MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 2 • 9/53
480-489. Beyitler Şerhi
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Bu vezir bütün herkese farklı farklı din algısı, din anlatmaya devam ediyordu. Son kaldığımız konu burası. Aynı konudan devam ediyoruz. Birilerine demişti ki:
“Bakıştan, görüşten, hayalden geçtin mi; gece yarısında buluşma, kavuşma mumunu söndürmüş olursun. Birindeyse söndür diyordu. Korkma, söndür de karşılığında yüz binlercesini gör. Gücünü kuvvetini görüş mumunu söndürürsen, can mumunun ışığını artar; sabır yüzünden Leyla, Mecnun kesilir. Kim zahitliğe kalkışır da dünyadan vazgeçmeyi kurarsa, dünya ona daha da fazla kendini gösterir, daha da ziyade yaklaşır. Birinde Allah sana ne verdiyse onu meydana getirirken de sana tatlılaştırmıştır. Sana kolaylaştırmıştır, hoş bir hale getirmiştir onu; al onu, kabullen; zahmete sokma kendini, demiştir. Birindeyse, senin olanı bırak, vazgeç ondan; içinin kabullendiği şey iyi değildir, kötüdür. Birbirine aykırı yollar kolay görünmüştür de herkes bir dini seçmiştir; o din, o kişiye can kesilmiştir. Allah’ın bu kolaylaştırması, yerinde bir yol olsaydı her Yahudi, her Mecusi Allah’ı anlardı, bilirdi demişti. Öbüründe, kolaylaştıran şey demişti; o şeydir ki gönüle yaşayıştır, cana gıdadır.”
Bakıştan, görüşten, hayalden geçtin mi gece yarısında buluşma, kavuşma mumunu söndürmüş olursun. Hani normalde bir kimse kendince bir meseleye, kendi bakış açısı vardır, kendi rengi vardır, kendince kendi tefekkürü vardır. Kendi tefekkürü! Herkesin kendi yolunda, kendince gittiği bir yol vardır. Bu, kur’an ve sünnet dairesinin içerisinde nasıl bir kimsenin kendince bir mezhebi, bir meşrebi var ise bu noktada da sufiliğin içerisinde her
sufinin kendince bir meşrebi vardır. Bu kendi rengidir, kendince bir görüşü vardır. Bu o kimsenin kendi algısıdır, kendi anlayışıdır. Normalde bunlar o kimsenin kendi kimliğidir, kendi kişiliğidir. Bu kimlik, bu kişilik, o kimsenin mührü gibidir. Bütün hayatı algılamasında, bütün sufiliği algılamasında, bütün yolu algılamasında, bütün her şeyde o kimse o kimliği, o kişiliği üzerinde taşır gider. Hayal bir kimsenin kendince, kendi hayatının içerisinde, kendisinin üzerine kurguladığı bir şeydir. Bir kimse kendince sufiliği yaşarken, dini yaşarken, kendine bir hayal kurgular. Bu hayal, o kimseyi o yolda koştutturur. O hayal, o kimseyi, o ticarette koştutturur. O hayal, o kimseyi bir evde koştutturur, bir mahallede koştutturur. O kimse neyi hayallediyse kendince ve hedeflediyse oraya doğru koşar. Bu dinin içinde de aynıdır. Bu insanların meşrepleri de mezhepleri de bakış açıları da bunun içindedir. işte öbürkünde de diyordu ki birilerine böyle diyor, ‘siz tefekkür edin. Bu noktada bilginize bakın, renginize bakın, görüşünüze bakın, o görüşünüze sahip çıkın ve görüşünüzün peşine düşün. Görüşünüzü asla terk etmeyin’ diyor. Öbürkünde de diyor ki ‘gücünü, kuvvetini, görüş mumunu söndürürsen, can mumunun ışığını artar, sabır yüzünden Leyla, Mecnun kesilir.’ Senin bir görüşün, düşüncen var ya, sen bu görüş ve düşünceni terket. Kendi görüş ve düşünceni terkederekten, kendi rengini terkederekten sen içindeki can mumunu yakarsın. Bu ne demek? Zahiri bırak, zahiri görüş ve düşünceyi bırak. Ya? içindeki can mumunu yakmaya çalış ve sabret bekle, o can mumu yanacak ve sabredersen bu noktada doğru sabır gösterirsen, sen Leyla Mecnun kesilir. Ama bu noktada sen ne yapacaksın? Kendince kendinden geçip kendince kendi doğrularından geçmen gerekiyor. ‘Kim zahitliğe kalkışır da dünyadan vazgeçmeyi kurarsa, dünya ona daha fazla kendini gösterir. Daha ziyade yaklaşır.’ Sen zahitlik yolunu seç. Yani? Sen dünyayı terk et, çalışmayı terk et, gayreti terk et, mücadeleyi terk et. Ya? Sen bunları terk ettiğin anda dünya senin peşine koşacak. Böyle sufi anlayışında olanlar var ha, yok zannetmeyin. Oysa zahitlik, dünyayı sevmemektir. Dünyayı boş bırakmak değildir. Dünyayı terk etmek değildir. Zahitlik, dünyayı sevmemek, dünyaya aşık olmamaktır. Yoksa dünyayı terk etmek, işi gücü terketmek, ne bileyim işte, malı mülkü terk etmek.
işte bir kimsenin çalışması var. O çalışmasını terketmek, memursa memurluğunu, amirse amirliğini terk etmek değildir zahitlik ama o Hristiyan görünümlü, o Musevi diyor ki Yahudi diyor ki sen dünyayı terk et. Hep böyle aldatmadılar mı bizi, islam dünyasını böyle kandırmadılar mı? Dediler ki siz dünyayı terk edin veya bir kısım sufiler o yolu seçmediler mi kendilerince. Daha fazlaydı onlar önceden. Bir ara ben Bursa’ya yeni göçtüğümde doksanikide, doksanüçte, bu karadeniz tarafından bir şeyh efendi vardı. Sözde
dervişleri seyahate çıkarıyordu. Sakallı genç delikanlılar, camilerin bahçelerinde, cami kapılarında, camilerin içerisinde kol geziyorlar. Hacı efendi bir saniye müsaade eder misiniz? Bakıyorsunuz siz, ondan sonra bizi üstadımız seyahate çıkardı. Evet? işte biz şu anda, manevi olarak seyr i sülukdayız. Evet? işte bize biraz yardım edin. Ben kendim şahidim. Genç adam! Senin şeyhin nerde dedim ben, Samsun’da dedi. Ulu Cami’nin içinde oluyor bu. Samsunun içinde mi dedim ben. Samsun’da gibisinden söyledi. Seni seyahate o çıkardı değil mi dedim ben, evet dedi. Ulu caminin içerisinde Samsun’a doğru döndürdüm ben şimdi onu, bu ne yapacağını bilmiyor tabii ben böyle döndürdüm, iste şimdi dedim. Kimden dedi. Şeyhinden dedim. Nasıl yani dedi. Seni seyahate çıkaran kimse, senin yiyeceğini içeceğini de düşünsün dedim. Seni seyahate gönderen kimse dedim, seni dilenciliğe mi gönderdi, seyahate mi gönderdi dedim? Şimdi ne diyeceksin biliyor musun dedim. Bana bakıyor şimdi. Şeyhim, ben aç kaldım, doyur, ben parasız kaldım, para. Neye ihtiyacın varsa, ondan isteyeceksin dedim. Bunun doğrusu bu dedim çünkü dedim, bizim dedim şeyhimizin, şeyhinin şeyhini, şeyhti dedim seyahate çıkarmış, ona demiş ki dedim, evladım hiç kimseden hiç bir şey istemeyeceksin. Hiç kimseden hiçbir şey istemeyeceksin. Verirlerse yiyeceksin, bindirirlerse bineceksin, yatırırlarsa yatacaksın. Bu kadar. Sen hiç kimseden hiçbir şey istemeyeceksin. Sufilik budur.
Asıl züht de budur. Züht, dünyayı terketmek demek değildir. Asıl züht hiç kimseden hiçbir şey istememek ve beklememektir. Zühtün hakikati budur. Zühtün hakikati! Bu noktada o kimse hiç kimseden hiçbir şey istemez ve beklemez de. Bu, dervişlik adınadır, dervişlikle alakalıdır. Dervişlik yapacaksa o kimse, böyle bir dervişlik yapacak. Bu işin en güzel noktasıdır, en hakikat noktasıdıR. Şey’en lillah demek sufi için geçerli değildir. Bu noktada o kimse çok naçar kalırsa, çok sıkıntıya düşerse, olmazsa olmaza düşerse, hadis-i kutside der ki: ‘Siz temiz yüzlülerden isteyiniz.’ O zaman o kimse temiz yüzlüyü arar. Temiz yüzlüyü arar. Nerde bulduysa temiz yüzlü, ondan isteyecek. Bulabilirse, bulabilirse! Hadis-i kutsi bu. Temiz yüzlülerden isteyiniz. isteyecekse ondan isteyecek. işte, o kimse diyor ki yani o halife diyor ki padişahın halifesi, veziri diyor ki ‘siz zühd ehli olun. Dünyayı bırakın. Dünyayı bıraktığınızda, dünya sizin peşinizden koşar.’ Hadis i şerif: ‘Kim dünyayı terk ederse, dünya onun peşine takılır.’ Bu dünyayı terk etmek demek, sevgisini terk etmek. Kim dünya sevgisini terk ederse, dünya onun peşinden koşturur. Siz bir şeye ihtiyaç duymazsınız, bir şeye ihtiyaç görmezseniz, Allah size lazım olan şeyleri, sizin peşinize takar. Sen bir şeyi ihtiyaç olmaktan çıkarırsan, kendinde bil ki Allah senin ne ihtiyacın varsa, sana ne lazımsa senin önüne koyacak, senin peşine takacak onu. Bunu bilin
bir kere. Buna sufiler ihtiyaçtan kesilmek derler. Sen ekmeğe ihtiyaç duyarsan, ekmeğin kölesi olursun. Sen elbiseye ihtiyaç görürsen, elbisenin kölesi olursun. Sen arabayı ihtiyaç görürsen, arabanın kölesi olursun. Kadını ihtiyaç görürsen, kadının kölesi olursun, erkeği ihtiyaç görürsen erkeğin kölesi. Neyi ihtiyaç görüyorsan, onun kölesi olursun. Ben onsuz yapamadım, yapamam dediğin şeyin kölesi olursun. islam ise insanı her türlü kötülükten kurtarır. Sufi, özgür insandır. Din insanı özgürleştirmek içindir, hakiki dinler insanları özgürleştirir. O yüzden her dönemde, dinin hakikatini anlatanlar, insanların özgürlüklerini eline alanlar tarafından sevilmezler. Dinin hakikatini anlatanlar ve yaşayanlar, toplum içerisinde toplum dışı görünür. Bunun sebebi şudur. Bir kimse dinin hakikatini anlatıyorsa ve yaşıyorsa, herkesin nefsi onu kabul etmez çünkü insanlar nefislerinin kölesidir.
Birinci derecede insan, nefsinin kölesidir. ikinci derecede şeytanın kölesidir. Üçüncü derecede bu noktada eğer varsa orda din dışı organizasyonlar, onun kölesidir o kimse. Sufilik insanı kölelikten kurtaran en önemli hikmet kaynağıdır. O yüzden sufiliği zahir alimler de kabul etmez, zalim sultanlar da devletler de sufiliği kabul etmez. Köle olanlar, köleleştirenler sufiliği kabul etmez. Nefsinin kölesi olan bir insan, sufiliği kabul etmez. O nefsinin kölesi çünkü. Nefsinin kölesi olduğundan dolayı nefis onu bırakmaz. Nefis onu bırakmış olsa o kimse bir mürşide bağlanacak. Der ki onun sendenne farkı var, onun senden ne özelliği var, o da insan o da insan bırak böyle birşeyin peşine düşme der, bir çıt daha arttırır. O peygamber de insan, kendisi insanım demiyor mu? Evet. Onun senden ne farkı var? O biraz daha senden zekiymiş, biraz daha senden akıllıymış. Birşeyler yazmış insanları iyiliğe sevketmek için. Kölelik böyle bir şeydir, nefsinin kölesi! O kolayı içecek. Kolasız bir kebap yemek mümkün değil. Nefsinin kölesi. O pazar günü gidilip o alışveriş merkezlerinde dolaşılacak, nefsinin kölesi! Nefsinin kölesi, Antep’e gittiğinde baklava yemeden dönmeyecek. Nefsinin kölesi, o markadan giyinecek. Nefsinin kölesi, öyle davranılacak. Nefsinin kölesi, sufiyi istemez, sufiliği de istemez. O çünkü nefsinin kölesi.
Aynı zamanda şeytanın köleleri vardır. Satmışlardır kendilerini şeytana. O şeytanın taraftarı olmuştur, onun kölesi olmuştur. Şeytan onu elinin altına almış, çepeçevre sarıp sarmalamıştır. Gözünü açtırmaz ona. Ona gözünü açtırmaz. O, şeytanın kölesi hükmündedir. Ne zaman ona birisi kur’an ve sünnet dairesinde bir şey söylese, şeytan onda gümbür gümbür gümbürder. Bu yalan, bunun aslı yok, bunun astarı yok. Hadislerin hangisi sahih ki işte hangi ait, öyle olduğu nerden belli. Nerden onun delili var… Başlar şeytan okumaya. Başlar, seni bırakmaz. Bırakmaz! O kimse de dine diyanete sufiliğe düşman olur. Akıllıdır o. O kadar çok zekidir ki! Ondan daha
zekisi yoktur. O sufiler topluluğunun içerisinde ne işi var onun! O sufiler, akıllarını satmışlar, kiraya vermişler. Kime? Şeyhlerine. O akıllı, öyle bir şey yapmaz. O çok zeki. Yani o kur’an ve sünnete böyle itaat etmek, böyle dinin hükümlerini komple kabul etmek, böyle bir şey olur mu ya! Ne alakası var? Şeytanın kölesi, birsürü var. Hani içkiden başını kaldıramıyor, şeytanın kölesi. Uyuşturucudan başını kaldıramıyor, şeytanın kölesi. Hevâ ve hevesten başını kaldıramıyor, şeytanın kölesi. Onun dizisi var diziyi izlemesi lazım, şeytanın kölesi! Onun her cumartesi maçı var, maça gitmesi lazım, şeytanın kölesi! Kombine bileti var onun. Olur mu öyle şey? O kombine biletli, mümkün değil. Her cumartesi pazar nezamansa, kombine biletiyle maça gidecek o. Bu mümkün değil! Sabahtan akşama kadar da onu konuşacak. Sabahtan akşama kadar! Yirmi iki kişi oynuyor, yirmi milyon konuşuyor! Yirmiiki kişi oynuyor, yirmi milyon konuşuyor. Bundan para kazanıyorlar. Bundan nefislerini ilahlaştırıyorlar. Ya bir sanayi olmuş! Şeytanın kölesi bırakmıyor o şeytan onu. O gidecek, orda küfür edecek. Küfürbaz! Küfür haram. Küfür haram! Yok, küfür edecek. Kime küfür ediyor? Orda oynayan oyuncunun anasına avradına küfür ediyor. Yanındaki de küfür ediyor. Halbuki ona küfrederken hadis i şerife göre yanındakinin de annesine küfür etmiş oluyor, kendi annesine de küfür etmiş oluyor. Kim bir kimsenin annesine küfür ederse, bütün annelere küfür etmiş gibidir. Hadis i şerif! Birisi birisinin annesine küfür etti, bütün annelere küfür etti. Hadis i şerif. Adam çok kızıyor ya küfür erdecek. Diyorum benim anneme küfür etme. Hacı abi, senle ne alakası var? Oğlum, birisinin annesine küfür edersen, küfür ettiğinde herkesin annesine küfür etmişsindir. Benim de anneme küfür ettin, hadis i şerif var, küfür etme kimsenin annesine. Küfür ettiyse bu sefer atıyor benim. Özür dile diyorum, sözünü geri al. Ne oldu? Benim anama küfür ettin? Bakıyor, ben sertim şimdi, hacı abi, ne alakası var ya diyor. Ne alakası var deme! Kelime-i Tevhid getir, özür dile, tövbe et, yoksa benim anama küfür ettin, şimdi ben sana gerekli olan dersi vereceğim. Çok öyle Kelime-i şehadet getirtip ben tövbe ettirdim. Sövme, kimsenin annesine, sövme! Adamın gıyabında anasını sövmek kolay, gine de sövmek yok! Bu böyle anlatmaz, insanlar terbiye olacaklar.
Adam diyecek bir manyak daha hacı çıkar mı çıkar, bu böyle. Bu sefer anlatmaz, beni dangadak sıkarmı sıkar ama kimsenin anasına küfür etmeyin diyecek. Gidiyor orda küfür ediyor mu? Şeytanın kölesi, küfür ediyor orda, şeytanın kölesi. Millet orda Allah’a da küfür ediyor, peygambere de küfür ediyor, dine de hakaret ediyor. Daha önce vardı ya, şeriata hakaret ediyorlardı, şeyde maçlarda. Öyle değil miydi? Meşhur cumhuriyet mitingleri vardı ya, kahrolsun şeriat diyorlardı maçlarda. Diyorlardı! Gazeteler
yazıyordu. Şeytanın kölesi adam. Orda kahrolsun şeriat diyenlerin içerisinde durunca gitti dini. Onları destekledin, gitti. Dinin gitti! Onlarla berabersin, dinin gitti. Adama diyorsun ya bu adam dinsiz bunlar dinsiz. Ne işin var bunlarla? Bakıyor gözümün içine. Dinsiz diyorum ya, dinsizi destekleyen de dinsiz. Münafığı destekleyen münafık, kafiri destekleyen kafir. Hüküm açık. Müşriği müşrik sever. Hüküm açık. iman eden, müşriği sevemez. Seviyorsa müşrikten sayılır. Hüküm açık. Hüküm açık! Diyor ya ayet i kerimede: ‘Ey iman edenler, siz hristiyanları ve Yahudileri kendinize dost tutmayınız. iman eden, müşriği dost tutmaz. Tebliğ eder ona. Dost ayrı. Dost ne demek? Beraber yürümek. Beraber yol yürüyorsan, o senin dostun. Sen ona tebliğ ediyorsam, tebliğ et bakalım ne olacak. Yanındaki kimseye namazı tebliğ et. Kardeş, namaz vakti, hadi gel sen de namazını kıl. Kaç metre yürüyecek senle? Çok samimisiniz, harika. Namaz vakti nerde? Tebliğ ettin. Nerde, ne tepki verecek sana, önemli. Önemli!
Zahitlikten buraya geldik. Hakkınızı helal edin. ‘Birinde Allah sana ne verdiyse onu meydana getirirken de sana tatlılaştırmıştır.’ Cenab ı Hak senin önüne ne koyduysa, sana tatlılaştırmıştır onu. Eee? Al ye. Domuz eti haram, kan haram, yalanla yanlışsa yapılan ticaretten kazanç haram, Allah’ın haram kıldıkları var. Sen haramı helalleştiremezsin. Bu direkt kaderiyeye çekiyor insanları. Kaderiye sınıfı. Senin önüne ne geldiyse kaderinde o varmış. içki içmek senin kaderindeymiş. içmişsin, tatlılaştırmış sana. Zina yapmak kaderinmiş senin, sana tatlı göstermiş onu, kaderiye sınıfı! Hz. Mevlana Celaleddin i Rumi Hazretleri, mesnevisinde hanefiye, şafiye, malikiye göre bir mezhep anlayışı yoktur. Bulamazsınız hiçbir eserinde. Ama Hazreti Mevlana Celaleddin i Rumi hazretleri, tipik bir noktada akidevi mezheplere taş atar. Mesela cebriyeye taş atar, kaderiyeye taş atar, rafiziliğe taş atar, hariciliğe taş atar, hikayelerle. Hz. Mevlana Celaleddin i Rumi hazretleri, tipik bir imam ı Azam, imam ı Maturidi düşüncesinin sahibidir, felsefi olarak. içtihat noktasında, akidevi içtihat noktasında, bu noktadadır. Tipik bir maturidir kendisi. Maturidi olduğu için, sevgide dahi akılsızlığı kabul etmez. Enteresan tespitleri vardır. Hz. Mevlana aklı reddetmez, aklın kemalinin aşıklıktan geçtiğini söyler. Aklın olgunluğunun Allah’a olan aşıklıktan geçeceğini söyler. Tahsiz eder. O yüzden Hazreti Mevlana Celaleddin i Rumi hazretlerinde tipik bir hanefilik veya şafiilik, malikilik, hanbelilik göremezsiniz ama Hazreti Mevlana da tipik zamanın zamanın, zamanın akide ile alakalı hastalıklarını, zamanın akide ile alakalı sapkınlıklarına cevaplar bulursunuz, kendi zamanı ile alakalı. Siz o cevapları bu zamana da taşıyabilirsiniz tabii. Mesela örnek, birinde Allah sana ne verdiyse onu meydana getirirken de sana tatlılaştırmıştır, sana kolaylaştırmıştır. Hoş bir hale getirmiştir onu.
Al, onu kabullen, zahmete sokma kendini demişti. O kimseye diyor ki sana bir şey geldi ise o kolaylaştırılmış, sana sevdirilmiştir. Ya? Sen onu al, kendini zahmete sokma. Harammış, helalmiş Cenab ı Hak, bunu caiz görmüş görmemiş, din bunu kabul etmiş etmemiş, bakma sen ona. Sen kendince ondan kendini uzaklaştırma. Zahitlik de yapma. Züht ehli de olma. Bu haram mı helal mi deyip de üzerinde kendince bir şey, kendince, kendince, üzerinde bir şey oluşturma. Ya? Sen onu al kabul et. Nerden geldiği önemli değil. Nasıl geldiği de önemli değil. Sana geldi ya, senin o. Harammış, helalmiş yalanmış, yanlışmış, uydurmaymış, kaydırmaymış, kandırmaymış, sahte çekleymiş, sahte senetleymiş, aldatma ileymiş, sen bak bana ona? Ya? Sana geldi ya o, gönderdi Allah sana. Sen bak işine, ne geldiyse. Bunu sakın mesnevideki Davut( a.s.) ın zamanındaki öküz meselesiyle karıştırmayın. O kimse kendi öküzünü kesti. Sen dekendi öküzün geldimi senin bahçenden içeri, yatır kes.
Hani var ya yine meşhur hikaye, Mesnevi’de geçer. Davut Aleyhisselam zamanında bir genç vardır. Gece gündüz yalvarır Allah’a. Yarabbi bana der kolay rızıklar ver, oturduğu yerde. Herkes de ona der ki ya sen kendinde misin, aklın yerinde mi? Mesnevi, Hz. Mevlana bu hikayi Davut (a.s)’ın kıssasını, hikayeleştirir mesnevide. O der gece gündüz dua ediyordu o genç. Bir gün öyle dua esnasında, güldüüüür, bahçeye diyor bir tane öküz girdi. Bahçeye bir tane öküz girince, zaten o genç de gece gündüz bana kolay bir rızık Ya Rabbi diyordu. Öküz gelince aha dedi, bu bana Allah’tan gelen bir hediyedir. Bıçağı kaptığı gibi destur bismillah, öküzü kesti ama gelgelelim arkasından feryat figan adamın birisi geldi, benim öküzüm diye. Genç dedi ki ya bu nerden senin öküzün, bu benim öküzüm. Ya nerden senin öküzün? Cümle ahali bilir ki ben gece gündüz Allah’a yalvarırım, dua ederim. Yarabbi, bana oturduğum yerde bana kolay bir rızık ver. Bu dedi Allah’ın bana ikramı, ihsanı. Benim duamın kabul olduğunun işareti. Öküz benimdi. Ben kestim onu. Bu mesele büyür, Davut(a.s.) der, ektinmi ki biçiyorsun. Ektin mi ki biçiyorsun. Ogenç der ki Ey Davut! Beni haksız yere suçluyorsun. Sen bu gece Rabbine danış, meselenin hakşkatini ondan öğren der. Müthiştir cevap. Davut Aleyhisselam durur bu söz karşısında peki der. Bana yarına kadar müsaade edin. Öbür öküzün sahibiymiş gibi görünen kimse der ki ya hey koca Davut! Adaletin bu mu senin? Belli değil mi ki der bu öküzün sahibi benim. Bu adam da kendisi diyor zaten diyor, oturduğu yerde bu öküz geldi ona! Adamın ikisine de derki huzurdan çıkın. Ben yarın kararımı bildireceğim. O kimse çıkar tabii bütün şehre yayar bu meseleyi. Der ki Davut kafayı yedi, ihtiyarladı, yaşlandı, bunun akli melekeleri çalışmıyor. Bu hakimliğe de padişahlığa da sultanlığa da peygamberliğe de layık bir kimse
değil. Tabii bütün kamuoyu oluşturur. Fitneciler kamuoyu oluşturur. Bir fitneci, bir şehri değil, bir ülkeyi karıştırır. Bir fitneci, bir ülkeyi de değil, islam dünyasını karıştırır!
Hz. Mevlana mesnevisinde der ki edepsiz, sadece kendini ateşe atmaz, alemi ateşe verir der, alemi! Bir edepsiz alemi ateşe verir. Bir edepsiz, aileyi sülaleyi ateşe verir. Bir edepsiz, mahalleyi ateşe verir. Bir edepsiz, bir şehri ateşe verir. Bir edepsiz bir ülkeyi ateşe verir, bir edepsiz! O yüzden şeriat lazımdır. Bir kimse edepsizlik yapıyorsa, hukuk onun cezasını vermeli, anında o edepsizlik ateşini söndürmeli. Anında o dinsizlik ateşi sönmeli. Anında o şeytanın ateşi sönmeli, anında! Yoksa, yoksa ülkeyi cayır cayır yanarken görürsünüz. Bir bakmışsınız her yer yangın yeri olmuş ,yangın yeri! Oldu mu? Oldu. Geziyi unutmayın. Kızıyorlar ben böyle deyince. Hocam, sohbetlerinizi biz çok güzel dinliyorduk, seyrediyorduk işte takip ediyorduk ama bu geziciler sen böyle laf söylediğinden beri seni dinlemiyoruz. Ben de yazıyorum. Bu sizin hakkınız. Ya bir memlekette yakıp yıkmak ne zamana kadar hak? Ne zaman hak oldu bu? Biz yirmisekiz Şubatı yaşadık, en derinlemesine. Mahalleleri mi ateşe verdik, bankaları mı ateşe verdik, polisleri mi öldürdük, askerleri mi şehit ettik, polis mi şehit ettik! Karakoldan karakola götürdüler. Bu insanlar evlerinde ders yapamadılar, zikir yapamadılar. Camide basıldık, camide camide! Mevlit okuturken basıldık. Biz yakmadık hiçbir yeri. Yok islamda, insanlıkta yok. Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’i Mekke’de nereyi yaktı Sallallahu aleyhi ve sellem! Medine-i Münevvere’de nereyi yaktı? Nerde terörist bir eylem yaptı? Müşrikler toplandılar Medine’ye savaş açmaya geldiler, savaşmaya geldiler, yola çıktılar. Uhut’da onları karşıladı, dinini savundu, ülkesini savundu, şehrini savundu. Ne galip gelindi ne yenilindi. Ne galibi var, ne malubu var. Gittiler ardından bir daha geldiler. Hendek! Bir daha geldiler. Bedir! Habire geliyorlar. Kendi ülkesini, kendi vatanını, kendi şehrini savundu. Ben dini heryerde de yaşarım, müşrikler buraya geliyorsa, ben de Kahire’ye giderim demedi! Şimdi böyle bir milliyetsizliği öngörüyorlar. Bazı sufiler var, bazı din adamları var, bazı alimler var. Milliyetsizliği, vatansızlığı öne koyuyorlar şimdi.
Dinini her yerde yaşarmış.Yaşayamazsın! Hadi yaşayın! Hadi Almanya’da yaşayın yaşayamıyorlar, hadi Fransa’da yaşayın, yaşayamıyorlar. Hadi Amerika’da yaşayın, yaşayamıyorlar. Yaşayamazsınız! Bu mümkün değil. Buranın halkının yüzde seksenbeşi, doksanı müslüman, burda yaşayamıyorsun dosdoğru, orda mı yaşayacaksın? Burda inancını tam yaşayamıyorsun, orda mı yaşayacaksın? Burda da düzeltemiyorsan, orda mı düzelteceksin, mümkün değil! Evet, ertesi gün halk toplandı. Herkes kararı bekliyor. O fitneci bütün şehri ayağa kaldırdı, bütün şehirde modurtular, bu nasıl adalettir!
Adamın öküzünü almış, kesmiş. Davut nasıl böyle adaletsizlik yapar! Oysa Davut, onları onca zalimlerin elinden kurtarmıştı. O Davut, onca zulüm altından kurtulmasına vesile olmuştu. Orda müşrik bir padişah vardı. Müşrik bir devlet başkanı vardı. Her şey müşrikti, müşriklerin elinde savaşaraktan, Callut’u öldürerekten Davud padişah olmuştu. Küfür hakimdi. inananlar başsızlığı kaldırmıyorlardı. Her türlü zulüm vardı. Kendi kitaplarını okuyamıyorlardı. Kendi dinlerinin ibadetlerini yapamıyorlardı ama gel gör ki sonradan bunlar unutuldu. Bunlar unutulunca o Davut’un, o Davut’un hükmüne, o Davut’un adaletine, o Davut’un peygamberliğine ve padişahlığına laf söylemeye başladılar. Unuttular çünkü. Hani diyor ya insanoğlu unutkandır, cahildir ve zalimdir de diyor. Böyle zulmediyor insan.
Bütün şehir ayaklandı. Böyle adalet mi olur! Hepsi de toplandılar Davut’un devleti yönettiği, Davut aynı zamanda kral peygamberlerden, toplandılar Davut’un devleti yönettiği o günkü hükümet konağında veya devlet başkanlığında veya sarayda ne dersiniz. Davut dedi ki o fitneci, yaygaracıya: ‘Sen bu davadan istersen vazgeç dedi. Bu ineği de buna bağışla, bu işten çekil sen’ dedi. Öyle deyince o çıktı halka bir fitne daha yaydı. Davut bana böyle dedi. Ey ahali, Ey insanlar, bu davutun nesine inanacaksınız siz şimdi deyince, Davut çıktı halkın huzuruna, iki tane askere dedi ki: ‘Bu adamın ellerini arkadan bağlayın.’ Bağladılar. Ey Ahali dedi, bunlar böyle bir mesele ile benim huzuruma geldiler. Ben de akşam namaza durdum, Allah’a yalvardım, Allah’a, yakardım, münacat ettim. Cenab ı Hak bu meselenin bana hakikatini gösterdi. Bu adam varya dedi yaygara yapan fitneci, sesi çok çıkan, hepinizi kapı kapı dolaştırıp bana karşı ayaklandıran? Evet? Bu dedi bu çocuğun, öküzü kesen delikanlının babasını dedi çiftlikte katletti. Bu, bunun babasının yanında dedi köle olarak işçiydi. Babasını katlederekten bunun malına, mülküne kondu dedi. Katlettiği yer de dedi, babasının çiftliğinin filanca yerde, ağacın dibinde dedi ve dedi ağacın dibine gömerken de unuttu dedi, unuttu. Katlettiği bıçağın üzerinde kendi adı yazılı dedi. Ey ahali, yürüyün şimdi oraya gidiyoruz dedi. Bütün ahali toplandılar. O adam başladı titremeye. Gittiler adama bir kazma bir kürek verdiler. Davut Aleyhisselam dedi kaz burayı. Kazdı çıkardı. Çocuğun babasının cesedi çıktı. Yanında da bu adamın adının yazılan kaması. işte dedi bu çocuk kendi dedi ineğini kesti, başkasınınkini değil. Şimdi dedi darağacını koydular. Dediler ki şimdi kısas zamanı. Hz Davut dedi ki babasını öldürdüğü bıçakla bu öldürülecek ve bıçağıyla yeniden gömülecek.
Şimdi bu kıssayı sakın örnek göstermesin hiç kimse. Herkes alın terini yiyecek. Herkes helal lokmanın peşinde koşacak. Helal lokma kursağına girmeyen bir kimsenin Allah’a vuslat hayal etmesi, aç tavuğun kendini buğday
ambarında görmesi gibidir. Helal lokma ancak bir kimseyi Allah’a karşı yakinlik peyda getirir. O yüzden, Hz. Mevlana diyor ki böyle sana kolay gelmiş, bunu anlatıyor. Birilerine dedi ki diyor o vezir ne dedi? ‘Size gelen, size kolaylaştırılmıştır. Sevdirilmiştir de. Uğraşma, onu kabul et. Birindeyse senin olanı bırak vazgeç ondan, içinin kabullendiği şey iyi değildir, kötüdür dedi.’ Birine dedi ki senin olan ne varsa vazgeç. Ya? At, senin olandan vazgeçmezsen dedi, bu içinin kabullendiği şey değildir. Varya şimdi gezici imam, neydi onun adı? Eliaçık. Ne diyor? ihtiyacınızdan fazlasını dağıtın. Zekat kırkta bir ya. Yok! Ayet i kerime var ya işte, ihtiyaç, sana soruyorlar, ne dağıtalım, ihtiyaçtan fazlasını. Hz. Peygamber(s.a.v.) hazretleri zekat müessesesi olarak, ticaret mallarından kırkta bir diyor, paradan, ticaret mallarından. işin fıkıhi boyutuna girmeyin. Ama eliaçık çıkıyor. Diyor ki sana soruyorlar. Ya? Neyi dağıtayım? ihtiyacınızdan fazlasını dağıtın. Ala!
islam hukukunda zekatı toplayan, devlettir. Zekatı devlet toplar islam hukukunda. Sen, zekat toplama memurları vardır devletin. Aynı vergi gibi gelir, senin zekatını hesaplar, şu kadar vereceksin der. Sen, de o kadar verirsin zekat memuruna. Tamam, eliaçığın dediğini kabul edeceğiz şimdi. Kırkta birini kaldırdık. Olur! Önce Koç’tan başlayalım biz. Devlet gidecek, Koç’un komple malına el koyacak, hesaplıycak. Hesaplamayacak da Koç’a diyecek ki senin ihtiyacın bu kadar, geri kalanına el koydum zekat olarak dağıtacak Koç’un bütün mallarını. Ardından Sabancı’ya gidecek, sizin ihtiyaçlarınızı ben hesapladım, aslanlı kaplanlı yalılarda değil, öyle boğazın bir tarafı onda, bir tarafı onda değil. Eee? Hadi yürü be, sen de! Senin ne işin var orda. Eeee? Git, Kayserinin köyünde bir evde yaşa. ihtiyacından fazlasını aldın. ihtiyacın olanı da da ben belirledim senin. Herkes bağıracak şimdi komünist sistem bu diye. Ben eliaçığa yazı gönderdim ha öyle şey değil! Dedim ki bunu git Koç’a ve Sabancı’ya söyle, önce ona. Cevap gelmedi. Önce onlar bunu yapsın, sonra bize söyle. Eğer müslümansalar, kabul edecekler. Müslüman değillerse zaten devlet islam hukuna göre el koyacak. Hayır başka, orda başka bir hukuk çıkacak o zaman da.
işte o vezir de diyor ki ‘sen senin, kendinde olandan vazgeç. Vazgeç kendinden olanı, hakkını arama. Hukukmuş! Geç sen. Senin ne var? Hiçbir şeyin yok, bitti. Vazgeçtin hepsinden de. Ona da öyle söylüyor. Bir tarafta diyor ki ‘sana ne geldiyse al kabul et, o senindir. Öbürkün de diyor ki ‘senin bir şeyin yoktur. Hepsinden de vazgeç. Devam: ‘Birbirine aykırı yollar kolay görülmüştür de herkes bir dini seçmiştir. O din, o kişiye can kesilmiştir. Aykırıdır yollar.’ Aslında yollar aykırı değildir, anlayışlar farklıdır. Ona aykırı görünür. Allah muhafaza eylesin. ‘Allah’ın bunu kolaylaştırması yerinde bir yol olsaydı, her Yahudi, her Mecusi Allah’ı anlardı, bilirdi’ demişti. Yani
Allah bu aykırı yolları hiç kimseye anlaştırmadı, zorlaştırdı daha. Eğer kolaylaştırmamış olsaydı, herkes Allah’ı bilir, anlardı. Cenab ı Hak, Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri ve Allah ‘ben size dini kolay kıldım’ diyor, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri: ‘En hayırlınız, kolaylaştıranınızdır’ diyor, ‘en hayırlınız kolaylaştıranınızdır’ diyor. O diyor ki ‘eğer Allah’ın anlaması, bilinmesi kolay olsaydı, bütün din sahipleri bunları anlar, bilirlerdi . Eee? Bunların hiçbirisi de bunu bilmiyor. Allah çünkü normalde onlara kolaylaştırmadı diyor. Allah’ı zorluk çıkarıcı olarak gösteriyor. Öbüründe de ‘kolaylaştırılan şey demişti o şey dir ki gönüle yaşayıştır, cana gıdadır.’ Ha senin kalbine bir kolaylık geldiyse sen ona bak, kafana göre takıl. Kendince bir kolay din üret.O senin de canına gıdadır diyor. Allah bizi muhafaza eylesin. işte her dönem böyle dini çarpıtan, gerçek dinden , uzaklaştıran kimseler olmuştur. Allah muhafaza eylesin cümlemizi inşallah.
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 2 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-5-2 • Tasavvuf Vakfı Yayınları