Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
“Ona dedim ki sevgilinin sırrının kapalı örtülü olması daha hoş. Sen
hikayeye kulak ver, işi ondan anla.”
Sufiler bir şeyi apaçık anlatmazlar. Bir şeyi hikayeleştirerekten anlatmayı tercih ederler. Sufiden, sufilikten uzak gönüllüler onu bir hikaye gibi görürler, geçerler. Çünkü sufi mahremdir. Seven mahremdir. Sevilen, kendisini seveni hep mahrem noktada tutar. Mahrem noktada tutar ki sevenin kıymeti bilinsin. Seven sevilen için çok kıymetlidir. Seven sevilen için o kadar kıymetlidir ki bazen sevilen, onu muhafaza edip korumak için kendinden geçer. Seven, kendinden geçenler. O yüzden, ehli sufi kendi hakikatlerini değişik hikayelerle anlatırlar. Hz. Mevlana da mesnevinin başında cariye padişah aşkını anlatırken, işte der bu benim hikayemdir. Haşa özür dilerim. Bizim hikayemizdir der. Bizim hikayemiz derken, hem kendinden önceki geçmiş velîleri, hem de kendisinden sonra gelecek olan velîleri de kendisinde cem edip, bütün velîlerin hikayesi olarak o hikayeyi bize anlatırır, evet. Cariye padişah hikayesi bu manada mesnevinin muhtasarıdır. O yüzden hemşehrimiz olan, burada meftun olan, hemen Cumhuriyet Caddesi’nin altında haşimişcanla arasında kalıveren ismail Hakkı Bursevi Hazretleri, mesnevinin bin beyitini şerh edip, bundan sonrasına gerek yoktur deyip şerhi bitirmiştir. Çünkü mesnevinin ilk padişah cariye hikayesi, Hz. Mevlana’nın deyimi ile bütün velilerin ortak hikayesidir. O yüzden Hazreti Mevlana, bizim hikayemiz demiş ve yolun, velînin, yolcuların ne olduğunu, Hz. Mevlana bu ilk hikayede anlatıvermiş ve diyor ki Hüsamettin Çelebi’ye, sen diyor benden açık şeyler bekleme. Sevgilinin sırrı, gizli kapaklı anlatılması lazım.
Sevgilinin sırlarını orta yere saçarsan, arif olan cevherini boş yere saçar mı mucibince boşyere saçılmış olur. Sen hikayeyi dinle de o sırrı oradan öğren.
Hani Cenab ı Hak, Kur’an-ı Kerim’in’de der ya, sen geçmiş peygamberlerin hikayelerine bak. Onları anlat. Bu, o ayeti kerimenin şerhi gibidir. Sen hikayeyi dinle. Hikayeden hikmeti anla. Anlayabileceksen! Sen örtülü sözlerden, örtüsüzlüğü gör. Sen gözündeki örtüyü kaldırırsan, hikayedeki örtüyü de kaldırmış olursun ki hakikati görürsün. Gözünde ve gönlünde örtü var ise sen hikaye gibi dinler, kör olduğundan hiçbir şey anlamazsın ve böylece de sevgilinin sırrı boş ağızlarda dolaşmaz. O yüzden sufiler bir meseleyi anlatacakları zaman ya Kur’an’dan bir hikaye anlatırlar. Bu Kur’an’ın düstürudur.Ya Muhammed i Mustafa’dan sallallahü ve sellem hazretlerinin hadislerinden bir hikaye anlatırlar. Bu, Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin düsturudur. ikisinin düsturunun arasında bir fark yoktur. ister Kur’an’dan bir hikaye anlat, ister Muhammed Mustafa’dan radıyallahu anh Hazretleri’nden bir hikaye anlat, ister ashabından hikaye anlat, ister bir velînin hikayesini anlat. Eğer o dinleyicinin, o dinleyicinin kulağında perde yok ise o hakikati anlayacaktır. Çünkü hani Hazreti Allah dedi ya, Allah’a itaat edin, Resulüne itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Hani Allah dedi ya ‘Allah size dost olarak yeter. O sizin dostunuzdur ve peygamber sizin dostunuzdur ve namaz kılan, oruç tutan zekat veren, o gerçek mü’minler var ya onlar da dostunuzdur’.
Demek ki hani başka bir hadis-i kutsi de Hz. Allah’ın sözünü, Davut’un üzerinden, Hz. Peygamber nakleder ya. ‘Allah’ım senin sevgini, seni sevenlerin sevgisini ,seni sevdirecek olanın sevgisini ,çölde susuz kalanlara soğuk şerbet nasıl sevgili ise bana da bu üçünün sevgisini sevgili eyle’ diye dua vardır ya. Bu da onun gibidir. Sen hangisinden dinlersen dinle dinleyeceğin şey, o hakikattendir. O yüzden Hz. Mevlana da diyor ki sen bana sırrı apaçık söylememi bekleme. Sen, sevgilinin çıplaklığını sana anlatacağımı bekleme.
Sen gelip de üstadının önünde, üstadım benim hatam nedir, diye sorma. Sen gelip de üstadının önüne ben hangi makamdayım deyip de kendi kendini küçültme. Sen gelip de üstüdının önünde bu işin hakikat noktası nedir deyip de sorma. Ya? Sohbetleri dinle. Sen, hikayeleri dinle, sen tecrübeyi dinle, sen bu zahir kulağını değil, can kulağını aç da dinle. Aç dinle, bir hikayeden sana bir hikmet çıkar. Bir bakıştan sana bir hikmet çıkar. Bir göz süzüşten sana hikmet çıkar. Bir davranıştan sana hikmet çıkar. Sen alacaksan eğer, güneşin doğmasından, dünyanın dönmesinden, ayın hilalinden, ayın bitimine kadar ayın dolunayına kadar bir hikmet çıkarırsan, sende o bakış varsa, o tohumun toprağa atılıp meyve verişinden bir hikmet çıkarırsın. Sende kulak varsa, rüzgarın esişinden, o dallara vuruşundan çıkardığı
sesten, bir hakikat çıkarırsın. Sende kulak varsa, gecenin yarısında bir deniz kenarında oturduğunda, dalganın vuruş sesinden bir hakikat çıkarırsın. Sende eğer bir göz var ise, sen iyice bakarsan, baktığın yerden bir hakikat çıkarırsın. Eğer sen de iyi bir kulak, iyi bir gönül, iyi bir el, iyi bir ayak varsa, sen kendine baksan, azalarına baksan, iç dünyana baksan, bir hakikat çıkarırsın. Kör değilsen, sağır değilsen, sen bir hakikat çıkarırsın. O zaman hikayeyi dinle, o zaman tecrübeyi dinle, o zaman sana söyleneni dinle, o zaman sohbetlerde konuşulanları dinle. Dinle de kendine bir hakikat çıkar. Eğer hakikat çıkarmak istiyorsan,
“Güzellere ait sözlerin, başkalarının sözleri arasında söylenmesi daha
Sen, o hakikat deryasından inci almak istiyorsan, senin önüne inci deryası gibi konmaz, sen bekle. Bir sürü sözün arasından bir kelime, bir cümle sana aittir. Bir konuşulur, bütün gün konuşur, o hakikat erleri konuşurlarken meramlarını bir cümlede anlatırlar. Geri kalan o cümleyi muhafaza eden korumalar gibidir. Sen cevizin içini yiyeceksen, sabırlı ol. Üzerindeki o yeşil kabuğunun kurumasını bekle. Yeşil kabuğu geç, içindeki sert kabuğu kır. Ondan sonra cevizin içine ulaşacaksın. içini korumak için Cenabı Hak onun dışına iki muhafaza koydu. iki tane asker koydu. iki tane kale yaptı. O iki kaleyi geçmedikten sonra, sen iç kaleye, o meyveye ulaşamazsın. Bak yediğin meyvenin üzerinde Cenabı Hak, bir zarla muhafaza edivermiş, onu korumuş. işte sohbetlerin arasında, kelimelerin arasında, cümlelerin arasında öyle bir cümle vardır ki orası meselenin özü hükmündedir. Bütün vücut kalbi korur. Bütün vücut ve bütün vücut kalbe bağlıdır. Orası damarlara düzgün kan pompalarsa, vücut düzgün çalışır ve bütün vücut , gözünü kalbin üzerine dikmiştir. Bütün vücudun gözü, kalbin üzerindedir ve bütün vücudun çalışma sistemi,kalp içindir. Kalp düzgün çalışırsa, bütün vücut düzgün çalışır. Kalp düzgün çalışmazsa, bütün vücut batar, bütün vücut batar. Kalbi besleyen organlarda bir sıkıntı olursa, bütün vücutta sıkıntı çıkar.
Nasıl bütün vücudun merkezi kalp ise ve bütün vücut kalbe çalışıyorsa, bütün sohbette sohbetin kalbi hükmünde bir konu veya cümle vardır. Bütün sohbet, o cümlenin üzerine kurulur, bütün hakikat o cümlenin üzerindedir. Geri kalan nedir? O hakikatin askerleridir. O hakikatin muhafazacılarıdır. O hakikatin duvarlarıdır. O hakikate ulaşmak için çalış, çabala, gayret sarfet, dikkatini ver. Kendini odakla, o cümleyi bul. O cümle sana söylendi. O cümleyi bulursan, hakikate ereceksin. O cümleyi bulmazsan, hakikat ermiyeceksin. Kur’an’ın, Kur’an’ın özü nerede? Fatiha-ı Şerife’de. Fatihayı ne anlatıyor? Bakara anlatıyor! Bakara, ondan sonraki ayetlerin özü hükmünde. Öz, öz içinde. Öz, öz içinde! Sen Fatiha- ı Şerife’ye ulaşmaya çalış. Fatiha-ı
Şerife’nin içerisinde ‘Elhamdülillahi Rabbil Alemin’! Sen ona ulaşmaya çalış. Fatiha’nın özü ‘Elhamdülillahi Rabbil Alemin’de. Sır orada. Mana onda saklı. ‘Elhamdülillahi Rabbil Alemin’ in açılımı Fatiha’nın geri kalan sureleri. Kur’an, Fatiha surelerinin açılımı. O zaman bütün Kur’an’ı sen tek merkezde toplayacaksan: ‘Elhamdülillahi Rabbil Alemin!
Kur’an bunun açılımı,ve Cenab ı Hak, onu orta yere Kur’an’ın kalbi gibi, kalbi gibi onu oraya ne yapmış? Oturtmuş. Elhamdülillahi Rabbil Alemin! Elhamdülillahi Rabbil Alemin! Sohbetlerin de öyle hakikat noktası vardır. işte Hazreti Mevlana diyor ki güzellere ait sözlerin başkalarının sözleri arasında söylenmesi daha hoştur. Hani Hz. Allah Kur’anın’da peygamberleri konuşturur. Peygamberin ağzından konuşur. Bak, ince şey! Kendisi söylemiyor sözde. Kim söylüyor? Hz. Peygamber söylüyor. Hz. Peygamber’e diyor ki ‘Ey Muhammed, de ki ( enteresan bir şey). Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun. Bana uyun ki Allah size merhamet etsin. Allah size mağfiret etsin. Allah size şefkatli davransın. Nasıl? Allah’ı seviyorsanız, bana uyun. Hz. Peygamber Allah’ın böyle söylediğini söylüyor. O kadar ince edebiyat var ki! Allah kendisine aşık olanları, bir kapıya bağlıyor. Eğer bunu hazreti peygamber kendi nefsinden söylese, ayrı bir kibirlilik, ayrı bir nefis olacak. Cenab ı Hak öylesine hikmetli öylesine noktasal vuruyor ki tabiri caizse, ne dostunu kibirliliğe, ne de kendini kibirliliğe gönderiyor. ‘Ey Muhammed, de ki! Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun. Peygamberini konuşturuyor. Peygamberini konuşturuyor. Sen başına bakma. Ya? içine bak onun. Allah’ını seviyorsan, ona uy. Ona uyarsan, merhamet, şevkat, af, mağfiret gelecek sana kendiliğinden. Uymazsan Allah’ı sevmekte yalancısın. Aynı zamanda şefkat ve merhametten uzaksın.
“ Bunu apaçık çırçıplak söyle dedi. Dini açık söylemek, gizli söylemek-
ten iyidir dedi.”
Hüsamettin Çelebi de sufi ,hakikate ermek isteyen, mücadeleci, noktasal vurmak isteyen. kalpten söküp almak isteyen. Aç bir çocuk gibi. Annesinin memesini tutar da çocuk bırakmaz ya, cok cok cok cok cok cok emer. Süt biter anne memede ama o çocuk hırslıdır. O daha emmek ister, cok cok cok cok cok, emecek. Sufi, hırslı çocuk gibidir. Üstadının hikmet memesini tuttumu bırakmaz. Bırakan çocuktan hayır gelmez. Olur olmaz memeye sarılandan hayır gelmez. Çocuk bir anadan emmeli ve memeyi bırakmamalı. Anne sütü ne kadar kıymetli ise, makbul ise bir sufinin üstadının hikmet pınarlarından içmesi de o kadar kıymetlidir. Başka pınarlardan da içilir deriz biz. Neden? Ahmak sürüsü çeksin gitsin diye. O gider başka pınarlardan içecem der. Başka sürülere katılır. Çoban ona der ki bu koyun Mecnun olmuş, deli. ilk kesilecek olan koyun odur. Ağılını, sürüsünü karıştıran koyun,
deli koyundur. Daha doğrusu deli de değil, aptaldır o. Çoban ilk kurbanlığa satacağını aptal koyunları seçer. Satışa çıkaracağı aptallardır. Ağılıını bilmez o. Çobanını bilmez, o sürünün köpeğini bilmez, o sürünün çobanını bilmez, o sürünün ağılını bilmez, aptaldır o. Aptal olduğundan sürüden ayrılır. Ondan sonra der ki beni bıraktılar gittiler burada. Ahmak! Sen aptalsın. Sürü giderken sen niye gitmedin. Çobanı ne dinlemedin. ŞŞŞŞ demiş sana, ne dinlemedin. Taş atmış sana dön oradan diye, ne dönmedin? intikarcı seni! Nankör seni! Hain seni! Kendi kafandan gittin sen, kendi kafandan gitmeseydin, bunlar başına gelmeyecekti. Şimdi bütün kabahat sürüde, sende değil. Sen aptallık ettin, gittin kendini attın aşağı, yardan aşağı. Aptallık ettin, sürüden ayrıldın, kurt yedi seni. Hazreti peygamber diyor, ayrılmayın sürüden diyor. Ayrılanı kurt kapar. Atasözü değil ,hadis. Onu bize atasözü diyorlar. Hadis i şerif. Sürüden ayrılanı yırtıcı hayvanlar kapar. Ey ümmeti muhammed! Siz sakın ha cemaatten bir karış dahi ayrılmayın. Hadisi şerif. Hadisi şerif!
işte Hüsamettin Çelebi haris çocuk gibi. Üstadını tutmuş, üstadını yakalamış. Sen diyor,sufi bir er değil misin, sen benim mürşidim değil misin? Sen demedin mi sufi vaktin çocuğudur. Ben geldim şimdi, senin gönül deryana kulağımı dayadım, senin gönül deryana kalbimi dayadım. Bana sevgilinin sırlarını anlat, bana sevgiliyi tarif et. Ben sevgiliyi tanımak istiyorum. Beni sevgiliye götür. Beni onunla tanıştır. Bana öylesine sevgiliyi tanıt ki ben onun parmağının zerresini görsem, işte bu sevgili diyeyim. Bana öyle sevgiliyi anlat ki ben her gördüğümü sevgili zannetmeyeyim ve her sevgili zannettiğimin yüzüne baktığımda bu o değilmiş demeyeyim. Aldanmayayım. Bana öyle sevgiliyi anlat ki onu rüzgarından tanıyım. Bana sevgiliyi öyle anlat ki onu sesinden tanıyım. Bana sevgiliyi öyle anlat ki ben onun kokusundan anlayayım ve ben onun kokusunu yemen ellerinden alayım. Ben onun kokusunu Şırnak’tan Siirt’ten, ben onun kokusunu Medine’den, Mekke’den alayım, ben onun kokusunu Uludağ’ın çiçeklerinden alayım, ben onun kokusunu Uludağ’ın karlarından alayım, ben onun kokusunu gecenin yarısında dağın başında gece böceklerinden alayım. Bana öyle bir sevgiliyi anlat ki onun sesini ben istanbul’dan duyayım. Bana öyle bir sevgili anlat ki güneşte onu seyredeyim. Bana o sevgili anlat. Her aya bakışımda onun yüzünü göreyim. Bana o sevgiliyi anlat, ben yıldızlara bakarken, onun zerrelerini görüyormuşçasına olayım. Bana o sevgiliyi anlat, gönlüme gelen hitabın ondan olduğunu anlayayım. Bana o sevgini anlat ki onun dışında gönlüme bir şey gelirse ben diyeyimki ‘lâ’, sen değilsin yürü git işine, bana o gerek diyeyim. Bana öyle bir sevgilinin sırrını anlat ki. Ben nerede ne zaman olursa, ben hep onu anayım ve her baktığımda onun mührünü
göreyim. Her gördüğüm yerde onun sesini işiteyim. Nereden sevdim o zalim kadını diyende dahi, onun nefesini göreyim. Bana öyle bir sevgili anlat ki ben onun hasretinle yanayım. Bana öyle sevgili anlat ki onun iştiyakı ile kendimden geçeyim. Bana öyle sevgiliyi tanıt ki bana sevgiliyi öyle anlat ki bütün zerrem sevgili olsun. Bütün zerremde sevgilinin ben tecelliyatını, mührünü göreyim. Hüsamettin Çelebi yakalamış. Diyor ki bana o sevgilinin sırrını anlat. Bana çırılçıplak söyle, bana örtülü söyleme. Ben açım! Benim ne zaman öleceğim belli değil, benim ne zaman göçeceğim belli değil, benim kaç nefesim olduğu belli değil. Ben açım! Ben hırslıyım! Bana şimdi anlat. An bu andır. Zaman bu zamandır. Şimdi tecelli etti. Ben o anı yaşamak istiyorum. Hüsamettin Çelebi Mevlana Celaleddin i Rûmi’nin önüne oturmuş ve kendinden geçmiş. Ondan sevgiliyi dinlemek istiyor.
“Perdeyi kaldır, çırçıplak söyle. Çünkü ben güzelle gömlekli olarak ya-
Hırslı, tutunmuş. Gönlünü kalbin içine atmış. Diyor ki perdeyi kaldır, bana çırılçıplak sevgiliyi göster. Biliyorum ki o sevgili senin gönlünde tecelli etmiş. Biliyorum ki o sevgili senin gönlüne taht kurmuş. Biliyorum ki o sevgili senin gönlünde kendisinden başka ne varsa sürmüş çıkarmış ve adını gönlünün her tarafına yazmış. Perdeyi kaldır. Ne olursun beni gönlünden içeri al. Perdeyi kaldır. Kapıyı aç. Ne olursun o sevgili çırılçıplak bana göster, çırılçıplak göster ki bir daha ben gözümü ondan almayayım. Gözüm başka şeylere kaymasın gözüm başka ‘lâ’lara takılmasın. Gözüm başka putlara gitmesin. Kulağım başka putları dinlemesin. Benim elim başka putlara dokunmasın. Bana sevgiliyi çırılçıplak göster. O sevgili senin gönlünde upuzun yatıyor. O sevgili sende. Biliyorum ki senin gönlüne girdiğimde ben o sevgiliyle tanışacağım. Biliyorum ki ben senin gönül kapından içeri girdiğimde, o perdeyi sen kaldırdığında ben onunla yüz yüze geleceğim. Ne olursun perdeni kaldır. Çırılçıplak söyle. Çünkü ben güzelle gömlekli olarak yatıp uyumam. Ben gömlekli yatıp uyumam. Ben güzelin her şeyini görmek isterim. Her şeyini. Gömlekli yatanlar aptallardır. Körlerdir. Zahiri, batıni önüne perde koyanlar, o hakikate ermeyenlerdir. Zahiri manada Hz. Ayşe annemiz ne dedi? Biz her gün üryan soyunur, Muhammed’in(s.a.v) yatağına öyle yatardık dedi. Üryan soyunur yatardı. Gönül sevgiliyi çırılçıplak görmek ister. Hz Mevlana’ya Hz. Hüsamettin diyor ki ey Mevlana, ey gönül dostu! Ey dostum! Ey pirler piri! Gönlünde sevgiliyi misafir eden, gönlünü misafire adamış satmış! Ey ulu zat! Bana perdeyi kaldır. Bana diyor o gönül pencereni aç, o gönül kapını aç. Bak ben kapının önündeyim. Her şeyimi bıraktım. Dünden kalma neyim varsa attım. Ben hiçliği yakalamak istiyorum ve biliyorum ki bu senin gönül dünyanın içinde olacak. Nasıl Hazreti
Ebubekir, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin gönlünde gördüyse onu nasıl Ömer, nasıl Ali, nasıl Osman onun gönlünde gördüyse, nasıl Hz Ebubekir efendimiz Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin gönlünden geçeni oradaki sahabelere söyleyiverdiyse, nasıl Hazreti Ömer vahyin penceresine vâkıf olup ayeti kerime daha henüz inmeden, ayeti kerimeyi Hazreti Peygambere söylediyse, benim sen de diyor gönlünü aç da senin gönlünden o ilahi sırları alayım.Dedim ki (Hz. Mevlana cevap veriyor);
“ Dedim ki; o apaçık meydana çıkarsa, ne sen kalırsın ne kucağın, ne
yanın ne de belin”
eğer Allah, o sevgili, o maşuk kendisine apaçık gönderirse sen ortalıkta kalamazsın, sen diye bir şey kalmazsın. Yanar yıkılırsın. Bu aynı zamanda Musa Aleyhisselam’ın kıssasına bizi götürüyor. Bakın, sufiler hikaye ile anlatırlar bir şeyi. Diyor ki eğer o apaçık meydana çıkarırsa senin ne belin kalır ne kucağın kalır ne yanın kalır. Hani Musa yalvarıp yakarmıştı. Demişti ki, ‘Yarabbi! Şu fakir gönlüm seni görmek ister.’ Hep peygamberler onu görmek istediler, hep peygamberler onu apaçık görmek istediler. Allah’ın velileri onu apaçık görmek istediler, bütün alem bütün insanlar, onlar apaçık görmek için koştular. insan var olduğundan beri, ilk varlık var olduğundan beri onu apaçık görmek istedi hep, çırılçıplak! Heyhat! Ona ancak Muhammed i Mustafa (s.a.v) aşina oldu ve onu apaçık görmek yine Muhammed Mustafa (s.a.v) ’in gözünden mümkün. Hani az önce demiştim ki bana uyun, var ya ayeti kerime, eğer uyumazsam muhammediler ona onun gözünden göremezler onu apaçık. Onu apaçık görebilmenin yolu Muhammed i Mustafa (s.a.v) ’in gözünden kalbinden geçmektir. Eğer o şefkat peygamberi, seni kalbine alırsa, sen onun kalbine girersen, sen onun mana alemine girersen, ola ki onu apaçık görebilirsin ve her an onun mana aleminde uyanık kalmak gerek. Onun mana aleminde gaflete yer yoktur onun mana aleminde göz açıp kapayıncaya kadar nefse fırsat vermek yoktur. Onun mana aleminde hep iştiyak halinde hep şevk halinde durmak vardır. Eğer onun mana alemine ayak basamadıysan se, hala daha körlerdersin. işte onun mana alemine ayak basman lazım. Bu da ne ile mümkün? Bunun mümkünatı ona uyumakla mümkün. Hz. Musa ona ulaşmak istedi çırılçıplak, dedi ki Rabbim, dedi ki bana yüzünü lütfeder misin, bana zat ı uluhiyetini lütfeder misin, bir kez olsun perdeni kaldırır mısın. Benimle ağacın arkasından konuşmasan, benimle ateşin arkasından konuşmasan, benimle bir şeyin arkasından konuşmasan! Bana direk hitab etsen! Yüzünle, gözünle, elinle, ayağınla.Ozatullahınla tecelli etsen! Hitap geldi. ‘Ya Musa, dayanamazsın, dayanamazsın! Bak dedi şu dağa, şu dağa dedi bir an tecelli edesim geldi. Hadi dedi bir anlık tecelliyatımı seyrediver.’ Şimşekten hızlı, şimşekten hızlı, şimşekten
hızlı tecelli ediverdi bir anda. Musa diye bir şey kalıvermedi, kalıvermedi! Musa küt tek bayıldı.Kırk gün baygın yattı Tur-i Sina’da. Ekmeksiz, yemeksiz, susuz, hiçbirşeysiz. Kırk gün, kırk gün! Bir hayrete düşersen, kırk gün yatar kalırsın. Yaşamıyormuş gibi yaşarsın. Hani Hz. imam Azam dedi ya kırk gün sonra gel dedi, çocuğunu getir bana. Geldi çocuğa dedi ki, bal ye evladım, bal şifadır. Ya imam, kırk gün bunun için ne beklettin bizi dedi. Yememiştim dedi, yedim ondan sonra söyledim. Kırk gün. Bu hayret, kırk gün devam eder. Hani Hz Muhammed i Mustafa (s.a.v) dedi ya kırk gün dedi, sabah namazına kalkıp da sabah namazına kalkıp da günah ı kebairlerden uzak olursanız dedi, Allah sizin gönüllerinize hikmet pınarları çıkarır dedi. Kırk gün! işte Tur-i Sina’da kırk gün baygın yattı.
Hz Mevlana hikayeye bize kulak verdiriyor. Kur’an’ı tefsir ediyor bize, ayeti kerimeyi tefsir ediyor bize, bize Musa Aleyhisselam’ın kıssasını tefsir ediyor diyor ki eğer o çırılçıplak sen onu görürsen, sen diye bir şey kalmazsın ortada. Ya? Sen Muhammed i Mustafa (s.a.v) ’in yolunu tut, sen o velilerin yolunu tut, sen o aşıkların yolunu tut. Sen bir gönüle gir. O da bir gönüle girerekten onu görmüştü. Ya hangi gönüldü? O Muhammed Mustafa (s.a.v) ’in gönlüydü.
Şemseddin-i Tebrizî, Muhammed Mustafa (s.a.v) ’in gönlünden sevgiliyi seyretmişti. Sen bir Şemsi bulamazsan, sen o sevgiliyi seyredemeyeceksin. Kör olarak göçüp gideceksin. Ya? Sen Mevlana’nın yolunu tut da kendine bir Şems bul. Kendine bir Şems bul, Hüsamettin Çelebi gibi onun önüne otur. De ki ben açım, beni doyur. De ki bana O sevgilinin sırlarını anlat. O Şems gibi. Şems’in önüne Hz. Mevlana nasıl oturduysa ve doksandokuz gün nasıl halvet çıkardıysa ve doksandokuz gün halvet çıkarırken, ahmak insanlar onların namuslarına, şereflerine, haysiyetlerine laf söylediyse, sen de öylesine bir halvet çıkaracaksın. O sevgilinin dostunun önünde oturacaksın. Senin de namusuna laf söyleyecekler, senin de haysiyetine laf söyleyecekler, senin de şerefine laf söyleyecekler, seni de pençeliyecekler, seni de tırmalayacaklar, senin de ayağını biçecekler, senin de kaşını gözünü biçecekler, sana da olmaz laflar söyleyecekler, senin de her şeyine laflar söyleyecekler. Ama sen sevgiliyi seyredeceksen, o gönlün önünde oturacaksın.
Hüsamettin de o gönlün önüne oturmuş. Diyor ki bana sevgiliyi çırılçıplak göster. Çünkü o duydu, aşinaydı.Nerden duydu? Hikâyelerden duydu ki Hz. Mevlana, Şems’in gönlünden Muhammed i Mustafa’(s.a.v) ’in gönlüne, onun gönlünden de Allah’ı apaçık görmüştü. Hitaba erişmişti. O hitabı tanımıştı. Demişti ki gerçek hitap buymuş. Demişti ki gerçek sevilecek olan buymuş. Ne zaman? O hitaba eriştiği zaman. O hitaba erişmenin yolu neydi? Şems’in gönlüne girmekti. Hüsamettin dedi ki ‘Ey Mevlana! Bana
Gönül kapını aç, sevgilinin sırlarını çırılçıplak söyle.’ Hz. Mevlana da dedi ki bu yolun düsturu, edebi, adabı, yolun hakikati öyle değil. Ya? Sen hırsıylan, aşkınla sevgiliyi apaçık görmek istiyorsun ama bu yol öyle değil. Bak, peygamberler dahi öyle göremediler. Muhammed Mustafa (s.a.v) , müstesna. Ya? Şimdi sen o bekle. Onu apaçık gördüğün an, zaten senden başka hiçbir şey kalmayacak. O yüzden yolun adabını, erkanını izle. Devam ediyor, yüzkırkıncı beyit:
“Dile, (yani iste dua et), özle (özle, bir şeyi iste, bir şeyi dile, bir şeye
dua et, bir şeye çaba göster) Fakat ölçülü dile”
Ölçülü dile, ölçünü bil! Niyazi Mısri’nin beyitinde dediği gibi. Karınca gibi ufak ufak yürür, melekleri seyran etmek istersin. Karınca gibi ufak ufak yürüyüp melekleri seyran etmek isteme dile ama ölçülü iste. Namazsız niyazsız Allah’a vuslat olmak istersin. Oruçsuz Allah’a yaklaşmak istersin. Kötü ahlakınla Allah’a dost olmak istersin. Dile ama ölçülü iste. Ölçünü bil, kendini bil, haddini bil, haddini bil ve dilediğin, istediğin şeyin adabını erkanını bil. Bak hikaye dinledin. Kimden? Musa’dan. Musa ölçüsüz istemiş. Ölçüsüz isteyince, onu ölçüye koymuş. Demiş ki ya Musa, onun adı öyle değil. Geçmiş peygamberlerden edep öğren. Geçmiş peygamberlerden adap öğren. Muhammed Mustafa (s.a.v) ’den edep öğren. Geçmiş üstadlardan yol öğren. Edebi bil, ölçüyü bil. Ölçüsüz olma. Her şeyin bir hesabı, kitabı, ölçüsü var. Deliliğe vurma. Biz deliyi, biliriz. Akılsızlığa vurma. Biz akılsızlığı biliriz. Seviyorum deyip de kandırmaya çalışma. Seveni sevmeyeni bilmeyecek kadar ahmak değiliz. iki günlüğü de biliriz, beş günlüğü de de biliriz. ikiyüz yıllığı da biliriz! Bakma tevazu gösterdiğimize. Hz. Mevlana’nın dilinden söylüyorum, ahmak değiliz. Hz. Mevlana diyorki senin bildiklerini unuttuk. Seni adaba, erkana davet ediyorum. Seni ölçüye davet ediyorum. Seni sünnetullaha davet ediyorum. Seni sünnetullaha davet ediyorum. Zannetme ki hiçbir şeyin ölçüsü yok. Var.
“ Bir saman çöpü, bir dağı kaldıramaz!”
Ölçülü iste! Saman çöpü olduğunu gör. Saman çöpü dağı kaldırabilir mi? Kaldıramaz. Sensaman çöpü, saman çöplüğünü bilsin. Sen dilerken o yüzden hatsiz hududsuz dilemediyelim,yüzkırktan devam edelim.
El Fatiha temas salavat .
Kaynaklar ve Referanslar
- Video Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=xdA6GALr1Dg
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 1 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-4-5 • Tasavvuf Vakfı Yayınları