MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 8 • 11/30
2163-2172. Beyitler Şerhi
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm, aleykümselam. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammed’i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakkı yaşayan ve haykıran, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim nerede Müslümanlara zulmediliyorsa, hakkına, hukukuna, şerefine, şanına, namusuna, kanına, topraklarına tecavüz ediliyorsa, Cenab-ı Hak hepsinin de intikamını alsın. Cenab-ı Hak israil’i dağıtsın. Yerle yeksan eylesin. Destekçilerini yerle yeksan eylesin. Çin’i dağıtsın. Doğu Türkistan’a özgürlük nasip eylesin. Bütün Ümmeti Muhammed’e özgürlük nasip eylesin. Bütün Ümmeti Muhammed’e diriliş nasip eylesin. Amin. Ecmain. Tevhit, “la ilahe illallah” demek, insanın kalp kapılarını manaya açan iksirdir. Bir kimse tevhit ile kalbinin kapılarını açar, tevhit ile kalp perdelerini geçer, tevhit ile manaya doğru uruc eder. Tevhit insanın hücrelerini de değiştirir, kalbi aklını da değiştirir, dönüştürür, normal aklını da değiştirir ve dönüştürür. Eğer o kimse tevhitten uzak ise, manada ismi dahi okunmaz, mana tarafına doğru bir adım atamaz. Çünkü aklı ve kalbi tenvir edecek, değiştirecek, manaya karşı açık hale getirecek olan şey tevhittir. Rabbim cümlemizi tevhit üzerine olanlardan eylesin. Amin. Evet, geçen hafta konu Ebu Cehil’in elindeki taşların Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin peygamberliğine şehadet etmesiyle alakalıydı. Yani konu mana olarak bizim cansız olarak gördüğümüz bütün varlık Allah’ı tesbih ediyor, tenzih ediyor ve cansız olarak gördüğümüz her şey aslında kendi
lisanıyla Allah’ı zikrediyor. Konunun ana teması buydu. Hazreti Pir o konuyu orada bırakıp diyor ki:
“Çalgıcı hikayesinin sonu ve Emire’l Müminin Ömer’in-Allah ondan razı olsun-kendisine Hatif’in söylediğini alıp ulaştırması” (Konu başlığı bu.)
“Bunu bırak da yine çalgıcının hikayesine kulak ver. Çalgıcı bekle-
mekten bunalınca Ömer’e yine ses geldi.”
Çalgıcı neredeydi? Çalgıcı en sonunda işte kirişini aldı, çalgı aletini aldı, kirişi de kopuk, artık yaşlandı, sesi soluğu çıkmaz hale geldi. Çalgısını koltuğunun altına aldı, bir mezarlığa gitti. Artık dedi: “Bundan sonra hep insanları eğlendirdim, artık hep onlara söyledim.” Dedi ki: “Ya Rabbi, bundan sonra ben sana anlatacağım, ben bundan sonra da sana derdimi söyleyeceğim, tabiri caizse sana çalacağım, sana oynayacağım.” dedi çalgıcı. Böyle gitti mezarlığa. Mezarlıkta kendince ağladı, efgan etti, sızladı. O mezarlıktaydı, mezarlıkta böyle çalgıcı beklemekten bunalınca, mezarlıkta bir işaret bekliyor, kendisine bir manevi bir kapı bekliyor, bir yol bekliyor. Kuruş yok, para yok, aç, sefil. O halde mezarlıkta. O zaman Emire’l Müminin de Ömer. Çalgıcı beklemekten bunalınca Ömer’e yine ses geldi:
“Ey Ömer, kulumuzu ihtiyaçtan kurtar! Has, muhterem bir kulumuz var; mezarlığa kadar gitmek zahmetini ihtiyar et. Ey Ömer, kalk Beytülmalden yedi yüz dinar al, hepsini onun avucuna say.”
Hazreti Ömer Radıyallahu anh hazretlerine Cenab-ı Hak hitap etti. Hatırlayın daha önceki dersleri, vahiyle alakalı uzun bir ders yapmıştık. Şura 51:
“Allah bir insanla ancak vahiyle veya perde arkasından konuşur yahut bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz o yüceler yücesidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Bir insan karşısında bir insan var, ona vahiyle konuşuyor yahut bir perdenin arkasından konuşuyor yahut ona bir elçi gönderiyor. Allah meleklere vahyeder, Allah arılara vahyeder, Allah dağa taşa vahyeder, Allah göklere vahyeder. Bu Kur’an-ı Kerim’den ayet-i kerime mealleri. Cenab-ı Hak her şeye vahyeder. Dağa taşa vahyeden, göklere vahyeden, arıya vahyeden, Meryem’e vahyeden, Musa’nın annesine vahyeden, bunlar da ayetle sabit, insana da vahyediyor sonuçta. Meryem de insan, Musa’nın annesi de insan, ibrahim’in annesi de insan. Onlara da vahyetti çünkü. Tabi bunu böyle söyleyince kınanmaktan korkanlar vahyi sadece peygambere nitelendiriyorlar. Peygamberlere kitap indirileceği zaman elçi gönderiyor, Cebrail Aleyhisselam kitapları o vahyediyor ama peygamberlere direkt
vahyediyor Cenab-ı Hak, peygamberlere de vahyediyor. Bütün peygamberlere kitapla beraber hikmet verdik, diyor. Bütün peygamberlere, kitap verilen peygamberlere aynı zamanda da hikmet verdi ve Cenab-ı Hak insanlara da vahiyeder direkt kalbine. Tabii bunu bugünkü din algısı, din anlayışı kabul etmiyor. Bu şu demek değil, ona vahyetti, o peygamber olacak diye bir kaide yok. Çünkü bu rüya sahih rüya da bir vahiydir, peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür. Kalbe gelen bir sesle doğru bir sesle, hani bunun üzerinde bir şek şüphesi yoksa, sahihse bu da vahiydir. Ama cahil insanlar, bu konuda bilgisiz insanlar, avam bir hataya düşmesin diye peygamberlerin haricinde insanlara olan vahyi ulema ilham olarak nitelendirmiş veyahut da sezgi olarak nitelendirenler var, ben kabul etmiyorum. Çünkü sezgi girince işin içerisine Aristo da giriyor, Sokrates de giriyor. Ben o yüzden kabul etmiyorum. Burada ilhamı kabul edişimin sebebi de hani insanlar bu konuyu böyle öğrenmişler, o yüzden evet, ilham denilebilir ama o da bir vahiy. Ayet-i kerimede bir insanla ancak vahiyle konuşur.
Şimdi böyle olunca Hazreti Pir, Hazreti Ömer radıyallahuanh üzerinden, onun kıssasından bize bir mesaj veriyor. Mesajı şu: Nasıl Ömer’e vahyettiyse Ömer’e nasıl seslendiyse sana da seslenir. Sen kalbini buna açık tut, sen kalbini tenvir et, sen kalbini temizle, kalbini Allah’a yasla, kalbini Allah’a daya. Evet, senin kalbine de ilham eder, senin kalbine de seslenir. Sen halife olarak yaratıldın, senin kalbin de bu tecelliyata açık, senin kalbin de açık. O yüzden kendi kendine “benim kalbim buna kapalı” deme, “biz buna ulaşabilir miyiz” deme. Sen Allah’a yakîn olursan, Allah’ı zikredersen senin kalbine de ne yapar? ilham eder, senin kalbine de hitap eder ve Ömer’e dedi ki: “Kalk.” Bizim mezarlıkta yatan bir dostumuz var. O yüzden baktığınız zaman biz şimdi hikayeyi biliyoruz ya, hikayede ne var? ihtiyar bir çalgıcı var, dışı çalgıcı, elinde çalgı aleti var, işte artık eskisi gibi insanları eğlendiremiyor, dışı çalgıcı ama içi Allah dostu. O zaman nice dışı çalgıcı gibi görünen, pejmürde görünen veyahut da itibar etmeyeceğiniz halde gibi görünen kimseler vardır ki onlar Allah’a dosttur, yakındır. O zaman burada kulun görüntüsüyle görünüşü ile içi aynı olmadı. Nice dışı süslü olanlar vardır, bakarsınız dışı öyle süslü öyle süslü ama içi bomboştur. Bu şuna benzer, sahte altın takıları gibi. Baktığında dışarısı altın, görüntüsü de altın, altın suyuna bandırılmış çıkarılmış ama içi bakır veya gümüş. Gümüş olsa iyi, içi bakır, içi teneke. Nice süslü insanlar vardır içleri tenekedir. Nice dışı teneke gibi görünenler vardır içi altındır.
Hazreti Pir çalgıcı üzerinden bize tabiri caizse ayrı bir ders veriyor: insanların dışına göre hükmetmeyin, görüntüsüne göre hükmetmeyin. Allah insanların içine bakar çünkü dışına bakaraktan Cenab-ı Hak hükmetmez,
o kimsenin kalbine bakaraktan hükmeder. Yaptıklarına da bakmaz kalbine hükmeder. Onun dışı hizmet ediyor olabilir, o esnada çorba dağıtıyordur, o esnada insanlara çay dağıtıyordur ama o kimsenin içi fi sebilillah Allah’ın işini yapmak değil de “bak ne kadar hizmet ediyor görsünler beni, bak ben ne işler yapıyorum, bak ben bu işi yaptığım için de sen bana tabi olacaksın” ona emrediyorsa, ona tabiri caizse kaba bir terim hardt hurt yapıyorsa o zaman onun içi başka dışı başka. Olmadı. Sufilik bunu kaldırmıyor. O yüzden zahire bakıp hüküm vermemeyi öğretiyor bize. Tabi bu hikaye devam edecek daha. O yüzden Cenab-ı Hak has kullarını, Cenab-ı Hak kendisine yakın olan kullarına ihtiyaç anında ama melekut aleminden ama alem-i zahirden ama alem-i batından onlara yardım eder, onların ihtiyaçlarını görür. Hep zaman zaman söylerim: bir kimse Allah’ın zikrine dalsa, zikrullahtan başka bir şey aklına, kalbine bir şey gelmese, hatta Allah’ı zikirden dolayı ihtiyaçlarını dile getiremeyecek dahi olsa Allah onun ihtiyaçlarını görür, her şeyi onun ayağına getirir, her şeyi, lazım olan ilmi onun gönlüne verir, lazım olan zahirde ne lazımsa onu da önüne getirir. O yeter ki Allah’a yakın olsun ve Cenab-ı Hak isterse onu manevi olarak da rızıklandırır, onu manevi olarak ilimlendirir, onu manevi olarak kalbine ilham eder, kalp perdelerini açar, kalbine Cenab-ı Hak onun adı konulmamış ilimleri gösterir, bilinmeyen ilim deryasına onun kapılarını açar. Allah’ın ilminin başlangıcı ve sonu yoktur. O yüzden Allah’ın bilinmekliğinin de başlangıcı ve sonu yoktur. Böyle olunca bir kimse Allah’a yakînliği arttıkça onun Allah’a olan Allah bilgisi onun genişler, derinleşir ama normalde bazen Cenab-ı Hak o kimsenin direkt kalbine ilham eder bazen Cenab-ı Hak veli kullarını maşa gibi kullanır. O veli kulları lazım olan şeyi, lazım olan bilgi, maddi manevi her ne ise o veli kulun üzerinden yürütür Cenab-ı Hak. Kimisine direkt zat-ı uluhiyetinden verir, kimisine direkt sıfatsal tecelliyatından verir, kimisine bir veliyi sebep eder onun üzerinden verir, kimisine bir hayvanın üzerinden verir, bir ağacın üzerinden verir, bir otun üzerinden verir, yolda giden bir ihtiyardan verir, yolda giden bir kimseden verir veyahut da ne bileyim herhangi bir varlığın herhangi bir şeyinden onun ihtiyacını görür, ona lazım olanı verir.
O yüzden Hazreti Pir burada Hazreti Ömer efendimiz üzerinden diyor ki ona Beytü’l Mal’den ver. Beytü’l Mal’den ver, yani ümmetin parasından ver, ümmete ait bir şeyden ver. Bu da normalde, ben tabi o çalgıcıyı burada tarif ederken Allah’ın bir velisi olarak tarif ediyorum. Dışı çalgıcı ama içi veli. O yüzden o veli olduğu için Cenab-ı Hak Hazreti Ömer efendimize Beytü’l Mal’den ver diyor ona. Kendi cebinden de vermiyor çünkü o veli olduğundan dolayı kendinin de belki de farkında değil. insanlara faydalı bir kimse.
Şimdi, veliler sınıf sınıftır, bir sınıf vardır kendisinin veliliğini bilir, insanlar da onun veliliğini bilir, o insanlara faydalıdır. O peygamber varisidir. O mürşid-i kamildir. Bir kısım veli vardır, kendi veliliğini bilir. Hiç kimse onun veli olduğunu bilmez. Bu da velidir. Bir kısım veliler vardır, insanlar onun veli olduğunu bilir. O kimse kendinden habersizdir. Kendisinin veli olduğunu bilmez. Şimdi bazen çok özür dilerim, hakkınızı helal edin, mecnun veliler vardır. Kendisinin farkında değildir ama insanlar onun veli olduğunu bilirler, ben onlara mecnun diyorum. Hani bu kimse kendisinin veli olduğunun farkında değil. Bunlar üç beş, en azından etrafındaki insanlara bütün veliler faydalıdır. Bunların içerisinde en yüksek derecede olan mürşid-i kamil olan velilerdir. Bunlar da kırk tanedir. Hadis-i şerifte öyle buyuruluyor. O yüzden normalde her veli topluma faydalıdır, insanlara faydalıdır. Bir kısım peygamberler gibi. Kimisinin birkaç tane ümmeti olmuş, kimisinin hiç ümmeti olmamış. Hatta ben şöyle inanırım, dünya üzerine ne kadar peygamber geldiyse o kadar veli vardır. Onların makamları boş kalmamıştır. Hiçbir peygamberin makamı boş kalmaz dünya üzerinde. Adem aleyhisselamdan Muhammedi Mustafa’ya(s.a.v) kadar ne kadar peygamber geldiyse hepsinin makamında onun vazifesini yerine getiren bir veli vardır. Onlar o peygamberlerin ahlakı üzerinedir, o peygamberlerin tabiri caizse vazifesi üzerinedir. Peygamber değillerdir.
Aslında Muhyiddin ibn-i Arabi bu bahis açılınca Muhyiddin ibn Arabi veliliği nebilikten üstün olarak görür. Bu tabii kafa karıştırır insanlarda. Çünkü peygamberlik, peygamber vefat ettiğince peygamberlik vazifesi biter, velilik son bulmaz vazife olarak. Hazreti Muhammed Mustafa’nın(s.a.v.) peygamberlik vazifesi bitti, veliliği bitmedi. Bugün dininizi tamam ettim, din olarak size islam’ı seçtim. Din tamamlandı. Siz dine bir ayet artık katamazsınız, bir ayet de çıkaramazsınız. Siz yeni bir hadis üretemezsiniz. Kim üretirse cehennemliktir. Bir hadisi de yok sayamazsınız, reddedemezsiniz. Hadisse, nasıl olmayan bir hadisi hadis olarak üretmek cehennemlikse, olan bir hadisi de reddetmek de cehennemliktir. Allah muhafaza eylesin. Öyle olunca ama velilerin velilikleri devam eder. O yüzden her peygamber bir velidir, velilikleri devam eder. Velilik nurları onların kaybolmaz, velilik nurları. Bir velilik nuru bir kimsenin üzerinde tecelli ettiyse o kaybolmaz. Oradan geri dönüş yoktur artık. Nefis meratipleri olarak emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiye buralardan geri dönüş vardır. Mardiye’den de geri dönüş zordur yani çünkü o halifelik makamıdır, oradan da geri dönüş zordur ama safiyeden yani veliliği tescillenmiş olan bir kimsenin oradan geri dönüşü yoktur. Biz ona kapı aralamaya çalışırız, işte o da geri dönebilir, o da o kapı da ona açıktır deriz ama gerçek manada yoktur. Sebep
o veli çünkü bir peygamber varisidir. Peygamber varisi olduğu için gerçek manada veli ise o oradan geri dönüşü yoktur. Geri dönüşü olduysa o gerçek manada veli değildir. O altın suyuna bandırılmış bakırdır. insanlar onu altın zanneder. Kim zanneder? Sarraf olmayan, kuyumcu olmayan, bu işin ilmini bilmeyen, bu işin normalde hakikatini bilmeyen altın suyuna bandırılmış tenekeyi altın kabul eder. Ama yok, bu işin hakikatini bilen kimse altın suyuna bandırılmış tenekeyi altın olarak kabul etmez. O yüzden o altın suyuna bandırılmış olan o mücevher gibi görünen şeyin üzerini kazırsanız altından bakır çıkacak, tunç çıkacak, ne bileyim demir çıkacak, ne bileyim işte ne madenden olduysa o çıkacak, üzerini kazıyınca çıkacak veya ateşi görünce yani imtihanı görünce bir imtihana maruz kalınca onun gerçek altın olmadığı çıkacak meydana.
işte Hazreti Pir Mevlana Celalettin Rumi Hazretleri bize bu kıssadan şunu anlatıyor. Diyor ki siz dış görünüşüne aldanmayın. Niceleri vardır ki bir veliyi yatağından kaldırır, bir veliyi uyandırır, bir velinin tabiri caizse ırgalar. Nice veliler vardır, nice Allah dostları vardır, arş-ı alayı ırgalar. işte bu zat-ı kerim de çalgıcı gibi görünen zat, Hazreti Emire’l Mü’minin olan Ömer’i uyandırıyor. Cenab-ı Hak, Allah hitap ediyor, diyor ki: “Kalk ey Ömer! Bizim filanca yerde bir dostumuz var, git onun ihtiyacını gör.” Şimdi bunu yaşamayan kimse bu hikayenin olmayacağını zanneder, böyle bir şeyin olmayacağını zanneder. Bu fakir yaşadığı için böyle bir şeyin olacağını söylüyor. Hatta bazen derviş arkadaşlara derim, oh, Geylani Hazretlerini görmek çok güzel! Zikrullaha oturdun, Allah Allah…Harika! Geylani Hazretleri bütün haşmetiyle şak geldi, titretti ortalığı. Harika! Evde oturdun, Allah Allah, Allah zikrediyorsun. Şak! Geylani Hazretleri geldi, filanca yerde filancaya yardım et dedi. Bunu gören gelsin bana. Evet, hal o. Senin üzerinden Cenab-ı Hak seni maşa gibi kullandı, alet yaptı, bir fukaraya gönderdi seni. Ya Rabbi diyene gönderdi seni. Ya Rabbi dedi o. Gecenin yarısında, ya Rabbi dedi. Bundan kimin haberi oldu? Evet, Hazreti Ömer’in haberi oldu.
“O parayı huzuruna götürüp: ‘Ey makbulümüz olan! Şimdilik bu kadarcığı al ve bizi mazur gör. Bu kadarcık para sana ancak ibrişim yani kirşi parasıdır. Harcet, bitince yine buraya gel’ de.”
Bakın Cenab-ı Hak orta yerde bırakmıyor, onun ona ne söyleyeceğini de dikte ediyor. Hazreti Ömer efendimizin çalgıcıya ne söyleyeceğini dikte ediyor. Diyor ki o parayı huzuruna götürüp ey makbulümüz olan şimdilik bu kadarcığı al ve bizi mazur gör, bu kadarcık para sana ancak ibrişim yani kiriş parasıdır harç et, bitince yine buraya gel de. Hazreti Allah Ömer’e vahyediyor, ne konuşacağını da vahyediyor, ne konuşacağını da vahyediyor, ne diyeceğini de vahyediyor.
Hani Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Hazreti Ömer efendimizin oğlu Abdullah’a bir şeyler gönderdi, oğul Abdullah dedi ki ya Resulallah benim ihtiyacım yok ki hani göndermişsin, ona dedi ki: Ey evlat! Eğer sen istemeden sana bir şey geldiyse bu Rabbinin lütfudur, ikramıdır, bunu reddetme, bunu al. ihtiyacın yoksa ihtiyaç olanlara dağıt.” Çünkü o Cenab-ı Hakk’ın lütfudur sana, Allah’ın keremidir, Allah’ın ihsanıdır. Sen bir şey talep etmedin, talep etmediğin halde Cenab-ı Hak sana gönderdi, senin ihtiyacını gönderdi, sana ne lazımsa gönderdi. Sen Allah’a dostsan, o Cenab-ı Hak seni yolda bırakmayacak, seni mahrum bırakmayacak. Bir şeyi vesile edecek veya vesilesiz gönderecek ama direkt vesilesiz gönderdi ama vesileli gönderdi. Bu Allah’ın lütfu ikramı; sana eş gönderebilir, sana çocuk gönderir, sana iş gönderir, sana kazanç gönderir, sana arkadaş gönderir, sana dost gönderir, seni bir mürşitle tanıştırır, seni bir kendi dostuyla tanıştırır…Bu Allah’ın lütfu ikramıdır, bu Allah’ın ihsanıdır, onu geri çeviren kimse vefasızdır, nankördür. Cenab-ı Hakk’ın lütfuna, ikramına, ihsanına, nankörlük yapıyor, ona sırtını dönüyor. O vefasızlara yazılır, o nankörlere yazılır, o bir daha Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve ikramından uzak olur, o Allah’a küstahlık yapmıştır çünkü. Allah muhafaza eylesin. Hazreti Ömer efendimize diyor ki: “Git”, ona, “ey makbulümüz olan!” Bir de onu methettiriyor. “Ey makbulümüz olan, şimdilik bu kadarcığı al bizi mazur gör. Bu kadarcık para sana ancak bir ibrişim yani çalgının teli, ibrişim dediği o veya eskiler kiriş derler veya işte kemanın teli, öyle anlayın veyahut da işte ne çalıyor? Cümbüş çalıyor diyelim, cümbüşün teli gibi. “Bunu al, onu harç et, bitince yine buraya gel.” Bunun üzerine hani bu hitabı aldı ya Hazreti Ömer efendimiz, o hitap alınca yatak sana diken olur. O hitabı alınca yastık sana taş olur. O hitabı alınca terlersin tırnaklarına kadar. O hitabı alınca dünya sana dar gelir. O hitabı alınca her şey sana dar gelir. Sen ancak o hitabı yerine getirmekle tabiri caizse kamikaze gibi olursun. Hiçbir şey gözüne görünmez, eştir, çocuktur, gece yarısıdır, sabahtır…Gözüne görünmez. Hitabı alınca sakın tembellik yapayım deme, sabah giderim deme. Hitabı alınca yarın yaparım deme, kaybedenlerden olursun ama rüyanda hitap edildi ama zikrullah esnasında hitap edildi ama yolda giderken hitap edildi, sakın onu tehir etme. Onu tehir edersen nankörlerden, vefasızlardan olursun. Mana kapın kapanır. Bazıları vardır mana kapıları kapanır, bir yerde bir edepsizlik eder bir yerde bir küstahlık yapar maneviyat olarak kapıları kapanır. Çok tövbe edecek o kimse. Çok zikredecek. Oruç tutacak, tasadduk edecek, Allah’a çok yalvaracak yeniden açılması için.
“Bunun üzerine Ömer, sesin heybetinden sıçrayıp kalkarak bu hizmet için belini bağladı. Koltuğu altında para kesesi olduğu halde koşarak
çalgıcıyı arayıp taramak için mezarlığa yüz tuttu. Mezarlığın etrafını bir hayli döndü dolaştı; orada o ihtiyardan başka kimseyi göremedi.”
Cenab-ı Hakk’ın öyle makbul kulları vardır siz onu böyle bir şeye benzetemezsiniz, bir şeye benzemez. Herkes bir de hani bir şeyhi öyle tasavvur eder ki eder ya hani o kimse böyle kelleli, kulaklı, sarıklı, cübbeli, etrafında bir sürü korumalar, çakarlı arabalar, bilmem neler, öyle tanınır ya insanlar. Öyledir ya işte, ya bu şeyh dersin, ya böyle kulaklıklar filan. Hayırdır dedim bu ne? Bir denk geldim öyle, ben de istanbul’a sohbete gidiyorum, ben de arabalı vapurdayım. Ulan kulaklıklı mulaklıklı böyle siyah elbiseli… Aaa! Zatı tanıyorum televizyonlardan, ordan burdan. Bir şeyh, hani şeyhlik yapıyor, tencere tava da satıyor ama şeyhlik yapıyor. Dedim o kulaklıklı birisine, hayırdır dedim hani bu kadar şey? Dedi bizim üstadı mossat her an için vurabilir dedi. Kaldım! Mossad’ın işi gücü yok, bu adama vuracak! Öyle ya! He dedim, tamam! Yani Mossad onu vurabilirmiş! Şimdi toplum bu tip insanlar böyle revaçta, onlara prim verdiğinden.
Hani işte Yahudiler de geldiler, baktılar böyle en kılık kıyafeti düzgün Hazreti Ebubekir efendimiz, onlar dediler ki buranın emiri bu herhalde. Gittiler, dediler ki ona: “Buranın emiri sen misin? Buranın emiri kim?” O da dedi ki: “Ahan,” dedi, “Şu ümmete hizmet eden.” Kim?” Hazreti Resulullah. Kılığı kıyafeti Hazreti Ebubekir’den daha aşağı, Hazreti Ebubekir efendimizin kılığı kıyafeti daha düzgün. Yani böyle cübbesi, sarığı, takkesi, böyle afilli cübbesi var. Onda ingiliz düğmesi yoktur ama afilli yani cübbe filan ama böyle düzgün giyinmiş. Dediler: “Bu Mecnun ya, hani bir şeyden haberi yok herhalde.” Gittiler, gerçekten su dağıtan birisi var, ona gittiler. O herkes gibi giyinmiş o da. Dedi ki sordular ona: “Buranın emiri kim?” “Ümmetine hizmet eden” dedi. Dediler ki: “Bu da mecnun.” Oysa frekansa bak. Hazreti Ebubekir Efendimiz onu gösteriyor “ümmetine hizmet eden” diyor. O da aynı sözü söylüyor. Kalp karşı değil, birbirinin içinde. Bizim dilimizde böyle demişler “Kalp kalbe karşı.” Kalp kalbe karşı değil, iki kalp birleşmiş bir kalp olmuş, vuslat olmuş, fenâ olmuş, Peygamberde fena olmuş, Sallallahu aleyhi ve sellem de. Peygamber de o faniliği kabul etmiş. O onu sevmiş, o da onu sevmiş, onun söylediği sözü söylüyor. işte Hazreti Ömer Radıyallahuanh hazretleri de böyle birisini bekliyor. Hani biraz böyle kılığı kıyafeti düzgündür hani. Ama pecmurde, yaşlı, çalgıcı, ihtiyar birisi. Hatta bunu ben böyle kendi kendime tefekkür ederken bir iki tane dişi dökülmüş, böyle ne bileyim işte yüzü kararmış, kara sarı olmuş, yaşlılık çökmüş, böyle üzerinde düzgün kıyafeti de yok, elinde kırık bir saz dolaşıyor öyle işte, ne yapsın? E tabi o Hazreti Ömer devlet başkanı, Emire’l Mü’minin, o böyle umulmadık bir kılıkta bir kimse beklemiyor o da. Bakıyor orada bir ihtiyar
birisi var “bu değildir herhalde” diyor, dönüyor. Hazreti Pir muhteşem bir ders veriyor bize. Dönüyor ve insanları kıyafetlerine göre yargılamanın insanı yanıltacağını gösteriyor bize Hazreti Pir. O yüzden böyle bir o zata direkt yönelmiyor. O zata yönelmediği için bir tur daha atacak. Bu para ibrişim parası dendiğinde yani aslında ve bu para da ibrişim parası, basit bir para aslında gerçek değeri değil o zatın. Bunu gösteriyor Hazreti Pir bize. Yani o zatın önüne beytülmal hazinesi konsa azdır ona. O zat-ı kerim öyle bir zat-ı kerim. Onun normalde dünyalık parayla ölçülmesi mümkün değil ve enteresan bir şey, o kimse mezarlıkta ve mezarlık insanın dünya heva ve hevesinin bittiği kapı, insanın nefsiyle mücadelesinin bittiği kapı ve insanın dünyalık olarak elini eteni çektiğinin kapısı.
Burada mezarlık bize farklı bir rumuz gösteriyor ya da ben öyle anlıyorum çünkü bir kimseyi mezara koydun öldü ama hadis-i şerifte de Allah Resulü bize buyuruyor ki ölmeden önce ölünüz. O zaman ölmeden önce ölünce sen yaşayan bir ölü gibi oldun, hatta Allah’ın velileri, Allah’ın dostları, yaşayan ölüler gibidir. O yüzden yaşayan ölüler, bakın yaşayan ölülerin peşinden gidin. Onlar çünkü dünya heva ve hevesinden şatahatından, şatafatından kurtulmuş, dünya sevgisinden kendilerini azat etmişlerdir. O yüzden onlar takva kapısında dururlar, onlar aşk kapısında dururlar, onlar muhabbet kapısında dururlar, onlar ahiret kapısında dururlar. Böyle olunca onların dünyayla fazla işleri, iştigalleri yoktur. Sadece varmış gibi görünürler, dünyayı terk etmemiş gibi görünürler ama gerçek manada onların dünya ile işleri bitmiştir. Eğer onların hala daha mal edinme sevdaları var ise hala daha onlarda mülk edinme sevdaları var ise o zaman onlar dünya ile bağlarını koparmamışlardır. Onlar dünya sevgisinden kurtulamamışlardır. Hatta hadis-i şerifte insan yaşlandıkça heva hevesine uyduysa onda mal sevgisi fazlalaşır. Mal sevgisi ihtiyarladığında dahi fazlalaştıysa o evliyadan değildir, o velilerden değildir, o kimse velilerden ise yaşlandıkça dünya ile bağını kesmesi gerekir. Bu dünya ile bağını kesmesi, dünyayı sevmemesi ile alakalıdır. Dünyaya aşık değildir. O aman şurda benim villam olsun, yok Beykoz sırtlarında iyi bir villa almam lazım diye düşünmez. Yok işte deniz kenarında benim de hakkım değil mi bir yazlığım olsun benim de diye düşünmez ve böyle düşünüyorsa böyle yaşıyorsa o zaman dikkat etmek lazım. Bunlar Hazreti Muhammedi Mustafa’nın(s.a.v.) ölçüsünün dışında olan şeylerdir. Bir başkası, Müslüman kimse bir villa sahibi olabilir, biz kimseyi kerih görmüyoruz. Yazlık da alabilir, kerih görmüyoruz ama bir kimse mürşid-i kamil ise onun villada yatacak zamanı yoktur, onun deniz kenarında tatil yapacak zamanı yoktur.
Her şeyden önce dervişlerinden utanır. Der ki: “Benim derviş kardeşlerim bunu yiyor mu? Benim derviş kardeşlerim bunu giyiyor mu? Benim derviş kardeşlerimin deniz kenarında villası mı var? Benim derviş kardeşlerim Fukara-i Sabirin!” Hangi yüzle gittin tatil yaptın? Hangi yüzle gittin, normalde Beytullah’a hac yapacağım deyip de bilmem hangi boynuzlu otelin bilmem hangi terasından namaza durdun? Bir mürşid-i kamil ise bir kimse bunları düşünür; dervişler nerede? Aşağıda. Üstat nerede? Yukarıda. Nerede? işte bilmem hangi otelin terasından namaza durmuş, aşağıdan da dervişten üstada bakacağız diye uğraşıyor. “Kim var orada” dedim ben, yıl 92, hacdayım. “Kim var orada” dedim. “Nereye bakıyorsunuz”, üstadımız orada,” dediler. “Oradaysa çıkın yanına,” dedim. Benim yüzüme baktılar. Ya beni sevmedikleri kadar var insanlar. Böyle baktılar. Beni deli görüyor. “Beni ne deli görüyorsunuz?” dedim. “Asıl deli sizsiniz,” dedim. “Üstat orada, siz burada, buradan aşağıdan bakacağız diye uğraşıyorsunuz,” dedim. “Gidin,” dedim, “onunla beraber namaz kılın. Ömrünüzde kaç sefer,” dedim, “şeyhinizle beraber hacca geleceksiniz? Gidin,” dedim, “orada siz de orada namaza durun.” Gözümle şahit olduğum şeyi söylüyorum. Bir veli, bir mürşid-i kamil, dervişler için canını verir. Öyle bir şey yok. Sen onun dervişine dokun, yüz bin ah işit. Sen o velinin, o mürşid-i kamilin dervişine bir zarar ver, dağda taş olamazsın, dağ seni kabul etmez, dağ taş olacaksan taşın bir özelliği olması lazım. Allah muhafaza eylesin. Amin. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem hazretleri ümmetinden ayrı yiyip içmedi. Hani sahabenin biri geldi, hendekte kulağına fısıldadı, dedi ki: “Sütten kesilmiş bir keçim vardı, onu kestim,” dedi, “ya Resulallah,” dedi, “akşam yemeğine bize buyur gel.” Allah Resulü dedi ki: “Ey ashabım, filanca kardeşiniz,” dedi, “keçi kesmiş, bir koyun kesmiş, bu akşam ona davetiyiz,” dedi. Herkes aç çünkü. Sahabe diyor ki: “Benim içim gitti, onca insanı nasıl doyuracağım” diye. “Resulullah geldi,” diyor Sallallahu Aleyhi ve sellem , okudu diyor yiyeceğin üzerine. Biz tevhit çekiyoruz ya her şeye, o tevhit, onu nurlandırır, onu bereketlendirir, ondan herkes doyar, telaş etme.
Evet, bunu böyle söyleyince benim şeyh efendi ve dervişlere ilk yemeğim, verdiğim ilk yemek aklıma geliyor. Ben Bayındır’dayım o zaman. Fukara-i Sabirin’iz böyle, hiçbir şeyimiz yok. Şeyh efendiye böyle yalvar yakar dedim: “Efendim, böyle beş on kişi gelseniz Bayındır’da,” dedim, “bir yemek yesek, orada bir ders olsa?” “Gelirik Mustafa Efendi,” dedi. Allah’ım! Dünyalar benim oldu. Anneme dedim ki: “Şeyh efendi, birkaç kişi daha gelecek.” “Aha,” dedim, “bu kuru fasulye, bu da pirinç. Bize bir kuru fasulye bir pirinç yap,” dedim. “Ne?” dedi, “adamlar mı gelecek?” dedi. “Evet,” dedi. “Ben dul kadınım,” dedi, “bir sürü adam, ne işim var benim burada?” dedi.
Aldı kız kardeşimi gitti, pirinçle fasulye elimde kaldı. Koşa koşa gittim bizim Halil var, Bayındır’daki efelerden, Halil’in teyzesinin kocası, o da ara sıra derslere geliyor. Ona gittim dedim: “Bundan kuru fasulye yap, bundan da bize pilav yap tencereye.” On kişi gelecekler ya, bu kadar, az bir şey. Bizim Nuri, kulakları çınlasın, o böyle baklava getirdi. Biz daar diyoruz, böyle iki üç kilo yoğurt alıyor, bir de yoğurt getirdi. iyi, biz bekliyoruz şimdi, şeyh efendi gelecek, ondan sonra yemek yenecek. Ben bir odada kalıyorum o zaman. Önce şeyh efendi geldi, ardından bir minibüs geldi, dolu, ardından bir üçüz iki geldi. Oktay var, Nuri var yanımda. ikisine dedim: “Telaş etmeyin, herkese yetecek.” Birkaç tane sofra bezi var bizde, bir iki sofra bezi, kaşık çatal yaydık, ekmek filan öyle yani devasa on tane filan ekmek yok, üç dört tane ekmek var. Para da yok ha. Bir tevhit okuduk biz arkada, sofraları kurduk. Şeyh efendi bir zikrullah başlattı, bildiğiniz tevhid okutuyor, “la ilahe illallah”, yıkılıyor ortalık. Bayındırdan 5-10 arkadaş da geldi bizim. Biz zaten bir zikrullah yapıyoruz, daha o zikrullaha ulaşamadım ben, duvarlar ağlıyor. O taş duvarlar çatlıyor biz zikrullah yaptığımızda. Şimdi bizim arkadaşlar şöyle yapıyor, ben Allah esmasını veriyorum ya, “Allah Allah” böyle yapıyor, “Allah Allah beni duymuyor zannediyor. Her derste kendimi bastırıyorum. Mustafa Özbağ, zikrullaha gelmeleri dahi bir lütuftur. Yapma. Yoksa tutacağım kulağından atacağım. Bizde öyle bir şey yok Bayındır’da. Biz öyle zikrullah yapıyoruz. Mezarlıkta zikrullah yaparken millet orada gaza basıp gidiyormuş, ölüler kalktı buradan diye, ilk kahveye gidiyorlarmış: “Duydunuz mu, ne oldu? Mezarlıktan ölüler kalkmış, Allah’ı zikrediyorlar” diye. Biziz halbuki musallada.
Biz böyle yapamıyoruz, orda burda ders, basılıyoruz masılıyoruz. Nereye gidelim? Bir gece bizim güllük mezarlığı var orada, kaplıcalara giden yolda, kış günü kimse gidip gelmez diye oraya gittik. Musallayı da o taşının etrafında döndük verdik zikrullahı…Bir ara esmayı kestim ben, ne kadar börtü böcek köpek kurt tilki çakal varsa hepsi de uluyorlar. Bizimkiler böyle duydular, bir böyle karanlık ya, hissettim herkes birbirine baktı, esmayı kesmiyorum. Allah esmasında bir başladım…Bitirdim zikrullahı. Hadi dedik şurada hemen yol ağzında, ilerimizde bizim Tariş var, Tariş’in orada biraz çay içelim dedik. Orada kahve var. içeri girdik. Kahveci dedi: “Nereden geliyorsunuz?” dedi. “Yoldan geliyoruz,” dedi. “Duydunuz mu, ölüler ayağa kalkmış?” dedi. Diyeceğim, biziz o, adam küttek kalacak orada. O ölü biziz, ayağa kalktık.
Şimdi yemekte bir zikrullah yaptırdı şeyh efendi, biz dolduruyoruz içeriden boyna. Yiyen kalkıyor gidiyor, yiyen gidiyor, yiyen gidiyor… Oktay abi ne oluyor dedi. Oktay, sus dedim, sakın konuşma. Yiyen gitti, yiyen gitti,
yiyen gitti. Hep bunu böyle anlatıyorum, hakkınızı helal edin. En son, insanın hiç sevmediği ot burnunda bitermiş ya. Ayşe’nin bizim nişanlısı geldi. Enes burda mı? Onun babası geldi. Ben evlenmelerini istemiyorum o zaman için. Allah’ım dedim, adam geldi. Şimdi şeyh efendi de biliyor onu, Tire’de de gördü onu. “Mustafa Efendi, oğlum damada da sofra kurun”, kurduk ona da sofra. Tarikat böyle bir şey, maneviyat böyle bir şey. Sen sev sevme, sofrayı kurduk biz. Şimdi o da böyle enteresan bir kişilik. Şimdi en son tatlı da veriyoruz herkese ha, baklava da bitmiyor, yoğurt da bitmiyor. Şimdi o baklava da koydum, o şimdi çatalı batırıyor. Biz bir şeyhe yapamayız ya böyle bir şey, şeyh efendinin ağzına şimdi baklavayı koyuyor. Şeyh efendi, “Yemeyeceğim,” diyor. “Olur mu mübarek, ye,” diyor şimdi. Allah’ım boğacağım adamı, biz çatlayacağız! O da şeyh efendi de çatalı alıyor, onun ağzına veriyor, pat gömüyor zaten. Bir daha batırıyor çatalı, bir daha şeyh efendiye veriyor. Allah’ım kaş göz ediyoruz, anlamıyor. “Yok,” diyorum içimden, diyorum ki “Mustafa Özbağ, bu senin imtihanın,” diyorum ben. Yoksa tutacağım atacağım dışarı ben onu, içimdekini saklamıyorum, oğlu da burada, Allah rahmet eylesin. Şimdi Allah’ım o da yedi! “Mustafa Efendi, sofrayı kurun oğlum bakayım, bir de siz yiyin,” dedi. Biz sofrayı kurduk, biz birbirimize bakmaktan, bu kerametten biz kendimizi alamıyoruz. Biz de yedik. Şeyh efendinin son sözü, kapak: “Mustafa Efendi,” “buyurun efendim”, “kalanları da” dedi, “anana ver,” dedi, “anan yesin,” dedi. “Bunları da anana ver oğlum,” dedi, “anan yesin,” dedi. “Emredersiniz efendim,” dedim ben. Ben sonra da söyledim, dedim: “Bunları da şeyh efendi size bıraktı,” dedim. Üstüne dedi, “Bir şey dedi ilave ettiniz mi? “yok,” dedim, “sana verdiğim kadarla pişti,” dedim. “E,” dedi, “mahalleliler söyledi, kaç otobos gelmiş,” dedi. “E geldi,” dedim ben. “Hepsi onu mu yedi?” dedi “Hepsi onu yedi,” dedim ben. inanmıyor kadın, haklı.
Şimdi o yüzden veliler, velilerin kerameti, onu bakarsın şeyh efendiye de bak bir şeye benzeteme. Benim ilk yanılgım, ben onu rüyamda gördüm ama gerçekte gördüm böyle baktım, kendimce öyle dedim: “Aa, benden boyu kısaymış,” dedim. Hani rüyada öyle görünmüyor ya, içimden öyle dedim: “Benden boyu kısaymış,” dedim. Böyle herkesle sarmaşa sarmaşa geldi, tam benim önüme geldi, böyle baktı bana. Ondan sonra, “Bayındırlı hoş geldin,” dedi. Güm güm! Aha ciğerlerim dökülüyor zannettim böyle. “Ah,” dedim, “Mustafa Özbağ sen ne yapmaya kalbini dedim düzgün tutmadın,” içimden. Oturduk ilk karşılaşmamız bizim, zahiren. Oturduk neyse. O da gitti böyle halaka halinde, o da karşıya oturdu, Allah rahmet eylesin. ilk dervişler bilir Ali ihsan’ı, tanır. Ali ihsan’ı tanıyanlar elini kaldırsın. Evet, güzel bir adamı tanıdınız, Allah rahmet eylesin. Ali ihsan, o zaman Ali ihsan tabi tanışınca
artık şey yaptık, öyle dervişlik öyle şey değil, atışıyorlar iki tane hal dervişi. Birisi diyor ki öbürküne, şahidim buna. “Ne o?” diyor. “Yeni damatlar gibi,” diyor, “saten yorganların altında rahat batıyor herhalde, rahat batmıyor mu sana?” diyor, “gece,” diyor, “öyle kaldın,” diyor. Onu dinleyen öbürkü de diyor: “Ne yapalım, bizim çiçekli pijamamız yok ya,” diyor. “Ne çiçeği lan?” dedim, çiçekli pijaması var arkadaşın dedi. Bizim tabi o bölgede o zaman daha böyle çiçekli böcekli pijamalar yok, hala daha yoktur, zannetmiyorum. Benim de hiç olmadı çiçekli böcekli bir pijamam, benim daha doğrusu pijamam da olmadı, Allah bizi affetsin, o kültür yok bizde.
Ondan sonra, neyse böyle hal dervişleri onlar o zaman için neyse, Ali ihsan’ın evindeydik zaten biz tanıştığımızda. Şeyh efendi oturdu, böyle bir baktı: “Mustafa Efendi sen buraya gel,” dedi. ismimle! Önce Bayındırlı, sonra Mustafa Efendi. Ben çevikim, atletikim, gencim, duvar tırmanıyorum ben, hala da öyleyim de, öyle değil miyim ismail? “Mustafa Efendi sen buraya gel,” dedi. Yanında zakir var, genelde en kıdemli şeyhin sağında durur, adap odur. Onun yanında da Çorumlu Hacı Mustafa Efendiden kalma Zakir var. Ona biraz böyle işaret etti: “Sen kay,” diye beni yanına çağırdı. Ben kalkamadım yerimden. Söz şu: “Mustafa Efendiye yardım edin, kaldırın dedi, getirin buraya.” Ben tabi patates çuvalı gibi, zayıf patates çuvalı! Benim ayaklarım kalkmadı. iki kişi beni böyle kollarımdan tuttu, hiç unutmuyorum. Utanıyorum, nasıl utanıyorum! “Ulan yürü,” diyorum, “lan sen nasıl bir adamsın! Hani keramet bunlar. Gittim yanına oturdum. Cenab-ı Hakk’a hamd olsun, ölünceye kadar yanından Cenab-ı Hak ayırmadı bizi, hala daha ayrılmadık hamd olsun. Öyle ölüm ayırmaz insanı. işte öyle zahiren bir şeye benzetemediğiniz kimseler Allah dostudur, bilemeyiz. O yüzden insanları kıyafetlerine göre yargılamayın. Cenab-ı Hakk’ın nice veli kulları vardır, onlar böyle senin benim gibi görünür ama Allah dostudur. Rabbim muhafaza eylesin. Amin.
“Bu olmasa gerek deyip bir kere daha koştu. Nihayet yoruldu fakat yine o ihtiyardan başkasını göremedi. Kendi kendisine, ‘Hak bana dedi ki: ‘Bizim saf, makbul ve mübarek kulumuz var, ihtiyar bir çalgıcı nasıl olur da Allah haslarından olur? Ey gizli sır, ne hoşsun sen, hoş ve garip!’ dedi.”
Normalde bir çalgıcıdan Allah dostu beklemiyor çünkü ama Cenab-ı Hak ona vermiş. Cenab-ı Hak istediğini aziz eder, istediğini de zelil eder. Aziz ettiğini kimse zelil edemez, zelil ettiğini de kimse aziz edemez. Kulların bunda dahli varmış gibi görünür, kulların dahli yoktur. Hani yine Hazreti Abdullah’a diyor ya: “Ey oğul, sana bir şey söyleyeceğim, iyi belle.” “Buyur ya Resulallah.” “Sana bir şey belli edeceğim, bir şey söyleyeceğim, iyi belle.” “Buyur ya Resulallah.” “Bak sana bir şey söyleyeceğim,” üçüncüsünde söylüyor,
“iyi belle” “buyur ya Resulallah.” “Bütün insanlar sana yardım etmeye çalışacak olsa Allah müsaade etmedikçe hiç kimse sana yardım edemez. Bütün insanlar toplansa sana kötülük yapmak isteseler, Allah müsaade etmedikçe sana kötülük yapamazlar.” Allah’ın aziz ettiğini insanlar zelil edemez, Allah’ın zelil ettiğini de insanlar aziz edemez. Hatta sen Allah’ın aziz ettiğini bilemezsin, onu zelil etmek için uğraşırsan sen zelil olursun, sen perişan olursun. Allah muhafaza eylesin. Amin. O yüzden Allah dostları, veliler herkesin beklediği kılık ve kıyafette değildir. Yere ve zamana göre millet ne bekler? işte kocaman bir kavuğu olsun, kocaman bir sarığı olsun, kocaman bir cübbesi olsun, yürürken etrafında avanesi olsun, korumalar olsun, araba son model olsun, arabanın yanında hopur hopur koşanlar olsun. “A işte o büyük mürşit!” Veya görüşemezsin. Birisi şeyh efendiye öyle demişti: “Efendim, siz herkesle görüşüyorsunuz,” dedi, “sizin kıymetinizi bilmiyorlar.” Ben de o meclisteyim, böyle ben bir afalladım, hani bu adam ne diyor, aklını mı yitirdi diye. Dedi ki: “Siz geldiğiniz zaman sizi,” dedi, “arkadaşların önüne çıkarmasak,” böyle dedi, “rahat görüşemeseler sizinle,” dedi, “o zaman,” dedi, “hani size hasret olurlar, daha fazla böyle yansınlar, yıkılsınlar, kıymet bilsinler” gibisinden. Şeyh efendinin hareketi şu, kafasını salladı böyle, “Hayırlısı,” dedi bana, başka hiçbir şey demedi. O yanımızdan ayrıldı. “Mustafa Efendi ne diyorsun?” dedi. “Estağfurullah efendim,” “yok yok söyle,” dedi. “Efendim bu sünnete aykırı,” dedim. “Hah, aferin oğlum, bunun sünnetten de haberi yok,” dedi. “Aklı sıra,” dedi, “bizi,” dedi, “dervişlerden saklayacak, gizleyecek, kimseyi görüştürmeyecek, kendisi şeyhlik yapacak,” dedi. Şimdi dervişin önünde, zakir, nakip, nükebba, çavuş, her neyse, önünde duruyorsa, görüştürmüyorsa o şeyhlik yapıyor. Veya kimi zakirlerden duyduk, “Önce beni seveceksiniz, bende fani olacaksınız, önce benden geçeceksiniz sonra şeyhe ulaşacaksınız.” Bunlar kendilerinin sonu olur. Allah muhafaza eylesin. Amin. Tırmizi’de hadis-i şerif: “Nice saçı başı dağınık, kapılardan kovulan kimseler vardır ki Allah adına yemin etseler Allah onların yeminini boşa çıkarmaz.” Tirmizi, ibni Mace ve Hakim’de geçiyor.
Demek ki nice saçı başı dağınık, nice böyle kapılardan kovulan insanların yüz vermediği, herkesin sevmediği kimseler vardır ki o Allah dostudur, o Allah’ın velisidir. O yüzden insanlar genel olarak senin dışını görür, Allah ise senin içine bakar. Ehl-i maneviyat senin içine bakar, veliler senin dışına bakmaz, mürşid-i kamiller senin dışına bakmaz. Sen makam sahibiymişsin, mevki sahibiymişsin, sen zenginmişsin, sen iyi giyiniyormuşsun, sen böyle son model giyiniyormuşsun, araban son modelmiş, işte katın yatın katın villan varmış. Bir mürşid-i kamilin bunlarla işi yoktur. O mürşid-i kamil senin içinle ilgilenir, senin için onun yanında mı değil mi, senin için
onun canında mı değil mi? Hazreti Pir der ki hani: “Niceleri bizim yanımızda görünür ama gönül olarak Yemendedir.” niceleri Yemendedir Fiziki olarak ama canları canımızdadır der. O mürşid-i kamil senin kılığına kıyafetine bakmaz, senin dışına bakmaz, senin parana puluna makamına bakmaz. O senin içine bakar, senin için ne alemde buna bakar. O yüzden insanlar bu manada kendilerince hep dışa odaklıdır, maneviyat ise içe odaklıdır. O kalp alemin için kalp alemiyle ilgilenir, o manayla ilgilenir. Bu dışı terk etmek değildir, Hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.) dışı terk etmemiştir ama asıl olan içtir, o iç alemle ilgilenir. Bu dışı hiç başı boş bırakmak değildir, yanlış anlaşılmasın. O yüzden burada o kimse, o Allah’a dost olmuş kimse, çalgıcı gibi görünse de o Allah’a yakın, o Allah’a dost. O yüzden nice böyle mecnunvari, nice böyle divanevari zatlar vardır, Allah dostudur bilemezsin onu. O yüzden dışına bakaraktan bir kimseye hükmetme, dışına bakaraktan bir kimseyi reddetme, dışına bakaraktan o kimseye hüküm verme. Sen onun iç alemini izle. Allah bizi onlardan eylesin. Amin.
O yüzden Allah dostları, veliler, bir taraftan da imtihanhane gibidirler. Onlar kimseyi imtihan etmez ama velilerin üzerinden insanlar imtihan olur, velilerin üzerinden müritler imtihan olur, velilerin üzerinden mürit olmasa da dışarıdakiler imtihan olur. Rabbim bizleri muhafaza eylesin. Amin. Bir kısa kıssa, yine şeyh efendiyle, Allah rahmet eylesin. Amin. Bizim bir derviş kardeşimiz oldu, Cidde’de uçak mühendisi, kulakları çınlasın, Hazreti Ebubekir efendimizin torunu, eski arkadaşlar, birileri geldiler bende misafir oldular filan, böyle eşiyle filan, çok muhterem birisi. Böyle işte uçak Cidde’den kalkacak, böyle şeyh efendiye yalvardı yakardı, hani biraz erken gelseniz sizi misafir etsem birkaç arkadaşla tanıştırsak. Şeyh efendi bana döndü: “Olur efendim,” dedim. Biz erken gittik, arkadaşlardan önce gittik Cidde’ye. Bizi karşıladı, Allah razı olsun. işte evine götürdü filan, böyle işte bir tatlı ikram ettiler, orası ayrı bir kıssa. Sonra dedi ki: “Efendim,” dedi, “burada seyitlerden bir zat var.” Ben o zaman çatpat anlıyorum böyle Arapça. Şeyh efendi bana soruyor çünkü: “Ne dedi?” diyor. Yani Arapça birisi konuşuyor bana, “Ne dedi?” diyor, ben tercümanlık yapıyorum. Nereden yaptığımı da bilmiyorum zaten, anladığımı anlatıyorum, tamam diyor o da. O dedi ki: “Efendim bir şeyh varmış, seyitmiş onu ziyaret edelim,” diyor. “Gidelim Mustafa Efendi.” Biz gittik bir apartman dairesi, böyle karşılıklı. Yani gerçekten dışarıdan bakınca bir şeye benzetemez. Bizim Kabbaşi hazretlerinin böyle üzerinde böyle bir hani Kabbaşi’de böyle bir şey yok, bundan kıyafet yok. Onlar açık gömlek giyiyorlar ya bir de onun üzerinde böyle yine beyaz bir şal gibi bir şeysi yok, aynı Kabbaşi Hazretleri gibi. Bizim hani Kabbaşi ye de baksan dışarıdan bir şeye benzetemezsin zaten ama Sudan’ın yarısı
geliyor, Sudan’ın bütün şeyhleri elini öpmeye geliyor Sudan’da, yani tanımayan yok. Erdoğan şahit o çevirmelerden nasıl bağırarak geçiyor, çevirme oluyor böyle biraz birkaç saniye böyle birkaç hani on saniye, yirmi saniye fazla olunca arkadan kafasını uzatıyor, bir Arapça bir konuşuyor askerlere, askerler hemen bırakıyor bizi. Öyle, bir de sert suyu, öyle şey yok, bize yumuşak ama böyle sert olması gerektiği yerde sert. Aynı zamanda aşırı derecede kıskanç, bizi hiçbir yere bırakmıyor, “Ben,” diyor, “karar vereceğim.” Ben de alışkın değilim ya. Neyse bunun gibi bir zat. Girdik içeri, böyle askı, şerbet askısı gibi, askıda bize kendisi şerbet getirdi. Böyle bütün herkese hizmet ediyor orada. Seyit kendisi ve şeyh, dervişlere hizmet ediyor, gelene gidene hizmet ediyor. Böyle karşı daire var, kadınlar da o tarafa geliyor, onlara da şerbet götürüyor. Hiç durmuyor durduğu yerde, yani gelen gidiyor gelen oluyor hemen onlara ikram getiriyor.
Şimdi şeyh efendi bana soracak nasıl diye, biliyorum ya başıma gelecek olanı. Ben boyna rabıta üstüne rabıta yapıyorum. Bir de şimdi müritlik böyle bir şey, şeyhinle kıyaslıyorsun. Ben şimdi böyle rabıta ediyorum şey yapıyorum işte gördüğüme soruyorum bu nasıl bir zat hani, cevap vereceğim çünkü. Biliyorum başa gelecek olanı. Neyse, böyle hasta geliyor, ona bir şey okuyor, bir sırtına vuruyor bir öksürüyor tıksırıyor orada, saatlerce, dakikalarca adamın salya burnundan, ağzından bir şeyler akıyor, böyle bir tuhaf bir durum. Tabii ben şeyh efendinin yanında edeple duruyorum, ben hep rabıta ağacı gibi rabıtadayım. döndü şeyh efendiye: “Hacda buradasınız inşallah,” dedi Arapça. Böyle baktım, “Hacda buradasınız,” diyor. Dedim, “Böyle bir niyetimiz yok,” dedi “hayırlısı.” Kalktık. Daha arabaya giderken Mustafa Efendi, “Ne diyorsun?” dedi bana. “Efendim sizin seviyenizde değil,” dedim. Hımm yaptı bir şeye benzetemedin mi önce dedi, “Evet efendim,” dedim. Şimdi bu tip, şeyhe hayır demek, onun analizine öyle değildi demek benim kitabımda yok çünkü, “Doğru efendim,” dedim. Gerçekten de benzetmedim ilk etapta gördüğümü. Şeyh efendi o sene hacca geldi, gitti yani! Hollanda’dan dervişler demişler ki biz senin buradan vizenizi alırız efendim, sizi hacca götürelim. Olur mu olmaz mı. Olur. Hollanda’dan beni aradı, “selamünaleyküm”, “aleykümselam”, “o şeyhin dedi kerameti tecelli ediyor” dedi, direkt. Hacca mı gidiyorsunuz efendim dedim, evet dedi. Buradan dedi Hollandalılar dediler ki dedi biz senin vizeni buradan alırız hep beraber hacca gidelim dediler dedi. Buradan hacca gidiyoruz dedi. Allah mübarek etsin dedim. Gidince şeyh efendi onu tekrar ziyaret etmiş. Sonra bir daha gittiğimizde vefat etmiş artık. Birkaç zaman sonra ziyarete gittiğimizde vefat ettiğini duyduk. Allah rahmet eylesin. Amin.
Şimdi bazıları alışılagelmiş kıyafetlerin dışında olabilir, kıyafetleri pejmürde olabilir. Yalnız bir de şu olmasın: böyle her pejmürde kıyafetli olan dilenmeye kalkarsa “ulan bu da şeyh midir” deyip de bir şey demeyin. Veliler Allah’tan isterler, veliler Allah’a dayanırlar, veliler kullardan dilencilik yapmazlar. Onlar Allah’tan dilenirler, ihtiyaçlarını Allah’a arz ederler. Onlar ihtiyaçlarını insanlara arz etmezler. Bir çıt üstü, bak bir çıt üstü, onlar ihtiyaçlarını dillendirmezler Allah’a da. B ir çıt üstü, onlar bir şeyi ihtiyaç görmezler. O yüzden kalplerinden de dillerinden de kendi adlarına bir şey istemezler. Onlar yaşayan ölü gibidir. Bir şey geldiğinde reddetmezler, geleni Hak’tan görürler, gideni de Hak’tan görürler. Gelir, Hak gönderdi. Gider Hak aldı. Hak gönderdi. Ne gelene sevinirler ne de gidene üzülürler. Bu da en üstü. Çünkü gelen de Hak’tır giden de Hak’tır. Neymiş? Gelen de Hakmış giden de Hakmış. Bu ne olursa olsun ama bu ne olursa olsun. Dünya aleminde, zahir aleminde veya batın alemde ne olursa olsun gelen de Haktır giden de Haktır. Bu hale eriştiysen ne mutlu sana. Bu hale erişmediysen gayret et, koştur, mücadele et. Yol herkese açık. El-Fatiha maassalavat. Amin. Sürç-ü lisan ettiysek affola. Böyle konu yarım kalmasın diye bitirmeye, hani en azından toparlamaya çalıştım o yüzden biraz sizi geciktirdim, haklarınızı helal edin. Helal etmeyen varsa söylesin helallaşalım yani nasıl helallaşılacaksa, sıkıntı değil yani. Bir şekilde helallaşılır inşallah. Salih ne kaldı? Destur dememiz mi kaldı? Fatihayı dedik, şimdi ne diyeceğiz? Yavrum biz artık unuturuz biz, bir de hadis-i şerif bizim için söylenmiş, unuttuklarınızdan sorumlu değilsiniz. Allah Resulü kurtarmış bizi, daha doğrusu bütün ümmeti kurtarmış, en başta da Adem aleyhisselamı kurtarmış. O yüzden Adem Aleyhisselam ordan kurtulduysa biz de kurtuluruz. Neydi hadis-i şerif unuttuklarınızdan, başka, gece uykudayken yaptıklarınızdan, başka bir de delilikten, delirince ne oluyormuşsun? Sorumlu değilsin. Eee, tamam, insanlar uykudadır. Oradan kurtardık mı? Kurtardık. Delilik de bizde bir hayli var mı? Ooo, bak herkes var diye herkes tasdik ediyor deliliğimizi. Tamam, bizden o zaman sorumluluk gitti. Tamam bu kadar basit ya Allah Allah! Bizim işimiz kolay, akıllılar düşünsün nasıl delireceğiz diye. Eyvallah. Selamünaleyküm. Destur demedik ya, değil mi? Dedik artık, destur dedik, hadi bakalım.
TASAVVUF VAKFI MERKEZ
https://youtu.be/q9zBRUkwbgM?si= 9M46ZqkPGisXsUau&utm_source=ZTQxO
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 8 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları