Sohbetten Önce: «Dışarıda Kimse Kalmasın»
Sohbete başlamadan önce bir husûs: Dışarıda hiç kimse kalmasın; görevlilerin dışında hiç kimse dışarıda durmasın.
Olmaz böyle bir şey: Biz burada sıcakta terleyeceğiz, siz orada küfür küfür duracaksınız. Hızla içeri — çabuk, koşun. Hâlâ yürüyorsunuz; arka taraf koşun, yürüyün hızla.
Vallâhi ben sizin başınızda çavuşluk yapmış olsaydım hepiniz kilo verirdiniz — öyle koştururdum ki. Ben askerde çavuştum, hem de iyi bir çavuştum.
İçeride yer çok müsâit, arka taraf bayağı geniş; bu taraftan da gelebilirsiniz. Ercan, sen bu tarafa yönlendir milleti — devletin muhtârısın sen; herkes senin lâfını dinler. Ben bir şey değilim, o yüzden beni dinlemezler; seni dinlerler. Muhtar demek cumhurbaşkanı gibi — köyün muhtârı. Adam bizi köye katmıyor.
Ahmet, hoş geldin; nasılsın, iyi misin? İnşâallâh daha da iyisindir.
Bugün Mevlid Kandili: Bir Doğum Gününden Fazlası
Bugün Mevlid Kandili. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin doğum günü.
Her ne kadar doğumu mîlâdî takvimde nisan ayına denk gelse de, hicrî takvime göre bu gecedir; Diyânet’in yayınladığı vakit de budur. Her ne kadar Diyânetçiler beni sevmese de böyledir.
Ama bugünü sâdece bir doğum günü hatırlaması olarak görmeyelim. Bugün, kendisinden sonra bütün insanlığı karanlıktan nûra, zulümden adâlete, haksızlıktan hukūka, cehâletten hikmete çağıran bir zâtın dünyâya teşrîf ettiği gündür.
Vahşîce bir yaşantıdan insanca yaşamaya; hayvandan daha aşağı bir mahlûk olmaktan insân-ı kâmil olmaya dâvet eden Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın zâhiren, vücut olarak dünyâya geldiği gün.
Onun için bu gece bir kutlama gecesi olduğu kadar, bir hesap gecesidir.
Enbiyâ 107-109: «Seni Âlemlere Rahmet Olarak Gönderdik»
Enbiyâ sûresi 107, 108 ve 109. âyet-i kerîmeler:
«Ey Muhammed, biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.» (Enbiyâ 21/107.)
«De ki: Bana ancak şöyle vahyolunuyor: İlâhınız ancak tek bir ilâhtır. Şimdi siz artık Müslüman oluyor musunuz?» (Enbiyâ 21/108.)
«Eğer yine de yüz çevirirlerse de ki: Size düpedüz açıkladım. Tehdîd olunduğunuz şeyin yakın mı uzak mı olduğunu bilemem.» (Enbiyâ 21/109.)
Dikkat edin: Cenâb-ı Hak o nebîsi için, o sevgilisi için diyor ki: «Seni yalnız mü’minlere rahmet olarak göndermedim; seni bütün âlemlere rahmet olarak gönderdim.»
«Yalnız Mü’minlere Değil, Bütün Âlemlere»
Yâni Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri sâdece mü’minlere gönderilmiş bir peygamber değildir.
Nice peygamberler vardır ki kendi kavimlerine gönderilmiştir. Nice peygamberler vardır ki kendi bölgelerine gönderilmiştir. Nice peygamberler vardır ki kendisine tâbi olan bir tâne, iki tâne insan olmuştur.
Nice peygamberler olmuştur ki peygamberliğini yalnız kendisi bilir; etrâfındaki hiç kimse onun peygamber olduğunu bilmez.
Ama o nebîler nebîsi, o resûller resûlü, o Hazret-i Allâh’ın biricik sevgilisi, kulu ve peygamberi olan Muhammed Mustafâ bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.
Ve «âlemler» dediğimizde sâdece insanlar aklımıza gelmesin: İnsanlar, cinnîler, melekler, hayvanlar, börtü böcek, dünyâ, bütün gezegenler — bütün varlık âlemi. Nitekim Hazret-i Peygamber’in amcası Hz. Abbâs’ın oğlu Abdullah’tan nakledilen görüşe göre de «âlemler» denildiğinde bütün varlık âlemi kastedilmektedir.
O peygamber ki düşküne, mazlûma, hattâ kendisine düşmanlık edene bile rahmet olmuştur. O peygamber ki zenginlere, bürokratlara, siyâsetçilere, zâlimlere — bildiğiniz zâlimlere — rüşvetçilere, günahkârlara dahi rahmet olarak gönderilmiştir. Bilene, anlayana.
Kâfirlere Bile Rahmet: Artık Hiçbir Kavim Maymuna Çevrilmiyor
O peygamber gönderildikten sonra kâfirlere bile rahmet olmuştur. Nasıl?
Ondan önce bir kısım kâfir kavimler maymuna çevrilmiş, bir kısmı kertenkeleye çevrilmiştir. Bir kısmına bölgesel âfetler gelmiş, bir kısmına şehir çapında âfetler gelmiş; yerle yeksân olmuşlar, her biri taş toprak olmuşlardır.
Ama Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem’den sonra hiçbir kavim olmamıştır ki maymuna çevrilmiş olsun. Hiçbir kavim olmamıştır ki kertenkeleye çevrilmiş olsun. Hiçbir kavim olmamıştır ki komple, bir bütün hâlinde yer âfetinden, sel âfetinden helâk olup yok olsun.
Bugün kâfirlerin üzerine ne taş yağıyor, ne maymuna çevriliyorlar, ne kertenkeleye. Peki mânen çevriliyor mu? Evet — mânâ olarak bu çevrilme oluyor; ama zâhir olarak olmuyor.
İşte bu da âlemlere rahmet olan Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın yüzü suyu hürmetinedir.
Putlar Devrildi mi?
Âyet devâm ediyor: «Müşriklere de ki: Bana, ilâhınızın ancak bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık sizler ibâdete lâyık olmayan putları bırakıp sâdece tek bir ilâha boyun eğiyor musunuz?»
Geçmiş dönemlerde insanlar zâhirî putlara tapınıyorlardı. Zaman zaman bâzı kavimler, bâzı milletler yine bu zâhirî putlara tapınırlar; o putlardan medet umarlar, o putlardan beklerler.
Ammâ ve lâkin bugün modern dünyâ dediğimiz bu dünyâ o zâhirî putları devirdi. Mâlum, Irak’ta ve Sûriye’de putları devirdiler, yerle yeksân ettiler. O putların hepsinin boynuna birer iplik bağlayıp sokaklarda süründürdüler, kırdılar, parçaladılar.
Ama bugünün putları daha enteresan.
Modern Putlar: İdeoloji, Şöhret, Makam, Şehvet
Günümüzün modern putları taştan veyâ tahtadan heykellere tapınmıyor. Günümüzün modern putları ideolojilere tapınma, arzulara tapınma, şehvete tapınma, şöhrete tapınma, haramlara tapınma gibi farklı tapınışlar sergiliyor.
Artık insanların içerisinde şöhret bir put oldu. Makamlar bir put oldu. Arzular, hevâ ve hevesler birer put oldu.
Bakın manzara şudur: Kur’ân ve sünnet bir yerde, insanların hevâ ve hevesi bir yerde. Kur’ân ve sünnet bir yerde; insanların makam arzuları, makāma ulaşma ve o makāmı kendi hevâ ve hevesince işgal etme bir yerde.
Kur’ân ve sünnet bir yerde, insanların şehvetleri ve arzuları bir yerde. Kur’ân ve sünnet bir yerde; insanların şatafatı, gösterişi, kibirlilikleri bir yerde.
Müslümanlar şu anda görüntüde bir puta tapınmıyorlar. Ama gönüllerindeki dünyâ sevgisi, makam sevgisi, şöhret sevgisi, gönüllerindeki arzu ve istekler ne yazık ki putlaşmış vaziyette. Ve insanlar asıl o kendi içlerindeki nefsânî ve şeytânî putları yıkmakta zorlanıyorlar.
Gönlündeki Putla Secdeye Gitmek
Bakın İslâm dünyâsına: Herkes Müslüman — ama gönüllerindeki putlarıyla secdeye gitmekte.
Gönüllerindeki putlarıyla zikir halkalarında durmakta ve gönüllerindeki putların peşine gitmekte.
Artık öyle olmuş ki: «Bu haramdır» dediğimizde haramı küçük görme; «bu helâl değildir» dediğimizde onu küçük görme; «bu farzdır» dediğimizde farzları küçük görme; «bu sünnet-i seniyyedir» dediğimizde sünnet-i seniyyeyi küçük görme hâline gelinmiş.
Hattâ Kur’ân ve sünnet-i seniyyeyi hor ve hakîr görme, kāle almama; Allâh’ın emir ve yasaklarına, farzlarına riâyet etmeme hâline gelinmiş.
Gıybet edip secdeye gitmek, iftirâ edip secdeye gitmek; onun bunun malına, nâmûsuna, şerefine, haysiyetine göz dikip secdeye gitmek; onun bunun parasına puluna göz dikip secdeye gitmek; rüşvet yiyip secdeye gitmek, haramla iştigāl edip secdeye gitmek, kayırmacılık yapıp secdeye gitmek, insanların tepesinde kibirlenip secdeye gitmek, gösteriş için secdeye gitmek…
Ve içindeki putlardan kurtulmadan, içindeki putları kırmadan, asıl «lâ»yı kalbimize okumadan ne yazık ki ümmet-i Muhammed namaz kılmakta, oruç tutmakta.
İçimizdeki Putu Devirmek Neden Daha Zor?
Ne yazık ki insanların içlerindeki putlar, dışarıdaki taştan tahtadan yapılmış putlardan daha sağlam bir zemîne oturmaktadır.
Dışarıdaki putun kafasına bir kement vurup herhangi bir iş makinesiyle onu devirmen mümkündür. Ama içimizdeki putu devirmek ne yazık ki çok zordur.
Modayla, popüler kültürle, gösterişle, şatafatla İslâm dünyâsı esir alınmış vaziyettedir.
İnsanlar hevâ ve heveslerini ilâh edinmiş; hevâ ve hevesine hoş gelen her şeyi kabûl etmekte. Ama Allâh’ın emir ve yasaklarını — hâşâ, tâbiri câizse — sırtından arkaya atsa iyi; ayaklarının altına alıp ezmekte.
Secde Yerimiz Temiz, Kalbimiz Değil
Kalbî temizliğini yerine getiremeyenler ne yazık ki secde edecekleri yerde tozlarla uğraşmaktalar.
Oysa Hazret-i Muhammed Mustafâ secde ettiğinde ya alnı çamur olurdu, ya toz toprak olurdu. Çoğu zaman alnı toz toprak olurdu — ve o tozu, o toprağı silkelemezdi bile.
Hattâ bir Ramazan’da itikâfa girdiğinde yağmura secde etmişti, çamura secde etmişti. «Bugün Allâhu a’lem Kadir gecesidir» deyip çadırından başını dışarı çıkarıp ümmet-i Muhammed’e Kadir gecesini müjdelerken alnında çamur vardı.
Şimdi ise evlerimiz çok temiz, secde edeceğimiz yerler çok temiz — ama kalplerimiz o kadar temiz değil.
Evlerimiz Süslü, Kalplerimiz Süssüz
Evlerimiz çok süslü püslü: En güzel eşyâlarla, en güzel mobilyalarla, en güzel büfelerle, gösterişli takım taklavatlarla döşenmiş.
Tahtalarla süslüyüz ama ümmet-i Muhammed’in kalbi süslü değil.
Ümmet-i Muhammed’in kalbi zikrullâh ile yanıp tutuşmuyor. Ümmet-i Muhammed’in kalbi Allâh sevgisiyle yanıp tutuşmuyor. Ümmet-i Muhammed’in kalbi Resûlullâh sevgisiyle yanıp tutuşmuyor.
Ne var peki? Şu var: «Şimdi moda ne çıktı? Muhakkak onu almam lâzım. Şimdi moda trendi şu örtü — o örtüyü almam lâzım. Şimdi moda trendi bu elbise — bunu muhakkak almam lâzım. Şu marka ruju kullanmam lâzım, şu marka allığı, şu marka boyayı, şu marka kremleri kullanmam lâzım.»
Boya Küpü: Önce Kadınlar, Sonra Erkekler
Ümmet-i Muhammed’in kadınlarının yüzleri boya küpü hâline geldi. Ve kadınlar boya küpü olduktan sonra şimdi de aynı hâl erkeklere bulaştı.
Göğüs kıllarını tavuk gibi yolduran erkek bozuntuları türedi. Orasındaki burasındaki kılları tüyleri yoldurup gömleğini göbeğine kadar açan erkek bozuntuları türedi.
Ve sanki biz onların göğüslerini görmek zorundayız; sanki kadınların da göğüslerini görmek zorundayız. Kadınlar da erkekler de göğüslerini açmış, her şeyi fora etmiş öyle yürümekte.
Ne yazık ki ümmet-i Muhammed’i bu noktaya getirdiler — ve ümmet-i Muhammed de bu noktaya gelmek için sanki koşuyormuş gibi, koşa koşa geldi.
Büyük Savaşa Dönmek: Cihâd-ı Ekber
Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri o gün için insanların tapındıkları putları yıkarken, bir savaştan dönerken de şunu söyledi: «Şimdi asıl büyük savaşa döndük.»
Ashâb sordu: «Yâ Resûlallâh, kim var karşımızda?»
Buyurdu ki: «İki göğsünüzün arasındaki nefis var. Nefisle cihâd, cihâd-ı ekberdir.»
Yâni asıl savaş dışarıda değil, içeridedir. Dışarıdaki putu deviren, içerideki putla karşılaşacaktır.
Otuz Yıl Sonra Terk Edilen Mücâdele
Peki ümmet-i Muhammed bu mücâdeleyi ne kadar sürdürdü? Bin yıl değil, yüz yıl değil — otuz yıl sonra o nefis mücâdelesini terk etti.
O nefis mücâdelesi terk edilince ne oldu? Taht kavgaları, devletin başına geçme kavgaları ümmet-i Muhammed’in içine yerleşti.
Hâlbuki Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri insanların önüne çıktığında «ben sizi yönetmek için gönderildim» demedi. «Ben size devlet kuracağım» diye gönderilmedi.
«Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim» dedi. Ama ümmet-i Muhammed o güzel ahlâkı terk etti. Dünyâ sevgisi ve dünyâ makamları ümmet-i Muhammed’i zehirledi.
Sevincimizi Kursağımızda Bırakan Hâl
Kıymetli dostlar, evet — bugün bizim sevinç günümüz.
Ammâ ve lâkin ümmet-i Muhammed’in düştüğü bu hâl, ümmet-i Muhammed’in yaşadığı şu karanlık dönemler bizim sevincimizi kursağımızda bırakmakta.
Bir avuç İsrâil bozuntusu ümmet-i Muhammed’in başına belâ olmuş; her gün bombalamakta, her gün ümmet-i Muhammed’in kanı akıtılmakta. Nâmûsları, şerefleri, haysiyetleri yok edilmekte — ve ümmet-i Muhammed bunu seyretmekte.
Nasıl geceleri uyunuyor ve bundan nasıl rahatsızlık duyulmuyor? Bu da ayrıca şaşkınlık verecek bir şeydir.
Kapına Dayanan Askerler: Seyredilen Zulüm
Düşünebiliyor musunuz: Bir gün sizin kapınızı İsrâil askerleri çalıyor — çalmıyor, kırıyor — içeri giriyor ve sizin on yaşındaki kızınıza tecâvüz ediyor, eşinize tecâvüz ediyor. Ve ümmet-i Muhammed bunu seyrediyor.
Tecâvüz etmekle de bırakmıyor; onları öldürüyor. Ve ümmet-i Muhammed bunu seyrediyor.
Onların evlerini gasbetmekle kalmıyor: vücutlarını da gasbediyor, nâmûslarını da gasbediyor. Ve ümmet-i Muhammed seyrediyor.
Ümmet-i Muhammed’in bizdenmiş gibi görünen siyâsetçileri de bürokratları da seyrediyor. Ve bütün dünyâ bu zulmü seyrediyor.
Yüz Yıllık Zulüm ve Ekonomik Kölelik
Ve bu zulüm bir günlük, iki günlük, üç günlük, beş günlük değil: bu zulüm yüz yıldan beri devâm ediyor. Yüz yıldır devâm eden bu zulmü ümmet-i Muhammed durduramıyor.
Sâdece Filistin’de mi? Hayır. Dünyânın her tarafında ümmet-i Muhammed zulüm görmekte.
Ümmet-i Muhammed’in parası, nâmûsu, şerefi, haysiyeti ayaklar altına alınmakta — ve ümmet-i Muhammed ekonomik olarak da zulüm altında.
Bir gece enflasyonla sizin cebinizden paralar çalınıyor ve siz buna sessiz kalıyorsunuz. Ümmet-i Muhammed bu mânâda komple sessiz: Ekonomik hırsızlığa karşı sessiz, hırsızlara karşı sessiz, rüşvetçilere karşı sessiz, nâmussuzlara karşı sessiz, şerefsizlere karşı sessiz — ve ümmet-i Muhammed’in üzerine zulüm yağdıranlara karşı sessiz.
Oysa Allâh’ın Resûlü zulme karşı sessiz kalmamıştı; zulmün karşısında susanı «dilsiz şeytan» olmakla itham etmişti.
Şimdi Âyet ve Hadîs Tartışılır Oldu
Ümmet-i Muhammed, Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın getirdiği hem Kur’ân’ından hem sünnet-i seniyyesinden uzak olmakla kalmadı — bir de düşman kesildi.
Artık âyetler tartışılır hâle geldi. Artık hadîsleri tartışmayı açtılar. Âyetleri inkâr etmeye başladılar — hem de ümmet-i Muhammed’in gözünün içine baka baka.
Biz burada Mevlid Kandili münâsebetiyle toplandık; onlar ise kandillerimizi «bunlar bid’attir» deyip elimizden almaya çalışıyorlar, «bid’attir» deyip savaş çıkarıyorlar.
«Sanki Bütün Bid’atlar Bitmiş de»
Sanki bütün bid’atlar bitmiş; sanki bütün yanlışlıklar, eksiklikler bitmiş. Sanki bütün haramlarla mücâdele bitmiş; sanki Kur’ân ve sünnet-i seniyyenin ahkâmıyla ahkâmlanmışız da geriye bir tek bizim kandil kutlamalarımız kalmış — bid’at olarak.
Hâlbuki bakın: Pantolonlarımız, gömleklerimiz, kadınlarımızın kıyâfetleri, düğünlerimiz, şölenlerimiz, eğlencelerimiz, bütün dünyevî hayâtımız tamâmıyla Avrupâîleşmiş.
Yâni Avrupa kültürünün esîri hâline gelmişiz — ve inancımız esir. İnancımızı hür bir şekilde yaşayamıyoruz.
Elimizde ne kalmış? Bir kandillerimiz kalmış. Oturmuşlar onunla uğraşıyorlar.
Kandillere Savaş Açanlar
Ortalık çıplaklık, fuhuş, uyuşturucu, hırsızlık, dolandırıcılık almış götürmüş; ortalık adam kayırmacılık, rüşvetçilik almış götürmüş.
Bir kısım İngiliz’in ve siyonizmin uşakları ise bu ülkede — veyâhut İslâm dünyâsında — mevlidlere savaş açmışlar, kandillere savaş açmışlar, sünnet-i seniyyeye savaş açmışlar.
İngiliz’den beslenen Vahhâbî bozuntuları, Mossad’dan beslenen «radikal İslâm»mış gibi görünen o bozuntular ne yazık ki bizim Kur’ân’ımıza, sünnet-i seniyyemize, kültürümüze, dînî kültürümüze saldırmaktalar.
Ve ümmet-i Muhammed bu noktada ne yazık ki sessiz kalmakta ve kocaman bir kıyâmet alâmeti yaşamakta.
Furkān 43: Hevâsını İlâh Edinen
Ve Cenâb-ı Hak Furkān sûresi 43. âyette haykırmakta: «Ey Muhammed, gördün mü arzu ve hevesini ilâh edineni? Ona sen mi vekîl olacaksın?»
Ümmet-i Muhammed hevâ ve hevesini ilâh edinmiş vaziyette.
O gün sabah ümmet-i Muhammed uyandığında neye bakmakta? Hevâ ve hevesine. «Bugün kahvaltıda ne yiyelim?» — «Açın interneti; kahvaltıda ne yiyeceğinizi size o söylesin.»
Kahvaltını İnternet mi Söylesin?
Hiç önemli değil — yeter ki siz tarhana çorbasını unutun.
Gidin, raf ömrünü bitirmiş, eritilmiş kaşar peynirinden alın; ondan yiyin. Zehirlenin. Kafanız çalışmasın, aklınız çalışmasın. Zehirlenin ki îmânınız da İslâm’ınız da geride dursun.
Sabahtan zehirlenin: eritilmiş kaşar peyniriyle kahvaltı yapın.
Annenizin tarhana çorbasını unutun. Annenizin yaptığı salçayı unutun. Annenizin, ninelerinizin yaptığı bulguru unutun. Ninelerinizin o yemek kültürünü unutun.
Bütün Dünyâ Aynı Merkezden Beslensin Diye
Peki niçin? Çünkü bütün dünyâyı aynı merkezden beslemek istiyorlar.
«Gidin Facebook yiyin» — neyse adı. Bugün Amerika’daki de aynı şeyi yiyecek, buradaki de aynı şeyi yiyecek. Hepiniz aynı şeyi yiyeceksiniz.
Aynı o et bozuntusunu yiyeceksiniz — et değil. Aynı o tavuk bozuntusunu yiyeceksiniz — tavuk değil. Aynı o peynir bozuntusunu yiyeceksiniz — peynir değil.
Aynı o hazır gıdâ olarak bize dayattıkları gıdâsız, bozuk mâmulleri yiyeceksiniz — ki hepinizin birden aklı beyni gitsin; hiçbiriniz düşünemeyin, hiçbirinizin zekâsı olmasın, mantığı olmasın.
Ve siz bütün dünyâ insanlığı olarak sürü hâlinde güdülün.
Kola İçen Müslüman ile Hristiyanın Farkı
O zaman soralım: Sizin Almanya’daki insandan ne farkınız var? Amerika’daki insandan ne farkınız var? Aynı kolayı içiyor.
Bir hristiyanla bir Müslümanın yiyeceği aynı — çünkü hepsi de köle; hepsi de siyonizmin kölesi.
Siz istediğiniz kadar namaz kılın, oruç tutun: Yediklerinizle, içtiklerinizle, harcadıklarınızla, kıyâfet tarzınızla, tavrınızla, AVM’lerdeki alışverişlerinizle, markalarınızla siyonizmin kölesisiniz.
Amerikalılardan farkınız yok: O da köle, siz de kölesiniz. Hepimiz köleyiz. Köleleştirilmiş bir İslâm toplumu, köleleştirilmiş bir dünyâ insanlığı söz konusu.
Bu Kölelikten Kurtaracak Olan: Kelime-i Şehâdet
Bu kölelikten kurtaracak olan şey «eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh» demektir.
Ama dil ile değil — kalp ile tasdîk ederek.
Kalbinizde, etrâfınızda, elinizin altında ve elinizin dışında Kur’ân ve sünnet-i seniyyeye aykırı ne var ise, «lâ» dediğinde onları sıyırıp atmak; «lâ» dediğinde onları gönülden çıkarmak, atmak. «Lâ» yok demektir.
«İlâhe» ise bozuk ilâhlar demektir: Hiçbir şey yapamayan, hiçbir şey edemeyen, gücü kuvveti olmayan ilâheler — o arzular, o istekler, o hevâ, o heves. İşte bunu atmak.
Biz Bir Gıybeti Bile Söküp Atamadık
Ne yazık ki biz bunları atamadık. Ve bu sohbet, ümmet-i Muhammed olarak hepimize — ama en başta benim kendi nefsime olsun.
O gün müşriklerle yaka paça olan, mücâdele eden, savaş veren, can alan, can veren Hazret-i Muhammed ve ashâbı… Allâh hepsine rahmet eylesin, şefâatleri üzerimize olsun.
Onlar ne güzel insanlardı ki «lâ» dediklerinde her ne var ise hepsini söküp attılar.
Biz ise bir gıybeti söküp atamadık. Bir dedikoduyu söküp atamadık. Bir iftirâyı söküp atamadık. Gönlümüzdeki kibri söküp atamadık.
Bir makam sevgisini söküp atamadık: Ne dünyevî makam sevgisini söküp atabildik, ne uhrevî makam sevgisini.
Koşa Koşa Alınan İcâzet
Bakın uhrevî makam sevdâsı nasıl oluyor: Birisi geldi, «gel, seni şeyh yapacağım» dedi — koşa koşa gittik, şeyhlik icâzetini aldık.
Ve «biz buna lâyık mıyız?» diye kendi nefsimize soramadık.
Bir tarafta birisi gelip «aman makam sevdâsına düşmeyin» derken, öbür tarafta birisi gelip «gel, sen şeyh olmuşsun» dedi — biz koşa koşa gittik, o icâzeti aldık.
Sonumuza bakmadık. Yarınımıza bakmadık. Ne yaptığımıza bakmadık. Bir makam sevdâsına kul olduk, gittik.
Yüz Kilo Altınla Yakalananlar
Bir de dünyâ sevdâsına kul olduk, gittik. Bize dediler ki: «Gel, şu kadar bin euro verelim.» Biz o euronun peşine koşturduk.
Dedik ki: «Aman yâ, bu bize Allâh’ın lütfudur.» Sormadan cebimize aldık.
Sonra yakalandık bilmem kaç yüz kilo altınla. Sonra yakalandık bilmem ne kadar tapuyla. Sonra yakalandık bilmem ne kadar milyon dolarla, milyar dolarla.
Sonra bir de kavga çıkardık: Ümmetin parası mıydı, yoksa babamızın dedemizin parası mıydı? Biz dünyâ sevgisiyle yıkıldık.
Makam Arabası Sevdâsı
İstedik ki bizim bir makam arabamız olsun. Bir S350’ye binelim, bir S500’e binelim.
İstedik ki koca koca sakallı, cübbeli insanlar bizi korumak için arabanın yanında koşsunlar.
Oysa Mekke’yi fetheden Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem, Mekke’ye girerken insanların temennâsını görmemek için mübârek başını devesinin hörgücüne değecek kadar eğiyordu.
Kibirden Allâh’a sığınıyordu ve sanki Mekke’nin fâtihi o değildi — öylesine tevâzu ile gidiyordu.
Türkmen Silâhtarlar ve «Beni Allâh Koruyor»
Bir de şu var: Türkmen silâhtarlar, Hazret-i Peygamber’in çadırının önünde koruma için nöbet tutuyorlardı. Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın korumaları Türkmenlerdi; anne tarafından dayılarının akrabalarıydı.
Nitekim Hazret-i Hüseyin efendimiz de şehîd olmazdan önce o zâlim komutana demişti ki: «Beni dayılarımın ülkesine bırakın, ben oraya gideyim» — yâni Türkî ellerine.
İşte o silâhtarlar kapısında nöbet tutarken bir sabah Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem çadırından başını dışarı çıkardı ve buyurdu ki: «Beni Allâh koruyor. Siz işinize bakın; korumaya ihtiyaç yok.»
O «korumaya ihtiyaç yok» diyen Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın ümmeti dediğimiz kimseler ne yazık ki bir üstâdı, bir şeyhi sanki dünyevî bir imparatormuş gibi etrâfında dervişlerden koruma ordusu kurup koşturuyorlar.
Vapurda Kulaklıklı Korumalar
Hele birini görmüştüm: İstanbul’a giderken araba vapurunda. Bir şeyh efendiye kahvaltılar getirmişler; şeyh efendi vapurun arka tarafında oturmuş.
Ben arabanın içindeydim, dışarı çıkmıştım. Öyle baktım ki — hani aksiyon filmlerinde olur ya, kulaklıklı korumalar — o şeyh efendiyi koruyorlar.
Dedim: «Hayırdır, neden bu kadar koruyorsunuz?» Dediler ki: «Üstâdımıza Mossad operasyon yapacaktı.»
Dedim ki: «Mossad sizin üstâdınıza operasyon yapacaksa batsın o Mossad.»
O hâle gelmişiz: «Beni Allâh koruyor» diyemeyen üstâdlar, «beni Allâh korur» diyemeyen âlimler, «beni Allâh korur» diyemeyen siyâsetçiler, bürokratlar türettik.
Ağacın Altında Uyuyan Peygamber
Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya baktığımızda ise bunların ölçüsü yoktur.
Muhammed Mustafâ, tek başına bir ağacın altında oturan, orada gölgelenen, hattâ yakaza — yarı uyku — hâline gelen bir peygamberdir.
Ve öyle bir peygamber ki, bir müşrik onun kılıcını alıp boğazına dayayabilecek kadar yakına, o kadar hâince ve küstahça yaklaşabilmiştir: «Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?»
Allâh Resûlü «Allâh» deyince müşrikin elinden kılıç düştü. Kılıcı eline alıp «şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?» dediğinde müşrik şöyle dedi: «Sen benim gibi kötü değilsin; sen iyi bir insansın, sen beni öldürmezsin.»
Yâni müşrikin dahi kendisinin merhametine ve rahmetine sığındığı bir peygamber. O koca peygamber korumasız bir ağacın altında yatarken, bugün etrâfında kıytırıktan on kişi toplayan kimse yanına koruma almakta.
Bir Şefin Bile Makam Arabası Var
Bu kim? «Muhterem hoca efendi, muhterem şeyh efendi, muhterem filanca efendi, muhterem bir zât.» Peki bu kim? «Bilmem nerede müdür, bilmem nerede âmir, belediyede bilmem ne.»
Bir sabah arabada giderken birini gördüm: Belediyede belli bir makam sâhibi. Makam arabasının arkasına böyle oturmuş, kaykılmış. Kapıyı açtım, dedim: «Mâşâallâh — ne makam sevdâsı bu!»
Artık öyle olmuş ki devlet dâirelerinde küçücük bir şefin dahi makam arabası var, koruması var, şoförünün silâhı var.
O şoförün tek işi: sabah onu evden iş yerine getirmek, akşam iş yerinden eve götürmek. Başka bir işi yok; boyuna arabayı siliyor. Belinde de devletin verdiği silâh var.
Biz bu hâle geldik. Biz «bizi Allâh koruyor» diyemedik. Ve sünnet-i Resûlullâh’tan hızla uzaklaştık, Kur’ân’dan hızla uzaklaştık. Allâh bizi onlardan eylemesin.
Tehdîdine Koştuğumuz Şey
Oysa Cenâb-ı Hak tehdîd ediyor — hem de Peygamber’in dilinden: «Yüz çevirirlerse de ki: Size düpedüz açıkladım. Tehdîd olunduğunuz şeyin yakın mı uzak mı olduğunu bilemem.»
Niçin «bilemem» dedirtiyor? Çünkü gaybı Allâh bilir.
Ve biz o tehdîd olunduğumuz şeye doğru hızla koşmaktayız. Koştuğumuz yerde kıyâmet var.
Biz o kıyâmetten önce tabî ki kendi kıyâmetimizi yaşayacağız: son nefes, ölüm. O yüzden biz son nefesimize koşarken o tehdîdle yüz yüze geleceğiz.
«Kulumun Namazına Bakın»
Toprağa girdiğimizde «dînike, îmânike» denilecek; «kulumun namazına bakın» denilecek.
Biz o namazı da — kendi nefsim için söyleyeyim — yarım yamalak kılanlardan olduk. Biz beş vakti tamamlayabilenlerden olmadık.
Artık boş kalırsak, biraz da nefsimizle mücâdele edersek: «Aman şu namazı da kılıvereyim» deyip atıveriyoruz. Kendi nefsim için söylüyorum.
Oysa o namazlar ki, sâhibinin yüzüne çarpılır, atılır. Biz ne yazık ki o hâle geldik. Allâh’ım muhâfaza eylesin.
Diri Diri Toprağa Gömülen Kız Çocukları
Bize hep şunu anlatırlardı: «O doğduğu zaman kız çocukları diri diri toprağa gömülürdü.» Burası çok hoşuma gider benim.
Evet, doğru: Hazret-i Muhammed Mustafâ’dan önce müşrikler kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı.
Peki biz ne yapıyoruz? Biz kız çocuklarımızı diri diri toprağa gömmüyoruz — sokaklara gömüyoruz.
Kafelere gömüyoruz. Fuhuşhânelere gömüyoruz. Eğlence yerlerine gömüyoruz. Barlara, pavyonlara gömüyoruz. Diskolara, gece kulüplerine, meyhânelere gömüyoruz. Uyuşturucuya gömüyoruz.
Biz sokaklara gömdük çocuklarımızı.
On Beş Yaşında Uyuşturucu Kurbanı
On beş yaşında, on altı yaşında, on sekiz yaşında kız çocuklarımız uyuşturucu kurbanı.
Ve nasıl elde ediyorlar? Bedenlerini satarak uyuşturucu elde ediyorlar. Bedenlerini satarak uyuşturucu elde ediyorlar.
Biz ise seyrediyoruz. Sâdece seyrediyoruz.
Kız çocuklarımız fuhuş bataklığına gömülüyor. Türkiye’de fuhuş yaşı on üç. Artık bu ülkede çocuklarımız on üç yaşında fuhuşla iştigāl ediyor; on üç, on dört, on beş yaşındaki bir kız çocuğu istediği gibi sevgili edinip fuhuş yapabiliyor.
Evlendirene Dokuz Yıl
Ama aynı çocuk evlenirse «çocuk yaşta evlendi» deyip içeri atıyoruz.
On sekiz yaşından küçük bir kız çocuğu, annesinin babasının rızâsıyla evlenmiş olsa dahi cezâsı sekiz-dokuz yıl — öyle mi Mehmet Emin? «Beş yılla on iki yıl arası efendim.» Beş yılla on iki yıl arasında.
Ben birisiyle tanışmıştım: dokuz yıl cezâ almış. Sordum: «Kaç çocuğun var?» «Üç tâne» dedi. «Kaç yıl cezâ aldın?» «Dokuz yıl» dedi.
Adamı annesi babası genç yaşta evlendirmiş; on sekiz yaşını doldurmamış bir kız çocuğuyla evlendirilmiş — dokuz yıl cezâ almış. Dosyası Yargıtay’daydı.
Öte yandan: On beş-on altı yaşındaki ortaokul çocuklarının yüzde altmışının yetmişinin sevgilisi var. Bu yüzde altmış-yetmişin de yüzde otuzu, otuz beşi bekâretini kaybetmiş vaziyette.
Anne Babanın Söz Hakkı Kalmadı
Ve bu çocuklara herhangi bir kimsenin bir şey demeye hakkı yok. Anne babalar da bir şey diyemez.
Anne baba bir şey derse ne oluyor? Bir telefon — polis eve geliyor; anne babayı bırakıp çocuğu alıyor, esirgeme yurduna götürüyor.
Çocuk «beni tâciz ettiler, beni dövdüler» derse bu sefer anne babayı alıp karakola götürüyorlar.
Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı bize anlatırken «genç kızları diri diri toprağa gömüyorlardı» diyorlardı. Şimdi biz diri diri onların fuhuş yapmalarını seyrediyoruz. Diri diri uyuşturucunun pençesinde olanları görüyoruz.
Gözümün Önünde Yürüyorlar
Çocuk daha on altı, on yedi yaşında. Ben diyeyim on beş-on altı, siz deyin on üç-on dört.
Gözümün önünde yürüyorlar. Uyuşturucu satan evden çıkıyorlar.
Çok özür dilerim ama söylemek zorundayım: Kız çocuğunun arkası yamyaş — eşofmanının üzerine çıkmış o ıslaklık.
Ve bunu istediğiniz kadar şikâyet edin — bir şey olmuyor.
Bu gece Diyânet’ten yâhut bu Mevlid Kandili’nden bahsedenler çıkacaklar, yine «Hazret-i Muhammed Mustafâ gelmezden önce müşrikler kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı» diyecekler. Biz diri diri sokağa gömüyoruz. Biz diri diri uyuşturucuya gömüyoruz. Biz diri diri fuhşa gömüyoruz. Ve bunu görmüyoruz.
Deniz Kenarında Gömülenler
Bir de şu var: Sâhil, kum, deniz. «Çok güzel hava, tabî onun da bir tatil yapması lâzım.» Soyunalım, sâhillere gidelim, dolduralım.
Kız çocuklarımızı oraya dolduralım.
Hâlbuki dışarıda bir erkek bir kız çocuğuna «aç, senin göğsünü göreceğim» dese o kıyâmeti koparır. Ama deniz kenarında herkes kendiliğinden açıyor.
Anneler babalar kendi kız çocuklarının bütün vücut hatlarını seyrediyorlar. Hadi anneler seyreder de babalar da seyrediyor. Bir baba kendi kız çocuğunun bütün mahrem yerlerini görüyor.
Düşünün: Evli bir erkeğin hanımının bütün vücut hatlarını herkes görüyor. Biz kendi ellerimizle gömüyoruz artık kadınlarımızı, kız çocuklarımızı.
İlkokul Bahçesinde Uyuşturucu
Düşünebiliyor musunuz: Bir ülkede uyuşturucu kullanımı ilkokullara kadar inmiş.
Bursa’da yakaladılar; ilkokulun önünde yakalandı. Haberlerde izledik, dinledik: Küçücük şeker hâline getirmişler uyuşturucuyu; ilkokullarda satıyorlar, ilkokullarda dağıtıyorlar.
Biz çocuklarımızı uyuşturucuya gömdük.
«Baba, Beni Okuldan Al»
Bizim oğlan bana dedi ki: «Beni okuldan al.» «Neden?» dedim.
Dedi ki: «Baba, okulun bahçesinde uyuşturucu satılıyor.»
«Nasıl olur?» dedim. «Yemîn ediyorum» dedi, «okulun bahçesinde uyuşturucu satılıyor.» Bir çocuk babasına daha ne diyebilir ki?
«Öyle mi?» dedim. «Öyle» dedi. «Beni al okuldan.» Ben de aldım onu okuldan; «tamam, açıktan oku sen» dedim.
Bir de şunu söyledi: «Şu yukarıdaki Z yolu var ya — arkadaşlar orada gidip uyuşturucu içiyorlar.»
Biz çocuklarımızı uyuşturucuya gömdük. Biz çocuklarımızı zevk u safâya gömdük. Biz çocuklarımızı hevâ ve hevese gömdük. Biz çocuklarımızı içkiye, kumara gömdük.
Devletin Kumarı Suç Değil
Bir de sanal kumar var. Ölçü şu: Devlet kanalından oynarsan suç yok; devlet kanalından oynamazsan suç.
Yâni gittin toto, loto, ne oynuyorsan — devletin ihâle ettiği kumarı oynarsan suç değil. Ama birisi beş tâne yazılımcı tutup bir sanal kumar yazılımı yaptıysa o suç.
Aynı mantık şurada da var: Parasız fuhuş yaparsan suç değil, ama birisinden bin lira alırsan suç.
Bir Fetvâ ve Âilenin Gömülüşü
Diyânet de ne güzel fetvâ veriyor: Bir kadın evli olsa dahi beş tâne erkekle zinâ etse nikâhı düşmüyormuş.
«Böyle bir fetvâ veremezler» dedim. Açın bakalım telefonu — o ara canlı fetvâ hattı vardı; hattâ bizim bayan kardeşler onun ses kaydını alıp bana attılar.
Yâni bir kadın kaç erkekle dolaşırsa dolaşsın, kiminle resmî nikâhlıysa onunla nikâhı duruyormuş. On erkekle dolaştı — nikâhı duruyor, sıkıntı yok. Fetvâsı da var.
«Âileyi koruyacağız», öyle mi? Biz âileleri de sokağa gömdük. Biz nâmûsu da sokağa gömdük.
Bir Telefonla Dağılan Âileler
Şimdi evli bir kadın telefonu kaldırıp polise şunu diyor: «Kocam bana darp yapabilir. Beni korkuttu, ben korktum.» «Yaptı» değil — «yapabilir».
Bir telefona bakıyor: Polis geliyor, adamı hemen uzaklaştırıyor. Doğru mu Mehmet Emin Bey? «Evet.» Uzaklaştırıyor.
Bir kardeşimiz altı ay uzaklaştırma aldı; aldığının üzerine hanımı bir altı ay daha aldırdı. Adamın psikolojisi bozuldu; kadından zor kurtuldu — kurtulabildi mi, o da belli değil.
Veyâ bir kız çocuğu telefonu kaldırıyor: «Babam beni dövebilir» yâhut «babamın bakışlarından rahatsızım, beni tâciz edebilir.» Baba anında kodese gidiyor; ertesi güne beklemek yok.
Veyâ bir kadın kocasıyla alâkalı telefonu kaldırıyor: «Kocam bana tecâvüz edebilir.» «Etti» değil — «edebilir». Hemen uzaklaştırma, hemen kodes.
Biz âileyi de gömdük. Çocukları gömdükten sonra elimizde ne kaldı? Âile. Âileyi de gömdük.
Anne Babayı Zâten Gömmüştük
Anne babayı zâten daha önce gömmüştük.
«Anne kim, baba kim? Salla gitsin. Kim dinleyecek annesini babasını? Ne zamandan kaldınız siz? Anne baba dinlenirmiş mi?»
Geç…
Zayıfın Hakkını Alamadığı Dünyâ
Ne yazık ki Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin zamânında zayıfın güçlüye karşı hakkı korunuyordu.
Ama şimdi zayıfların hakkını alamadığı bir dünyâdayız.
Kaldırılan Kölelik, Kurulan Yeni Kölelik
Ve Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri köleliği kaldırmıştı.
Şimdi ise İslâm dünyâsıyla berâber bütün dünyâ insanlığı deccâlizmin altında, kapitalizmin altında köleleştirildi. Her birimiz köle olduk.
Dünyâyı yöneten emperyalistler, dünyâyı yöneten deccâlistler, dünyâyı yöneten şeytânî beyinliler bütün dünyâyı köleleştirmiş vaziyetteler.
Hesap Sorulamayan Bir Dünyâ
Adam gökyüzüne bir sürü Starlink midir nedir, onlardan atıyor — kimse ona hesap sormuyor. «Sen neden bunları atıyorsun, nasıl atarsın?» diyen yok. Hesap soramazsınız.
Adam her gece bombalıyor — hesap soramazsın.
«Yarın öbür gün Türkiye’yi de bombalayacak bunlar» diyordum; bana gülüyorlardı. Bakın, Türkiye’ye altmış kilometre yakına kadar geldiler ve Türkiye’nin gözünün içine baka baka bombaladılar. Hani bir ara Hatay’a yakıt tankı atmışlardı ya…
Yarın öbür gün bizi de bombalayacaklar zâten. Bunları böyle yumuşak, tatlı bir şekilde söylüyorum — ama yumuşattığımı zannetmeyin. Belki dışarıdan dinleyenler olur da acabâ uyandırabilir miyiz diye söylüyorum. Allâh muhâfaza eylesin.
Irkçılık: Peygamberin Yıktığı, Bizim Dirilttiğimiz
Hazret-i Peygamber’in yıktığı en büyük şeylerden biri de ırkçılıktı: «Arabın Acem’e, Acem’in Arab’a üstünlüğü yoktur. Üstünlük sâdece takvâdadır.»
Ümmet-i Muhammed’in içine iki yüz yıldan beri ırkçılığı koydular.
Arap dedi ki: «Ben Acem’den üstünüm.» Acem dedi ki: «En üstün ırk Türk’ün ırkıdır, ben de sizden üstünüm.» Öbürü dedi: «Ben sizden üstünüm.» Beriki dedi: «Ben sizden üstünüm.»
Ve bizim Osmanlı İmparatorluğu’nu milliyetçilikle yıktılar. O emperyalistler, o deccâlistler Osmanlı İmparatorluğu’nu ırkçılıkla yıktılar. Şimdi Türkiye’yi yeniden ırkçılıkla bölmeye çalışıyorlar.
Dinî Irkçılık: «Bu Benim Tarîkatım»
Kavmiyetçilik ayrı, dînî ırkçılık ayrı. Biz aynı zamanda dînî ırkçı olduk.
Dînî ırkçılık ne demek? «Bu benim tarîkatım. Bu benim cemâatim. Bu benim topluluğum. Biz şucuyuz, biz bucuyuz; biz şunlardanız, biz bunlardanız.»
Bir ırkçılık da budur — ve bu da böldü bizi.
Mezhepler Zenginlikti, Biz Irkçılık Yaptık
Biz normalde Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî, Hanefî olmayı bir zenginlik olarak görürken, şimdi bunu ırkçılık olarak gördük.
«O neymiş? Şâfiî.» — Sanki kâfir. Öyle algılıyorsun. Hâlbuki «hâ, Şâfiîymiş o kardeş» demek lâzım; o bir zenginliktir. Biz böyle görmedik.
«O neymiş? Kādirîymiş.» — «Aa, bırak yâ Kādirîleri.» «O neymiş? Nakşibendîymiş.»
Cennete Kim Girecek Yarışması
Sonra iş şuraya vardı: «Mezara girdiğinde ‘ben Şâh-ı Nakşibend’in tarîkatındanım’ de — geç.»
Nasıl olur? Namaz sormayacaklar, oruç sormayacaklar, öyle mi? Zikir sormayacaklar, virdi sormayacaklar, helâli haramı sormayacaklar?
Gideceksin kabre, mahşerde çıkacaksın: «Selâmünaleyküm.» «Aleykümselâm, hoş geldin.» «Hoş bulduk. Ben Nakşibendîlerdenim.» «Oo, öyle misin? Geç.»
E biz? Kādirî, Rifâî, Bedevî, Desûkī, Şâzelî, Mevlevî — bizde bir sürü de var. Biz çıkıp desek ki: «Biz Kādirî, Rifâî, Bedevî, Desûkī, Şâzelî, Mevlevîyiz.» — «Ne, sen bu kadarsın hâ? Gir cehenneme.»
Biz bunu da böldük. Öbürü diyecek ki «ben Nurcuyum» — «aa, sen Nurcusun, geç cennete.» Beriki diyecek ki «ben Risâle’nin okuyucusuyum» — «hâ, sen yazıcı değilsin demek; gir cehenneme sen.»
Bölünmenin Sonu Gelmez
Bir de şu var: «Zehrâ grubundanız.» — «Ne? Zehrâ grubundan mı? Dövün şunu.» Güm güm güm. «Ne oldu yâ?» — «Sen Zehrâ grubundansın.»
Sonra: «Sen Kürt grubundasın. Kürtler cennete girebilir mi? Aslâ giremez. Döv.» Nereden çıktı bu? Oldu işte, öyle oldu.
Şimdi yakında şu başlayacak: «Bursalılar özel — gir cennete.» «Biz İzmirliyiz.» «Ne? Demek İzmirlisiniz — atın cehenneme.» İzmirliler cehennem, Bursalılar cennetlik. Urfalılar zâten herkesten önce cennetlik — peygamberler şehri.
Bizim Hârun hoca istediği kadar bağırsın, «Âdem aleyhisselâm Bayındır’a ayak bastı» desin; öbür taraftan Hüsnâ diyor ki: «Bir ayağı Trabzon’da mıydı Âdem aleyhisselâm’ın?» Bir de Of’ta. Hârun hoca dinlesin şimdi Bayındır’dan.
Biz boyuna bölüne bölüne bölüne gideceğiz — ve bu yetmeyecek, biraz daha bölüneceğiz. «Biz Müslümanlardanız» diyemeyeceğiz. «Biz tevhîd ehliyiz» diyemeyeceğiz.
Cenneti Küçümsemek
Öyle ya: Birisi «sen Nakşî misin? Gir cennete» deyince öbürünün boynu bükülecek; o da diyecek ki «ulan biz Kādirîyiz.»
Sonra bu sefer öbür uca gidilecek: «E ne cenneti yâ? Biz Cemâlullâh’ta buluşacağız. Siz cennette oynayın. Neyle oynayacaksınız? Kiminiz muz yiyeceksiniz, kiminiz hûri peşindesiniz.»
«Biz Yûnusçuyuz kardeş: ‘Cennet cennet dedikleri üç beş hûri, üç beş gılman; ver sen onu bana, seni gerek seni.’ Siz hadi cennetle oyalanın.»
Bakın — cenneti küçümseyeceğiz. Bir de o var: «Siz cennetliksiniz.» «Aman yâ, sen işine bak.» «Ne oldu?» «Biz Cemâlullâh’tayız yâ.»
O hâle geldik. Gülüyoruz böyle — ama aslında özümüz bu. Telefonu açıyorsunuz, kaydırıyorsunuz; bana atıyorlar: «Efendim, şuna bir bakar mısınız?» Bakıyorum: Adam «Nakşibendîyim» deyince cennete gidiyor. Peki biz «Kādirîyiz» deyince nereye gideceğiz?
Abdülkādir Geylânî Hazretleri Hepsinin Pîridir
Hâlbuki Hazret-i Abdülkādir Geylânî Hazretleri hepsinin pîridir.
Kendisinden sonra gelecek olan bütün makam sâhiplerinin makāmı Abdülkādir Geylânî Hazretleri’nin tasdîkinden geçer. Onun tasdîkinden geçmeyen makam, makam değildir.
İstediği kadar şeyhler sana icâzet versin: Geylânî Hazretleri senin makāmını tasdîklemedikçe sen ister zâkir ol, ister çavuş ol, ister nakīb ol, ister nükabâdan ol, ister halîfe ol — ister su kabağı ol.
«Hepiniz de Çavuşsunuz»
Bu arada sözümü yerine getireyim: Hepiniz de çavuşsunuz. Ciddî ciddî söylüyorum bunu.
Hepiniz yayılın: Türkiye’nin bütün beldelerine, mahallelerine, evlerine. Hepiniz ders yaptırmayı ezberleyin. Hepiniz evlerinizi derse açın.
Bu konuda ciddîyim. Allâh’ın zikrini yaptırın, Allâh’ı zikredin.
Bunu ilk defâ İsmâil Hakkı Tekkesi’nde sohbet ederken söylemiştim; bir gece kendi kendime gaza gelmişim. Dedim ki: «Burada bulunanların hepsine de çavuşluk verdim. Koşun, Allâh yolunda koşturun, ders verin, her yerde zikrullâh yaptırın.» Bunda ciddiyim.
Haber Uçuranlar ve «Etimin Tatlılığı»
Tabî böyle haber uçurucular vardır. O zaman biz de zâkiriz; bizi seven de var, sevmeyen de. Sevmeyenler bizi bırakıp gitti zâten.
Hemen haberi uçurmuşlar — gıybet edecekler ya, dedikodu edecekler ya. «Mustafa Özbağ’ı şikâyet etmek işlerin en güzeli.»
Nefis öyle bir tatlanır ki, öyle bir lezzet alır ki: «Mustafa Özbağ’ı bir şikâyet edelim; Mustafa Özbağ’ın eti çok tatlıdır. Arkasından bir gıybet edelim — eti çok tatlıdır. Bir iftirâ edelim ona — muhteşemdir.»
Gerçekten benim etim çok tatlıdır; tatlı geliyor millete. Benim param da tatlı geliyor — yiyor millet, mâşâallâh bir şey alınca ödemiyor.
Kız kardeşim bile öyle dedi: «Abi, senin paran çok tatlı yâ; insan yemeye doyamıyor.» «Öyle mi?» dedim. «Vallâhi abi, o kadar bereketli, o kadar tatlı ki yemeye doyulmuyor» dedi. Bu ara yiyemiyor ne yazık ki — arayı bozdu benimle.
Şeyh Efendi’ye Şikâyet Edildim
Hemen koşmuşlar Şeyh Efendi’ye şikâyet etmişler: «Bütün cemâate çavuşluk verdi.»
Neyse, Şeyh Efendi geldi: «Nasılsın evlâdım, iyi misin?» «İyiyim efendim, siz nasılsınız?» «İyiyiz…» Böyle dolanıyor, bir şeyler söyleyecek.
Dedim: «Efendim, bir şey diyecekseniz rahat rahat söyleyin.»
«Mustafa Efendi oğlum» dedi, «câmide herkese çavuşluk vermişsin.»
«Verdim efendim» dedim.
Bana Verilen Yetki
Ben içimden şunu diyorum: Yıllar öncesinde bana kendisi demişti ki: «İstediğine çavuşluk ver, istediğine zâkirlik ver, istediğinin dersini ver, dersini al; havada, karada, denizde istediğin gibi zikrullâh yaptır.»
Bir sürü yetki vermişti bana — daha ben Bayındır’dayken. Sonradan öğrendim: teknik olarak halîfeye verilen bütün yetkileri bana vermiş.
O zaman yaşım yirmi yedi, yirmi sekiz. Yeni dergâha girmişim; daha birkaç aylık dervişim, çömezim. Herkes de tepeden bakıyor zâten: «hani yeni bu» diye. Herkes bana bilgi taşıyor; ben de sesimi çıkarmıyorum.
Sonra bir gün telefonda sordum: «Benim şeyhim kim? Sen misin, başkası mı?» «Biziz» dedi.
Dedim ki: «Ben bu milleti zikrullâh yaptırmak için ayağa kaldırıyorum. Bizim arkadaşların hepsi meyhâneden gelme, sokaktan gelme; dizleri ağrıyor, oturamıyoruz — biz ayaktayız.» Dedi ki: «Otururken, ayaktayken, yatarken; havada, karada, denizde istediğin gibi zikrullâh yaptır. İstediğinin dersini ver, istediğinin dersini al; istediğini dergâhtan çıkar, istediğini dergâha al.» Nevşehir şivesiyle bir sürü şey sıraladı bana.
Sessizliği Mustafa Özbağ Bozdu
İşte Bayındır’da bana bu yetkiyi verdi. İstediğimi çavuş ederim ben. Ben de dedim ki: «Hepinizi çavuş ettim. Dağılın evlerde, barklarda, her yerde; Allâh’ı zikredin, Allâh’ı sevin, sevdirin.»
Şeyh Efendi dedi: «Herkesi çavuş etmişsin.» «Ettim efendim» dedim.
Sonra bir sessizlik oldu. Duruyoruz öyle. Arkasından bir şey gelmesi lâzım: Benden gelmiyor; ben de ondan gelsin diye bekliyorum, ondan da gelmiyor.
Sessizliği Mustafa Özbağ bozdu. Dedim: «Efendim, herkes gitsin, evlerini barklarını zikrullâha açsınlar, ders yaptırsınlar; Allâh’ın zikir halkaları çoğalsın.»
«Doğru söylüyor Mustafa Efendi» dedi. Dedim: «Allâh’ı sevenler, zikredenler çoğalsın.»
Bugün de işin lâtîfesi buydu — acı biber ama elhamdülillâh kimse îtirâz etmedi.
Çavuşluk Bir Sorumluluktur
O yüzden hepiniz de çavuşsunuz. Bu ciddîdir, şakadan değil. Hepiniz de sorumlusunuz.
Şimdi herkes bu sorumluluğu yerine getirecek: Evini zikrullâha açacak. Üç beş kişi — komşusunu, annesini, kayınvâlidesini; evli olanlar teyzesini, halasını, yengesini toplayacak. Erkekler amcanızı, dayınızı…
Tuttunuz mu adamı: «Hemen gel, üç tevhîd okuyalım» diyeceksiniz. Millet kaçacak sizden.
Abdullah bin Revâha’dan Şikâyet Edenler
Nitekim sahâbe dahi Abdullah bin Revâha’yı şikâyet etmiş.
Demişler ki: «Yâ Resûlallâh, biz Revâha’dan şikâyetçiyiz.» «Neden?» «Bizi nerede görse zikrullâh halkasına oturtuyor.»
Yakaladığını «gel, Allâh’ı birkaç sefer zikredelim, biraz zikredelim» deyip oturtuyormuş etrâfındakileri. Millet yaka silkmiş ondan: «Yâ bu ne?» demişler ve şikâyete gitmişler.
Allâh Resûlü ne buyurdu? «İbn Revâha’nın meclisi ne güzel meclistir.» Yâni o zikir meclisi ne güzel meclistir.
Evet, sizden de millet bıkabilir. Sizden bıkabilir. Ama siz çavuşsunuz — çavuşluğunuzu icrâ edin. Yâhut deyin ki: «Ben çavuşluk yapamayacağım, benden bu vazîfeyi al.» Diyen varsa alalım.
Makam Tatlıdır
Şimdi makam ne tatlı! Bunun ismi «soda içilir» — çok güzel bir şey. Herkeste özgüven var.
Tabî buradan birisi gittiği zaman zâten başka bir yerde şeyh oluyor; siz çavuş olmuşsunuz — ne olacak, sıkıntı yok.
Bakın, bunu makamdan vurmak için söylemedim. Ama Cenâb-ı Hakk’a şuradan hamdediyorum: Yetişmişsiniz. Bu konuda kendinizi gerçekten bu makāma lâyık görüyorsunuz — bu güzel bir şeydir.
Ben buna inanıyorum, bunu ciddî söylüyorum. Hamdolsun bizim dergâhımızdaki kardeşler en küçüğünden en büyüğüne kadar hepsi de çavuşluk, zâkirlik yapabilecek kapasitedeler.
Hattâ ben bâzen derdim: «Buradan birisini alın götürün, başka dergâhta şeyhlik yapar.» Az önce masada dediler ki bu teyîd olundu: Buradan giden başka bir yerde anında şeyh olmuş. Murtazâ, sen de mi diktin gözünü yoksa? Kaç yıl oldu Murtazâ — otuz yıl olmuş. Oho! Melâmîlerde yirmi üç yılda şeyh oluyor millet; «biz yirmi üç yılı tamamladık, biz merâtibi bitirdik» diyorlar. Allâh bizi affetsin.
«Ben Size Hizmet Etmeye Geldim»
O Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri insanların üzerine bir kibir âbidesi olarak gelmedi.
«Ben sizi yönetmeye geldim» demedi; «ben size hizmet etmeye geldim» dedi. O ahlâk üzerine geldi.
O yüzden üstünlük taslamaya, kibirlilik göstermeye gelmedi.
Sûfî ahlâkı budur: Hiç kimseye üstünlük taslama. Kibir âbidesi olma. Çünkü Hazret-i Muhammed Mustafâ olmadı.
«Şüphesiz Sen Pek Yüce Bir Ahlâk Üzerinesin»
Ve Cenâb-ı Hak onun ahlâkını ne güzel methetti: «Şüphesiz sen pek yüce bir ahlâk üzerinesin.»
Hazret-i Âişe annemiz, Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin ahlâkını soran genç sahâbîlere şöyle diyordu: «Siz Kur’ân okumuyor musunuz? Muhammed’in ahlâkı Kur’ân ahlâkıydı.»
Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın ahlâkı Kur’ân ahlâkıydı.
O hâlde Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı sevmek demek, onun ahlâkıyla ahlâklanmak demektir; onun ahlâkına sâhip olmak demektir.
Yoksa «biz onu seviyoruz» deyip çokça salavât getirmek çok güzel bir şeydir — ama ahlâkını güzelleştirmek en güzelidir.
Ahlâk Olmadan Kalbî Diriliş Olmaz
Ve ümmet-i Muhammed onun ahlâkıyla ahlâklanmadıkça ne yazık ki mânevî dirilişini, kalbî dirilişini gerçekleştiremiyor.
Kalbî dirilişini gerçekleştirebilmesi için ahlâkını Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın ahlâkıyla bezendirmesi lâzımdır.
Kervansaray’daki İftâr Sorusu
Bâzen ben kendi kendime hep şu soruyu sorarım. Bir zaman beni bir iftâra dâvet etmişlerdi — daha açığını konuşayım, artık saklayıp gizlemeyeyim: Eski Refah Partililer.
Dediler ki: «Hocam da geliyor, iftâra dâvet ediliyoruz.» Nereye? Kervansaray Oteli’ne. Beni dâvet eden, bizim eski dervişlerden biriydi; sohbetlere gelip giden birisiydi.
Şakasına sordum: «Pahalıdır şimdi orası. Kaç para bu iftâr?» Dedi ki: «Yâ Mustafa hocam, sen parayı sorma; senin paranı ben vereceğim.»
Dedim: «Başka bir şey soracağım sana.» «Buyur» dedi.
«Hazret-i Muhammed Mustafâ sağ olsaydı orada iftâr eder miydi?»
Kaldı. Bir cevap yok. «Hocam, ne diyorsun yâ?» dedi. Dedim: «Şunu diyorum kendi nefsime: Hazret-i Muhammed Mustafâ Kervansaray’da iftâr eder miydi? Cevâbı yok, değil mi?» Sustu. «Ben iftâra gelemeyeceğim, teşekkür ederim» dedim.
Evimize Misâfir Olur muydu?
Bunu kendi nefsime soruyorum: Şimdi bizim evlerimize Muhammed Mustafâ misâfir olur muydu? Sorum bu kadar. Düşünün.
Ben böyle hayalperest bir insanım. Ben yolda yürürken kendi kendime «Muhammed Mustafâ önümde yürüyor» diye düşünürüm. Ve sorarım: «Mustafa Özbağ, sen yolda yürürken o önünde yürüse, sen başını kaldırabilir miydin?»
Hangimiz evine dâvet edebilirdik? Sorum bu kadar. Bu, kendime olan sorumdur — ve ben bunu kendimden cevaplayamıyorum. Ben bunun ezikliğini yaşıyorum.
Hangimizin evinde gıybet olmuyor acabâ? Hangimizin evinde dedikodu olmuyor? Hangimizin evinde bağırış çağırış olmuyor? Hangimizin evinde «Kur’ân ve sünnetin dışında bir şey olmuyor» diyebiliriz?
Edebiyâtımız Güzel, Yaşayışımız Değil
Biz çok konuşuyoruz ama yaşamıyoruz. Edebiyâtımız çok güzel — benim de edebiyâtım çok güzel; spontane harika cümleler kuruyorum. «Allâh, ne güzel konuştu Mustafa Özbağ, değil mi?»
Peki ne kadar yaşıyoruz? Ne kadar aklımıza geliyor?
Ne kadar cömertiz? Ne kadar açları düşünüyoruz? Ne kadar yoksulları düşünüyoruz? Ne kadar yardıma ihtiyâcı olanları düşünüyoruz?
Kimin elinden tuttuk? Kime nasîhat ettik? Kime destek olduk? Bir yetîmi evlendirdik mi? Bir fukarâ kızın çeyizini düzdük mü? Tanımasak dahi bir hastaya baktık mı? Bir ihtiyâra göz kulak olduk mu?
Anne Babaya «Öf» Bile Dememek
Annelerimize, babalarımıza saygılı davrandık mı? Hani âyet «öf bile demeyiniz» diyor ya — öf bile demeyiniz.
Biz annelerimize ne kadar saygılıyız? Biz babalarımıza ne kadar saygılıyız? Biz büyüklerimize ne kadar saygılıyız?
Anne babalar, size de sorayım: Çocuklarınıza ne kadar merhametlisiniz? Ne kadar şefkatlisiniz? Kaç sefer başlarını okşadınız? Kaç sefer yanaklarından öptünüz? Kaç sefer onlara merhametle yaklaştınız?
Anne baba olarak anne babalığımızı yaptık mı ki? Kendimize soralım. Onun ahlâkının neresindeyiz? Kendimize soralım.
Ahzâb 21: Güzel Numûne
Oysa Ahzâb sûresi 21. âyette buyuruluyor: «Muhakkak ki Allâh’ın Resûlü’nde, sizin için — Allâh’ın rahmetini ve âhiretin nîmetlerini arzûlayanlar ve Allâh’ı çokça zikredenler için — güzel bir numûne vardır.»
Biz Allâh’ı çokça zikredenler olarak kendimizi öyle görmesek dahi, o yoldayız.
Peki biz onu ne kadar örnek aldık? Hayâtımızı ne kadar onun hayâtına rapt edebildik?
Abdullah bin Ömer’in Bevlettiği Yer
Hani ashâb ne güzelmiş: Hz. Ömer efendimizin oğlu Abdullah… Bakın, bize akıl dışı gelecek.
Bir gün su ibriğini aldı, bir yere gitti, orada bevletti. Dediler ki: «Ey Abdullah, bunu neden böyle yaptın?»
Dedi ki: «Ben yirmi üç sefer Hazret-i Peygamber’le seyâhate çıktım. O, bu yoldan gelirken buraya bevlederdi. Ben de o yüzden buraya bevlettim.»
Bize akıl dışı geliyor, değil mi? Bize tuhaf geliyor. Düşünün: Sahâbe ona o kadar sımsıkı bağlanmış ki, bevlettiği yere gidip bevlediyor, orada abdest tâzeliyor.
Biz baktığımızda «akılsızlık yâ; peygambere uymak böyle olmamalı, ne alâkası var» deyip çıkarız. Hayır — onlar öyle değil. Onlar peygambere böyle bağlılar, böyle itâat ediyorlar. Hani buyuruyor ya: «İbâdetlerinizi benden gördüğünüz gibi yapın.» Ondan ne görüyorlarsa onu yapıyorlar.
Kerâhet Vaktinde Namaz Kılan Sahâbî
Bir misâl daha: Hazret-i Ali radıyallâhu anh Hazretleri Kûfe’deyken sahâbeden bir kimse akşam kerâhet vaktinde namaz kılıyor.
Geliyorlar, diyorlar ki: «Yâ Emîre’l-mü’minîn, filanca kerâhet vaktinde namaz kılıyor.»
Hazret-i Ali efendimiz gidiyor ona: «Kerâhet vaktinde namaz kılıyorsun.»
O sahâbî diyor ki: «Ey Emîre’l-mü’minîn, vallâhi ben Peygamber’i bu saatte namaz kılarken görmüştüm.»
Hazret-i Ali efendimiz susuyor. O zât, o saatte Hazret-i Peygamber’i namaz kılarken görmüş; o saatte namaz kılıyor. O kerâhetmiş — o görmüş; onun için bitmiş. Ve Hazret-i Ali efendimiz diyor ki: «Ne yapayım? Namaz kılana ‘kılma’ mı diyeyim?»
Biz Ne Kadar Tâbiyiz?
Onlar o kadar peygambere tâbi. Peki biz tâbi miyiz? Sorulması gereken soru budur.
Çokça hadîs okuyoruz — okuyun zâten. Ama çokça hadîs okuduğumuzda Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’ni kendimize örnek alıyor muyuz?
Onun ellerini nasıl yıkadığını bırakın — ona da uyun, ama onu bir kenara bırakın: Onun ahlâkı, onun adâleti, onun hukūku, onun şerîatı; kadınların hakları, çocukların hakları, erkeklerin hakları, anne babanın hakları, çocukların anne babadan olan hakları — bunlara ne kadar riâyet edebiliyoruz?
İşçilerin hakları, patronların hakları — ne kadar riâyet edebiliyoruz? Ne kadar tâbi olabiliyoruz?
Ne yazık ki İslâm dünyâsı sâdece ibâdet kısmında değil; ahlâk kısmında değil, muâmele kısmında değil, dürüstlük kısmında değil, sözünde durma kısmında değil. Söz verdin de sözünden döndün, yerine getirmedin — ona bakmıyoruz biz. Bu çok acı bir şeydir.
Tevbe 128-129 ve Ümmetin Derdi
Cenâb-ı Hak peygamberi bize anlatırken buyuruyor: «Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. Size çok düşkündür; mü’minlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir. Ey Peygamber, eğer yüz çevirirlerse de ki: Allâh bana yeter. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben O’na güvendim. O, yüce arşın Rabbidir.» (Tevbe 9/128-129.)
Demek ki ümmetin derdi onun derdi; ümmetin sıkıntısı onun sıkıntısıdır.
Bir insan açsa, bir yetîm ağlasa, bir mazlûm ezilse — Hazret-i Muhammed Mustafâ bundan rahatsız olur.
Siz gıybet etseniz rahatsız olur. İftirâ etseniz rahatsız olur. Zikri bıraksanız rahatsız olur. Namazı bıraksanız rahatsız olur. Orucu bıraksanız rahatsız olur. Birisine zulmederseniz rahatsız olur. Birisine haksızlık yaparsanız rahatsız olur. Birisinin nâmûsuna, şerefine, haysiyetine dil uzatırsanız rahatsız olur.
19’cular: İki Âyeti Reddedenler
Ne yazık ki bu iki âyeti — Tevbe sûresinin 128 ve 129. âyetlerini — «19’cular» denilen sapık bir grup, «19’un katsayısına uymuyor» diye reddediyorlar. Bu grubun kökü Amerika’dadır.
Ve ilâhiyatçılardan profesörler var — onlar da reddediyorlar. Kur’ân-ı Kerîm’in iki âyetini reddediyorlar.
Bunlar içimizde dolaşıyor. Amerika bunları kucağına almış; besliyor, büyütüyor orada — sonra bizim içimize salıyor.
Adını da söyleyeyim: Edip Yüksel gibi 19’un katsayıcısı olanlar. Kendisiyle mahkemeliyiz; Türkiye’ye gelince tutuklanacak. Mahkeme devâm ediyor, düşmedi. Bir dosyasından mahkûm oldu, bir dosyasından yakalaması var. Türkiye’ye gelir gelmez derdest edilecek, ifâdeye götürülecek.
Mustafa Özbağ’dan hediye 19’culara: Tevbe sûresinin son iki âyetini inkâr ediyorlar — ve bunun benzeri ilâhiyatlarda da var.
Onu Rahatsız Etmek İster miyiz?
Ey Müslümanlar: «Siz Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı rahatsız etmek ister misiniz?» diye sorsak, bütün Müslümanlar derler ki: «Hâşâ, biz onu rahatsız etmek istemeyiz.»
Ama ümmetin bir sıkıntısı onu rahatsız eder; ümmetin bir derdi onu rahatsız eder.
O zaman şunu düşünüyor muyuz: Kur’ân ve sünnetin dışında bir şey yaptığınızda Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı rahatsız ettiğinizi düşünüyor musunuz? Bir yanlışlık yaptığımızda onu rahatsız ettiğimizi düşünüyor muyuz?
Muhammed Mustafâ’dan helâllik almayı düşünüyor muyuz?
«Yâ biz gördüklerimizden helâllik almıyoruz ki, görmediğimizden nasıl helâllik alacağız» deyip fosur fosur sabaha kadar uyuyor muyuz?
Nasıl bir sevme iddiâsıdır bu? Nasıl bir âşıklık iddiâsıdır bu? Biz Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı rahatsız edip dururken onu çok sevdiğimizi iddiâ ediyoruz. Kupkuru bir iddiâ değil mi?
Âl-i İmrân 31: «Bana Uyun ki Allâh Sizi Sevsin»
Oysa Âl-i İmrân sûresi 31. âyette buyuruluyor: «De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyun ki Allâh da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allâh çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.»
Yâni: Siz Peygamber’i seviyorsanız Peygamber’e uyun. Peygamber’e uyarsanız Allâh sizi bağışlayacak.
Bu Mevlid Kandili’nde bir de şunu soralım: Onun doğumunda melekler saf saf indiler. Peki bize her gece saf saf iniyorlar mı ki?
Gece oturup beş, on, yirmi, elli, yüz salavât-ı şerîfe çekiyor muyuz? Tevbe ediyor muyuz?
Rabbim bizi peygamberine uyanlardan eylesin; bağışladıklarından eylesin; tevbesini kabûl ettiklerinden eylesin — ve bu toplantıdan tertemiz olmuş bir şekilde ayrılanlardan eylesin.
Sevginin Ölçüsü: Affedebiliyor muyuz?
Sevgimizin ölçüsü Muhammed Mustafâ olmalı.
Onun gibi merhamet edebiliyor muyuz? Onun gibi affedebiliyor muyuz?
Kendi çocuğunu dahi affedemeyen bir ümmet; kendi çocuğunu affedemeyen bir anne, kendi çocuğunu affedemeyen bir baba; kendi çocuğuna merhamet edemeyen, kendi eşini affedemeyen, dervîş kardeşini affedip merhamet gösteremeyen bir hâldeyiz.
Biz ne kadar peygamberi sevmiş olacağız?
Onun gibi fakîr fukarâya yardımcı olabiliyor muyuz? Sofra kurduğumuzda kaç tâne fakîr fukarâyı soframıza çağırabiliyoruz? Kaç tâne yetîmi çağırabiliyoruz? Kaç tâne öksüzü doyurabiliyoruz?
Onun gibi sözümüzde durabiliyor muyuz? Onun gibi ahdimizde sağlam mıyız? Onun hukūkuyla hukūklanabiliyor muyuz?
Kendi Çocuğuna Sırtını Dönen
Söyleyin anneler, söyleyin babalar, söyleyin eşler: Çocuklarınızı, eşlerinizi affedebiliyor musunuz? Onlara merhamet gösterebiliyor musunuz?
Kendi doğurduğunuz çocuklarınıza sırtınızı dönüyor musunuz? Babalar, kendi çocuklarınıza zulmediyor musunuz? Nasıl peygamber sevgisi bu?
Kendi dervîş arkadaşlarınıza tepeden bakıyor musunuz? Bu nasıl bir dervişlik? Bu nasıl bir peygamber sevgisi? Kendi dervîş kardeşine tepeden bakan nasıl bir peygamber sevdâlısı olacak?
«Ben onunla konuşmam.» — Aa, ne kadar güzel! Peygamber konuşur muydu? Konuşurdu. Kimi reddetti ki?
Peygamber İnsan İnşâ Ederdi
Peygamber insan inşâ ederdi.
Hazret-i Ebûbekir efendimizi inşâ etti — Sıddîk oldu. Hazret-i Ömer efendimizi inşâ etti — Fâruk oldu, adâletin timsâli oldu. Hazret-i Osman efendimizi inşâ etti — tâbiri câizse hayânın pîri oldu. Hazret-i Ali radıyallâhu anh Hazretleri’ni inşâ etti — Aliyyü’l-Kerrâr oldu, Zülfikār sâhibi oldu, Ehl-i Beyt’in pîri oldu, cesâretin pîri oldu, sehâvetin pîri oldu.
Biz İnsan Biriktiririz, Para Değil
Biz sûfîler — ayrıştırmak için söylemiyorum bunu — insan inşâ ederiz.
Biz para biriktirmeyiz. Biz tapu biriktirmeyiz.
Merak etmeyin: Ben öldüğümde arkamdan yüz kilo altını paylaşmak için kavga etmeyecek hiç kimse. Arkamdan mal mülk paylaşımı kavgası olmayacak.
Biz insan biriktiririz, para biriktirmeyiz. Biz insan inşâ ederiz, bina inşâ etmeyiz.
Biz «koca koca yurtlar, koca koca câmiler, koca koca tekkeler — verin, verin, verin; doymadık, biraz daha verin» demeyiz. Biz doymadık Allâh’ı sevmeye. Biz doymadık Resûlullâh’ı sevmeye. Biz doymadık insan sevmeye. Parayla pulla işimiz yok.
Sevmeden İnsan İnşâ Edilmez
Dervîş kardeşler, sûfî kardeşler: Sevmeden nasıl inşâ edersiniz?
Tevâzu göstermeden nasıl inşâ edersiniz? Gönlünüzü, evinizi, sofranızı açmadan nasıl inşâ edersiniz? Siz güzel ahlâkın numûnesi olmadan nasıl inşâ edersiniz?
Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın en önemli sünnetlerinden birisi insan inşâ etmektir.
Bakın: Sahâbenin her birisi birer mürşid-i kâmildir. Onun tedrîsâtından geçmiş, onun inşâsından geçmiş mükemmel insanlardır.
Câminin İnşaatında Harç Karan Peygamber
O, her beldeye câmi yaptıracağım diye uğraşmadı. Tekke yaptıracağım diye uğraşmadı.
«Kur’ân kursu açacağım» deyip insanların cebinden para almadı. «Câmi yaptırıyoruz» deyip insanların cebinden para almadı. «Yurt yaptırıyoruz, kurs yaptırıyoruz» deyip insanların cebinden para almadı.
Gitti, câminin inşaatında kendisi çalıştı. Harç kardı — bildiğiniz harç kardı. Çamur taşıdı, toprak taşıdı.
Ve Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın mescidinin tabanı topraktı. Halıların üzerinde namaz kılmadı Hazret-i Muhammed Mustafâ. Rahat yataklarda yatmadı Muhammed Mustafâ.
Bunları söylüyorum — ama ben kendim rahat yatakta yatıyorum. Şimdi yatak beğenmiyoruz biz, yorgan beğenmiyoruz biz; şimdi dervîş beğenmiyoruz biz, Müslüman beğenmiyoruz biz.
Mus’ab bin Umeyr: Yirmi Yaşında Bir Mürşid
Medîne-i Münevvere’yi İslâm’la tanıştıran kimdi? Mus’ab bin Umeyr’di. Oranın mürşid-i kâmiliydi.
Yirmi, yirmi bir yaşında iken Hazret-i Muhammed Mustafâ onu Medîne’ye gönderdi.
Şimdi başımıza yirmi yaşında bir zâkir tayin etsem, «bu mu bize zâkirlik yapacak?» deyip kafa kaldırırsınız. O ise yirmi yaşındaki Mus’ab bin Umeyr’i gönderdi.
Kefen Bulunamayan Zengin Çocuğu
Mus’ab ki Mekke’nin en zengin âilelerinden birinin tek erkek evlâdıydı.
Şehîd olduğunda üzerini örtecek elbisesi yoktu. Diz kapağından aşağı doğru elbisesini çektiklerinde yukarısı görünüyor; yukarısını kapattıklarında aşağısı görünüyordu.
Onu örtecek bir kefen bulamadı sahâbe efendilerimiz. Hiçbirisinde de öyle kefenlik bir şey yoktu.
Geldiler Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya: «Yâ Resûlallâh, aşağısını örttüğümüzde yukarısı açık kalıyor; yukarısını örttüğümüzde aşağısı açık kalıyor. Ne yapalım, nasıl defnedelim?»
Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri «olduğu gibi defnedin» dedi.
Mekke’nin En Yakışıklı Delikanlısı
O Mus’ab ki Mekke’nin en yakışıklı delikanlısıydı.
Kadınlar kendilerini onun önüne atarlardı: «Yâ Mus’ab, beni nikâhına al!» O ise «Allâh’tan korkarım» derdi.
Ve bir tâne değildi, iki tâne değildi: Mus’ab geceleri Mekke sokaklarında yürüyemezdi. Çünkü yürüdüğü zaman evli kadınlar bile kendilerini ona teslîm etmek için önüne atlardı.
Mus’ab öyle yakışıklı, öyle uzun boylu, öyle genç bir delikanlıydı ki: Sakalları sırma gibi simsiyahtı; yüzü gecenin karanlığında ay gibi parlaktı; tebessüm ettiğinde bembeyaz dişleri meydana çıkardı. Bir kadının ona âşık olmaması, onu istememesi gayr-i kābil bir şeydi.
Ve Mus’ab Mekke sokaklarında yürürken boynunu aşağı eğer, kafasını hiçbir yere kaldırmadan yürürdü.
Beş Parasız Hicret
O Mus’ab ki Medîne-i Münevvere’ye hicret etti: Cebinde parası yok, pulu yok, hiçbir şeyi yok. O zengin âilenin evlâdı, o hâliyle beş parasız gitti.
Ve Medîne’yi Mus’ab İslâm’la tanıştırdı; Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın hicretinin temelini orada, Allâh Resûlü’nün vazîfelendirmesiyle attı.
Annesinin Açlık Grevi
Hani annesi onun için açlık grevine girmişti ya.
Dedi ki: «Sen dîninden dönünceye kadar ben yemek yemeyeceğim, su içmeyeceğim, ekmek yemeyeceğim, hiçbir şey yemeyeceğim. Sen şu dîninden dön.»
Mus’ab gitti annesinin başına ve dedi ki:
«Ey anneciğim, bin bir tâne canın olsa, Cenâb-ı Hak her gün senin bin tâne canını teker teker almış olsa — ben yine ‘eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh’ demekten vazgeçmeyeceğim. Ben dînimden vazgeçmeyeceğim.»
Onlar öyle bağlıydı.
Beni de Beğenmemişlerdi
Şimdi biz bir kardeşi vazîfeli ediyoruz da, oradan başka kardeşler «bu mu bize zâkirlik yapacak?» diyorlar.
Ne acı ki ben de aynı yoldan geçtim.
Hazret-i Üstâd Abdullah Efendi beni genç yaşımda Bayındır’a zâkir tayin etti. Bayındır’daki diyânetçi hocalar beni beğenmiyorlardı: «Bu mu zâkir olacak?» diyorlardı.
Evet — bu olacak. Acı bir şey ama böyle.
Üsâme bin Zeyd: On Yedi Yaşında Ordu Komutanı
Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri de vefâtından önce on yedi yaşında bir genci — Üsâme bin Zeyd’i — ordunun başına, tâbiri câizse genelkurmay başkanlığına getirdi.
On yedi yaşındaydı. Ensâr da muhâcir de patinaj ediyordu: «Bu genç mi bize ordu komutanlığı yapacak?»
Dediler ki: «Hz. Ebûbekir efendimize gidin, ricâ edin.» Hz. Ebûbekir efendimiz «ben yapamam» dedi.
Hz. Ömer efendimize gittiler. Hz. Ömer efendimiz geldi ve dedi ki: «Yâ Resûlallâh, bu genci mi ordu komutanı yaptınız?» «Evet» dedi Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem. Hz. Ömer mahcup bir şekilde geri döndü.
Ensâr birkaç sefer daha geldi; Hz. Ömer’e dedi ki: «Bu konuda bir daha benim yanıma gelmeyin.»
Hz. Ebûbekir’in Cevâbı
Ve Hazret-i Peygamber vefât etti. Ordu hazır — altı aydır orada bekliyor. Ama Hazret-i Peygamber hastaydı, iyileşemedi; iyileşemeyince ordu orada hazır bekledi. Ve Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri vefât etti.
Hz. Ebûbekir efendimiz halîfe seçildi. Yine o grup geldiler ve dediler ki: «Bu genç mi bizi sefere götürecek?»
Hz. Ebûbekir efendimizin cevâbı muhteşemdi: «Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri ne yaptıysa ben de aynı şekilde yaparım. O genç sizi savaşa götürecek.»
İnsan inşâ ediyordu. On yedi yaşındaki bir gence bir harbin komutanlığını veriyordu. Mus’ab bin Umeyr yirmi yaşındaydı — Medîne-i Münevvere’ye onu gönderiyordu. İnsan inşâ ediyordu.
Sûfîlik insan inşâ etmektir. Bina inşâ etmek değildir — insan inşâ etmektir.
«Sizden Para İsteyen Yok»
Kıymetli dostlar, kıymetli kardeşler: insan inşâ edelim.
Hacı Câfer geçen perşembe günü bir söz söylemiş, hoşuma gitti. Arkadaşlara demiş ki: «Yâ, sizden para isteyen yok, pul isteyen yok. İçin çorbanızı, yapın dervişliğinizi.»
Evet — dervişlik yapın.
Ben yolun başında ağzımdan bir söz çıkmıştı; pişmân değilim, aynı sözdeyim: Akitlerinizde durun. Ben de akdimde durmaya gayret ediyorum. Sizlerden bir şey istersem dilim kopsun — kendi nefsime söylüyorum. İnsan inşâ etmekten başka bir derdim yok.
Kardeş Olun
O yüzden Muhammed Mustafâ’nın en önemli sünnet-i seniyyelerinden birisi şudur: «Siz birbirinize düşman idiniz; Allâh kalplerinizi kaynaştırdı da O’nun nîmeti sâyesinde kardeş oldunuz.»
İşte bizim ihtiyâcımız bu: Kardeş olun kardeşler.
Birbirinizin koluna girin. Birbirinizin ayağına çelme takmayın. Birbirinize destek olun. Birbirinize kardeş olun.
Beğenmediğiniz bir dervîş sizden daha âlî bir makamda olabilir. Kerih gördüğünüz bir kimse sizden daha evlâ bir kimse olabilir.
Sûfîlik kardeş olmaktır. Âile olmak kardeş olmaktır. Birbirinizi kerih görmeyin; birbiriniz hakkında olumsuz şeyler konuşmayın. Dost olun, kardeş olun. Gönlünüzü açın, sofranızı açın, elinizi açın.
«Varsın Dervişler Sizi İstismâr Etsin»
Merak etmeyin. Öyle derim ya: Varsın dervişler sizi istismâr etsin. Varsın dervişler paranızı yesin. Varsın dervişler zamânınızı harcasın.
Varın dervişlere hizmet edin — başka bir şeye değil.
Kardeşliğinizi tesîs edin, sımsıkı durun. Şeytan aranızı açmasın. Nefis aranızı açmasın. Deccâliyet, şeytâniyet aranızı açmasın. Ufak tefek şeyler aranızı açmasın.
Kardeş olun. Birbirinize destek olun, birbirinizle yardımlaşın, birbirinize duâ edin. Birbirinize tepeden bakmayın lütfen.
Ölümlü Dünyâ Gelip Geçiyor
Ölümlü dünyâ — gelip geçiyor her şey. Bir bakıyorsunuz ki içimizden bir kardeşimiz vefât etmiş.
Hele eskiler olarak bizler belli bir yaşa geldik; vefât edip gideceğiz bu dünyâdan.
Gelin, kimseyi kırmadan, üzmeden, incitmeden; hiç kimsenin kalbini kırmadan bu dünyâdan göçüp gidelim.
Bir gün gelecek, bir bakacağız ki birimiz içimizde yok. Bu kim olursan ol: ister şeyh ol, ister zâkir, ister çavuş, ister nakīb ol — bir gün bir gece veyâ gündüz gözlerini yumacaksın.
Bu dünyâdan birisinin kalbini kırmadan, birisinin gönlünü incitmeden, birisine «öf» bile demeden yürü git. Varsın sizin hakkınız hukūkunuz yensin. Varsın hukūkunuz gözetilmemiş olsun.
Niye bu kin? Niye bu garez? Niye bu insanlar birbirine düşman olur? Niye dervîş kardeşler birbirine yabancı olur? Bırakın — bir bakıyorsunuz ki ömür geçip gidiyor.
Kırk Yıllık Bir Dervişlik
Ben arkama baktığımda kırk yıllık bir dervişlik hayâtı var. Dün gibi. «Ne zaman geçti bu kırk yıl?» diyorum.
İsmâil’e sordum: «Kaç yıl oldu tanışalı?» — otuz iki yıl olmuş. Dün gibi… daha dün gibi.
Kırmadan, dökmeden hayat yaşamaya bakın.
Gençler: Annelerinize, babalarınıza «öf» bile demeyin — isterlerse haksız olsunlar. Bırakın, kavga etmeyin, tartışmayın.
Dostun Dostuna Dostluk
Annelerinizin, babalarınızın arkadaşlarına, dostlarına da merhametli davranın; seviyeli davranın, ahlâklı davranın.
Ben öldükten sonra benim dostlarıma bütün kardeşlerimin merhametli ve seviyeli davranmasını isterim.
Hz. Ömer efendimizin oğlu Abdullah, babasının dostunu Mekke-i Mükerreme’de hac zamânında gördü; baktı ki onun bineği yok. Hemen altındaki bineği ona verdi, hibe etti.
Dediler ki: «Yâ Abdullah, hibe mi ettin ona?» Dedi ki: «Babamın dostuydu.»
Bir tek şey: «Babamın dostuydu» — ve altındaki bineği verdi. Yâni o zamânın Mercedes’ini, devesini. Hani Mercedes’in anahtarını vermek var ya — Mercedes’in anahtarını verdi. Çünkü babasının dostuydu.
Hz. Hatîce Annemizin Dostları
Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri de Hazret-i Hatîce annemizin dostlarına özel önem gösterirdi.
Onlar Hatîce’nin dostuydu — ve bu sebeple Hazret-i Muhammed Mustafâ, Hatîce annemiz vefât ettikten sonra dahi onun dostlarına merhamet eder, hizmet ederdi.
Hattâ Hazret-i Hatîce annemizin kız kardeşini, Mekke fethedildiğinde tâbiri câizse kadınların zâkiri gibi, kadınların halîfesi gibi tayin etti. O da Mekkeli, İslâm’a giren Müslüman kadınların ahitlerini aldı.
Eski Dervişlere Saygı
Kıymetli dostlar: Sâdece annelerinize değil, annelerinizin arkadaşlarına da seviyeli davranacaksınız; saygısızlık yapmayacaksınız. Bizden aldığınız öğreti bu değil. Babalarınızın arkadaşlarına da saygısızlık yapmayacaksınız.
O yüzden saygı içimizde gerçek bir ahlâk olarak duracak.
Eski dervîş kardeşlere saygısız davranmayacaksınız. Onlar çile çekti; onlar Mustafa Özbağ’la berâber çile çektiler.
Onların eksikliklerini, noksanlıklarını bana getirmeniz size bir şey kazandırmaz — ama beni üzersiniz, beni incitirsiniz. Neden? Çünkü onlar benimle berâber çile çektiler. Bakın hâlâ daha hizmet etmek için koşuşturuyorlar.
Câfer’e yaşını sordum — elli sekizmiş. Bakın, bana dünkü çocuk gibi geliyor; gencecik bir kimseymiş gibi geliyor. O da benim yanımda böyle dururken sanki ufacık bir insanmış gibi duruyor — ben ondan utanıyorum. İlk defâ yaşını sordum; bugüne kadar hiç sormamışım. Aramızda yedi yaş var; o benim yanımda çocuk gibi durur, bana sormadan bir şey yapmaz. Otuz üç sene olmuş — dervişlikten öte bir şey bu.
Muhabbet Hâle Dönüşmeli
Biz babalarımızın da dostlarına saygılı davranacağız, annelerimizin de dostlarına saygılı davranacağız. Biz dostumuzun dostlarına da dostluk yapacağız — ki Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın sünnetine uymuş olalım.
O yüzden «onu seviyorum» demek kolay bir şey değildir. «Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı seviyorum» demek kolay bir şey değildir. Ona uymak gerekir.
Kul hakkına dikkat etmek lâzım. İnsanları kırmamak lâzım. Yalan söylememek, gıybet etmemek, dedikodu etmemek lâzım.
Muhabbetimizin hâle dönüşmesi gerekir. Sevgimizin hâle dönüşmesi gerekir.
Eğer muhabbetimiz hâle dönüşmüyorsa, sevgimiz hâle dönüşmüyorsa, «seviyorum» dediğimiz şey ne yazık ki kupkuru bir iddiâdan öteye gidemez. Allâh bizi muhâfaza eylesin.
Kapanış: On Dört Sayfalık Sohbet
Doğrusu bu geceye bayağı bir sohbet hazırlamışım; yazmışım da yazmışım. Sonradan bir baktım ki on dört sayfa olmuş.
Dedim ki: «Mustafa Özbağ, buna bakarak sohbet etmeye kalkarsan sabah olur.» Ben sohbetimi burada keseyim.
Haklarınızı helâl edin — bizden yana da helâl olsun.
Bu Mevlid Kandili’nde inşâallâh kendimizi bir hesâba çekelim, kendimizi bir sorguya çekelim: Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya ne kadar uyuyoruz, ne kadar uymuyoruz — kendimize bir bakalım.
Ve bu akşam kendi kendimize söz verelim.
Kaynakça
▸ Kur’ân-ı Kerîm, Enbiyâ 21/107 — «Ey Muhammed, biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.» Sohbetin ana âyeti; «âlemler» kavramının bütün varlık âlemini kapsadığı bahsi buradan yürütülür.
▸ Kur’ân-ı Kerîm, Enbiyâ 21/108-109 — Tevhîde dâvet ve «tehdîd olunduğunuz şeyin yakın mı uzak mı olduğunu bilemem» îkāzı; putların terki bahsinin dayanağı.
▸ Kur’ân-ı Kerîm, Furkān 25/43 — «Gördün mü arzu ve hevesini ilâh edineni?» Modern putlar — hevâ ve hevesin ilâhlaştırılması — bahsinin temel âyeti.
▸ Kur’ân-ı Kerîm, Ahzâb 33/21 — «Allâh’ın Resûlü’nde sizin için güzel bir numûne vardır.» Peygamberi örnek almanın ölçüsü olarak zikredilir.
▸ Kur’ân-ı Kerîm, Tevbe 9/128-129 — «Sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir.» Ümmetin derdinin Peygamber’in derdi oluşu; ayrıca «19’cular»ın bu iki âyeti reddetmesi bu bahiste ele alınır.
▸ Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmrân 3/31 — «De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyun ki Allâh da sizi sevsin.» Sevginin ölçüsünün ittibâ olduğu bahsinin âyeti.
▸ Kur’ân-ı Kerîm, Kalem 68/4 — «Şüphesiz sen pek yüce bir ahlâk üzerinesin.» Peygamber ahlâkının methi.
▸ Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmrân 3/103 — «Siz birbirinize düşman idiniz; Allâh kalplerinizi kaynaştırdı.» Kardeşlik bahsinin âyeti.
▸ Kur’ân-ı Kerîm, İsrâ 17/23 — Anne babaya «öf» bile dememe emri; anne baba hakkı bahsinde zikredilir.
▸ Hadîs-i Şerîf — Cihâd-ı ekber — «Küçük cihâddan büyük cihâda döndük… İki göğsünüzün arasındaki nefisle cihâd, cihâd-ı ekberdir.» Savaştan dönüşte buyurulan hadîs.
▸ Hadîs-i Şerîf — «Güzel ahlâkı tamamlamak» — «Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.» Peygamberin gönderiliş gāyesi olarak yönetme değil ahlâk zikredilir.
▸ Hadîs-i Şerîf — «Beni Allâh koruyor» — Türkmen silâhtarların nöbetine karşılık Allâh Resûlü’nün «beni Allâh koruyor, siz işinize bakın» buyurması; koruma ve makam sevdâsı bahsinin dayanağı.
▸ Hadîs-i Şerîf — Ağaç altındaki müşrik — Peygamber’in kılıcını boğazına dayayan müşrikin «Allâh» sözüyle kılıcı düşürmesi ve affedilmesi; korumasızlık ve merhamet bahsi.
▸ Hadîs-i Şerîf — İbn Revâha’nın meclisi — Sahâbenin Abdullah bin Revâha’yı zikir halkasına oturttuğu için şikâyeti üzerine «İbn Revâha’nın meclisi ne güzel meclistir» buyurulması.
▸ Hadîs-i Şerîf — «Namazına bakın» — Kabirde kula önce namazından sorulması; «kulumun namazına bakın» rivâyeti.
▸ Hadîs-i Şerîf — «İbâdetlerinizi benden gördüğünüz gibi yapın» — Sahâbenin ittibâdaki hassâsiyetini îzâh eden ölçü; Abdullah bin Ömer kıssasında zikredilir.
▸ Hadîs-i Şerîf — Vedâ Hutbesi: ırkçılığın reddi — «Arabın Acem’e, Acem’in Arab’a üstünlüğü yoktur; üstünlük takvâdadır.» Kavmî ve dînî ırkçılık bahsinin dayanağı.
▸ Hadîs-i Şerîf — Zulme susan dilsiz şeytan — Hakkı söylemesi gerekirken susanın «dilsiz şeytan» olarak nitelenmesi; zulüm karşısında sessizlik bahsi.
▸ Hz. Âişe radıyallâhu anhâ — «Siz Kur’ân okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’ân’dı.» Peygamber ahlâkının târifi.
▸ Mus’ab bin Umeyr radıyallâhu anh — Yirmi yaşında Medîne’ye muallim olarak gönderilişi, annesinin açlık grevi karşısındaki cevâbı ve şehâdetinde kefen bulunamayışı; «insan inşâsı» bahsinin merkezî kıssası.
▸ Üsâme bin Zeyd radıyallâhu anh — On yedi yaşında ordu komutanlığına tayini, Hz. Ömer’in îtirâzı ve Hz. Ebûbekir’in «Peygamber ne yaptıysa ben de aynısını yaparım» cevâbı.
▸ Abdullah bin Ömer radıyallâhu anh — Peygamber’in bevlettiği yerde bevletmesi ve babasının dostuna bineğini hibe etmesi; ittibâ ve dostun dostuna vefâ bahisleri.
▸ Abdülkādir Geylânî Hazretleri — Kendisinden sonra gelen bütün makam sâhiplerinin makāmının onun tasdîkinden geçtiği; tarîkat taassubuna karşı zikredilen ölçü.
▸ Mustafa Özbağ Efendi, «Mevlid Kandili Sohbeti» — Bu yazının kaynağı olan sohbetin tam kaydı; yukarıdaki bütün bahisler bu sohbetten derlenmiştir.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
Ek kaynaklar:
- Mustafa Özbağ Efendi — Sohbetler arşivi
- Sorular — konu başlıklarına göre soru-cevap arşivi
- Tasavvuf Sözlüğü
İlgili Sözlük Terimleri: Nefis, Zikrullâh, Mürşid-i Kâmil, Dervîş, Tevâzu, Kibir, Gıybet, Sünnet-i Seniyye. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı