MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 8 • 10/30
2153-2162. Beyitler Şerhi
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selâmünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammed’i hakkı hak, bâtılı bâtıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakkı haykıran, hakkı yaşayan, bâtılı bâtıl bilip bâtıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammed’i Kur’an ve sünnet-i seniyye etrafında toplamayı nasip eylesin. Nerede Müslümanlara zulmeden, Müslümanların kanını, canını, namusunu, şerefini ayaklar altına alan var ise hepsinden de Cenab-ı Hak intikamımızı alsın. Âmin. Geçen hafta felsefe ile alakalı konuşmuşuz. “Felsefecinin dini inkâra, Yahudi ehliyle mübahaseye kudreti yoktur. Böyle bir şeye girişirse hak din onu mahveder”, onu okumuşuz. Oradan devam ediyoruz:
“Onun eli ayağı cansızdır; canı ne derse ikisi de fermanına uyar, dediğini yapar. Felsefeciler dilleriyle cansız şeylerin hareketini, seslenmesini inkâr ederlerse de elleriyle, ayakları bunun imkânına şehadet edip durur.”
Felsefeciler normalde, hani, cansız varlıkların bir ses çıkaramayacağına, onların bir akıllarının olmadığına, o yüzden normalde cansız varlıkların bu konuda kendi başlarına bir ihtiyarlarının da olmadığını söyler. Oysa, Hazreti Pîr bunun normalde, böyle olmadığını ispat etmek için kendi insanın üzerinden bir örnekleme yapıyor. Diyor ki: Onun eli ayağı cansızdır, yani elinin ve ayağının kendi başına bir şey yapması, kendi kendine bir şey idrak edip de yerine getirmesi mümkün değil. Eli ve ayağı hareket ettiren insanın kendi içerisindeki canı; el bu noktada kendine münhasır, kendine ait bir aklı yok. Amma velakin vücuda ve akla tâbi olduğundan hareket ediyor.
O yüzden cansız şeylerin hareketini, seslenmesini inkâr ederlerse de elleri, ayakları bunun imkânına şehadet edip durur, der. Oysa islam, bu konuda insanların cansız olarak gördüğü varlıkların da kendilerine ait bir canının olduğunu düşünür ve öyle hükmeder. Veyahut da mahşerle alakalı âyet-i kerimelerde, mesela mahşerde hesap zamanında insanların kendi elleri, ayakları, dilleri, gözleri, kulakları, uzuvları yani, o kimse şahitlik yapacak. Ama iyi noktada ama kötü noktada. O yüzden, Yâsîn sûresi âyet 65’te: “O gün onların ağızlarını mühürleriz, elleri bize konuşur, ayakları yaptıklarına şahitlik eder.” Yani ağzınız mühürlendi; elleriniz ve ayaklarınız, gözleriniz, kulaklarınız bu noktada şahitlik edecek. Göz diyecek ki: “Ben bunu bunu yaptım.” Dil diyecek ki: “Ben bunu konuştum.” El diyecek ki: “Ben bunu böyle böyle yaptım.” Ayak diyecek ki: “Ben bunu böyle böyle yaptım.” Yani bizim kendi uzuvlarımız bize şahitlik edecek, zaten bir şey itiraz etme imkânımız olmayacak. Hayatımız, tabiri caizse, böyle hızla gözümüzün önünden geçiverecek. Evet, “Biz cehennemliğiz” diyeceğiz; kendi kendimize hükmedeceğiz ve Hazreti Pîr, bunu böyle söylerken tabi, hep bunu derim ya, Mesnevî bir tefsirdir. Hani bildiğimiz Kur’an tefsirleri gibi değildir ama Kur’an ve sünnet-i seniyyeyi kendisine ölçü ederekten bir insanın dini hayatını, aile hayatını, sosyal hayatını komple dizayn eden muhteşem bir tefsirdir.
işte normalde yine Hazreti Pîr muhakkak bu Kur’an’daki delillerden hareket ederekten insan bedeninin organlarının kendiliğinden konuşacağını, hareket edeceğini söylüyor. Tabi bu böyle sadece öldükten sonra da değil. Meşhurdur ya, isa aleyhisselâmın havarilerinden bir tanesi gelir Hatay’a. Hatay Antakya’ya gelir. Hatay, Antakya’ya gelince orada bir iftiraya uğrar yani birisinin öldürdüğüne dair. Bu sefer günün Antakya kralı onu hapseder. Onu hapseder, bir türlü oradan onu çıkarmaz, idam edilecek birini öldürdü diye. O, bu sefer bunun normalde haberini alan isa aleyhisselâmın baş havarisi, Antakya’ya gelir. Antakya’ya geldikten sonra o normalde, “Nerede?” der, öldürülen kimse. Derler ki: “Filanca yerde.” Öldürülen o kimsenin başına gider. Ondan sonra o öldürülene hitap eder: “Seni kim öldürdü” diye. O ölen kimse, günler geçmiştir üzerinden, ondan sonra o hitaba cevap verir. Der ki “Beni filanca kimse filanca yerde öldürdü.” Ölen kimse konuşur. O zaman normalde bu da bize gösteriyor ki demek ki hani cansızmış gibi görünen varlığın tamamı da ne yapıyormuş? Konuşabiliyormuş. O yüzden ayet-i kerimede: “Elleri, ayakları şehadet eder,” diyor. Normalde bu manada ağaçlar, kuşlar, taş, toprak hepsinin de kendince bir lisanı vardır. Çünkü yerin de göğün de nuru Allah’tır ve yerdekiler ve göktekiler hepsi de Allah’ı tesbih ederler. “Siz duyamazsınız,” diyor ya hani, “siz duymazsınız,” onların hepsi de Allah’ı tesbih eder. O yüzden ne varsa, bir şey Allah’ı tesbih
ediyorsa, bir şey Allah’ı zikrediyorsa biz onu normalde cansız görüyoruz. O Allah indinde ise onun bir canı var. Canı olmamış olsaydı o Allah’ı tespih etmezdi, o zikretmezdi. isra, ayet 44: “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki onu hamd ile tesbih etmesin fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız.” Bakın, varlık alemine sudur eden hiçbir şey yoktur ki Cenab-ı Hakk’ı zikretmemiş olsun. Bütün her şeyin kendi lisanına göre zikri vardır. O yüzden sufiler bütün varlığa karşı kendilerince saygılı davranırlar. Taşa, toprağa, üzerindeki elbiseye, kullandığı alet edevata, bütün her şeye karşı saygılı davranırlar. Çünkü elinin altındaki her şey, gözünün gördüğü her şey Allah’ı tespih eder, zikreder ama o zikir senkronizasyonunu sen anlayamazsın dediği sen zikretmiyorsun, sen de iyi bir zakir olur iyi zikredersen o bütün her şeyin onu zikrettiğini, onu tespih ettiğini duyarsın, onu anlarsın da. Burada zikrullah çünkü en büyük nimetlerden birisi ve en büyük işlerden birisi. Yani bütün mükevvenât, varlığa sudur etmiş olan “kün” lafzına mazhar olan her şey Allah’ı zikreder, bir de hamd ile zikreder. Zikretmeyen hiçbir şey yoktur, zikretmeyen hiçbir şey yoktur. O zaman bir şey zikrediyorsa onun canı vardır. Bir şey zikrediyorsa o, o zaman onun böyle kendi kendimize biz cansız gibi görme lüksüne sahip değiliz. O kendi lisanıyla, kendi haliyle, kendi derecesiyle Allah’ı zikreder.
Şimdi o yüzden her şey; taşlar, dallar, ağaçlar, bitkiler, meyveler, sebzeler, içtiğin su, içtiğin su, içtiğin çay, tabak çanak, kullandığın her şey, elinin değdiği değmediği, gözünün gördüğü görmediği her şey Allah’ı zikrediyor aslında sen de farkında değilsin. Senin hücrelerin de zikrediyor. Senin bütün varoluş noktasında bütün hücrelerin, bütün atomların, bütün elementlerin zikrediyor. Hepsi de…Zikretmeyen hiçbir şeyin yok çünkü varlık tamamiyetle bir zikir senfonisinin içinde. Ne tarafa bakarsan bak, her şey zikrediyor. Bundan insanoğlu kendisi gaflete düşüyor. Aslında kendi hücreleri de zikrediyor, bütün hücreleri zikrediyor. Bu bazen bütün vücut aynı esmayı okur, bazen vücudun belirli organları farklı farklı esmaları okur farklı farklı esmaları okur ama normalde bunun vahdeti, birlemesi, aynı esmaya geçmekle olur. O aynı esmayı yakaladığında vücut tamamıyla o esmayı söyler. Bu normalde Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatıdır. O kimsenin vücudu mesela komple “hu” esmasını okur. Komple “hu” esmasını okuyunca böbreğinden yüreğine kadar, bağırsaklarından diline kadar, dilinden gözüne kadar bütün, bütün vücudu “hu” esması kesilir veya bütün vücudu “hay” esması kesilir veya bütün vücudu “kahhar” esması kesilir. Bu o zaman öyle bir şey olur ki etrafındaki bütün eşyalar da öyle o esmanın içerisine girer, senin etki alanına bağlı senin maneviyatına bağlı.
Sen “hu” esmasını, bütün vücudun “hu” esmasını okuyorsa halı, kilim, sandalye, masa, yorgan, yatak, dolap, gözünün gördüğü görmediği her şey, kulağının duyduğu duymadığı her şey “hu” esmasını çekmeye başlar. O senkronizasyondan kendini kurtaramazsın zaten. Onu kurtarmak da istemezsin. O ayrı bir insanda manevi haz olur. Bunun gibi, o sen istesen de istemesen de her şey zaten onu zikrediyor. Bakın her şey onu zikrediyor. Hani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri eline iki, üç tane taş aldı. iki, üç tane taş alınca o taşlar Allah’ı zikrediyordu, Allah’ı tespih ediyordu. Ondan sonra Hz. Ebubekir Efendimizin eline verdi. Hz. Ebubekir Efendimizin elinde de zikrullah devam etti. Ondan sonra Hz. Ömer Efendimizin eline verdi. Hz. Ömer Efendimizin elinde de zikrullah devam etti. Ardından Hz. Osman Efendimizin eline verdi taşları. O normalde onun elinde de zikretmeye başladı. Bunu nakleden Ebuzer-i Gıfârî diyor ki: “Benim elime verdi, benim elimde zikrullah durdu.” diyor. Ben bunu böyle okuduğumda tüylerim diken diken oldu. Yani Ebu Zer-i Gıfârî gibi bir sahabenin eline normalde bir rivayette ibni Mesud’un eline veriliyor taşlar ve taşlar zikrullahı kesiyor ve tekrar Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri taşları eline almaya başladığında tekrar zikrullah başlıyor, taşların zikrullahı ve taşların zikrullahını Hazreti Peygamber, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Ebuzer-i Gıfârî ve diğer rivayeti de içine alacağım, ibni Mesud, duyuyorlar. Bakın o zikrullahı duyuyorlar, hepsi de duyuyor. O zaman biz cansız gibi gördüğümüz varlıkların hepsi de Cenab-ı Hakk’ı zikrediyor ama bunu bir felsefeciye söylersen felsefeci bunu kabul etmiyor. Aklı önde tutuyor, aklı önde tutaraktan “Bu böyle aklın işi değil.” diyor, bunu kabul etmiyor. Oysa mesela yemekler de zikrediyor, yemekler de Cenab-ı Hak’kı tesbih ediyor. Yemeklerin de dili var. Yine başka bir hadis-i şerifte yemekler dile gelirdi, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem e derdi ki: “Beni ye veya beni yeme.” Bunlar tabi şimdi bizim islam toplumuna bu tip hadis-i şerifler anlatılmıyor, aktarılmıyor. Bunun sebebi şu; hani metafizik ya bunlar, bunlar hâl ile alakalı, maneviyatla alakalı. Aklı almıyor çünkü yemeğin konuşmasını aklı almıyor, suyun konuşmasını aklı almıyor, herhangi bir bitkinin konuşmasını aklı almıyor. Aklı almayınca reddediyor. Hani mesela işte buna zayıf hadis der hadisçiler, kekik dile geliyor, diyor ki: “Beni al ya Resulallah, ben yetmiş derde devayımdır” diyor. Bakın “Ben yetmiş derde devayım” diyor. Kekik! Şimdi bunu desen ki aklı önde tutan bir kimseye, kekik dile gelmiş, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem e buyurmuş ki demiş ki: “Beni al ya Resulallah.”
Aynı şeyi ne yaptı? Davut’a yaptı taş, Davut Callut’la savaşmaya gidiyordu. Callut’la savaşmaya giderken taşın birisi dile geldi, dedi ki: “Ey Davut beni
al.” O taşı eline aldı. Yürüyor devam ediyor, başka bir taş daha dile geldi, dedi ki: “Ey Davut beni de al.” Onu da aldı. Ondan sonra bir taş daha yolda dile geldi, dedi ki: “Beni de al.” Onu da aldı. Üç tane taş, üç tane taş Callut’u aşağı indirdi, devasa o savaş makinesini aşağı indirdi. Taş dile geldi, bakın taş dile geldi. Bu aslında taşın dili vardı zaten. O esnada taş “Beni al.” diyerekten Davut’a seslendi. O yüzden mesela yine meşhurdur ya Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri: “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u severiz.” dedi. Uhud dediği dağ, sıra dağ, sırf taştan oluşma. “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u severiz.” dedi. Demek ki Uhud seviliyor ve Uhud da onu seviyor. Veya Hazreti Peygambere sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine peygamberlik ilan edildikten sonra da, edilmezden önce de, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri taşlar ona “Selam sana ey Muhammed.” derdi. Taşlar yolda yürürken, giderken Mekke’deki taşlar Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine salatu selam ederdi, ona selam verirdi. Yani biz onu tabii muhakkak taş o ama konuşmaz zannediyoruz. Veya başka bir hadis-i şerifte Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Uhud’un üzerindeyken deprem oluyor. Deprem olunca ayağını veya bir rivayette de asasını vuruyor Uhud’un üzerine. Diyor ki: “Ey Uhud sakin ol, üzerinde bir nebi, bir sıddık, iki de şehit var.” diyor. Deprem kesiliyor anında. Demek ki laf dinliyor. Uhud, onun sözünü dinledi de ümmet onun sözünü dinlemedi! Uhud sözünü dinledi, sakin oldu durdu. Bir de burada Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mucizesi çıktı orta yere. Bir sıddık, iki şehit dedi; sıddık Hz. Ebubekir efendimiz, iki şehit dediği Hz. Ömer’le Hz. Osman efendimiz. ikisi de şehit oldu.
Demek ki cansız gibi görünen varlıkların hepsinin de bir dili var. Cansız değiller, onlar konuşuyorlar. Hazreti Pir bunu söylerken bizi manaya sevk ediyor. Bugünkü hani böyle uydurukça değil diyorum ben ona, bizi metafiziğe götürüyor, manaya götürüyor bizi. Yani maddenin ötesine götürüyor. Diyor ki: “Sen etrafındaki dağı, taşı, toprağı, ağaçları, bitkileri cansız zannetme.” Hani koca Yunus da diyor ya bizim: “Sordum sarı çiçeğe, annen baban var mıdır? Çiçek bana dedi ki, annem babam topraktır.” Peki sen sordun mu? Kendime soruyorum bunu, ey Mustafa Özbağ, sen sordun mu? Sordun mu sarı çiçeğe? ilahi ne kadar güzel herkesin dilinde. Sen sordun mu? Sorduğunda cevap aldın mı? Ama bu bize şimdi tuhaf geliyor, bu bize yanlış geliyor. Sen bir kuşla konuştun mu? Sen bir ağaçla konuştun mu? Sen bu direkle konuştun mu? Sen etrafındaki eşyayı nasıl hor kullandın? Gömleği yırttın. Yırtarken düşündün mü, bu da Allah’ı zikretti diye? Gömleği attın. Attığın gömlekle ne kadar zikrullah yapmıştın? O gömlek zikrullaha aşina olmuştu ve o gömlek zikrullah yapmak için canhıraş atıyordu. Sen
ne yaptın? Gömleği çöpe attın. Oysa sufi çöpe atmazdı onu. Sebep? Çünkü o zikrullaha aşinaydı. O Allah’ı zikrederdi. Neden sufiler kendilerince hep böyle fazla elbise değiştirmemişler? Aynı elbiselerle zikrullaha gitmişler? Çünkü o elbiseler zikrullaha aşina. Ne dedi Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri: “Size ölü, yani yıkık evle, harabe evle, mamur ev arasındaki farkı söyleyeyim mi?” Söyle ya Resulallah, “Harabe ev çok güzel de olsa, içinde zikrullah yapılmayan evdir.” Evinizde zikrullah oluyor mu? Evinizde zikrullah olmuyorsa, orası sizin villanız, sizin o beş yıldızlı eviniz, sizin böyle beş oda bir salonunuz harabe! Senin evinde zikrullah yapılmıyorsa, senin evine zikir ehli girmiyorsa, senin evinde zikrullah yok ise; harabe senin evin. istediği kadar mamur olsun senin evin! Ama senin evin eski, evinde zikrullah oldu, orası mamurdur diyor. Zikrullah bu kadar kıymetli! “Aranızda ölüyle diri arasındaki farkı söyleyeyim mi?” “Söyle ya Resulallah!” “Allah’ı zikreden diridir, Allah’ı zikretmeyen ölüdür.” Ölü…Allah’ı zikretmeyen insanlar ölü hükmünde. Onlar öldüklerinde dirilecekler, öldüklerinde uyanacaklar, öldüklerinde kendilerine gelecekler. Gel sen o son nefesi vermezden önce Allah’ı zikret! Allah’ın zikriyle tanış ve o bütün kainatın zikrullahına sen de katıl! O büyük zikrullah senfonisine sen de katıl, sen de o zikri yap!
Kalk, seherlerde Allah’ı zikret! Gündüz zikret, işine giderken zikret, otururken zikret, yemek yaparken zikret, ütü yaparken zikret! Dedikodu yapacağına zikret! Telefonda oraya buraya bakacağınıza zikret! Orada burada dolaşacağınıza zikret! Allah’ı zikret! Allah’ın zikrinin dışında yaptığın her şey gaflet, heva, heves. Bir kimsede zikrullah oturmuyorsa, o kurtuluşa ermedi. Her an için ayağı kayabilir o kimsenin. O kimse zikirle hemhal olacak, o kimse! Çünkü o müminleri tarif ederken Cenab-ı Hak: “Onlar ayaktayken, otururken, yanları üzerine dururken Allah’ı zikrederler.” Namazları kıldıktan hemen sonra diyor ayet-i kerimede. Ayakta zikrettin mi? Zikrettin mi ayakta? Sen yürürken zikrettin mi? Otururken zikrettin mi? Yatarken zikrettin mi? Ancak o zaman sen Allah’ı zikretmiş sayıldın. Bu ümmeti Muhammed’i zikirden de uzaklaştırdılar. “Ne o, hucu mu olacaksın?” Ben yeni derviş olduğumda herkesin sözü oydu: “Ha, hucu olmuş o.” Evet, hucu oldum! Allah’ı zikrettim! Evet! Ne diyorlarsa desinler, Allah’ı zikret canım kardeşim! Kurtuluşun zikrullahta. Ölürken dilin zikrullah ile ıslak olsun diyor hadis-i şerifte. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem sahabesine, sahabesine söylüyor bunu. Diyor ki: “Bana bir şey söyle, bana bir nasihatte bulun, kurtuluşa ereyim onunla” diyor. Sahabe kurtuluş için çırpınıyor. Bizim gibi kat alacağım, yat alacağım, elbise alacağım, şunu şöyle yapacağım, bunu böyle yapacağım diye çırpınmıyor! Son nefesi için çırpınıyor, kurtuluşu için
çırpınıyor! Soruyor Hazreti Peygambere sallallahu aleyhi ve sellem e: “Bana öyle bir şey söyle ki ben onunla kurtulayım.” Diyor ki: “Dilin ölürken zikrullah ile ıslak olsun!” Ama bu Ümmet-i Muhammed’e, bu insanlara tarikat düşmanlığı, veli düşmanlığı, şeyh düşmanlığı, tasavvuf düşmanlığını içimize yerleştirdiler. Bir tane gaydırı gubbak bir adam çıktı, onun üzerinden bütün ehli tarikata saldırdılar. Dertleri ehli tarikat değil, dertleri islam! Ne yazık ki Müslümanım diyenler de saldırıyor. Ne yazık ki ehli tarikatım, ehli cemaatim diyenler de saldırıyor.
Birisi çıkıyor diyor ki: “Bediüzzaman Said Nursî hazretleri dedi ki zaman tarikat zamanı değil.” E okudun mu Mektubat 29. Mektup, 9. kısım, 8. Telvihi? Okumadın! Hatta okutmadınız da! Hatta Mektubat’ın içinden kaldırdınız onu! “Bunun zamanı değil” dediniz. Bediüzzaman Said Nursî hazretlerinin kitabına ihanet ettiniz, yoluna ihanet ettiniz. Bu, şuna benziyor: “Bu hadis-i şerif şimdi söylenmez.” Allah Resulü söylemiş! “Bu hadis şimdi söylenmez” ihanet ettiler! Hazreti Peygamber’e de ihanet ettiler, Kur’an’a da ihanet ettiler! Din adına ihanet ediyorlar. Şimdi cihat ayetleri konuşulmaz. Din adına dine, din adına, din adına dindarlar dine ihanet ediyor! Kur’an’a ihanet ediyor! Herhangi bir ayet-i kerimenin bu zamanda uygulanmayacağını söyleyen bir kimse, küfür ehlidir, kafirdir! O, islam dünyasına ihanet ediyor! Satılmış, şerefsiz, kanı bozuğun teki. insanlar da onu dinliyorlar! Değil. Bir hadis-i şerif, “bu hadis-i şerif bu zamanda söylenmez” diyen kimse, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem e ihanet ediyor! O, dinine ihanet ediyor! Sana mı düştü bu hadis-i şerifin hangi zamanda söylenip söylenmeyeceği? Aynı şey. Bediüzzaman Said Nursî hazretlerinin 29. Mektup, 9. kısım, 8. Telvihi: “Tasavvuf, tarikat, hakikat namları altında öyle nurani, öyle şirin bir yol vardır ki; denizler mürekkep olsa, bütün ormanlar kalem olsa, o deryadan bir damlayı yazamaz” diyor. Okuyun. Bunu! Söylediğimde önce risaleciler karşı geliyor. Orada diyor çünkü: “Bir kimse” diyor, “adi samimi bir derviş olsa, silsile-i meşahiye duyduğu muhabbet cihetiyle zındıkanın karşısında asla imanını yok etmez, imanı gitmez” diyor. “Ama bir kimse mütefennin alim olsa, bugünkü zındıkanın karşısında imanını koruması müşkülleşmiştir.” diyor. Buyurun! Zikrullah var çünkü! O kimse zikirle dirilecek. Kalbin zikirle dirilecek. Kalbin zikirle temizlenecek. Zikrin yoksa insan değilsin! Zikrin yoksa insan değilsin! Sebep: Her an için sapkınlığa düşebilirsin! Her an için, her an için hayvandan daha aşağı bir mahluk olursun! Sebep: Çünkü sen zikrullaha sırtını döndün. Zikrullahı unuttun! Zikrin yok! Zikrin yoksa sen insan bile değilsin! Görüntün insan senin, evet! Çok net konuşuyorum, çok net! Bir kimse zikrullaha sırtını döndüyse, Allah’a sırtını dönmüştür. Hayvandan daha aşağı
mahluktur. Bir kimse zikrullah yapmıyorsa, zikrullah yapmıyorsa, Allah’ı zikretmiyorsa hayvandan daha aşağı mahluktur o! Bunları konuşmak için cesaret lazım! Mümin cesaretlidir!
Mümin, hakkı ve hakikati her platformda haykırır! Başı uğruna haykırır! Evet! Çünkü sen hala daha elindeki yiyeceğin zikrullahını duymadıysan, kendini sorgula! Sen kullandığın eşyanın zikrullahını duymadıysan, kendini sorgula! Kendi hücrelerinin zikrini duymadıysan, kendini sorgula! Yürürken taşların zikrini, duvarların zikrini, ağaçların zikrini, kuşların zikrini duymuyorsan kendini sorgula! Canım kardeşlerim! Bunlar uzak şeyler değil! Kendinizi Allah’a teslim edin! Kendinizi Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetine teslim edin! Sünnet-i Seniyyeye tabi olun! Gidecek olduğunuz tek yol var: Kur’an ve Sünnet! Hazreti Muhammedi Mustafa’nın(s.a.v.) Sünnet-i Seniyyesi! Onun mucizelerini, onun mucizelerini tekrar tekrar okuyun! Yaşamış olduğu halleri, yaşamış olduğu hayatı okuyun! Deyin ki: “Bu neden bizde yok?” Gitti mezarın başına, mezarın başına, dedi ki bu kardeşleriniz kabir azabı çekiyor. Şimdi profesörüm diyen kimseler kabir azabını inkar ediyor. Bakın, Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve sellem Hazretleri gitti, yanında birçok sahabe var. Dedi ki: “Bu kardeşleriniz kabir azabı çekiyor.” Birisi dedi ayakta bevletmekten dolayı. Birisi laf getirip götürmekten dolayı. Laf getirip götürenler, dillerine sahip olmayanlar, olur olmaz konuşanlar, bir başkasının sözünü bir başkasına götürenler…Duyduğunu bir başkasına aktarman yalan olarak değil, “yalan olarak yeter,” denilen hadis-i şerifi es geçip duyduğunu bir başkasına aktaranlar Allah’a nasıl hesap verecek? Kabir azabı var, kabir azabı var. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri kabre vakıf idi, hepsinin başına birer tane hurma dalı dikti. Hepsinin başına üç tane, mezarın başına üç tane hurma dalı dikti. Dedi ki: “Bunlar rüzgar estikçe ‘Hay’ esmasını okuyacak ve bunların,” dedi, “kabir azabını hafifletecek.” Bizim mezarlıklarımız o yüzden kara servilerle doludur. Neden? Kara selvi hiçbir zaman yeşil yaprağını yok etmez?
Mezarlıklarınızı kara selvilerle donatın. Bunu da terk etti ümmeti Muhammed. Gidin mezarların başına kara selvi dikin. Gidin annenizin, babanızın mezarının başına kara selvi dikin. O aidiyet kesbedin ve annenizin, babanızın veya yakınlarınızın, o vefat eden kimsenin başında o selvi estikçe hadis var çünkü. Kabirdekinin kabir azabı hafifleyecek. E gidiyorsunuz şimdi, gidin mesela işte imam Birgivi hazretlerinin başında kocaman bir kara selvi var, dört beş kişi toparlansa ancak bir onu sarar. Evet, çünkü o eskiler bunları önemserlerdi. Her şey Allah’ı zikreder, her şey. E bunu felsefeciler kabul etmiyor, islam dünyasında dahi bir kısım insanlar bunu kabul etmiyor. Allah’ı zikretmeyen hiçbir zerre yoktur. Allah bizi
zikredenlerden eylesin. Âmin. O yüzden mahşerde de vücudunuz dillenecek, bütün azalarınız dillenecek. Rabbim o mahşer yerinde bütün ümmeti Muhammed’i muhafaza eylesin, korusun. Âmin. Cümlemizi orada uzuvlarımızın aleyhimize şahitlik etmesinden korusun. Âmin. Affolmuş olarak huzuruna alsın bizleri. Âmin. Affolmuş olarak alsın ki o Hazreti Muhammed Mustafa’nın(s.a.v.) ve diğer peygamberlerin önünde bizi Cenab-ı Hak utandırmasın. Âmin. O yüzden insanların kemiklerine varıncaya kadar, tüylerine varıncaya kadar mahşer yerinde konuşacak hepsi de. Bunu kabul etmeyebilir aklı evveller ama bu hadislerle sabittir. Rabbim bizleri muhafaza eylesin inşallah. Âmin. Konu başlığı:
“Peygamber aleyhisselamın mucizesi. Ebu Cehil aleyhillanenin elinde taş parçalarının dile gelerek Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem in doğruluğuna şehadet etmeleri
Ebu Cehil’in elinde taş parçaları vardı. Dedi ki: “Ey Ahmet, şu avucumda ne saklı, çabuk söyle! Madem ki göklerin sırrına vakıfsın, peygambersen avucumda ne saklı?” Peygamber: “Onlar nedir ben mi söyleyeyim yoksa onlar mı doğru olduğumuzu söylesin, bizi tasdik etsinler? Hangisini istersin?” dedi. Ebu Cehil: “Bu ikincisi daha garip” deyince Peygamber dedi ki: “Evet, Allah ondan daha ilerisine de kadirdir.” Derhal Ebu Cehil’in avucundaki taşların her biri şehadet getirmeye başladı: “İbadete layık hiçbir şey yoktur ancak tek Allah’a tapılır” dedi ve “Muhammed Allah’ın elçisidir” incisini deldi. Ebu Cehil taşlardan bu sözü işitince hiddetle taşları yere vurdu.”
Tabii hiddetle yere vurmakla kalmadı, dedi ki: “Sen tam bir büyücüsün!” Orda bırakmadı, sen dedi: “Bir büyücüsün!” işte Hazreti Pir bu örneği, bu hadis-i şerifi buraya alaraktan bir; hem cansız gibi görünen taşların Allah’ı zikrettiğini, cansız gibi görünen taşların Hazreti Muhammedi Mustafa’nın(s.a.v.) peygamberliğini kabul ettiğini, cansız gibi görünen taşların Allah’a ibadet ettiğini gösterdi ve taşlar kendiliğinden Hazreti Peygamber, “O elindekiler benim kim olduğumu söylesin!” deyince, “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resûlühü” dedi taşlar. Öyle deyince Ebu Cehil attı taşları elinden çünkü Ebu Cehil şuna inanmıyordu: Allah’ın varlığına, birliğine ve aynı zamanda Muhammedi Mustafa’nın(s.a.v) peygamberliğine iman etmiyordu. Şimdi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mucizelerini inkar edenlerle Ebu Cehil’in arasında bir fark yok. O gün için Ebu Cehil o mucizeyi inkar ediyordu, “Sen büyücüsün!” diyordu. Bugün de Hazreti Muhammedi Mustafa’nın(s.a.v) mucizelerini inkar ediyorlar ve demek ki hadis-i şerifle sabit oldu ki cansızmış gibi görünen varlıklar da Cenab-ı Hakk’ı zikrediyor, Hz. Muhammedi Mustafa’nın(s.a.v)
peygamberliğini tasdik ediyor ve o bu taşların konuşması, bu konuda çok rivayet var, taşların konuşmasıyla alakalı. O yüzden mesela bütün bu noktada Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin peygamberliğini bütün bizim canlı veya cansız olarak nitelendirdiğimiz bütün varlık onun peygamberliğini ilan etmiş oldu. Rabbim bizleri o peygambere hayırlı bir ümmet eylesin. Âmin. Bizleri zikir ehli eylesin. Âmin. Her daim kendisini zikreden kullarından eylesin. Âmin. Günahlarımızı, kusurlarımızı affı mağfiret eylesin. Âmin. Yolumuzu, istikametimizi Kur’an ve sünnet noktasında daim eylesin. Âmin. Ecmain. Önümüzdeki hafta Allah sağlık, afiyet, nefes verirse inşallah: “Çalgıcı hikayesinin sonu ve Emire’l Mü’mininin Ömer’in (Allah ondan razı olsun) kendisine hatibin söylediğini alıp ulaştırması” bu konu başlığından inşallah devam edeceğiz. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. El-Fatiha maassalavat. Âmin.
Bir şey daha belirtmek istiyorum. Bu normalde dedim ya takvimi ayarlıyorum, ne zaman nereye gideceğimizi arkadaşlara ilan edeceğiz diye. Eee böyle ilan edilmeyen yerler var, hani “Bize gelmeyecek misin?” filan muhabbeti var. Biz davet edildiğimiz yerlere gitmeye gayret edeceğiz inşallah. O yüzden hemen hemen şu anda mayıs filan da doldu. Nisan, Mayıs, Haziran doldu. Temmuzdan itibaren devam edeceğiz. Temmuzun da bir kısmı doldu, inşallah onları ayarlamaya gayret ediyorum. Bu bir. ikincisi, bunu özür dileyerekten söylüyorum, benim üzerimde artık böyle özel davetler düşünmeyin. Ben ancak farzları yerine getirmeye gayret ediyorum. O yüzden diğer derslerin haricindeki davetlere icabet edemiyorum, zamanım kalmıyor, sağlığım el vermiyor. O yüzden kardeşlerden bu konuda helallik istiyorum. Haklarınızı helal edin. Helal etmeyen de birisi varsa söylesin, biz helalleşmenin yolunu buluruz inşallah. Öyle Kız Kulesi’nde kahve içemeyeceğim yani Salih, bu lafım sana değildi ama bu sözüm sana değildi, sana özel değildi yani. Salih Allah razı olsun Kız Kulesi’nde kahve içmenin hayalini kurmuş değil mi? Öyleydi değil mi o? Tam karşısında, tamam. Salih Allah razı olsun öyle bir hayal kurmuş. Salih bütün her şeyi biz öteye bıraktık yavrum, ötede Cenab-ı Hak artık neylerse güzel eyler. O yüzden hakkınızı helal edin inşallah. Salih de güzel hayal kurmuş, ne güzel, Kız Kulesi’nin karşısında bir de kahve içeceğiz ha Salih. Güzelmiş, hayalen de içeriz, ne olacak yani, hayale para almıyor nasıl olsa, istediğin gibi hayal kur. Gül için de teşekkür ederim ama ben arkadaşlara özellikle söylüyorum, diyorum bana çiçek getirmeyin ondan sonra ama getirmiş kim getirdiyse, teşekkür ederim, Allah razı olsun. Hani şey var ya Hallacı Mansur’a herkes taş atarken bir tanesi de bir kırmızı gül atmış ona, demiş, “Taşlar beni hiç yaralamadı da demiş o kırmızı gül ciğerimi yaktı.” ismail sen hariçsin bu işten, senin özelliğin var,
hiç kimse senle yarışmasın. iyi bakıyor musunuz ismail’e? Bir şikayeti var mı yok mu? ismail var mı bir şikayet? Bak sessiz kaldın. Yakarım o Demirtaş’ı bak, ben yakmasam da şeye söylerim, iğdirli bizim Mehmet’e. Mehmet iğdir’i yakamadı, Demirtaş’ı yakar ama Mehmet hem haber bekliyor zaten, yakacak, muhtar bile korkmuş ondan. Selamünaleyküm.
TASAVVUF VAKFI MERKEZ
https://youtu.be/2AdJkOOMlg0?si= tmzgQPrFXfzChMrG&utm_source=ZTQxO
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 8 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları