Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 910-916. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 3 • 34/46

910-916. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamun Aleyküm. Alah gecenizi hayırlı eylesin, gündüzünüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşaallah. Bir cumartesi akşamı yine beraberiz. Allah izin verirse inşallah mesnevi okumalarına devam edeceğiz. Birinci cilt 910. beyitten inşallah. Allah izin verirse inşallah kaldığımız yerden devam edeceğiz. Rabbim bizlere anlayıp yaşamak, sizlere de dinleyip yaşamak nasip eylesin inşallah. Cümle Ümmet i Muhammed’i Kur’an ve sünnete sımsıkı yapışıp kur’an ve sünneti yaşayanlardan eylesin. Önemli olan yaşamak. Eğer bir kimse iman ettiği dini yaşayamıyorsa, inandığı bir felsefeyi hayata geçiremiyorsa bu gerçekten büyük bir tenakus, büyük bir eksikliktir. O yüzden bir kimse islama iman ettiyse, kur’an ve sünnete iman ettiyse, iman ettiği dini yaşamak için de mücadele etmeli, bunun için gayret sarf etmeli. Dinin en ince noktasına kadar yaşama savaşı vermeli. Eğer bu yaşama savaşını vermezse ne yazık ki o inandığını hayata geçiremeyenlerden olur. Rabbim bizleri onlardan eylemesin inşallah.

Geçen cumartesiden kaldıydık. Hani av hayvanları tevekkülü, çalışıp kazanmaya tercih etmeleri ile alakalı sohbet devam ediyordu. Hani dedilerdi ya kaderden çekilmekte perişanlık ve kötülük vardır, yürü tevekkül et ki tevekkül hepsinden iyidir. Yani aslana diyorlardı ki sen çalışma, sen avlanma ve çalışmadan avlanmadan biz senin senin önüne senin yiyeceğini getirelim. Böylece bütün herkes rahat etsin diyordu. Ve devam ediyorlardı arslana nasihat etmeye:

“Ey kötü hiddetli adam. Kaza ile pençeleşme ki kaza da seninle kavgaya tutuşmasın. Tan yerini ağartan Allah’tan bir zarar gelmemesi için kulun Hak hükmüne karşı ölü gibi olması lazımdır.”

Dediler, yani aslana dediler ki sen kaza ile pençeleşme, kaza da seninle kavgaya tutuşmasın. Kaza nedir? Kaza ilahi kaderin, takdir edilen kaderin, zamanı gelince gerçekleşmesidir. Kaza, yani bir şeyin fiiliyata dökülmesi, söze dökülmesi, bir şeyin batından zahire çıkmasıdır. Buna kaza deriz ama bu kaza, kaderin dairesindedir. Kaderin bir alt elemanı gibidir. O zaman kader nedir? O Cenab ı Hak’kın Kamer suresinde ayet 49’da beyan ettiği: ‘Şüphesiz her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.’ dediği yaradılıştır. O yüzden hani insanın yaradılışı, gözleri önünde, kulakları kenarlarda. Dağların yaratılışı, denizlerin yaratılışı, hayvanların yaratılışı, insanların kadın ve erkek olarak yaradılışları, uzuvları. işte bunların hepsi de nedir? Bir ölçüye göre yaratılmıştır ve bunlar kaderin içindedir. Hiçbir kimse yoktur ki çok çok özür dilerim, cinsel uzuvları göbeğinde olsun veyahut da cinsel uzuvları boğazında olsun. Bir ölçü üzerine yaratılmıştır çünkü hiçbir kimse yoktur ki işte elinde örneğin bir kadın uzvu olsun. Bu sebep çünkü ölçü üzerine yaratılmıştır. Fıtratı neyse, hepsi de o fıtrat üzerine yaratılmıştır. O yüzden islam, fıtrat değişikliğini küfür olarak görür. Allah muhafaza, öyle o yüzden Hz. Peygamber kadınlaşmaya çalışan erkeklere lanet eder. O yüzden yine Cenab ı Hak erkekleşmeye çalışan kadınlara lanet eder. Sebep? Onlar çünkü Cenab ı Hakkın yaratmış olduğu o fıtrata, karşı gelirler. Meseleyi toparlayacak olursak işte bir kimsenin kadın veya erkek olması onun kaderidir. Biz o kaderi bilmiyoruz. Biz yaratılmadan önce Cenab ı Hak kaderi var etti. Yazdı. O yüzden bizim kadın olmamız ve erkek olmamız Allah’ın yaratması kaderi ile alakalı ve bizim anne karnında ruhumuzun üflenmesi bunun kaza olması.

Yani bu işin yaradılış merhalesine geçmesi ve anne karnında bir kadının hamile kalması kaderinkazaya dönüşmesi, dolması, kaderin kazaya dönüşmesi. O yüzden kadere iman muhakkak ve muhakkak imanı kaidelerin içerisinde tutulmuştur. Bir kimse kadere iman etmek zorundadır ve o kadere iman etmeyenler de ebedi cehennemlik olacak olanlardır. Bakmayın siz işte kadere imanı bir kısım profesörler imani kaidelerin içerisinde görmezler. Siz onlara takılmayın. Kadere iman, imani meselelerin içerisindedir. Yani biz Allah’ın varlığına, birliğine, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, din gününe, yani hesaba çekilmiyor. Hayrın ve şerrin yaratılmasının Allah’tan olduğuna ve kadere iman ederiz. Bak, kadere iman ederiz ve Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri de: ‘Tadın, cehennemin tadını. Şüphesiz biz herşeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.’ ayetini okuyup şöyle buyurdu: ‘Bu

ayet, ümmetimden birtakım insanlar hakkında nazil olmuştur ki onlar ahir zamanda gelecek ve Allah’ın kaderini yalanlayacaklardır.’ Bakın, bu ahir zamanda normaldir. Allah’ın kaderini yalanlayanlar var mı? Var. Şimdi biliyorsunuz, uzun senelerdir ben bu tip meselelerle alakalı isim zikretmek istemiyordum ama Türkiye’de kadere imanın, imani meselelerin içerisinde, olmadığını beyan eden bir Mustafa islamoğlu çıktı ve Mustafa islamoğlu kaderi imani meselelerden görmediğini ilan etti. Bakın ayeti kerimenin tefsirini yapan Hz. Muhammed Mustafa Sallallahu ve Sellem hazretleri. O diyor ki bu ayet, yani: ‘Tadın, cehennemin tadını. Şüphesiz biz herşeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.’ ayeti kerimesini okuyor ve şöyle buyuruyor. Diyor ki: ‘Bu ayet ümmetimden birtakım insanlar hakkında nazil olmuştur ki onlar ahir zamanda gelecek ve Allah’ın kaderini yalanlayacaklardır.’ işte bu kaderi yalanlayanlar, cehennemin tadını tadacak olanlar. Yine hadis-i şerifte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri: ‘Allah’tan yardım dile ve aciz olma, başına bir iş geldiğinde, Allah böyle takdir buyurmuş, o dilediğini yapar de. Şayet ben yapmış olsaydım, şöyle şöyle olurdu deme. Zira bu ifade şeytanın amelinin açılışı, başlangıcıdır.’ buyurdu.

Kıymetli dostlar, biz kadere iman ederiz ama ben kaderi bir kimsenin doğumu olarak görürüm. Ben kaderi bir kimsenin ölümü olarak görürüm ben kaderi bir kimsenin yaradılışı olarak görürüm. Bir kimse, kendi elinde değildir yaratılıp yaratılmaması Cenab ı Hak bize sormadı ben sizi yaratayım mı yaratmayın mı diye. Cenabı Hak takdir etti ve bizi yarattı. Kimimizi erkek olarak yarattı, kimimizi dişi olarak yarattı. Ne dişi olarak yaratılanın kendi yaratılmasında kendince bir dahli var ne de erkek olarak yaratılanın kendi yaratılışında kendince bir dahli var. Çünkü daha henüz hiçbir şey yok iken Cenab ı Hak bunları tanzim etti ve daha henüz insanoğlu zuhur etmeden ilk yarattığı Cenab ı Hakkın kalemdi ve kaleme yaz dedi. Kaleme yaz deyince kalem sordu neyi yazayım diye. Ebediyete kadar olacak olanları yaz dedi. O yüzden daha henüz hiçbir şey varlık alemine, henüz daha şehadet alemine zuhur etmedi iken yani henüz daha Adem yok iken, henüz daha Adem yok iken kalem bunların hepsini de yazdı ve zerreden kürreye her ne var ise her ne olacak ise hepsini de Cenab ı Hak kaleme, levh-i mahfuza, yani o kitapların anasına yazdırdı. Biz kadere iman ederiz kaderin ne olduğu ne olmadığı ile alakalı tartışmanın içerisine girmeyiz. Çünkü Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri bu kader tartışmasını da hadis-i şeriflerde yasaklamıştır. Yine hani meşhurdur ya bu Cibril hadisi, o Cibril hadisinde Cebrail Aleyhisselam Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerine hani diğer sahabeler Dıhye suretinde görmüştü. Bakın diğer sahabeler onu Dıhye suretinde görmüştü.

Cebrail Aleyhisselam Dıhye suretindeydi demiyorum. Buranın altını çizelim, buranın. Burası ayrı bir sohbet konusu çünkü. Cebrail Aleyhisselam’ı sahabeleler, Dıhye suretinde gördüler. Cebrail(.a.s.) Dıhye suretinde görünmedi. Sahabeler onu Dıhye suretinde gördü. Bakın sahabeler onu Dıhye suretinde gördü. Yani onların görüşü öyleydi. Çünkü Hz. Muhammed i Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem hazretleri onu Dıhye suretinde görmedi. O hakikat penceresinden bakıyordu. O hakikatin de hakikatinden baktığı için ve hakikatin de hakikatine vakıf olduğu için, onun Cebrail Aleyhisselam olduğunu biliyordu. Cibril aleyhisselamın olduğunu bildiği gibi sahabenin onu gerçek sureti, Cebrail’in gerçek surette görmediğini de biliyordu. Bakın bunlar ince meseleler. Bunlar tasavvufi meseleler. Siz kitaplarda okurken bunu veya hadis metinlerinin Türkçesini okurken veya bunların şerhlerini okurken şöyle okuyorsunuz. Cebrail Aleyhisselam Dıhye suretinde tecelli etti. Hayır, Cebrail Aleyhisselam kendisi ne ise öyle tecelli etti. Sahabeler onu Dıhye suretinde gördü. Sahabeler onu Dıhye suretinde gördü. Bir başkası da onu bir başka surette görebilir mi? Evet. Bir başkası da onu bir başka surette görebilir mi? Evet. Herkes kendi hakikat penceresinden Cebrail Aleyhisselam’ı farklı bir surette görebilir mi? El-cevap görebilir. Gördüklerinin hepsi de Cebrail Aleyhisselam mıdır? El cevap Cebrail Aleyhisselamdır. Çünkü Cebrail aleyhisselamın şekline şemaline şeytan giremez. Cebrail Aleyhisselam ister rüyada, ister yakaza halde, ister gözü açık, ister gözü kapalı, her ne şekilde görünürse görünsün, el cevap onun görünmesi haktır. Asla ve asla şeytan onun suretine giremez, asla. O yüzden bir kısım ne yazık ki cahiller Cebrail aleyhisselamın da şekline şemaline işte şeytan bürünebilir diye, ne yazık ki cahilce sözler kullanıyorlar. Cahilce laflar ediyorlar. Allah muhafaza eylesin. Cebrail aleyhisselamın şekline ve şemaline asla ve asla şeytan giremez. O yüzden Sufi Kardeşler, rüyalarında, hallerinde yakaza hallerinde, gözü açık veya gözü kapalı, Cebrail aleyhisselamı gördükleri vakit, onun şekline şemaline şeytan giremez. Gördükleri o tecelliyat sahihtir. O yüzden bunların da bilinmesi lazım.

işte Cebrail Aleyhisselam Yine Hz. Muhammed i Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem hazretleri, ashab ı suffaya sohbet ederken, ona dedi ki imandan haber ver. iman nedir? Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Ve sellem hazretleri dedi ki Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman etmendir. Ayrıca hayır ve şerri ile birlikte kadere inanmandır, kadere de hayrı ile şerri ile Allahu teâlâ’dan olduğuna iman edersin diye buyurmuştur. Bu Cibril hadisi, malum Kütüb-i Sitte’de vardır. Hemen hemen bütün hadis kitaplarında, farklı rivayetlerle farklı kanallardan vardır. Bu hadis tabiri caizse, tavatur derecesinde olan biri hadis-i şeriftir,

bunun üzerinde şekşüphe etmek, bunun üzerinde soru işareti bulunması küfürdür. O yüzden araştırma noktasında bir kimse şek şüphe edebilir. Onun için bunu söyleyemeyiz amma velakin Cibril hadisini inkar etmek, Cibril hadisinin üzerinde şüphe beyan etmek ve müslümanların kalbine bu manada fitne sokmak küfürdür. Allah muhafaza eylesin ve kadere bu noktada ve hayri ile şerriyle bunun Allah’tan olduğuna biz iman ederiz ve bu imanımızda da dururuz. Rabbim muhafaza eylesin. O yüzden kaza, işte o yazılı olan levh i mahfuzdaki kaderin, bu şehadet alemine tecelli etmesi, şehadet aleminde zuhura geçmesi olarak göreceğiz. Kıymetli dostlar o yüzden biz kazanın yaratılma olarak Allah’tan olduğuna da iman ederiz. Neden bu böyle oldu, niçin bu böyle oldu. Ondan muhakkak bir ders çıkarırız. Onu tefekkür ederiz. Ama biz bu manada kadere razı oluruz, Rabbim bizi onlardan eylesin.

Müthiş bir hadis-i şeriftir. Tabii Hz. Abbas’ın oğlu Abdullah’a, Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri ona söylüyor bunu: ‘Ey oğul, hazır mısın, sana bir şeyler söyleyeceğim, bunu iyi belle.’ diye üç sefer söylüyor. Hz Abbas’ın oğlu Abdullah radıyallahu anh hazretleri de hazırım, buyur ya Resulallah diye ona cevap verince diyor ki ona: ‘Bil ki bütün halk, bütün toplum, Allah’ın senin lehine yazmamış olduğu bir şeyle sana fayda vermek üzere birleşse, hiçbir fayda veremez. Yani bütün insanlar toplansalar, sana faydalı bir şey yapmak isteseler ama Allah izin vermediyse, yani senin kaderine bunu yazmadıysa bu topluluk, bu insanların sana bir iyiliği dokunması mümkün değil. Yine Allah’ın senin aleyhine yazmamış olduğu bir zararı, sana eriştirmek üzere bir araya gelmiş olsalar, sana hiçbir zarar veremezler ve bütün topluluk bütün insanlar toplansalar, sana zarar vermek isterseler, eğer Cenab ı Hak senin o levh i mahfuzdaki defterine, kitabına onu yazmadıysa, o topluluk sana zarar veremez.’ O yüzden başına gelecek olan zararı da başına gelecek olan iyiliği de ondan bil. işin hakikati budur. Sen Ahmet’ten, Mehmet’ten görürsen ikilikde kalırsın. Gerçek manada sufi, kendi başına gelen her türlü iyiliği ve kötülüğü bu manada iyiliği Rabbisinden bilir ama insanlardan gelen bu manada kötülük, onu da Rabbisinin yazmasıdır ama hani der ya siz kötülüğü nefsinizden bilin diye. O yüzden bizim elimizden südur eden kötülük ise nedir? Bizim nefsimizdendir ve çünkü kalemler kurumuş, sayfalar dürülüp kapanmıştır der. O yüzden biz kadere ve kazaya iman ederiz. Kaderi takdir edip tayin eden yaratıkları da bu kadere ileten Allah’tır. Ehl i sünnet imamları bu ayeti kerimeyi Allah’ın yarattıkları hakkında önceden belirlenen, kaderini kaderinin ispatı olarak, delil olarak bu ayeti kerimeyi görürler.

Ha bir başkası başka şeyler söyleyebilirler. Ben Elhamdülillah ehli sünnet vel cemaate müntesip bir kimseyim. O yüzden ehl i sünnet imamlarının içtihatlarına, ehli sünnet imamlarının getirmiş olduğu bu tip tevilleri ve tefsirleri genel olarak kabul ederim. Çünkü Allah hiçbir şey daha yaratmazdan önce yaratacak olduğu bütün her şeyin kaderlerini, levh-i mahfuza yazmıştır ve yine Haris El Muhasibi şöyle buyurur: ‘Rıza kalbin, Allah’ın hükümleri altında sükunet bulmasıdır.’ der. Bakın rıza, kalbin Allah’ın hükümleri altında sükunet bulmasıdır. Sufiler Allah’tan razı olmanın yolunu seçerler. Hani herkes Allah’ı razı etmeye çalışır. Sufiler de Allah’tan razı olmaya çalışırlar. Bizim için doğru, Allah’tan razı olmaktır. Neden? Çünkü o bizim başımıza bir çorap örerse de biz ondan razı olmamız gerekir. isyan etmememiz gerekir. O yüzden yine büyük sufilerden Cüneyd-i Bağdadi: ‘Rıza, kazanın zuhuru neticesinde, kalbin sürur duymasıdır.’ der, yani başınıza bir şey geldi bir bela geldi, müsibet geldi, sıkıntı geldi veya sevinç geldi. O zaman bizim kalbimiz hem sıkıntıya, hem sevince sürur içerisinde olmalı, teslim olmalı ve başına gelenlerden, Cenab-ı Hakka şikayet etmemeli. Başına gelenlerden razı olmalı. Bu demek değildir ki hastalıkla mücadele etmeyecek. Bu demek değildir ki bela ile müsibet ile kötülüklerle mücadele etmeyecek. Bunlardan şikayet etmeyecek. Bunlardan öf demeyecek. Bunlara karşı isyan geliştirmeyecek ve bunlarla nasıl böyle mücadele edilmesi gerekiyorsa öyle mücadele edecek. Çünkü asla ve asla sufiler başlarına gelen bu nefislerine ağır gelen şeyler için şikayet etmezler. Rabbim muhafaza eylesin ve Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, Hakkın kazasına rıza gösterene dua ederekten şöyle buyurur: ‘Allah kendini bilen, dilini kötü şeyler söylemekten muhafaza eden kimseye rahmet eylesin. O kimse ki Allah’ın verdiği nimete sabreder, kazasına ise razı olur.’ Rabbim cümlemizi böyle kullarından eylesin inşallah.

Şimdi aslanın çalışıp kazanmayı, tevekküle, teslimiyete tercih etmesi konu başlığına geçiyoruz. Tabii av hayvanları hani ona çalışma, sen tevekkül et, Allah’ın kazasına teslim ol demişlerdi. Yani sen avlanmaya çıkma, çalışıp kazanmana gerek yok. Sen böyle ormanın bir köşesinde otur, her gün senin biz yiyeceğini getirelim demişlerdi ona. Bununla alakalı av hayvanlarının kendi arasında konuşmaları devam ediyor. Burda şunu da belirtmek istiyorum bizim toplumumuz ne yazık ki La Fonten’in karga tilki muhabbetini bilir, okullarımızda La Fontaine hikayelerinde kargayi konuşturur, tilkiyi konuşturur, hayvanları konuşturur, biz onu alkışlarız böyle. Vay işte La Fontaine, ondan sonra kargayı tilkiyi konuşturdu. Meşhurdur ya Lafonten’den hikayeler, şimdi La Fontaine kim deseler, evet bir fransız hikayecisidir, bir fransız edebiyatçısıdır ama bizim kendi topraklarımızda neşvu

neva olmuş, kendimizden olan Hz. Mevlana Celaleddin Rumi hazretlerinin aslan ve av hayvanları, veyahut da işte bir kuşu konuşturması veya diğer hayvanları konuşturması, eşyayı konuşturmasını biz bilmeyiz veyahut da edebiyatta kinaye yapmak derler buna. Edebiyatta konuşması mümkün olmayan bir kimseyi konuşturmak, yani kapıyı konuşturmak, işte bardağı konuşturmak veya ölen bir kimseyi konuşturmak. Bunlar kinaye edebiyatıdır. Biz bunları da bilmeyiz. Bakın biz bunları da bilmeyiz. Kapı bana şöyle dedi desek, vay adam kafayı üşütmüş de kapı konuşurmuş da başlarız biz veyahut da köpek bana şöyle dedi desek, vay köpekle konuşulurmuş mu da köpek böyle denirmiş mi diye biz adamın deliliğinden tutun da meczupluğundan tutun da her şey deriz biz ona. Neden? Çok özür dilerim cahiliz, okumuyoruz, bilmiyoruz, bilmediğimizi de bilmiyoruz. Bakın bilmediğimizi de bilmiyoruz. Bakın bilmediğimizi de bilmiyoruz. Ne yazık ki böyleyiz. Mesela ben işte Atatürk şöyle dedi dedim kıyamet koptu ama en aynı şekilde o tarihçi neydi adı, fesli? Kadir Mısırlıoğlu, biz Atatürk’ün ruhaniyetini çağırdık, ona bunu neden yaptın, şunu neden yaptın diye sordum diyor. Ona hiç kime mıkını çıkarmıyor. Mustafa Özbağ olunca, herkes bir laf söylüyor. Kadir Mısırlıoğlu’nun olunca hiç kimse bir laf söylemiyor. Bizde böyle bir cahillik var ne yazık ki ve bizde böyle bir saplantı halinde şahısperestlik var bizde. Kadir Mısırlıoğlu biz Atatürk’ün ruhunu çağırdık. Ben ona neden şeriatı kaldırdın, neden şunu şöyle yaptın, neden bunu böyle yaptım deyince ona kimse itiraz etmiyor. Mustafa Özbağ Atatürk’ü konuşturunca ona herkes bir laf söylüyor. Herkes bir şey diyor. Biz de böyle bir şahıs perestlik de var.

işte Hz. Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri de aslanlarla, av hayvanlarını konuşturuyor. Hz. Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri, mesela işte Junuas’ı konuşturuyor, tarihten bir prototipi konuşturuyor ve bir yahudi padişahı konuşturuyor, bir yahudi veziri konuşturuyor, onları konuşturuyor ve onların dilinden söylüyor. Anlayın diye, anlayın diye veyahut da anlamayın diye. Sebep? Çünkü mesnevi herkesin böyle bir şekilde okuyup anlayabileceği bir eser değil. Avamın anlayacağı bir eser değil. Bakın avamın anlayıp, okuyup anlayabileceği bir eser değil. O yüzden mesneviyi mevlevihanelerde kilitli sandıklarda saklamışlar. Ancak onu okumaya ve tevil etmeye müsaade edilenler, okuyup tevil etmişler onu. Sebep? Çünkü içinde dörtbinin üzerinde ayeti kerime, altıbinin üzerine hadis i şerif var. Siz hangi beyitin, hangi ayetin tefsiri olduğunu, hangi beyitin hangi hadisin tefsiri olduğunu bilebilecek ilmi yeterliliğiniz yok ise okumayın canım kardeşlerim mesneviyi ya da okuyorsanız bilmediklerinizi bir bilene sorun. Kim bir bilen? Zikir ehli.

Cenab ı Hak ayeti kerimede diyor ki bilmediklerinizi zikir ehline sorun yani sokaktan geçene değil, yani zikir ehline, bir meselenin alimine, bir meselenin ilmine vakıf olana soracaksın. Sen mesnevideki bir beyiti matematikçiye sorarsan, işin içinden çıkamazsın veyahut da mesnevideki bir beyiti kalkar da sen sosyoloji profesörü olan kimseye sorarsan, işin içinden çıkamazsın.

“Aslanın çalışıp kazanmayı tevekküle, teslimiyete tercih etmesi ile alakalı konuştu. Aslan: ‘Evet, tevekkül kılavuzsa da bu sebebe teşebbüs de peygamberin sünnetidir. Peygamber yüksek sesle: ‘Tevekkülle beraber yine devenin ayağını bağla.’ dedi. ‘Çalışan kimse Allah sevgilisidir.’ işaretini dinle: Tevekkülden dolayı esbaba teşebbüs hususunda tembel olma’ dedi.”

Yani aslan dedi ki evet tevekkül yolu Hakka vasıl eden bir yoldur. Hakka yaklaştıran bir rehberdir. Bu reddolunmaz, bu reddolunacak bir şey değildir ama ve lakin sebebe tevessül etmek, sebebe sımsıkı yapışmak ve bu sebepler dairesinde hareket etmek de peygamberin sünneti ve adaletidir. Çünkü hani bir kimse geldi de Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerine orada bakın, bu peygamber yüksek sesle tevekkül ile beraber yine devenin ayağını bağla dediği şey. Bedevinin birisi geldi, mescidin önünde dedi ki ey Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e, ben dedi devemi bağlayayım mı Allah’a tevekkül edeyim, bağlamadan mı Allah’a tevekkül edeyim. O da bedeviye dedi ki sen deveni bağla da Allah’a tevekkül et. Sen deveni bağla. Hani geçen derslerde bu mesele ile alakalı kısacık bir sohbet etmiştim yine bu mesele ile alakalı. Neydi? Orada bedevinin dediği tevekküldü ama bu meseleye biraz daha batıni gözle bakarsak, deve nefistir. Sen nefsini kur’an ve sünnete bağla. Sen nefsini kur’an ve sünnete bağlamadan tevekkül etmeye kalkma. Yani sen haramı işlerken vallahi bana böyle takdir etti ne takdir ettiyse o gelecek deme. Deveni sen kur’an ve sünnet kazığına sımsıkı bağla. Deveni sen iman, islam, ihsan kazığına sımsıkı bağla. Sen deveni iman, islam, ihsan kazığına bağlamazsan ne yazık ki delalete düşenlerden olursun. O yüzden sen ne yap yap sımsıkı azı dişlerinde kur’an ve sünnete sımsıkı yapış ve nefsini iman, islam, ihsan kazığına bağla ve bu noktada da Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri kazanan Allah sevgilisidir dedi ya hani sizin için en helal rızık alnınızın teriyle kazandınız rızıktır. Sizin için en hayırlı rızık elinizin emeğidir dedi. Yani bu ne demek? Senin çalışaraktan kazandığın, senin bir emek sarf ettiğin, sen alın teri döktüğün rızık senin için en hayırlıdır. Bir meselede çalışıp çabalaman, gayret etmen ve onunla elde etmen en hayırlıdır dedi ve Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri böyle söyleyerekten ne yaptı? Bizi çalışmaya, bizi gayret etmeye yönlendirdi ve ayeti kerime de aklıma geldi.

Hani Cenab ı Hak dedi ya ‘yolumuzda mücahede edenlere yollarımızı açarız.’ Yine Cenab ı Hak ayet-i kerimede yine dedi ki, aklıma gelmedi, notuma bakacağım şimdi ‘insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. insanın yaptığı amelin karşılığı, mutlaka görülür.’ Necm Suresi, ayet 39-40. O zaman, Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin yoludur çalışmak, gayret etmek. Cenab ı Hakkın bize emridir çalışıp gayret etmek. Rabb’imin bize kur’anın da beyan ettiği emridir. Biz çalışırız, gayret ederiz, mücadele ederiz. Allah bizi onlardan eylesin. Ama tabii tevekkül de var mıdır? Evet, vardır.Şimdi biraz da tevekkülü konuşalım. Biz çalışırız, mücadele ederiz, gayret ederiz. Sonuç? Sonucuna tevekkül ederiz. Bakın, sonucuna tevekkül ederiz ve bir şey olmadıysa başaramadıysak, döner nerede hata yaptık diye tekrar bakar, tekrar çalışır, gayret ederiz. Bizim için yol budur.

Tevekkül sufi eğitimde, sufi dairede bir makamdır, bir hal olarak kabul edilir. Bu çünkü sufilerce çok önemli bir haldir bu ve bazen sufi dünyada bu tevekkül meselesi farklı algılanmış ve bir kısım sufiler çalışmayı, gayret etmeyi, mücadele etmeyi, savaşmayı bırakmışlar, tevekkülü farklı daireden algılamışlar. Ben öyle algılayanlardan değilim. Bunu baştan söyleyeyim. Benim için akletmek, çalışmak, gayret etmek, mücadele etmek, cihad etmek, savaşmak olmazsa olmazlardandır.Bunu disipline ederim ama muhakkak bunların karşılığını verecek olan Cenâb-ı Hak’tır. Eğer vermezse ben dönerim kendime, bir yerde, muhakkak bir yerde eksiklik yaptım. Bir yerde noksanlık yaptım. Bir yerde bir şeyin matematiğini tam yapamadım derim, geriye dönerim, tövbe ederim. Yeniden mücadeleye koyulurum. Geri dönmek, mücadeleyi terketmek, yolda bırakmak, yolu bırakmak veyahut da yoldan çıkmak, Allah muhafaza eylesin, benim uygun gördüğüm, nefsime uygun gördüğüm şeyler değildir. Ben gücümün yettiğince mücadele etmeye, gayret etmeye, savaşmaya çalışırım. O yüzden sufiler bunu bir hal, bir makam olarak görürler ama benim bildiğim tevekkül, çalışmadan, gayret etmeden mücadele etmeden, kenarda oturmak olarak görmüyorum. Tevekkül, kalbi bir hal aslında, kalbi bir tecelliyat. Bu tevekkülü ben Allah’a itimat etmek, ona yaslanmak, ona dayanmak olarak görüyorum. Yoksa tevekkülü böyle tembellik edip kenarda oturmak olarak görmüyorum. Allah muhafaza eylesin. O yüzden zaman zaman bir kısım sufilerin bunu farklı algıladıklarına inanıyorum. O yüzden Allah muhafaza eylesin, benim için tevekkül, her ne halde olursa olsun, o kimsenin Allah’a itimattan kendisini kesmemesi, Allah’a dayanmaktan, Allah’a yaslanmaktan kendisini uzak tutmaması olarak görüyorum.

Zaman zaman hep atıfta bulunurum. Benim için fatiha, kur’an’ın hani hadis-i şerifte buyurulduğu gibi kur’anın böyle özü, fihristi gibidir. Kur’anın

içerisinde de fatiha’nın içerisinde de bismillahirrahmanirrahim iyya kenabudu ve iyya kenestain. Sadakallahülazim. Bu fatihanın da benim nazarımda sırrı gibidir bu, yani ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz. Bizim bütün her şeyimiz, Allah’adır. Yardım beklememiz de Allah’adır. O yüzden bu tevekkülün de önemli sır ayeti kerimelerinden birisidir. Allah’a yaslanır, Allah’a dayanır, Allah’tan ister, Allah’tan bekleriz. O yüzden Allah’a yaslanmamızı, Allah’a dayannamızı, Allah’tan istememizi ve her şeyimizi Allahla halletmemizi, ben tevekkül olarak bunu görürüm. Bu demek değildir ki çalışmayacağız, gayret etmeyeceğiz. Hani ancak Allah’a ibadet ederiz. Bizim çalışmamız, gayretimiz, mücadelemiz, her şeyimiz Allah içindir. Çoluğumuza, çocuğumuza helal rızık götürmek için çalışmamız da Allah içindir. Bizim evimizi de malı nimet içerisinde yürütmemiz de Allah içindir, gösteriş için değil. Nefsimiz için değil. Şatahat için değil. Şatafat için değil. Ya? Allah içindir. Biz Allah için eşlerimizi, çocuklarımızı, arkadaşlarımızı, dostlarımızı, annelerimizi, babalarımızı, Allah için daha iyi bir hayat sürsünler diye çalışır, çabalar, onlara harcarız veya hut da Allah için her şeyimizi Allah yolunda heba edilecekse heba ederiz. Bakın kıymetli dostlar, bu hal kalbin halidir. Bu hali kalpte tecelli etmesi gerekir ve bu halin kalpte tecelli etmesi için o kimsenin her daim zikirle hemhal olması gerekir ve bu tevekkül halini kalbimizde bizim oluşturmamız gerekir. Ha, bütün müminleri kapsayan bir haldir aslında tevekkül, bütün müminleri kapsar mı? Evet. Bütün müminler için de bu tevekkül hali var mıdır? Evet. Hani ben bazen zaman zaman ilmel yakin, aynel yakin, hakkal yakin diye kur’ani bir tabirle müslümanları, müminleri de bu üç sınıfa ayırırız.

Yani ilmel yakin, Allah’a ilmel yakin olan müslümanlar, müminler, Allah’a ayne’l yakin olan müslümanlar, müminler, Allah’a Hakke’l yakin olan müslümanlar, müminler. O zaman tevekkülün de bu üç hali vardır. Tevekkül de ilmel yakin olmak, aynel yakîn olmak, hakkel yakin olmanın da nedir, tecelliyatları vardır veya bunun sufi kitaplarda has işte havas ve hasül has olarak da tanımlarlar ya bu üç grubu. Evet bu tevekkülü de biz bu üç dairede, üç merhalede veyahut da tevekkülü de ilmel yakin, aynel yakin, hakkal yakin derecelerinde alabilir miyiz? El-cevap, evet. Maide ayet 11: ‘Ey iman edenler, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani bir kavim size el uzatmaya kalkışmıştı da Allah onların ellerini üzerinizden çekmişti. Allah’tan korkun, iman edenler sadece Allah’a tevekkül etsinler.’ Maide ayet 11. Bu birinci haldir yani umumi olarak, tevekkül olarak adlandırılabilir. ilmel yakin derecesinde bütün müslümanların tevekkülü böyle olmalı ve bu kimse Allah’ın vadine güvenip huzur bulur. Birinci derecede, birinci mertebede kulun kulluğunun gerektiğini, gereklerini yerine getirmeye gayret etmesi,

kalbini Rabbine bağlaması, Allah’ın kendisine yeterli olduğuna inanması, verdiğine şükredip vermediğine sabretmesi esastır bu dairede ve sufilerin de ‘tevekkül, nefsin aldığı tedbiri terk etmek, güç ve kuvvetten soyutlanmaktır’ şeklinde tanımı, tevekkülün bu mertebesi ile alakalıdır ama tevekkülün ikinci mertebesi yani aynel yakîn mertebesi de var mıdır? El-cevap vardır.

Ben buraya birkaç tane, üç tane ayet i kerime almışım ama böyle inşallah okuyayım, yine aklınızda bulunsun inşallah: ‘Şüphesiz ki Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, daha sonra kudretiyle arşı kuşatan Allah’tır. Bütün işleri nizama koyan odur. Tedbiri alan Allah’tır. Yunus, ayet üç. Yine Rad Suresi, ayet 2: ‘Gökleri gördüğünüz bir direk olmadan yükselten, sonra arşa hakim olan, belli bir zamana kadar hareket eden, güneşi ve ayı hizmetinizi amede amede kılan, Allah’tır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsini o idare eder. Secde, ayet 5: ‘Gökten yeryüzüne bütün işleri idare edip yürüten odur sonra o işlerin neticesi, sizin saydığınız yılınızla bin yıl eden bir günde, ona yükseltip arz edilir. Kulun kendi tedbirini terk edip, Allah’ın tedbiri ile yetinmesi, Rabbine güvenmesi anlamına gelir bu hal ve La havle vela kuvvete illa billah sözü, kulun güç ve kuvvetini terk etmesi demek ve Allah’a teslim etmesi demektir burda. işte bu ayeti kerime ve ibrahim Suresi 12. ayeti kerimeyi de okuyayım. Bunlar ikincilerin yani hasların ve aynel yakinlerin tevekkülüdür. Allah’a nasıl güvenmeyelim? Halbuki o bizi doğru yolumuza sevk etti. Bize verdiğiniz eziyetlere elbette sabredeceğiz. Tevekkül edenler Allah’a tevekkül etsinler.’ ayeti işte bu ilmel yakin olan kimseleri anlatan ayeti kerimedir ve Allah onun halini bildiğini ilmi olarak bilir ve bundan kul iktifa eder, bunu yeterli görür. Havass ve arif denilen müminlerin tevekkülü Allah için, Allah ile ve Allaha tevekküldür. Bu tevekkülde dünya ve ahiret menfaatleri bunlarla ilgili sebepler dikkate alınmaz. işte bir sufinin bu mertebede nefsi, hani gassalın önünde yatan ölü gibidir. Sufinin bu hali böyledir yani tevekkül ile alakalı bu noktadadır ve burada sufinin hala da iki yönü vardır. Bir yönü onun daha henüz daha tam yetişmemiştir. Halka yönelik yönü, bir yönü de Hakka yönelik yönü vardır. Asıl üçüncü mertebedeki tevekkül, yani hakkel yakin olan, yani hasül hasların tevekkülüdür ki ayet-i kerimede Talak suresi ayet üçtür karşılığı ve onu hiç ummadığı yerden rızıklandırır: ‘Kim Allah’a tevekkül ederse, Allah ona yeter. Allah emrini mutlaka yerine getirir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.’ işte bu tevekkül de hasül hasların tevekkülüdür ve bu tevekkül Hakkel yakin olanların tevekkülüdür ve bu kimseler direkt Hakkın hükmüne razı olanlardır. Ne verdiğinden, ne aldığından ne verdiğine sevinir ne aldığına üzülür durumu böyle bir şeydir.

Artık o kaybetse de üzülmez. O kazansa da ne yapar? Sevinmez. Kaybettiğine de hamd eder, kazandığına da hamd eder. Bu herkesin işi değildir ve bu tevekkül halini yakalayanlar, her daim Allah’la alışverişte, her daim Allah’la cemalleşmede, her daim gönüllerinde Allah’ın sıfatları sonsuz derecede tecelli etmektedir. O yüzden onlar hüzünlenmesi Allah’tan, sevinmesi Allah’tan, sinirlenmesi Allah’tan her hal ve hareketler artık Allah’tandır. Rabbim cümlemizi onlardan eylesin. Hani Nemrut ibrahim’i ateşe atacağı zaman, ibrahim hiç itiraz etmiyordu. ibrahim’in ellerini, kollarını bağladılar. ibrahim hiç isyan etmiyordu. ibrahim öyle bir teslimiyetle teslim olmuştu ki tam Allah’a tevekkül idi ve tam Allah’a razı idi ve mancınığa koyduklarında dahi kalbinde Allah sevdası, kalbinde Allah aşkı, kalbinde Allah’ın muhabbetullahı, kalbinde Allah’ın sonsuz zikrullah’ı vardı ve belki de o sonsuz zikrullahın haşmetiyle sonsuz zikrullahın haşyetiyle, sonsuz zikrullahın zevki, tadı, muhabbetiyle, o belki de ateşi bile görmüyordu ve o zikrullahın değişik değişik perdedeki ve değişik değişik Cenab ı Hakkın sıfatsal tecelliyatlarına mazhar olduğundan dolayı, mancılık da onun için bir o hiçti, o ateş de o odunlar da onun için bir hiçti, günlerce yakılan o kos kor haline gelen ve bütün ortadoğunun uzaktan yakından ve dumanını ve ateşini seyrettiği, gördüğü o ateşi ibrahim Aleyhisselam görmüyordu bile ve öylesine tevekkül ehliydi, öylesine tevekküldü, öylesine razıydı, öylesine razıydı ki Allah’ın zikri, Allah’ın muhabbeti, Allah’ın aşkı, kalbinde zerrece bir an bile olsa eksilmiyordu ve Cebrail Aleyhisselam dahi o bir anlık, bir nebze onu ikiliğe düşürmemiştir ve hani tam ateşe düşeceği esnada, Cebrail Aleyhisselam demişti ya Allah’a yalvar, Allah’a yakar, Allah’a dua et, Allah seni bu halden kurtarsın dediğinde müthiş cevabı vermişti ona. Demişti ki Allah halimi bilmiyor mu? Allah’ın halimi bilmesi, Allah’ın halimi bilmesi dua etmeme ihtiyaç göstermiyor demişti ve o esnada Allah’ı, Allah’a kendisini o halden kurtarması için dua etmiyordu ve halini değiştirmesi için Allah’a yalvarmıyordu. Cenab-ı Hakka beni bu ateşten koru, beni bu ateşten muhafaza et diye bir yalvar ve yakarışta bulunmuyordu ve Cebrail Aleyhisselam onu uyarmak için geldiğinde dahi onun o uyarısına kulak asmıyordu ve kalbini ve gönlünü ve aklını ve içini dışını ve bütün zâhir ve bâtınını, her şeyini Allah’a teslim etmiş, Allah’a yaslanmış, ona dayanmıştı. Ve diyordu ki Rabbim benim halimi görüyor. Rabbim beni duyuyor. Rabbim beni biliyor. Benim başka bir şey söylememe, dudağımı kıpırdadıp Allah’ın zikrinden, yani zatullahtan ayrı düşmeye, zatullahla perdelenmeye gücü yoktu. Zatullahla perdelenen dua bu manada zatullahla arasında perdeydi. Bu esnada zatullahla duayı kendi arasında perde olarak görmüştü.

Bunu kendisinde perde olarak gösteren de Allah’tı. O yüzden bu hal ancak aşıkla ve maşuğun arasındaki haldir.

Hani Hz. Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri mesnevisinde der ya, benim sevgiliyle öyle bir halim vardır ki bu hale ne bir ne melek, ne bir peygamber araya girer der. Bu hal öyle bir haldir ki artık sadece ve sadece Allah vardır. işte bu tevekkülün, işte bu rızanın işte bu aşıklığın, işte bu sevgili olmanın, işte bu sevmenin zirve noktasıdır. Artık onun için hatta ve hatta bütün vücut, bütün içi ve dışı zikir olur. Bütün içi ve dışı zikir olduğundan artık bütün içi dışı sadece ve sadece, sadece ve sadece Allah lafzı ile hemhal olur. Artık onun için esma kalmamıştır. Artık onun için sıfat kalmamıştır, artık onun için sıfatsal tecelliyat da kalmamıştır. Artık o zatullahtan beslenir. Artık o zatullahtan neşelenir. Artık o zatullah ile hemhal olur. Bu ancak zatullah ile hemhal olanlara mahsus bir şeydir ki bu ancak kutuplara ait bir haldir. Kutuplara ait bir haldir! O yüzden bu tevekkülün zirve noktasıdır ama onlar artık bu hali yakaladıklarından, bu hali de sırlarında gizlerler. Bu hali asla açmazlar ve insanların içerisinde insanlar gibi davranırlar.

Hani Hz. Ömer radıyallahu anh hazretlerinin yıkılan duvardan kaçması, insanların önünde kaçıyor. insanlar öyle bilsinler, sebebe tevessül ettiklerini görsünler. Çünkü Hazreti Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in sünneti seniyesini delmek yok. Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in sünneti seniyesini asla ve asla yıkmak yok. Sünnet i seniyede durmak, halk seni sebeplere bağlı olarak görmeli. Halk seni sebeplere bağlı olarak bilmeli. Sen ailenle beraber yemek yiyeceksin. O yemek sana zor gelse de yiyeceksin. Sebep? Çünkü sen tevessül edeceksin. Neye? Sebeplere. Oysa seni doyuran Rabbindir. Oysa seni gözeten Rabbindir. Oysa senin yaslandığın Rabbindir. Oysa senin dayandığın Rabbindir. Oysa senin ilahın Rabbindir. Oysa senin elinden, gözünden, yüreğinden, her şeyinden, azalarından tutan Rabbindir. Oysa senin vücudunun her zerresi Allah, Allah, Allah diye atmaktadır.Ama sen zahiren yine avama tevessül edip sen sebepler dairesinde yaşamak zorundasındır. Aslında zamanın kutuplarına en zor gelen şey de budur. O zamanın kutupları ne yazık ki sebepler dairesinde yaşamak zorunda ve dünyanın zul gelmesi, dünyanın karanlık gelmesi, dünyanın onlara acı gelmesi. Hani dünya melundur dedi. Dünyanın melun gelmesi, hani dünya ahirete aşık, Allah’a aşık olanlara zehirdir denmesi veyahut da dünyanın karanlık bir zindan olması, o yüzden böyledir. O çünkü sebepler dairesinde ne yazık ki son nefesini verinceye kadar bu dünyanın karanlığını, bu dünyanın zulmetini, bu dünyanın ne yazık ki sebeplerini yaşamak zorundadır ki bu imtihanın en zorudur. Bakın bu imtihanın en zorudur. Çünkü o, bir üveyik

kuşu gibi sevgilisine koşmak ister, fütursuzca. Aslında o bir anka kuşu gibi kaf dağının arkasında, sevgilisiyle her an hemhal olmak ister. Ama gel gör ki kader onu bağlar, ayağını dünyaya ve bir serçe kuşun tuzağa girdiği gibi inim inim inler, dünya tuzağının içerisinde. işte o tevekkülün o halidir ki onlar o hallerini sadece Allah’la hemhal olaraktan yaşarlar. Allah cümlemizi böyle tevekkül hallerine ulaşanlardan eylesin inşallah. Tevekkül ile alakalı çok şey yazmışım ama bu kadarlık yetsin herhalde. 915. beyit

“Hayvanlar ona: ‘Çalışıp kazanma, bil ki, halkın itikat zayıflığı yü-

zünden, harislerin boğazları miktarınca bir riya lokmasıdır.”

Dediler. O av hayvanları dedi ki çalışıp kazanma, halkın itikat zayıflığından oldu. Onlar bir riya lokmasıdır, bu çalışıp da kazandığı, yedikleri, dediler. Yani sebeplere teşebbüs etmek Rezzak olan Allah’ın, Allah’a itimatı zayıflatır. Hani bir kimse böyle üzerindeki nimetleri sadece çalışıp kazanmaya bağlar ya yani o çalışıp kazanmadı ya Allah’ın takdiri çalışıp kazandı ya Allah’ın takdiri yok yani, orda tevekkül yok veya çalışmadı da olmadı. Yine Allah’ın takdiri yok. Allah muhafaza eylesin. Bunlar tehlikeli şeyler yani işte av hayvanları dediler ki aslana, çalışıp kazanmak bir riyadır, gösteriştir. Yani Allahla olan itimadı zedeler. Allaha olan itimadı ortadan kaldırır dediler.

“Tevekkülden daha güzel kazanç yoktur. (Öyle diyorlar av hayvanları) Esasen Hakka teslim olmadan daha sevgili ne var? Evet tevekkül büyük kazançtır. Hani yine aklıma geldi, geçen derslerde o yine aklıma geldiği gibi söylüyorum bir hadisi şerif nakletmiştik. Demiştik ki hani Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri dedi ki ‘Ümmetimden yetmişbin kişi sorgusuz sualsiz cennete girecek. Yetmişbin kişi. Sahabe sordu, kim bunlar yaresulallah? Hata yapabilirim. Hakkınızı helal edin. Aklımda kaldığı kadar söyleyeceğim. Bir yaralarını dağlamayanlar. Hani böyle bir önceden kılıç yarası, ok yarısı bir şey oluyor, bunları dağlamak sünnet, şifa.

Yani aramak hadis-i şerifte hiçbir hastalık yoktur ki Cenab ı Hak hastalığı yaratmazdan önce şifasını yaratmamış olsun. Yani bütün hastalıklar yaratılmazdan önce Cenab ı Hak önce şifasını yarattı. Bunun gibi, hani bir kimse yaralandı, bir kimse ok yarası, kılıç yarası, bir şey, yaralandı, yarayı dağlatmak sünnet ya diyor ki bu yetmişbin kişi için, yarasını dağlatmayanlar. Yarasını dağlatmıyor. Bir de hani bir kimse, ay başım ağrıdı, okutur ya, başı ağrır, okutur. Kolu ağrır okutur. Bir okuyuverin. Nazar değdi, okutur. Bir o rivayetde öyle diyor ya hani. Yine aklımda kaldığı gibi söyleyeceğim onu, hasta olup da okutmayanlar, yani hasta ama kendisini okutmuyor.

Diyor ki bu hastalık Allah’tan. O yüzden bu hastalık Allah’tan olduğu için ben ondan razıyım, tevekkül ediyor ve üçüncüsünde de üçüncü, bunların üç önemli hastaları vardı. Üçüncüsü de yine bunu geçen yine meznevi sohbetlerinde bu Hadis i şerifi aktarmıştım. Allah’a tevekkül edenler. Bakın bu üç özellik, bir müminde bulunuyorsa, bu sorgusuz sualsiz bunlar nereye gidecekler? Cennete gidecekler.

işte bu av hayvanları diyorlar ya tevekkülden daha güzel bir kazanç yoktur. Sonuçta Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri de bunu hadis-i şerifte beyan etti. O zaman diyor sen çalışma, tevekkül et ve esasen Hakka teslim olmadan daha sevgili ne var? Yani işin esası olarak Allah’a teslim olmaktan daha güzel, daha sevgili ne olabilir? Hani böyle, Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri de bunu böyle yatarken şey yapardı, dua ederdi yatarken. Genelde aklımda kaldığı kadarıyla, hakkınızı helal edin. Derdi ki nefsimi sana teslim ettim. Yatarken onun yaptığı duaydı. Nefsimi sana teslim ettim, yani bir de her türlü halimi sana bıraktım ve sana dayandım, sana yaslandım diye dua ederdi. E şimdi Allah’a tevekkül etmek ve her şeyi ona bağlamak ona yaslamak sevgili gelmez mi? Sevgili gelir. Eee tabii, Hakka teslim olmuş bir nefis kadar Allah’a sevgili gelen başka bir şey de yok. Allah bizi onlardan eylesin inşallah.

“Çokları beladan belaya, yılandan, ejderhaya sıçrarlar.

Yani bu rızık peşinde koşanlar, böyle çalışanlar, çokları diyor, beladan belaya, yılandan ejderhaya sıçrarlar. işte bu çok kimseler böyle bir kazadan kurtulmak için başka bir büyük kazaya giderler. Bir, bela musibetten kurtulmaya çalışırken, daha büyük bir bela ve musibete çarparlar. işte bir sıkıntıdan kurtulmak için daha büyük bir sıkıntıya çarparlar, farkına varmazlar. işte kaçtıkları bir şey yılansa, ejderhaya yapışırlar. Öyleya, şimdi ben bazen arkadaşlara şunu derim. Arkadaşlar, üzerinizde sizi böyle çok rahatsız etmeyen bir hastalığınız var. Bu sizin hayat kalitenizi aşağı düşürmüyorsa uğraşmayın bununla derim. Sebebi şu, yani sen onunla çok uğraşırsan, böyle kafaya takarsan, sende daha büyük şeyler açılabilir. Bu yalnız böyle sufilere ait bir şeydir. Avam, sufilerin de avamına ait değildir bu, bu hani suf ileri de biz şimdi insanları üçe böldük. Müslümanlar üçe böldük. Avam, has, hasül has, yani sufi deliyle, bu sufilerin avamına ait değildir. Bu sufilerin haslarına aittir. Sufinin avamı ise o sivilceyi bile önlemeye çalışsın. Hz. Mevlana diyor ya sen seli baştan önle. Bunu herkese ilmel yakin söyleriz, eyvallah. Ama hani meşhurdur ya. Biraz illet, biraz gıllet, biraz zillet sufiye lazım diye. Evet. Bu biraz lazımdır. O yüzden bazen olur insan yılandan kaçarken, ejderhaya kapılabilir mi? El cevap, kapılabilir.

Saat 22.49. Biz bir saat, aslında 45 dakika sohbet etmeyi planlıyoruz ama bir saat oldu. Burada keseceğiz, inşallah Allah’tan bir şey gelmezse ,önümüzdeki hafta, Allah izin verirse cumartesi gün kaldığımız yerden devam edeceğiz. Şimdi ben size kaldığımız yeri de not olarak düşeceğim inşallah. 915, 916, 17, 918 den, kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah. 917’den, evet 917. beyitten önümüzdeki cumartesi Allah’tan bir şey gelmezse devam edeceğiz inşallah. Şimdi sorularınıza inşallah başlayacağım Cenab ı Hak bizleri muhafaza eylesin inşallah.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 3 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-6-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları