25 Mayıs 2013 Tarihli Sohbet
İslam’ın ilk iki yüzyılı boyunca dindarlığın gelişiminde çok önemli bir
çatışma “Dünyayı kabul eden ve reddedenler arasında savaştı.” (Max Weber)
İslam dinin kaynakları Kur’an ve Hazreti Muhammed’in örneği sünnet hem bu dünyalık hem de öte dünyalık yorumlara uygun düşüyor. Kur’an Müslümanlara bu dünyayı bırakıp bakışlarını öte dünyaya çevirmeye çağıran zühtten yana pek çok ayet veriyor. Bir o kadar da inanları dünyalık işler bataklığına atan ayetler de mevcud. Dünyayı benimseyen eğilimlerin yakın imparatorluğu kurtulmasıyla hız kazandığı açıktır. doğuda bir İmparatorluğun temeli olan fetihlerin yer yüzünde İslam’ın üstünlüğünü sağlamak (cihad) dini görevini çoğu Müslüman bu tür askeri eylemleri yer yüzündeki meşru kurtulma etkinliği olarak görüyorlardı. (Emile Tyan)
Topluluğun birliği ve dünyadaki üstünlüğü için duyulan kaygı siyası alanında dünyacı fikirlerin egemenliğini sağlıyordu. Benzer süreç iktisadi alanda da etkindi. Adım adım ve büyük bir karşıtlıkla birlikte dünyacı bir iktisadi ahlak kural koyucu oldu. (Muhammed İbrahim- Kapital and İslam)
Toplumda dışa-zahir, içe-batın üstün kılınmıştı. Tüm bunlara tepki olarak dünyayı ret, zühd eğilimleri ortaya çıktı. Zühd, tanrı ile özel bir ilişki kurmak için tekil Müslümanın çabasını öne çıkaran dini bir tutumdu.
Dünyayı benimseyenlerle reddedenler arasındaki çatışma doruğa çıktı. Dünyacılar topluluğa hukuk kurallarının son ayrıntılarını koyarken retçiler (zühd ehli) olanlar Allah’a tam güven, tevekkül öğretisiyle zahidliği doruğa taşıyordu. Kindberg dünya malını reddetmenin İslam’da her zaman ana akım olduğunu, mal ve servet kayıran hadislerin ancak burjuvazinin yükselen iktisadi gücüne bir ödül olarak çıktığını söyler. Sevgili Peygamberimizin bir hadisinin tam zamanı, belki bazılarına ders olur: “Kim bize memur olursa kendisine bir zevce edinsin, bir yardımcı edinsin, meskeni yoksa devlet imkanlarını kullanarak bir mesken edinsin. Kim bunun dışında bir şey edinirse bu kimse haindir, hırsızdır.” (Ebu Davud)
Tasavvuf, bireycil dünya, dışlayıcı dindarlık ile topluma yönelik dindarlık arasındaki uçurumu birleştiren bir dindarlık biçimi olarak bu bunalımlı ortamda çıktı. Bu düşüncenin kurumsal ilişkisi birkaç yüzyıl sürmüş doğruya ancak İbnu’l Arabî’nin düşüncesi ile ulaşmıştır. Dünyeviliğin olumlu değerlendirilmesi zahitliğe, tevekküle ağır bir darbe indirdi. Çoğunlukla kazançlı işlerde çalışan sufiler iktisadi etkinlik reddini genellikle onamıyordu.
Bir net: Tasavvufun izleyicilerine İslam dininde hiçbir zaman sufi denmez, bir tür nezaketsizlik sayılır bu. Çünkü sufi hedefe varmış ve yüce özdeşlik
durumunu kazanmış kişidir. Sufi yolun izleyicilerine fakir veya mutasavvıf ya da derviş denir. (Seyyid Hüseyin Nasr)
Tasavvuf zühdü özümseyerek etkin olan zahitlik hareketini evcilleştirdi. Sufi dindarlığı evcil olan bireyciliğin çekici gücü yüzünden gittikçe yüksek sayıda ehli cemaatin özellikle din bilginlerinin hoşuna gidiyordu. Sufizmin toplumsal görevi, toplumsal yaşamın bütün düzeylerine sufi düşünce ve adetlerini aşılamaktı. Bu görev de tarikatın orta çıkışını sağladı. Tarikatın gibi medresenin yükselişinin de ulema arasında bu dünyalığa tepki veren kişilikler de vardı. İbn Teymiye ve Mehmed Birgivî gibi. O halde tasavvufun temelindeki bu İslami zühd hareketinin daha başlangıçta siyasal otoriteye karşı dolaylı bir tavır alış olduğunu söyleyebiliriz. Siyasal otoritelerle temastan alabildiğince kaçınan zahidler bunun en iyi göstergesidir. Siyasal otorite sufi çevrelerle bağlantı kurarken daha çok onların toplum içindeki nüfuslarından yararlanmayı onlar aracılığıyla kendine meşruiyet sağlamayı gözetmişlerdir. Nitekim pek çok sultan, vezir veya siyasetçinin sadece bir tek şeyhe değil; birden fazla şeyhe intisap etmesi bunun kanıtı değil midir?
Sonuç olarak bir yanda dünyayı reddeden zühd diğer yandan dünya ile
barışık İslami eğilimler.
Soru: Karabaş-ı Veli Tekkesi ve Mustafa Özbağ bu sıralamanın neresinde? Bizlere öneriniz nedir? Sizce hangisi doğru? Yoksa Ahmed Karamustafa’nın dediği gibi dinler tarihinde hiçbir şey uç değil mi?
Bu, tarih boyunca sadece İslam dininin problemi olmamış yani Muhammedî noktada problem olmamış. Tarih boyunca dindarların arasında, inananların arasında farklı algılar oluşmuş. Bu farklı algılara bakarken o algının temelinde bir haklılık payı çıkmış. 12 havariyyun -yakın tarih- İsevi dünyada farklı algılar orta yere koymuşlar. Ona yine yakın tarih Musevilikte yine 12 tane tarikat olmuş, o 12 tarikattan farklı algılar çıkmış. Yakın tarihten İsevilerde farklı fıkhî kaideler çıkan algılar olmuş, onlar o yakın tarihte o algılardan kendi dini inanışlarını ve yaşantılarını organize etmişler. Bu zühd ehli ile dünya ehli arasında veya sufi ehli ile ulema ehli arasında Âdem’den beri din algısı noktasında zaman zaman çatışmalar, zaman zaman buluşmalar, birleşmeler, zaman zaman yine yol ayrılıkları hatta bu yol ayrılıklarından kan dökülmelere varıncaya kadar gelmiş. Bunlarda dini algı kadar siyasi otoriteye yakın olma, siyasi otoriteyle beraber hareket etme veya siyasi otoriteyle zıtlaşma, çatışma söz konusu olmuş.
İnsanları etkileyen en önemli argüman tarih boyunca din olmuş. İnsanları etkileyen en önemli argüman din olunca, herkes bilerek bilmeyerek, bilinçli veya gayri bilinçli dini ve dolayısıyla dindarları kendi hakimiyetinin altına almaya çalışmışlar. Ya dini hakimiyet almışlar; dini hakimiyet altına alaraktan, dinin özünü saptıraraktan dindarların üzerinde hâkimiyet kesp etmişler ya da dindarları hakimiyet altına alaraktan dinin üzerinde oynamışlar veya dindarların üzerinde oynamışlar. Bunun içerisinde kendisini ayrılabilecek, kendisini yorumlayabilecek, kendisini her türlü baskıdan ve her türlü yönetmeden ve yönetilmeden ve etkileşimden ayıranlar da çıkmış. Bu ayrışmayı gerçekleştirebilenler genel manada sufiler olmuş.
Tabi burada bir noktaya işaret etmek istiyorum, işaret etmek istediğim şey Nasr’ın sözü. Seyyid Hüseyin Nasr aslen İranlıdır, Şia’dır kendisi. Amerika’da yaşamaktadır ve fikirleri ve düşünceleri sufi dünyaya yakın olmakla beraber farklı bir cenahta farklı bir fikir, farklı bir renk olarak algılanabilir. İmam Humeyni, Seyyid Hüseyin Nasr bir kişi daha vardır İranlı yine; ismi aklıma gelmedi şimdi. Bir ekoldür bunlar. Seyyid Hüseyin Nasr ile İmam Humeyni çok samimidirler, enteresan bir ikililerdir. Bir tane daha var onlarla alakalı şimdi ismi aklıma gelmedi. O üçü enteresan bir dünyada, enteresan bir noktadadırlar. Hatta bunların yanına Fransız eski Şazeli şeyhlerinden René Guénon’u da koyabiliriz. Bunu neden koyabiliriz oraya? Seyid Hüseyin Nasr ile René Guénon enteresan bir gelenekçilerdir. Oysa İmam Humeyni bu manada, tasavvufi manada gelenekçi olmayıp farklı bir dünyada gelenekçidir.
‘’Sufi yolun izleyicilerine fakir veya mutasavvıf ya da derviş denir.’’ dendiğinde kelimelere takılmak istemiyorum şimdi, hiçbir zaman sufi yolun yolcusuna mutasavvıf denmez. Mutasavvıf, yolu yaşamayan ama yolu bilgi olarak bilen kimsedir. Mesela Hazreti Mevlâna mutasavvıf değildir, Yunus mutasavvıf değildir, Hacı Bayram-ı Veli mutasavvıf değildir, Hacı Bektaş-ı Veli mutasavvıf değildir. Mutasavvıf kimdir? Bir şeyhi olmayıp, bir üstadı olmayıp ama sufi kitaplarını okuyaraktan sufi bilgisine sahip kimsedir. Bu kimdir? Seyid Hüseyin Nasr’dır. Seyid Hüseyin Nasr’ın şeyhi yoktur. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır kimin sözüdür? Abdülkadir Geylânî hazretlerinin. O zaman Seyid Hüseyin Nasr gibileri mutasavvıftır. Burada sufi yolun yolcuları ben sufiyim demez zaten, biz sufi yolundayız, işaret odur hani Yunus’un dediği gibi “Ben derviş olamadım.” der ama dervişlik yolundadır. Biz sufi olamadık ama sufi yolundayız. Yolunuz ne? Sufi yolu.
Şimdi bu hengamenin içerisinde yolunu aydınlatan, yolunu sağlamlaştıran, yolunu kirlilikten ve etkilerden temiz tutan hep sufiler olmuş hep tarih boyunca.
Tabi onlar o temiz yolda giderlerken önlerine çıkan mecazlarla savaşılması gerekiyorsa savaşmışlar, mücadele edilmesi gerekiyorsa mücadele etmişler. Kendilerine dostluk elini uzatanlara sen bize dost değilsin, deyip ellerini reddetmemişler. gelenleri ayrıştırmamışlar; ötekileştirmemişler. Padişahlar gelmiş, vezirler gelmiş, sultanlar gelmiş, ulemalar gelmiş, onların bu gelişlerini reddetmemişler amma onların yanlışlıklarının peşine de takılamamışlar.
Zühd ehli olmak zaman
içerisinde fikrini ve tavrını geliştirmiş ve derinleştirmiş. Zühd ehli olmak an gelmiş bütün dünya malını reddetmek olarak algılayanlar olmuşlar ve dünya malını reddetmişler, hiç dünya malları olmamış. An gelmiş, dünya malını yığmışlar ve dünya malını yığaraktan kendilerini yine zühd ehli etmişler. Enteresan bir hadis-i şerif var. Şimdi burada son kısımda diyor ki: Karabaş-i Veli Tekkesi ve Mustafa Özbağ bu sıralamanın neresinde? Asıl işin püf noktası burası. Bizlere öneriniz nedir? Demiş. Bir zühd ehli olanlar var, dünyayı kesinlikle reddedip ne ev ne bark ne elbise sahibi olmuşlar, bir tarafta dünyayı makul ve malum görüp kapitalist imparatorluklar kurmuşlar. Bu kapitalist imparatorlukları kurarken de kendilerine ilmi ve siyasi otoriteden destek almışlar. Şimdi yine tarih boyunca sergilenen, tarih boyunca yaşanan, bu sancılı dönem İslam dünyasının içerisinde yeniden baş göstermeye başladı. Bu yeniden baş gösteren şey şu: Siyasi otorite ile kol kola girip, dünyayı kendisine toplayıp dini kapitalist derecede yaşayanlar, bir tarafta da kendince kendi sufi hayatının ve düşüncesinin içerisinde zühd ehli olmaya çalışan sufi akımlar. Tabi dünyayı ve dünyacıları ve siyasileri ve siyasetçileri yanına alan bir takım cemaatsel hareketler var dünya üzerinde. Bunlar siyaset dünyasıyla fikirlerine uyuşup uyuşmaması önemli değil; kol kola girip, kendi cemaatlerini ve topluluklarının selametini düşünerekten orda hayatına devam edenler var. Şimdi isim olarak bunları zikretmem İslam dünyasının içerisinde bir fitne oluşturur ama bu görüş ve düşüncede olanlar mevcut siyasi akımla yani partilerle Türkiye’de ve dünya üzerinde ve o partilerin idare ettiği devlet sistemiyle ortaklaşa hareket edip, onlarla özdeşleşip dünyasını büyütenler var. Bir de o sufi hareketin içerisinde kalıp yine kendisine bu noktada siyaset ve devletle alakalı bir ilişki oluştuğunda bunu kendisine rant, menfaat sağlamadan bunu yolda hizmette kullanan sufiler mevcut.
Şimdi tabi bir tekke, bir cemaat başındaki -genelde sufi hareketlerde-başındaki üstadın algılayışıyla renklenir ve yol bulur. Bu reddedilmez bir şeydir. Siz bir sufi hareketin içerisinde şeyhe muhalif bir noktada durup şeyhe rağmen çok fazla bir şey yapamazsınız. Bu kaçınılmaz bir şeydir. Tabi Mustafa Özbağ ve düşüncesi hangi noktada, burası önemli. Bir hadis-i şerif vardır. Hadis-i şerifte Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir Müslümanın dünyayı eğer ki inancına ve imanına hizmet ettirirse bunun reddedilmeyeceğini söyler. Yani zühd düşüncesini Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri öyle bir noktaya koyar ki bu koymuş olduğu noktada dünyaya reddiye yoktur. Bu koymuş olduğu noktada yalnız dünyayı taç edip başa çıkartmak değil, dünyanın başına basıp menzile gitmek vardır. Oysa sufi olmayan İslami bakış açısında Hazreti Osman Efendimizin yanındaki -bugünkü manada- danışmanlarından veya müşavirlerinden birisi, zekât verildiği müddetçe evinin duvarlarının altından tuğlalarla dahi yapmanın bir sakıncası olmadığını söyler. Yol ayrımı bakın ama öbür tarafta Ebu Zer el-Gıfârî’nin kerpiçten bir evi yoktur. Ebu Zer el-Gıfârî Medine’nin dışında bir hurma dallarından yapılmış -tâbiri câizse- çardağın altında ölür ama bir tarafta Medine’de ve Şam’da Müslümanlar -bir kısmı- paranın ve zevk-ü sefanın içindedir. Bu yol ayrımı, bu yol ayrışması devam eder.
Şimdi burada Mustafa Özbağ orta yolcu değildir. Ben orta yolcu değilimdir. Ben dünyayı bir kimsenin birinci derecede eşini ve çocuklarını bir başkasına muhtaç etmeyecek kadar gerekli olduğunu -en azı- ve dünya o kimseye teveccüh ettiyse onun o dünyayı o Kur’an ve sünnet dairesindeki hayatına ve çalışmasına hizmet ettirmesi gerektiğine inananlardanım. Yani sen hiç kimseye el açma, hiç kimseden isteme. Hiç kimseden. Kendi nefsin için hiç kimseden hiçbir şey istememektir düsturumuz. Ben aç kaldım, dememektir düsturumuz. Benim şuna ihtiyacım var, dememektir düsturumuz. ‘’Bana hiç kimseden hiçbir şey istemeyeceğine söz ver, ben de sana cenneti söz vereyim.’’ Nefsiniz için hiç kimseden hiçbir şey istemeyin. Nefsiniz için dininizi kullanmayın. Bir yere varma, bir yere ulaşmak için dini hayatını ransuman etme ve böylece dini özgürlüğünü eline al. Benim sufi hayatı yaşarken kendimi ve arkadaşları hür bırakmamın bir noktası da budur. Ben derim ki, herkes hür, bu dergâhı istediği an terk edip gidebilir. Herkes hür, Mustafa Özbağ’ı istediği an bırakıp terk edebilir. Ona niçin terk ettin, diye Mustafa Özbağ’dan aşağılayıcı, tahkir edici, tenkit edici bir söz duymayacaksınız. Hiçbir kimse hiçbir kimsenin tasallutu altında değil. Hiçbir kimse hiçbir kimsenin tasarrufu altında da değil. Hür. Benim sufi anlayışımın birinci noktası budur. Kadir bana mecbur değil, ben de Kadir’e mecbur değilim. Kadir’in beni sevmeme hakkı var, benim de Kadir’i sevmeme hakkım var. Kadir’in bana sevmeme hakkı var, benim kadiri ölümüne sevme hakkım var. Benim Kadir’i sevmeme hakkım var, Kadir’in beni ölümüne sevme hakkı var. Hür. Bunu niçin altını çizerekten söyledim? Tarih boyunca insanların hürriyetleri satın alınmış din adına, tarikat adına, şeyh adına, cemaat adına. Din adına satın alınmış. Haham başları satın almış insanların hürriyetlerini, papazlar satın almışlar insanların hürriyetlerini. Dikkat edin. Şeyhim diye geçinenler
satın almışlar insanların hürriyetlerini. Hadi git sen gidebileceksen, demiş, satın almışlar. Şu anda Türkiye’de bilerek veya bilmeyerek bilinçli veya gayri bilinçli cemaat ve topluluklar var hürriyetleri satın alınmış ve o cemaat ve toplulukların üzerinden siyasetçilerden bir şeyler koparmaya çalışan zavallı beyinliler var. O da ondan bir şey kopararaktan kendi ve cemaatinin hürriyetini satıyor. ‘’Sizi destekleriz ama bizden kaç kişi işçi alacaksınız?” Hürriyet pazarlığı. ‘’Sizi destekleriz ama bizden kaç milletvekili alacaksınız?” Hürriyet pazarlığı. ‘’Size belediye seçimlerinde oy veririz ama bize meclisten kaç kişi alacaksınız?” Gürsu Belediye başkanlığı seçimlerinde biz hiçbir şey istemiyoruz, dedim meclis olarak. İsmail burada, İsmail adına da karar verdim. Dedim ki hayır, İsmail de istemeyecek. Biz seni daha önce bizim sohbetlerimize geldiğin için ve seni sevdiğimiz için destekleyeceğiz, dedim. Siyasi bir rant istediğimiz için değil. Bakın, hürriyet. Sufi hürdür, oradan şuraya geleceğim. Sufi düşünce inanç dünyasının içerisinde en hür düşüncedir. Sufi hürriyetini gasp ettirmez, kendisi verir verirse. Kendisinin vereceği tek bir yer vardır, kimdir? Üstadıdır. Hangi dairede verir? Kur’an ve sünnet dairesinde. İmama itaat Kur’an ve sünnet dairesindedir, hadisle sabittir. O zaman Mustafa Özbağ sufi algılama noktasında dünyayı reddedip sıfır dünya noktasında duranlardan değildir. Dünyadan ihtiyacı kadar alan, hiç kimseye muhtaç olmayacak kadar dünyayla irtibat kuran, kendisinin ve çocuklarının hiç kimseye el açmayacak kadar makul dairede kendi ihtiyaçlarını görebilecek kadar dünyaya elini uzatandır. Ama hiçbir sufi dünyanın içindeki bir kimse hürriyet düşüncesinden dolayı kendi algısını ve hayatını bir başkasına dikte edemez. Benim sufi algım öyle değildir. Benim size kendi dünya düşüncemi ve algımı dikte etme lüksüm yok. Ben kendi algımı söylüyorum. Mustafa Özbağ hiç kimseye muhtaç olmayacak şekilde sen dünya işlerini terk etme, eşin ve çocuklarının ihtiyaçlarını kendin görmen gerekir. Eşinin ve çocuklarının ihtiyaçlarını kendin gör, hiç kimsenin zulünün altında kalacak tavır ve davranışlardan uzak dur. Hiçbir kimseye hiçbir borcum yok bildiğim, alacağı olan varsa gelsin alsın. İspatlasın, alacağım var, desin, gelsin alsın. O hürriyeti Cenâb-ı Hakk bana tattırdığı için Allah’a hamd ediyorum. Bugün öldüm, bugün hiç kimseye hiçbir borcum yok. Bildiğim yok. Varsa birisi bunu -gerçek anlamda söylüyorum- alacağı olduğunu iddia eden kimse varsa tutun kolundan getirin benim yanıma, ispat etsin, ispatının neticesinde borcum varsa ödeyeyim ona. İçinde bulunduğunuz tekkenin de dergâhın da borcu yok. Yok. Dışarı yok. Lokma da dağıtılıyorsa lokmanın borcu yok, çay da dağıtılıyorsa çayın borcu yok, buranın da giderleri var o giderleri de ödeniyor, ödenmiyor, hazırlanıyor, bitiyor. Hiç kimseden bir şey istediğimiz yok. Sufi hürriyeti. Dünyayla olan iştigalini, ihtiyacını kendi çabanla gör. Bu noktada sufi ahlakımız, ihtiyaçlarımızı karşılamak için çalışmaktan geçer. Zühd ehli olmak benim algımca dünyayı sevmemektir, dünyayı reddetmek değildir. Çünkü nice zühd ehli olduğunu söyleyen
insanlar olmuş, şey’en lillah demişler, bunu da sufilik görmüşler. Ben yeni sufi olduğumda, sufi yoluna girdiğimde o tip sufilerle tanışmıştım. Camilerin önlerinde beklerler, karşılaşanlar olmuştur. O hadis-i şerifleri iyi bilirler: “Bir şey isteyeceksen temiz yüzlülerden iste.” İsteyecek ya “Hacı efendi bir dakika, hoca efendi bir dakika, kardeşim bir dakika.” Siz caminin bahçesinde bakarsınız. “Buyrun?” Hadis-i şerifte Allah Resulü buyurmuş ya, “İsteyeceksen temiz yüzlülerden iste. Ben baktım, baktım, bir temiz yüzlü seni gördüm.” Bana böyle dedi birisi. Yanlış görmüşsün, dedim. Niçin, dedi. Ben çok kirliyim, dedim. Yok, estağfurullah tevazu etme, dedi. Tevazu etmiyorum, ben gerçekten çok kirliyim, dedim. Nasıl yani? Benim meyhane hayatım var, bar hayatım var, pavyon hayatım var, hovardalık hayatım var, kumar hayatım var, uyuşturucu hayatım var, rezilin tekiyim ben. Böyle baktı şimdi. Bunları gerçek söylüyorum, dedim. Allah beni affetti mi, affetmedi mi, elimde bir delilim yok ki, dedim. O yüzden ben temiz yüzlü değilim. Sana daha temiz yüzlü bir kimseyi söyleyeyim mi, dedim ben. Söyle, dedi. Allah, dedim. Kaldı bu şimdi. En temiz yüzlü olan O, dedim. Ben bakıyorum, bakıyorum, bakıyorum. Her baktığım yerde herhalde kendi yüzümü görüyorum, o yüzden bir türlü bir yüzde bir temiz yüz göremiyorum. Muhakkak ki bu benim kirli yüzüm, dedim. O yüzden ey rabbim ben senin yüzünü görmedim ama iman ediyorum, inanıyorum, sen temiz yüzlülerin en temizisin, senden dileniyorum, senden isteniyorum, diyorum, sana bir temiz yüzlü orası var, dedim. O dilenecek ya. Bizim şeyhimiz mübarek bizi seyahate çıkardı da, dedi. Oh ne kadar güzel, bizim de üstadımızı şeyhi seyahate çıkartmış, demiş ki ona: ‘’Evladım hiç kimseden hiçbir şey isteme. Yedirirlerse ye, içirirlerse iç, bindirirlerse bin, yatırırlarsa yat.’’ demiş, dedim ben. Kaldı. Senin şeyhin nerde, dedim ben. Samsun’da, dedi. Samsun’a döndürdüm yüzünü. Omuzlarından tuttum, Samsun’a doğru döndürdüm. Dedim, Samsun’a doğru döndün mü şimdi? Evet. Seni seyahate çıkarandan iste şimdi. Ben açım, de, dedim.
Bunu böyle söylüyorum. Yedirirlerse yiyin, içirirlerse için, eski usuldür bu. Şimdi bunu tavsiye etmiyorum size. Yedirirlerse temkinli davranın, bugünün insanı değişti, yedirdiğini ertesi gün isteyebilir senden. Her yedirenin yedirdiğini yemeyin. Birisi gelip bana zehir zıkkım etmişti çünkü. Yedirdiğim zehir zıkkım olsun sana, dedi. Hesapladım, bunca yıl içerisinde dört sefer yemek yedim ben orda veya beş sefer olsun. Onar liradan 50 lira yapar, hadi yirmişer lira olsun, 100 lira yapar, dedim. Cafer’e verdim, Cafer götür, o parayı ver, zehir zıkkım etmiş, dedim. Ondan sonra Cafer’in olduğu bir anda dükkâna geldi. Ben öyle demek istememiştim, dedi. Parayı attı. Dedim, senin ağızından çıkmış, sen zehir zıkkım etmişsin, inkâr da etmiyorsun. Şu parayı al, dedim. Ben almayacağım parayı, dedi, attı masanın üzerine. Cafer’e verdim, Cafer bu parayı git, bunun adına bir yere tasadduk et, dedim. Eski insanlar
yedirince yedirdim, demezmiş, bundan mutluluk duyarmış. İçirince içirdim, demezmiş, bundan mutluluk duyarmış. Yatırınca yatırdım, demezmiş, bundan mutluluk duyarlarmış. Kardeşlerim, şimdi öyle değil. Yediren yedirmedim mi, diyor. Şimdi içiren içirmedim mi, diyor. Şimdi bindiren bindirmedim mi, diyor. Şimdi yardım eden ben sana yardım etmedim mi, diyor veyahut da hibe ettiğini üç gün sonra gelip istiyor. Verirlerse yemeyin. Dikkat edin. İçirirlerse içmeyin, dikkat edin. Bindirirlerse binmeyin, bunu ciddi ve samimi söylüyorum, bindirirlerse binmeyin. Allah rahmet eylesin, şeyhim vefat ettikten sonra kardeşlere bir şey söylemiştim: Bir gün gelir sizden kendi nefsim için bir şey istersem dilimi kopartın, demiştim. Bir şey verir de almazsam kolumu koparın, demiştim. Hatırladınız mı? Vazgeçtim dostlar… Ne için istersem isteyeyim, ölüyor olsam dahi bir şey istersem vermeyin. Kendiliğinizden coşmuşsunuz, getirmeyin bana. Hiç evlerinize davet etmeyin, hiç elimden tutmayın, hiç bana yardımcı olmaya çalışmayın, hiç bana destek olmaya çalışmayın hiç. Korkuyorum çünkü yarın, öbür gün böyle bir şeyle karşılaşmaktan. Kendi adıma değil, kardeşlerim adına korkuyorum. Yedirdiydim, der, diye korkuyorum. Ben korku nedir, bilmezdim. Ben hayatımı korkuların üzerine kurmazdım, kurmadım hiç. Ama yaşadıklarım ve gördüklerim, tecrübelerim beni oraya oturtturdu. Mustafa Özbağ yeme! Bir gün gelir, zehir zıkkım eder sana. Mustafa Özbağ içme! Bir gün gelir sana içirdiği suyun hesabını sorar. Sadece Yunus’un Molla Kasım’ı yok, nice Molla Kasımlar var. Ya? O zaman temkinli ve tedbirli ol. Mümkün ise hiç kimseden hiçbir şey kabul etme, mümkün ise hiç kimsenin uzattığı eli tutma. Zor bir yol. Size tavsiye edeceğim bir yol değil. Size tavsiye edeceğim yol, yolun başındaki yol. İsterseniz diliniz kopsun, verirler de almazsanız kolunuz kopsun. Bu, yolun başındaydı. Kendime de bunu biçmiştim yolun başındayken. Bu, benim hayatımın yolunun başıydı. Ben ilk darbeyi babam öldüğünde dedemden yemiştim. “Bu bakkal dükkanından veresiye bir şey alacağınızı düşünmeyin.” diyerekten. Ben ondan sonra hiç kimseden hiçbir şey istememeye gayret ettim. Sayılı insanlar vardı çok emin olduğum kimseler. Onlardan yardım talep ederdim. Bu dervişliğe başlangıcında da aynıydı. Sonradan dervişler bozdular beni. Onu yaşayacakmışım. Adam kapının arasından parayı attı. İstemiyorum, dedi. Ben böyle kabul edemem, bunu borç kabul ettim ben, dedim. Ben bunu borç olarak vermedim, diyen adam senden alacağım var, dedi. Ben de reddetmiyorum, dedim. Sen böyle dememiş miydin, dedim. O zaman demiştim, dedi. Hadis-i şerif, dedim. ‘’Kim bir şeyi hediye eder, bir şeyi nezir eder, bir şeyi almayacağım, der, verir de isterse köpeğin kendi kusmuğunu yalaması gibi olur.’’ dedim. Masamın karşısından kalkamadı. Ben para ödemekten korkmuyorum, senin bu hale düşmene üzülüyorum şimdi, dedim. Sen bu değildin. Kalkamadı masamın karşısından. Şimdi kalk, dedim. Bu parayı ödeyeceğim, Allah bu parayı sana
ödetecek. Ödetti Cenâb-ı Hakk. Bunları yaşayaraktan geldim ben. Adam mesaj çekti “Yedirip içirmedim mi?” diye. Ben de mesaj çektim. Evine geldiğimi hatırlamıyorum, beraber bir sofrada oturduğumuzu hatırlamıyorum, nerde yedirdin içirdin acaba, dedim. Cevap gelmedi. Tekrar dedim, cevap gelmedi, ben hatırlamıyorum, senin evini bile bilmiyorum. Nerde yedirdin? Bunları yaşayaraktan geldi Mustafa Özbağ. 50 kuruş alacağı olan siyasi şubeye gitmiş, ifade vermiş, benim Mustafa Özbağ’dan alacağım var, elimde de senetler var, diye. Senetlerimin fotokopisini gördüm siyasi şubede. Mustafa Özbağ oralardan geldi.
Evet, şimdi ne öneririm size? Din adına hiç kimseden hiçbir şey istemeyin. Kendi nefsiniz adına hiç kimseden hiçbir şey istemeyin. Bu cemaatin okulları olmayabilir, bu cemaatin medresesi olmayabilir. Bu cemaatin zikirhânesi mezbelelik, harabe bir yer olabilir. Bu cemaatin -bizim topluluğumuzun- bir hastanesi olmayabilir. Bizim herhangi bir böyle toplanıp orda zikrullah yapacağımız veyahut da böyle sohbetler edeceğimiz bir yerimiz olmayabilir. Hep kardeşler, arkadaşlar etraftan bu tekliflerle bana geldiler hep. Para toplayalım, yer alalım, para toplayalım, kurs açalım, para toplayalım, Kur’an kursu açalım, para toplayalım, okul açalım, hastane açalım. Ben hep onlara şunu dedim: Kimin üzerine yapacaksınız burayı? Ne amaçla yapacaksınız burayı? Ben bunun için dilenebilecek bir kimse değilim. Benim dilim dönmüyor bir şey istemeye. Ben böyle diyemiyorum: Kardeşler, arkadaşlar şurada şöyle bir işimiz var; böyle bir ihtiyacımız var; şuna bir el atalım. Allah beni affetsin, diyemiyorum ben. Ben diyemeden de göçüp gideceğim. Alışmışım ben; dehlizlerde, bodrumlarda, sıkışık tepişik yerlerde zikir yapmaya; zikir yaptırmaya alışmışım ben. Horlanılmaya, itilmeye, gecenin yarısında dergâhın eşyalarının kapının önüne bırakılmasına alışmışım ben. Oradan yoldan geçen birisinin telefon açıp dergâhın malzemeleri kapının önünde gelin, toplayın, denilmesine… Haydi bir sürgün de oradan yemişim ben. Taşınmışım, taşına taşına. Eski arkadaşlar var, İsmail var, öbür İsmail var, Cevdet var, Ahmet var, Hacı Erkan var. Biz taşınıyoruz. Yüksünmüyorum hiç. Ömrümün sonuna kadar taşınacağım, ömrümün sonuna kadar. Bir gün nefes bende de bitecek, kalacağım bir yerde. Kaldığımda dünyadan mutlu ayrılmak istiyorum. Hiç kimse bu adam yüzünden paramızı kaybettik, ne yedirdim adama ya, nerden harcadım adama ya, demesin arkamdan hiç kimse. En fazla bizi hor hakir görürler, zaten hor hakir görüyorlar. Daha bundan hor hakir görecek değiller ya, isterlerse görsünler. Arkamızdan bir ton laf küf söylüyorlar. Daha bundan kötüsünü söylerlerse varsınlar, söylesinler. Vicdan huzuru istiyorum. Gelin kardeşler tekke yapıyoruz, deyip kendime oraya bir ev yaptırmak benim işim değil. Gelin kardeşler zekatlarınızı bana getirin, fakire fukaraya dağıtacağım, deyip cebime cebellez etmek benim işim değil. İki gün önce
bir kardeş geldi, birisi için dedi ki, ya bu kadar zekât toplamış, dedi. Kaldım böyle. Oturduğum oda kafamın üstünde döndü. Şimdi resim tamamlandı, dedim. Beynimin üstü değişti. Yapamadım ben. Yapamayacağım da. Benim sufi algım ve anlayışım hiç kimseden bir şey beklemek değil, hiç kimseden herhangi bir yardım almak değil. Dostlar arasında, kardeşler arasında, arkadaşlar arasında muhakkak ki güzel yardımlaşmalar, güzel şeyler yaşanır; yaşanması lazım. Kardeşlik, dostluk, arkadaşlık böyle olmalı; sevmek böyle olmalı ama gel gör ki benim hayatım öyle değil. Adamın bana bir kuruşu geçti mi, bin bir kuruş oluyor. O yüzden istemiyorum. Hiç kimsenin de teklif etmesini de istemiyorum. Beni yemeğe bile davet etmesini istemiyorum kimsenin. Beni sevsinler, diye beklemiyorum. Bunu ciddi söylüyorum. Hiç beni sevmek için uğraşmayın. Samimiyetimle söylüyorum. Sufi algımı Allah ve Resul’ünün üzerine kuruyorum. Allah’ı sevin, Resul’ünü sevin. Müminleri, insanları sevin gerçekten, Mustafa Özbağ’ı değil. Mustafa Özbağ’ı değil. Şuradaki kardeşler birbirlerini sevsinler, o kadar çok istiyorum ki. Beni ayrı tutun. Deyin ki, bu adam sevilecek bir adam değil. Ciddiyim. Ciddiyim bunda. Allah’ı sevin, O her şeyin sahibi. Ondan isteyin. O her şeyin maliki.
O yüzden sufi algı noktasında size tavsiyem bu. Din olarak kendinize Kur’an ve Sünnet-i Resulullah’ı ölçü tutun. Bol bol hadis okuyun. Dini hadis-i şerifler üzerinden öğrenin. Tefsir okuyabilenler tefsir okusunlar, okuyamayanlar meal okusunlar. Gidin Atatürk’ün yazdırmış olduğu Elmalı Hamdi Yazır’ın tefsirini okuyun. Bunda ciddiyim. Ciddi olmamın sebebi şu: Elmalı Hamdi Yazır o tefsiri yazarken kalp krizlerinin içerisinde yazmıştır. Ölümle her gün yüzleşmektedir. Her gün. Her gün ölümle yüzleşen bir kimsenin verilecek hesabı yoktur. O, dünya korkularını bitirmiştir. O, bir tek Allah’ı ve ahireti düşünür. O nerde kalbinin tıkkak duracağını bilmediğinden her an durabilir düşüncesiyle hak ve hakikatte kalır. Bu öyle bir çizgidir ki bu öylesine bir yaman kılıç üstüdür ki bu öylesine insan psikolojisini dünyadan alıp ahirete rapteden bir psikolojidir. O kimse her an burnunun ucundadır ölüm. Aslında ölüm herkesin burnunun ucundadır ama o kalp krizleri yaşarken ölüm onun burnunun ucundadır. O hiçbir cemaatsel, hiçbir tarikatsal, hiçbir siyasal baskı altında kalmadan hak ve hakikati anlatır. Tefsir mi okuyacaksınız? Son dönem tefsir olan Elmalı Hamdi Yazır’ın tefsirini okuyabilirsiniz veya ilk dönem zahidlerinden Taberi’nin tefsirini okuyabilirsiniz. Hemen hemen İslam dünyasının ilk tefsirlerinden birisidir Tefsir-i Taberi. Hadislerin ışığındadır Tefsir-i Taberi. Ondan atom parçacıkları şöyle oldu, böyle büyüdü, şöyle eksildi, onu göremezsiniz. Ondan yalın sünnet tarzını görürsünüz. Ondan yalın ilk sufilerin, ilk imamların, o selefin yolunu görürsünüz. Mustafa Özbağ faydalanacaksa Tefsir-i Taberi’den faydalanıyor. Diyeceksiniz yok mu? “Hadislerle Kur’an Tefsiri” var, “Tefsir-i Taberi”
var, “Ayetlerin Nüzul Sebeplerine Göre Tefsir” var, aklınıza gelebilecek olan. Kurtubi’nin tefsiri var ama kendime bir dinse Tefsir-i Taberi’den okuyorum. Sufiliğin temelini “Sülemi Risalesi”nden okuyorum. Açık, bakın okuduğum kitaplar. Aşağıda Gazcılarda “Sülemi Risalesi”nden ders yapıyorum. Burada “Mesnevi” okuyorum. Kendi ekmeğimi yemeye çalışıyorum. 52 yaşındayım dükkân komşum orda. Her gün orda karşılaşıyoruz, selamlaşıyoruz. Kendi işimi yapmaya çalışıyorum. Çalışmayı önemsediğim için çalışıyorum, işe de ihtiyacım yok. Kötü örnek olmamak için çalışıyorum. Demesinler, ne işi var adamın ya, diye. Ama dünya imparatorluğu kurmak istemiyorum. Merak etmeyin, plazalar yapmayacağım, merak etmeyin, ben öldükten sonra çil altınlarım kalmayacak sizlere, ben öldükten sonra bilmem hangi bankalarından bilmem hangi hesaplar çıkmayacak. Çocuklarıma da vasiyet ettim, sakın arkamdan para pul aramayın, param pulum yok, dedim. Etrafımdaki birinci derecedeki kardeşlere vasiyet ettim, sakın etrafımdan para pul aramayın, yok, dedim. Dükkanımda bir defterim var, defterimde borcum ve alacağım yazılıydı. Borçlarım kalmadı, bitti geçen hafta itibarı ile, Allah’a hamd ediyorum. Bir iki borcum vardı. Orada alacaklarım var. İster alsınlar, ister almasınlar. İsteyen ödesin, istemeyen ödemesin. Silecek olduklarımı sildim zaten. Onlar farklı. Diyeceksiniz ki, sana yol sordular, sen ne anlattın? Anlattım ki yolum belli olsun.
Ben tüketici toplumdan rahatsız olan bir insanım. Ben emperyalizmden rahatsız olan bir insanım; ben sömürüden -bunu böyle solcu dili gibi görebilirsiniz-ben sömürüden rahatsız olan bir insanım. İnsanların gidip o lüks alışveriş merkezlerinde öyle bir hayat sergilemelerinden rahatsız bir insanım. Ben sadece ana yolların üzerinde önlerinden geçiyorum o kadar. Korupark dediğiniz yerin önünden geçtim ben. İzmir yolu mecburi istikamet oraya koymuşlar, oradan geçerken Korupark, diye gördüm, bu kadar. İki sefer mi ne, bir Hacı Remzi’yle girdim As Merkez’e, bir de Hacı Erkan’la girdim As Merkez’e. Mecburiyetten girdim. Hacı Erkan’la da girdim, düşeceğim sanki, üstüme üstüme geliyor o koca yer. Erkana tutundum yanımda. Kendimi alıştırmaya çalıştım, alıştırmaya çalıştım, Mustafa Özbağ alış, dedim, ne var bunda, dedim, teskin etmeye çalıştım kendi içimden, yok. Hacı Erkan beni iyi tut, dedim. Üzerime üzerime geliyor her şey. Ben Müslümanların orda boy göstermelerinden rahatsızım. Ben o devasa alışveriş merkezlerinde, devasa otellerde kalınmaya karşıyım kendi içimde. Ben 52 yaşındayım, tatil nedir bilmiyorum. Benim hiç tatilim olmadı. Ben bir haftalığına bir yere gidip, ayaklarımı uzatıp yattığımı hatırlamıyorum. Bir haftayı dolu dolu evde geçirdiğimi hatırlamıyorum ben. Bir haftada 7 gece var, 7 gece evde dolu dolu yaşadığımı hatırlamıyorum sufi hayata geçtiğimden beri. Ondan öncesinde de hatırlamıyorum. Ben haftada 4 gecesi, bu haftanın fazlasıdır çünkü, 3 gece olursa haftanın azı olur 4
gece olursa haftanın fazlası olur. Haftanın 4 gecesi zikre gitmeyen, derse gitmeyen bir kimseyi, ben gitmezsem kendimce günah-ı kebair işlemiş gibi görüyorum. Ben son 10 yıldır oruçsuz bir hafta geçirdiğimi hatırlamıyorum. Oruç beni terk etti. Beni terk etti. Ya ben ona layık olamadım, çekti gitti benden, öyle görüyorum. Diyorum, gitti. Ben ona da layık olamadım. O yüzden hiç yüzüm aydınlanmadı benim. Nasıl bir hafta insanın oruçsuz geçer, bilmiyordum. Şimdi iki üç haftadan beri geçiyor benim de… Demek ki böyle bir duyguymuş… Nasıl geçiyor bilmiyorum ama geçiyor… Bilmiyorum daha ilerde 4’ten 3’e mi inerim, 3’ten 2’ye mi inerim? Şimdi altı yedi şehir gezerken bilmiyorum ki kaç şehre inerim. Korku nedir bilmiyordum ben ya. Şimdi korkuyla yüzleşiyorum herhalde korkuysa bu. İnsanlar göreceklerini görüyorlar. Sufi algı. Sufi algımı onun üzerine koymuşum: ibadet. İbadetsiz bir sevgi, sevgisini ibadetsiz bir tanımlayamıyorum. İbadet bu noktada olmazsa olmaz.
İbadetsiz bir Allah
tanımlayamıyorum.
Sufi algı ve şanlı şöhretli, rahat bir hayattan uzak durma. Sufi algı. Eğer hayatınızı çok rahat yaşıyorsanız din ve diyanet içindeyken hayatınız rahat bir şekilde gidiyorsa dininizi, diyanetinizi, imanınızı sorgulayın. Ben bazen diyorum ki eski dönemde bundan 5 yıl önce, 10 yıl önce, karakolla yüzleşmeyen bir kimsenin imanı kemale ermez, diyordum. Bugün bir kardeşiniz bana mesaj çekmiş ben buraya gelirken. Birisi ona soru sormuş. Demiş ki “Üstadınızın üstadı arkaya bir halife bırakmadan, bir kimseyi görevlendirmeden göçtü gitti. Sizin üstadımız, dediğiniz kimse neye göre üstadlık yapıyor?” demiş. O kardeş de arkasına soru sormuş, istersen bu gece tekkede sor veyahut da bir sohbetinde sor diye. Bana mesaj çekti. Gelirken üstünkörü hemen şurada yakın bir yerde okudum, güldüm kendi kendime. Şimdi buradan ona da cevap olmuş olsun, herkese cevap olmuş olsun: Ben üstadım demekten Allah’a sığınırım. Ben şeyhim demekten Allah’a sığınırım. Allah’a sığınırım. Ben sufi olmaya çalışan, derviş olmaya çalışan birisiyim ama şeyhimi Nevşehir’de 28 Şubat’ta sorguya aldıklarında “Dergâhın şeyhi kim?” dediğinde, O da “Dergâhın şeyhi Bursa’da Musta Efendi, ben de Nevşehir’in zakiriyim.” demiş. Bunu Nevşehir’e gidip o sorgu tutanaklarından çıkartmak lazım, eğer sorguyu kayda aldılarsa çünkü bana kendisi söyledi. “Musta Efendi oğlum Nevşehir’de beni sorguya aldıklarında -bir ben biliyorum sorguya alındığını- böyle böyle, dedim, hakkını helal et. Şimdi seni biraz sıkarlar, sigaya çekerler oğlum, haberin olsun.” dedi “Şimdi de Bursa’ya geldiğimde -Bursa’ya geliyoruz Akhisar’da söylüyor bunu- oradakilere de diyeceğim” dedi “Musta Efendi şeyhlik yapıyor, diyeceğim. Nevşehir’de söylediğimi teyit etsin, diye. İnsanlar seni biraz tiftiklereler, didiklerler, bu aramızda kalsın.” dedi. Vefat etti, gitti, ben ondan sonra söyledim bunu. Vefat edinceye kadar aramızda sır olarak kaldı. Ondan sonra gelip Bursa’da da öyle demişti. Dediği
insanlar da bana karşı böyle muhabbeti olmayan, beni dedikodumu yapan insanlardı. Ben kendim şeyhim, diye orta yere çıkmadım, şeyhim böyle bir icazet vermiş bana. Bizim icazetimiz sorgu odalarında, bizim icazetimiz savcılıklarda, 28 Şubat duvarlarında icazetimiz. Eğer icazet soruluyorsa ben şeyhlik ve üstadlık iddiasında değilim. Bu iddiaları doğru görenlerden de değilim. Bu iddiaların peşine düşenlerden de değilim. Birisinin şeyhliği, halifeliği, sufiliği birilerinin dudaklarının arasında değildir. O dudak aranacaksa Hazreti Allah ve Hazreti Resulullah’tır sallallahu aleyhi ve sellem. Benim şeyhliğim, üstadlığım, dervişliğim, sufiliğim üstadımın dudaklarının arasında da değil. Ona da söyletecek olan Allah celle celaluhu. O yüzden Ramona kardeş böyle bir şey yazmış bana mesaj olarak, ben de dedim derste kendimce onun mesajına cevap vereyim.
Sufi algısı. Sakın ha ağızımdan duymayacaksınız, bu sizin halifenizdir, diye. Yazılı bir icazet benden almayacak hiç kimse. Şu an için söylüyorum bunu. Yarın emir demiri keser, o ayrı meseledir. Emirin demiri kesmesi ne demektir? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri “Burdan ağaca çık.” derse ağaca çıkarım ben. Bana dese ki şimdi “Her şeyi Bursa’da bırak, yürü git.” Her şeyi bırakır Bursa’da, yürür giderim. Dese diye gözünün içine bakıyorum zaten. Gözünün içine bakıyorum. Yürü, dese diye. Ama bu dünyadan ama Bursa’dan ama Türkiye’den ama nerden olursa olsun. Hiçbir şeyim yok bu dünyada. Zannetmeyin ki bir şeyim var. Sufi algısı. Hiçbir şey benim değil. Sufi algısı. Hiçbir şey ve hiç kimse benim değil. Sufi algısı. Hiçbir şey. Bu dünyada dikili bir ağacım yok. Hiçbir şeyim yok. Bayındır’daki babamdan, annemden kalan mallardan da zaten bir kısmı miras; kendime ait bir şey yok. Olanların üzerinde de vergi dairesinin haczi var zaten. O da yok. Olmadığına da üzülmüyorum ha, öyle de düşünmeyin, ona seviniyorum. Böyle de söylemek istemiyorum, herkes arkamdan gıybet ediyor ya, dedikodu ediyor, iftira atıyor ya, ondan kurtulsunlar da hiç olmazsa sevapları bana gelmesin, diye söylüyorum. Ne dediği, altınımın kilosunu bilmiyormuşum(!) Matematiğim yok ya benim. Olsa ölçemeyeceğim sanki. Hesabımı bilmiyormuşum ya, hesabımı tutanlar var ya. Allah bizi affetsin. Sufi algısı. Sufi algısı bu ama insanları bizim gibi insanların üzerinde böyle müdanasız bir insan istemezler. Herkesin kafasında şöyle bir şeyh portresi vardır: Dervişlerine müdana eden, ondan, bundan isteyen, dilenen, gizli kapaklı kenarda, orda, burada insanlardan bir şey alan bir şeyh portresi vardır insanların kafasında. Böyle açık açık konuşuyorum ki o portre onların kafasından silinsin, öyle yaşamayanlar da var. Hadin kuzucuklarım dergâh yaptırıyoruz, deyip kendime 5 yıldızlı villa yaptırmadım. Ovanın ortasında lüks saraylar yaptırmadım ben, dağın tepesinde lüks saraylarım yok benim, deniz kenarında villalarım yok. Hadin dervişler şeyh efendinin tarlası biçilecek, tarlam yok. Hadin dervişler şeyh
efendinin üzümü toplanacak, üzüm bağlarım yok, zeytini toplanacak zeytin tarlalarım yok. Yok. Yanımda çalışanlar bir gün İstanbul’a kar yağdı, İstanbul’da hiç kimse evden dışarı çıkmadı, maaşlar bir gün gecikti, İstanbul’daki muhasebeci telefonda tiril tiril titredi. Dedim ki, bir tane Caterpillar tutamadın mı, dedim. Caterpillar’la gideydin, dedim, bankaya, yatıraydın maaşları, Bir gün geciktirmeseydin. Telefonda kaldı çocuk. Daha doğrusu böyle, demişim. Sonra bana dedi ki: “Hacı abi anlayamadım, Caterpillar’ı tutup bankaya mı gidecektim?” dedi. Evet, dedim ben. Ya da diyecektin ki bana, ben maaşları bugün kar yağdığından dolayı yatıramıyorum. Ne yapayım, diyecektin. Ben elden verirdim herkesin maaşını. Bir gün geciktirmeyecektin, dedim. Üç yıldan beri bir gün gecikti. Sufi algısı. Yemeyiveririm ben, içmeyiveririm, giymeyiveririm. Sufi algısı. Selamun aleyküm.
Nefes III — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Sünnet, Şeyh, İcâzet, Muhabbet, Tevekkül, Hamd, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı
