Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 1231-1249. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 4 • 16/36

1231-1249. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin inşallah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak, hakkıhak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip, hakkı hakkı ile yaşayan, batılı batıl bilip batıldan uzaklaşan, batıldan kaçanlardan eylesin. Cenab-ı Hak Kur’an ve sünneti seniyyeye sımsıkı yapışıp, Kur’an ve sünnetiseniyyeyi yaşayan ve yaşatanlardan eylesin. Komple Ümmeti Muhammed’i Kur’an ve sünnet mücadelesi verenlerden eylesin. 1231.beyittenmesnevi okumalarına devam edeceğiz inşallah, Allah’tan bir şey gelmezse. Bu, malum karga, Hüthütün konuşmalarını dinleyince, onun bu özelliklerinin, söylediği özelliklerinin olmadığını iddia ediyordu, padişahın önünde; Hüdhüd de kendini savunuyordu. Genelde Hz. Pir bu tip beyitlerde, bu tip sohbetlerde bir taraf hakkın sesi, hakkın savunucusu; bir taraf da heva hevesin, şeytanın, kâfirlerin savunucusu olarak koyar. Hüdhüd burda hakkı savunan, hakkın sesi hükmünde; kargada heva hevesin, nefsin ve şeytanın sesi hükmünde. Ben öyle anlıyorum, öyle söyleyelim. inşallah uRahman, bizim de bu konudaki Cenabı Hak sizin de ferasetinizi açık eylesin inşallah. Hüdhüd konuşmaya devam ediyor, geçen hafta ne demişti Hüdhüd:“Sen de kâfirler sözünden bir kef harfi yani küfür sıfatlarından bir sıfat bulunsa pisliksin, necisin” hükmünü söylemişti. Çünkü hani ayet-i kerimede kâfirler necistir hükmü vardır. Onu söyledi. Hani sende de dedi bu kâfirlikten bir harf olsa, kâfirlikten küçücük bir sende bir zerre de olsa, sen necis hükmündesin dedi. Çünkü ortası yoktur, bir kimse ya iman etmiştir ya da iman etmemiştir, ikisinden birisidir. O yüzden iman etmediyse, onda küfür bulaşıklığı var ise onda küfrün tecelliyatı varsa, o iman etmemiştir.

O zaman o necistir. Hüküm açıktır bu konuda, inanmayanlar, kâfirler necistir hükmü diye ayeti kerime vardır. Bu da onun gibi, yani normalde eğer sende diyor küfür kelimesinin‘k’si dahi olsa sen yine necis hükmündesin. Devam ediyor Hüdhüd:

“Eğer kaza gözümü ve aklımı kapatmazsa ben tuzağı havada görürüm fakat kaza gelince bilgi uykuya dalar, ay kararır, gün tutulur. Kazanın bu çeşit hilesi nadir midir ki? Kaza ve kaderi inkâr edenin inkârı bile bil ki kaza ve kaderdendir.”

Bir kimsenin, eğer Cenab-ı Hak bir şey takdir ettiyse ona, onun üzerine bir şeyi tecelli edecekse bunu durduracak olan hiçbir güç yok. O zaman diyor kaza gelince bilgi uykuya yatar. Yani sen bildiğini unutursun, bildiğin gibi hareket edemezsin ve ay kararır sen yolunu aydınlatamazsın. Sen yolunu göremezsin çünkü orda Cenab-ı Hakkın kazası veyahut da takdiri tecelli edecektir. O yüzden kaza gözümü ve aklımı kapatmazsa diye başlar. Sufilerde de bir ibare vardır ya, sufi, illaki feraset nuru onda devamlı tecelli edip o önünü devamlı görecek diye bir kaide yoktur. Eğer bir şey senin başına örülecekse, senin gözün kararır görmez olursun. Eğer senin başına bir şey gelecekse sen bildiğin yolu şaşırırsın, bir bakarsın ki sen Konya’ya gideceğine hanyaya gitmişsin çünkü kader hani ağını örmek derler ya kader ağını ördü mü yapacak bir şey yoktur. Burdan sakın cebriyeye veya kaderiyeye düşmeyin. Kendi cüzzi irademizle yaptıklarımızdan sorumluyuz, kendi yaptıklarımızdan. Ama bizim başımıza gelecek olanı bizim tayin etme, takdir etme, onu önleme ve onu def etme noktasında bir dairede bu mümkün değildir. Bir dairede mümkündür. O nedir? O kaderi hani devamlı ben sohbetlerde ikiye ayırırım ya, mutlak kader derim. Mutlak kader nedir? Cenabı Hakk’ın kendi zatı ulûhiyetinde olan ilimdir. O kaderdir. Onun hükmü verilmiştir. Kaidesi bellidir, hesabı kesilmiştir. O tecelli edecektir ama sen ama sadaka ile ama oruçla ama dua ile başına gelecek olan bela, musibet, kazayı def edersin. Bu ne demek? Bu tecelli etmeyecek demek değil.

Allah rahmet eylesin, üstadım onu öyle tevil ettiydi, Mustafa Efendi dedi, rüyanda dedi kaza yapıyor musun? Yapıyorum efendim dedim, arabayı böööööyle dedi deviriyor musun? Deviriyorum efendim dedim. işte oğlum dedi zahirde olacak olan kaza rüyada maneviyat da geçiyor dedi. Maneviyatta sıkıntılar yaşarsınız, onlar rüyada geçiyordur, yani rüyanızda sıkıntı oldu, problem oldu, şu oldu, bu oldu, senin başına gelecek olan bir şey rüyada geçti, rüyada o tecelli etti. Tecelli etmemezlik etmedi, tecelli etti. Bakın tecelli etti. Nereden? Manada tecelli etti, rüyada tecelli etti ve Allah’ın tabiri caizse hükmü yerine geldi mi? Evet. Rüyanda çok hasta oldun, çok hasta oldun. Nice hastalar oldun, rüyandatecelli etti. O hastalık manada geçti.

Trafik kazası geçirdin işte ölümlerden döndün, araban pert oldu veyahut da işte cezaevine girdin çıktın, rüyanda şu oldu, rüyanda bu oldu, yangın geçirdin, battın, iflas ettin, şu oldu, bu oldu. Bunların hepsi de rüyada geçti. Hazreti Pir’in deyimiyle rüyanda diyor senin kolunu kesseler, sabah diyor kendine gelir gelmez elini kolunun üzerine atarsın ve bakarsın ki diyor kolun yerinde duruyor. Derin bir oh çekersin, hamdedersin. Neden? O kol yerinde duruyor. illaki rüyada geçecek diye bir kaide mi var? Hayır. Başına tecelli edecek mi? Evet. Çünkü sen elinden çıkanlardan sorumlusun. Sana geleni durduracak. Sen gelecek olanı yok edecek, sana gelecek olanı önleyecek, senin bir yapabilecek bir şeyin yok. insanlar ise bunu Ahmet’ten, Mehmet’ten bilir. Ondan bundan bilir. Sana gelecek olan gelecek, bunu durduracak olan Allah’tan başka hiçbir şey yok. Ahmet, Mehmet orta yerde vesile. Vesile! Sen kendince, kendi nefsine sahip çıkmaya çalış. Senin nefsinden bir kötülük çıkmasın. Senin nefsinden bir kötülük çıkarsa sorumlusun ondan, sana gelecek olanı durduracak hiçbir güç yok.

Ahzap Suresi ayet 38: “Allah’ın emri takdir edilmiş bir kaderdir.” Cenabı Hak senin üzerinde bir şey emrettiyse, bu Allah’ın takdiridir ve bu bir emirdir. Bu senin üzerinde tecelli edecek yani bu ilmi ilahide bu yazıldıysa sana, bu senin başına gelecek ilmi ilahide yazıldıysa. Bunun değişmesi veyahut da benim dediğim gibi rüyada geçmesi, levh-imahfuzda veya levh-i mahfuzdan kopup gelirken, ‘kalemin cızırtısını duyuyordum, hala da yazıp bozuyordu’ dediği yer, levh-i Mahfuz. Benim dediğim, mutlak değişmeyen kader, ilmi ilahi. Allah’ın zatında duran ilim. Daha henüz levh-i mahfuza gelmemiş, levh-i mahfuza henüz daha indirilmemiş. Allah’ın kendi zatı ilahisinde olan kader, mutlak kader, değişmeyen kader, bu değişmeyen kader. Levh-i mahfuza yazdığı, o değişmeyenden, orada değişmesi duayla, ne bileyim işte cömertlikle, herhangi iyi bir amel ile, evet. Yani o kimse imanı tercih etti, Cenabı Hak ona imanı verir mi? Evet ama sonuç itibariyle biz kaderin üzerinde çok fazla konuşmak istemeyiz. Çünkü normalde kaderin üzerinde çok konuşanlar, hep bir bataklığa gitmişler. Hadisi şerifleri teker teker sıralayaraktan kader konusunu kapatayım. Tirmizi: ‘Biriniz kaderin hayrına da şerrine de iman etmedikçe iman etmiş olamaz. Başına gelecek olanın mutlaka geleceğini, başına gelmemesi mukadder olanın da mutlaka gelmeyeceğini bilmedikçe iman etmiş sayılmaz bir kimse.’ Tirmizi’de geçen hadisi şerif. O zaman bizim başımıza gelecek olan, gelecek. Bunu durdurmanın, bunu ötelemenin, bunu değiştirmenin bir imkânı var mı? Hayır. Biz buna iman ettik, bu değişecekse de Allah değiştirecek bunu. Bakın bu değişecekse de bunu değiştirecek yegâne güç, kuvvet, kudret, Allah’a ait. ibn Abbas: ‘Ben Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem in arkasındaydım.

Bana şöyle buyurdu’.(Ben bu hadisi şerifi çok sizlere aktarırım ya.) ‘Ey oğul! Ben sana bazı hususlar tavsiye edeyim.’ (Başka bir rivayette: ‘Ey oğul! Beni iyi dinle. Buyur ya Resulullah. Ey oğul, beni iyi dinle! Buyur ya Resûlullah! (Bu başka bir metinde de öyle geçer.) Allah’ın emirlerine sarıl ki Allah da seni korusun.’

Bakın korunmanın yolu, Allah’ın emirlerine iyi sarılmakta. Allah’ın emirlerine iyi sarıl ki Allah seni korusun. Sen heva ve hevese dalma. Sen şeytanın yolundan gitme. Sen hak ve hakikatin yolundan git. Allah’ın emirlerine sımsıkı sarıl. Senin koruyucun Allah Celle Celalühü. Allah’ın emir ve yasaklarına riayet et ki Allah’ı karşında bulasın. Allah’ın emir ve yasaklarına riayet et ki Allah’ı karşında bulasın. Bu biraz daha böyle tevhidin daha yüksek aşaması. Allah’ın emir ve yasaklarına iyi riayet et. Allah’ı karşında bulasın. Demek ki emir ve yasaklarına riayet etmezsen Allah’ı görüyormuşçasına yaşaman mümkün değil. Allah’ı görüyormuşçasına yaşamak, Allah’ın emir ve yasaklarına riayetten geçti. Hani bu sufiliğin, tasavvufun en önemli delillerinden birisidir ya, Allah’ı görüyormuşçasına yaşamak. iman islam, ihsan. Cibril hadisinden, sonunda ihsan nedir? Allah’ı görüyormuşçasına yaşamandır. Bunun anahtarı neymiş? Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmekmiş. Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmeyen bir kimsenin ihsan mertebesine ulaşması mümkün değil. Devam ediyor: ‘Bir şey istediğinde Allah’tan iste.’ Bir şey mi isteyeceksin, bunu Allah’tan isteyeceksin. Bunu Ahmet’ten, Mehmet’ten, Hatice’den, Emine’den değil; bunu şeyhinden pirinden, değil; bunu siyasetçiden, bürokrasiden değil; bunu şu milletvekilinden, bu milletvekilinden değil Allah’tan isteyeceksin.

Yardım Allah’tandır. istenilecek kapı Allah’tır. ‘iyya kenabüdü ve iyya kenestain. Ancak Allah’a ibadet eder ancak Allah’tan yardım dileriz.’ Hiç kimseden yardım dilenmeyiz, hiç kimseden hiçbir şey istemeyiz, biz sufiler hiçbir şeyin dilencisi değiliz. Bizim bir tek dilenci olacağımız kapı vardır, o da Allah’tır (celle celalühü). Biz dilenen bir topluluk, biz dilenen bir kavim değilizdir. Allah’tan dilenir, Allah’a yaslanır, Allah’a dayanır, Allah’tan isteriz. Derdimizi Allah’a, hastalığımızı Allah’a, sıkıntımızı Allah’a havale ederiz. Deriz ki Malikü’l Mülk olan sensin, dilediğine rahmet eder, genişletirsin, dilediğine de darlık verirsin, dilediğine darlık verirsin! Senin darlığında genişlik, senin genişliğinde darlık hâlk edersin ki öyledir. Dilediğine darlık verir, dilediğine genişlik verir. Sen ibadet ettin diye sana özel, hususi seni imtihan etmeyecek. Sana genişlik verecek diye Allah’a iman etme öyle. Allah; ne kadar çok ibadet edersen et, dilerse sana darlık verir. Ne kadar Allah’a yakın olursan ol, Allah sana dilerse zorluk verir. Bu Allah’ın kendi takdiri iledir, bize düşen kulluktur. Biz Allah’a kulluk ederiz, biz Allah’tan

isteriz. Biz Allah’a dileniriz. Bizim insanlardan, bizim bürokrasiden, bizim siyasetçilerden, bizim herhangi bir makam ve mevkiden bir şey dilenmemiz olmaz. Biz ne eşimizden ne çocuklarımızdan ne akrabalarımızdan bir şey dilenmeyiz, dilenmek Ümmeti Muhammed’e caiz görülmemiştir. Çok naçar kalırsanız diyor temiz yüzlülerden bir şey isteyiniz, çok naçar kalırsanız! Sufiler için geçerli değildir, bu avam insanlar için geçerlidir. Avam insanlar için! Biz dilenmeyiz.

O yüzden bir şey isteyeceksek Allah’tan isteriz, bir yardım talep edeceğin zaman da yine Allah’tan talep et. Biz Allah’ın yardımını isteriz. Biz Allah’tan yardım talep ederiz. Hatta bir başka hadis-i şerifte ayakkabınızın bağı dahi dedi, ayakkabınızın bağını dahi bir kimseden istemeyin. Hz. Ebubekir(r.a) hazretleri, halife. Elinden kamçısını düşürdü, devesini ıhıldattı, otutturdu, indi, kamçısını aldı. Dediler ki ya Emire’l Müminin, bize söyleseydin biz senin kamçını verseydik, dedi ki arkadaşım, kardeşim, benim canım sevgilim, ben Muhammed i Mustafa’ya söz verdim, bana dedi ki hiç kimseden hiçbir şey istememeye bana söz ver, Ben de sana cenneti söz vereyim. Biz ona söz verdik, dedi hiç kimseden hiçbir şey istememeye. Başka bir hadis-i şerifte yine başka bir sahabeye ayakkabınızın bağı dâhildir diyor, yani ayakkabının bağı düştü, elini kaldıracaksın, Ya Rabbi ayakkabımın bağı düştü, bana bunu buldur diyeceksin.

Bakın bu imanın kemal noktası. Dişin ağrıdı, ya Rabbi, ben bu akşam sohbete gideceğim, sohbette beni bekleyen kardeşlerim var. Dişimin ağrısına derdime bir deva. Sohbet esnasında seni anlatırken benim kafam zonklamasın. Ben senin dinini tebliğ ederken, benim dişim zonklamasın. O esnada benim dişimin ağrısına deva! Allah’tan isteyeceksin bunu, biz şimdi dünya üzerindeki deccaliyetin kurduğu ilaç sisteminden devayı bekliyoruz. Başın ağrıdı, bir tane hap at, ay omuzun ağrıdı git bir tane daha hapat, kesmedi bir tane daha hapat, kesmedi bir tane daha hap at. Allah’tan istemeyi unuttuk! Allah muhafaza eylesin.

“Şunu da iyi bil ki bütün ümmet sana bir fayda vermek için bir araya gelse ancak Allah’ın sana takdir ettiği hususta fayda verebilirler.” Bütün insanlar ayağa kalksa ve bütün insanlar sana fayda vermek için canhıraş uğraşmayakalksalar ancak Allah’ın takdir ettiği alanda sana faydalı olabilirler. Allah takdir etmezse hiçbir kimsenin sana hiçbir faydası olmaz. “Yine bütün ümmet sana zarar vermek için bir araya gelse ancak Allah’ın sana takdir ettiği hususta sana zarar verebilirler, artık kalemler kaldırılmış ve sahifelerin mürekkepleri de kurumuştur.” Bütün ümmet de sana zarar vermek için bütün topluluklar ayağa kalksa sana zarar vermek için el birliği yapsalar, Allah izin vermedikçe sana zarar veremezler. Allah’a olan imanınızı

kemale erdirin, insanlar size zarar veremez Allah müsaade etmedikçe ve bir zarar dokunduysa sana, Allah ona izin vermiştir. Allah’a yalvar yakar, Allah’a yaslan, Allah’a dayan. Evet, Tirmizi’de bu hadisi şerif. Kadere inanmak, iman esaslarındandır. Biz kaderin varlığına iman ederiz. Kader’in varlığına iman etmeyen iman etmemiştir. Kaderin varlığına iman etmeyen, kadere iman etmeyen, iman etmemiş sayılır.

Kimi hatırlayacaksınız böyle söylediğimde? Şimdi diyeceksiniz ki yine bir taraflara salvo atışında bulunuyor. Kim kadere iman, imandan sayılmaz, imanın böyle bir rüknü yok diyen kim? Mustafa islamoğlu. Soy ismi islamoğlu, çok güzel soy ismi. imanlı kimse mi bilmeyiz ama kadere imanı imandan saymadığına dair beyanları var. Bunları biliyor eski arkadaşlar, bilirler, ben önceden isim zikretmezdim, artık isim zikrediyorum, artık ben bunların isimlerini söylüyorum, cemaatlerini söylüyorum, tarikatlarını söylüyorum. Ümmeti Muhammed bilir bilmez bunlara bulaşıyor çünkü. Bir bakıyorsun adam kadere imanı, kadere imanı imandan kabul etmiyor. Bununla alakalı açıklamaları var. Bunları ben normalde kendim duydum, dinledim. O yüzden ismini açık bir şekilde söylüyorum ve takip ettiğim kadarıyla da buradan geri dönmedi, burda sabit duruyor. Burdan geri dönmediği için kadere iman farz, kazaya iman etmek farz. Kader’in Allah’a ait olduğuna, kazanın Allah’a ait olduğuna inanmak farz. Bir kimse kadere iman etmiyorsa imanı iman değildir. Hayrın faydasının, şerrin zararının Allah’tan olduğuna inanmak da kadere imana dâhildir. Hanefilere göre söylüyorum bunu, Hanefilere göre!

‘Acının acılığı, tatlının tatlılığı, hayrın faydası, şerrin zararı hep Allah’tandır. Kader, bu mutlak manada değişmez. Allah’ın kaza ve kaderine rıza göstermek gerekir. Kader fayda, zarar, güzellik, çirkinlik ve bunları kaplayan zaman ve mekânla, bunlar üzerinde tereddüb eden sevap ve azap cinsinden yaptıklarının hepsini bulunduğu durumda tayin etmektir.’ Bu okuduğum alıntı nerden? Fıkh ı Ekberden, imamı Azam’dan. Aliyyül Kar’i şerhinden, açık ve net, hususi ordaki pasajı aldım koydum buraya. Bu Mustafa Özbağ’ın analizi değil. Bu direkt imam-ı Azam’ın sözü. imam-ı Azam’ın içtihadı ve dolayısıyla Hanefilerin ve Maturidilerin direkt kaidesi, evet ama kadere iman, Şafi’de de Maliki’de de Hanbelî’de de aynıdır, değişen yoktur. Çünkü akideyle alakalıdır bu mesele, inanç meselesidir. Allah muhafaza eylesin.

Ebu Davut’tan hadisi şerif: ‘Kaderi tartışma konusu yapanlarla ne oturun, ne de onlarla bu konuyu konuşun.’ Demek ki bir kimse kaderle alakalı tartışma yaparsa cahil insandır. Onunla oturup tartışılmaz. Onunla oturup konuşulmaz. Hadis-i şerif bunu yasaklamıştır. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yasağına tabi olun. Kaderle alakalı

tartışan kimselerle oturup konuşmayın, onlarla tartışmayın. Kadere iman meselesinde, kadere iman yoktur kader diye birşey yoktur veya kadere iman imanın rüknü değildir diyen bir kimsenin peşinden gidilmez. Onun söyledikleri dinlenilmez. Net! Net hadisi şerif. Evet, yine ibni Mace naklediyor. Kimden? Hz. Aişe Radıyallahu anh hazretlerinden:‘Kim kader hakkında bir şey konuşursa kıyamet gününde ondan sorulur, kim de bir şey konuşmazsa kıyamet gününde bu hususta sorguya çekilmez.’

Demek ki kaderle alakalı bilir bilmez herkes işkembe-i kübradan konuşmayacak. Bence kader böyledir, sence kader şöyledir meselesi değil bu. Biz kaderin varlığına iman ederiz, kader denilen bir olgu vardır. Buna iman ederiz. Bu nedir? Kıyamete kadar olacak olan şeylerin yazılmasıdır, başımıza gelecek olan şeylerin yazılmasıdır. Ebu Hureyre’den: ‘Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem , bizim yanımıza çıktı, bu esnada bizler kader hakkında tartışıyorduk. O kadar öfkelendi ki yüzü kıpkırmızı oldu. O kadar kızdı ki iki şakağında sanki nar taneleri varmış gibi oldu. Sonra şöyle buyurdu:‘Siz bununla mı emrolundunuz yoksa ben bununla mı gönderildim? Sizden öncekiler bu hususta tartıştıkları için helak oldular. Bir daha onun hakkında tartışmayacaksınız’ Demek ki kader hakkında ne yapacağız? Tartışmayacağız. Yok, öyle miydi yok böyle miydi demeyeceğiz. Allah muhafaza eylesin. Huzeyfe naklediyor radıyallahu anh hazretleri. Ebu Davut nakletmiş: ‘Her ümmetin bir mecusisi vardır. Bu ümmetin mecusisi de kader yok diyenlerdir. Onlardan ölenlerin cenazelerinde bulunmayın, hastalananları da ziyaret etmeyin, zira onlar deccalın cemaatidir. Onları deccale katmak için Allah’ın üzerine bir hak olmuştur.’

Demek ki kader yoktur diyenlere ne yapacakmışız? Cenazelerine katılmayacağız. Bir Müslüman kimin cenazesine katılmaz? iman etmeyen, küfrü sabit olan bir kimsenin cenaze namazı kılınmaz. Küfrü sabit olan, küfrü sabit olan bir kimsenin cenaze namazı kılınmaz. Müslüman mümin, küfrü sabit olan bir kimsenin cenaze namazına gitmez. Hz. Ömer radıyallahu anh hazretleri, Huzeyfetü’l Yemâne’yi takip ederdi. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, münafıkların listesini ona vermişti. Bir sahabe vefat ettiğinde Huzeyfetü’l Yemani namaza gidiyorsa o da giderdi. Liste onda olduğu için. O sırdı. Sebep? Münafığın münafıklığı açıkça belli ise onun cenaze namazı kılınmaz. Bir kimsenin küfrü açıkça sabit ise onun cenaze namazı kılınmaz. Bakmayın siz şimdi Türkiye’de camiye kimi getiriyorlarsa namazlarını kılıyorlar. Yine Aişe(r.a) hazretlerinden, Bezzar nakletmiş: ‘Kaderden kaçmak bir işe yaramaz, buna karşılık dua etmek yararlı olur. Sanırım kader inmedikçe dua edilir dedi. Dua bela ile karşılaşır, kıyamete kadar birbirleriyle mücadele ederler.’ Yani kaderi değiştirecek olan,

senin başına gelecek olan kazayı değiştirecek olan şeylerden birisi ne? Dua. Dua edin, birisine cömertlik, tasadduk edin. Bunlar sizin başınıza gelecek olan bela ve musibetleri değiştirilecek olan ameller. Allah bizi o amellerle amellendirsin inşallah. Konu başlığı:

“Âdem Aleyhisselam’ın hikâyesi:

Açıkça emre uyup tevili terk etmede gözünü kaza ve kaderin bağlaması. ‘Allem el esma’ya bey olan, her damarında yüz binlerce ilim bulunan insanlar atası. Her şeyin adını nasılsa öylece bilmiş, sonunda ne olacaksa sonuna kadar da agâh olmuştu. O, eşyaya ne lakap verdiyse değişmemiştir. Çevik dediği tembel çıkmamıştır. Sonunda mümin olacak kimseyi önceden gördü; sonunda kâfir olacak adam da ona belli oldu. Her şeyin adını bilenden işit; ‘Allem el esma’ remzinin sırrını duy.”

Allem el esma’nın ne olduğunu anladınız mı? Allem el esma, esmaları bilen. Esmaları talim etmiş, esmaların ilmine vakıf olan kimse demek ve Bakara ayet 31, Cenabı Hak ne dedi:‘Allah âdemlere bütün bütün isimleri öğretmiş, sonra onları meleklere göstererek eğer sadıklar iseniz bunların adlarını bana söyleyin’ buyurmuştur. Yani Allem el esmaya bey olan, esmaya bey olan, yani bütün isimleri bilen, bütün isimlerin sıfatsal teccelliyatlarına aşina ve Cenab-ı Hakkın bizatihi bütün kendi sıfatlarını öğrettiği, hem insanların atası hem de dünya üzerine tecelli eden peygamberlerin ilki, insanların ilki, dünya üzerinde tecelli eden ve dünya üzerinde tecelli eden peygamberlerin ilki. Çünkü peygamberliğin atası Hz. Muhammed i Mustafa’dır. ‘O, toprak çamur iken ben peygamber idim. O su ve çamur arasındayken ben peygamber idim. Ben yaratılanların evveliyim.’(Hadisi şerif, bunlar). Varlığın evveli, yaratılanların evveli, Hz. Muhammedi Mustafa (s.a.v) ’in ruhaniyeti ve nuraniyetidir ve manada da peygamberlerin evveli kimdir? Yine Hz. Muhammedi Mustafa (s.a.v) ’dir. Diğeri kimdir? Yine Hz. Muhammedi Mustafa’dır sallallahü ve sellem . işte Cenab-ı Hak, Âdem Aleyhisselam’a bütün eşyayı ve bütün sıfatların ismini öğretti ve bütün eşyayı öğretti. Bugün masaya masa diyorsa insanlar, Âdem(a.s.) öğretti. Eşyanın isimleri ve Cenabı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatlarının mastarı Âdem Aleyhisselam ve Âdem Aleyhisselam bütün bu konuda kendisinden sonra da gelecek olan her şeyin ismini veren kim? Âdem aleyhisselam. Tevbe Suresi, ayet 35’te demişti ki: ‘ve demişti ki ey Âdem, sen eşinle birlikte cennette otur. Dilediğiniz yerlerde onun meyvelerinden bol bol yiyin. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın, yoksa ikiniz de zalimlerden olursunuz.’ ve Cenab-ı Hak Âdem’e bütün isimleri öğretti ve Âdem’e bütün isimleri öğrettikten sonra da Havva ile beraber, dedi ki cennette yiyin, için, gezin, dolaşın ama şu ağaca yaklaşmayın. Evet!

“Bize göre her şeyin adı, görünüşüne tabidir; nasıl görünüyorsa biz ona

öyle deriz. Fakat Allah’a göre iç yüzüne, hakikatine tabidir.”

Biz bakarız bir kimse insandır, insan suretindedir. Biz onu nedir, Ahmet’tir Mehmet’tir ismi ile söyleriz ama onun gerçekte ne olduğunu bilmeyiz. Sen onu senin arkadaşın Ahmet olarak görürsün. Doğrudur gördüğün ama hakikat midir? Şüphelidir. Sebep? Çünkü Cebrail Aleyhisselam Dıhye suretinde geliyordu. Dıhye aleyhisselam, tabiri caizse erkek güzeliydi, yakışıklıydı, boyu posu böyle albenisi vardı, cazibeliydi. Meşhur ya, iman islam, ihsan hadisi şerifi. En sonunda Allah resulü sahabeye sordu. Bu soruları soran kimdi, tanıdınız mı? Sahabe dedi ki Dıhye idi. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dedi ki ‘hayır, o Dıhye değildi, o Cebrail kardeşimdi, size dininizi öğretmeye geldi’ dedi. Demek ki görüntüde Dıhye ama gerçekte ne? Cebrail Aleyhisselam. Ayeti kerime, Meryem annemizle alakalı: ‘Derken biz de ona ruhumuzu göndermiştik de tam bir insan olarak görülmüştü ona.’ Cenab-ı Hak Meryem’e; bu bazı rivayetlerde ve hadisi şeriflerde Cebrail Aleyhisselam olarak geçer, Cebrail Aleyhisselam’ı gönderdi isa’yı üflemek için ve Meryem annemiz onu bir insan suretinde gördü.

Çünkü Cenabı Hak Cebrail’i ona insan suretinde gördü ve meşhurdur ya Meryem dedi ki: ‘Ben iffetli bir kadınım, benden uzak dur, eğer Allah’tan korkuyorsan’ dedi ona. Ondan sonra Cebrail aleyhisselam açıkladı ona, dedi ki ‘Ben Allah’ın elçisiyim. Ben sana bir oğul üflemeye geldim, ben Allah’ın elçisiyim.’ dedi. ‘Allah’tan kork’ diye. Meryem annemiz öyle söyledi ki tabiri caizse Cebrail aleyhisselamın tüyleri diken diken oldu. Hani biz öyle tabir ederiz ya yani korkudan tüylerimiz diken diken oldu, irkildik, ürperdik. Cebrail Aleyhisselam’a öyle Allah’tan kork dedi. Cebrail Aleyhisselam tabiri caizse irkildi ve ondan sonra ona dedi ki ben Allah’ın elçisiyim. Demek ki bu varlık tecelliyatında mümkün. Cebrail Aleyhisselam insan suretinde görünebiliyor veya bir melek insan suretinde görünebiliyor, Dıhye suretinde görüldüğü gibi. Meryem annemize bir insan silueti şeklinde Cebrail aleyhisselamın göründüğü gibi.

Demek ki biz baktığımızda onu insan şeklinde görebiliriz ama hakikati melek olabilir. insan şeklinde görebiliriz ama hakikati cinni olabilir. insan şeklinde görebiliriz ama hakikati şeytan olabilir. Bunun hakikatini görecek göz gerek. Eğer o göze tabi değil isekherkes ne görüyorsa onu görürüz. Niçin bir olayda iki şahit gerekir? Niçin kadınlardan dört şahit gerekir? Kadınlar daha duygusal çünkü. Onlar daha farklı görebilirler. Onların çabuk maneviyatları açılır. Erkeklerden daha çabuk açılır, daha çabuk kapanır. Anında onlar hal anlatmaya başlar, erkekler de der yalan söylüyor bu ya! Onların çabuk açılmıyor ya! Bazen olur, mesela adam derviş, işte bir yıl, iki yıl, üç

yıllık, dört yıllık derviş, ondan sonra, tık yok adamda. işte hanımını derviş etmek için uğraşıyor, çaba sarf ediyor, bilmem ne, bir sürü şey yapıyor, hanımı geliyor, bir sohbete kalıyor, bir zikrullah yapıyor, ben halimde böyle gördüm, zikrullahta böyle gördüm, adam diyor yalan söylüyor ya! Ha sen söylesen, yalan söylüyor diyeceksin o diyeceğin olacak mıydı?

En güzelini de bizim izmitli Gürcan söyledi. Kendi burda yok ama helalleşirim onunla. Efendim, bu nasıl bir iş dedi. Ne oldu Gürcan dedim. Dervişlik yapan benim, rüyayı gören bizim hanım dedi. Şey de atladı, bizim Cemil. Sen dedi yanlış yerde yatıyor olabilirsin dedi. Dervişlik yapan benim dedi, derse gelen, ders çeken, zikrullah yapan benim, ondan sonra, rüyayı gören bizim hanım, dedi ondan sonra. Oğlum ne yapıyorsun dedim, tecelliyat öyle demek ki dedim ben. Vallahi bilmiyorum dedi. Ondan sonra Cemil atladı Yer değiştirin olmazsa dedi. Hani hanımın yattığı yerde görünüyordur gibisinden! Olur böyle şeyler. Kadınlar çünkü çabuk hal görüyorlar gerçekten de. Yani bu böyle şeyle, tecrübeyle sabit. Erkeklerde alma verme çok ya, borçtu, harçtı, dertti, ev bakacak, elektrik parası, su parası, şu parası, bu parası… Adamların işi çok! Adamlar dünyaya daha fazla meyilli. Kadınlar biraz kendilerini maneviyata attı mı tamam, kanatsız uçuyorlar. Bizimkilere beş kanat tak, şurdan heykele inemiyor bizimkiler, yolda düşüyorlar. Ama öbürküler kanatsız uçuyorlar maşallah. Allah muhafaza eylesin. işte normalde demek ki o öyle, bu böyle görünebilir mi? El-cevap görünebilir. Sufilerde bu çok önemlidir. Sufi dünyada bu çok önemlidir.

“Musa’ya göre sopasının adı asa, Yaratan yanında ejderha idi.”

Musa Aleyhisselam’a bir asa verdi. Kim verdi asayı? Kimin yanına gitmişti, kimin koyunlarına baktı? Adama bir tokat vurdu, adamın birisine, adam öldü. Sonra kaçtı, kimin yanına gitti? Efendim? Şuayp’in yanına. Biraz Peygamberler tarihi okuyun. Şuayp’in kızıyla tanıştı. Nerde? Çeşmenin başında. Ah o çeşme başları! Ondan sonra Ferdi’den dinle ‘Çeşmenin başına gitmez olaydım.’ Şuayp’in kızını da nerde gördü? Çeşmenin başında gördü. Ona yardımcı oldu. O da dedi ki tabiri caizse beğendi Musa’yı. Dedi ki babama yardım et, babamın koyunları var. Gitti Şuayp’in yanına. Şuayb aleyhisselamla anlaştı. Asayı ona kim verdi? Şuayb aleyhisselam verdi. Bildiğiniz asa. Ama öyle süslü asalardan değil. O var ya hani tarihi tasavvuf, ondan sonra, ehlinin kullandığı böyle bir çatallı bir arsa var ya, kocaman, boylarından fazla, hani böyle küt küt gidiyorlar. işte öyle bir asa. Yani asa dediğimde şimdi baston değil. Asa ayrıdır, baston ayrıdır. Şimdi baston kullanıyorlar. Baston değildir sünnet olan. Sünnet olan asadır. Aynı o şekilde, hani böyle, böyle bir kıvrımlığı var ya, aşağı doğru geliyor, bunun gibi. Asa o. Kim verdi? Şuayb Aleyhisselam verdi. Ona bir asa verdi. Neden?

Koyunları güdüyor ya. Hani meşhur ya kıssa, Cenab-ı Hak sordu, ‘ya Musa, elindeki nedir?’ Asadır demedi. Nerde? Tur-i Sina’ya gittiğinde. Dedi ki:‘Ben bununla hayvanlarıma dedi ağaç dallarını silkelerim, buna yaslanırım, buna dayanırım, bununla hayvanlarımı yırtıcı hayvanlardan korurum, bununla şunu yaparım, bununla bunu yaparım. En sonunda bu asadır Ya Rabbi’ dedi.

Diğer peygamberler dedi ki bunu Miraç hadisesinde Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri naklediyor, peygamberlerin konuşmalarını. Diğer peygamberler dediler ki ‘ya Musa, Allah’ın önünde neden bu kadar sözü uzattın da edepsizlik ettin’, dedi ki ‘ben sevgiliyle bir kelime daha nasıl fazla konuşabilirim diye düşündüm, biraz daha onunla zaman geçirmek için böyle anlattım’ deyince herkes sustu. O asa, bakın Şuayb’ın elinde, tahtadan bir ağaçtan bir asaydı. Musa’nın elinde de ağaçtan bir asaydı. Ağaç dalı ve Musa aleyhisselam Firavun’un karşısına çıktı, Firavun’un karşısına çıkınca, Firavun’un müneccimleri, Firavun’un dalkavukları, yalakları, salakları, büyücüleri, Firavun’un avanesi yarıştılar ya, dedi ki kim maharetini gösterecek? Musa aleyhisselam dedi buyrun siz gösterin, onların çok hoşuna gitti. Çünkü onlar sihirle büyü ile ilgileniyorlardı. Dediler ki Musa’nın gözünü biz boyarız burda. Bütün herkes sihirlerini yaptılar, kırkı birden her şeyini attı. Cenab-ı Hak Musa’ya vahyetti. Dedi ki: ‘Elindeki değneği, elindeki asayı Allah’ın ismini an, at.’ Musa(a.s) da ‘Bismillahirrahmanirrahim’ dedi, asayı orta yere attı, asa kocaman bir ejderha oldu, başladı oynamaya. Canlı, kocaman bir ejderha olup bütün müneccimlerin, büyücülerin büyülerini, hepsini de yutuverdi. O kocaman ejderha olunca, Musa aleyhisselam korktu, bıraktı, kaçmaya gitti. Tabiri caizse kaçtı. Cenab-ı Hak durdurdu onu. Dedi ki ‘dur ey Musa, dur!’ Durdu. Dedi ki: ‘Korkma, sen benim katımda peygambersin. Benim peygamberlerim korkmaz.’ Ondan korkuyu attı ve müneccimler dediler ki asanın yaptığına Musa da şaştı. Musa’nın Rabbine iman ettik dediler. Görüntüde neydi? Bir odun, görüntüde odundu ve Şuayip onu elinde, odun olarak elinde taşıdı onu. Ondan sonra çobanlığını yapacak olan Musa’ya verdi. Musa da elinde odun olarak onu taşıdı. Bir asa olarak taşıdı. Sonra Firavun’ un önüne gittiğinde onun önüne atınca kocaman bir ejderha olunca kendisi de korktu, kaçtı. Demek ki görüntüde asa, gerçekte ne? Ejderha ama görüntüde ne? Asa.

Nice o zaman bizim sopa olarak gördüklerimiz ejderhadır, ejderha gördüklerimizde sopadır. Nice kuvvetli gördüklerimiz zayıftır, zayıf gördüklerimiz çok kuvvetlidir. Nice insan suretinde melek vardır, bilemeyiz. Nice insan suretinde şeytan vardır, bilemeyiz. Nice insan suretinde kâfir cinni vardır, bilemeyiz. Nice insan suretinde mümin vardır, bilemeyiz. Biz onu insan suretinde görebiliriz. Nice insan suretinde insanlar var, hayvandan daha

aşağı mahlûk. Kur’an’la sabit, hayvandan daha aşağı mahlûk ama insan suretinde. Onun hayvandan daha aşağı mahlûk olduğunu görecek göz gerek.

O zaman niceleri vardır ki bir şeyin görüntüsü, görünüşü bize pek tatlı gelebilir, tabii gelebilir. Bir çocuk için deniz suyu da sudur, göl suyu da sudur ancak onu içince tadını fark eder. Çocuk gitse deniz suyunu ne görür? Tatlı su olarak görür. Çünkü gördüğü su hep tatlıdır. Ne zaman denizden içince onun normalde tuzlu su olduğunu o zaman anlar. Öbür türlü görünüşte tatlıydı, tuzluydu, şekerliydi sirkeliydi… Su sudur, ancak tadan suyun evsafını öğrenir, öyle değil mi? Bu da onun gibi, nice şeyler vardır ki görünüşlerine bakar, öyle konuşuruz. Öyle onları biliriz.

“Bu âlemde Ömer’in adı puta tapandı. Hâlbuki ta ‘elest’te onun ismi

Yani baktığımızda Ömer, Hz. Muhammedi Mustafa (s.a.v) , peygamberliğini ilan edince küfür ehli idi ama elestte, ruhlar âleminde, mümin idi. Ebu Cehil’in adı Ebu’l Hikem’di Muhammedi Mustafa (s.a.v) tecelli edinceye kadar. Neydi? Ebul Hikem, yani hikmetin babası ama Muhammedi Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri tecelli edince, o cehaletin babası olduğu çıktı meydana ama o güne kadar hikmetin babası olarak görünüyordu.

Demek ki nice görüntüde kâfir olan bilinenler vardır, gerçekte mümindir, nice bizim görüntüde mümin gördüklerimiz vardır ki hakikatte kâfirdir. Bilemeyiz. Nasıl hakikatte kâfirdir? Biz onu görüyoruz, namaz kılıyor, harika! içini biliyor muyuz? Hayır. Bizim gibi namaz kılıyor, hakikatte biz içini görüyor muyuz? Hayır. Bizim gibi oruç tutuyor, hakikatte içini biliyor muyuz? Hayır. Harika Kuran-ı Kerim okuyor, hakikatte biz onun içini biliyor muyuz? Hayır. Bunun gibi.

“Bizim yanımızda adı meni olan şey, Hak yanında şu benlikte zahir

Biz onu böyle küçücük bir meni görüyoruz ama gerçekte hakkın katında suret, insan sureti ama küçücük meni. Bir hücre, bildiğiniz hücre, küçücük hücre, mikroskopla görünen bir hücre ama o hakikatte hak katında, insan sureti. Bütün insan onun içinde saklı gizli.

“Bu meni yokluk âleminde vardı, eksiksiz, artıksız aynen Allah’ın ilminde mevcuttu. Hâsılı Allah indinde sonumuz ne olacaksa hakikatte adımız o olmuştur.”

ilm-i ilahide Allah bizim ne olacağımızı biliyor. ilmi ilahide, son nefeste biz iman ile mi göçeceğiz, yoksa imansız mı göçeceğiz, ilm-i ilahide Cenab-ı Hak bildiğini yazdı oraya ama görüntüde Müslüman olarak gördük mü? Evet. ilm-i ilahi’de eğer Müslüman değil ise o son nefesinde küfre gidecek.

Biz onun son nefesinde küfre gidip gitmeyeceğini bilmiyoruz ama Allah biliyor. O son nefesinde iman edecek, bilmiyoruz. ‘Kâfir yaşadı, mümin öldü’, hadisi şerif. ‘Mümin yaşadı, kâfir öldü’, hadisi şerif. Nasıl? O son, hayatının son döneminde isyan etti, hayatının son döneminde tövbe etti. Bilemeyiz ki!

Hadisi şerif, uzun biraz ama hakkınızı helal edin; Buhari, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizi’de geçiyor: ‘Biriniz yaratıldığında, birinizin yaratıldığı zaman annesinin karnında kırk gün nutfe, sonra kırk gün kan pıhtısı olarak, sonra da kırk gün bir çiğnem et olarak cem edilir. Sonra Allah ona dört kelime ile bir melek gönderir. Rızkı, eceli, ameli, şakı veya sakı olduğu yazılır. Sonra ona ruh üfürülür. Kendinden başka hiç bir ilah olmayana yemin ederim ki biriniz kendisiyle onun yani cennetin arasında bir arşın kalana kadar cennet ehlinin ameli gibi amel eder. Derken yazgı onu geçer ve ölmeden önce cehennem ehlinin ameli gibi amel eder ve cehenneme girer. Şüphesiz biriniz kendisiyle onun cehennemin arasında bir arşın kalıncaya kadar cehennem ehlinin ameli gibi amel eder de yazgı onu geçer de cennet ehlinin ameli gibi amel eder ve cennete girer.’ Biz ilmi ilahiyi bilmiyoruz. Başka bir hadisi şerifte de: ‘cennetlik olanlar cennetlik amel işlerler, cehennemlik olanlar da cehennemlik amel işlerler, onlar onu severler’ der. Demek ki biz işin hakikatini bilmiyoruz. O yüzden biri normalde gerçek manada mümin mi kâfir mi olduğuna da hükmetme noktasında değiliz. Allah bizi affetsin inşallah. Allah, devam ediyoruz Hz. Pir’den:

“Allah, insana akıbetine göre bir ad koyar, halkın taktığı ödünç ada göre değil. Âdem’in gözü Allah’ın pak nuru ile gördüğünden adların hakikati ve içyüzü ona ayan oldu. Melekler onda Hak nurunu görünce hepsi ona yüzüstü secdeye vardılar. Adını andığım şu Âdem’i kıyamete kadar öğsem, vasıflarını saysam yine öğmekten acizim. Âdem bunların hepsini bildi fakat kaza gelince nehyi bilme yüzünden hataya düştü.”

Âdem bütün esmaları bilirdi, meselenin iç yüzünü de bilirdi ama ne yazık ki ne yazık ki ona kaza tecelli edince hataya düştü. Bakın hata olarak nitelendiriyor. Hz. Pir onu. Bununla alakalı benim çok hoşuma giden bir hadisi şerif var. Yine Miraç hadisesinden, Musa aleyhisselam ile Âdem aleyhisselamın arasındaki konuşma. Bu konuyu şerh eden harika bir konuşma: ‘Musa dedi ki: ‘Sen Allah’ın kendi eliyle yarattığı, ruhundan üflediği, meleklerine secde ettirdiği, cennette iskân ettirdiği, sonra işlediğin bir hatadan dolayı yeryüzüne indirdiği Âdem’sin.’dedi Âdem Aleyhisselam’a. Âdem ona cevap verdi. Âdem’in cevabı: ‘Sende Allah’ın risalet ve kelamı ile seçtiği, içinde her şeyin açıklaması bulunan levhaları verdiği, kendine yaklaştırdığı Musa’sın. Söyle bakalım, Allah Tevrat’ı ben yaratılmazdan kaç sene önce yazmış?’ Bakın henüz daha Âdem yaratılmadan önce, Cenabı-ı Hak

Tevrat’ı yazmış. ‘Musa dedi ki ‘40 yıl önce.’ Bu nerenin kırk yılı belli değil yalnız ha. Bu dünyanın kırk yılı mı cennetin kırk yılı mı arş-ı alanın kırk yılı mı, levh-i mahfuzun kırk yılı mı yoksa ruhların yaratıldığı perdenin kırk yılı mı yoksa ruhlar yaratılmazdan önceki hangi perdenin kırk yılı belli değil. Böyle kendi kendinize hemen dünyaya bağlamayın bunu, sakın ha! Evet, Dedi ki kırk yıl önce. ‘Âdem dedi ki: ‘Peki orada Âdem Rabbine asi geldi ve yolunu şaşırdı kaydına rastlamadın mı?’ Yani Tevrat’ta sen bu konuyu bilmiyor musun, rastlamadın mı? Henüz daha Âdem yaratılmazdan kırk yıl önce Tevrat yazılmış, diyor ki sen bunu orda okumadın mı? ‘Evet dedi. Beni yaratmadan kırk yıl önce, Allah beni yaratmadan kırk yıl önce Allah’ın hakkımda yazıp takdir ettiği şeyi işlememden dolayı mı beni kırıyorsun deyince Musa verecek cevap bulamadı.’ Nesai hariç altı hadis imamı bunu nakletmiş. Bazı rivayetlerde diyor ki Âdem Musa’ya galip geldi bu tartışmada. Âdem Musa’ya galip geldi.

Demek ki bir şey Âdem’e takdir edilmiş. O yasaklanan alana, yasaklanan ağaca, yasaklanan meyveye, her neyse bu, işte Tevrat’ta farklı, incil’de farklı bu konuda söylemler var. Yani Hıristiyan mitolojisinde veya Hıristiyan geleneğinde, kültüründe biraz farklı, işte Musevi geleneğinde, Musevi mitolojisinde farklı böyle bu konuda ama Âdem bir ağaca mı yaklaştı meyveyi mi yedi ağaca yaklaştı da mı öyle oldu veya ne oldu, bununla alakalı değişik söylemler var ve Taha 120-121’de de: ‘ama şeytan ona vesvese verdi ve ey Âdem sana ebedilik ağacımı ye, yok olmayacak bir mülkü göstereyim mi dedi. Bunun üzerine ikisi de ondan yediler.’ Demek ki onlarda böylece ne oldu? Cenab-ı Hakkın kazası onların üzerinde tecelli etti. 1250. beyitten devam edeceğiz inşallah. Siz uyumaya başladınız, demeyeyim ama böyle bazılarınıza günün yorgunluğu basmaya başladı artık, o yüzden sohbet de biraz uzun oldu, hakkınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Allah cümlenizden razı olsun. Sürç-i lisan ettiysek affola. Rabbim cümlemizi Kur’an ve sünnet seni sımsıkı yapışanlardan eylesin inşallah. El- Fatiha maassalavat. Amin.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 4 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-7-6 • Tasavvuf Vakfı Yayınları