Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
“Hekim, onun hikayelerini dinliyor, nabzının atışına dikkat ediyordu. Bakalım diyordu kimin adı anılınca nabzı atacak; kimin adı anılınca nabzı şiddetle atarsa, dünyada canının dileği odur. Hekim dostları saydı döktü, kızın şehrinİ andı; ondan sonra bir başka şehrin adını söyledi. Şehrinden çıkınca dedi önce hangi şehirlerde bulundun?”
Demek ki seven, sevdiğinin adı anılınca nabzı değişecek. Dünyada bir şeyden ne kadar çok etkilenirse, o etkilendiği şey anılınca o kimsenin kan akışının hızı değişecek. Kalp atışının hızı değişecek. Kalbinin atışını, hızını değiştirecek, kan damarlarının akışını değiştirecek bir şey gerek. Sevmek böyle bir şey.O kimsenin fizyonomisini değiştiriyor, o kimsenin fizyolojisini değiştiriyor. Sevmek öyle bir şeydir. Diyeceksiniz ki o kimsenin fizyonomisi değişir mi? Evet, kişi sevdiğine benzer. Zaman içerisinde o kimse, o çok sevdiği kimseye sadece fıtratı değil, fiziki de değişmeye başlar. Bakışı, görüşü, gülüşü, tutuşu, yürüyüşü, o sevdiğine benzemeye başlar. Fiziki değişir, fizyonomisi değişir. Onun gibi düşünmeye başlar. Onun gibi hareket etmeye başlar. Onun gibi fikir yürütmeye başlar. Onun gibi sözler söylemeye başladı.
Geldi birisi, buranın emirri kim? Ümmetine hizmet eden dedi Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri. Dediler ki bu mecnun olmuş herhalde. Hz. Ebubekir efendimize gittiler. Dediler ki buranın emiri kim? Ümmetine hizmet eden dedi. Aynı lafzı kullandı, aynı kelimeleri kullandı. Aynı dengeyi güder, aynı görüşte olur, aynı düşüncede olur. Seviyorsa, sevdiğinden aynı yörüngede olur. Seviyorsa, sevdiği ile aynı halde olur. Aynı hali yaşar, sevmek öylesine bir iksirdir. Sevmenin hakikati, insanı sevdiğine bezendirir.
Onu dinleyen, sanki sevdiğimi dinlemiş, onu dinlemiş gibi olur. O yüzden dedi Cenab ı Hak. ‘Onun elini tutan, benim elimden tutmuş gibidir.’ dedi. O yüzden dedi ‘o heva ve hevesinden söylemez.’ O yüzden dedi ‘attığı zaman o atmadı, ben attım, dedi. O yüzden dedi ‘sen öldürmedin, ben öldürdüm’ dedi. Her şeyini üzerine aldı. Demek ki severse bir kimse, sevdiğinin ismi geçse nabzı değişir. Sevdiğinin şehri, ismi geçse rengi değişir onun. Eee, dünyalık sevenin böyle. Ya ahiretlik sevenin? O da ashabın dediği gibi oluyor. Ben cennete gireceğimi ümit ediyorum ama orada beraber olamayız diye feryadı bu, yangını bu, hüngürt foşurt ağlamasının sebebi bu. O da diyor ki kişi sevdiğiyledir. Kişi sevdiğiyledir. Devam ediyoruz:
“Kız bir şehrin adını andı. Ondan da geçti ne yüzünün rengi değişti
ne nabzının atışı başkalaştı.”
Kız iyileşecek ya. Hekim dedi ki senin canına can katacak olan benim, sana şifa verecek olan benim. Bana güven ve inan. Bana anlat dedi hayatının olaylarını. Tabi buradan da şuraya sıçrayabiliriz. Bir mürit, mürşidinin mürşidinin önünde hayatını anlatmalı. Mürşidi onun hayatını öğrenmek isteyebilir. Onun yaşadıklarını öğrenmek isteyebilir. Ona şifa verecekse, ona bir ders verecekse, ona bir virt verecekse, bunu anlatması gerekir. Hatta mevlevi şarihleri der ki mürid gider bunu üstâdına anlatır. Halini üstâdına anlatmakla mükelleftir. Üstâdım vakıftır demek edepsizliktir derler. Bir mürit, üstâdına sana vakıftır, benim anlatmama gerek yok demesi, edebe mugayir bir şeydir. Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazreti dinledi. Anlattılar sahabeler. Hz. Peygamber bana anlatmayın, ben ona vakıfım demedi, dinledi. Sahabe de Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerine anlattı başlarından geçen halleri ve olayları.
“Efendilerini şehirleri birer birer söyledi bulunduğu yerlerden, tuz ekmek hakkından bahsetti. Şehir şehir, ev ev hepsini anlattı; ne nabzının atışı değişti, ne de beti benzi sarardı.”
Demek ki o cariyecik, başından geçen yediği içtiği ekmeğe, tuza kadar her şeyini ne yaptı. O hekime anlattı. Bir mürit, mürşit gördü. Mürşit olarak inandı. Üstad olarak inandığı kimseye, anlatacak her şeyini ve o kimse anlattı diyor. Beti benzi sararmadı.
“Hekim şeker gibi Semerkand’ı soluncaya kadar nabzı biteviye nasıl atıyorsa öyle atma daydı. Fakat hekim Semerkand’ı anınca nabzı değişti, tez tez atmaya başladı; rengi kızardı, sarardı; çünkü o Semerkand’lı bir kuyumcudan ayrılmıştı. Hekim hastadan bu sırrı duyup o derdin, o belanın aslını anlayınca, hangi mahalle diye sordu.”
Demek ki o kimse etkilendiği, sevdiği kimsenin şehrine gelince beti benzi değişti, nabzı değişti ve anladı ki hekim Semerkantta onu etkileyen, onu derinlemesine etkileyen bir şey oldu ve dedi ki hangi mahallede diye sordu.
“Kız, Köprübaşı’nda Gatfer mahallesinde dedi. Hekim, tezce hastalığın sebebi nedir anladım seni kurtarmada büyü gibi hünerler göstereceğim” dedi.
inşallah, 170. beyitten devam edeceğiz. Hakkınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. inşaallah önümüzdeki hafta 170. beyitten sonra devam etmek ümidiyle.
El Fatiha maassalavat.
https://www.youtube.com/watch?v=7tBptHB5tlg&list= PLpNiKWHUSB_KF_8QYHQPSQIvh9VWfDcyl&index=29
Kaynaklar ve Referanslar
- Video Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=7tBptHB5tlg
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 1 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-4-5 • Tasavvuf Vakfı Yayınları