu” nerede var dizi dize gelip de o hali yaşayacak olan? Ancak sufilerdir. Zikrullahta -bu şirk derler ya- zikrullahta sufinin uyanığı üstadına rabıta eder, der ki: Ben onun kalbine gireyim. Onun kalbine girerse bütün dervişlerin kalbi orada ya, bütün dervişlerin haliyle hâllenir. Üstadının kalbine girince üstadının kalbinde ne hal varsa oda tecelli eder ona. Şöyle düşünün, mana ya, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin manasına girdiniz, aldı sizi. Ümmeti ya, şefkatli ya, merhametli ya, manen içine aldı. Başka türlü gidemezsin. Girsen Onun gözlerine bir baksan, Onun gözlerinin gördüğünü sen de görsen Onun gözlerinden. Onun içine girsen, Onun kalbinin idrakinden sen de alsan, Onun idrak ettiğini sen de idrak etsen. Dimi, yolculuğa çıkmak istemez miydiniz? Dimi, Refref’e binmiş ya yanında da Cebrail. Sen de içinde olsan Refref’ e binsen. Ya da Refref’mi olsan ki? Refref’de bir rumuz değil mi? Refref’de bir sembol değil mi? Cebrail de bir rumuz değil mi? O’da bir sembol değil mi? Cebrail kim ki?

O beni bilince, ben O’nu inkâr ederim Tenzih. Ben O’nu bilince O’na şehadet ederim Teşbih. Ben deni, muhtaç olduğum halde O’na yardım ederim Tenzih. İşte o Hak beni var kılıp bana kendini bildirince ben de O’nu var kıldım Teşbih. İşte bize böyle hadis geldi ki onun maksadı biz de gerçekleşmişti Teşbih.

Sufilerin vücudu ve vahdeti hayr ve nur, âdemi ve kesreti ise şer ve zulmet olarak görmelerini filozofların iyi kötü çatışması diyalektiğinden ziyade Taocuların Yin-Yang ahengine benzetmek daha doğrudur. Yin-Yang= Kişi aydınlık figürler imgeleyerek değil, karanlığın bilincine vararak aydınlanabilir. (C.G. YUNG)

Buna göre bu metafizik zıtlar, âlemdeki biri negatif diğeri pozitif olan fakat neticede her ikisi de tek ve aynı kozmik ilkenin tezahüründen ibaret bulunan güçler demektir. S. Murata (İslam’daki Tao 45)

Bu, sufiler için yolun başında böyledir. “İki deryayı bıraktı birbirine karıştırmadı.” İki deryadan kasıt ehli akıl için, birisi küfürdür birisi imandır ya. Yok İki deryadan kasıt, birisi Şeriat-ı öyle algılamam, hiç öyle düşünmem. Muhammedîye’dir, birisi Hakikat-i Muhammedîye’dir. Bu, yolun başında iki görünür sana, bir taraftan bakarsın Şeriat-ı Muhammedîye’dir, uymak zorunda kaldığın şeydir, bir taraftan -eğer burayı düzgün hale getirir, kendini ötelere doğru götürmek istersen Hakikat-i Muhammedîye’ye doğru yol alırsın. Bunun arasında ince bir perde

vardır. Bu ince perde ikisinin birbirinin ilmini de değiştirir. Bunu tepeden, Hakk’tan bakarsan, bunun hepsi de Hakikat-i Muhammedîye’dir ama sen bunu halktan bakarsan, kimisine bu, kimisine Şeriat-ı Muhammedîye, durumuna göre kimisine Hakikat-i Muhammedîye gelecektir. Bunların içerisinde kendince, kendine ait izafi, geçici zıtlıklar olacak mı? Evet.

Arabî zahiri manadaki bu iki zıddın aslında batınen birbirine yardımcı ve ayrılmaz iki unsur olduklarını gerçeğini ancak kâmil ariflerin bildiğini söyler. Eyvallah.

Zira onun biriyle birliği diğeriyle çokluğu, biriyle hakkın yakınlığını ve teşbihini diğeriyle O’nun uzaklığını ve tenzihini, biriyle aydınlığı (nur) diğeriyle karanlığı (zulmet) gördükleri iki göze sahip olduklarını söyler. (el- Fütuhat)

SORU; iki gözlülük meselesi. Bazı insanlar iki gözleriyle biri göremeyebilirler. Sufilerin kemale erenleri için iki gözde olsa bir yere bakar. İki gözün gördüğü de birdir aslında. Göz ikidir ama gördüğü birdir. Sen gördüğünü bir görmeye çalış, gözünün iki olduğuna bakma. Kulağın ikidir ama duyduğun biridir. Burnunda iki delik vardır ama koku aldığın birdir. O zaman iki gözlülük yoktur sufilerin kendi lisanında, kendi dillerinde. Avam için, sufiliğe yeni başlayanlar için ikidir. Aslında birdir. Hani hazreti Pir bakkal dudu kuş hikâyesi vardır ya. Hani der “Evladım git oradan şişeyi getir.” Çırak der ya “Hangisini?” “Evladım sen şaşı görmektesin” der “biri, iki görüyorsun.” Der ki “Usta burada iki tane şişe var.”, “İyi oğlum kır da gel o zaman birisini.” der. Çırak gider kırar, der ki “Usta ortada hiç şişe kalmadı.” Aslında biridir, sen iki görürsün. İki gözün var ya, aklın takılır senin orda, iki gözünle iki görürsün sen. Gördüğün biridir. Bak şimdi kendi kendine, gördüğün bir değil mi? gördüğün bir. Karanlık, aldatmaca. Aydınlık, aldatmaca. Gördüğün bir. O yüzen iki gözlü olanlar kemale ermemiş olanlar. Bir: yolun başı, iki: iki gözlü olanlar, arif olanlar. Yolun başında, kemale ermemiş olanlar iki görecekler, yolun sonunda gene iki göreceksin. İki değil. İki göreceksin demeyeyim özür dilerim, iki anlatacaksın. Neden? Senin bir gördüğünü kimse bir görmeyecekte o yüzden. Ve Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dikilecek başına. Diyecek ki “Ümmetimin anlamadığı şeyleri anlatma.” Sen, iki anlatacaksın. Oysa o ikiyi bir yapmak için ne kadar uğraşmıştın değil mi? evet. Ama ikiyi bir yaptığında, insanlara iki anlatacaksın. Diyeceksin ki, Şeriat-ı Muhammedîye bu. Bu size ait bir ölçü. Hani Ebu Hureyre dedi ya radiyallahu anh, “Biz Resulullah’tan sallallahu aleyhi ve sellemden iki heybe ilim aldık. Öndekini herkese dağıtıyorum. Arkadakinden konuşursam “Hureyre kâfir oldu” der, kellemi uçurursunuz.” diyor. Bu, sır. Anlatırken iki anlatacaksın ne kadar büyük tenakuz öyle değil mi? Hani Cüneyd-i Bağdadi tevhidden bahsedeceği zaman kapıyı pencereyi kapattırırmış sağlam, “Bakın” dermiş dervişlere, “sağlam kapattınız mı?” “Evet.” bakarmış orda yani yabancı bir kimse var mı. Yok. O zaman tevhidden bahsedermiş. Bakın bahsettiği tevhid sohbetleri yok elimizde. Cüneyd-i Bağdadi’nin tevhid sohbetleri yok elimizde. Evet. Anlatmamış dervişler hiç dışarda onları. O zaman iki gözlülük var mı? Var. İki gözlüğü kaldıracaksın ama sonra sonunda gene iki gözlen anlatacaksın.

“Allah biriyle kendisini, biriyle de kendi gölgeni göresin diye sende iki göz

Evet. Biriyle neymiş, kendisini, biriyle de kendi gölgeni göresin diye yaratmış. Birisi Şeriat-ı Muhammedîye birisi Hakikat-i Muhammedîye. Lazım mı? İkisi de Şeriat-ı Muhammedîye’den geçmeniz lazım. Bir ayağınız Şeriat-ı Muhammedîye de duracak. Öbür ayağınızla Hakikat-i Muhammediye’ye kulaç atmaya başlayacaksınız inşaallah.

lazım. Hakikat-i Muhammedîye’yi bulabilmeniz

Nefes II — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları