İnsanın Üstün Yaratılışı: «Diğerlerinden Üstün Yarattı, En Üstünü de Hz. Muhammed Mustafâ’dır»
Efdâlü’z-Zikr Lâ ilâhe illâllâh. Eyvallâh, ilâhe illallah. Hak, Muhammed’e Resulallah. Cemî’an Enbiyâ ve’l-Mürselîn. Velhamdülillâhi Rabbil-Âlemin. Selâmünaleyküm. Aleykümselâm. Allâh gecenizi hayırlı eylesin. Âmîn. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Âmîn. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed’i, Hakk’ı Hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Âmîn. Hakk’ı Hak bilip Hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihâd eden kullarından eylesin. Âmîn. Rabbim cümle ümmet-i Muhammed’i dirilsin. Âmîn. Kâfirlere karşı, zalimlere karşı hükümran eylesin. Âmîn. İslam dünyasına ve Müslümanlara zarar veren, bütün zalimlere, kâfirlere hepsini de perişan eylesin. Âmîn. Hepsini yerle yeksan eylesin.
Allah Hakkında
Âmîn. Bu siyonist İsrail’i dağıtsın. Âmîn. Yerin dibine batırsın. Âmîn. Dağıtıp yerine batıracak, yerin dibine batıracak komutanlar ve siyasetçiler nasip eylesin. Âmîn. Mehtalâ Resûlün çıkışına da zemin hazırlasın. Âmîn. Âmîn. İllaki yaptığın yapacağını son anda beni susturmak için tiz yaptın, çıktın yukarı. Asrolis benim dedin yani. İyi performans değişmiş yani. Demek ki tövbe etmişsin bu ara. Performans güzelleşmiş. Allâh iyiyesin inşaallah. Âmîn. Evet. Seyyid nesimi. Bu büyük arif-i billahlardan birisi. Bu arif-i billahları zahir ulema âdemden beri hiç çekememiştir. Şimdi zahir uleması bu tip arif-i billahlara karşı hep cephe almışlar. Zamanın müftüsü de Seyyid nesimi böyle cephe almış. Bir tane böyle kendi elemanını göndermiş.
Onu tuzağa çekmiş. En başta demiş ki şeriatı muhalif, şeriatın dışında bir sohbet konuşma yapmayacaksın. Tamam demiş. Yaparsak demiş. Derimi yüzünden demiş o da. Ahitname yapmışlar. Neyse bir adamını göndermiş. Demiş ki kabirde sorguyu ruh mu çeker, ceset mi çeker? E o da demiş cesedin ne alakası var oğlum demiş. Ceset, toprak demiş. Cesetle alakası yok demiş. Tabi zahir ulemaya göre kabirde ruh ve ceset ikisi beraber sorguya muhatap oluyor. Tabi o ara ölen bir kimsenin üzerine göbek dilinin üstüne hardal tohumu koymuşlar. Gömmüşler. Gece tabuğu olmuş. Sorguya sual et çekilince vücuta tetirecek hardal tohumları dökülecek. Bir rivayete gece maynada Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri geliyor.
Evladım yanımıza gelmek mi istemiyorsun? Ne cederleşiyorsun deyince. Manem bir yumruk vuruyor kabristana. Neyse kabristan sallanıyor. Ayrıca suyun tabi bütün herkes meydana çıkıyor. Hesapta derisini yüzecekler. Bıçağı vuruyorlar. Bir rivayete bıçak kesmiyor. Bir rivayete kesilen yer tekrar birleşiyor. Bir türlü kesemiyorlar derisini. Sonra mübarek alıyor, besmeleyi çekiyor. Ensesinden kafasına doğru bıçağı çekiyor. Kendi derisini kendisi yüzüyor. Yaklaşık bir rivayete beş kilometre filan öyle gidiyor. Sonra vefat ediyor. Seyyid nesimi. Evet. Öyle aşıklar canlarıyla, mallarıyla, her şeylilerle Allâh’a feda olmuşlar. Mesnevi okumalarına kaldığımız yerden devam ediyoruz. Maşallahu kân sözünün tefsiri.
Konu başlı bu. Bunların hepsini söyledik ama Allâh inayetleri olmadıkça Allâh yolunda hiçiz hiç. Allâh’ın ve Allâh erlerinin inayetleri olmazsa melek bile olsa defteri kapkarıdır. Malum bu normalde baya beytler böyle nasihat noktasındaydı. Bir sufinin nasıl olması gerektiği ile alakalı nasihatler vardı. Bu nasihatlardan sonra Hazret-iPir diyor ki bunların hepsini söyledik. normalde bir sufinin nasıl olması gerektiği, bir mü’minin nasıl olması gerektiği, sufiliğin nasıl olması gerektiği ile alakalı malum mesnevi bu manada Kur’ân Sünnet tefsiridir. Bunların tabi bir olgun mü’min, bir olgunlaşacak olan, kemâle erecek olan bir mü’min nasıl olur? Bunları diyor söyledik hepsinde. Ama bunları biz söylerken Allâh’ın yardımı, Allâh’ın desteği, Cenâb-ı Hak’ın rahmeti, merhameti, bereketi olmazsa biz normalde bu yolda bir hiçiz. bizim bu noktada yapabileceğimiz şey belli, sınırlı.
Allâh’ın ve Allâh’ın erlerinin inayetleri olmazsa, melek bile olsa defteri kapkarıdır. Allâh birisine yardım etmezse veya Allâh dostları bir şeye himmet etmezse, çünkü Allâh erlerinin inayeti deyince bütün silsileyi meşayih girer işin içerisine. hep derim ya bir kimsenin şeyhi olacak, şeyhinin şeyhi, şeyhinin şeyhi, şeyhinin şeyhi bu Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine kadar gidecek. Sahih bir şekilde yalnız. On bin dolara yazılmış bir icâzet olmayacak öyle. Sahih bir şekilde olacak. Öyle sahih bir şekilde o silsilesi varsa o kimsenin, Onların tabi himmeti, onların bu manada duası, bu manada onların o son şeyhin üzerinde olur hepsi de. Onun son bütün o silsile ona tabiri caizse himmet ederler, ona desteklerler onu son şeyhi.
Bu böylece ne olmuş oluyor? Hazret-iPir de diyor ki Allâh erlerinin inayeti olmadıkça Cenâb-ı Hak’ın dostlarının onun üzerinde bir tecelliyatı, onun üzerinde bir himmetleri olmazsa bir şeyin olması yine mümkün değildir. Hatta diyor melek bile olsa defteri kapkaradır. buraya kadar Hazret-iPir hepsinde nasihatleri etti. Bundan sonra nefisle mücadeleyle yöntemlerini anlattı. Nefis ne yapar ne eder ne içer ne giyer nerede durur nerede durmaz bunların hepsini anlattı. Ama hidayet edecek olan Allâh. Bunun dışında bir hidayet edecek bir güç kuvvet yok. Allâh hidayet etmedikçe bir Allâh dostunun da bir peygamberin de onun üzerinde hükmü olmaz. Şimdi zaman zaman sufilerin bir kısım sufilerin böyle bir sapmaları oluyor.
Hidayet edici Allâh’tır. Allâh’ın dışında hidayet edeceği bir kurum kuruluş organ yoktur. Allâh’ın dışında hidayet edecek bir kuvvet de yoktur. Kasas 56. Ey Muhammed şüphesiz sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allâh dilediğini hidayete erdirir. O hidayete ereceklerini çok iyi bilir. hidayet edecek olan Allâh bir veli bir mürşid-i kâmil ne kadar neyi sohbet ederse etsin neyi konuşursa konuşsun o kendince kendi vazifesini yapıyor. Karşıdaki kimsenin algısı anlayışı kalbinin açıklığı o anlatılanları idrak etmesi bunlar o kimsenin dikkatiyle Allâh’ın lütfu arasında. O zaman o kimse Allâh lütfederse Allâh ikram ederse o hidayeti veya ilmi veya bilgi veya hikmeti kendi üzerinde alacak. Ama Allâh ona o kapıyı açmadıysa aralamadıysa taşı fırlatsan havaya kanatlanıp uçar mı uçmaz.
Gene geriye düşer taş taştır. Öyleyse o kimse ona yapılabilecek bir şey yok. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden Allâh’ın hidayeti olmadıktan sonra Cenab-ı Hakk’ın rahmeti bereketi olmadıktan sonra bir kimsenin bir şey yapması mümkün değil. O yüzden insan önce yaratıcısının olduğunu bilmeli, yaratıcısına iman etmeli, yaratıcısına karşı vazifelerini yerine getirmeli. zikirdir, tövbedir, hamptir, farzları yerine getirmektir, haramlardan uzak durmaktır. Bunları o kimse yerine getirmeli ve muhakkak ki o kimse Allâh’a daha yakın olmak için salihlerle beraber olmalı. Salihlerin yolunda olmalı ve salihlerin yolunda olursa o kimse kurtuluşa ercek. burada diyor melek bile olsa defteri kapkaradır diye meleklerin de kendi içlerinde faziletçe yüksek olanlarla faziletçe aşağı olanlar var.
Melekler de bir Cebrâîl aleyhisselamın faziletiyle cehennem zebanesi bir meleğin fazileti aynı değil. Cehennemin içindeki veya cehennemin etrafındaki melekler ile Arşala’nın meleklerinin fazileti aynı değil. Bunların hepsi de melek ama üzerlerinde tecelli eden nurları farklı farklı. Cehennem zebanesinin nuru farklı, Arşala’yı tutan meleklerin nuru farklı. Veyahut da birinci kat meleklerdeki meleklerin nurları farklı, ikinci katta farklı, üçte, dörtte, beşte, altıda, yedide farklı. Aynı şey cennette de. Cennetin birinci katındaki meleklerle beşinci, altıncı, yedinci katındaki melekler aynı. Fazilet açısından aynı değil nurları da farklı. Bakın bunların nurları da farklı. Bunların hepsi de Seyr-i Sülük konusu.
Bir Sufi bir derviş Allâh yolunda yürüdü eğer manevi olarak o yol yürüyorsa Seyr-i Sülük’te bunların hepsinin de tanımlar. meleklerin nurlarının farklı olduğunu bir kitapta okuyamazsınız. Renklerinin farklı olduğunu da okuyamazsınız. Onlar tefsir edenler bu tip şeyleri görmezler manevi olarak. Görmediklerinden melekse melek hepsi. Derler ki büyük melekler dört tane ondan sonra bir daha ilave ederler. On tane büyük melek var derler ama o meleklerin nurlarını meleklerin bu noktadaki nurlarını bilmezler. O yüzden melekler de kendi içlerinde faziletine göre sınıf sınıftır, derece derecedir. O yüzden Allâh’ın inayeti olmazsa meleklerin de normalde dereceleri değişmezdi. Cenâb-ı Hak Cebrâîl aleyhisselâm’a yüklemiş olduğu nuraniyet ile Azrail aleyhisselâm’ın üzerinde yüklemiş olduğu nuraniyet aynı değil.
Nasıl kimisini kimisinden üstün yarattık diyor ya, peygamberleri de birbirlerinden üstün yarattı.
Mü’minin Manevî Tesîri — «Tam Çıkaramaz Ama Tesir Alır Herkes»
En üstünü de kim? Hz. Muhammed Mustafa’yı yarattı. Bakın bunlar yaratılıştan seçilmiş olanlar, daha henüz daha ruhlar alemine gelmezden önce seçilmiş olanlar. Onları ilm-i ilâhîsinde seçmiş, Hz. Muhammed Mustafa’yı da tahtın en zirvesine oturtturmuş. Bu peygamber düşmanları kabul etse de etmezse de çatlasalar da patlasalar da son peygamber Hz. Muhammed Mustafa, ilk yaratılan ilk peygamber de o, son peygamber de o, o tahta oturuyor, onun tahtına erişebilecek, sallayabilecek, ırgalayabilecek hiçbir şey yok. 1880. beyin, ey Allâh! Ey ihsanı haccetler reva eden, sana karşı hiçbir kimsenin adını almak layık değil. Haccetlere reva eden, hacet istek demek, isteklere cevap veren, isteklere cevap veren.
Cenab-ı Pir burada artık Allâh’a münacaat ediyor. Bu Hazret-i Mevlânâ Celalettin Rum Hazretlerinin münacaatı, ey Allâh! Ey ihsanı haccetler reva eden, sana karşı hiçbir kimsenin adını almak layık değil. Mümin suresi âyet atmış, Rabbiniz şöyle dedi, bana dua edin ki duanızı kabul edeyim. Haccetlere cevap veren, isteklere cevap veren kimdir? Allâh’tır. Fâtihâ’da okuruz ya, اِيَّا كَنَا بُدُوَ اِيَّا كَنَا سْتَعِينَ Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz. Duamız Allâh’adır, isteğimiz Allâh’adır. İsteklerimize cevap verecek olan Allâh’tır. O yüzden Cenâb-ı Hak’tan istenir. Haccetlere, isteklere, dualara kabul edecek olan, onlara merhamet edecek olan Allâh’tır. Rızkı veren maddi manevi Allâh’tır.
O yüzden Allâh da bize uzak değildir. Yine Bakara âyet 186’da, ey Muhammed! Beni senden sorarlarsa, şüphesiz ki ben onlara çok yakınım. Bana dua edenin duasını dua ettiğinde kabul ederim. Bana dua edenin duasını dua ettiğinde kabul ederim. O zaman Cenâb-ı Hak bize bizden yakın, bize bizden yakın olunca, duamızı kabul ediyor. Hatta diyor ki, dua ettiğinde kabul ederim. Ve Müslim’de geçen hadîs-i şerîf var. Acele etmediği müddetçe her birinizin duasına icabet olunur. Ancak şöyle diyerek acele eden var. Ben Rabbime dua ettim, duamı kabul etmedi. O zaman hacetleri yerine getiren, istekleri yerine getiren, insanların ihtiyaçlarını gören, insanların ihtiyaçlarını gören ve herkese ne lazımsa veren, Cenâb-ı Hak’tır.
Cenâb-ı Hak’tan başkasından bir şey istenmez. Allâh’tan başka bir yere dua edilmez. Allâh’tan başka bir yere secde edilmez. Bizim secdemiz Allâh’adır, duamız Allâh’adır. Bizim yalvarışımız, yakarışımız Allâh’adır. Tövbemiz Allâh’adır. Suç işledik, günah işledik. Kendi nefsimizde ise Allâh’a tövbe ederiz. Birisiyle alakalı ise, birisine karşı bir hatamız olduysa gider ondan hellallık ister, ondan özür diler. Varsa bir zararımız, zararımızı öderiz. Ama tövbe bu manada kimedir? Allâh’adır. Ve Rabbim de insanların tövbelerini kabul eder. İnsanların dualarını kabul eder. İnsanların isteklerini, hacetlerini kabul eder. Böyle bir Allâh varken, böyle bir Allâh varken başkası zikredilmez. Böyle bir Allâh varken başkasına dua edilmez.
O yüzden Cenab-ı Pir diyor ki, sana karşı hiçbir kimsenin adını anmak layık değil. bizi maddi manevi rızıklandıran, dualarımıza icabet eden, bize nefesi veren, bizi yaratan ve bütün her şeyimizde en ince ayrıntısına kadar ilgilenen bir Allâh’a karşı başkasını zikretmek. Onun yanında başkasını övmek, ona karşı başka bir şey ifade etmek bu mümkün değil. Çünkü Allâh’ı zikir en büyük işti. Ve kim Allâh’ı zikrederse, Allâh da onu zikrediyordu. Âyet-i Kerîme’de, kim Allâh’ı zikrederse, Allâh da onu zikreder. Böyle olunca, bu Allâh’a karşı bir başkasının ismini okumak, bir başkasını anmak. bunda biraz da müşriklere söz var, Hazret-iPir’den. müşrikler, latı uzayı menatı anarlar, latı uzayı menatı Allâh’ı kendilerine vesile ederlerdi.
Allâh’a karşı bir başkasını anmak, Allâh’a karşı, Allâh böyle bütün her şeyini kulların önüne sermişken, başka bir yere yönelmek, başka bir yerden bir şey istemek bu mümkün değil. Allâh muhâfaza eylesin. Bu kadarcık irşad kudretini de sen bağışladın. Şimdiye kadar nice ayıplarımızı örtün. Bu nasihatlar ettik. İnsanların irşad olması için o bilgiyi veren sensin. Ve bize de irşad olunma bilgisini, kudretini, kuvvetini veren sensin. Şimdi aslında Arabi noktasından baktığımızda irşad eden de, edilen de o. Ama bu avam noktasından baktığımızda irşad olunan biziz. O zaman irşad eden kim? Allâh. Allâh bizi irşad ediyor. Allâh değişik vesilelerle, sebeplerle irşad ediyor. hatırlayın daha önce vahiy ile alakalı bir sohbet etmiştim.
Allâh nasıl üç şekilde vahiydiydi. Bir, arada melek görevlendiriyordu. Cebrâîl aleyhisselâm’ı peygamberlere vahiy ediyordu. İki, Allâh herhangi bir cisimden vahiy ediyordu. Musa’ya ağacın arkasından vahiy etti gibi, ateşin arkasından vahiy etti gibi. Bir de ne yapıyordu? Cenâb-ı Hak direkt kuluna vahiy ediyordu. İnsanlarla alakalı. Yoksa Allâh arıya da vahiy etti. Allâh balıya da vahiy etti. Yusuf aleyhisselâm’ı balık yuttu. Balıya dedi ki balık sakin ol, serin ol. Ona da vahiy etti. Ateşe de vahiy etti Cenâb-ı Hak. İbrahim aleyhisselâm’ı ateşe attılar. Dedi ki ateşe ateş, serin ol, selamet ol dedi. Allâh ateşe de vahiy etti. Allâh dilediğini dilediği şekilde vahiy eder. Kudret ona ait çünkü.
Allâh normalde Yahya’yı öldüreceklerdi. Allâh normalde Kaya’ya da vahiy etti. Kaya dedi ki ey Yahya gel bana sığın dedi. Yahya aleyhisselâm Kaya’ya doğru yürüdü. Kaya’ya içinden açılıverdi. Yahya aleyhisselâm içine girdi. Kafirlerdi Kaya’nın etrafında döndüler döndüler. Yahya’ya bir şey yapamadılar. Allâh Kaya’ya da vahiy eder. Allâh tabiri caizse bunu küçümsemek için söylemiyorum. Eşyanın hepsine vahiy eder. Bir bakmışsın eşya dillenir. Davut yolda yürüyordu. Jalluta karşı taş dile geldi. Taş dile gelir mi? Cenâb-ı Hak taştan vahye ediyor. Davuta. Dedi ki Davuta ey Davut beni al taşın birisi. Yürüdü biraz daha yürüyünce bir taş daha dile geldi. Dedi ki ey Davut beni de al. Yürüdü biraz daha bir taş daha dile geldi.
Dedi ki ey Davut beni de al. şu anda gazeliler böyle sapan taş atıyorlar ya böyle çevire çevire atıyorlar ya. O Davut’tan kalmadır. Bakın o Davut’tan kalmadır. Davut da böyle sapan şey de var. Davut o sapanı neden kullanıyor? Çobanlık yapıyor çünkü. Çobanlık yaparken o sapanla taş atarak da hayvanlarını yırtıcı hayvanlardan koruyor. Davut iyi sapan atıcı. Taşlar dile geldi. Taşlar dile gelirse Allâh’ın vahyidir o. Davut aleyhisselâm aldı taşları. Ne yaptı? O günün en büyük zırhlısı Jallut’u yendi. Neyle? Taşla. Taşla demir madeni veya bronz madeni veya çelik madeni delinir mi? Allâh isterse deler. Sen samimi ol yeter ki. Kudret verecek olan kuvvet verecek olan o. Sen ebabille bir orduyu yıkan Allâh.
Ebabillerle bildiğiniz ebabilin ağzındaki kum tanıdıklarıyla orduyu helak etti. Bizim Allâh’a olan inancımızı yenilememiz lazım. Bakın Allâh’a olan inancımızı yenilememiz lazım. Kudret onun kuvvet onun. Hazreti Ömer Efendimiz çıktı hutbedeydi. Bağırdı İran seferindeki askere. Ya sadece böyle dedi. Bütün herkes duydu. Bütün ashab duydu. Bütün askerler duydu. Hazreti Ömer’in Davut’un sesi hızla dağa doğru çekildi bütün ordu. Bütün ordu. Bu sefer Kisra’nın ordusu Bizans’la beraber Ova’da geldi. Saldırdılar, aldılar çembere. Savaşı kazandılar. Demek ki Allâh yuhay eder bir şekilde. Biz ona ilham deriz. Taşların dile gelmesi, ağacın dile gelmesi, toprağın dile gelmesi deriz. Değildir. Allâh’tır konuşan.
Dile gelen Allâh’tır. Onu dile getirir. Nasıl bize dile getiriyorsa, bildiğin et parçası. Koy dili hadi konuşsun burada. Konuşmaz. Konuşamaz. O zaman dilde değil keramet. Sen konuşmayı dilden görürsen yanarsın. Ya senin o sesi harçları çıkarttıran Allâh’tır. Ona mana veren Allâh’tır. Bakın ona mana veren de Allâh’tır. Seninle konuştuğun önemli değil. Önemli önemli değil. Geylan Hazretleri böyle demiş oğluna oğlum çık demiş kürsüye ben gelince kadar insanlara anlat. Neyse gitmiş o. Tabi oğlan hadîs âyet anlatıyor. Herkes öyle duruyor. Sonra mübarek geliyor. Selâmünaleyküm diyor. Herkes bir cezbe geçiriyor orada. Diyor ki baba Debit’ten beri âyet dedi hadîs okuyorum dedi. Hiç kimseye bir şey olmadı.
Sen selamünaleyküm dedin ortalık yıkıldı. Hatta diyor ki hakkınızı helal edin diyor. Evden diyor iki yumurta kırmışlar diyor. Yumurtaya takıldık diyor. Söylediği bu. Herkes kendinden geçiyor. Ona mana verecek olan Allâh. Onu tesirle edecek olan Allâh. O yüzden o kudret o irşad kudreti Allâh’a ait. Sen bir sürü süslü lafları diline sıralar. İnsanlara süslü laflar söylersin. Herkes dinliyormuş gibi yapar. Dışarı gider hiç kimsenin kafasında bir harf bile kalmaz. Ama öbür kü gelir selamünaleyküm aleyküm selâm der. Kelamı çok düzgün değildir. Lafızları tam çıkaramaz böyle.
Mürşid-i Kâmile Bağlanma Şartları — «Cenâb-ı Hak Gönlüne Onu Verir»
Ama ondan tesir alır herkes. Öbür küde oturur lan bu cahil adamı dinliyorlar. Bunu tesir ediyor biz dinlemiyorlar der. İhlasla alakalı. Allâh’ın o kimsenin üzerine vermiş olduğu maneviyatla alakalı. Cenâb-ı Hak’ın o kimseyi seçmesiyle alakalı. normalde o zaman bu irşad kudreti kime ait? Allâh’a ait. Allâh onu bahşedecek. Hem irşad olana bahşedecek hem irşad etmeye çalışana bahşedecek. Ve Hucurat âyet 7 ve 8. Allâh size imanı sevdirmiş, onu kalplerinize nakşetmiş. Ve size inkarı yoldan çıkmayı ve günahı çirkin göstermiştir. Allâh’ın lütuf ve nimetiyle doğru yolda olanlar bunlardır. Allâh her şeyi hakkıyla bilendir. Hüküm ve hikmet sahibidir. O yüzden kendi kendine ben iman ettim. Yok benim şöyle yaptım bunu böyle yaptım.
Böyle değil. Böyle değil. Cenâb-ı Hak Kur’ân’da perdenin gerisini anlatıyor. Allâh sizi imanı sevdirmiş, kalplerinize nakşetmiş. Ve size inkarı yoldan çıkmayı ve günahı çirkin göstermiş. Öbürküne de günah güzel görünüyor. O rakı balık ona çok tatlı geliyor. Vur patlasın, çal oynasın, hayatını yaşasın. Ona çok tatlı geliyor. Bir kısmına da imanı sevdiriyor. Ona iman etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Allâh’ı zikretmek, Allâh yolunda koşmak. Ona o tatlı geliyor. Cenâb-ı Hak onu sevdiriyor. Burada kulun cüzyıl iradesi yok diye düşünmeyin. O kimse Allâh’a yönelince Allâh onun yolunu açıyor. Kim bir adım yaklaşırsa Allâh ona on adım yaklaşıyor. Kim ona on adım yaklaşırsa Allâh ona yüz adım yaklaşıyor.
Yüz adım yaklaşıyorsa Allâh ona koşuyor. Sen ne tarafa döndün? Allâh’a döndün. Senin yolunu açıyor. Sen koştukça koşasın geliyor. Sen sevdikçe seversin geliyor. Zikrettikçe zikredesin geliyor. Dışarıda bu yolu beğenmeyen kimse çekiliyor. Bunlar kafayı yemiş diyor. Ya bu kadar da olmaz ki ya diyor. Veya hatta adamın eşi veya kadının eşi. onlar böyle mutatma. Vasat bir İslam, vasat bir Müslümanlık yaşıyorlar. Ya bu ne diyor sizin dersiniz bitmiyor, zikriniz bitmiyor, koşuşturmanız bitmiyor. Ona fazla geliyor bu. O ne yapacak? Cuma’dan cumaya kılacak, bakacak keyfine. namaz sanki cuma’dan cumaya farz kılındı. oruç sadece Ramazan’da Ramazan’a başka bir oruç yok. Bunun gibi ona o fazla geliyor. Böyle vasat bir İslami ailede, vasat bir Müslüman ailede doğup büyüdüyse senin yaptıkların ve hatta böyle kendince dini hayatına özen gösterenlerin yaptıkları onlara fazla geliyor.
Hatta nefret ediyor o kimse. Allâh affetsin. Nefret edersin küfre düşüyor tabi. İşin bir de bu tarafı var. Enteresan bir şey. Kimisine iman, İslam, Allâh yolunda koşturmak, Allâh’a zikir ona tatlı geliyor. Kimisine acı geliyor. Ama bu noktada sevdiren perdenin gerisinde kim? Allâh. Allâh ve ayıplarımızı örten, ayıplarımızı da örten kim? O da Cenâb-ı Hak. kasas âyet 16’da Musa aleyhisselâm diyor ya, Rabbim doğrusu ben kendime zulmettim, bağışla beni dedi. Allâh da Musa’nın duasını kabul edip bağışladı. Çünkü o çok affeden ve çok merhamet ederdi. O zaman normalde Cenâb-ı Hak günahları bağışlayan, tövbeleri kabul eden yine Hıcır suresi âyet 49’da da ey peygamber kullarıma benim son derece bağışlayıcı ve merhametli olduğumu söyle.
O zaman bu irşat yolunda yürürken biz hatalar da ettik, kusurlar da ettik, yanlışlıklar da yaptık. Biz bilerek veya bilmeyerek yapmış olduğumuz kusurlardan geri döndük, tövbe ettik. Cenâb-ı Hak da ne yaptı? Tövbelerimizi kabul etti ve bağışladı. Çünkü burada samimiyet var. Samimiyet var. birisi böyle bir telaş içerisinde koşarken birisinin ayağına bastı. Gönül arzu eder ki kimse kimsenin ayağına basmasın. Ama bastı. Samimiyet var. O kimse farkında değil. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri savaş meydanındayken, kırbacıyla bir sahabenin sırtına vurmuş. Savaş meydanında. E son nefes yakın. Demiş herkes hakkını helal etsin. Kimin alaca varsa da gelsin alsın. Sahabeden birisi çıkmış.
Demiş benim alacağım mı? Ne oldu? Demiş filanca savaşta benim sırtıma kırbacı geldi. Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz malının tamamını teklif etmiş. Kısası olacak ya. Demiş ki ne kadar malın varsa senin olsun. Kısastan vazgeç. Demiş yok. Sahâbeler ağlıyorlar, perişan ediyorlar kendilerini. O sahabeye gidiyorlar, yalvarıyorlar, yakıyorlar. Ne istiyorsan söyle diyorlar. Kısastan vazgeç. Vazgeçmem diyor sahâbe. Allâh Resûlü hasta. Üzerine su döküyorlar, ayıltıyorlar. Ondan sonra geliyor. sırtına kırbaç vuracak. Diyor ki benim sırtım çıplaktı o zaman. kısassa gömleğin üzerine vurulmayacak yani. Çıplaktı benim sırtım. Onun da çıplak olacak sırtı. Soyuyorlar Allâh Resulün sırtını sallallâhu aleyhi ve sellemin.
Kısası olacak sonuçta. Geliyor sonra sahâbe peygamberlik mührünü öpüyor. Diyor ki ben bu peygamberlik mührünü öpmek için bunu yaptım. Niyeti bu yani. Bu sefer Allâh Resûlü de dönüyor ona. Cennetlik birini görmek istiyorsanız buna bakın diyor. Peygamberlik mührünü öptü. Maneviyatta, seyri sülükta, işin sonuna doğru o kimse veli mürşid-i kâmil olacaksa o da peygamberlik mührünü öper. Öptürürler. O öptüğü zaman öpmesi onun zamanın kutbu olduğuna işarettir. Bu da size ayrı bir ölçü olarak kalsın. O yüzden Cenâb-ı Hak normalde kime hidayeti nasip ettiyse o doğru yoldadır. Ve bu hidayet böyle cebriyeye de kaderiyeye de düşmeden bunu böyle nasıl açıklayacağım diye söylüyorum. Yoksa bende açıklaması çok basit bunun.
Bende açıklaması ne? Ayağını sabit ede, nura gidenler hidayeterdi. Ayağını sabit ede, nara gidenler cehennemi boyladı. Bende basit bunun basitçesi böyle. Ama bunu böyle söyleyince herkes ya cebriyeye girecek ya kaderiye girecek. Allâh muhâfaza eylesin. Bir tarafına da şöyle denilebilir. Allâh’ın ne? Bana isteyen cebriyeye gitsin, isteyen kaderiye gitsin denilebilir. Yok ben öyle demiyorum. o bizim yine ayağını sabit edeki cüz irademizle alakalı. Ayağını sabit ede, cüz irademizle biz nereye gittik? Nur’a gittik. Cüz irademizle nur’a gidince hidayet nuruyla nurlandık. Ama bunu lütfeden, bunu ikram eden, bunu ihsan eden Cenâb-ı Hak. Yine kendimize bir paye çıkarmayalım, hiç olun, hiç diyor ya biz hiçliği seçelim. orada bunu normaldi Cenâb-ı Hak lütfetti.
O ihsan etti. Kendi nefsine paye çıkarmamadığına. Sufiler kendi nefslerine paye çıkarmazlar. Dışarıdan bunu görmeyen, anlamayan bunlar kaderiyeci olmuş. Veya bunlar cebriyeci olmuş der çıkarlar. Biz kendimizce bütün efal ve sıfatımızı Cenâb-ı Hak’a yükleriz. Allâh’tır çünkü bütün sıfatsal tecelliyat. Biz kendi üzerimizde kendimizden görmeyiz onu. Sufi üzerindeki lütfu, ikramı, ihsanı, üzerindeki rahmeti, hidayeti, bereketi, üzerindeki olumlu olan bütün herhangi bir şeyi kendinden bilirse helak olur. Sufiler bunları kendinden bilmezler. Allâh’ın lütfudur, ikramıdır, ihsanıdır. Cenâb-ı Hak’ın rahmetidir, bereketidir. Cenâb-ı Hak’ın katından inayetidir. Katından verdiği bir şeydir. Bizim bize bırakmış olsa biz nerelerde sabahlarız belli olmaz.
Bizi bize bırakmış olsa biz nefsimize de uyarız, heva hevesimize de uyarız, şeytana da uyarız. Biz her şeye uyarız. Bizde de nefis var. Hepimizde nefis var. Ama Cenâb-ı Hak’a biz dua ediyoruz, yalvarıyoruz. Ya Rabbi diyoruz Sen bizi ilmi ezelinde Muhammed’i yapmışsın. İlmi ezelinde kendimize bir bayet çıkarmıyoruz. İlmi ezelinde bizi Muhammed’i yapmışsın. Muhammed’i yapmakla kalmamışsın. Ahir zaman olarak göndermişsin. Onunla da kalmamışsın. Her tarafta loğum gibi, kirlilik, pislilik, her türlü mel’anet, her türlü zulüm, her türlü karanlık, her türlü cehalet, her türlü şeytaniyet, hayvaniyet, nefsaniyet. Kol gezerken bataklığın içinde gül misali bizi Muhammed’i yapmışsın. Olmadı kendini sevdirmişsin.
Olmadı kendine aşık etmişsin. Olmadı Muhammed’i Mustafa’ya dost etmişsin. Olmadı Muhammed’i Mustafa’ya dost olanlarla bizi dost etmişsin. Kendi dostlarınla dost etmişsin. Bizi gerçekten kemalet ehli olan bir yola sevk etmişsin. Bu senin lütfun, bu senin ikramın, bu senin ihsanın. Bu senin bize rahmetin, bu senin bize bereketin, bu senin bize lütfun, bu senin bize meccanın, ikramın. Bizim hiçbir şekilde çalışmamızla, gayretimizle, mücadelemizle biz ulaşabileceğimiz bir nokta, ulaşabileceğimiz bir hal değil bu. Ben kendi nefsim için söylüyorum bunu. Değil. Karanlıklardan aydınlığa çıkaracak olan Allâh’tır. Bataklıktan seni dağların o bahar bahçelerine çıkaracak olan Allâh’tır. Cehennemden kurtarıp cennet bahçesine seni koyacak olan Allâh’tır.
Cennet bahçesinde yaşatacak olan Allâh’tır. Cennet bahçesinde nimetlendirecek olan Allâh’tır. Allâh’ın lütfu, ikramı, ihsanı, merhametin olmadığı müddetçe sen zikrullahı da sevemezsin. Sen zikrullâh alakasında da duramazsın. Sen bir üstade gidip biat edemezsin.
«Sen Öldürensin, Dirilten de Sensin» — Mü’minin Tevhîd-i Ef’âl İdrâki
Bir üstade de bağlanamazsın. Cenâb-ı Hak gönlüne o muhabbeti koyacak olan O, hidayet nurunu koyacak olan O, zikrullâh nurunu kalbine yerleştirecek olan O, feraset nurunu kalbine koyup seni doğru yanlışı gösterecek olan O. Ondan başka tapılacak Allâh yok. Her şey yapan O. Öyle olunca… Hidayeti bahşeden, irşadı bahşeden, ikram eden de kim? Allâh. Ezelde bağışladığın irfan katrasını denizlerine ulaştır. Ezelde dediği Hz. Piri’nin ruhlar aleminden önce ruhlar alemi yakın alem çünkü. Uzak alem değil. Ezelde dediğinde, ruhlar aleminden önce, henüz daha ruhlar alemi yaratılmazdan önce, ben onu Arabice düşünüyorum, ayağını sabit ediyorum ona. Veya da nur-u Muhammediyenin içinde henüz daha hiçbir şey varlığa bürünmemişken, Allâh tanınmakla sevdi ve bir şey yarattı.
O yarattığı şey Allâh’ı zikretti, Allâh’ı hamd etti, teşbih etti, tenzi etti. Allâh bilmeklikten hoşnut oldu. Ve diğer şeyleri yarattı. O bir şey yaratıyor. O kendi ruhundan ve nurundan yarattı. Hz. Muhammed Mustafa’nın ruhu ve nuru. O yüzden varlığın tamamında onun ruhu ve nuru vardır. Hangi perdeye geçersen geç, hangi makama gidersen git, hangi makamda durursandır, seri sülükün neresinde olursan ol, neresinde olursan ol. Adım attığın her yerde, Muhammed Mustafa’nın sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti ve nuraniyeti vardır. Senin elinden tutup götürecek olan da gerçek manada odur. Sana mihmandarlık yapacak olan odur. Eğer senin seri sülükün zirveye doğru gidiyorsa, en son İsa aleyhisselâm, İsa aleyhisselamdan sonra Muhammed Mustafa’a sallallâhu aleyhi ve sellem girer devreye.
Ha, Üstad’ın hep yanındadır. O ayrı mesele. O delildir çünkü. Üstad delildir. Eğer o bir mürşid-i kâmil ise delildir. O mürşid-i kâmiller delilliklerine devam ederler. Ta ki sana mürşid-i kâmillik hırkası giydirilene kadar. Sana mürşid-i kâmillik hırkası ve tacı giydirildiğinde Üstad’ının işi biter. Ama sen edebi, adabı, terbiyeyi asla bırakmazsın. Üstad’ına hep hürmetle davranırsın. Bu ayrı bir meseledir. Ama Üstad bu manada bütün seri sülük noktasında delil hükmündedir. Hazret-iPir diyor ki, ezelde bağışladığın irfan katresi, irfan damlası. Biz bir irfan damlası, bu irfan damlasını denizlerine ulaştır. o irfan deryasına ulaştır. Sen ilmi ezelide, nur Muhammedinin içerisinde bir irfan damlası damlattın üzerimize. bir şey var ya, Hadîs-i Şerîf, Allâh kainatı karanlıkta yarattı.
Bütün her şeyi karanlıkta yarattı. Sonra onların üzerine nurunu saçtı. Saçtı nurunu. Bu işin zahir tarafı bakın, avam tarafı, kime o nurdan üzerine tecelli ettiyse o hidayeti buldu. Bu işin zahir tarafı, bu işin avam tarafı açıklamak için. Bu işin has-ül has tarafı ilm-i ilâhîde nur Muhammedinin içinde. Nur Muhammedinin içerisinde sana bir irfan damlası. Bu böyle şey gibidir. oradan örnek veriyorum ya ben size, bir tohum gibi küçücük bir tohum, küçücük minnacık hücre kadar. Bakın hücre kadar. Bunu görürseniz Allâh-u Alem herkes başka türlü görebilir. Senin kalbinin içerisine küçücük bir hücre kadar yerleştiriliyor kalbinin içine. Orada senin o manevi alemin içerisinde senin kalbine küçücük hücre gibi bir şey yerleştirildi.
İrfan tohumu, hidayet tohumu, arif-i billahlık tohumu küçücük bir şey. O sende büyük kocaman ağaç oluyor. Senin faziletine göre nereye kadar o ağaç saracak, nereye kadar gidecek, kaç kıtaya gidecek, kaç bölgeye gidecek Cenâb-ı Hak hepinize göstersin inşâallâh. Sarıyor böyle. Hazret-i Pîr diyor ki, o küçücük irfan katresi damlası var ya, onu diyor beni deryana ulaştır. o katreyi bana verdin, o katreyle beraber çünkü her zerre küllüne ulaşmak ister. Bir yağmur tanesini düşünün, dağın tepesine yağmur tanesi damlar, o yağmur tanesi orada durmaz. O geldiği yere gitmek ister. Ne yapar? Yağmur taneleri birbirleriyle buluşur, küçücük bir dere oluştur. Dereden ırmak oluşur, ırmak nereye doğru gider? Deryaya doğru koşar.
Sizler o küçücük yağmur taneleri gibisiniz. Bir dere oluştu, o dere ırmaya gidiyor. Irmak kim? Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem. O ırmak nereye koşuyor? Allâh’ın deryasına koşuyor. Uslat deryasına, irfan deryasına, hidayet deryasına, hikmet deryasına, arif-i billahlık deryasına koşuyor. O bilinmek ne istiyor? O yüzden bilinme deryasına koşuyor. Hikmetin sahibi o, hikmet deryasına koşuyor. Hazret-iPir diyor ki, o küçücük damla, irfan katremizi senin deryana ulaştır. Âmîn. o Nura ezel-i ilimde sahip olan kimse bu dünyada da o nurun üzerine gidiyor. Kim bunu gitmez? Hain olan. Kim gitmez? Vefasız olan. Kim gitmez? Allâh’ın vermiş olduğu nimetlere kör olan kimse Allâh’a sırtını dönüyor.
Allâh’a sırtını dönünce de Cenâb-ı Hak diyor ki bu nankör, Allâh nankörleri sevmez. Bu vefasız, Allâh vefasızları sevmez. Bu hain, Allâh hainleri sevmez. Bu kim? Bu Allâh’a sırtını döndü. Allâh diyor sırtını dönenleri sevmez, o da sırtını döner. Kendisini unutturur diyor. Kendisini unutturur. Allâh muhâfaza eylesin. Hazret-iPir diyor ki, tabri caizse, ya Rabbi bu ezel-i ilahili bağışladığın bu hidayet, ferahsat, hikmet nurunu senin ilm-i ilâhîne ulaştır. Âmîn. Çünkü o katre, o katre çok önemli. Hazret-iPir böyle katre demiş. Katre ne? Bir su damlası. Küçücük bir su damlası. Canımdaki bir katre ilimden ibarettir. Canımdaki bir katre ilimden ibarettir. Onu ten hevasından, ten toprağından kurtar.
Bu topraklar onu örtmeden, bu rüzgarlar onu kurutmadan önce. Sen helâs et. Âmîn. Kalbimize bahşettiğin ilminlediğini, sırrıma, ruhuma bahşelediğin ilminlediğini, heva ve hevesimize kurban etme. Âmîn. Kurban etmemize müsaade etme. Âmîn. İlahi ezelde bahşetin hidayetini, ferahsatini, zâti nurî tecellilerini hepimizin üzerine arttır Ya Rabbi. Âmîn. Hazret-iPir diyor ki, canımdaki bir katre ilimden ibarettir. Canımdaki bir katre, candak olan o katre ilimden ibarettir. Onu ten hevasına, ten toprağından kurtar. Ten hevası dedi hava. Şimdi, hava bir şey ne yapar? Kurutur mu? Kurutur. E toprağa düşse toprak da çürür mü? Çürür. Cenab-ı Hakk’a yalvarıyor. Verdiğin bu ilmi, rüzgara verdirip, heva hevesi mi uydurup, rüzgara verdirme, rüzgar kurutur.
Verdiğin bu ilmi, bizde arttır. Eğer toprağa düşerse çürür, yine bir işe yaramaz. Ve toprak onu örtmeden, rüzgarlar onu kurutmadan, sen onu iyiyle koru, muhafazıyla. Âmîn. Hazret-i Pîr Allâh’a yalvarmaya devam ediyor, münacaata devam ediyor. Gerçi rüzgarlar onu kurutsa, mahvetsi bile, sen onlardan tekrar kurtarmaya ve almaya kadirsin. Biz nefsimize uyduk, biz heva hevesimize uyduk, biz yanlışlıklara düştük. Biz kendimizi bile bile altını lağımı atar gibi kendimize altın olduğumuzu gözümüz köreldi, kendimizi lağımı attık. Allâh haram etti, biz gittik harama bulandık. Allâh namaz kılın dedi, biz gittik namazsızlığa daldık. Allâh oruç tutun dedi, biz gittik oruçsuzluğa daldık. Allâh beni zikredin dedi, biz kalktık onu unuttuk.
Biz nefsimize uyduk, heva hevesimize düştük, yanlışlığa düştük, nefsimize uyduk. Ya Rabbi sen bu nefsimize uymuşluğumuza bakma. Biz bunu normalde rüzgara verip bunu kurutsak da, toprağa verip bunu çürüçsek de, sen yeniden bunu bahşetmeye, yeniden bunu bize lütfetmeye, yeniden ikram etmeye kadirsin. Bize yeniden lütfet, yeniden ikram eyle, yeniden ihsan eyle, gönüllerimize yeniden ilham eyle, gönüllerimize yeniden feraset nuruyla nurlandır. Necm-43, şüphesiz ki güldüren de ağlatan da odur. Güldürecek olan da, ağlatacak olan da sensin. Necm-44, neşer çek olan da sensin. Yeşer çek olan da, kurutacak olan da sensin. Biz hata yapıp, hata yapıp, yanlışlık yapıp, eksikliğe ve noksanlığa düşersek, kalbimize ilham edip, o eksiklikten, o noksanlıktan kurtaracak olan da sensin.
Bizleri kurtar. Necm-44, öldüren de dirilten de odur. Biz kendi heva hevesimiz oyduk. O ilmin ledinliğinden gelen feraset ilmini boğduk. Biz heva ve hevesimiz oyduk. İlmin ledinliğinden gelen zikrullâh nurunu boğduk. Biz heva ve hevesimiz oyduk. Sen bize lütfettin, ikram ettin, ihsan ettin, mana perdelerini açtın, mürşid-i kâmiline ulaştırdın, pir efendilerle tanıştırdın, peygamberlerle tanıştırdın. Biz bunlara layık değildik. Sen göğün kapılarını açtın, hazinelerini gösterdin, cennetini gösterdin, cehenneminin vahşetini gösterdin. Sen bize kabri gösterdin, sen bize mahşeri gösterdin, hesabın çetinliğini gösterdin, melekleri gösterdin, melekleri tanıttın. Sen gayb aleminin kapılarını açtırdın, lef-i mahfuzu gösterdin, ilm-i ilâhî gösterdin, ruhlar alemini gösterdin.
Ama biz heva hevesimiz oyduk, biz nefsimiz oyduk, biz ne oldum delisi olduk. Biz kendi kendimize ucuba düştük, kibirliliğe düştük, nereye ne düştüysek düştük. Biz elimizdekini kaybettik.
Allâh’ın Vekîli Olma — «Senin Adın O Olur» Tasavvufî Tefsîr
Sen öldüren sensin, dirilten de sensin. Biz nefsimize uyduk, kendimizi o öldüren deryaya attık. Sen bizi dirilt ya Rabbi. Dirilten sensin, neş’ü neva edecek olan sensin. Nasıl bahar mevsiminde binlerce bitkiyi yeniden diriltiyorsan, bizim de gönlümüzü öyle dirilt ya Rabbi. Biz sonbaharda geldik, biz kışta geldik, biz baharı göremedik, biz yazı da göremedik. Bahar nedir bilemedik, yaz nedir bilemedik. Doğduğumuz günlerdeki çileden çileye geçtik, çileden çileye yürüdük. Bu hayatı biz sonbahar ve kış olarak yaşadık. Biz bahar nedir bilemedik. Ey merhametlilerin el merhametlisi. Son nefesimiz de dahi olsa bizi baharı yaşattın kullarından eyler. Âmîn. Bizim sevenimiz sensin, koruyanımız sensin, kollayanımız sensin.
Senden başka ilah tanımadık, senden başka Allâh tanımadık. Gönlümüze ne vahyettiyse, ne ilham ettiyse. Biz onu söyledik, onu söylemeye çalıştık. Hata yaptıysak, yanlış yaptıysak, eksik yaptıysak, ne olsan yaptıysak. Sen bize en güzel lafını affeyle ya Rabbi. Âmîn. Ölüm senin, hayat senin. Bizi ne ölümden korktuk, ne hayattan korktuk. Ne ölümü bakaraktan geri döndük, ne hayatı bakaraktan geri döndük. Sen neyi yaşatmak istiyorsan bizim önümüze koydun. Biz onu yaşadık. Senden gelen dedik, başımıza tacettik. Senden gelen dedik, gönlümüze sultan ettik. Senden gelen dedik, ayağımızı taşalsa da bakmadık. Senden gelen dedik, yolumuz dikenli de olsa bakmadık. Ey merhametlilerin en merhametlisi. Bizleri yeniden defalarca defalarca, cehvalarca dirilttiğin kullarından eyle.
Âmîn. Sen aşıklarını öldürmeyi huy edinmişsin. Güzellerin huyu bu. Sen bir can alır, binlerce can bahşedersin. Sen bu köhnemiş canımıza al. Bu günahlara girmiş olan canımıza al da bize yeniden tap taze yeni bir hayat bahşeyle. Âmîn. Sen istediğin gül bahçesini bozar, yeniden gül bahçesi yaparsın. İstediğin gülü kökler yerine yeniden yeni bir hayat bahşeyle. Yerine yeniden yeni bir gül bahçesi dikersin. Ey merhametlilerin en merhametlisi. Susuz kaldık, börtü böcek bizi çevirdi. Biz bilemedik, onlarla baş edemedik. Börtü böcek bizim yaprağımızı yedi. Bizim kendi dalımızı kuruttu. Bedenimize girdi, bedenimizi kuruttu. Sen bize yeniden bir beden bahşeyle de Biz o yeniden seni sevmenin, sana aşık olmanın, senin yolunda gitmenin zevkini bizlere tattır ya Rabbi.
Âmîn. Sen istediğine istediğin yerde istediğin gibi verirsin. Sen istediğini istediğin anda istediğin yerde virane edersin, harabet edersin. Sen istediğini istediğin yerde şahane bir hayat kurarsın. Cennet bile ona döner, kıpta ile bakar. Sen o kıpta ile bakılacak bizlere hayatını sun ya Rabbi. Âmîn. Havaya giden yahut yere dökülen katıra senin kudret hazinenden nasıl kaçabilir? Nasıl kaçabiliriz ki senin kudretin, kuvvetin her yanımızı sarmışkan? Bizim gidecek sığınacak bir yerimiz mi var ki göklerin de nuru yerin de nuru senken? Ve gökleri ve yeri mülkiyetini alıp da onları sevk ve idare eden senksiken? Yerin de göğün de Rabbi senken? Biz kimiz ki hiçten başka? Bizim kalkıp da kaçabileceğimiz bir yer yok.
Yine senden sana kaçarız, yine senden sana koşarız, yine senden sana sığınırız. Senden başka gidecek kapı, senden başka sığınacak kapı, senden başka yalvaracak bir kapı yok. Tanımadık da zaten, bilmedik. Her döndük seni gördük, her döndük seni bulduk. Her baktık seni bulduk, nefsimize uyduk. Senin gözünün içine baka baka heva ve hevesimize kurban olduk. Ama senden başka bir kapının da olmadığını biliyoruz. var ya bir kul günah işledi, döndü tövbe etti. Allâh dedi ki, Rabbim kendisini affedecek olan ilahını Rabbini tanıdı o kul, affettim dedi. Yine o kul günah işledi, yine döndü tövbe etti. Allâh dedi ki kendisini affedecek olan Rabbisini hatırladı affettim dedi. Kul yine günah işledi, yine kul döndü tövbe etti.
Allâh dedi ki Rabbisini hatırladı, affedecek olanı hatırladı, affettim dedi. o kul bizleriz ya Rabbi. Sen tövbemizi kabul ettin, affettin, biz yine günaha girdik. Döndük, tövbe ettik, biz yine günaha girdik. Döndük, tövbe ettik, biz yine günaha girdik. Ve hep böyle bu ne yazık ki böyle devam etti. Ama yeniden bizi ihya edecek olan, yeniden bizi ayağa kaldıracak olan sensin. Senin bu kudret denizinin, senin bu kudret perdenin dışında bir şey mümkün değil. Bunun dışı da yok zaten ki. O yüzden biz ne tarafa dönersek dönelim, dönüşümüz sana. Yok olsa yahut yokluğun yüz kat dibine girse bile sen onu çağırınca başına ayak yapıp koşar. Biz yok olsak, bu beden yok olsa, bu can yok olsa ve yokluk alemine atılsa, o yokluk aleminde o yokluğu yaşasa, yoklukta fena olsa, yoklukta fena olup izi, ismi dahi kalmasa, o karanlık yoklukta izi ve ismi, nefesi dahi kalmasa ve o yokluk aleminde hiçbir şey yokmuşçasına dursa, sen hitap etsen, sen lütfetsen, sen ikram etsen, sen bizim ismimizi ansan, başlar ayak olur, ayaklar baş olur.
Her şey yeniden ihya olur, yeniden sana koşulur. Sen istersen yokluğun indirin, dibine at. Biz senin kullarınız. Sen çağırınca yokluğun dibinden yeniden dirilir, koşar geliriz. Yüz binlerce zıt zıddını mahveder, sonra senin emrin yine onları varlık alemine getirir. Aman Ya Rabbi, her an yokluk aleminden varlık alemine katar katar, yüz binlerce kervan gelip durmadan. Hep zıt zıddını yok ediyor, kadın erkeği yok ediyor, erkek kadını yok ediyor, zıt zıddını yok ediyor, karanlık aydınlığı yok ediyor, aydınlık karanlığı yok ediyor, zıt zıddını yok ediyor, iyilik kötülüğü yok ediyor, kötülük iyiliği yok ediyor, siyah beyazı beyaz siyahı yok ediyor, zalimler masumları yok ediyor, masumların masumlukları zalimleri yok ediyor.
Bu bütün zıtlıkları yok ederken, bir bakıyorsunuz su ateşi söndürüyor, ateş suyu kaynatıyor, buhar ediyor, yok ediyor. Ve bir şey yok olmuş olarak gözümüzde görünürken Cenâb-ı Hak onu tekrar varlık alemine sürüyor. Buharlaşmış olan su yine öbür taraftan ne oluyor? Yağmur oluyor, kar oluyor, yeniden geliyor, önümüze geliyor. Kötülük her şeye hakim olmuşken bir iyilik nüvesi oradan çıkıyor, kötülüğü yeniyor, kötülük yerle yeksan oluyor. Kötülük yerle yeksan olmuşken o kimse hevâ-hevesine uyuyor, gidiyor küçücük bir kötülük istiyor, bundan bir şey olmaz diyor, o küçücük kötülük o kimsede büyüyor, iyiliği yerle yeksan ediyor. Sağlıklı bir vücut, küçücük bir hücre, küçücük bir hastalık ona giriyor, bütün vücudu yok ediyor, vücudu sarıyor.
Ama onun pânzehri gibi olan şifası küçücük bir şey, küçücük bir hap veriyor bir doktor, o hapı yutuyor o kimse, o küçücük hap onun vücudundaki rahatsızlıkları yok ediyor. Zıtlar zıtları mahvediyor. Bu taa varlığın başlangıcından beri zıtlar zıtları mahvetmedi. Ve her mahvolulan yok olan bir zıt yine Cenab-ı Hakk’ın kudret ve kuvvetiyle yine varlık alemine gidiyor. Bakıyorsunuz kötülük hiç yok olmuyor, bakıyorsunuz iyilik hiç yok olmuyor, bakıyorsunuz ateş hiç yok olmuyor, su hiç yok olmuyor. Her şey bu varlık denizin içerisinde videvirden daime devam ediyor. Ve her gün o yokluk alemine katar katar varlık alemine bir sürü suretler geçiyor. Böyle o varlık alemine doğru yürünen bir yol görünse siz o yolun en zirve noktasına çıksanız, baksanız oradan suretlere bürülmüş birçok varlığı göreceksiniz.
Ve geriye doğru baktığınızda evet yokluktan geliyor. Bu işin en ilginç noktası her an oluyor. Bir an yok ki yokluk aleminden varlık alemine bir şey çıkmamış olsun. Zamanın en küçük bir birimi olarak düşünün o en küçük biriminden o yokluktan bu kapı diyelim kapının öbür tarafı yokluk olsun. Bu kapıdan zamanın en küçük biriminden yüz binler değil milyonlar değil milyarlar değil sayısız varlık sureti geçiyor. Tanıdıklarınız oluyor tanımadıklarınız oluyor ama her on o varlık deryasına habire sizin bizim hepimizin bütün varlığın sureti geçiyor. Ve o varlık sureti yürürken bir kapı daha var orada her şeyin yok olduğunu görüyorsunuz. Var olan her şey burada varlığa bürünen her şey orada yokluğa bürünüyor tekrar.
Ve buna kudret kuvvet yetiştirmek buna nefes yetiştirmek buna bir şey yetiştirmek herhangi bir şey yetiştirmek mümkün değil gayri akil bir şey. Mümkün değil gayri akil bir şey. Cenâb-ı Hak bunu kudret ve kuvvetiyle her an yapmakta. Kaşır 24 o yaratan yoktan var eden yarattıklarını şekillendiren Allâh’tır. En güzel isimler onundur. Göklerde ve yerde olan her şey onu tenzih ve tesbih eden o her şeye galiptir. Hüküm ve hikmet sahibidir. Bu haşr süresi 22,23,24 önemli surelerden birisi biliyorsunuz. Bu konuda hadîs-i şerîf var Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ya kim sabahladığında üç kere bu haşr süresini bu üç ayeti okursa kim akşamladığında da bu üç ayeti okursa diyor ona Cenâb-ı Hak 70.000 melekle onu korur kollar. 70.000 melek onu vekili olur diyor.
Haşr 59/22-24: «O, Allâh’tır ki Lâ İlâhe İllâ Hu» — Esmâ-i Hüsnâ Tedrîsi
Haşr süresinin son üç ayeti 22,23,24. İçinde ismi azam barındıran enteresan ayetlerden birisi. o böyle her şey yoktan var eden yarattıkları o böyle… Bu vakıf binası yok bilin burayı. Böyle bir vakıf binası yapmaya kalksak bize önce ne lazım? Önce jeoloji mühendisi lazım. Deprem bölgesi ya Bursa. Jeoloji mühendisi lazım biz buraya büyük bir yatırım yapacağız böyle bir bina yapacağız burası deprem fay hattında mı değil mi? Jeoloji mühendisi lazım biz buraya büyük bir yatırım yapacağız böyle bir bina yapacağız burası deprem fay hattında mı değil mi? Önce ona bakacağız. Ardından toprağın sağlamlığına bakacağız. sağlam toprak mı? toprağı sağlamsa, zemini sağlamsa buraya bina yapma kurulur. İnsan da aynıdır.
İnsan sağlamsa, zemini özü sağlamsa onun üzerine bina kurulur. Ondan sonra ne lazım bize? Bir mimari lazımsa bize bir mimar lazım. O mimar gelecek bizden neyi istiyorsun biz diyeceğiz ki böyle böyle bunları bunları istiyoruz. Dışsal bir mimari özellik çizecek bize öyle değil mi? Ardından o mimar özelliğine göre ne lazım bize? İnşaat mühendisi lazım. Hesaplayacak, kitaplayacak nereye ne konacak onları koyacak. Statik mühendisi lazım değil mi? Demirini betonuna yayılacak. Elektrik mühendisi lazım nereden ne geçecek elektrikler. Başka pis su, temiz su, havalandırma, ısıtma, soğutma. Bakın ne kadar mühendisi lazım ya değil mi? Daha yolun başındayız. Ardından binanın kabası bitti bilmem nesi bitti.
Şuraya şur lazım buraya bu lazım. İç mimar lazım. Bir de bakın burada süsleme sanatları da var değil mi? Bir de o ne olacak? Süslenecek, boya lazım, süsleme sanatçısı lazım. Ne diyorlar onlar? Cafer ne diyorsunuz onlara? Bu süslemeleri yapanları. Hatta yazıyor. Nakkaş. Nakkaş diyen kalmamıştır zaten şimdiden değil mi? Yok. Nakkaş nakşeden. Neyi nakşediyor acaba? Hayalini mi nakşediyor? Evet bu süsleme sanatını yapmak için, nakşediyor. Evet bu süsleme sanatını yapacaksa bir de hayal lazım ona. Bir de düzgün hayal lazım. Süsleme yapacak çünkü. Ne yaptırıyorlar tekstilciler? Desen çizdiriyorlar. Ünal desen ne yaptırıyorsunuz? Model çizdiriyorsunuz. Modelistlerin var değil mi? Onlar kendi kendilerine hayal ediyorlar değil mi model?
Hayal ediyorlar. Hayal satıyorlar. Allâh razı olsun. Modelist var hayal satıyor. Bir de hayali kuvvetli hayal satan birisi lazım. Boyalar lazım, malzemeler lazım, lazım da lazım, lazım da lazım. Oysa biz bunu yaparken belli bir ilimle yapıyoruz. Öyle değil mi? Kendimizce yeteri kadar bir ilim var. O ilimle düşündük şimdi. Bir de böyle dogmatik işte buraya bu lazım, buraya bu lazım değil. İlimle bahsettik. normalde bir inşaatla ilgilenen veya bir mimara desek ki ya böyle bir şey yapacaksa bizim önümüzde o kadar çok şey koyar ki. Biz yapmaktan vazgeçeriz ya. Nerede mimar? Böyle bir şeyin çalışması ne kadar sürer? Komplesi. Kağıdın üzerine dökeceğiz. Şurası iki tane yer ya değil mi? Bir ay. İyi bir ekip olursa.
İyi bir ekip dedin kaç kişiden kuruluyor? Dinlerken yorulduk be. Sırılamı doğru mu benim? Evet. Ama Cenâb-ı Hak öyle değil. O yoktan var ediyor ya bütün mühendislikleri kendi zatında toplamış. Yoruluktan varlığı çıkaracağı zaman ilk önce takdir ediyor onu. Bakın bu sıralama da önemli. diyor o yaratan yoktan var eden, yarattıklarını şekillendiren Allâh’ın adını. Yaratanı şekillendiren Allâh’tır. Göklerde ve yerde ne varsa her şey onu tenzih eder. O zaman önce Cenâb-ı Hak için ne yapıyor Cenâb-ı Hak? Bir şeyi yaratmaya takdir ediyor. Ben böyle yavaş yavaş anlatacağım. Böyle Allâh katında yavaş değil bu işte. düşündüm, takdir ettim, böyle bir şey yok. Ben böyle herhalde anlatmak özürlü olduğumdan dolayı böyle uzun uzun anlatacağım.
Önce yokluktan varlığı, yokluktan, yokluktan varlığı çıkaran her şeyi önce evvela takdir ediyor. Onu takdir etti. Sonra o takdire uygun bir şekilde yaratmaya başladı. Yarattı, takdire uygun bir şekilde. Ondan sonra takdire uygun bir şekilde yaratılana şekil verdi. onu bir şekle büründürdü. Onu bir varlığa büründürdü. ortada bir şekil var artık. Önce takdir etti, takdir ettiğinde bir şey yok da. Ondan sonra onu yarattı. Varlık alemine sürdü. Yarattığı anda ona şekil de verdi. Yarattığı anda. Bu o kadar çok hızlı ki bunu dünya noktasında zaman olarak bunu zamana atfetmek, bunu ölçmek biçmek mümkün değil. Bu mümkün değil. Bakın tekrar söylüyorum bu mümkün değil. takdir, yaratma, şekil verme bunu böyle zamansal açısından düşündüğünüzde bu mümkün değil.
Bakın bu mümkün değil. Ama Cenâb-ı Hak yokluktan her an. Bakın yokluktan her an. sizin suretleriniz, benim suretim, bütün varlığın sureti şu kapıda yokluğa büründü. Her an bu. Her an. Biz henüz burada sohbet ederken dahi biz her an bizi burada yokluk kapısından gidiyoruz biz. Komple bütün varlık o yokluk kapısında gidiyor. Her an buradan varlık kapısından tekrar giriyor. Ve hiçbir şey aynısı değil. Benzeri. Benzeri. Tabiri caizse bir Mustafa Özbağ bu kapıdan daha girerken bir Mustafa Özbağ o kapıdan çıkıyor. Bakın bir Mustafa Özbağ buradan kapıdan girerken bir Mustafa Özbağ buradan kapıdan çıkıyor. Bakın bir Mustafa Özbağ buradan kapıdan girerken bir Mustafa Özbağ buradan kapıdan çıkıyor. Ama bunu zamanın en küçük birimi olarak düşünün.
O bütün kainatı böyle yoktan var ediyor. Yeniden var ediyor. Bütün her şeyin, senin hücreni damarlarını her şeyini, bütün varlığı düşünün. Öyle bir kudret, öyle bir kuvvet. O yüzden o yoktan var eden ismine el-bari ismi eşsiz bir şekilde her şeyi yaratan. O yoktan var ettiklerini benzersiz bir şekilde tasvir eden, şekil vermek el-müsavvir ismi şerifi. Böyle olunca o yaratma hâlik, o da el-hâlik ismi şerifi yaratmak. O el-bari ismi şerifi, o el-müsavvir ismi şerifi ve Cenâb-ı Hak’ın bütün sıfatları hiçbir an yok ki tecelli etmesin. Bütün varlığın üzerinde. Hazreti Pirda böylece bir şey yapar. O her an yokluk âleminden varlık âlemine katar katar yüz binlerce kervan gelip durmakta diyor. Rabbim bu her zaman yokluğun altında bir şey yok.
O her an yokluk âleminden varlık âlemine katar katar yüz binlerce kervan gelip durmakta diyor. Rabbim bizi onları görenlerden eylesin. Bu geceyi Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin Uhud’da yapmış olduğu dua ile kapatmayı niyet ettim inşâallâh. Rabbim cümlemizi onun duasına nail olanlardan eylesin. Allâh’ım bütün hamd sanadır. Senin yaydığını dürecek, senin dürdünü yayacak, senin hidayet verdiğini saptıracak, senin sapıklıkta bıraktığına hidayet verecek, senin vermediğini verecek, senin verdiğini engelleyecek, senin uzaklaştırdığını yaklaştıracak, senin yaklaştırdığını uzaklaştıracak yoktur.
Mesnevî 1890. Beyt’ten Devam: «Hele Her Gece Bütün Ruhlar Uçsuz Bucaksız Denizde Batar»
Allâh’ım bize bereketlerini, rahmetini, lütfunu ve rızkımızı yay. Allâh’ım senden sona ermeyecek ve değişmeyecek devamlı nimetlerini dilerim. Allâh’ım ihtiyaç gününde senden nimet, korku gününde emniyet dilerim. Allâh’ım verdiğinin kötülüğünden, vermediğinin kötülüğünden sana sığınırım. Allâh’ım bize imanı sevdir ve onu kalbimizde ziynet kıl. Bize küfrü, günahları ve isyanı çirkin göster. Bizi rüşte erenlerden kıl. Allâh’ım bizleri Müslümanlar olarak öldür. Müslümanlar olarak diril. Fitneye düşmeyen ve rüsvay olmayan salihlere kat. Allâh’ım elçilerini yalanlayan, senin yolundan alıkoyan kafirleri kahret. Azabını onların üzerine kıl. Allâh’ım ey gerçek ilah, kendilerine kitap verilen kafirleri kahreyle.
Ey cümayen! Allâh gecenizi hayır eylesin. Haklarınızı helal edin. Önümüzdeki cümatesi Maulun Berat kandili. Allâh izin verirse yine her zamanki salonumuzda Berat kandili icra edeceğiz. Allâh izin verirse iftarı orada yapacağız inşâallâh. Allâh gecenizi hayırlı eylesin. El-Fâtihâ’man selametle. Âmîn. Önümüzdeki hafta yokuz.
Kaynakça ve Referanslar
- İnsanın Üstün Yaratılışı: «velekad kerremnâ benî Âdeme» (Andolsun ki insanoğlunu kerîm kıldık) — İsrâ 17/70; Tîn 95/4 (en güzel sûrette); Bakara 2/30 (halîfe); Hicr 15/29 (rûhumdan üfledim); Hz. Muhammed Mustafâ’nın üstünlüğü — Ahzâb 33/40; Buhârî, Enbiyâ 48; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 144 (2278); modern okuma — Bediuzzaman, Sözler 23. Söz; «en üstün insan-Allâh’ın halîfesi» — İmâm Rabbânî, Mektûbât 1. cilt 121.
- Mü’minin Manevî Tesîri: «velîlerin tesîri» — Hadîs «inne’l-mü’mine yû’tî nûru’llâh» — Tirmizî, Tefsîr (Hicr 75) (3127); «velîlerin görünmez tesîri» — İbn Atâullah, el-Hikem; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; modern okuma — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu; «kalp ferâseti» — Beyhakî, Şu’abu’l-Îmân 5/350.
- Mürşid-i Kâmile Bağlanma Şartları: «vâ’btegû ileyhi’l-vesîle» (Mâ’ide 5/35); «kûnû maa’s-sâdıkîn» (Tevbe 9/119); «mürşid-i kâmilin Allâh tarafından gönderilmesi» — Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; «manevî bağ-Cenâb-ı Hak’ın gönlüne koyması» — İmâm Rabbânî, Mektûbât; modern intisâb — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu, Musâhabe.
- Tevhîd-i Ef’âl («Sen Öldürensin, Dirilten de Sensin»): «hüve yühyî ve yümît» (Bakara 2/258; Yûnus 10/56; Hac 22/66); «Allâh ol-mez, hayât ile mevti yarattı» — Eş’arî, el-Lüma; Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd; «tevhîd-i ef’âl» — İbn Atâullah, el-Hikem; modern kelâm — Mehmet S. Aydın, Din Felsefesi; «mü’minin tevhîd-i ef’âl idrâki» — İmâm Rabbânî, Mektûbât.
- Allâh’ın Vekîli Olma («Senin Adın O Olur»): «velîler Allâh’ın vekîli» — sufî tâbiri (mecâzî); «Allâh’ın halîfesi» — Bakara 2/30; Sa’d 38/26; «hâtemu’l-velâye» tartışması — İbn Arabî, Fütûhât; İmâm Rabbânî, Mektûbât 1. cilt 233. mektûb; modern okuma — Mahmud Erol Kılıç, Sûfî ve Şiir.
- Haşr 59/22-24 — Allâh’ın Üç İsmi: «hüve’llâhu’llezî lâ ilâhe illâ hû, âlimu’l-ğaybi ve’ş-şehâdeti, hüve’r-Rahmânu’r-Rahîm» (Haşr 59/22); «hüve’llâhu’llezî lâ ilâhe illâ hû, el-Melikü’l-Kuddûsü’s-Selâmu’l-Mü’minü’l-Müheyminü’l-Azîzü’l-Cebbâru’l-Mütekebbir» (Haşr 59/23); «hüve’llâhu’l-Hâlikü’l-Bâri’u’l-Musavvir, lehû’l-esmâü’l-husnâ» (Haşr 59/24); Taberî, Câmiu’l-Beyân 28/55; İbn Kesîr, Tefsîr 8/58; Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb 29/278; Esmâ-i Hüsnâ — Tirmizî, Daavât 82-83 (3506-3507); İbn Mâce, Duâ 10 (3860); modern Esmâ tatbîki — İmâm Gazzâlî, el-Maksadü’l-Esnâ; İbn Atâullah, Miftâhu’l-Felâh.
- Mesnevî 1890. Beyt: «Bütün Ruhlar Uçsuz Bucaksız Denizde Batar»: Mevlânâ, Mesnevî, 1. Defter, 1890. beyit civarı; «manevî derya» mecâzı — Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; «hiçlik deryâsında yok olma» — sufî fenâ teorisi — Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; modern okuma — Mahmud Erol Kılıç, Sûfî ve Şiir.
- Karabaş Silsilesi ve Mesnevî-Esmâ Tedrîsi: Mustafa Özbağ Efendi silsilesi — Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; Çorumlu Hacı Mustafâ Anvarî → Nevşehirli Abdullâh Gürbüz → Hacı Haydar → Hacı Bekir Baba → Mustafâ Özbağ Efendi silsilesi — İrşâd Dergisi hâtırâtı; modern Karabaş tedrîsi — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Fenâ, Mürşid, Zikir, Tevhîd, İhsân, Sünnet, Şeyh, Halife. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı