Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Genel ·

Karabaş-ı Veli Tekkesi Sohbeti — 2 Şubat 2013 | Yaratılış, Kün Fe Yekün ve İbn Arabi’nin Hayal Alemi

Mustafa Özbağ Efendi'nin 2 Şubat 2013 Karabaş-ı Veli Tekkesi sohbeti. Yaratılış (hilkat) meselesi, "Kün fe yekün" ayetinin tahlili, İbn Arabi ile Mevlana'nın alem-i hayal görüşlerinin karşılaştırılması, kozmik arka plan ışıması ve ilk yaratılış hakkında.

Mustafa Özbağ Efendi Hazretleri’nin 2 Şubat 2013 Cumartesi günü Karabaş-ı Velî Tekkesi’nde yaptığı sohbetin ana ekseni yaratılıştır. Efendi Hazretleri söze “bu geceki konumuz yaratılış” diyerek girer ve “tabii insanlar var olduklarından beri yaratılışı konuşmuşlar, gelişmemiş” der. Bazıları kutsal kitapların bu konuda söyledikleriyle kalmış, bazıları hayal etmiş, düşünmüş, tefekür etmiş, bazıları ise birçok var sayımlar yapmış; üretilen varsayımlar teknik olarak maddi planda ispatlanamadığı için birer teori halinde kalmışlardır. Bu sohbet, yaratılış felsefesinden kün fe yekün ayetinin derinliğine, zaman teorisinden Belkıs’ın taht kıssasına, Arabî’nin özgün teorilerinden hücrenin ilmi meselesine, Efendi Hazretleri’nin en sıkı tevhid derslerinden biridir. “Şu anda rahmet alemindeyiz” diyen Arabî, “biz aslında rüya görürken hakikat âlemine geçeriz” diye de ekler; Efendi Hazretleri bu görüşün bir yanda Hz. Mevlânâ’nın “bu âlemi hayal üzerine yürür gör” sözüyle, diğer yanda ise kendi sufi epistemolojisiyle nasıl dokunduğunu açıklar.

Arabî: 1. Yaratılış Mefhumu: Felsefe, Pozitif İlim ve İnancın Kesişimi

Efendi Hazretleri sohbeti bir tarihi çerçeveyle açar: “Tabii yaratılışla alakalı veya yaratılan bir şey yoktur. Bunlar birer fikir. Tarih boyunca tartışmışlar. Yaratılışı kabul edenler, bir yaratanı da kabul etmek zorunda. Eğer yaratılış kabul edilmezse, yaratan yoktur. O yüzden felsefe olarak bu noktada ikiye ayrılırız.” Bu tarihî ayrım aynı zamanda Efendi Hazretleri’nin pozitif ilim ile tasavvufi ilmi birbirinden nasıl ayırdığını da gösterir.

Pozitif ilim dünyasında da iki ayrılım vardır: “Bir kısmı yaratılışı kabul etmiş, bir kısmı ise yaratılışı kabul etmemiş. Bu kâinatı ezelden beri var görenler var. Oysa yaratılışı kabul ederseniz bir yaratan kalacak. Ve yaratanın da başlamış burdası var oluyor.” Bu iki istikameti Efendi Hazretleri sohbetin tabaka tabaka ayakı olarak kullanır: ezelilik veya yaratılış; yaratanın varlığı veya yokluğu; ve her iki durumda “yaratanın başlamış” olup olmaması meselesi.

Efendi Hazretleri kendi konumunu net koyar: “Ben bir kısım batılıların bu varlığın ezeli olduğunu düşünmüyorum. Ona katılanlardan değilim. Varlığın başlangıcı var. Şu anda âlem olarak nitelendirdiğimiz bu âlemin başlangıcı var. Hiçbir şey yok iken Allah var idi.” Bu açıklama, İbn Arabî’nin tavrına da yaklaşır ama biraz farklı bir görmekle: “Tabii Arabî bu meseleye bakarken hiçbir şey yok iken Allah var idi, hala da öyle der. Yani hiçbir şeyi yine yok görür. Bu manada vahdet-i vücudçulardan ayrılır. Vahdet-i vücudçular bu âlemi var görür. Arabî ise bu âlemi yok görür — âlemi yok görmez, bu âlemi hayal olarak görür, rüya olarak görür.”

Efendi Hazretleri, Arabî’nin radikal bir iddiasını dillendirir: “Şu anda biz rüya âlemindeyiz Arabî’ye göre. Biz aslında rüya görürken hakikat âlemine geçeriz Arabî’ye göre. Rüya gördüğümüzde o hakikat âlemidir. Yaşadığımız bu âlem rüya âlemidir Arabî’ye göre.” Hz. Mevlânâ da “siz bu âlemi bir hayal üzerine yürür görünüz” derken bu fikir komşudur. Efendi Hazretleri bu iki bakış arasında Mevlânâ’nınkini daha sıcak bulur: “Hz. Mevlânâ’nın bu noktada sen bu âlemi hayal üzerine yürür gör felsefesi, mantığı, tevili, tefsiri benim daha çok hoşuma gidiyor. Bu daha insanların anlayabileceği, algılayabileceği bir nokta olarak geliyor.”

2. “Hiçbir Şey Yok İken Allah Var İdi” ve İlk Yaratılan Zerre

Efendi Hazretleri yaratılışın basamağını somut bir şekilde anlatır: “Her şey dört anasırdan yaratılmıştır. Dört anasırdan önce iki anasır vardı. İki anasırdan önce tek anasır vardı. Hiçbir şey yok iken Allah bir şey yarattı. Ondan sonra bir tane daha çıktı. Ondan sonra dört oldu. Ondan sonra hızla patladı.” Efendi Hazretleri bu cevabı, yakın zamana kadar “insanlar bunu fizik olarak bulacaklar” diye bir kinaye ile birleştirir.

Yaratılışın ilk anını Efendi Hazretleri şöyle resmeder: “Hiçbir şey yok iken Allah küçücük bir zerre yarattı. Aslında o zerre bir hayal ve yaratılan her şey hayalden ibaret.” Burada Efendi Hazretleri bu görüşün kendi ismine bağlı olduğunu hatırlatarak “Mustafa Özbağ, sarhoşmuşum o zaman” diye mizahi bir not düşer. Yani bu, sufilerin teknik olarak ifade etmesi güç olan “sahv” (uyanıklık) ve “sükr” (sarhoşluk) arasındaki ince perdeyi de resimler. İlk yaratılan zerre, maddi değil hayali bir temele oturmuştur.

Bir önceki sohbetin temelini de hatırlatır: “Birçok çağdaş araştırmacı dini ifade açısından hayalin önemine değinmiş ve genellikle kendi duyarlılıkları doğrultusunda hayali sadece insan gözlemine göre değerlendirmişlerdir. Dolayısıyla tıpkı ilk dönem Müslüman düşünürler gibi, edebiyat, sanat, hizmet, teknolojide yaratıcı hayal gücünde muhajire saklar.” Efendi Hazretleri burada Arapçada üç kavramı ayrıştırır: tefekkür (düşünmek), tasavvur (şekillendirmek), ve musavvira (şekil yapan güç). Bu üç kavramın birbirinden ayrılması, hayal meselesinin sufi tasavvurundaki önemini de anlamak için anahtardır.

Efendi Hazretleri bu kısa parantezin ardından, “hilkat yani yaratılışın temel kavramlarından biridir” şeklinde meseleye geri döner. Ve kayda değer bir kesin sonuç koyar: “Bu varlık âlemi bu anlamda, âlemin varlık olarak zuhuru demek olan hilkat de doğal olarak Hakk’ın kendi tecellisinin özleştir.” Yani yaratılış, başka bir şey değil, Allah’ın kendi tecellisidir. Bu görüş tasavvufun en temel tecelli doktrinlerinden biridir.

3. “Kün Fe Yekün”: Gelecek Zamanda Değil Geçmiş Zamanda

Efendi Hazretleri o akşamki tevhid dersinin merkezine “kün fe yekün” ayetini yerleştirir. Bu ayet, Kur’an’da defalarca geçen, Cenâb-ı Hakk’ın bir şeyi yaratma şeklini açıklayan en temel anahtar cebhelerden biridir: “Cenâb-ı Hak bir hadis-i kudsisinde der ki: kün fe yekün. Allah ol dedi, oldu. Bakın. Buranın altını çizeyim. Tahtayı getirseydiniz ya. Ol dedi, oldu, doldu. Cenâb-ı Hak bir şeye kun fe yekün dedi. Yani Allah bir şeye ol dedi, oldu.”

Efendi Hazretleri çok önemli bir dil ayrıntısını vurgular: “Ol dedi, oldu. Ol dedi, oluyor değil. Ol dedi, olacak değil. Gelecek zaman yok. Geçmiş zamandır. Şimdiki zaman değil. Kesin katli ol dedi, oldu. Ayet-i kerimeye baktığınızda, ol dedi, oldu deyince bütün felsefeniz değişecek şimdi.” Yani yaratılış, geniş zamanda veya gelecek zamanda bir süreç değildir; geçmişte bitmiş, sonlanmış bir olaydir.

Bunu somutlaştırmak için Efendi Hazretleri günlük hayattan örnekler verir: “Oldu nokta. Bu kesin katli ayet-i kerime. Hatta sûresi kırkıncı ayet: artık ‘olur’ değil, ‘oldu’. Oldu. Bu ne demektir? Oldu, bitti yani. Ben adım attım, bitti. Bardak doldu. Doldu. Bitti. Elma oldu. Bitti elmanın oluşu. Büyüdü. Bitmiş. Tekke bugün dinleyicilerle doldu. Bitmiş, dolmuş, bitmiş. Cenâb-ı Hak kün fe yekün dedi, Allah ol dedi, oldu. Bu âlem oldu.”

Efendi Hazretleri bu noktada iki anlayışın çıktığını netleştirir: “Bir, Cenâb-ı Hak bu âlemi yarattığına işaret, bir ayet-i kerime. Allah bir şeye ol dedi, oldu. Yani olan ne burada? Yaratılan âlem var. Allah oldu. Âlemi kastetti. Bu âlemi yaratmayı kastetti. Allah bir âlemi değil içindekilerle beraber yarattı. Yaratılış işlemi bitti. Ya bitti diyeceğiz, ya da bittiğini kabul etmeyeceğiz. Diyeceğiz ki: Allah âlemi yaratmayı mürad edince bu müradını gerçekleştirdiğini söyledi. Yani yaratılış hala da devam ediyor.”

4. Ezan Misali: İşitilme Anı ve Yaratılış Anı

Efendi Hazretleri bu paradoksu açmak için bir benzetme ile meşguldur: “Minareye çıktı imam, ezanı okudu. Müezzin ezan okudu mu? Okudu. Bizde bir dinleme cihazı olsa bin kilometre öte — biz imanın okuduğunu örneğin dört dakika sonra duyacağız değil mi? Bin kilometre gidersek üçüncü bir saniye zaman dilimi sonrası, bir saniyenin üçte bir zamanından sonra duyacağız öyle değil mi? Üç bin kilometre üzerinde gidersek bir saniye sonra duyacağız. Üç yüz bin kilometre sonra bir saniye sonra.” Bu basit fizik örneği, aslında yaratılış anı ile yaşanma anı arasındaki zamanın farklılığını tarif etmek içindir.

Efendi Hazretleri bu örneği tersine çevirir: “Müezzin bir saniye önce okudum dedi. Ama biz bir saniye sonra duydum dedik. O okuduğunda, okuduğu anda yanı başında olsaydık, okuduğunu duyacaktık. Aramızda hiç zaman farkı kalmayacaktır. O zaman ol dedi. Oldum. Ne zaman oldum? Oldumu ne zaman duydun? Arada ne kadarlık bir saniye geçti de bu bana gelinceye kadar. O zaman ol dediği ile bugünün arasındaki geçen zaman beni tembelleştirmiş. Aşına olamamışım. Bir zaman farkı var.” Yani yaratılışın ve kün emrinin hakikati nda mutlak olarak bir noktadandır, ama o emirin yıldızın bize gelmesi zaman alır.

Efendi Hazretleri bu meseleyle zaman kavramının kendisinin yaratılmış olduğuna gelir: “Yaratılışın başlangıcı var. Yaratılışın başlangıcı ne? Zaman. Zaman ne? Allah’ın sıfatı. Daha önce o sıfat gizli bir hazineydi. Allah hadis-i kudsinde ne diyor? Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim. O zaman, zaman gizli bir hazineydi ve Allah’ın zât-ı uluhiyetinde saklıydı. Yaratma ile burada yaratılanın zamanı başlamadı. Yaratılanın zamanı başladı.” Yani zaman, yaratılana ait bir ölçüdür, yaratana değil.

Efendi Hazretleri bu mefhumu insani hayat biçimimize de uygular: “Siz anne karnına düştüğünüzde sizin için bu dünyadaki zaman başladı. Sizin ruhlarınız yaratıldığında ruhlarınızın yaratılış anında zamanınız başladı. Samanyolunun yaşı tahmini iki buçuk milyon yıl, ışık yılı. Samanyolu için zamanın başlangıcı iki buçuk milyon yıl samanyolu için. Âlemin başlangıcı tahmini on dört, on beş milyon yıl, ışık yılıyla tahmini, bunlar artık verili bilim adamları tarafından kesinleşmiş hesaplar.” Her varlığın kendi zamanı vardır ve bu zaman, o varlığın yaratılma anından itibaren işlemeye başlar.

5. Kozmik Arka Plan Radyasyonu ve Yaratılışın Bilimsel İsbatı

Efendi Hazretleri 1978-80 yıllarından önemli bir olayı hatırlar: “Hele bilim adamı çok iyi hatırlıyor. Yetmiş sekizlerde, seksenlerde ayrı bir radyo dalgası gibi bir dalgalanma buldular. Benim o zaman çok ilgimi çekmişti. Bu yetmiş sekiz, yetmiş dokuz, seksenlerde olan bir şey bu. O zamanlar biz siyasetle koşturduğumuzdan, bizim siyasi tartışmalarımızdan birisiydi bu.” Bu olay Arno Penzias ve Robert Wilson’un 1964’te keşfettikleri ama 1978’de Nobel Ödülü alan Kozmik Mikrodalga Arka Plan Radyasyonu (CMBR)’dir.

Efendi Hazretleri hadiseyi kendi görüş açısından anlatır: “Biz yaratılışı savunurken bizim solcu arkadaşlarımız yaratılışın olmadığını, bu âlemin ezel olduğunu savunuyorlardı bize. Biz okulda bunları tartışırdık o zaman. Dikkat edin, şimdi okullarda bunlar tartışılmıyor. Şimdi okullarda bunlar konuşulmuyor. İşin bir de bu tarafı var. Şimdi o iki tane bilim adamı, o zamanlardan çok iyi biliyorum ki, biz yaratılışı yani yaratılmayı böyle savunurduk.” Bu, soyut bir mesele değil, 1970’lerdeki akademik-siyasi tartışma zemininin bir parçasıdır.

Buldulkları frekans Efendi Hazretleri’nin kendi dilinden: “O iki tane profesörün bir radyo frekansı buldukları — o frekans, mevcut frekanslardan farklı, ilk yaratılıştaki noktayı buldular. Ve o frekans bütün âlemin, yaratılmış olan bu âlemin her dalga boyutunda var olduğunu tespit ettiler. Her dalga boyutunda. Yani her enerji boyutunda varlığın her boyutunda.” Yani bu radyasyon, büyük patlamadan — ya da sufilerin “hızla tecelliyat” dediği ilk yaratılış anından — kalan en temel kalıntıdır ve bütün evrenin her noktasında mevcuttur.

Efendi Hazretleri bu bilimsel bulguyu sıkı bir felsefî zemine oturtur: “Varlığın bir madde haline gelmesi var. Varlığın bir de madde değil, enerji halinde olması lazım. O enerji halindeki maddenin varlık derecesiyle madde boyutuna gelmiş olan varlığın varlık derecesi aynı değildir. Cebrail aleyhisselam’ın varlık derecesiyle insanların varlık derecesi aynı değildir.” Enerji-madde dönüşümü ile melek-insan ayrımı arasında Efendi Hazretleri’nin kurduğu köprü, tasavvufun bilim ile komşuluk kuran taraflarından biridir.

6. Varlığın Dereceleri: Muhammedî Hakikatten Meleklere

Efendi Hazretleri bu noktada varlığın derecelerini sufi bir tasavvurla sunar: “Varlığı bu noktada derecelendirecek olursak, eğer varlığın en mükemmel varlık derecesinin en üstünde olan şey Muhammed Mustafa’nın rûhaniyeti ve nûraniyetidir. Bunu sufiler, ehl-i tasavvuf böyle inanırlar. Ve varlığın hangi noktasına giderseniz gidin, hangi derecesine giderseniz gidin, varlığı komple Muhammedîye koyar. Varlık âleminin neresine ayak basarsanız basın, ayak bastığınız her yerde her yerde Muhammedî kokusunu alırsınız.” Bu “Muhammedî kokusu” ifadesi, sufi geleneğinde hâl-i Muhammediyye’ye işaret eden bir kinayedir.

Efendi Hazretleri bu hiyerarşiyi şöyle netleştirir: “Velilerden üstündür melekler. Veliler evet bilincin resmi peygamberlerden sonradırlar. Peygamberlerin üzerinde, cebe üzerinde — ama biz bunu melekler kategorisi olarak yaparsak Cebrail’i en üstüne koyduk. Ondan sonra Azrail, İsrafil, Mikail, Fûnkayil gelecek. Ondan sonra diğer melekler gelecek.” Fakat temel ayrım kuvvetle vurgulanır: “Veliler meleklerden daha üstün yaratıklar. Melekler kördür. Veliler kör değiliz.”

Bu hiyerarşinin bütün açık listesi: “Varlığın derecelerine göre Muhammed Mustafa en üste, onun altında Cebrail aleyhisselam, onun altında peygamberler, onun altında veliler ve melekler var. Bunlar varlık dereceleri.” Bu sufi ontoloji, melekler ile insanın aynı seviyede olmadığını, aynı zamanda da insanın gizil tarafında meleklerden üstün bir potansiyel olduğunu belirtir. Cenâb-ı Hak’ın “kiminizi kiminizden üstün yarattım” İbn Arabî’nin Füsus’undaki Adem Hikmeti’nde işlenen bir temel motif de budur.

Efendi Hazretleri bu varlık dereceleri üzerinden ilk yaratılışa döner: “İlk yaratılışta Cenâb-ı Hak böylece, o katrilyonun katrilyonu, yüz katrilyon bölecek bir zaman biriminde hızla bin bang’e geçebiliriz buradan. Hızla büyük patlama değil — veya bu şeyin, yani Allah’ın sıfatlarının hızla tecelliyatı diyelim. Hızla tecelliyat başlayarak, Cenâb-ı Hak âlemi yarattı.” Burada “Big Bang”’i direkt reddetmez, ancak ismini “ilahi sıfatların hızla tecelliyatı” olarak sufi bir sözlüğe çevirir.

7. İbn Arabî’nin Radikal Tezi: Tekvin Fiili Yaratılan Şeye Aittir

Sohbetin merkezi Arabî’den bir pasajla gelir: “Allah bir şeye varlık vermeye karar verdiğinde ona yalnızca ol der ve o şey de varlığa bürünür. Bu süreçte o şeyin tekvinini, yani varlığa bürünmesi, olgunlaşması, oluşması, Allah’ın bir fiili değil, bizzat o şeyin fiilidir.” Efendi Hazretleri bunu üç kere tekrarlar: “Allah’ın fiili değil, bizzat o şeyin fiilidir. Burası çok önemli. Burası — diyor Allah bir şey, ol der. O olan şey Allah’ın fiili değil. Olan şeyin fiilidir.” Bu İbn Arabî’nin en radikal tezlerinden biridir: tekvin, yani varlığa bürünme fiili, yaratana değil, yaratılana atfedilir.

Efendi Hazretleri dinleyenleri uyandırır: “İyi dinleyin. İyi dinleyin. İyi dinleyin. Hz. Mevlânâ dinle demiş. Önce dinle, sonra fikir yürüt. Dinlemeden yürüttüğü fikir cahilane. Allah bir şeye ol dedi. Bir şey ol dediğinde Allah’ın mı? Olanın mı? Burada öylesi de ince perde var. Orayı iyi düşünün ve herkes böyle bir içinden huu çeksin bir. Sohbet derken Allah’ı zikredin, dimağınız açılsın. Allah’ı zikredin, kalbiniz açılsın. İnce perdeyi, ince ayrıntıyı göremiyorsunuz.”

Ve Efendi Hazretleri bu ince perdeyi açar: “Bir ayrıntı var, saklı gizli bir ayrıntı. Ne saklı gizli ayrıntı? Bir Allah bir şeye ol dediğinde o olur. Olan şey diyor kendisinin fiilidir. Burada farklılık var. Oysa az önce orada bir arkadaş Allah her an bir şendedir dedi, yani bir iştedir, bir fiildedir. Allah her an bir şeydedir. Bir fiildeyse fiil. Geçen dersimizde ne dedik? Fiil kime aitti? Yaratılma, yaratma fiili Allah’a aitti. Şimdi eğer ki bir şeyi yaratan Allah ise, o fiili yaratan kimdi? Allah’tır.”

Bu fiili tek tek açarak Efendi Hazretleri iki kuvvetin tecellisini netleştirir: “O fiilin üzerinde iki kuvve iki tecelliyat var dedik. Bir, yaratma kime aitti? Allah’a aitti. İkincisi nedir? İstek. Kime aitti? Kulağa aitti. O zaman bu olan şeyin kendi fiili mi oldu bu? Kendi fiili. Bu fiili kim yarattı? Allah. O zaman kendisi yaratmadı demek ki yaratılanı. Evet, Arabî ile burada bir yol ayrımı çıktı yine.” Yaratma fiili Allah’a ait, ama tekvin fiili — oluşma, büyüme, gelişme — yaratılanın kendi içine bırakılmış bir potansiyeldir.

8. Yumurtadan Karaciğere: Her Zerrenin Kendi İlmi

Bu teorinin somut bir karşılığı için Efendi Hazretleri embriyoloji ve fizyoloji örneklerine başvurur: “Allah anne karnında ilk yumurtayla menüyü birleştirdi. Ve bu hızla bölünme aşamasında, Arap diyor ki bu bölünme işlemleri o varlığın, yani o kün ol emrinin, varlığın bölünme işlemleri bunu diyor kendi fiilleridir, Allah’ın değildir diyor.” Ve daha önce sohbetin başında verdiği benzer örneği de genişletir: 2’ye, 4’e, 8’e, 16’ya bölünme, her biri yaratılmış olan zigotun kendi fiilidir.

Ve Efendi Hazretleri bu fiili açıklamak için en net cevabı verir: “Bunu açıklıyorum şimdi. Kendi fiilidir dediğini açıklıyorum. Kendi fiilidir demiş ya. Siz bu yaratılanın fiiliyle Allah’ın fiilini ayrı perdelerde görmüş. Ayrı perdelerde. Aynada görmüş. Tecelli diyor ya. Tecelli noktasında görmüş. Tenzih etmek ayrı. Bunun içerisine Cenâb-ı Hak o oluşumun hareket tarzını, felsefesini, kanunu, hukukunu içine koydu. Aklı var bunun.”

Aklı oluşun gerçek mekaniği şöyle anlatılır: “Aklıyla bu, aklıyla kendisinin hangi noktada ne yapacağını biliyor. Bilim mi yahu? İşte size bilim. Küçücük bir zerrenin içerisinde kendisinin yol haritasının bilgisi var. O bilgisiyle yürüyor.” Ve bu, modern biyolojinin DNA kavramıyla tam olarak örtüşen bir ifadedir: Her hücrenin kendi DNA’sında, hangi zamanda ne olacağının köklerinde bir bilgi “paket”i vardır.

Efendi Hazretleri bu bilgi paketini daha somuta taşır: “Bunu bir bütünün içerisine aldığınızda her zerrenin kendince aklı, kendince bilgisi var. Ve ona yüklenmiş, o hücre, o hücre hangi noktada hangi safhaya geleceği içinde gizli saklı. O tecelli ettikçe içindeki bilinmeklik, bilgi zuhur ediyor.” Örnek olarak karaciğeri verir: “Karaciğerimizdeki bir zerrenin kendi bilgisi var. O gelen besinlerden ne inşa edeceğini biliyor. Bilgi düzeyini ona göre tamamlanmış. Ve karaciğer dışarıdan başka bir bilgi düzeyi gerekmeksizin kendi içindeki bilgi işlevini çalıştırıyor.”

9. Arabî’yi Korumak: “Ayakalarınız Kaymasın Diye Bağladık”

Efendi Hazretleri Arabî’nin tezini açıklarken bir savaşım verir. “Aslında çok ince bir perdeye dokunmuş orada. Ve çok ince bir perdeden konuşmuş. Biz o ince perdeyi bir yere bağlıyoruz şimdi. Bölüm parçalanmasın. Orada fiil noktasında siz ayağınız kaymasın, küfre düşmeyin, sapıklığa düşmeyin diye Arabî’nin meydanında bıraktığını bağladık. Küstahlık olmasın. Müthiş olacak tabii. Bunun üzerine söylenecek söz yok.” Burada Efendi Hazretleri, Arabî’nin bu radikal tezini — tekvin fiilinin yaratılan şeye ait olması — küfre veya sapıklığa dönüştürmeden nasıl muhafaza edileceğinin yolunu gösterir.

Ve şu formüller bağlamın bitiricisi olarak dinleyicilere sunulur: “Böylece o yaratılan şeyin kendi fiili aslında Allah’ın sıfatlarının tecelliyatı oldu. Sıfat onun üzerinde tecelli etti. Ama o yaratılan şey kendi birey dairesinde nerede ne yapacağını çok iyi bilen akıla, bir bilgiye sahip.” Yani yaratılanın kendi fiili Allah’ın sıfatlarının bir tecelliyatıdır, bağımsız bir fiil değildir; ancak birey düzeyinde o kendi fiili kendi otonom bir biriminde işler.

Arabî’nin bu meselede kendi formülüyle bitiricisi: “Arabî’nin yaratılış teorisinde, kısacası, tekvinin Hakk’a değil yaratılan şeye atfedilmesi gerektiğini kuvvetle uygulamaktadır. Yani bu noktada yaratılan şeyin bir aklı var, aklınca gidiyor yani. Ama o akıl, Cenâb-ı Hakk’ın bilgisi dahilinde. O bilgiyi ona yüklemiş, o kuvveti ona yüklemiş, o kudreti ona yüklemiş. İnsana da yüklemiş.” Yani akıl ve kuvvet, yaratılana hibe edilmiş bir emanettir; bağımsız bir mülkiyet değildir.

Efendi Hazretleri ilgili ayet-i kerimeyi de devreye sokar: “Hilkatin son safhası olan tekvin, Hakk’a değil, eşyaya atfedilmesini Arabî şöyle açıklar. Allah tekvin işinin kendisine değil, yaratılan şeyin kendisine atfedildiğini beyan etmiştir. Bir şeyin olmasını irade ettiğimizde kavrimiz ona yalnızca ol dememizdir, artık o olur. Nahl Sûresi, ayet kırk: Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman sözümüz sadece o ol dememizdir. Hemen o da onu verir. Cenâb-ı Hak ol der, o ol demesiyle bütün nasıl olması gerektiği bilgisi ve hikmeti ona akıtılır. O da onu verir.”

10. Yeniden Yaratılış ve Belkıs’ın Taht Kıssası

Sohbetin en heyecanlı kısmında Efendi Hazretleri Arabî’nin “yeniden yaratılış” teorisine gelir: “Bütün âlemin, evveli bir değişim içindedir ve âlemdeki her şey an da an değişmektedir. Yani her şey her an bir an önceki taayyünden farklı bir taayyün ile yeniden taayyün etmektedir. Yeni yaratılış. Arabî Kur’an’daki Semavîle Belkıs kıssasında, vücud âleminde sürüp gitmekte olan bu kesintisiz infâ (yok olma) ve ibkâ (yeniden yaratılma) ile ilgili çok güzel bir örnek bulmaktadır. Bu kıssa Nemel Sûresi, ayet otuz sekiz, kırkta zikredilir.”

Efendi Hazretleri ayet-i kerimeyi okur: “Süleyman: Ey ileri gelenler, onlar bana teslim olmadan önce hanginiz bana onun — kraliçenin — tahtını getirebilir? Cinlerden bir ifrit: Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm. Ve şüphesiz ben buna güç getirecek güvenilir biriyim dedi. Kitaptan bilgisi olan biri, Ben onun gözünü kapayıp açmadan önce sana getiririm dedi. Süleyman tahtı yanında yerleşmiş ardı görünce şöyle dedi: Bu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için Rabbimin bana bir lütfudur.

Bu kıssa Arabî’nin “her an yok etme ve yeniden var etme” teorisinin en güçlü Kur’ani örneğidir. Efendi Hazretleri izah eder: “İzutsu demiş: ‘Bize göre taht tek bir anda bir yerden diğer bir yere taşınması vaki değildir. Bu aynı anda yok etmek idam ile var etmek icat durumudur.’ Belkıs’ın sarayında idam edildi, Süleyman’ın yanında tekrar icat edildi. Arabî’ye göre, Allah bir şeyi orada yok etti, oradan var etti.” Bu, mutûnun tanıdığı bir “yer değiştirme” olayı değil, yepyeni bir yaratılış fiilidir.

Arabî bu meseleyi daha geniş bir kapasiteye yayar: “Varlık âlemini sınırsız nur dalgalarıyla her an yeniler. Öyle söylüyor. Aldıracağımız şekilde, bir nur dalgası yoktur, ama nur daimi, devamlı tecelli halindedir. O tecelli halindeki o nurun içerisindeki eşya büyük bir hızla bir yerden bir yere geçeriz.” Ve Efendi Hazretleri bu teoriye önemli bir çerçeve çizer: “Bu Arabî’nin bu noktadaki düşüncesini reddetmiyorum. Ama bunun varlık âleminde boyutlar arasında tecelli etme olarak görüyorum.”

11. Cebrail Dihye Suretinde: Boyutlar Arası Geçiş

Efendi Hazretleri yeniden yaratılış teorisinin farklı bir görünüşünü sunar: “Cenâb-ı Hak her yarattığı şey bir âlem niteliğindedir. Her yarattığı şey bir âlem niteliğindeyse, bir âlem niteliğindeki bir şey başka bir âlemin içerisine anında girebilir. Bunu bütün cümlek açısından baktığımızda, hem yeni yaratılışı, hem de bir şeyin başka bir şeye benzeyerek yaratılması: Cebrail aleyhisselam dihye suretinde gelir. Bunu da ondan birleştirin.”

Cebrail’in dihye suretinde gelmesi, Hz. Peygamber’in ashâbından Dihye el-Kelbî’nin kıyafetinde — çok yakışıklı bir sahabe olarak bilinir — ortaya çıkma olayıdır. Efendi Hazretleri bu örneği boyutlar arası geçişin delili olarak kullanır: “Cebrail aleyhisselam dihye suretinde girinip görüp tecelli ediyorsa, bu varlığın boyutların içerisinde dolaşmak. Demek ki bir melek varlığın kendi içerisinde insan suretine girebiliyor.”

Ve bu anlayış Belkıs’ın tahtına tekrar uygulanır: “Belkıs, takdiriyle kudreti ve kuvveti ve yaratmasıyla bir anda Süleyman aleyhisselam önünde yeniden yaratılabilir mi? Evet, cevap evet. O kısacık zaman dilimi yüzünden aynı şekilde değil de aynına benzer olarak, birbirine bağlantılı yaratılan şey kendince yeniden yaratıldığını fark etmeyebilir mi? Evet. O zaman yeniden yaratılışı kabul edebilir miyiz? Harabnı devam etmiş.” Yani sufi bakışta, her yaratma cedittir, yenidir, bir öncekinin devamı değil.

Efendi Hazretleri bu ilke için Arabî’nin temel görüşünü tekrarlar: “Bir şeyin başka bir şeye bürünmesi ve bir şeyin başka bir şeyde tecelli etmesi yolunu ettirilmesi, Allah’ın adetlerindendir. Bir şeyi iki kez yaratmaz. Cedittir. Her yaratılışı, yenidir yani.” Bu “yaratılışın hiç tekrar etmeyişi” tezi, Arabî’nin kozmolojisinin en muhteşem niteliklerinden biridir ve aynı zamanda rüya kuramına da dokunur: Her an yeniden yaratılan bu âlem, aslında bir rüya gibi, her nefes yeniden nakledilmekte olan bir sürekliliktir.

12. Zaman Yaratılmıştır: Yaratan İçin Zaman Yok

Sohbette, yaratılışın zaman boyutuyla ilişkisi üzerine sağlam bir dialog işlenir. “Hiçbir şey yok iken Allah’ın zat ulu ayının içerisinde zaman var mıydı? Allah ebet ve ezer. Ebet ve ezer deyince, o zaman Allah için kendi içerisindeki zamanın o esnada bir anlamı yok. Varlık için var.” Yani zaman, yaratılan için bir ölçü kavramıdır ve yaratma anında beraber yaratılmıştır.

Efendi Hazretleri kendi formülünü sunar: “Kün dedi ya, ol dediğinde zamanı da yarattı. Yaratan için zaman söz konusu değil. Yaratılan için ol dediği anda ilk yarattığı şeyi yaratırken ona kün derken sıfır noktası zamanı. Yaratılanın sıfır. Hiçbir şey yok. Zaman yok. Tecelli edecek bir yer yok çünkü. Yaratılan da yok. Tecelli edecek bir şey yok. O zaman o esnada hem zamanı yaratılan için, hem de yaratılanın kendisini o esnada yaratması lazım.”

Bu formülün mantığı şudur: Zaman ve yaratılan, aynı anda yaratılmışlardır. Zaman yaratılandan önce yaratılmamış; yaratılandıkdan sonra da yaratılmamış. Her ikisi aynı kün emrinin tecellisinde birlikte var olmuşlardır. Efendi Hazretleri bunu şöyle temellendir: “O zaman şu, yaratılan her şey zaman düzleminin üzerinde gitmez. O zaman yaratılanın zaten zaman kavramı çıkacak şimdi.”

Dinleyicilerden biri Kur’an’dan örnek verir: “Efendim, şu ayet-i kerimeden ben zamanın önceden adamını düşünüyorum. Allah her şeyi altı günde yarattı. Yedi kat yer ve göğü altı günde yarattı, ayet-i kerime.” Efendi Hazretleri gülüp “İlk baştan gece gelin siz. Eyvallah.” der, sonra kendi yorumunu bitiştirir: “Cenâb-ı Hak kül derken yaratırken kendi zât uluhiyetindeki zaman kavramını da yarattı, tecelli ettirdi. Belki de saniyenin yüzlerce katrilyonu kadar bir zaman biriminde aralarında bir fark varsa vardır.” Bu, sufi dilinde yaratılışın altı günüyle insan için altı günün aynı zaman boyutunda olmadığına bir işarettir.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Tevhîd, Vahdet, Bast, Tekke. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı