Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 550-552. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 2 • 19/53

550-552. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

“O işkiller koparan, zanlar türeten şeyleri tam inanç eder; kin sebeplerinden sevgiler bitirir. İbrahim’i ateş içinde besler, yetiştirir; korkuyu can eminliği yapar. Onun sebep yakıcılığından sevdalara düşmüşüm; onun hayallerine dalmışım da Sofestai kesilmişim.”

Bir şeyden şüphelenir siniz. Eğer şüphelenme doğruyu bulmak içinse, sizin o işkilinizden, o şüphenizden hakikate ulaşırsınız. Hatta bu hakikatin de hakikati var der, zanna düşer daha da hakikatine doğru yürürsünüz ve o şüphelendiğiniz, sizi işkillendiren, bu noktada zan olarak gördüğümüz şeyler, bir bakmışsınız ki sizi hakikate doğru götürmüş. Sizin kalbinize o olumlu şüpheyi veren Allah’tır. O olumlu şüphe sizi doğruya doğru götürecektir. Şüphe vardır insanı, Allah muhafaza eylesin, olumsuzluğa götürür ama pozitif şüphe o kimseyi olumluluğa doğru götürür. ‘ibrahim’i ateş içinde besler, yetiştirir.’ Hani o kimse imanını yaşarken, imanına koşarken, o kimse ‘iman ateşten bir kor, ahir zamanda elinde tutanın eli yanacak, atan dinden imandan olacak’ der hadis-i şerifte. işte iman eden kimseyi, kur’an ve sünnete koşan kimseyi, Cenab ı Hak o kor ateşler içerisinde besler büyütür. Bütün şeytan, şeytanlaşmış olan insanlar, deccal, deccallaşmış olan insanlar, iman ehlini ateş cenderesine alırlar. iman eden toplulukları ateş cenderesine almak ister ve o topluluklar o bireyler o cemaatler, o ateş çemberinin içerisinde, o zorluklardan beslenerekden büyürler. Müslümanı, mü’mini büyüten şey, o sıkıntılara göğüs germek, o mücadelenin içerisinde, o çileyi bir şekilde çileden kaçmadan, o mücadeleye devam etmektir. Mü’mini büyüten, mü’mini pişiren şey bela ve musibetlere ve sıkıntılara

karşı metin durmaktır. O yüzden ibrahim’in yolunu seçenler, başlarına gelecek olan bela, sıkıntı, müsibet, dert, gam, kasavet, her ne var ise bunlarla mücadele ederekten, bunlara göğüs gererekten büyürler. O çünkü bela ile musibet ile sıkıntılara sabrederekten beslenir, imanı kemale erer.

‘Korkuyu can eminliği yapar.’ O kimse Allah’tan korkmaya başlar. O kimse Allah’tan uzaklaşma korkusu yaşamaya başlar. Önce Allah’ın azabından korkar. Önce Allah’ın cehenneminden korkar. Bir müddet sonra onun korkusu renk değiştirir. Artık Allah’tan uzak düşme korkusu o sevgilinin kaşının çatılma korkusu yaşamaya başlar ve o korku onun can eminliği olur ve o kimse kendince öylesine korkar ki kılı kırk yarar. Kılı kırk yarması, bir müddet sonra cehennem korkusu değildir. Dosttan uzaklaşma, dost ile beraber sohbet edememe korkusudur. ‘Onun sebep yakıcılığından, sevdalara düşmüşüm.’ O hale gelir ki o kimse, Cenab ı Hak ortadan sebepleri kaldırır. Avam sebepler dairesinde yürür. Sebebe bakae avam. Avamın imanını da islamı da avamın hakikati de sebebe dayalıdır ama hasın imanı sebebe dayalı değildir. Orta yerde sebep olmasa da Allah’ın onu yapacağına inanır. Sebepsiz Cenab ı Hakkın rızıklandıracağını, sebepsiz Cenab ı Hakkın hidayet edeceğini, sebepsiz Cenab ı Hakkın koruma altına alacağını, sebepsiz Cenabı Hakkın onu hıfz ı muhafaza edeceğini, sebepsiz Cenab ı Hakkın istediğini istediği gibi yapacağını bilir. O yüzden Hazreti Mevlana ‘onun sebep yakıcılığından, sevdalara düşmüşüm’ der. Aslında mana açısından bakılacak olursa, kur’an kendilerince sebebe dayanan akıllıların akıllarını ortadan kaldırır. Aslında din, sebebe dayanan insanların sebeplerini alır ellerinden ve sebeplerini yakar Cenabı Hak ve o sebebi gören kimse, imanını kemale erdiremez. işte ‘onun hayallerine dalmışım da Sofestai kesilmişim’. Bu noktada Allah’ın tabiri caizse hayallerine dalmışım. Sofestai kesilmişim der, bu hayale dalıp Sofestai kesilmeyi inşaallah önümüzdeki hafta geniş bir şekilde size anlatayım. Burayla alakalı sohbet edeceğimi söylemiştim. ‘Onun sebep yakıcılığından sevdalara düşmüşüm.’

Onun sebep yakıcılığından sevdalara düşmüşüm, onun hayallerine dalmıştım da Sofestai kesilmişim. Onun sebep yakıcılığından, sebep yakıcılığından sevdalara düşmüşüm, dalmışım. Sebep yakıcılığından, ortadaki bütün sebepleri yakmış. Aklının dayanacağı bütün sebepleri yakıyor. Duygularının dayanacağı bütün sebepleri yakıyor. Gördüğün bütün her şeyi yakıyor. Bildiğin her şeyi yakıyor ve bir Sofestai haline getiriyor. Sofestai, şüphe. Yunan felsefesinde Sofestai şüphe. Aslında Yunan felsefesinde bir kısmı şüphe olarak bakmış, bir kimse aklı reddetme olarak bakmış, bir kısmı ise gördüğü her şeyi bir hayal olarak görmüş. Her şey hayal ve her şey hayal ise ve aklımız da hayal. Aynı Sofestai düşüncesinde olanlar, aklımızla biz bunu

algılayamayacaksak, anlayamayacaksak ve aklımızın aklımızca anlamaya ve algılamaya çalıştığımızda aklımızın dayandığı sebepleri yakıyorsa ve aklımızı padişahlaştıracak, ilahlaştıracaksak bütün sebepleri orta yerden kaldırıyorsa işte bu sufilerin tenzihidir. Her şeyi o gibi görürken o değildir demektir. Aslında an be an yaklaştığını hissedersin. An be an göreceğini düşünürsün. Her semada onunla vuslatın sonuna ereceğini düşünürsün ve her çarkedişte Allah dersin. Artık nefes bitecek, artık sonsuzluğa doğru yürüyüş olacak, artık bir daha geri dönüş olmayacak ve sen son adımını atıyorsundur. Senin son Allah değişindir ve son tecelliyattır. Bitmiştir artık. Ordan geri dönmeden, uçsuz bucaksız, onun sıfatlarının içerisinde yok olup, hiçliğini görüp, ona doğru yaklaştıkça yaklaşmak, yaklaştıkça yaklaşmak, yaklaştıkça yaklaşmak, gördüğün bütün sıfat ve enfalin tecelliyatından kurtulup, zatullahın uluhiyetinde yol yürümek var iken sebepler bir bir yanıp bir bir düşerken sen son merhale, son nefes derken, dersin ki varmış daha zaman. Çark bitmiştir. Her şey toplanmıştır. Perdenin arkasındakiler perdeyi dürüp atmıştır kenara. Sen yine de yeniden bir perdedesindir. Yeniden bir hayrettesindir. Yeniden göğsünde bir el durdurmuştur seni. Yine sen bir adım kaldı, bir nefes kaldı, bir yudum kaldı, bir lafza kaldı, bir an kaldı dediğinde bir el seni başka bir perdeye götürmüştür. Bu artık uçsuz bucaksız bir tik taktır ve sen her nefeste kavuşmayı arzularken, bir nefes daha beklersin. Bir nefes daha beklersin. Bir nefes daha beklersin. Bir nefes daha beklersin. Ha bu dalga alacaktır seni ha öbür dalga alacaktır seni, ha bir daha vuruştur. Bu son vuruştur. Bu son Allah deyişindir bu alemde. Bu son defa bekleyişindir. Bu son defa hasretindir. Bu son defa duruşundur. Gel sözü gelecektir sana. Dön sözü gelecektir ama bir bakarsın ki başka bir hayrete geçersin.

Başka bir perdedesindir. O değildir. Ne güzeldir değil mi Sezen’in söylediği: ‘Dün gece hiç tanımadığım bir kimseye, sırf sana benziyor diye merhaba demişindir.’ Ona benzer çünkü her şey. Onun kokusu vardır her şeyde. Onun tecelliyatı vardır. Onun yüzü vardır. Onun cemali vardır. Yaklaştıkça yaklaşırsın. Odur. Koştukça koşarsın, odur ama tam yakın olduğu zamanda o değildir ve dersin ki ne güzeldir o şarkıyı mırınırdanırsın kendi içinden. Dün gece hiç tanımadığım bir kimseye sırf ona benzedi diye merhaba demişindir ve yine beklersin sen. O yeniden gelecektir. Bir an yine vuracaktır. Yine bir perdede, yine bir perdede, yine bir perdede. Yine bir dalgada. Bu dünya, bu alem bir dalga gibidir artık. Her şey deniz gibidir senin gözünün önünde ve her şey bir dalga vuruşundan başka bir şey değildir. Baktığın her şey bir deryanın içerisinde bir dalga vuruşudur. Kah kendini görürsün o deryanın içerisinde, o zerrenin içerisinde, her şeyde. Vuran senden sanadır. Kâh dersin ki bu ben değilim, bu odur, vuran ondan ona olur. işte

ister kesrette vehdet de sen, ister vahdette kesret de, ister Hazreti Pir gibi ben onun hayallerinin Sofestaisi gibiyim de, istersen onu hayallerinin içerisinde bir zerre gibi gör kendini. Eğer onun hayalinde hayal isen sen, onun hayalinden tat al, lezzet al hayalinin içinde kal, aman hayalinden dışarı çıkma dersin. Oysa hayalinden dışarı çıksan da onun hayalidir amma velakin hayalden hayale geçilir. işte bu tam bir Sofastai olmaktır. Bu tam bir akılsızlıktır. Bu tam aklın çürümesidir. Bu tam bir aklın bu noktada çiğnenmesidir. Çünkü sebepler kalmamıştır senin için. inanmak için dahi sebebin kalmamıştır senin. Herkes inancına sebep arar. Senin için inanmanın bir sebebi yoktur artık. Senin için inanmanın, iman etmenin bir sebebi kalmamıştır.

işte bu halle hallenmektir kesrette vahdet, vahdette kesret. Bir perdesidir, bu noktada bir dalgasıdır. Bunu bir tek perdeden anlatmak, bir tek dalgadan anlatmak, bir tek boyuttan anlatmak da mümkün değildir. Bu boyuttan boyuta geçmek, bu kesretten kesrete, bu vahdetten vahdete, bu perdeden perdeye, bu halden hale, hayretten hayrete geçmektir. Artık senin gözünün önünde, onun tecelliyatından başka bir şey yoktur. Geri kalan hepsi de ruhumuzdur, rumuz! Hepsi de birer nedir? Senin arkadaşındır. Senin dostundur. Adı Ahmet’tir, adı Mehmet’tir, senin eşindir, senin çocuğundur. Rumuzdur herşey senin için artık. Sen o aleme yabancısındır artık. Oralı değilsindir sen. Sen orda durmak istemezsin. Dersin ki her şey rumuz, her şey. Her şey bir sembol. Bu alem bir sembolden ibaret. Bu alem rumuzdan ibaret. Adını ne koyarsan koy. Adını ister harflerle, ister sayısal rakamlarla koy. Sayısal rakamlar zor gelmiş insana. Hepimize bir sayısal rakam konsaydı, ilk yaradılana bir deseydik, sayabilir miydik yaradılanları? Sayamazdık. Hepsini bir yaparız, Adem ederiz, hepsini bir yaparız melek ederiz, hepsini bir ederiz şeytan ederiz, hepsini bir ederiz Resul ederiz, hepsini bir ederiz veli ederiz, hepsini bir ederiz ağaç ederiz, hem seni bir ederiz meyva da ederiz. isimdir, semboldür, başka bir şey değildir. Bu alem, bir sembollerin ibarettir. Gördüğün her şey, semboldür ama gördüğün herşeyde onun tecelliyatı vardır. Onun tecelliyatı olan bir şeyi yok görme. Onun tecelliyatı olan bir şeyi de yok görme. işte bir Sofestai yaşamaktır bu. Bir Sofestai bu. Dilimi mazur görün, bu Hazreti Pir’in dili. Benim çok hoşuma gider bu. Bir So festai gibi yaşamak!

Hani, Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin diline çevirelim. Der ya ‘dünya hayatı, bir yolcunun ağacın altında gölgelenmesi kadardır, gölgelenmesi gibidir.’ Bir yolcusun, ağacın altında gölgeleniyorsun, yolcusun. Ağacın altında gölge. Gölgedesin gölge! Dünya hayatı, ağaç gölgesi. Ağaç ne acaba? Ama dünya hayatı ağaç gölgesi. Gölgeyi düşünebiliyor musunuz? Güneş herhangi bir taraftan vurur, uzar kısalır. Gölgedir halbuki.

Gölge uzasa ne olacak, gölge kısalsa ne olacak? Gölgeyi uzat uzatabildiğin kadar, gölgeden ibaret değil mi? Hz. Allah da gölgeyi uzattı demez mi ayet-i kerimede? Hazreti Pir de o ayeti almaz mı? ‘Allah gölgeyi uzattıkça uzattı da uzattı der. Düşünebiliyor musunuz, Hazreti Pir’e hayat ne kadar uzun gelmiş ve diyor ki ‘Allah gölgeyi uzattıkça uzattı.’ Yani benim bu dünya sürgünümü uzattıkça uzattı. Biz baktığımızda seksen yıllık ömür, ne kadar kısa bir ömür gibi geliyor. Uzun bir ömür gibi geliyor veya kimisine kısa geliyor. Hz. Pir de diyor ki ‘uzattıkça uzattı.’ Usanmış dünyadan, usanmış sembollerin içerisinde durmaktan, usanmış! Diyor ki ‘uzattıkça uzattı’ Haklarınızı helal edin. Sürç-i lisan ettiysek affola.

El Fatiha maassalavat.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 2 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-5-2 • Tasavvuf Vakfı Yayınları