Cumartesi, 13 Haziran 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR
Mustafa Özbağ
İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Genel ·

Karabaş-ı Veli Tekkesi Sohbeti — 2 Mart 2013 | Mezhepler, Tövbenin Sahibi ve Şefaat

Mustafa Özbağ Efendi'nin 2 Mart 2013 Karabaş-ı Veli Tekkesi sohbeti. İslamiyette mezheplerin yeri, mezhebe inanmayanın akıbeti, tövbenin yalnız Allah'a olduğu, şefaatin gerçek sahibi ile tecelli kulları, sigaranın haramlığı, şeyh ile mürşid-i kamil ayrımı ve Mesnevî 120. beyt Şemseddin güneşi.

Mustafa Özbağ Efendi — Karabaş-ı Veli Tekkesi Sohbeti | 2 Mart 2013

Tövbe: 1. İslamiyet’te Mezheplerin Yeri ve “Mukallit Olmayın” Çağrısı

Sohbetin açılış sorusu keskindir: “İslamiyet’te mezheplerin yeri nedir?” Efendi Hazretleri’nin cevabı doğrudan ortaya bir çerçeve koyar: “Bütün dinlerin mezhepleri vardır. Sadece İslamiyet’te, yani Muhammedilerde mezhep yoktur; mezhepsiz hiçbir inanış da yoktur — bunu sadece zannederler.” Yani ‘mezhep’ kavramı İslam’a sonradan yamanmış bir bolluk değil; her dini anlayış kendi içinde yorum kollarına ayrılır, bu da o dinin doğası gereğidir.

Efendi Hazretleri mezhebi ağızlarına dolayıp İslam’a çatan iki grubu tefrik eder: “İslam dinine laf söylemek isteyenler — aslında inanmaya, tabi olmaya, itaat etmeye, ibadet etmeye tahammülü olmayanlar — kendilerine bir yol biçmeye çalışırlar. Bir kısmı bilmeden, bir kısmı bilerekten mezhepleri dillerine dolarlar. Bir kısmı mezhebi bilerek diline dolar, o inanmıyordur çünkü — inanmamasına kendisine bir sebep oluşturur. Der ki ‘mezhep nereden çıktı, bu sonradan çıktı’ der. Bir kısmı da işin cahilidir; bu kâfir kimseleri dinler, cahilliğinden dolayı kabul eder ve kendisi de cahil bir şekilde mezhebi diline pelesenk eder.”

Efendi Hazretleri acı bir tespit ile devam eder: “Sorsan mezhebin ne olduğunu kendisi de bilmez. Veya mezheple alakalı, o mezheplere karşı çıkanlara sorsan ‘mezhep ne’ desen, o da bilmez.” Yani mezhebin lehinde ve aleyhinde konuşanların çoğu aslında mezheple alakalı teknik bilgiden yoksundur. Bu sebeple tartışma sıklıkla kavramsız kalabalığa dönüşür; hakikat tartışmaya dâir insanların ayağı olur.

Gerçek özlem ise çok farklıdır: “Gönül arzu eder ki hiçbir mümin mukallit olmasın, yani taklit eden olmasın. Her mümin öyle bir hale gelsin ki o bu noktada zirve olsun — eyvallah.” Yani ideal mümin bir başkasının görüşünü kör-körüne tekrarlayan değil, hakikatle kendi meleklerini gören, kendi istihracıyla dosdoğruya bağlanabilen bir kimsedir. Mezhep, taklidî zeminden istinbat zeminine geçişi engelleyen bir basamak değil, desteklemesi gereken bir çerçevedir.

2. Mezhebe İnanmayan Kâfir midir? — “Üç Doğru Var, Birini Al”

Devam soru: “Mezhebe inanmayan bir kişinin akıbeti ne olacak?” Cevap şaşırtıcı bir yalınlıktadır: “Hiçbir şey olmaz. O gelsin benimle sohbet etsin; desin ki ‘ben mezhebe inanmıyorum’. ‘İyi kardeşim, kalk namazını kıl’ derim. Abdest alırken kalk abdestini al. Mezhebe inanmayan kimse sünnet-i Resulullah’a uymak zorunda. Sünnetten bir şeye uyacak mı, uyacak. O da onun mezhebi olacak sonuçta, o da onun görüşü olacak.”

Burada kıymetli bir kural verir: “Üç tane doğru var, üç tane doğrunun bir tanesini kendine aldın. O da senin doğrun oldu, senin yolun oldu.” Yani mezhep imamlarından biri içtihat ettiğinde, bir fakih olarak birkaç sahih görüşten birini tercih eden kimse ‘bid’atçi’ olmaz; sadece başka bir sahih yolu seçmiş olur. Dolayısıyla “mezhebe inanmayan bir kişinin akıbeti ne olacak? Hiçbir şey olmaz yani kâfir mi olacak? Hayır. O alim bir insanmış demek ki, kendi mezhep yolunu kurmuş oluyor. Bu noktada bir sıkıntı yok.”

Kur’an’daki “dini bölmeyin” emri bu çerçevede okunmalı: “Kur’an’da bize dini bölmememiz emrediliyor. Mezhepler arasındaki ilişki dini bölüyor mu? Bizim için bölücülük değil. Ama birisi kalkıyor da bölücülük olarak görüyorsa, kendi şaşılığındandır. Bölücü olanlar bir şeyi bölücü görürler, bölücü olmayan bir kimse bölücü görmez. Biz de mezhepleri bölücü olarak görmüyoruz.” Mezheplerin çokluğu parçalanma değil, fakih aklın zenginliğidir; parçalayanlar kendi gönlündeki çatlağı dışarıya yansıtırlar.

3. Şeyh Tövbe Verir mi, Günahları Siler mi? — Sufi Kitaplarında Aranmayan Bir İddia

Şimdi sohbet çok tehlikeli bir iddiaya döner. Soruyu soran kardeş şunu nakleder: “Günahkâr kul bir şeyhe gider, şeyh onu mürit yapar, ona tövbe verir. Mürit şeyhin her dediğini yapar, verdiğini çeker. Sonra şeyh onun amel defterini gavsına, o da kutbuna verir. Daha sonra şeyh onun bütün günahlarının silindiğini söyler. Onun kalbine nazar eder, hesap gününde de o amel defterini Allah’a şeyhi verir.” Efendi Hazretleri cevap olarak önce işin kitabi kökenini reddeder: “Bunu hiçbir hadis kitabında okumadım. Hiçbir tefsir kitabında okumadım. Hiçbir fıkıh kitabında okumadım. Hiçbir tasavvuf eserinde de okumadım.”

Bu reddi kendi tecrübesiyle de destekler: “Ben 25 yaşımdayken tasavvufla, tarikatla tanıştım. 51 yaşındayım şu anda. Bu zaman zarfında yakinen beni bilenler bilir; zannetmiyorum benim kütüphanem kadar geniş bir kütüphanesi olan bir kimseyi… yaklaşık bu zaman zarfında 60-70’in üzerinde şeyh tanımışımdır. Hiç böyle bir şey görmedim, az önce anlatılan olayı okumadım bu yerde; böyle sohbet olarak da duymadım.” 26 yıllık tasavvuf hayatı, 60-70 şeyh ile temas, geniş bir kütüphane — bütün bunlara rağmen bu iddiayı kaynak olarak hiç görmemiş olması önemli bir işarettir.

Soruyu soran bir türev sorar: “Şeyh tövbe nasıl verir, kendisinin günahlarının affedildiğinin garantisi var mıdır?” Cevap kesindir: “Bunların hepsi de yanlış şeyler. Benim bildiğim, inandığım, Kur’an ve sünnet dairesindeki bir tasavvuf ve inanışa aykırı bunlar. İkisi de yanlış. Tövbeleri kabul eden Allah’tır. Tövbe Allah’adır. Ancak ona ibadet ederiz, ancak ondan yardım dileriz.” Hz. Peygamber’in temsili ya da bir gavsın elinde günah-silici bir mekanizma olarak pazarlanan bu sistem, sıfırdan uydurulmuştur; Hıristiyan günah çıkarma pratiklerinin İslâmi bir kostümle donatılmış kopyasıdır.

Efendi Hazretleri şeyh, mürşid ve veli’nin görevini sarıh çizer: “Kur’an ve sünnet dairesindeki bir şeyh, mürşid, mürşid-i kâmil — buna veli adına ne derseniz deyin — onlar sadece bize Kur’an ve sünneti tebliğ ederler. Kur’an ve sünneti bize tavsiye ederler. Günahların silinmesi Allah’ın elindedir.” Yani şeyhin eli Allah’ın silgisi değildir; şeyh ancak Kur’an’ı ve sünneti müride hatırlatarak, onu sahih tavsiyelerle terbiye eder. Günah silme ise özel bir yetkidir, Allah’a münhasırdır.

4. Tövbenin Gerçek Sahibi ve Günde 100 Kez Tövbe Hadisi

Tövbenin kime ait olduğu noktasında Efendi Hazretleri çoklu delil sunar: “Cenâb-ı Hak, kim Allah’a samimi bir tövbe ile tövbe ederse Allah onun tövbesini kabul eder — Ayet-i Kerime. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: ‘Kim tövbe ederse hiç günah işlememiş gibidir’ der. Yine: ‘Günah işleyenlerin en hayırlısı tövbe edenlerdir’ der.” Tövbe bir büyücülük değil, Allah’ın kendi lütfuyla kabul ettiği bir dönüştür. Hiçbir aracı yok, sadece samimiyet var.

Sufi hayat standardında tövbe hem sık, hem süreklidir: “Sufi hayat standartında, sufi dini yaşam standartında tövbe çok önemlidir. O yüzden sufiler Hz. Peygamber’in: ‘Ben günde 70 kez, başka bir rivayette 100 kez Allah’a tövbe ederim’ hadis-i şerifini kendilerine virt etmişlerdir. Günde en az 70, bazı tarikatlar 100 kez Allah’a tövbeyi kendilerine virt etmişler.” Önemli bir noktayı da işaretler: bu tövbe asla günah sayma parası değil, günahsızlık zırhıdır: “Bir sufi kendisini hiçbir zaman günahsız göremez. Kendini günahsız görmek büyük günah kebairdir. Kendini hatasız görmek, kendini kusursuz görmek, kendini eksiksiz ve noksansız görmek büyük günah kebairdir. O yüzden sufiler kendilerini her daim günahkâr, eksik, noksan, mücrim olarak gördüklerinden her an tövbe ederler.”

Peki “üstadın tövbe vermesi” ne anlama geliyor? Efendi Hazretleri net çizer: “Üstadları onlara nasıl tövbe etmelerini gösterir ve tavsiye eder. Der ki ‘günde en az 100 kez tövbe edeceksiniz’. O üstadın demesi Hz. Peygamber’in emrinden dolayıdır. Üstad Hz. Peygamber’in ve Allah’ın emrini ona hatırlatır. Yoksa üstadın elinde bir silgi olup da müridin arkadaşının, kardeşinin günahını silme noktasında değildir. Günahları silecek olan Allah’tır. Günahları bu noktada affedecek olan Allah’tır.”

Efendi Hazretleri burada tövbe ile ahitleşmeyi birbirinden ayırır: “Bu şeyh tövbe nasıl verir? Tövbeyi tavsiye eder; günde yüz kez Allah’a tövbe et der. Bu tövbe şeyhe verilmez — ahitleşir. Üstadı ahit alır bir daha günah kebaileri işlemeyeceğine; mürit üstadına ahit verir — ahitleşme ayrı bir şeydir.” Bu kıstas çok önemlidir: tövbe Allah’a, ahit üstada. İkisinin karıştırılması Sufiliği şeyh-kültününe çevirir.

5. Şefaat Allah’ındır ama Tecelli Kullar Üzerindedir

Soruyu soran kardeş önceki cevabı biraz yanlış özetler: “Şefaat sadece Allah’a aittir.” Efendi Hazretleri bunu düzeltir: “Evet şefaatin gerçek sahibi Allah’tır. Nasıl merhametin, rahmetin gerçek sahibi Allah ise ve Allah rahmet ve bereketini insanların içerisinde yaydıysa; ve Allah’ın rahmetini ve bereketini bazı insanlar kendi üzerlerinde tecelli ettirip etraflarına Allah adına, Allah için rahmet ve bereket yağdırıyorlarsa; nasıl cömertliğin özü sahibi Allah ise ve Allah cömertlik duygusunu kullarının üzerinde tecelli ettirip o kullarını cömertler olarak nitelendiriyorsa; nasıl Allah Alim ise ve el-Alim isminin tecellisini ilmi isteyenlerin üzerinde gezdiriyorsa; nasıl Allah’ın el-Veli ismi tecelli ederek bir kısım kullarını velilik sıfatıyla donatıyorsa… şefaat sahibi olan Allah da o şefaatinden Hz. Peygamberlere, velilere, şehitlere, cennetliklerin üzerinde tecelli ettirip o şefaatinden faydalandırır.”

Şefaatin çoklu katmanlarını Efendi Hazretleri tek tek sayar — zira bir şefaat meselesinde ‘sadece Allah’ diyerek diğerlerini reddetmek başlıbaşına yanlış olur: “Hz. Peygamber’in şefaatini, meleklerin şefaatini, Kur’an’ın şefaatini, şehitlerin şefaatini, velilerin şefaatini, Beytullah’ın şefaatini, hafızlığın şefaatini — bunların olmadığını söyleyen aykırı insanlar var. Şefaat meselesi hem âyetle hem hadis-i şeriflerle hem imamların iştihatlarıyla sabittir. Biz şefaatin var olduğuna inanıyoruz.”

Hadis delillerini de detaylı sunar: “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: ‘Benim şefaatim ümmetin günahkârlarının üzerinedir’ der. ‘Her cennetliğin en azından 10 kişiye şefaati vardır’ der. ‘Şehitlerin en azı 100 kişiye şefaat eder’ der — hadis-i şerif. ‘Benim ümmetimden öyle kimseler olacak ki bazıları 10 kişiye, bazıları 100 kişiye, bazıları 1000 kişiye, bazıları bir köye, beldeye, şehre, bazıları bir bölgeye şefaat edecekler.’”

Nihai formül: “Şefaat hali Hz. Peygamber’e, geçmiş peygamberlere, velilere, alimlere, aşıkların üzerinde de tecelli ettirir. O yüzden şefaata inananlardanız.” Şefaat Allah’a aittir ama Allah’ın “bu sonsuz sadakayı paylaşması” konusunda istisna yoktur: Peygamber’i aşan bir “tek tanrıcılık” modernist aklın icadı bir titizlik, âyet ve hadis-i şeriflere ters düşer. Allah kıskanç bir kraldan ibaret değildir; rahmetini dağıtır ve aracılarını bizzat işaretler.

6. Hristiyan Günah Çıkarması: “Tövbe Eden” ve “Tövbe Edilen” Ayrımı

Şimdi sohbet çarpıcı bir diyaloga döner. Bir kardeş itiraf eder: “Bu papazların günah çıkarması ile ilgili biraz düşündüm. Geçmiş tarihlerde Müslümanlıktan önce veya Hıristiyan dininin içerisinde insanlar gelip papazların karşısında günahlarını itiraf ediyorlar ve affolduğuna inanıyorlar. Ben kalben bir insanın kendi günahını, kendi olumsuzluğunu itiraf ettiği zaman kulluğa bir basamak attığını düşünüyorum. O yüzden insanların papazlara gidip günahını itiraf etmesini kulluğa bir adım veya bir şeyhin karşısına gidip günahını itiraf etmesini kulluğa bir adım, hayra doğru bir adım olarak görüyorum. Acaba ben bu Hıristiyanlığın inancını olumlu gördüğüm için tehlikeli bir noktada mıyım?”

Efendi Hazretleri dürüst ve incelikli bir ayırım yapar: “Tövbe eden açısından bakılırsa senin dediğine katılabilirim; ama tövbe edilen açısından kabul edilmez.” Diyalog şöyle açılır: “— Ya tahtaya da günahımı itiraf edebilirim ama ben… — Tahta senin tahta derse ki ‘senin günahını affettim’ — o benim meselem değil ki. — Tehlikeli yer tövbe edilen yer noktasındadır. — ‘Eğer ki Allah’ın haricinde bir şey ‘senin günahlarını sildim’ derse burası tehlikeli diyorum. Bu, sildim diyen için tehlikeli.’”

İnce ayırım net olarak şöyledir: “‘Silindi’ demek farklı bir şey, ‘sildim’ demek farklı bir şey. Günahını itiraf etmek erdemliliktir, bu noktada bir sıkıntım yok. Tövbe eden günahını itiraf ettiği müddetçe kime ettiği önemli değildir onun için; sana katılıyorum.” Yani tahtaya karşı ‘Rabbim ben şu günahı işledim, bağışla beni’ demek tam kulluğtur; tahtanın “Allah seni affetsin” demesi de güzeldir. Problem, tahtanın “Ben affettim” demesidir. Bu, konuşan tahtayı Allah’ın yerine koyar; hem konuşan hem de dinleyen şirke sokulur.

Efendi Hazretleri konuya bir Hristiyan papaz örneği ile döner: “Bir Hristiyan gidiyor papaza, papaza günahlarını itiraf ediyor. O kimse kendince doğruyu o biliyor. O günahını itiraf ediyor. Papaz orada ‘ben ne olduğunu bilmiyorum bu günah çıkarma şansını’. Papaz orada ‘günahını affettim’ diyorsa yandı ki yandı. Ama ‘ben Allah’a münacaat edeyim, Rabbim seni affetsin’ diyorsa bu farklı bir şey.”

Bir başka tehlike de şudur: “O günahı başkalarıyla paylaşmak o pişmanlığı değil de, o yapmış olduğu günahtan mutlu, başkalarıyla paylaşıyor — o farklı bir şey.” Yani bir kişi günahını pişmanlık için değil, övünmek için de paylaşabilir — bu ikincisi itiraf değil, şeytanlıktır. Şer’in bu incelikleri yüzünden “itiraf” ve “tövbe” arasında gönül seviyesinde net bir ayırım gerekir.

7. Cenaze Okunurken Nurdan Kefen: Ruhaniyet Görmek Meselesi

Efendi Hazretleri sohbete nefes katacak bir tablo çizer: “Herkes cenazeye gider. Cenazeye gittiğinizde cenaze musallada durur. Musallada duran cenazeyi herkes okur genelde. Okunurken birileri içinden vefat eden kimsenin ruhaniyetini görse ve ruhaniyeti okundukça bir müddet sonra karanlıktan aydınlığa, hakkınlığa doğru rengi değişse — bir müddet sonra melekler gelse, görse adamının günahı siliniyor. Karanlıktan hakkınlığa döndü diye onu tekrar yıkasalar, nurdan mahşapalar getirseler, onu nurdan tekrar kefenleseler ve tekbirlerle o kimsenin ruhaniyetini alıp yukarı doğru çekseler.”

Ya bir derviş ise: “Hatta o bir derviş olsa, o dervişin üzerindeki karanlılığı alıp hakkın hale getirseler. Ve onun başına nurdan sarığını sarsalar, takkesini giydirseler, onun tarikatına, dergahdaki haline göre cübbesini giydirseler, halka ya zikrullah oturmuş halde göğe yükselseler.” Bu bir muhayyile değil — sufi tecrübesinde kalp gözü açık olan kimselerin şahit olduğu gerçek tablolardandır.

Bunu birisi görürse ne yapar? “Bunu birisi görse ve o cenazenin bir yakın arkadaşına, akrabasına, etrafına, birisinin kulağına fısıldasa: ‘Elhamdülillah, böyle böyle gördüm. Allah’ın izniyle hoş bir noktada gitti’ dese, görünse — bunda bir beis yok. Adam gördüğünü söylüyor, yalan değil. Görmedi güvendi — bu gene farklı değil. Bunlarda önemli bir şey yok, bunlarda bir sıkıntı yok.” Yani manevî şehadet ile ‘şeyh günah siliyor’ iddiası özde birbirinden ayrıdır: ilk gören tanıklık eder, ikincisi açıkça Allah’ın yerini alır.

Genel kural da şöyle özetlenir: “Ağaca tövbe edemezler. Ağaca itiraf edebilirler. Ağaca ‘Ey ağaç, benim günahımı affet’ diyemezler. Bir şeyhe gidip bir kimse ‘Efendim benim günahımı affet, ben çok zina ettim’ diyemez. Ama şeyhine şunu der: ‘Efendim ben çok günahkârım, benim için tövbe eder misiniz? Efendim bana dua edin. Efendim ben çok günahkârım, Allah beni affetsin’ — eyvallah. Ama ‘Efendim benim günahımı affet’ derse, şeyhini Allah yerine koydu. Olmadı. Tövbe Allah’a.”

8. Şeyh ile Mürşid-i Kâmil Farkı — Sigara, Ağız Kokusu ve Takva

Bir kardeşin sorusu sohbeti sert bir noktaya çeker: “Günümüzde bazı tarikatlarda şeyhler müritleriyle beraber karşılıklı sigara tütürüyorlar. Hani bunun normal bir şey olduğunu söylüyorlar ve gösteriyorlar. O zaman şeyhler müritlerini günaha mı sürüklüyorlar? Bu tarikatlar yaklaşık on bin, yüz bin kişilik cemaat katılıyor.” Efendi Hazretleri önce net duruşunu ortaya koyar: “Orası beni ilgilendirmiyor çok. Beni ilgilendiren şey benim bildiğim — sigara haram.”

Sigaranın haramlığı için üç katmanlı delil sunar:

  • Kur’an delili: “Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz.” İsrafa tekabül eden her tüketim kalıpça yasaktır; sigara hem para israâfı hem sağlık israfıdır.
  • Hz. Peygamber delili: “Soğan, sarımsak yiyen mescidimize uğramasın — kokusundan dolayı.” Soğan-sarımsak gibi mubah olan bir şeyin bile kokusu dolayısıyla mescidin dışına çıkarıldığı bir Peygamber mesajında, sigaranın ağız, nefes, giysi, el kokularıyla mescide sokulması kabul edilemez.
  • Aklî delil: “Bugün tıp dünyası üst solunum yollarındaki rahatsızlıkların yüzde 99’unun sigaradan olduğunu söylüyor. Akığer kanserinin yüzde 85’inin sigaradan olduğu söyleniyor. Bir şey zararlı — zararlı olduğu tıbben tespit edilmiş, ilmî olarak tespit edildiyse aklî olarak bizim ona uymamız gerekir. Bu da işin akıl noktası.”

Şeyh içiyor olması bir delil değildir: “Şeyh içiyormuş — şeyh gıybet de eder. Mürit içiyormuş — mürit zina da eder. Şeyh sigara içmez diye bir şey yok, kaydı yok. Şeyhler içer.” Acı bir taraf daha: “Şeyh ihtiyar adam demek. İhtiyar adamlar sigara içerler, her türlü haltı da karıştırırlar. Lanet olsun o ihtiyarlara ki gençlere özenirler, gençliğe özenirler.” Şeyh ‘mürşid-i kâmil’ demek değildir; “şeyh” aslında “ihtiyar” manaşıyla kullanılır — sokaktan bir demirci, demirciler işinde üstalaşmış ise demircilerin şeyhidir; bir kaportacı, kaportacıların şeyhidir. Bunda bir beis yok, ama buna mürşid-i kâmil denmez.

Mürşid-i kâmilin tanımı ise çok daha titizdir: “Veliler içmez. Veliler takva sahibidir; takva sahibi olanlar şüphelilerden de kaçanlardır. Sigaranın şüphesi yok — sigara doğrudan haram. Takva sahibi feraset sahibidir, feraset sahibi ise neyin ne olduğunu bilen insandır. Mürşid-i kâmil Hz. Peygamber’in haliyle hallenmeye çalışan insandır. O yüzden Hz. Peygamber ‘soğan-sarımsak yiyen mescidimize uğramasın’ dediyse, onun ağız temizliği düzgün olacak, ağzı kokmayacak, burnu kokmayacak, vücudu kokmayacak. Zahiri kötü kokanın maneviyatı da kötü kokar. O zaman o kimsenin hem madden hem manen iyi kokması lazım.”

Toplumumuzun bu ayrımı karışıstırdığını da tespit eder: “Bizim toplumumuz bunu bilmediginden her ‘şeyhim’ diyeni mürşid-i kâmil zannediyor. Her şeyhim diyen mürşid-i kâmil değildir. Mürşid-i kâmiller ‘biz mürşid-i kâmiliz’ de demezler. Şeyhler der ama — ‘biz mürşidiz’ de derler, onların hakkıdır. Şeyh adam her şeyi yapar, hakkıdır onun. O yüzden şeyhlerle mürşid-i kâmilleri karıştırmayalım.” Özetle: şeyh unvanı işte bir branş ustalığına benzer; mürşid-i kâmil ise Kur’an ve sünnete azı dişleriyle yapışmış, dervişlerin malında, makamında, eşinde-kızında-çocuğunda gözü olmayan, Hz. Peygamber’in ahlakıyla ahlaklanmış bir insandır.

9. Aşıkın Ağzı Kokmaz — Sevgili, Göz Süzme ve Sigara Tiryakiliği

Efendi Hazretleri burada alışılmadık ama çok etkili bir teşbih yapar: “Ayrıntıdır çünkü yeni aşık bir erkek düşünün, evleniyor. Böyle size cinsel içerikli, erotikmiş gibi gelebilir — o erkek, ağzının kokmasını ister mi kadına karşı? İstemez. Bir kadın düşünün, evleniyor; evlendiği adama vücudunun ve ağzının kokmasını ister mi? İstemez. Sevgilisiyle buluşmayı, sevgilisiyle görüşmeyi an ve an bekleyen bir aşık her an her şeyle tertemiz durmak zorundadır. Nasıl ağzını kötü kokularla kokulandırır? Nasıl vücudunu kötü kokularla kokulandırır?”

Aslında bu anlatılan bir insanın bir insana duyduğu aşk değil, kulun Allah’a duyduğu aşkın tam analojisidir: “O sevgili uzaktan da olsa onun ağzının kötü kokusunu alsa, dudağını dudağına yaslar mı onun? Yanağını yanağına yaslar mı? Gelir ona ‘ne yapıyorsun?’ dediğinde, o ‘hamdediyorum’ derken dahi ağzından necis koku çıksa — ne olur ki acaba hali? Bir kez yüzünü ekşitse ona ölüm olur onun için. Bir göz süzse olumsuz olarak ölüm gelir o aşıya. Ve o bir göz süzüşünü göstermiştir ona daha önceleri — onu yetiştirme, bildirme, nasıl olduğunu gösterme noktasından bir göz süzmüştür.”

Bu ince nokta aşıkın geçmişinde yaşadığı bir tecrübeye dayanır: “O aşık onun o göz süzüşünü görmüştür. Erimiştir, bitmiştir, yerlerde sürünmüştür, günlerce deli-divane dolaşmıştır. ‘Bir daha görür de yine o gözünü öyle bana bir göz süzerse, ben halim nice olur’ diye, o bırak sigara içmeyi, sigara içilen bir yerden dahi geçmez.” İşte mürşid-i kâmil veya hakiki bir sufi için Allah’ın rahmet nazı böyledir: onu bir kez tatmak, sonra onu kaçırırsa bütün dünyayı kaybetmiş gibi tehlikeyi göğüsleyecek hale gelir. Sigaradan uzak durması bir “sağlık davranışı” değil, sevgiliye karşı aşk nezaketidir.

Son noktayı da net çizer: “Sevgiliyi tanımayan, aşık olmayanlar içerler. Eceli gelip ölene ‘kader ve ömrü bu kadarmış’ derler. Bir insanın kendisini öldürüp hayatına son vermesi de kader midir? O da kaderdir. Kaderde yazılmayan hiçbir şey yok.” Yani “sigara tiryakisi ölüyorsa bu da kaderdir” diyenlere bir pencere açar: evet kaderdir ama kader insanın ihtiyarını dışlamaz — sigarayı seçen için kader sigaradan ölmek olur.

10. Kaderi İnkâr Küfürdür; Ezan Edebi, Süt Babalık, Fasık İmam

Sohbette kısa ama kilit bir fetva da verilir: “Kaderi yalanlamak ve inkar etmek küfürdür. Bir kimse ‘kader yok’ derse, ‘kader yalan’ derse, ‘kadere inanmıyorum’ derse küfür ehlidir. Tecdid-i iman, tecdid-i nikah gerekli ona.” Kader, İslam itikadının altı esasından biridir; onun inkarı, imanın silinmesini ve nikâhın da buna bağlı olarak düşmesini gerektirir. Bu yüzden “kader yok” sözü sosyal bir tartışma argümanı değil, şer‘î bir duruştur ve sahibini iman yenileme mecburiyetine sokar.

Bir diğer soru ezan edebi ile ilgili: tekkede bir arkadaş cemaatin ezan dinlemesine engel oluyor — ne yapmalı? Cevap: “Aslında ezan-ı şerif okunurken bir kimsenin konuştuğu, ettiği, yaptığı şey dini bir şeyse bunda beis yok, ama dini bir şey değilse ezanı dinlemesi şart. Sohbet varsa, orada dini bir sohbet, bu şartı ortadan kaldırıyor. Hayır konuşuluyorsa ezan okunurken hayır konuşulurken susulmaz.” Hatta bir ince testi vardır: “Siyasiler mitingler yaparlarken ezan okunurken susarlar ya — ben hemen şunu söylüyorum: demek hayır konuşmuyormuş diyorum. Adam kendi konuştuğunun hayır olduğuna kendisi inanmıyor. Eğer inansaydı, ezan-ı şerif okunurken o da konuşmaya devam edecekti.”

Süt babalık sorusu da sorulur: “Bir çocuğu emziren kadın ve o kadının çocukları emzirdiği bebekler bir bağ ve hukuk sahibi oluyor. Peki o kadının kocası da emzirilen bebeklere bir bağ sahibi oluyor mu? Süt babalık tarzı bir şey var mı?” Cevap: “Sonuçta bir kimse eşinin emzirdiği ne kadar çocuğu varsa onların hiçbirisiyle ebediyen evlenemez. Harun Hoca, süt babalık var mı? Aferin Harun Hoca.” Süt babalık şer‘î olarak sabittir ve ebedi haramhaklığı doğurur.

Fasık imam meselesi: “Sigara içen imamlar aşikare haram işliyor — bu imamların görevden az edilmesi gerekmez mi? Sakatsız staj yapan bir öğrenci cemaate imamlık yapabilir mi?” Cevap net: “Sigara içen bir kimse ister imam olsun ister olmasın günahı kebair işliyor — bunda hem fikir. Ama fasıkların arkasında da namaz kılınabilir; bunu da bilin. Fasık olması bir kimsenin imam olmasına engel değil. Görevden azledilmesi gerekmez mi derken — imamlar devlet memurudur, devlet memuru oldukları için görevden azilleri söz konusu değildir. Ayrıca sakatsız staj yapan bir öğrenci cemaate imamlık yapabilir mi? El cevap yapabilir. Onlar da bu şekilde imamlık yapmayı öğreneceler.”

11. Mesnevî 120. Beyit — İç Alemin Güneşi ve Şemseddin-i Tebrizî

Sohbet Mesnevî şerhine döner. Efendi Hazretleri beyitleri önce olduğu gibi okur, sonra tek tek şerhine geçer. Beyit metinleri: “Dışarıda da tektir güneş / Fakat eşini düşünmek mümkün müdür? / Fakat esiri var eden güneşin benzeri de zihinde vardır / Ne zihinde vardır ne de dışarıda / Düşünce de nerede bir bucak ki o düşüülsün de benzeri o bucağa sığsın / Şemseddin’in yüzünün bahsi geldi de dördüncü kat gökteki güneş bile başını çekti gizlendi.”

Şerh şöyle başlar: “Güneş bu samanyolunun içerisinde tektir, eşi benzeri yoktur. Belki de samanyolunun dışında binlerce güneş vardır ama insanoğlu için, samanyolunu yaşayan insanlar için güneş tek. Dünyada yaşayanlar için güneş tek, eşi ve benzeri yok. O zaman bu güneşin eşinin var olduğunu düşünmek bu manada mümkün değil. Ve mümkün olmayan bir şeyi düşünmek de mümkün değil. Düşünürse o kimse ham hayale kapılmış gitmiştir; kendi heva ve hevesine kapılıp gitmiştir.”

Şimdi iç aleme doğru dönüyor: “İşte bu güneşin bir temsili de zihinde vardır. Nasıl eşi benzeri olmayan bir güneş var ise dış alemde, iç alemde de eşi benzeri olmayan bir güneş vardır insan için. Düşünce bu güneşi algılamaktan da uzaktır. Ve düşünce belki de o güneşi, güneşin içerisindedir. Ve o güneş insanın bütün her şeyini sarıp sarmalamıştır. Ve düşünce belki de o alemin içerisinde bir bucaktır, bir köydür, bir dağdır, bir tepe gibidir. Ama o dağı, tepeyi de içine alan nedir? O güneştir.”

Bu yalnız benzetme değildir; Efendi Hazretleri fiziksel güneş-gezegen ilişkisiyle iç aleme bir köprü kurar: “İşte içimizdeki o güneş bütün içimizin her şeyini sarıp sarmalamıştır. Nasıl dışarıdaki güneş bütün dünyayı ve gezegenleri etrafında peyk edip döndürüyorsa; nasıl dünya bu noktada güneşin bir bucağı gibiyse; nasıl ay, mârih, 12 tane gezegen o güneşin etrafında peykse; nasıl o güneşin etrafında sayamadığımız milyonlarca, milyarlarca yıldız — hepsi de enerjisini, aydınlığını o güneşten alıyorsa — işte insan denilen varlığın içinde de öyle bir güneş vardır ki Hz. Mevlânâ’dan anladığım benim budur.”

Bu güneşin sönmesi mümkün değildir, sadece bir milim uzaklık dahi yeterlidir: “O güneşin söndüğünü düşündüğünüzde, veya mesela bu güneşin dünyadan, bu gezegenden ayrıldığını düşündüğünüzde, bütün her yer karanlık olacaktır. Hiçbir şey aydınlanmayacaktır ve bir milim dahi dünya güneşten uzaklaşmış olsa buz haline gelecektir, donacaktır; bir milim yaklaşmış olsa yanacak, kavrulacak, dünyada yaşam denilen hiçbir şey kalmayacaktır. Belki de bir milim ay güneşe doğru yaklaşsa gidecek, ay diye bir şey kalmayacak. Belki de yıldızlar biraz daha yaklaşmış olsalar, gökte zümrüd-ü anka kuşları gibi süslü süslü dolaşırken yanıp yok olacaklar. Belki de bir milim uzaklaşsalar, kararıp kömür olup gideceklerdir.”

Şemseddin’in güneşi ise bir başka kademeyedir: “Şemseddin, yani Hz. Mevlânâ Celaleddin Rümi Hazretleri’nin şeyhi, üstadı — o da öyle bir güneş ki, o güneşi gören bütün güneşler başlarını çekip karanlığa gömülüyorlar. Öyle bir güneş ki onun doğduğu yerde başka bir güneş kalmıyor. Öyle bir güneş ki güneşin makamı olan dördüncü kat gökte güneş başını saklayıp gizliyor. O güneşin aydınlığından kendi aydınlığı utanır hale geliyor.”

Bir başka tabir de getirir: “Bunu başka bir yana çevirebiliriz. Dördüncü kat güneş, dördüncü kat sema da olabilir. Dördüncü kat semada ayrı peygamberler zümresi vardır. Dördüncü kat semaya çıkan Şemseddin-i Tebrizî’den bazı peygamberler saklanmış, gizlenmiş olabilir. Hani İhya’da bir hadis-i şerif vardır: ‘Ümmetimin öyle velileri vardır ki Beni İsrail peygamberlerine eşittir, Beni İsrail peygamberlerinden evladır’ der. Bunu İbn Arabi nakleder, hadis ilmini ortaya koyarak; İmam-ı Gazali İhya’da nakleder; Tirmizi de nakleder. Ama velakin bazı veli düşmanları bu hadisleri sahih görmeyip bu hadislere karşı savaş açarlar.”

Son bir ince nokta: “Demek ki ümmetin içerisinden öyle mürşid-i kâmiller vardır ki o mürşid-i kâmilleri gören diğer güneşler başlarını saklarlar. Yani şeyhler onu görünce kendi şeyhliklerinden utanırlar; başka mürşidler o mürşid-i kâmilleri görünce kendi mürşidliklerinden utanırlar, başlarını saklarlar. Maneviyatta öyle erler vardır ki, onlar yeryüzünde insanlar gibi yerler içerler görünürler ama onların sofraları göktendir, yemeleri cennettendir, iççmeleri cennettendir. Hz. Mevlânâ da öyle der: ‘Ey ahmak, zannetme ki o pirler, o veliler bizim gibi yiyip içiyorlar deyip de onu kendinden görme’ — öyle görenleri ahmak der Hz. Mevlânâ.”

12. Hüsamettin Çelebi’nin Yalvarışı: Can, Yakup Noktası ve “Aşık Anlatamaz”

Hüsamettin Çelebi Hz. Mevlânâ’ya şöyle yalvarır: “Madem ki adı anıldı lütuflarından nimetlerinden birazca anmak gerek. Bu solukta can eteğime sarılmış, Yusuf’un gömleğinin kokusunu duymuş. Yıllarca ettiğin sürdüğün sohbet hakkı için diyor, o hoş hallerden bir hale olsun anlat, aç bize söyle. Söyle de yerde gülsün gökte. Akılla can ve gökse yüzlerce kat daha fazla gülsün.”

Şerh: “Mevlevi dervişlerine ‘can’ denir — her Mevlevi dervişi candır. Mevleviler birbirlerine hitap ederlerken ‘Mesud can, Halid can, Salih can’ derler hitap ederken. Onlarda bir adab olmuştur karşısındakine ‘can’ demek: ‘bütün canlar birleşti’ derler. Yani Mevlevi dervişlerin hepsi de birleşti. Bütün canlar bir olalım, bütün dervişler bir olalım, bütün sufiler bir olalım, bütün aşıklar bir olalım, bütün Allah diyenler bir olalım.” Hüsamettin Çelebi kendi vefasını “eteğe sarılmış bir sufi” olarak görmektedir; Mevlânâ’nın bütün vakfına dayanmaktadır.

Yusuf’un kokusu teşbihi: “Yakup nasıl Yusuf’a aşıktı ya — aşık hep maşunun kokusunu arar durur. Ve aşık hep maşunun kokusuyla dirilir. Bir an aşık maşunun kokusunu duymamış olsa kendi kendisinin küfrünün fetvasını verir. Aşık için maşunun kokusunun bir an kesilmesi ona ölümdür. Hz. Resulullah der ki: ‘Sabah rüzgarlarının kokusundan alıyorum Rahman’ın kokusu geliyor, Yemen tarafından Rahman’ın kokusunu alıyorum’ der. Aşık maşunun kokusunu alır — eğer o kokuyu alamazsa, o kokuyu koklayacak.”

Yakup peygamber’in Yusuf’u koklaması çok canlı anlatılır: “Yakup, Yusuf’un kokusunu alırdı Mısır ellerinden, derdi ki ‘Yusuf’un kokusu geliyor’ — ve etrafındakiler ona derlerdi ki ‘Bu deli bunadı. Yusuf yok orta yerde, bu Yusuf’un kokusunu aldığını söylüyor.’ İnanmayan çocukları ‘Baba sen yine bunadın’ derler. Yakup’un eşi, Yusuf’un annesi değildi — ‘Bunadı be, bizim koku aldığını söylüyor’ derdi. Her aşığa deli derler. Akıllılar bakar ‘bu deli’ derler. Bizde deriz bazıları bir kız sever her şeyini terk eder; herkes ‘bu çocuk bir kız yüzünden delirdi’ der. Bazen bir kız bir adam sever aklını yitirir; kızın annesi-babası ‘bu delirdi, bu adamı çok seviyor’ der. Seven sevdiği için delirir. Delirdiği için hep sevdiğini zikreder ya, zikredenler için de deli derler. Hazreti Allah da der ki: ‘Deli deyinceye kadar zikredin. Allah öyle zikredin ki sizi dışarıdan görenler »bunlar deli olmuş« desinler. Eğer dışarıdan görenler sizi deli demiyorlarsa siz Allah’ı düzgün zikretmediniz.’”

Hüsamettin’in Yakup’la özdeşleşmesi: “İşte can da eteğe sarılmış Yusuf’un kokusunu alıyor. Hüsamettin üstadının eteğine sarılmış, üstadından Yusuf kokusu almaktan kendisini Yakup noktasına koyuyor. Bakın inceliğe bakın. Hz. Mevlânâ dervişini Yakup noktasında görüyor — ne kadar yüceltiyor onu, ne kadar yükseltiyor, ne kadar ince bir noktaya getirmiş onu.” Derviş ile Yakup peygamberi karşılaştırmak bir hâşa-şatafat değil, aşkın insanı Peygamber âdabına yükselten makamlara çıkarabildiğinin bildirisidir.

Hüsamettin’in “aç bize söyle” yalvarışını Efendi Hazretleri büyük bir poetikayla uzatır: “O aşıklığın hallerinden anlat bize. O aşkın hallerinden anlat bize ki biz de o aşıklıktan bir dem yaşayalım. O aşıklıktan bize bir nefes ver de biz de o nefesle nefeslenelim, gülelim gökteki meleklerle beraber, hayret edelim. Hayretimize hayret katalım, dersimize ders katalım, aşkımıza aşk katalım. Bizim ekmeğimiz aşk olsun, zeytinimiz aşk, peynirimiz aşk, soğanımız aşk, uykumuz aşk, uykusuzluğumuz aşk, yediğimiz aşk, içtiğimiz aşk, attığımız aşk, tuttuğumuz aşk, sevdiğimiz aşk, sevildiğimiz aşk.” Aşk burada bir duygu değil, bir rızık ve bir hayat formuna dönüşüyor — aşıkın her nefesi aşka gömülmüştür.

Akıl ve fikir aşk karşısında duraklar: “Akıl kemale ersin, öyle bir şey anlat ki akıl dahi nasıl kemale geldiğine hayret edip tebessümle karşılasın. Fikir gelsin aklın önünde el-pençe divâna dursun. Desin ki: ‘Ben böyle bir şey fikretmeye gücüm yoktu. Öyle bir aşıklık anlattı ki, fikir denilen o derya çöküverdi. Akıl denilen o namert şey diz çöküp yok oluverdi. Düşünce dahi kendinden geçti, düşünce olduğunu unuttu, kendi yerine aşıklığı oturtturdu ve dedi ki »ben dahi sana hizmetçiyim bundan sonra.«’ Göz: ağaca bakmaktan değil, aşıklığa bakmaktan göz olduğunu anlasın. Bilsin ki göz aşığı görmek için yaratılmış; aşığı görmeyen göz maşuğu nereden görecek? Aşığı tanımayan göz maşuğu nereden tanıyacak? Aşığın gül destesi olmayanın, maşığın gül destesi nereden olacak? Aşığın bahçesine girmeyenin, maşığın bahçesinde ne işi var?”

Hz. Mevlânâ’nın cevabı: “Beni külfete sokma, sıkıştırma. Yoklukta’yım çünkü ben. Anlayışların bile dilsiz bir hale geldi. Övemiyorum bile onu. İster üstüne düşsün, ister güzel söylemeye çalışsın; ayık olmayanın söylediği söz yerinde, yaraşığında bir söz değildir.” Şerh: “Beni külfetlere sokma, benim aklım yerinde değil, benim aklımı zorlama, benim aklım kendinden geçmiş. Benim üzerime daha fazla gelme. Ben yokluğa geçtim, ben denilen şey yokum. Sen benim eteğimden sarılmışsın — şimdi diyorsun ki bana anlat ne yaşadın. Ben geriye dönüp bakarsam orada kalıyorum; o yüzden geriye dönüp bakamıyorum. Ama ben o aşkı her an içimde gün ve gün taze taze yaşıyorum. Yapma. Ben kendimde değilim. Kendinde olmayan bir güneşi nasıl tarif eder?”

Mevlana niçin anlatamadığını kaygıyla açıklar: “Ne anlatırsam anlatayım, ayık olmayan kişinin anlatacağı şey hiçbir zaman hesaba kitaba gelmez. Ben şimdi bir şeyler anlatırım, sen aklından ‘Kur’an öyle miydi’ dersin. ‘Sünnet böyle miydi’ dersin. ‘Böyle sevilmez, bunlar sapık’ dersin. ‘Aşıklıktan yana böyle aşıklık mı olurmuş, abartıyor, yalan söylüyor’ dersin. Beni alır, kendi sığ, seviyesiz düşüncene çekmeye çalışırsın. Benim anlattıklarımı anlamazsın, benim anlattıklarımı yaşamaktan uzaksın. Ey can, sende bir gün benim gibi olduğunda beni anlarsın. Benim gibi aşık olursan, sen o zamanda beni unutursun; zaten beni unuttuğun zaman yine beni anlayamazsın. Asıl kelam: bir aşık hiçbir zaman anlaşılmadan göçer gider bu dünyadan.”

Son söz aşıkları başbaşa bırakan bir edebi imaîyla verilir: “Aşıklar ayık değildir, ayık olmadığından dolayı söylediği sözler hiç yerinde değildir. Kime yerindedir? Aşıklara yerindedir. Aşığa aşığının sözü bal-pekmezdir; aşığa aşık olmayanın sözü zehir-zemberektir. Aşığa aşığının bir damla gözyaşı kibriyayı ahmerdir, cennet nimetidir; aşık olmayana bir damla gözyaşı ise zehir-zemberek, cehennem ateşidir. O yüzden aşığı anlamak için aşık olmak gerek. Aşıkların sohbetlerine aşıkların gitmesi caizdir; aşık olmayanların aşıkların sohbetine katılması çok caiz görülmemiş. O yüzden demişler ki: ‘Siz aşıkların sohbetine gidin. Siz öyle insanlarla dostluk kurun ki size aşıklığı anlatsın, size aşkı anlatsın, size aşıklığa doğru yol gitmeyi anlatsın. Dostlarınız öyle olsun, arkadaşlarınız öyle olsun demişler. Gidebilene! Biz onlardan olamadık, Allah bizi affetsin.’ 130. beyitte kaldık; Allah nasip ederse inşallah 130’dan itibaren devam edeceğiz. Geceniz hayır olsun. El Fatiha.”

Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — Karabaş-ı Veli Tekkesi Sohbeti, 2 Mart 2013

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

Ek kaynaklar:

  • Kuşeyri, er-Risale, tasavvuf adabı, hal ve makamlar bahisleri.
  • Hucviri, Keşfu’l-Mahcub, velayet, mürşidlik ve tasavvufi terbiye bahisleri.
  • Sühreverdi, Avarifü’l-Maarif, sohbet, zikir ve şeyh-mürid adabı bahisleri.
  • İbn Ataullah el-İskenderi, el-Hikemü’l-Ataiyye, tevhid, teslimiyet ve kalp hikmetleri.
  • İmam Gazali, İhya-u Ulumi’d-Din, kalp terbiyesi ve tasavvuf adabı bölümleri.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Sünnet, Şeyh, Aşk, Hayret, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı