Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 10-16. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 1 • 2/55

10-16. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

“Aşk ateşidir ki neye düştü. Aşk coşkunluğudur ki şaraba düştü. Ney bir dosttan ayrılana eştir, dosttur. Perdelerimizi yırttı gitti. Ney, kanlarla dolu bir yolun sözünü etmede. Mecnun’un aşk hikayelerini anlatmada. Ney gibi bir zehri, ney gibi bir panzehiri kim gördü? Ney gibi bir soluktaşı, bir iştiyak çekeni kim gördü? Bu aklın mahremi akılsızdan başkası değildir. Dile de kulaktan başka müşteri yoktur. Gamımızla günler geçti, akşamlar oldu. Günler yanışlarla yoldaş kesildi de yandı gitti.Günler geçip gittiyse ne ki, geçip giden pervamız yok.Sen kal ey dost.Temizlikte sana benzer yok.”

Neye demek ki aşk ateşi düşmüş. Neye aşk ateşi düştüğünden dolayı, ney inlemekte. Neye aşk atesi düştüğünden dolayı, o ney feryattan feryada kendini atmakta. Neye öylesine bir aşk ateşi düşmüş ki! Neyi ney yapmış. O kargı, kendine ait sesler çıkarmaya başlamış. Ve neyi ney eden de o aşk ateşi olmuş. O neyi ney eden de, o aşkın coşkunluğu olmuş. devam ediyor:

“Aşk coşkunluğudur ki şaraba düştü.”

Şarabı içen kimsenin sarhoşluğu, aşk coşkunluğundan. Neyin yanması aşk ateşinden. Hem ateş düşmüş, hem coşkunluk, hem sarhoş, hem yanmakta hem yandığında çıtır çıtır ses çıkarmakta. Sızlanmakta. Hem de ayrılığından feryat figan etmekte. Öyle feryat figan etmekteki, herkes başına toplanmakta ve herkes başına toplandığı halde, herkes kendince ona da dost olmakta. Kendince hiç kimse onun gönlünün inceliklerini bilmeden, hiç kimse onun yangınlığını bilmeden, hiç kimse onun coşkunluğunu bilmeden, herkes kendi zannınca ona dost.Ama ney, yanmaktan yanmaya geçmekte. Ama ney, coşkunluktan coşkunluğa geçmekte ve onun o coşkunluğunun

sebebi aşk. Onun o yangınlığının sebebi aşk. Aşktan dolayı, coşkunluktan coşkunluğa, aşktan dolayı yanmaktan yanmaya geçmekte. Aşktan dolayı, perdeden perdeye geçmekte.Aşktan dolayı hayretten hayrete geçmekte. Ama o; ne hayreti bitmekte, ne yanması bitmekte, ne coşkunluğu bitmekte! Ney, bir dosttan ayrılığına eştir, dosttur! Ney öylesine dost ki ancak o ayrılığın acısını çekene dost. Ancak onun dilinden o anlıyor çünkü. Hani dedim ya, ayrılıktan gönlüm pare pare olmuş, bir gönül isterim ki derdimi anlasın. işte ney o ayrılığın acısını çekenlere dost, sadece. Ney, o ayrılığın pençesine düşenlere dost sadece. Neyi anlayacak olan; o ayrılık acısıyla, o ayrılık sızısıyla, o ayrılık hasreti ile yanıp tutuşanlardır. Neyi kavrayacak olan, neyden anlayacak olan, bunların dışında başka bir şey değil. Geri kalana ney kaval, geri kalana ney düdük. Anlamıyor! Eşeğin yanında siz kaval çalarsanız eşek anlamaz. Eşeğe siz ney üflerseniz, eşek bir şeyden anlamaz. Siz eşeğe ne söylerseniz söyleyin eşek bir şeyden anlamaz. Anlayacak olan insan! Neyi anlayacak olan insan. Neyi anlayacak olan ancak bir dost . Ayrılıkla yanıp tutuşan bir kimse! Hani bir kimse sevmiyorsa, aşık değil ise ayrılığın acısını anlayamaz. Aşık olan ayrılığın acısını anlar, aşık olan vuslatı hedefler hep. Aşık değilse o; ne ayrılığın acısından ne vuslattan anlar. Onun eşekten bir farkı yoktur. O yüzden Hazreti Mevlana der ki aşktan nasibin yoksa, eşekten farkın yok der, eşekten farkı yoktur. Aşkan nasibi olmayanlar, hayatında bir böcek sevmeyenler, hayatında bir çiçek sevmeyenler, hayatında bir kuş sevmeyenler, hayatında bir balık sevmeyenler, hayatında bir yeşillik sevmeyenler, hayatında bir dostu, bir arkadaşı olup da ona gözyaşı dökmeyenler, hayatında bir sevdiği olup da ona gözyaşı dökmeyenler, ama gerçekten hayatında bir sevdiği olup da onun yörüngesinde dönmeyenler, bu neyin dilinden anlamazlar.

Eğer aşıklığı varsa, neyin dilinden anlayacak. Eğer sevdası varsa, neyin dilinden anlayacak. Eğer sevdasının sevdası varsa, neyin dilinden anlayacak. Eğer sevdasının sevdası yoksa, neyin dilinden anlamayacak. Eğer o aşıklığından dolayı ciğerinden tatlı tatlı cızırtılar gelmiyorsa neyin dilinden anlamayacak. Eğer o aşıklığından dolayı o içinde bir coşkunluk yoksa, gün gelip Fırat Nehri gibi, Nil Nehri gibi coşamıyorsa, an gelip okyanuslar gibi karamıyorsa, an gelip denizlerin sahillere vurduğu gibi, onun kalbinde tusunamiler olmuyorsa, an gelip onun beyninde şimşekler çakıp, beyninde bombalar, beyninde atomlar patlamıyorsa an gelip onun yüreği bir nurlar hazinesi haline gelmiyorsa, an gelip onun yüreği sanki büyük bombaların atom bombalarının patladı gibi şimşekler çakmıyorsa o, o neyin halini anlamayacaktır.O, o neyi kaval gibi dinleyecektir. Kaval gibi dinlese, koyundan sayacağız. Kaval gibi dahi dinlemeyecektir.

Hem kaval gibi dahi dinlemeyecektir. Onun eşekten farkı yoktur. O yüzden neyi anlayacak olan, ancak ona dost olacak olan, ayrılık acısı çeken, Settar sancısı çeken bir kimsedir.

Hz.Mevlana bu onsekiz beyiti yazdığında kendisini anlayacak hiç kimsenin olmadığını anlamıştır. Şemsettin i Tebrizi hazretleri gitmiş; hem halifesi, hem sırdışı hem dostu olan kuyumcu Selahattin vefat etmiş, Hazreti Mevlana yalnızlıktan yalnızlığa, hayretten hayrete kulaç açmaya başlamıştır. Hazreti Mevlana suskundur. Hazreti Mevlana konuşurken, coşkunluğu yoktur. Hazreti Mevlana hep düşünce halindedir. Hazreti Mevlana hep kendince kederlidir, kendince hüzünlüdür. Ağzını bıçak açmıyordur, onda bir neşe yoktur. Onda o esnada hüzün kasırgası vardır. Ve oturur bu onsekiz beyiti, bu hüzün kasırgasının içersinde yazar. Mesnevinin kendi el yazması, ancak bu ilk onsekiz beyitidir. Hazreti Mevlana bundan sonra, bu onsekiz beyitten sonra, rivayet edilir ki eline kalemi, diviti kağıdı almamıştır. işte Hz. Mevlana’nın bu onsekiz beyiti bütün, haleti ruhiyenin cemi gibidir. Nasıl Kur’an’ın cemi Fatihayı şerife ise, mesnevinin cemi de mesnevinin de , tabiri caizse Fatiha ı Şerifesi bu onsekiz beyittir. Bu onsekiz beyiti anlayan, bu onsekiz beyiti dinleyen bütün mesneviyi anlamış ve dinlemiştir. Çünkü bu onsekiz beyitin her harfine, her kelimesine, her cümlesine binlerce sayfa şerh yazmak mümkündür. Ve bunu otursak; defalarca, defalarca, defalarca bu onsekiz beyiti okusak ve her seferinde okuyuşumuzda ayrı bir hayret perdesi açılacaktır.

Hani Fatihayı okuruz ya günde kırk sefer ve her Fatiha-i Şerif’i okuyan bir kimse günde kırk sefer namazlarda okursa, onda hayretten hayrete geçmesi gerekir. Ve onda kırk tane makam atlaması lazım. Onda kırk perdenin açılması lazım. Her gün Fatiha-i Şerif’i okuyan bir müslümanın önünde, hala daha Beytullah’ı görmesinde perde var ise o Fatiha-i Şerif’i yüzünden okumakta ve namazında fatiha-i Şerife’yi okurken önüne Beytullah gelmiyorsa o Fatiha-i Şerife’yi yüzünden okuyordur. O kırk değil dörtyüz sefer de okusa yüzünden, okuduğu müddetçe o kıble olarak yöneldiği Beytullah’ı göremeyecektir. Eğer o Fatiha-i Şerife’yi gerçek manada okursa, kimin imam olduğunu görecek imamlık müessesesinin başında Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin namazı kıldırdığını görecek; hangi camide, hangi mescidde, hangi toplulukta, hangi bölgede hangi yerde, nerede namaza durursa dursun, ‘Allahu Ekber’ dediğinde, mihrapta Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görecektir. Eğer mihrapta Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini göremiyorsa bir müslüman, o zaman Fatiha-i Şerife’yi yüzünden okumaktadır benim gibi. Bir farkı kalmamaktadır. Ama gönül ister ki herkes o Fatiha-i Şerifi mânâsıyla okusun.

Hani Hazreti Mevlana mesnevisinde der ya: “Evlat, sen Kuran’ı yüzünden okuyanlardan olma. Kur’ana mana gözüyle bak. O, baştan başa mânâdır.” der. Kur’an, baştan başa bir mânâ denizidir. Kur’an baştan başa mana denizidir. Kur’an harfinden noktasına kadar en küçücük ayetinden, en büyük ayetine ve suresine kadar mana denizidir. Mana noktasıdır okuyana. Eğer mânâ noktasından bakarsan, Kur’an bir ummandır.

işte nasıl Kur’an’ın bu noktadaki ön sözü noktasındaki Fatiha-i Şerife, bu manada Kur’an’ın cemi gibidir. Hz Mevlana da sufinin, velinin, dervişin; Kur’an’daki tabir ile fakirliğin, Kur’an’daki tabir ile “Onlar dünyada da ahirette de mahsun, mahcup olmayacaktır. Dünyada da ahirette de onlara için müjdeler vardır.” ayet i kerimesinin tecelliyatını, işte bu onsekiz beyit ile anlatır. Der ki; ney ancak ayrılığa düşmüş bir kimseye dost olur. Ney ancak, aşk ateşine düşmüş bir kimseye dost olur. Ney ancak, aşk coşkunluğu yaşayan kimseye dost olur. Ney, şehvet ile bakana dost değildir. Ney, menfaat ile bakana dost değildir. Ney üflemenin arkasında bir şey beklersen, (menfaat noktasında veya makam noktasında) destek değildir. Neyin dost olacağı bir şey vardır. O da ayrılıktan gönlü pare pare olmuş, ayrılık sancısı ve sızısı çekene dost olur. Ney,başka hiçbir şeye dost değildir. Ama o neye herkes zannınca dosttur. Herkes bakar, zannınca ona dost olur. Budist bakar, budistliğini görür dost olur. Ataeist bakar, ataistliğini görür dost olur. Zannıncadır! Onun kalbinin derinliklerine bakmak onun içlerine bakmak, hiç kimsenin aklına gelmez. işte o ney ki, onunla dost olanın perdelerini yırtar geçer. Onunla dost olan, perdeleri deler geçer. Onunla dost olan, perdeleri atlar geçer. Onunla dost olan, elsiz ayaksız yürür. Onunla dost olan, dilsiz dudaksız konuşur. Onunla dost olan, gözsüz görür. Onunla dost olan, kulaksız duyar. Onunla dost olan, ayaksız yürür. Perdeden perdeye geçer, hayretten hayrete geçer, halden hale geçer ve onunla dost olan hiç bir şeyle dost olmak istemez. Çünkü Allah bir kimsede bir gönül yaratmıştır, iki değil. Bir gönülde bir sevda yaratmıştır, iki değil. Bir insanın bir sevdası olur, iki sevdası olmaz. Bir insanın bir aşıklığı olur, iki aşıklığı olmaz bir insanın iki aşıklığı varsa benim gibi yalancıdır o, Allah muhafaza eylesin.

Ney, kanlarla dolu bir yolun sözünü etmede. Ney öyle bir yol anlatmada, öyle bir yolculuk anlatmada, öyle bir yol tarif etmede ki bu yolda aşıklar aşıklarını kanlarıyla göstermişlerdir. Kanlarıyla ispat etmişler. Bak Hallacı Mansur’a! Kanıyla yazmış aşkı. Neden? Önce çaprazlama kestiler parmaklarını. O, yine aşıklığını feryat etti. Bu sefer öbür ellerini çaprazlama kestiler. Yine aşıklığını feryat etti. Bu sefer bileklerinden kestiler, çaprazlama, bileklerinden kestiler. Akan her kan ‘Enel Hak’ dedi. Dediler ki, bunun “Enel Hak” demesini durduramıyoruz, asalım. Astılar! Yine vücut “Enelhak” dedi. O

kanlarını toparladılar, toprakla karıştırdılar. Dicle’ye attılar. Dicle coşuverdi.”Enel Hak “dedi .işte bu yol kanlarla dolu. Bu yolda yürüyenler, âşıklıklarını kanlarıyla ödemişler. Bu yolda yürüyenler, aşıklıklarını yataklarda ödememişler. Bu yolda yürüyenler asla ve asla rahatları içerisinde ölmemişler. Bu yolda yürüyenler, asla ve asla zevk ve sefahat içinde ölmemişler. Bakın Eyyub el Ensari Hazretleri’ne, yüz yaşında orduya yazdırıp, istanbul surlarının önünde şehit olan bir kimse! Kanıyla yazılır aşığın aşıklığı. Kanıyla yazılır! Bakın savaş meydanlarında, cenk meydanlarında at koşturanlara! Kanlarıyla yazmışlar! Bakın aşkı uğruna her şeyinden feda olanlara! Kanlarıyla, diyet ödemişler! Bu yolda yürüyecek olanlar, âşıklık yolunda gidecek olanlar, kanlarını heder etmeye hazır olsunlar. Rahmetli üstadım derdi:”Bu meydanda nice başlar kesilir, kan parasını soran olmaz derdi. Bu yol, bu âşıklık, kandan bahsetmede. Kanlı bir yol bu yol. Bu yolda candan geçmeyen, maldan geçmeyen, sevgilisinden geçmeyen, eşinden çocuğundan geçmeyen, bu yolda başarıya ulaşamaz. Bu yola giden bahadır, asker gibidir. Bu yola giden, alperen gibidir! Eşinin alnından öper, yürür.Der ki dönersem gaziyim, kalırsam şehidim der, yavrularının alnından öper yürür. Der ki: Yavrularım! Kalırsam orada şehidim; dönersem gaziyim der. Bu yol tembellerin, bu yol aymazların, bu yol döneklerin, bu yol zayıfların, bu yol şehvete düşenlerin, bu yol nefsine düşenlerin, bu yol dünyaya düşenlerin, osunu busunu peşkeş çekenlerin yolu değildir. Bu yol, her şeyinden geçip kendisini Allah’a adayanların yoludur.

Bu yol: “Bir tarafta elime ayı verseniz, bir elime de güneşi verseniz, ben yine ‘la ilahe illallah’ demekten vazgeçmeyeceğim” diyen Muhammed i Mustafa (s.a.v) ’in yoludur. Bu yol Muhammed i Mustafa’ya teklif ettikleri gibi; gel hangi kadınımızı nikahlıyorsan nikahla, gel hangi malı istiyorsan o malı al, gel hangi padişahlığı istiyorsan o padişahlığı al, gel hangi neyi istiyorsan Mekke’de, istediğin her şeyi al, ama davandan vazgeç dediklerinde, “Bir elime ayı verseniz, bir elime güneşi verseniz, Vallahi bu davadan vazgeçmem!” diyen Muhammed i Mustafa (s.a.v) ’in yoludur ve bu yolda yürüyen aşıklar ne zaman ki çoğaldılar, ümmet o zaman kurtulur. Bu yolda yürüyecek olan; kanından, canından, karısından, atından, avradından geçti, o zaman bu millet kurtulacaktır! Emperyalistlerden ve emperyalist düşüncelerden ne zaman ki insanlar bu âşıklık yolunu seçti; ne zaman ki dolabından, evinden, rahatından, çocuğundan, karısından, annesinden babasından, kardeşinden, seviyorum dedikleri nefsinden ayrılıp “Allah” demeye yürüdü ,o zaman kurtulacaktır ümmet. Ümmet yatakta kurtulmaz. insanlar yatakta ölmez. Ne demiş ibrahim Ethem’e? Diyor ki , damda ne var? Allah’ı arıyorum, demiş. Damda Allah mı aranır? O da ona demiş, ipekli yataklarda

yorganlarda aranıyor da, damda neden aranmasın. Kalk, yalancılardan olma! Yattığın yerde Allah arama! Yalancılardan olma! Nefsinle Allah arama! Bu yolda yürüyeceksen, Allah için yürü! Nefsini kenara bırak. Allah için yürü, dilini tut.Allah için yürü, gözünü tut. Allah için yürü, şehvete düşme, mala düşme paraya düşme, rahata düşme,uykuya düşme şehvete düşme, şeytana düşme. Yürüyeceksen yürü, yol yolcu görsün. Yürümeyeceksen kalabalık etme, kaç kenara. Kalabalık etme, arkandan gelenlere yol aç. Kalabalık etme, nefsine uyma, bu yol böyle bir yol! Fenafillah olacağım deyip de köşelerde bekleme. Bekabillah olacağım deyip de evinden dışarı çıkmamazlık etme. Düş yoluna Allah için! Her gece bir derse git, her gece bir zikre git. Her gün bir gönüle gir, her gün bir kimseye Allah’ı anlat.Her gün bir kimseye Resulullah’(s.a.v)’i anlat. Sünneti Resulullaha sımsıkı yapış. Yemeğe düşme, ekmeğe düşme, Ruja düşme, makyaja düşme , çıplaklığa düşme! Entel erkekliğe düşme, entel magandalığa düşme , dosdağru ol. Allah için sev, Allah için dur, Allah için yürü! Bu yol kenarda durup tembellik yapılacak bir yol değil. Kenarda oturacaksan,bu yolda yürüdüğünü söyleme, yalancılardan olma.Yalancılardan olma, yürü! Değil kardeş! Fenafillahı anlattı bana güldüm, neden güldün dedi. Dedim sana bir fenafillah anlatayım ashabtan dedim, Şeyh bu! Hz Ali efendimizin ayağına ok batar ya, burdan. Biliyorum dedi. Öyle namaz kıl ki dedim, ayağından oku çıkarsınlar. Baktı, öyle namaz kıl ki, gönlünden oku çıkarsınlar. Mustafa Efendi, gönlümde ok mu var ki, dedi. Ben ok var demedim, öyle namaz kıl ki dedim gönlünden ok çıksın. Hangi ok? Şeytanın oku! Hz Ali efendimize oku kim attıydı? Kafir attıydı. Sana oku şeytan atar. Kalbine kalbine atar, yüreğine atar senin. Fenafillah , kalbinden o oku çıkarmaktır. Fenafillah, Yermük savaşında, Yermük Savaşı’nda; ashabın ayağı kesilir öğlende,ikindi namazını kılmak için attan inerken, tabiri caizse tomruk gibi yuvarlanır gider atın üstünden. O zaman anlar ayağının kesikliğini. Öğle ile ikindi arasında ayağının kesikliğini anlamaz. Allah için savaşırdı o çünkü. Allah için yürüyordur çünkü.

O, Çanakkale’de akşam siperlerinden dönen Mehmetçik silkelendiğinde, mermi düşer üzerinden tapır tapır. Fenafillahtır o! Mermi, ya vücudunda erir gider, ya vücudunu deler gider! Ama Mehmetçik ayaktadır daha. Mehmetçik ayaktadır. Fenafillahdır o!

Bakın tarih kitaplarına, Ulubatlı Hasan’ın elinde kılıç yoktur. Ulubatlı Hasan’ın elinde kalkan yoktur. Ulubatlı, baldırı çıplak bir yeniçeridir, ama Allah aşığıdır. O fenafillahtandır. O gidip bayrağı, o gidip sancağı kafirin burcunu asacaktır ve asmıştır da ve asıncaya kadar oklar onun sinesinde erimiştir. Fenafillahtır o!

işte bu yol, o kanı anlatmakta. Eğer mesneviyi; yiyelim, içelim, hoş geçelim olarak görüyorsanız, Hz Mevlana yolun başında söylüyor. Diyor ki, bu yol kanlı bir yolu anlatmakta.

Bu yol çileli bir yolu anlatmakta. Bu yol dertli bir yolu anlatmakta. Bu yol oyunda oynaşta değil, bu yol yatakta değil, bu yol hatunun koynunda geçirilecek yol değil. Bu yol, ben çocuklarımın başından ayrılamam denecek yol değil. Bu yol Allah için koşma yolu. Bu yol Allah için mücadele etme yolu. Bu yol diriliş yolu. Bu yol kurtuluş yolu. Bu yolla, ümmeti kurtarmayı düşüneceksin. Bu yolla, ümmete nefer olmayı düşüneceksin. Bu yolla, evde yatmayı düşünüyorsan, sen bu yolda değilsin. Sen olsan olsan şeytanın dostusun. Olsan olsan nefsinin dostusun. Olsan olsan Deccal’in dostusun. Bu yolda gideceksen, bu kanlı yolda yürüyeceksin. Bu taşlı patikada yürüyeceksin, bu dikenli yolda yürüyeceksin. Bak Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu kanlı yoldan geçti. Dikenlerin üzerinden bastı geçti, çivilerin üzerine bastı geçti. Bak onun üzerine işkembeleri koydular. Alışverişi kestiler, almayı satmayı kestiler. Onun çocuklarını boşadılar. Bu yol öyle bir yol! Dinin için, imanın için, dinini ve imanını yaşama ve yaşatman için öyle bir yol. Bak Ebuzer i Gifari geldi müslüman oldu. Dedi ki haykıracağım ben bunu. Ne diyor? Ona aşk coşkunluğu düşmüştür. Ona aşkın sarhoşluğu düşmüştür. Onun coşkunluğu aşktandır. O çoşkunlukla gitti Mekke’de hem de bekledi, müşriklerin en kuvvetlileri gelsin! Müşriklerin en sağlamları, en zalimleri gelsin! Geldiler! Onlara gitti: “Eşhedü Enla ilahe illallah Ve Eşhedu enne Muhammeden Abduhu ve Resuluhu” dediler. Ebuzer i Gifari’nin yüzüne kaç tane yumruk geldi, kafasına kaç tane yumruk geldi, bedenine kaç tane sopa geldi, bedeninde kaç tane ok, yay, mızrak kırdılar, bedenine ne kadar tekme tokat vurdular, eline yüzüne ne kadar yumruk vurdular, saymak mümkün değil! Çünkü Ebuzer i Gifari de onu anlatacak bir kimse değil! Hz Muhammed’i Mustafa dahi onun coşkunluğuna şapka çıkardı tabiri caizse. Diyemedi ona otur ya Ebuzer diye. Ona Hz Hamza geldi, daha müslüman değildi o esnada. Öyle olması lazım, aklımda kaldığı kadar. Dediler ki, dedi ki: “Ey kureyşliler! Bu, Gifar kabilesinden. Sizin kervanlarınızın yolunu keserdi.” bırakıverdiler. Kafirler mala çok düşkündürler. Kafirler mallarını çok severler. Kafirler dünyalarını çok severler. Çünkü kafir, dünyada kalacağını düşünür hep.

işte bu yol, öyle bir kanlı bir yol. Bu yol, Hz Ali gibi Muhammed i Mustafa’nın(s.a.v) yatağına yatma yoludur. Göz göre göre. Göz göre göre aklın, aklın var. Aklınla öldürüleceğini biliyorsun. Aklınla öldürüleceğini görüyorsun, aklınca katliama uğrayacağını biliyorsun. Ali gibi yüreklilerin yoludur. Ölümle oynayanların yoludur. Ölümle oynaşanların yoludur. Ölmekten

korkanların yolu değildir, ölmekten korkanların yolu değildir. Bu yol, baldırı çıplak, silaha güvenmeden, Allah’a güvenerekten, kâfirin üstü başını yırtmak için yürüyenlerin yoludur. Baldırı çıplak, silahsız! Benim çok hoşuma gider. Yeniçerilerin içerisinde, onlar baldırı çıplak derler bir kısmı. Onlarda kılıç yoktur, onlarda kalkan yoktur, onların üslerinde elbise yoktur. Fanila yoktur, gömlek yoktur. Dizle göbek delikleri kapalıdır. Ege’de efelerin kıyafeti de öyledir. Dizler ile göbek deliklerinin arasında vardır bir don. Üstünde küçücük bir yelek vardır. iç gömleği de yoktur Efelerin aslında. iç gömleği yoktur. Kütüklüğü vardır, silahlığı vardır, tabancalığı vardır, iç gömlekliği yoktur. Üzerinde bir tane yelek vardır. Efe’de baldırıçıplaktır. Yeniçerilerden alınmadır özelliği. O yeniçerilerin önündedir onlar. Onlar fedai candır. Fedaidir onlar. Onlar düşmana kılıçla saldırmazlar. Onlar “Allah Allah” nidalarıyla baldırı çıplak olarak giderler. Düşman bir bakar ki onların elinde kılıç yok. Onların elinde kalkan yok. Onların elinde mızrak yok. Bunlar nereye geliyor dediklerinde elleriyle, kılıcı elleriyle tutar onlar. Kılıcı elleriyle tutar. Kendisine gelen kılıcı eliyle, koluyla savuşturur. Öylesine bir tokat vurur ki “Osmanlı Tokadı” oradan kalır. Osmanlı tokadıdır o. Yeniçeri öylesine eliyle vurur ki o kâfire, bir vuruşta da yıkar zaten. Kimisinin öldüğü söylenir. Kimisi korkudan ölür kafirlerin. Ne zaman ki bunu kaybetti Osmanlı, ondan sonra yıkıldı zaten. Yıkılışının sebebidir! Ne zaman ki sen bu kanlı yolda yürümeye ahdettin, o zaman kurtulduğun gündür. O zaman bu memleketin de kurtulduğu gündür .

işte, Mecnunun aşk hikayelerini anlatmada! (bak hem kanlı yolu anlatıyor sana, hem kanlı yolu gösteriyor, öbür tarafta da diyor Mecnun’un aşk hikayelerini anlatıyorum ben diyor). Bu yolda aynı zamanda, Mecnun’un aşk hikayeleri de vardır. Sen bir bakacaksın ki bir tarafta Mecnun’un aşk hikayeleri, bir tarafta bakacaksın ki kanlı bir yol! Sen o kanlı yola girmezsen, Mecnunu neyi, aşk hikayelerini dinlemekle geçireceksin. Mecnun’un aşk hikayelerini dinlersen, entel danten olacan, başka bir şey olmıycan .O kanlı yolda yürürsen, Mecnun’un aşk hikayesini anlıycan.O zaman ona değer verecen. Öbür türlü değer vermem mümkün değil.

Ney gibi bir zehri, ney gibi bir panzehiri kim gördü? Zehir neye? Nefse! Zehir neye?Şeytana zehir. Panzehir neye? Şeytanın sana verdiğine.Neye? Nefsin sana vesvesesine panzehir! Zehir neye? Senin kötülüklerine! Öldürmek için, katletmek için kötü huylarına panzehir! Neye? Daha önce sana girmiş ya kötülükler, onları izale etmeye!

“Ney gibi bir soluktaşı (burası çok önemli) Ney gibi bir soluktaşı,

Ney gibi bir iştiyak çekeni Kim gördü “

Aşığın zirve halidir iştiyak hali. iştiyak! Şu anda müslümanların, müminlerin kaybettiği hal, iştiyak! Dün akşam istanbul’da bir kardeş sormuştu ,heyecan ne Efendim, diye. Dedim ki, bugüne kadar kimse sormadı dedim. Sufi heyecanını nasıl kaybeder? Sufinin heyecanı ne olmalı dedi bana, ciğerimden vurdu. Dedim ki heyecan insanların arasında, halkın arasında heyecan ne, adamın anlık damarlarının kabarması. Heyecan! Sufi için heyecan iştiyak hali. Hiç kaybetmemesi gereken şey! iştiyak, sufinin ekmeği. iştiyak sufinin suyu. iştiyak sufinin nefesi. “Hakkıyla sana kulluk edemedim!Ya Mabut!” diyen Peygamberin hali! Namaza iştiyak duymak, devamlı namaz kılmaktan hoşlanmak ,arzu etmek istemek ve namaza doymamak, oruca doymamak, zikre doymamak, sohbete doymamak, koşmaya doymamak! iştiyak hali; aşıklıktan aşığa geçmek, sevmeye doymamak. Aşıklığını arttırmak, arttırdıkça artırmak, arttırdıkça arttırmak! Aşığın iştiyak hali. O iştiyakı kaybettin, sahtekarlardanmışın sen! Biz önceden ne severdik ya! Ayyyy! Sen o zaman da sevmemişin! Biz önceden ne zikre giderdik ya! Ooo, o zaman da gitmemişin. Manasına ermemişin!

Manasına erseydin, iştiyak hali olacaktı, doymayacaktın ! Allah demeye doymayacaksın, Muhammed i Mustafa (s.a.v) demeye doymayacaktın, “La ilahe illallah” demeye doymayacaktın, namaza doymayacaktın, oruca doymayacaktın, koşmaya doymayacaktın. iştiyak hali, eğilmeden Sare gibi 100 yaşına gelsen de adını askere yazdırıp, gidip orda şehit olacaktın. iştiyak hali, doymamak! iştikınızı kaybetmeyin. Dergahda, cemaatte, cemiyette… nerde olursanız olun, iştiyakınızı kaybetmeyin. işinizde ,iştiyakınızı kaybetmeyin. Eşinizde, iştiyakınızı kaybetmeyin. Çocuğunuzda, iştiyakınızı kaybetmeyin. Vatanınızda, iştiyakınızı kaybetmeyin. Devamlı diri durun, devamlı ayakta durun, devamlı sevdalı durun, devamlı. Sevdanız ölmesin. Sevdanız bitmesin. Sevdanız geriye düşmesin. Hergün yeniden heyecan bekleyin. Hergün yeniden yaradılın, yeniden dirilen, yeniden yaşayın, yeniden sevin, yeniden aşık olun, yeniden koşun, yeniden yiyin, yeniden için. Yeniden adım atın! Durmayın durduğunuz yerde. iştiyak hali! O iştiyak haline insanlar yakalandıklarında, müminler yakalandıklarında, müminler işte o zaman, coşan sel gibi akacaklar. O zaman dünya sizi bekleyecek. O zaman dünyanın her zerresi sizi bekleyecek.

Şehirler sizi bekleyecek. Beldeler sizi bekleyecek. Ülkeler sizi bekleyecek. Siz her tarafa Allah ve Resul’ünün edebini, adabını, ahlakını götüreceksiniz. iştiyak halinde olmak, bıkmadan usanmadan; bıkmadan, usanmadan, zayıflamadan, geriye düşmeden, durmadan, devamlı koşmak. Devamlı koşmak, devamlı koşmak! iştiyak halinde: “Ey Muhammed! De ki ,ey insanlar

Allah’a Koşun” iştiyak hali koşmak, yürümek değil. iştiyak hali, oturmak değil. Ya? Koşmak! işte diyor ki:

“Bu ney; bu ney, iştiyak halini yaşar!”

Ve bu neyden başka kim görmüştü iştiyak halini? Kimde görmüşler ki! O iştiyak halini yaşamak! Dostlar! O yüzden işinizde iştiyak halinde olun. Aşınızda, iştiyak halinde olun. Eşinizde, iştiyak halinde olun. Çocuklarınızda, iştiyak halinde olun. Dergahınızda, cemaatinizde,cemiyetinizde, iştiyak halinde olun. Bıkmayın, usanmayın, geriye gitmeyin, geriye düşmeyin. Yürümeyin, koşun. Bu dünya gelip geçecek!Yürüyorsan, zarardasın! Kime göre kârdasın? Oturana göre! Sen oturona bakma, sen koşana bak! Koşana göre zarar etme. Sen oturana bakarsan, aldanırsın. Allah bizi o aldananlardan eylemesin inşallah. Hakkınızı helal edin.

https://www.youtube.com/watch?v=IEYjrQ3OrM&list= PLpNiKWHUSB_KF_8QYHQPSQIvh9VWfDcyl&index=2 Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

“Bu aklın mahremi akılsızdan başkası değildir. Dile de kulaktan başka müşteri yoktur. Gamımızla günler geçti, akşamlar oldu. Günler yanışlarla yoldaş kesildi de yandı gitti. Günler geçip gittiyse deki, geçin gidin pervamız yok, sen kal dost. Temizlikte sana benzer yok. Balıktan başka herkes suya kandı. Rızkı olmayanın günü uzadıkça uzadı. Ham, pişkin kişinin halini hiç mi hiç anlamaz. Öyleyse sözü kısa kesmek gerek vesselam.”

Bu aklın merhemi, akılsızdan başka bir şey değil. Hani akıllı insana veya akla merhem, akılsız insandır. Kendine bir akılsız insan bul da, seni akıl hastalığından kurtarsın. Kendini bir akılsız kimse bul. Kendine kalbi ile hareket eden bir dost bul. Kendine kalbi ile yürüyen bir yoldaş bul. Kendine kalbi ile konuşan bir dil bul. Kendine kalbi ile duyan bir kulak bul. Kendine kalbi ile gören bir göz bul. Öyle bir göz bul ki kendine, senin yanında dolaşırken rüya anlatsın sana. Öyle bir kulak bul ki yanında yürürken başka alemlerden sesler anlatsın sana. Sen öyle bir dil bul ki yanına, dost bul ki dili öyle olsun, gönül âleminden konuşsun sana. Yoksa sen bu aklınla gidip eşekler gibi çamurun içinde debelenip duracaksın. Yoksa sen bu aklınla gidip şeytanlaşıp, yürüyüp gideceksin. Şeytan da aklına vurdu ya, ben Adem’den üstünüm dedi. Şeytan da aklına vurdu ya onun yaradılışından benim yaradılışımda daha fazladır dedi. Şeytan da aklına vurdu ya, ben meleklerin hocasıydım, dedi. Şeytan da aklına uydu ya, yeryüzünde fesat çıkaracak birini mi arıyorsun sen, dedi. Şeytan da aklına vurdu o yüzden sen bu aklınla şeytanlaşabilirsin. Bu aklında şeytanın yolunda gidebilirsin. Bu aklınla sen, islam dini mantık dini, der çıkarsın. Bu aklınla sen,

bu dinin içinde aklıma yatmayan şeyleri kabul etmem, dersin. Sen bu aklınla, kendini çok bilgili zannedersin. Sen bu aklınla, kendini çok yüksek zannedersin. Sen bu aklınla herkese tepeden bakarsın. Sen bu aklında kibirlenirsin beğenmezsin. Bu aklında böbürlenirsin, kendini yükseklerde görürsün. Bu aklında kendini sen arş ı alada dolaşır görürsün. Bu aklınla sen kalkarsın kendi kendini peygamber bile görürsün. Bu aklın seni Mehdi de eder, bu aklın seni peygamber de eder. Bu aklın seni istediğin heva ve hevese doğru götürür. Bu aklın merhemi, bir akılsız bulmak.

Akılsız demek kendini Kur’an ve sünnete teslim etmiş demek. Akılsız demek kendini Allah’ın hükmüne bırakmış demek. Akılsız demek kendini peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretlerinin sünnetine bırakan, ona ram eden demek. Akılsız demek kendini üstadın yörüngesine oturtmuş, üstadın bir dediğini iki etmeyen kimse demek. insanlar bu insanlara deli derler. Akıllı insanlar bunlardan kaçar. Akıllı insanlar, peygamberi kabul etmek istemez. Akıllı insanlar yani akıllarını ilah edinenler, akıllarını ilah kabul edinenler Kur’anı kabul etmezler bütünüyle. Otururlar, akıllarını ilah edinenler, şu Kur’an’ın hükümlerini kaldıralım derler. Şu Kuran’ın bize indirdiği kısas ayetlerini, hüküm ayetlerini kaldıralım deyip millet meclisinde konuşmaya çalışırlar. Akıllarını ilah edinenler, yeryüzünü fesada çeviriyorlar. Akıllarını ilah edinenler yeryüzünü zulümle idare ediyorlar. Akıllarını ilah edinenler, akıllarınca kendi kendilerini madara ediyorlar. Akıllarını ilah edinenler, meydanda zaten. Allah tanımıyorlar, peygamber tanımıyorlar, kuran tanımıyorlar, kitap tanımıyorlar, büyük tanımıyorlar, küçük tanımıyorlar, hiçbir şey tanımıyor bunlar. Hayvanlar gibi yaşıyorlar eşekler gibi yaşıyorlar. Hatta eşeğin başına bir yular koyuyorsun eşek daha iyi yol alıyor. Eşeği yularından çekiyorsun, bağlıyorsun, orada duruyor. Bunlara yular da bağlayamıyorsun. Bunlar ayeti kerimenin deyimi ile hayvandan daha da aşağılar. Hayvandan daha aşağı. Çünkü akıllarını ilah edinmişler. Onlar akıllarını ilah edindiklerinden dolayı iflah etmiyorlar. işte diyor ki sen bu aklında bir akılsız bul. Ya? Senin merhemin o akılsızda. Senin ilacın o akılsızda eğer senin böyle bir akılsızın yoksa, yandın ha yandın. Senin aklın ilah olmuş sana.

Hazreti Mevlana 850 yıl öncesinden bugünlere işaret ediyor. Akıllarını ilahlaştıran eşeklere, akıllarını ilahlaştıran hayvan güruhuna, akıllarını ilahlaştıran hayvandan daha aşağı olan mahlukata sesleniyor. Ey akıllarını ilahlaştıran mahlukat! Görün kendi halinizi ve dönün. Ya? Sizi buradan döndürecek olan bir akılsız bulun. Bir Şems bulun kendinize. Bir Şems bulun da sizi bu akıl ilahından kurtarsın. Bir şems bulun da kendinize, sizi bu aklın düşürdüğü bok çukurundan çıkarsın sizi. Tabirlerim ağır olduysa affola.

Ama bu yüzyılın insanlarının düştüğü çukur bu. Kur’an’ı bırakmış, Sünneti Resulullah’ı bırakmış, Kura’n ve sünnet yolunu bırakmış, ilahi emirleri bırakmış, vahyi bırakmış, vahyi terk etmiş, vahiy ile alakasını kesmiş, hayvandan daha aşağı mahlukatlara sesleniyor Hazreti Mevlana. Diyor ki vahye itaat edin, vahye dönün. Aklınız vahyi kabul ettiği anda nurlanır, akıl kemale erer. Eğer akıl vahyi kabul etmediyse, o akıl eşekten daha aşağı bir mahlukatın aklı olur. O akıl hayvandan daha aşağı bir mahlukun aklı olur ki o bataklıktan kurtulamaz. O pislikten kurtulamaz, o küfür deryasında döner durur. işte bu yirmibirinci yüzyılın, aklını ilahlaştıran insanlarına sesleniyor Hazreti Mevlana çağlar öncesinden. Diyor ki bu akla bir akılsız gerek merhem olarak. Dile de kulaktan başka müşteri yoktur. Kulaktan başka müşteri yoktur. Karşında duyan bir kimse varsa konuşursun. Bir kimse duymuyorsa, ona konuşsan bir anlamı olur mu? Olmaz ve konuşsan, o kimse duymadığı için anlamsız kalır ve o kimse der ki ,ne konuşuyorsun sen, ben zaten duymuyorum. Boşu boşuna konuşuyorsun, der. Duymadığından, senin ne konuştuğunu da anlayamaz, senin dudağının hareketlerini de okuyamaz, hiç duymamış o. Hiç duymamış kimseye konuşmak, aptallıktan başka birşey değildir. Ona konuşacaksan kalben konuşacaksın. işte kulak varsa, dil iyi esnaftır. Kudak yoksa dil iyi esnaf değildir. Dinleyene dil iyi esnaftır. Dinlemeyen olunca, arif olan cevherini boş yere saçar mı? O da susar.

“Gamınızla günler geçti, akşamlar oldu günler yanışlarla yoldaş ke-

sildi de yandı, gitti. “

Her gün gamla geçti. Her gün yandım Allah yandım. Her gün yandım Allah yandım. Her günüm yanışlarla geçti. Her günüm kavruluşlarla geçti. Her günüm hüzünlerle geçti. Her günüm dertlerle geçti. Her günüm sancılarla geçti. Her günün koşuşturmakla geçti ve her günüm her güne eklendi. Ve dünler yok oldu yandı, gitti, bitti. Baktım ki bir hiç kaldı.

“ Günler geçip gittiyse deki, geçin gidin. Pervamız yok sen kal ey dost.

Temizlikte sana benzer yok.”

Ne geldiyse gitti, ne geçtiyse gitti. Ne günler geldi geçti. Ne dostlar geldi geçti. Ne sevenler geldi geçti. Ne nefret edenler geldi geçti. Ne tapanlar, ne tapılanlar. Geldi geçti. Ne koşanlar, ne koşmayanlar. Geldi geçti. Her şey geldi geçti diyor Hazreti Mevlana. Gelen hep gittiği gibi gitti. Gelen gitti, gelen gitti, gelen gitti. Günler geldi günler de gitti. Ey Dost! Sen hep kalıcı ve bakisin. Temizlikte de senin üstüne hiçbir şey yok. Sen kal. Sen geçip gitme. Sen kal. Sen vefasız değilsin. Her şey geldi geçti de sen gelip geçmedin. Sen kal da seninle dostluğumuz hep daim olsun.

“ Balıktan başka herkes suya kandı. Rızkı olmayanın da günü uza-

Balık düşünün suya kanar mı? Kanmaz. Ona has. Ama öbür türlü suya herkes kalıyor mu kanıyor, bir tek balık kalmıyor. Sudan hiç çıkmıyorlar. Rızkı diyor dar ise gün uzar da uzar. Allah manevi rızkımızı geniş etsin.

“Ham; (burası çok önemli) pişkin, olgun kişinin halini hiç mi hiç an-

layamaz. Öyleyse sözü kısa kesmek lazım vesselam”

demiş. Hz Mevlana, onsekiz beyiti bağlamış. Bu onsekiz beyiti bağlayıp, sarığının ucuna, buraya koymuş. Böyle dolaşıp dururken Hüsamettin Çelebi gelmiş demiş ki efendim sizin sohbetlerinizi yazsak. Bir kitap haline getirsek, Hazreti Mevlana da sarığının ortasından o onsekiz beyiti çıkarıp Hüsamettin Çelebi’ ye vermiş. Böyle mi demiş. 18 beyiti önceden yazmış. Bu 18 beyit hayatın anatomisi gibidir. Bu 18 beyit, hayatın özü gibidir. 18 beyit tasavvufun özü gibidir. 18 beyit mesnevinin özü gibidir. Mesnenin özü gibidir. 18 beyiti okusan, bütün mesneviyi şerh edersin. Hepsini kelime kendime, tek tek, harf harf şerhe otursan, mesneviyi yazmış olursun. Mesnevi şerhi etmiş olursun. Bu 18 beyitte böylesine bir keramet, böylesine bir iksir vardır. Ama söz öyle bir vurucu bir şekilde bitiyor ki 18 beyitte herkes dersini alsın:

“ Ham; pişkin, olgun kişinin halini hiç mi hiç anlayamaz. Öyle ise sözü

kısa kesmek lazım vesselam.”

Ham olgun kişinin halini anlamaz. Ham, pişkin insanın halini anlamaz. Ne der ona? Bu deli, der. Ne diyor ashap, tabine diyor” Eğer siz, (pardon, tabiin; tebai tabine diyor) eğer siz diyor ashabı görseydiniz, bunlar deli derdiniz. Ashap da sizi görseydi, bunlar kafir olmuş dinden dönmüş der, sizi kılıçtan geçirdi diyor. Allah bizi muhafaza eylesin.

El Fatiha temes salavat.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 1 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-4-5 • Tasavvuf Vakfı Yayınları