MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 7 • 7/29
1971-1975. Beyitler Şerhi
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i Hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, gayret eden cihat eden batılı batıl bilip, batıla karşı mücadele eden kullarından eylesin. Rabbim bütün Ümmet-i Muhammed’i korusun, muhafaza eylesin. Katından cümlemizi affeylesin, bereketlendirsin, nimetlendirsin, hidayet versin. Nerede bir Müslümana zulüm ediliyorsa, Cenab-ı Hak o zulmedenlerden, o zalimlerden o Müslümanların intikamını alsın. Bu pis, katil siyonist israil’i yıksın, devirsin, yerle yeksan eylesin. Doğu Türkistan’a özgürlük nasip eylesin. Cenab-ı Hak Ümmet-i Muhammed’i bütün dünyaya kelime-i tevhidi götürmeyi nasip eylesin. Amin. Ecmain. Kaldığımız yerden devam ediyoruz: 1971. beyitteyiz:
“Ne şaşılacak şey! Cihana sığmayan Ademoğlu gizlice bir dikenin ba-
şında dolaşıp durmakta.”
Âdemoğlu cihana sığmaz, insan cihana sığmaz, sufi cihana sığmaz gibi Yani normalde genel olarak baktığımızda âdemoğlu cihana sığmaz yani dünyaya sığmaz. veyahut da varlığa, tamamiyetle varlığı içine alsak varlığa da sığmaz. Bu genelde evet, bu böyle âdemoğlu şeklinde söylenir. Sufiler de kendilerince, kendi lisanlarınca bir sufi cihana sığmaz derler. Aslında bu “cihana sığmaz” deyince bunu maddi bir mesele olarak görmemek lazım. Bunu fiziki olarak görürsek doğru noktada durmayız. Yani ne olacak ki bizim cürmümüz ne ama insanoğlu, asıl insan bu manada manen, manevi olarak meseleye baktığımızda, onun ruhsal derinliği, ruhsal yüksekliği, ruhsal
genişliği, işin metafizik boyutuna gittiğimizde bugünkü modern dille konuşalım, metafizik diyelim. Aslında manevi olarak meseleye baktığımızda evet, insanoğlunun kapasitesi bu manada ölçülemeyecek, hani ölçmeye kalkarsak son nokta neydi? Hazreti Muhammedi Mustafa’nın miracıydı. Bu normalde bir insanın, tırnak içerisinde insanın ulaşabileceği ve ondan sonrasına da ne aklın ne kalbin ne ruhun içtihat edemeyeceği bir nokta miraç. Biz miraçta Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin nasıl bir manevi hal yaşadı ne oldu ne bitti bizim ve bununla alakalı elimizde bir bilgi yok, miraçla alakalı var ama sadece bir bilgi niteliğinde. Bu fakirin kendince düşüncesi o miraçtaki urucun veya miracın bittiğine inananlardan değilim. Yani o miraç bitmedi, o manevi yükselişin devam ettiği kanısındayım.
Şimdi meseleye bu gözle baktığımızda, o zaman âdemoğlu cihana sığmaz derken Hazreti Pir bunu bir mürşidi kamil veyahut da bir peygamber noktasında bakıldığında evet, bu cihana sığmaz. Bu tabi işin içerisine muhakkak ki sufilik gözüyle bakmamız lazım. Sufilik gözüyle baktığımızda bu normalde insanın, tabiri caizse manevi boyutuna sınır koymayan, manevi boyutuna bir ölçü koymayan bir tabir çünkü âdemoğlu cihana sığmaz dediğimizde, insanın Allah’la olan bağlantısını, içsel dünyasını, ruhsal derinliğini, genişlik ve yüksekliğini ölçebilmek, anlatmak mümkün değil. Bunu tabi ruhun kendince kendi dereceleri veya ruhun kendi seyr-i sülûkuyla alakalı mertebelerine baktığımızda, bu mertebelerin neticesinde insanoğlunu belli bir kategorize etme, belli bir ölçü koyma manevi olarak biraz zor. Belki de derecelendirmek mümkün, derecelenebilir. Nasıl bazı peygamberler bazı peygamberlerden üstün, normalde mesela biz veliliğe kadar derecelendiririz. Velilikten sonra nebilik gelir, nebilikten sonra işte resullük gelir, resullükten sonra normalde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin makamı gelir. Bunları böyle derecelendirdiğimizde, bu kendi bildiğimiz kadar veyahut da idrak edebildiğimiz kadar derecelendiririz. O yüzden normalde âdemoğlu cihana sığmaz sözü, Hazreti Pir’in öbür beyitlerin, söyleyecek olduğu beyitlerin özü gibidir. Bu böyle meselenin ehemmiyetine vakıf olmayan bir kimse için söylenmiş bir söz. Ama meselenin ehemmiyetine vakıf olma yolunda bir kimse için çok derinlemesine bir söz. Bunun altından kalkılacak bir söz değil. Allah bizi affetsin. Bu resmen, hani ben öyle tanımlayayım, Allah beni affetsin, burda bir sınırsızlık var çünkü. Burda bu o sınırsızlık derken hani peygamberlerin üstünde değil hâşâ, Allah muhafaza eylesin ama âdemoğlunun manevi derinliği veya manevi yüksekliğini ölçebilecek bir derece yok ve insan buralara ulaşabilir mi? El-cevap ulaşabilir, ulaşanlar olmuş.
“Mustafa (yani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem için söylüyor) bir
hemdem elde etmek için geldi. “Kelimînî ya Humeyra” dedi.”
Hemdem Farisice bir kelime, Farisiceden bize geçmiş. Birlikte zaman geçirilen dost, arkadaş, haldeş, dildeş. Bu normalde hemdem denilince arkadaşı, dostu, dildalaşı haldeşi, bütün hepsini içine alıyor. Bizim dilimizde genelde dost diyoruz ya, bu mesela arkadaştan daha derin, dost. Bu normalde bizim dilimize dost olarak geçmiş ama Farisicede baktığımızda daha geniş muhtevalı bir nokta. Dost dediğimizde de aynı. işte normalde konuşmak kelime de iki kişinin anlaşılabilmesi. Biz insanız ya, hani insanla alakalı eskiden “nefs-i natıka” yani konuşan bir varlık olarak nitelendirmişler. Ben ona katılmıyorum, yani bizi hayvandan ayıran sadece konuşmak değil yani. insanı tanımlamaya kalktığımızda, bunu fiziksel olarak değil manevi olarak tanımlamaya kalktığımızda, konuşma yetisi insanı anlatabilecek kelime değil. Yani konuşmayla insanı tanımlamaya kalkmak insanı tanımamak. insanı tanıyan bir kimse sadece konuşmakla insanı tanımlayamaz. insan, hâşâ, Allah hariç, Allah’tan sonra en mükemmel varlık. Allah’ın yarattığı en mükemmel varlık. Hani insanı Cenab-ı Hak “Ahseni takvim üzerine yarattım” diyor ya, ahseni takvim en mükemmel, her şeyiyle mükemmel yaratılmış bir varlık ve biz onu sadece konuşmakla nitelendirirsek Cenab-ı Hakkın fiziken âdemi yarattıktan sonra, “Ruhumdan üfledim”, bu ayeti kelimesini koyacak bir yer yok. Böyle olunca insan, Cenab-ı Hakk’ın “Ruhumdan üfledim” dediği bir varlık, başka bir varlık yok ruhumdan üfledim dediği. Melekler yok, diğer canlı varlıklar var, bizde bütün her şey canlı da ama insan değil melek de değil. Örneğin cinni taifesi var, şeytan taifesi var veyahut da semanın değişik katmanlarında yaşayan varlıklar var.
Cenab-ı Hak hiçbir varlığa “Ruhumdan üfledim” dememiş. insan için diyor ki “Ruhumdan üfledim.” Öyle denilince insanı sadece konuşan bir varlık olarak tanımlamak eksik, yetmez buna. işte Hz. Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri, hani Adem cihana sığmaz, o manevi derinliklerden o manevi tecelliyatlardan bir an için kurtulmak demeyelim de biz buna, bir vazifesi var, peygamberlik vazifesi var, ağır bir vazife. O vazifeyi hakkıyla yapabilmesi için o manevi tecelliyatlardan bir an için çıkması gerekiyor ki çıkaraktan din tebliği gibi, Allah’ı tanıtmak, Allah’ı bildirmek, Allah’ı anlatmak gibi yüce bir vazifesi var. O yüce vazifesini hakkıyla yerine getirebilmesi için o manevi tecelliyatların bir an için dışına çıkması lazım. Öyle olunca Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri, Ayşe annemize “Benimle konuş ey Hümeyra” diyor. Benimle konuş, yani benimle konuş ki, ben bu manevi tecelliyatlardan bir an olsun sıyrılayım, bunlardan çıkayım ki benim peygamberlik vazifesi gibi ulvi bir vazifem var. O vazifeyi yerine getirmem
lazım diyerekten, o humeyra biliyorsunuz, böyle pembeye çalan renk, hani tabiri caizse Türkçedeki karşılığı “elma yanaklı” gibi veyahut da pembemsi bir cilde sahip Hazreti Ayşe annemiz. Yani şimdi farklı bir cenaha gidecek, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin cildi Arap değil, esmer değil. Yani biz böyle hani Arap deyince bize böyle hani Arap bir ırkın adı, rengin adı değil. Hani biz Arap denilince bizde kapkara bir şeymiş gibi oluşuyor kafamızda. Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri böyle esmer de değil, daha açık tenli. Hazreti Ayşe annemizin teni daha da açık. Yani normalde manevi hal olarak Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin eşlerinin yüzünü göremezsiniz. Mesela Hazreti Fatıma annemizin bir erkek manevi hal olarak yüzünü göremez. Bir bayan görebilir bunu ama bir erkek onların mübarek yüzlerini göremez manevi hâl olarak. Rüyalarında da göremez. Yüzleri peçelidir. Ehl-i beyt komple yüzleri peçelidir. Hazreti Ayşe annemiz, diğer annelerimiz, Hz. Fatıma annemiz ve arkasından gelen diğer annelerimiz Ehlibeyt olarak yüzlerinin hepsi de peçelidir. Hani bir manevi hâl olarak görünür ama peçesiz değildir hiçbirisi de.
Mesela bugünkü bayanların giydiği adına çarşaf, cilbab dedikleri şey gibi de değil kıyafetleri, vücut hatları hiç belli değil, hiç belli değil. Asla vücut hatlarını göremezsiniz, erkekler olarak söylüyorum, saçlarının telinin tozunu dahi göremezsiniz, yüzlerini hiç göremezsiniz, gözleri de dahil buna. Bu tabii bir peygamber eşinin tesettürüdür, bir peygamber kızının tesettürüdür, bir peygamber torununun, ehli beytin tesettürüdür bu. Şimdi öyle olunca, hani o böyle kızıla kaçan rengi, pembeye kaçan rengini hani müfessirler veyahut da işte hümeyra kelimesi ne manaya gelir, Arapça’da bu manaya gelir. Biz rengini öyle tespit ediyoruz, öyle, hani Hazreti Ayşe annemizin mübarek yüzlerini gören bir kimse olarak değil. Ben görüldüğüne de bu manada bir erkeğin gördüğüne de şahit değilim. Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendiyle de birkaç sefer böyle konuşulduydu bu mesele. Allah rahmet eylesin, o da böyle teyit etti, “Görülmez Mustafa Efendi” dediydi. Dedim efendim yüzleri hiç görünmüyor hiç birisinin. O da görünmez Mustafa Efendi, dedi. Sonra Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi vefat ettikten sonra da bazı haller zuhur ettiğinde yüzleri görünmüyor. Yani biz Hazreti Ayşe annemizin, hümeyra lakabını Hazreti Peygamber öyle dediği için. Ne manaya geldiğine baktığımızda, işte bazıları elma renginde teni, bazıları böyle daha kızıla çalan, bazıları daha kırmızıya çalan bir renk olarak tarif etmişler. O yüzden normalde işte bu tip tecelliyatlar ağır geldiğinde, “Konuş benimle yâ hümeyra” diyerekten o tecelliyatdan çıkmak istiyor ama bazen de bunun zıddı olarak mesela Bilal-i Habeşi’ye de ezan okutuyor, diyor ki “Bizim ruhumuzu, güzelleştir, rahatlaştır veyahut da bazı sahabeler var, güzel
Kur’an-ı Kerim okuyan sahabeler, onlara da Kur’an-ı Kerim okutuyor mesela. Bu da normalde manevi tecelliyatlara geri dönüyor tekrar, bunun gibi.
O yüzden o sufilerin üzerinde seyr-i sülûk zamanında da olur bu. Bazen küstahça olmazsa, bazen çünkü derviş böyle büyüklük taslar, “ayy rüya görmek istemiyorum artık, yok hal görmek istemiyorum” bu küstahlıktır, bu edepsizliktir, bu Cenab-ı Hakk’ın vermiş olduğu nimete küfrandır. Kapatıverirler insana. Allah muhafaza eylesin. Bu normalde çünkü seyr-i sülûk esnasında, Cenab-ı Hakk’ın zati ve sıfatsal tecelliyatlarına mazhar olanların üzerinde de bu tip haller yaşanır. Tabiri caizse böyle bir, bıkmak demeyelim de onun yorgunluğu olur. Şimdi o yorgunluktan yorgun olur insan. Şimdi o tecelliyatları yaşamayan bir kimse o yorgunluğu bilmez. Öyle bir zamanda o kimse mesela hiç dünyaya dönmek istemez. Örneğin bir işti, aştı, eşti, çocuktu; dönmek istemez bunlara. Orda kalmak ister. E bir vazifesi var ise, vazifesinden dolayı dönmek zorundadır. O zaman da o kimse böyle farklı, kendince yollar arar. Yani bir sufi, bir veli, bir mürşidi kamil, peygamber değil, hani konuş, benimle diyecek birisine o kadar, hani şey olacak ama herkesin kendince manevi kendisine ağır gelen tarafları vardır. Yani bu böyle x derecedeki bir kimseye işte elli ton geliyorsa, öbürküne de bir ton gelir ama bir ton ona çok ağır gelir örneğin. Ona elli ton ağır gelmez, öbürküne bir ton ağır gelir. Ağırlık gelir ona. O da normalde bu tecelliyatlara mazhar olduğunda bu ağırlığın altında ezilir ama sufi böyle gelişir, sufi böyle derinleşir. O normalde işte Allah’ı zikrederken veya bir şey yaparken bir tecelliyata mazhar olduğunda korkar, çekinir, ağırlık gelir, ağır gelir. O esnada o halden çıkmak ister ama onun tadı da onda kalır. O tekrar geriye dönmek ister, aynı hali yakalayalım diye. Aynı hali yakalayamaz. Bunlar böyle, seyr-i sülük esnasında yaşanan şeylerdir. Zaman zaman, ben o yüzden derim, bir mürşidi kamilden ders aldıysan senin seyr-i sülûkun başlamıştır. Sen bir dersi dahi bazen zor çekersin, ağır gelir sana. Sana o dersi çekmek, ben burda konuşurken nefsine ağır geldi derim. Nefsine ağır geldi dememin sebebi sen onunla mücadele et, gayret et, ordan geri dönme, orda yavaşlama, orda frene basma, orda korkma, orda çekinme, orda herhangi bir şey yapma. Yürü, devam et. Öyle gelişeceksin.
Ağır gelecek, zor gelecek, uykun gelecek dersi çekerken, esneyeceksin. işte olmadık bir iş çıkacak, birisi bir iş buyuracak, kadınsın kocan iş buyuracak, adamsın olmadık bir şey soracak hanımın. Ya bunların hepsi de yaşanacak ve sen hepsini de beraber götürmekle mükellefsin. Çalışıyorsun bir yerde, o esnada bir tecelliyat oldu, sen işini de götürmek zorundasın. Ama patronsun ama işçisin ama hiç önemli değil, ne iş yaptığın da önemli değil, gündüzmüş, geceymiş, bunlar yaşanacak. Yaşanırken de ağır gelecek sana.
Yaşanırken böyle seni zorlayacak. Seni zorlandığında da, sana ağır geldiğinde de sen devam edeceksin Ona. Nasıl Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ‘konuş, benimle ya humeyra’ dedi. Ona ağır geldi çünkü. Ağır geldi demek de abes olur da hani vazifesi icabı geri dönmek zorunda. Yani sen gece ne yaşadıysan yaşadın, sabah dükkan açacaksın. Sen ne yaşadıysan yaşadın gece, ertesi gün ödemelerin var senin. Öyle ya, iş yapıyorsun, geri dönmek zorundasın. Sen ‘bu gece ben halden hale geçtim, tecelliyattan tecelliyata geçtim, ben yarın dükkanı açmayayım’, böyle bir şey yok. Sen sabahleyin yine herkesten evvel dükkanı açacaksın veyahut da çalışıyorsun bir yerde, çalışmaya devam edeceksin. Patronuna diyemezsin ‘ya ben gece tecelliyatlar oldu, o yüzden uyanamadım, gelemedim’, böyle bir şey yok. Allah bizi affetsin. O yüzden derviş de sufi de böyle yetişir. Yani zorlanacak, sıkıntıya gelecek, ayağını taş alacak, ne bileyim boynunu bükecek, beli kopacak, gözü yorulacak, hepsi de yaşanacak bunların. Öyle armut piş, ağzıma düş, öyle bir dervişlik yok, öyle bir sufilik yok. Benim bildiğim yok. Allah bizi affetsin.
“ ‘Ey Humeyra! Nalı ateşe koy da bu dağ lâl haline gelsin’ buyurdu.”
Nalı ateşe koymak bizim orda, Allah affetsin, Anadolu’da da bu tabiri çok kullanırlar, bizim Bayındır’da kullanırlar bunu. Hani böyle hayvancılık yapanlar, böyle binek hayvan filan kullananlar veyahut da onunla ilgilenenler bilirler. Önceden nalbantlar vardı, işte atlara, beygirlere, katırlara, eşeklere. Hayvanın yapacak olduğu işe göre nal çakarlar. Hayvan dağda mı dolaşacak, ovada mı dolaşacak, asfaltta mı dolaşacak, taşlık yerde mi dolaşacak, çift mi sürecek, harman mı dövecek? Hayvana ona göre nal çakarlardı. Demirtaşlılar biliyordur herhalde. Son döneme kadar Demirtaş’ta da vardır ha, vardı değil mi? Evet. Şimdi nal eğer ki sağlamsa onun sağlamlığı ateşe dayanıklılığından belli olur. Nalbant ne yapar? O nalı yaparken, ben metal işlerinde okudum, normalde demir dövülerekten, kızdırılaraktan sağlamlaşır ve çelikleşir. Siz demiri ateşe koyarsınız, kızdırırsınız, sonra ona bir şekil verirsiniz. Sonra onun şekil verilmesi bitince en son ama suya ama yağa batırır çelikleştirirsiniz onu. Kullanılacağı yere göre ona su veya yağ çeliği yaparsınız. Suyu verirken de kullanılacağı yere göre su verir, yağı verirken de, kullanılacağı yere göre yağ verirsiniz. Bazen yumuşak çelik yapmak gerekir, o zaman ona göre az suda hemen daldırır çıkarırsınız veyahut da yağ çeliği daha farklı yerlerde kullanılır. Ona göre daldırır çıkarırsınız. Bak, meslek lisesinde okumamda da hikmet varmış. (Maaşallah, bölüm ne? Maşallah senin bölüm maşallah motor bölüm iyi, yüksek bölüm. Bizimki demircilik, bizimki son. Maşallah, suphanallah, vay maşallah suphanallah çok güzel.) Böyle normalde işte nalı ateşe koymakta bir şeyin sağlamlığını,
dayanıklılığını test etmek. Bir şey ne kadar mücadeleci, ne kadar dayanıklı, ne kadar bir şeye dayanacak. Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri de Hazreti Ayşe annemizin üzerinden diyor ki: “Nal’ı ateşe koy, dağ lal olsun.” Yani biz normalde hani bunlara dayanırız, bizim özümüz, aslımız sağlam, ateşe de dayanırız, manevi tecelliyatlara da dayanırız manasında söylüyor.
“Hümeyra kelimesi, müennestir, can da müennes-i semâidir. Araplar
cana müennes demişlerdir.”
Araplar cana, nefse, ruha müennes derler. Müennes, dişil demek, dişi demek. Humeyra da dişil ya mesela aslında humeyra bir renk ama dişil, mastar olarak dişil. Geçen içerde bir mevzu olduydu bayanların kısmında. Normalde Arapça enteresan bir dil, yani çok zengin dil bu manada. Bir şey anlatmak için, bir şeyi anlatmak için teferruatlı tarif edebilmek Arapçada daha zengin, çok zengin. Arapçada mesela müennes dedikleri kelimeler var, dişil. Bu dişil dediğimizde bu artık üretken. Mesela Arapçada ruh da dişil, müennes. Mesela bayan isimleri olduğu gibi mesela Arapçada kainat karşılığı da o da dişil. Varlık dişil Arapçada ve mesela varlık dişil dediğimizde yani Allah affetsin, dişil, kadın gibi. Yani genel olarak Arap dilinde hemen hemen varlıkla alakalı isimlendirmelerin büyük bir çoğunluğu dişil. Bir de hani ‘müennesi semaî’, Hazreti Pir onu da diyor, ‘can da müennesi semaîdir. Araplar cana müennes demişlerdir.’ Müennesi semaî de doğuştan dişil demek. Yani cana da doğuştan dişil olarak bakmışlar Araplar, kelime kökleri olarak, doğuştan dişil. Bu manada nefis de ruh da doğuştan dişil, dişil kelimeler. Hazreti Pir burdan bir giriş yapıyor çünkü girdiği yer tehlikeli bir yer. Girdiği konu tehlikeli. O tehlikeli konuyu anlatacak. Devam ediyor:
“Fakat canın müenneslikten pervası yok çünkü ruhun ne erkekle bir
alakası var ne de kadınla.”
Bakın, bunu normalde islam’ın dışındaki bütün din felsefecileri ve din alimleri bunu tartışmışlar, ruh erkek mi dişi mi diye. Araplar ruha dişil bir isim taktıklarından dolayı onlarda bir tartışma yok, müennes çünkü yani dişil onlar için. Bugün biz normalde Katolik kilisesinin teologlarına baktığımızda, onlar ruhu erkeksil olarak görüyorlar. Yani enteresan bir şey, islam dünyasını ataerkil gören düşünce, Avrupa’da ruhu erkeksi görüyor. E bu manada Avrupa aslında hani kendince hani dişilsel görmesi gerekirken, islam dünyası, bilhassa Araplar ruhu dişi görüyor, canı dişi görüyor ama enteresan bir şey, Hazreti Pir hem erkeklikten hem dişilikten çıkıyor. Diyor ki: “Canın müenneslikten pervası yok çünkü ruhun ne erkekle ne de kadınla alakası var” diyor. Doğru mu? Ayet-i kerimeye baktığımızda doğru. Çünkü Cenab-ı Hak Hicr Suresi ayet 29’da diyor ki: “Adem’in yaratılışını tamamlayıp
ruhumdan ona üflediğim zaman.” Demek ki Cenabı Hak Adem’i yarattı, fiziki olarak, Adem’i fiziki olarak yarattıktan sonra ruhundan üfledi. “Ruhumdan üflediğim zaman”, meleklere onu demişti ya, “Ruhumdan üflediğim zaman ona secde edin”, ruhumdan üflediğim zaman. Şimdi, biz bunu normalde islam dininde ruh kavramına baktığımızda, yaradılış insanın yaratılışının merkezi hükmündedir ruh ve insanın her şeyiyle ilgili ve alakalıdır. Bunu normalde ayet-i kerime ile de Cenab-ı Hakk’ın üflediği bir şeydir. Biz onun ne olduğunu bilmiyoruz. Buna Avrupalı felsefecilerin kimisi cevher demiş, kimisi maddeye benzetmiş, kimisi bir şeye benzetmiş.
Ruhu bir şeye benzetmek mümkün değil. Bakın, bunun altını çiziyorum, ruhu bir şeye benzetmek mümkün değil. Ruhu bu manada, Hazreti Pir’in deyimiyle, kadınlaştırıcı veya erkekleştirici görmemiz de mümkün değil. Şu da mümkün değil, kadının ruhu kadına göre, erkeğin ruhu erkeğe göre bu da değil, bunu da bilmiyoruz. Bakın, biz bunu da bilmiyoruz. O yüzden Hazreti Pir burada tartışmayı sonlandırmış, demiş ki ruhun kadınla veya erkekle ilgi ve alakası yoktur. Çünkü isra ayet 85’te de: “Ey Muhammed, sana ruhtan soruyorlar, de ki ruh Rabbimin bileceği bir şeydir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” isra 85. Demek ki ruhla alakalı o günkü Yahudilere az bir bilgi verilmiş. Yahudiler gelip soruyorlar çünkü bu soruyu. ‘Sana ruhtan sorarlar, deki o Rabbimin bileceği bir şeydir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.’ Size diyor, size, yani Yahudilere. Bize değil çünkü ayet Yahudilere hitaben geliyor. Soruyu soran da Yahudiler. E şimdi böyle baktığımızda, ruh dediğimizde Allah’ın insana üflediği, kendisinden üflediği bir şey. Hani sufiler ‘ruhumdan ona ruh üfledim’ der. Çünkü hadis-i şeriflerde ‘ruhumdan ruh üfledim.’ ilk yarattığı şey, ‘kendi nurumdan ve ruhundan yarattım’ der, ilk yarattığı. ilk yaratılan da kimdir? Hazreti Muhammedi Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem . ‘Ruhumdan ve nurumdan yarattım’ der. O zaman normalde şimdi hani bu bir eski bir bilgi, bazen derim derslerde, Nesefi’ye göre ruhun kademeleri vardır, dereceleri vardır. işte insanın üzerinde bu tecelli eder, bitkisel ruh insanın üzerindedir. işte hayvani ruh, insanın üzerindedir. insani ruh, insanın üzerindedir. Bu kadarlık söyleyeyim, burda bitmez ruhun dereceleri. Bakın, burda bitmez, insani ruh, sonra o insan kelimeyi şahadet getirir, Müslüman olur. Müslüman olunca o ruh müminleşir, mümin ruh olur. Ondan sonra o ruh ibadet etmeye başlar.
ibadet etmeye başlayınca ruh yükselmeye başlıyor. Artık derecesi artıyor, tecelliyatı değişiyor. O ruh, âbit bir ruh olur. Âbitliği artar, yani ibadet eder. Bakın, ibadet eder. ibadet ederken haramı, helali, dünya sevgisini, şehveti törpüleme, haramdan uzaklaşma, bu sefer o kimse zahit bir kimse olur. Zahit bir kimse olunca ruhun derecesi değişti. O zahit bir ruh oldu.
Şimdi zahitken, devam ederken o kimse Allah’ı bilme noktasına doğru yürüdü, arif bir kul oldu, velî bir kul oldu. Biraz daha yürüdü, velî bir kul oldu. Onun ruhunun derecesi de değişti. Velî bir kul oldu, ruhunun derecesi değişti. Ardından velî kullukta yürüdü, Allah’ı bilme noktasında gitti, bu sefer o kimse mürşidi kâmil oldu. Mürşidi kâmilin ruhuyla müminin ruhu aynı derecede değil. Mürşidi kâmillikte kaldı ama eğer peygamberlik verildiyse ona, o zaman o bir çıt üste çıktı, bir çıt üstte nebi oldu. Bakın, insanın derecesi…O yüzden insanı sadece konuşan bir varlık olarak nitelendirmemiz mümkün değil. O nebi bir kul oldu ve nebilerin de kendi aralarında farkları var. Ona kitap verildi, ona kitap verilince resul oldu. E, ona resul dendi, ardından onun daha büyüğü geldi. Kim? Hazreti Muhammedi Mustafa (s.a.v) geldi. Hazreti Muhammedi Mustafa (s.a.v) gelince ne oldu? Hatem oldu, Hatemü’l-Enbiya oldu. Hatemü’l-Enbiyanın ruhi tecelliyatı, derinliği, genişliğiyle nebi olanın ruhi derinliği, genişliği, derecesi aynı değil. Bunlar seyr-i sülûk sohbeti. Mürşidi kamil, evet, mürşidi kâmillerin içerisinde, zamanın kutbunun ruhi derecesi ile kutup olmayanın ruhi derecesi aynı değil, ruhi olarak. Bunlar ruhun seyr-i sülûkü diyebiliriz buna. Ruhun tecelliyatları, ruhun katettiği, yürüdüğü katmanlar…Öyle olunca biz şimdi insana konuşan bir varlık dediğimizde, olmaz ya, hakaret ediyorsunuz! Allah’ın yarattığı, muhteşem, mükemmel yarattığı, mükemmel yarattığı, melekler üstü, bütün varlık üstü insanı küçültüyorsunuz. Değil! insan kendini tanımaktan uzak. insan kendini tanımaktan uzak olunca ne yazık ki manevi olarak ne tarafa evrildiği, devrildiği, ne tarafa yürüdüğünü de bilmiyor. E, böyle olunca işte insan ne? işte ruhu olan hayvanlardan farklı olan…Hatta ne diyor? insan neymiş? Konuşan hayvanmış! Allah senin müstehakını versin!
Bir de kalkıyorlar bunlar islam âlimi bunlar! Bir de bunlar profesör, bunlar ilahiyatta profesör! insan konuşan hayvanmış! Sebep? Kendisini tanımaktan uzak! Allah’ın yarattığı hani ‘nefsini bilen Rabbini bildi’, tabi bu hadisi şerifi de onlar reddediyorlar. Yok böyle bir hadis diyorlar. Yok böyle bir hadis deyip çıkıyorlar. Neden? Çünkü seyri sülûkları yok. Çünkü bir şeyhin dizinin dibinde oturmamışlar, oturdukları şeyhler de zaten atanmış şeyh. Yani üç kişi, beş kişi toplanmışlar, biz bundan sonra filancayı şeyh bildik demişler! Seyri sulûkları yok, icazetleri yok, seyri sulûkları yok, dervişlikleri yok, sufilikleri yok…Yok! Viski içerekten dervişlik yapacaklar! Deniz kenarında baldırı çıplak dolaşaraktan dervişlik yapacaklar, şeyhlik yapacaklar! Lüks içinde, şatahat içinde, şatafat içinde dervişlik yapacaklar, şeyhlik yapacaklar! Nereden bilecek ki, ruhun yükselişini nerden bilecek? Hatem-i Enbiya’nın ne demek olduğunu bilmiyor, hatem makamını bilmiyor çünkü! Hatem makamını bilmiyor! Nerden bilecek mümkün değil, mümkün değil
o! Yol göstericisi yok, iz göstericisi yok. Allah bizi affetsin. Öyle olunca hani insan küçümsenecek bir varlık değil. Aynı insan hayvandan daha aşağı noktaya gidiyor mu? Evet. Aynı insan ama burda hayvandan aşağı giden insan, bu ruhu tekamül etmeyen insan. Tekamül demeyelim de uruc etmeyen. Orda artık nefis var işin içerisinde çünkü ruhla beraber, ruhla beraber nefis de var işin içerisinde. Nefsin de bir ismi ruh, Cebrail’inde bir ismi ruh, meleklerin de bir ismi ruh. Tabi tefsir edenler ruh kelimesini bazen de hani Cebrail olarak nitelendirmişler, bazen melek olarak nitelendirmişler. Diyeceksiniz ki ya ellerinde böyle bir delil var mı? Yok. Ruhun içinden çıkamıyorlar ya işin içinden çıkamayınca kolayına geliyor, burdaki ruh Cebrail’dir diyor çünkü miraç meselesinde de aynısını söylüyor.
Hani ben inatla diyorum ki miraca Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri hem fiziken hem ruhen gitti, Allah’ı da fiziken ve ruhen gördü diyorum. Bunu tabi idrak edemiyor ya, bunu idrak edemeyenler hani Cebrail yaklaştı ona diyor. Canım kardeşim, Cebrail kim ki Hazreti Muhammed’i Mustafa’nın yanında? Hazreti Muhammed’i Mustafa(s.a.v.) Hatem-i Enbiya. Hatem makamında, ondan daha yüksek bir makam yok. Cebrail aleyhisselam o yüzden durdu orda dedi ki: “Ya Resulallah, bundan sonrasını yalnız gideceksin.” Çünkü Hatem makamı sadece ve sadece Muhammed Mustafa’ya sallallahu ve sellem e tahsis edilmiştir. Oraya bir meleğin yanaşması mümkün değil, Cebrail dahil buna, meleğin yanaşması mümkün değil. Ancak Cebrail aleyhisselamın Muhammed’i Mustafa’nın tabiri caizse içine girmesi lazım, ona da müsaade yok. Cebrail aleyhisselamın böyle bir aklı da yok zaten ama Hatem makamını bilmeyen, kendisini alim gören bir kimse evet öyle diyecek: ‘Cebrail ona yaklaştı,’ diyecek. Allah muhafaza eylesin. Normalde tabii, o insan ruhunun en önemli özelliği ne? Akıl. ikinci büyük özelliğine ne? Biz ona vicdan diyoruz ya, vicdan, ikinci büyük özelliği. Bunlar ayrı ayrı sohbet konuları tabi. Akıl dediğimizde normalde işte bir şeyi düşünen, almış olduğu bilgilere göre yorumlayan, ondan sonra bu ruha verilmiş bir hizmetçi akıl. Bakın tekrar söylüyorum, akıl ruha verilmiş bir hizmetçidir ama biz şimdi aklı padişah yaptık, biz akılperest olduk. Akıl ruhun elemanıdır. Ruhun elemanı. Akılsız olur mu? Olmaz. Akılsız insan yaşıyor mu? Yaşıyor. Bir işe yarıyor mu? Yaramıyor. O yüzden hani düşünen, düşündüklerini yargılayan, normalde bilgileri ama okuyaraktan ama yaşayaraktan kazanan, bunları normalde idrak eden, bunları idrak ettikten sonra bir daha hatırlayan, öyle ya, bunları hafızaya alan, mesela bakıyorsunuz, sima olarak hafızaya alıyorsunuz, ses olarak hafızaya alıyorsunuz. Bunların hepsi akılla alakalı. Bu ruhun en önemli, en etkin elemanlarından birisi akıl.
ikinci etkin elemanı ne? Biz ona normalde genelde halk arasında vicdan diyoruz ya, vicdan. Her şey ölür insanda, vicdan ölmez derler ya. Vicdan, ruhun en önemli elemanlarından birisi. Çünkü o vicdanda, vicdanın içerisinde de kendi elemanları var, alt elemanları; irade gibi, alt eleman. Ondan sonra zihin gibi veyahut da işte şimdi insanların arasında diyor ya altıncı hissi çalıştı. Var ya meşhur his dediğimiz şey. Bu da, normalde vicdanın elemanı ve en önemlisi eskiler buna böyle deyim tam aklıma gelmedi de ‘Latife-i Rabbani’ dedikleri. Bu vicdanın içerisindedir. Yani Cenab-ı Hakk’ın Rabbani bir üflemesi, Rabbani bir sesi, Allah’ın sesi, öyle diyelim. Bu da normalde ruhun içindedir bu da. Kaybolmaz bunlar. Kafirde de vardır, müminde de vardır. Kafirdeki çalışmaz kâfirliğinden dolayı, küfür örtmüştür. iyi bir sufide çalışır Latife-i Rabbani. Bu da normalde vicdanla alakalıdır, vicdanın içindedir bunlar. Bakın, ruhla beraber akıl, akılla beraber bu vicdan dediğimiz olgu ruhun içerisinde. Nefis de var içerisinde, can da var içerisinde, bitkisel ruh da var içerisinde, hayvani ruh da var içerisinde. Hepsi de bu vücut aleminin içinde. Vücut aleminin içinde. Sen buna kalk şimdi konuşan hayvan de, çık. Ben de sana ahmaksın diyeceğim. Sebep? Tanımıyorsun, kendini tanımıyorsun. Allah muhafaza etsin. E tabii bunu normalde anlayabilmesi için o kimsenin ya doğru eserler okuyacak, ucundan öğrenecek ya da seyr-i sülûku olacak o kimsenin, öyle öğrenecek. Yani o zihin ne demek, his ne demek, evet, mesela bir kimsenin hisleri çalışmazsa bu manevi kalp gözü dediğimiz şey bu. Manevi kalp gözü, Latife-i Rabbaniye dediğimiz manevi kalp gözü. E bunlar ruhla beraber var olan şeyler ve ruhun tabiri caizse ruhun kendi elemanları. Nasıl vücudun kendi elemanları var, beş duyu var ya beş duyu, ruhun elemanları. Can, ruhun elemanı ama uyuyunca bir tek o insani ruh dediğimiz ruh bizden ayrılıyor.
Nefis duruyor, can duruyor, bitkisel ruh, hayvansal ruh bedende, onlar çalışıyor bedende. Hizmete devam ediyor. Bakın, hizmete devam ediyor. O hayvani ruh, bitkisel ruh bedende çalışıyor. Kan deveran ediyor, kalp çalışıyor, ciğerler çalışıyor, böbrekler çalışıyor, vücudundaki hücreler çalışıyor. Bütün her şey çalışıyor, akıl çalışıyor, bir rüya görüyor, hıfs ediyor onu, o çalışıyor. Rüyayı hıfzeden ne? Akıl. Sen paso uyuyorsun, sonra kalkıyor rüya gördüm. Nerden gördün? Gösterildi de. Çalışarak mı gördün? Tarlada çapa mı kazdın, ne yaptın? Fosur fosur uyudun. Yanında öksür, tıksır, ayağa kalk, fırla, top at, uyanmıyor adam. Uyanmıyor, kalkıyor “rüya gördüm” diyor! Bizim Gürcan da diyor ki: “Namaz kılan benim, haramdan uzak duran benim. Ben rüya göreceğime, hanım rüya görüyor” diyor. Demiş: ‘Yerde sıkıntı var. Sen bu tarafa yatacaksın bundan sonra, ben bu tarafta yatacağım. Neden? ibadet eden benim, rüya gören sensin” demiş. Oğlum, nerden
aklına geldi böyle bir şey? Vallahi öyle dedi. ibadet eden benim dedi rüya gören o dedi. O yüzden yer değiştirdik dedi, değişmedi bir şey dedi. Yani normalde o kendince, “ben görüyorum” veya “sen görüyorsun” diyorsun. Allah bizi affetsin. O yüzden ruh bu manada, Hazreti Pir “erkekliği ve dişiliği yok” derken, “erkekliği ve dişiliği yok” derken, e ruhun da biraz serüveninden bahsettik şimdi, “size az bilgi verilmiştir” demiş. Biz de az bilgi verdik. Yani çoğuna kaçmadık. Hadi bilmiyoruz diyelim, çıkalım işin içerisinden. Allah bizi affetsin. E tabii bir de böyle ruh olunca mesele, bir şey daha, bu normalde şey çok hoşuma gider, bu hadisi şerif benim. iki tane hadisi şerif aldım. Bu konunun dışında, benim böyle oldum olası derviş olduğumdan beri ilgimi çeken iki tane hadisi şerif, hoşuma gider. Böyle dervişlerin tam böyle halet-i ruhiyesini anlatan bir şey. Böyle o cuk diye oturuyor
“Ruhlar bir araya getirilmiş çeşitli topluluklar gibidir. Ruhlar aleminde birbirleriyle tanışanlar dünyada da birbirlerini tanırlar ve severler. Birbirlerini ruhlar aleminde tanımayanlar, sevmeyenler birbirlerini tanıyıp sevmezler.” Şimdi bazen böyle yıllardan beri işte dervişlik anlatıyoruz, sufilik anlatıyoruz, işte din anlatmaya çalışıyoruz. işte birisi görür, ‘Ya ben seni nerden gördüm ya? Ben içimden derim ki: “Ruhlar aleminden gördün, nereden göreceksin? Ben Bayındır’da doğmuş büyümüş bir insanım. Sen nerdesin? Bilmem nerdensin. Nerden göreceksin beni, görmen mümkün değil.” Hep sizlerde de oluyordur, nereden? Ruhlar aleminden, başka bir yerden değil ve ruhlar aleminde birbirleriyle tanışanlar, hatta bir hadisi şerifin metni: “birbirleriyle tanışıp sevişenler” der, böyle erotiklik aklınıza gelmesin ha, birbirini sevmek, muhabbet beslemek, bu manada, “bu dünyada da birbirlerini tanırlar, severler.” Muhteşem bir şey. Ben, hatta beni eleştirdiler biraz, neden gidenin arkasından bakmıyorsun diye. Ben içimden öyle derim, ruhlar aleminde o kadar tanışmışız. Demek ki orda birbirimizle çok fazla sevişememişiz, bir müddet sonra ayrılmışız. Ben oraya bağlarım. Derim ki ayrılmışız biz orda, bir müddet sonra o da ayrıldı. Benim yolum belli, yordamım belli. Ben yoldan ayrılmadığıma göre, yoldan kim ayrıldı? Sen ayrıldın. Demek ki senle oraya kadarmış yolumuz, o kadar tanışmışız. Ruhlar alemindeki bizim orda artık milyonda kaç şeyse, saniyeyse, buraya tecelliyatı sene olarak gider de, böyle bizi teğet olarak geçmiş. O yüzden burda da teğet olarak geçiyor. Ben yoldayım, ben bazen öyle diyorum. Ben burdayım, yoldayım, sen nerdesin? E sen bırakıp gitmişsin kardeşim, ne yapayım? Ruhlar aleminde bu kadarmış nasibimiz. Ruhlar aleminin izdüşümü burası ise nasibimiz o kadarmış. O kadar bilmişsin, o kadar sevmişsin, o kadar tanımışsın. E? E bu kadarmış. Ya da önemli değil, ben seni o kadar sevmişim, o kadar tanımışım. Yani sevilecek bir insan değilmişsin demek ki, ne yapayım?
“Nasıl yani?” Basbayağı canım kardeşim. Allah Allah! Herkes, herkes sevecek diye bir kaide yok. Ben de seni bu kadar sevmişim o zaman, suç benim olsun. Ruhlar aleminde ben seni az sevmişim, o yüzden gitmişsin sen. Ne yapayım yani, ne olacak ki!
Şimdi bu aslında insanın hayatının özü gibi. Yani sen sufileri gördüğünde seviyorsun, ruhlar halinde sufi bir topluluğun içindeymişsin sen. Çünkü, hadisi şerif var şimdi bir tane daha, ikinciyi söyleyeceğim size. Bu birinci okuduğum, Buhari’de, Müslim’de, Keşfü’l Hafâ’da geçiyor. Bu ikinci okuduğum, şimdi: ‘Mümin bir adam bin münafık arasında, sadece bir müminin bulunduğu bir şehre girecek olsa, onun ruhu o bir tek müminin ruhunun kokusunu alır. Bunun aksi de böyledir.” Deylemî ve Keşfü’l Hafâ. Bu Deylemi’den ilk önce bunu okuduydum, bu ara Keşfü’l Hafâ’ya da bakıyorum ya, böyle ayıp söylemesi sanki çok kitap okuyormuşum gibi masanın üzerinde Keşfü’l Hafâ. Şimdi mümin bir adam hani bin tane münafık arasına girse, bir tane orada mümin olsa, o müminle anlaşır, buluşurlar o bin tane münafığın içinde ama bin tane Müslüman olsa orda, mümin olsa, içinden bir tane kafir olsa, kâfir gider o kafiri bulur. Oktay’ı anayım biraz ya. Oktay bir şey olduğunda şimdi birisine şey yapacak, ne olacak diyor, aynı onlar diyor. Gidiyor, onca insanın içerisinden onu buluyor diyor, bozuk diyor. Bozuk bozuğu buluyor gibisinden. Gerçekten de öyledir, gerçekten de öyledir. Yani gevşek gevşeği bulur, dedikoducu dedikoducuyu bulur, gıybetçi gıybetçiyi bulur. Dikkat edin bakın, gıybet eden bir kimseye kardeş gıybet etme desen seninle ilişkisini keser. Gıybetçi o. Kadınlarda da erkeklerde de. Bir kadın gıybeti seviyor, değil mi? Gıybeti dinleyecek bir kadın bulur o. O anlatacak ona, gelecek ona ‘abla, sorma ne oldu’, ‘Ne oldu’, ‘Şöyle oldu da, böyle oldu da, şu oldu da, bu oldu da…’Evet, gıybetçi gıybetçiyi sever. Mesela zikreden zikredeni sever. O devamlı zikrediyor, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah… o birisi ona bir tespih veriyor şimdi hani zikredin diye tespih veriyor, ben seyrediyorum şimdi. Kabbaşi yaptı bunu, adam konuşacağım diye uğraşıyor. Ona bir baktı böyle, hiç konuşmadı. Gene o böyle konuşuyor böyle, yanında bir başkasıyla konuşacağım diye uğraşıyor. Ben de böyle seyrediyorum, ne yapacak şimdi diyorum ben. O böyle bir bakış fırlattı, anlamadı. Böyle bir baktı, anlamadı. Onun bakışları çok muhteşem. Seyrediyorum, ona tespih verdi. Allah’ı zikret diye. Ha, dedim. Bu dedim tamam. O elinden de hiç tespih eksik olmaz onun, devamlı elinde tespih var, devamlı.
Şimdi herkesin böyle bir bağlantı kurduğu bir yer vardır mesela. Onun mesela sırf zikirle bağlantı kurduğuna inanıyorum. Öyle bir sohbet etmesi falan yok fazla. Kıskanç, değil mi, ne yaptıydı mühendisin evinde? Böyle
tanıştık. Onunla da samimi olduk. Bir mühendis var orada, mühendis diyoruz da, müteahhit kendisi, mühendis mi aynı zamanda? inşaat mühendisi mi? Mühendis, müteahhit. Başka bir şeyhe intisaplı, bizi de çok seviyor. Otele geldi, davet etti, geliriz dedik. Tabi Kabbaşi’yi de davet etti, aynı zamanda o şeyhini de davet etmiş, onun kardeşi geldi. Kabbaşi bir ara abdest almaya çıktı. Öbür o kardeşi de, o da şeyh herhalde, değil mi Erdoğan? O da şeyh. O böyle bir zikir başlattı. Hiç unutmuyorum onun tavrını. Abdest aldı geldi. Böyle kollarını indirdi, böyle bir bakındı etrafa. Hani siz nasıl kimsiniz, zikrullahı başlatıyorsunuz, böyle hani ne oluyor? meydanı boş mu buldunuz yani, bu meydanın sahibi var. Hemen böyle ‘amin, el Fatiha’ dedi, bitti her şey. Dedim ya hiç dedim paylaşımcı değil, hiç değil. Sert. Kapattı gitti muhabbeti. Haydi dedi bana. Tamam bitti, gidiyoruz biz. Şimdi o mesela zikirle şey yapmış, etrafındakiler zikrederek onun, herkes zikredecek. Mesela işte kimisi vardır, hiç konuşturmaz etrafında hiç kimseyi. Böyle bir yol bulmuş. Kimisi vardır böyle, dereden tepeden konuşur, ona dereden tepeden konuşan lazım. Gıybetçiye gıybetçi lazım, iftiracıya iftiracı lazım, boş muhabbetçiye boş muhabbetçi lazım. Dünyayı seven, ahireti seveni sevmez. Ona dünya lazım çünkü, kadını erkeği.
Git bir kadın alışverişi seviyor, nerde ne var ona sor, başka bir şey sormana gerek yok. Hangi marka indirime girmiş, hangi marka nerde satılıyor ona sor. Neden? O bir de övünüyor, alışveriş kurdu o. Öyle olarak görüyor. Bunun gibi bütün topluluklar birbirlerini severler ve birbirlerini bulurlar. Birbirlerini bulurlar. Bunların haricinde bir şeyle adamın canı rahat durmaz çünkü. Allah bizi affetsin. Bunlar da ruhlar alemiyle alakalı. Yani ayan-ı sabitede, ayan-ı sabitede sen nereye gittin? Ayan-ı sabitede, ruhlar aleminden önce. Ben işi ayın-ı sabiteye bağlarım, ruhlar aleminden önce çünkü o. Ayan-ı sabitede kim kimle dost olduysa ruhlar aleminde de onlar onunla dost oldu. Devam edeceğiz. Saat online on var çünkü “Müzekkerden de yükselir, müennesten de. Bu kurudan, yaştan meydana gelen ruh-u hayvani değildir ki. Bu can, ekmekten kuvvetlenen yahut kah şöyle kah böyle bir hâle gelen can değildir.’ Burdan devam edeceğiz inşallah. Haklarınızı helal edin, bizden yana da helal olsun. El-Fatiha
maassalavat…Selamünaleyküm.
06 Temmuz 2024 TASAVVUF VAKFI MERKEZ BURSA
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları