ŞERHI DÖRT KAPI KIRK MAKAM/ HAKIKAT KAPISI- ILAHI VARLIĞA KAVUŞMAK Euzubillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim Eftali zikir falemenne hu Lailaheillallah Lailaheillallah Lailaheillallah Hak Muhammeden Resulullah Cemiil Enbiyayı Velmurselin Velhamdülillahi Rabbilâlemin Selamünaleyküm Allah gecenizi hayırlı eylesin Cenab-ı Hak hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Cenab-ı Hak cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammedi Kur’an ve Sünnet seniyyeye sımsıkı yapışanlardan eylesin. Evet, en son kaldığımız yer ilahi varlığa kavuşmak olarak nitelendirilmiş.
“Dört Kapı Kırk Makam”ın, hakikat kapısının kırkıncı makamı, bunu tabii böyle nitelendirilmiş isim olarak bunu böyle isminin hani konu başlığına bakaraktan kendi kendimize ilahi varlığa yani Allah’a hâşâ ulaşmak olarak bunu ben tanımlamıyorum. Bunun baştan bir şerhini düşeyim, sonra inşallah konuyu açacağız Allah izin verirse inşallah. Çünkü Allah bir şeyi hani bir kimsenin veya bir şeyin Allah’a hulûl etmesi birleşmesi ve ayrışması bu ayrı bir mesele. Bu konuyu biraz daha böyle temelinden alayım istedim.
Hakkınızı helal edin. Cenab-ı Hak bilinmekliği istedi. Bilinmekliği isteyince Cenab-ı Hak bir Âdem yaratmak istedi. Bilinmekliği isteyince. Bu Âdem, yaratılanların sonuncusu bu manada ama başlangıçta hiç bir şey yok iken kendi ruhundan ve nurundan bir şey yarattı. Hiçbir şey yok iken kendi ruhundan ve nurundan bir şey yarattı. Bunun da altını orasını çizeyim. Biz ruhunun ve nurunun ne olduğunu da bilmiyoruz. Eğer biz buna ruhunu ve nurunu şuna benzer veya bu dediğimizde buna da bizim ayağımız yere sağlam basmaz ve Cenâb-ı Hak Bakara ayet 30: ‘Meleklere dedi ki ben yeryüzünde bir (buranın altını çizelim) halife yaratacağım.’ Bakın yeryüzünde halife yaratacağım dedi.
Halife! Şimdi halife dediğinizde ne aklınıza gelir? Onun adına iş yapan, onun adına elinde mühür olan, bu gelmez mi aklınıza? Evet, bu da ayrıca konuşulur ve bu normalde öyle bir Cenab-ı Hak bir halife yaratacağım deyince ve ardından da ona isimleri öğretti, halifeyi yaratacağım dedi, yarattı. Ben kısa kısa geçiyorum bunları ve Bakara ayet 31: “Allah Âdem’e bütün isimleri öğrettikten sonra onlara yani meleklere şöyle dedi. Eğer doğru söylüyorsanız şunların isimlerini bana bildirin.
Cenab-ı Hak Âdem’e dikkat edin bütün isimleri öğretti. Âdem’e bütün isimleri öğretti. Eksik bir isim öğretilmesi, eksik bir sıfatsal tecelliyat yok. Bütün isimleri öğretti. Ayet-i kerime bu. Böyle olunca insanın veyahut da Ademiyet haline gelen bir kimsenin kıyamete kadar yaratılacak olan bütün varlığın ve eşyanın bilgisi onda mevcut. Ben bunu kıyametten de öteye taşıyorum çünkü hiç bir zaman Allah’ın yaratmasının sonu yoktur. Öyle olunca o isimlerinin öğretilmesi ona sıfatsal tecelliyatların da sonu yok.
O yüzden aşığın, aşığın yolunun sonu yoktur dememin sebebi bu. Bir tarikat öğretisinin sonu vardır, fıkıh öğretisinin bir şekilde sonu vardır. Sufilikte, âşıklıkta son yoktur ve Cenab-ı Hak kıyamete kadar değil her daim ebedi olarak yaratacak. Her daim bir şeyler yaratacaksa her daim Allah’ın bilinmekliği de devam edecek. Allah’ın bilinmekliği devam edecekse bu sonsuz demektir ve Cenab-ı Hak Âdem’e bütün isimlerini öğretti. O zaman Cenab-ı Hak insana bitmek tükenmek bilmeyen hazinelerini açtı.
Allah’ın hazinelerinin sonu yoktur, bitmek tükenmek bilmez. Biz bunun tamamını ilim olarak atfetsek, ilme atfetsek Allah’ın ilminin başlangıcı olmadığı gibi sonu da yoktur. O zaman başlangıcı olmadığı gibi sonu da yoksa o zaman bir insan-ı kâmilin o ilmi öğrenmenin veya yaşamanın da sonu yoktur. Hani bir kısım insanlar derler ya yani bu kemale erdi. Ben hep bunlara böyle temkinli ve tedbirli yaklaşırım. Nerenin kemaline erdi? Sonsuz bir ilmin sahibi olan Allah’ın kulunun ilminin bir sonu olabilir mi?
Nefis meratiplerini katetmiştir. Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiye, safiye. Eyvallah, bunların esmalarını da bitirmiştir. Kelime-i Tevhid, la ilahe illallah, Allah, Hu, Hay, Hak, Kayyum, Kahhar, nefis meratiplerinin de isimleri bitti. Yani nefis meratipi olarak bitti ama bir de kalbin meratibi var. Bu da ne? Yakînlikle alakalı. Ben bunu hani tarif ederken ilmel yakîn, aynel yakîn, hakka’l yakîn olarak yakinlik tarif ederim. Bunu normalde ilim olarak hani şeriat, tarikat, hakikat, marifet derler ya, bunun Kur’an tabiri ilme’l yakîn, aynel yakîn, hakkal yakîn.
Peki, o zaman burdaki yakinlik kavramını iyi anlayalım. Sonsuz ilme sahip olan Allah’a bir kulun yakînliğinin sonu olmaz. Bunu söyleyenler, bu meselenin inceliğine dokunamamış, inceliğine erişememiş insanlar. O yüzden insanın kemalâtı hiçbir zaman bitmeyecek, hiçbir zaman son bulmayacak. Eğer siz sufiliği, içinizde bulunduğunuz, içinde bulunduğunuz sufiliği böyle algılamaz böyle anlamazsanız o zaman siz de kendinizi bir makamda görüp ben de bu makama eriştim deyip tembellerden olacaksınız veyahut da o hayretten hayrete geçmek olarak nitelendirdiğim yakînlikten yakînliğe, hakikatten hakikate, marifetten marifete geçmemiş olacaksınız.
O yüzden son ikiyüzelli yılın tarikat hareketlerinin düşmüş olduğu vartaya sizlerin düşmesini istemem. Son ikiyüzelli yıllık Türkiye’deki, Anadolu’daki ve İslam dünyasındaki tarikat hareketlerinin %99.9’u bu vartaya düşmüştür. O kimse kendince çok özür dileyerek parantez içerisinde söylüyorum, bir icazet nail olduğunda kendisini oldum bittim noktasına getirmiş ama nakip olmuş ama nükebba olmuş ama halife olmuş ama ona şeyh icazeti vermişler o kendince kendi kendisini ben oldum kemale erdim noktasında görmüş ama asıl o yürümesi gereken yürümesi gereken asıl mana âlemine adım atamamış veya ona adım attıracak bir üstadı olmamış.
Şimdi böyle olunca insan bütün ilahi sıfatlarının tecelli ettiği ayna hükmündedir. Burdan Arabî’ye dalmak istemiyorum, Arabî’nin ayna metaforuna dalıp da sizin iyice kafanızı bulandırmak veyahut da kafanızı başka bir yere geçirmek istemiyorum ama insan bu manada Allah’a ayna hükmündedir ve insan-ı kâmil bu manada bütün Cenab-ı Hakkın sıfatsal tecelliyatlarına mazhar olmuş kutup noktasındadır. Bakın, kutup noktasındadır ama bu zaten o ilahi sıfatların onda tecelli etmesi ile insan-ı kâmil olmuştur, tecelli etmezse o insanı kâmil değildir.
İnsan-ı kâmil olmuş olsa dahi onun kemaliyat yürüyüşü, onun mana yürüyüşü, hiç bir zaman bitmeyecektir, bakın hiç bir zaman bitmeyecektir. O yüzden burdaki hani ilahi varlığa ulaşmak veyahut da vuslata ermek olarak nitelendirilen sufi dilinde, tırnak içerisinde, nitelendirilen bunları kabul eden birisi değilim. O yüzden benim ilahi aşk anlayışımda vuslat yoktur. Vuslat oldum zannettiğin anda perdelendiğin yerdir. Vuslata erdim dediğin an, nefsine uyduğun andır. Benim yürüyüşüm bitti dediğin an nefsine uyduğun, köreldiğin, perdelendiğin andır.
Allah muhafaza eylesin ve insan bu manada hiçbir zaman varlığın yaratılma noktasında tecelliyatı bitmeyeceği için insanın da kemalâtı hiçbir zaman bitmeyecektir ve vuslat diye adlandırdığımız her şey bizi aldatacaktır, bakın bizi aldatacaktık. Diyeceksiniz ki sonunda vuslat yok ise sonunda vuslat yok ise bir gün gelir insan bıkar, yoldan çıkar mı? O senin âşık olmadığını gösterir. Eğer sen âşık isen sen koluna şevki de takmışsındır, şevkle bitmez tükenmez bir enerjiyle, istekle sen hep hayretten hayrete koşmanın yolunu arayacaksındır ve eğer sen hayretten hayrete geçmenin yolunu aramıyorsan o zaman sen zikrullahın hakikatine de ermemişsindir.
Âşıklığın hakikatine de ermemişindir. Yolun yani Allah’a yakîn olmanın yoluna da hakikatine de ermemişsindir. O zaman sen hakikatten uzaksındır. Allah muhafaza eylesin. Şunu düşünebilirsiniz yani insan ayna hükmünde ise bunun delili nedir mesela Cenab-ı Hak hadis-i şerifte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vessellem hazretleri buyurdu ki: ‘Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı.’ Buhari’de geçer, İmam-ı Hambel’de geçer, diğer hadis kitaplarında da bunu bulmanız mümkün. O zaman insan ilahi varidatların merkezi hükmünde olurken Cenab-ı Hak onu zaten ona mazhar yaratmıştır.
Bakın ona mazhar yaratmıştır. Bu insanın fıtratında vardır. İnsan fıtrat olarak hep böyle kendince iman etti, bakın kendince iman etti ve sevdiği peşinden koştuğu ona benzemek ister. Bakın ona benzemek ister ve ona benzeme isteği, bu istek, bu fıtrat onda yaradılışta vardır. Çünkü Cenab-ı Hak onu yaratırken kendi suretinde yarattı. Kendi suretinde yarattığı için o her daim o kendi mabuduna benzemek isteyecektir. Daha doğrusu insan neyi çok severse ona benzemeye çalışır. Neyi çok severse, neyi çok severse onu zikreder, neyi çok severse ona benzemeye çalışır ve insan yaradılış fıtratı olarak buna müsaittir ve şunu hiçbir zaman unutmayın.
Allah’ın zatı yaratılmış olan her şeyden münezzehtir. Allah’ın zatı yaratılmış olan her şeyden münezzehtir. Yani hiçbir zaman biz onu böyle Allah muhafaza eylesin farklı bir noktada koymayız ve ama Allah tanınmak için bilinmek için tanınmak ve bilinmek için bitmek tükenmek bilmeyen bir yaratma içindedir. Bitmek tükenmek bilmeyen bir yaratma içindedir ve o yaratma içerisinde Allah bitmek tükenmek bilmeyen ilmini de izhar eder. Çünkü her yaradılanın üzerinde birçok ilim tecelli eder.
Bizim bunun içinden çıkmamız mümkün değildir. Kudrettir, kuvvettir, El-Âlim sıfatıdır gibi birçok onun üzerinde sıfatsal tecelliyatlar vardır yaradılanın üzerinde. Bu da hiçbir zaman Allah’ın yaratmasında bu bir son olmayacağı için ilmi de bir son olmayacaktır ve Allah’ın sıfatları sonradan olgunlaşma veyahut da sonradan eksilme noktasında da değildir. Böyle olunca o yaratma her daim zirvede bir şekilde devam edecektir ve sufi, Allah’a yakınlık besleyecek olan sufi, her an için bu yaratma tecelliyatlarına mazhar olup ayna olup onun üzerinde her daim kemâlata doğru koşması devam edecektir ve sufiler seyr-i sulûklarında Allah’tan aldıkları ilim onları öyle bir hale getirir öyle bir perdeye getirir ki o sufinin, o insan-ı kamil olacak olan o sufinin bu gelen ilmin arasına şeytan, heva heves, nefis ve bütün olumsuzluklar ondan ayrışır, ayrılır.
Artık seyr-i sülûk yaşayan insan-ı kâmilliğe koşan o sufinin kalbine gelen ilimlerde şeytanın müdahalesi, kâfir cinnilerin müdahalesi, nefsin müdahalesi artık yoktur, kalmamıştır ve sufinin o halde Allah’tan gelen o ilmi tertemiz parktır. Yalnız bu peygamberlere gelen vahiy ile karıştırılmasın. Peygamberlere gelen vahiy Cebrail aleyhisselamla indirilir. Sufinin kalbine gelen ilim ise direk Allah’tan gelen bir ilimdir. O yüzden bu vahiyle asla karıştırılmasın. Bazı eserlerde, bazı yerlerde bununla alakalı vahiy nitelendirmesi vardır.
Kur’an-ı Kerim’den alıntı: ‘Allah Meryem’e vahyetti. Allah arıya vahyetti’. Bakın, Allah Meryem’e vahyetti yani Meryem’e bildirdi, ne yapması gerektiğini bildirdi. Kalbine onun ilham etti. Allah insana ilham eder mi? İnsan-ı kâmile ilham eder. Nasıl Meryem’e ilham ettiyse, nasıl İbrahim’in annesine ilham ettiyse Allah, Allah insan-ı kâmile de böyle ilham eder. Varlık olarak nasıl arıya vahyetti ise yani arı ona ne yapması gerektiğini ilim olarak ona verdiyse ve ilmi onun içerisine yerleştirdi ise ve arı lavralıktan direkt kanatlandığı anda o ilimle ne yapması gerektiğini otomatiğe alıp yapması gerekeni yapıyorsa Allah varlık âleminde hiçbir şeyi boş bırakmamıştır.
Hepsini ilmiyle ihata etmiştir. Hepsini de ilmi ile ihata ederekten çiçeğinden böceğine hayvanından insanına yıldızından gezegenlerine ve uzaya kadar Allah ilmiyle her şeyi ihata etmiştir ve sufiler Allah’tan aldıkları bu temiz ilimle insan-ı kâmil noktasındaki bir sufi Allah’tan almış olduğu bu temiz ilimle yürür ve insan bu noktada beşeri olan, beşeri olan bütün vasıflarını bu ilimle beşerilikten kurtarır. O karanlıktan aydınlığa o zulümden kurtulup bu manada özgürlüğe kavuşur ve ne onda bilgisizlik kalır ne onda cehalet kalır.
O Cenab-ı Hakk’ın ondaki ama zatî tecelliyatla ama sıfatsal tecelliyatla o kimsenin üzerindeki cehaleti, karanlığı, bilgisizliği, onun üzerindeki normalde kendince o kimsenin üzerindeki hatayı, kusuru Cenab-ı Hak izale eder. Bu bir müddet sonra zati tecelliyatla olur. Bir müddet sonra zati tecelliyatla olursa zaten o kimsede bunların hepsi de mahfolmuş olur ve o kimse Allah’a yakînliğe hazırdır artık her şeyiyle. O yakînliğin de yakînliğine doğru koşacaktır ve o hiç bir zaman bu manada o yakînlikten asla ve asla ayrılamayacaktır ve öyle bir hale gelir ki sudaki balık gibi olur.
Sudaki balık nasıl eğer siz sudan dışarı çıkarır çıkarmaz bir müddet çırpınır, ölür. Öyle değil mi? O insan-ı kâmilde zirveye koşan kimsede artık Allah’a olan yakînlikten bir karış dahi taviz yoktur. O her haliyle Allah’a yakîn noktasında durur ve o dairede duraraktan hayatına devam eder. Eğer o kimse nasıl balık sudan çıktığında yaşayamayacaksa o da yakînlikten uzaklaştığı anda yaşayamaz hale gelir ve bu halde olan o sufinin ilmi berraktır. O sufinin ilmi, ilm-i ilahiden gelir.
İşte buradaki vuslattan anladığım benim, benim anladığım, benim anladığım o ilahi varlığa ulaşmaktan benim anladığım bu ilme ulaşmak. Bu yakînliğe ulaşmak. Rabbim cümlemize, bizlere nasip etsin ve bu da Allah’ın lütfu ikramı, ihsanıdır. Kula düşen vazife, çalışmak, gayret etmek, mücadele etmektir ama bu Allah’ın kuluna lütfudur, ikramıdır, ihsanıdır. Bu nasıl hani Cenab-ı Hak bu ilmi Kuran-ı Kerim’in’de Hızır’a verdiyse bu aynı ilimdir. Hızır’ın ilmi ile bir insanı kâmilin ilmi bu manada aynı kanaldan gelir.
Peygamberlerin ilmi, peygamberlik kanalından gelir. Peygamberler hem nebidirler hem velidirler. Peygamberlerin bu manada iki ilim kaynakları vardır. Nebilik ve velilik. Ama insanı kâmillerde nebilik kaynağı bu manada yoktur. Çünkü hadis-i şerifte hazreti Peygamber sallallahü vessellem hazretleri buyurmuştur ki: ‘Ben peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra bir peygamber nebi veya bir peygamber veya nebi gelmeyecektir.’ demiştir. O tabir-i caizse peygamberlik müessesesi son bulmuştur.
Bir velinin, bir şeyhin kendisini nebi görmesi, onun hezeyanından. Aslında onun gerçek bir veli olmadığındandır. Yıllar öncesi söylediğim sözü tekrar söyleyeceğim. Bir kimse kendisini peygamber veya nebi olarak ilan ediyorsa ya delidir ya kâfirdir. İkisinden birisidir. Başka bir şey değildir. Hiç kimse kendi kendine vay bizim şeyhimize kâfir dedi deyip de galeyana gelmesin. Peygamberlik kapısı kapanmıştır. Peygamberlik son bulmuştur. Hiçbir veli, hiçbir veli, velilik kemalatı ne kadar yükselirse yükselsin hiçbir zaman bir peygamber olamayacaktır.
Zaten peygamber çalışmakla olunmaz. Hiçbir peygamber çalışmakla peygamber olmamıştır. Peygamberler özel, Allah’ın kendi ilmi ilahisinden seçilmiş ve yaratılmıştır. O yüzden peygamberlerin peygamberliklerine kendilerinden bir dâhilleri yoktur. Rabbim bu manada onlara da akıl fikir versin kendisini peygamber görenlere. Rabbim muhafaza eylesin inşaallah. İşte bu hale gelen yani ilim, hal ve kemaliyat olarak belli bir zirveye gelen bir kimse yine Bakara, ayet 115’de bahsedilen: ‘Doğu da batı da Allah’ındır.
Her nereye yönelirseniz Allah’ın yüzü oradadır.’ Ayet-i kerimesi o kimsenin üzerinde artık tecelli etmiştir. O kimse o ayetin sırrına ulaşmıştır. O az önceki balık misali artık o ne tarafa dönerse dönsün Allah’ın cemali üzerinedir ve her hali zikrullah üzerinedir. Her hali zikrullah üzerinedir çünkü ne tarafa dönerse dönsün Allah’ın cemalini tefekkür ediyorsa bu manada o tecelliyata mazhar ise o daim zikre de ulaşmıştır. Artık o her nereye bakarsa Allah’ın sıfatı, Allah’ın ilmi noktasından bakar ve her daim zikrullah üzerinedir.
Şimdi bu tip zatlar ne tarafa dönerlerse dönsünler Allah’ın sıfatlarının ve ilminin güzelliklerini, hayretini, Allah’ın ilminin yüksekliğini, derinliğini, genişliğini her daim, her daim bununla hemhal olduklarından dolayı artık onların ne gündüzleri ne geceleri, bakın ne gündüzleri ne geceleri, bir fark yoktur. Onların uykusu da uykusuzluktur. Onlar tecelliyat olarak gece de devam ederler tecelliyatlarına. Yakazada sayıklarlar, yok bir şeyler görürler, bir şeyler yaparlar ve bu hal böylece onlarda devam eder.
Fakat ne olursa olsun hangi hale gelirse gelsin bunu bir öğreti olarak, bir kaide olarak bir tarafınıza yazın ve bundan hiçbir zaman da geri dönmeyin. Bu hiçbir zaman değişmeyecek bir kaidedir. Allah hiçbir şeyle hiçbir şeyle bitişmez, birleşmez. Eski dilde hulul ve şunu da unutmayın, hiçbir şeyden de ayrılmaz. Allah hiçbir şeyle bitişmez ve zaten sonradan bir bitişme, sonradan bir birleşme de söz konusu değildir. Sohbetin başında dedim ki Allah’ın sıfatları sonradan olgunlaşmaz.
Öyle olunca Allah’ın bir şeyle bitişmesi veya bir şeyden ayrılması söz konusu değildir. Bunu böyle bir şablon olarak kafanızın bir tarafına yazın çünkü bu manada sözler söyleyenlere ölçü olarak bu kalsın sizde çünkü bu meseleler gün geçtikçe daha da artacak. Dünyayı idare eden deccalist, kapitalist, vahşi sistem bütün dinleri yok edip yeni bir din oluşturma çalışmalarını bitirdi. Bu yeni dinde cinsiyet olmayacak. Bu yeni dinde peygamberler olmayacak. Bu yeni dinde kitaplar olmayacak.
Bu yeni dinde ölçü olmayacak. Bu yeni dinde sizi metafizik aldatmalarla aldatacaklar. Felsefik aldatmalarla aldatacaklar. Yeryüzünde birçok ilaheler oluşturacaklar ve bu ilaheleri oluştururken de sufiliğin, sufiliğin manasını kullanacaklar. Tabiri caizse insanları da bu manada ilahlıkla aldatacaklar. Diyecekler ki sen tanrısın. Bunu normalde böyle direkt söylemeseler dahi insanları şu anda o noktaya doğru götürüyorlar ve herkes küçük tanrıcıklık oynuyor. Farkında veya farkında değil. Vahiy burda.
Sünnet-i seniyye de burda. Sen bu vahyin ve sünnet-i seniyyenin dışında bir şey düşünüyorsan ya peygamberlik iddian var ya Allahlık iddian var İslam olarak. Dikkat edin, vahiy burda. Kuran-ı Kerim, sünneti seniyye de burda. Sen bunların dışında bir şey iddia ediyorsan ama felsefi olarak ama hukuk olarak, hiç önemli değil. Senin ya peygamberlik iddian var ya ilahlık, Allahlık iddian var. Şimdi kendi hayatınıza ve düşüncelerinize bakın. Ben de dâhilim buna.
Biz şimdi kendi hayatlarımızı ve düşüncemizi felsefemizi, içsel olarak imanımızı İslamımızı, onu bir yargılarsak o zaman nerde olduğumuzu görürüz. Sufiler önce kendilerini yargılarlar. Biz kendimizi yargıladığımızda, ben kendi nefsim için söyleyeyim, battığımızı görüyoruz. Şimdi öyle olunca Allah hiçbir şeyle bitişmez, hiç bir şeylerden ayrılmaz da. Allah bir şey olması için oluşması için de gayret etmez. Sen insansın, gayret edersin. Allah gayret etmez.
Allah bir şey verecekse de gayret etmeden verir. Ol der olur. Allah’ın çalışmasına ihtiyaç yoktur. Gayret etmesine ihtiyaç yoktur ve o şimdi yakînliğe geleceğim. O her şeyle her an beraberdir. Allah bir şeye özel olarak yakînlik kurmaz. Uzak olan bizleriz. Perdeli olan da bizleriz. O eyvallah, hani şimdi hadis-i kutsiye atfedelim bir adım gelene on adım gelirim. Aslında o Cenab-ı Hakk’ın lütfu ilahîsidir. Sen bir adım attığında o senin önünden on perdeyi kaldırır. Sen ona on adım atarsın, o senin kalbinden yüz perdeyi kaldırır.
Sen ona yüz adım gidersin, o senin önünde kendince, kendi zulümlerinden oluşan, kendi yaptığın zulümden, kendi cahilliklerinden, kendi aymazlıklarından olan perdeleri ortadan kaldırır. Yani senin karanlıktan aydınlığa çıkmana yardım eder, lütfeder, ikram eder. Tabiri caizse Allah zaten her şeyi çepeçevre kuşatmış, çepeçevre sarmış ve yerin de göğün de nuru Allah, her şeyi nuruyla sarmış. Öyle olunca yakînlik sendendir. Sen gayret edersin, ilme’l yakîn olursun. Sen gayret edersin, ayne’l yakîn olursun, sen gayret edersin, Hakke’l yakîn olursun.
Sen gayret edersin, hakikatin de hakikati var deyip hakikate doğru koşarsın. O yüzden burdaki yakînlikten kasıt, kulun koşması, mücadele etmesidir. ‘Mücadele edenlere yollarımızı açarız’ ayet-i kelimesini hiçbir zaman unutmayacağız ve hangi halde olursanız olun, hangi halin içerisinde olursanız olun, Allah yaptıklarınızı görür ve hangi halde olursan ol seni çepeçevre çevrelemiş, sarmıştır. Sen şirkin içerisinde de olsan o seni ilmiyle sarmıştır. Sen küfrün içinde de olsan o seni ilmiyle sarmıştır ve sen Allah’a ne kadar büyük çirkinlik yaparsan yap, yine ilmiyle sarmıştır.
Rabbim hepimizi kendisine yakîn olan kullarından eylesin. Şimdi bu yakînliği anlamak, seni çepeçevre sardığını görmek istiyorsan eskilerin tabiriyle eline ‘la’ kılıcını al, ne var ise hayatında kes at. Nedir kesip atacağın? Heva heves, nefis şeytan. Kolunu, kanadını kes demiyorum. Çünkü seni Allah’tan uzaklaştıran en önemli şey, senin nefsin, heva ve hevesin. Bu hali korumanın, bu hali uyanık bir şekilde yaşamanın bendeki ölçüsü veyahut da çıkış kapısı, gözünün gördüğü görmediği her şeyden fazla Allah’ı sevmek ve her daim Allah’ı zikretmek.
Bu sohbetin son noktası bu. O yüzden Allah’a, hani burdaki sözün başındaki ilahi varlığa ulaşmak olarak nitelendirdiğimiz kırkıncı makam, bu uzun bir sohbet manzumesi oldu. Kırkıncı makamı bununla sonlandıralım. Sizlere bu konuda söyleyebileceğim en, kendimce öz nasihat bu. Allah’ı çok sevin, ayeti kerimede: ‘Ey Habibim de ki eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun. Onun ölçüsü, sünneti seniyyeye uymanız. Sünnet-i seniyyeden taviz vermeyin hayatınızda, Allah’ı sevmekten taviz vermeyin ve zikrinizden taviz vermeyin.
Eğer bunları otutturursanız yakînliğin de yakînliğine ulaşmış olursunuz. Rabb’im cümlemizi affetsin inşallah… Önümüzdeki hafta nihayet bu “Dört Kapı Kırk Makam” ı bitirdik. Belki de tam anlatamadık. Tam çözümleyemedik. O yüzden ama dilimizin döndüğü bu. Rabbim inşallah daha da ilminde derinleştirsin hepimizi. 1435. beyitten inşallah önümüzdeki hafta devam edeceğiz. Bu şeyde ne o enteresan bir beyit, bu ardından gelen, yani böyle tam sufilikte alakalı beyitler geliyor. 1435. Beyit; şimdiden heyecanlansın, ben kendim Mustafa Özbağ olarak.
“Hal güzel bir gelinin cilvesidir, makam ise o gelinle halvet olup vuslatına erişmektir. Gelinin cilvesini padişah da görür başkaları da fakat onunla vuslat ancak aziz padişaha mahsustur. Gelin havasa da cilve eder avama da ama onunla halvete giren ancak padişahtır’. Bu, Hz. Pir’in sufilerin hal olarak nitelendirdiği, halden hakikate geçmelerini gerektirdiği bir beyit. Herhalde bunlar da bu ne diyorlar hamur çok su götürür diyorlar. Hamur mu un mu? Hamur. Bu hamur yine çok su götürecek inşallah.
Önümüzdeki hafta oradan devam edeceğiz…Haklarınızı helal edin. El- Fatiha maassalavat. Âmin, ecmain. Bir şeyi de itiraf edeyi. Aslında sohbeti istediğim gibi hazırlayamadım. Bunu da söyleyeyim de. Böyle bir türlü yazıya dökemedim, iki haftadır bu aynı şey yaşanıyor. Yazıya dökmek istediklerimi tam böyle istediğim gibi yazıya dökemedim. Ne kelimeleri beğendim ne cümleleri beğendim ne de içimdekini aktarabildim. Yani tabiri caizse aslında böyle bir kısır bir sohbet oldu iki haftadır, tam istediğim bir şekilde bunları aktaramadım, bunu da itiraf edeyim de.
İnşallah Cenab-ı Hak öyle bir tecelliyat verirse böyle bir bu konuları tekrar değinmek isterim. Selamünaleyküm. https://youtu.be/_FEK81ZrWPg SAYIN MUSTAFA ÖZBAĞ EFENDİYE NEVŞEHİRLİ HACI ABDULLAH GÜRBÜZ EFENDİ TARAFINDAN VERİLEN İCAZETTİR. SAYIN MUSTAFA ÖZBAĞ EFENDİYE BOSNA-HERSEK/KAÇUNİ MESUDİYE TEKKESİ ÜSTADI PROF.DR. HACI KAZIM MEYLİC EFENDİ TARAFINDAN VERİLEN İCAZETTİR. SAYIN MUSTAFA ÖZBAĞ EFENDİYE SUDAN KABBAŞİ DERGAHI ÜSTADI HASAN EL – KABBAŞİ TARAFINDAN VERİLEN İCAZETTİR. SAYIN MUSTAFA ÖZBAĞ EFENDİYE SUDAN KABBAŞİ DERGAHI ÜSTADI HASAN EL – KABBAŞİ TARAFINDAN VERİLEN İCAZETTİR.
Kaynaklar ve Referanslar
- Ayet-i Kerime: Meleklere dedi ki ben yeryüzünde bir (buranın altını çizelim) halife yaratacağım.
- Ayet-i Kerime: Ey Habibim de ki eğer Allah
- Ayet-i Kerime: Dört Kapı Kırk Makam
- Hadis-i Şerif: Ben peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra bir peygamber nebi veya bir peygamber veya nebi gelmeye- cektir.
Dört Kapı Kırk Makam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
Yazıya Çeviren: Leyla Tuba Toptaş • ISBN: 978-625-92739-3-8 • Tasavvuf Vakfı Yayınları