3 Ekim 2015 Tarihli Sohbet
soruyu hazırlarken kimsenin inançlarına, değerlerine, kutsalına saygısızlık etmek istemem haddime de değil, hakkınızı helal ediniz.”
söylemeliyim; bu
“Ey bülbül! Sen bahar müjdeni şakı, Bırak kötü haberi baykuş okusun” ŞEYH SADİ-İ ŞİRAZİ
Baykuşluk bize kalsın, artık çoğunluğun aklındakileri masaya yatıralım.
İslam’ın bir özü var bir de günün ve çağın şartlarına göre o özü yaşamak, anlamak, yorumlama gereği var. Bütün dikkatini RİTÜELLERE veren Müslümanlar özü de işlevsiz hale getirdi. Çünkü yenilenmeyen, gelişmeyen, kendini güncellemeyen hiçbir şeyin işlevini sürdürüme imkânı da yok.
LEVENT GÜLTEKİN (yazar)
Devam edelim, Diyanet işleri başkanı Prof. Ali Bardakoğlu Ekim 2004 açıklaması “Tarih boyunca Kur’an’ın çeşitli dillere çevirisi ve tefsiri yapılmıştır. Meal ve tefsirler yapıldıkları dönemin bilgi birikimini yansıtmaları sebebiyle Kur’an-ı Kerim’in her dönemde insanların ihtiyaçlarına cevap verebilmesi için çağın yeni bilgilerine göre yeniden yorumlanması gerekir. Böylece Kur’an-ı Kerim’in yorumunda son söz söylenemez ve bir kimsenin söylediği söz ya da bir kimse ya da bir grubun yazdığı tefsir Kur’an’ın son sözü, son yorumu değildir. Devam ediyor;
Kur’an’daki bazı ayetlerin geçmiş dönemde yapılan yorumunun eskidiği
ve günümüz toplumlarının şart ve ihtiyaçlarıyla bağdaşmadığı bir gerçektir.”
“Kur’an-ı Kerim’i anlama seviyeniz, sizin Allah’a olan yakınlığınızı tayin
eder.” Prof. Dr. ROBERT FRAGLER
Bu konudaki hassasiyetinizi ve sıkıntılarınızı bilerek kısa bir soru
hazırlamak amacındaydım fakat olmuyor.
Bu konu ile yakından ilgilenen Hintli din bilgini Dr. Asghar ALİ Engineer
Elimizde çok sayıda Kur’an yorumu bulunmakta bu durum, yorum çokluğu, İslam peygamberine gönderilmiş bu yüce kitabın anlamının büyüklüğünü gösterir.
Devam eder: Bu konuda birinci ve en önemli soru: 1- Yalnızca bir tek yorum olabilir mi? 2- Kur’an’ın herhangi bir özel yorumu sonraki kuşaklar ya da aynı kuşakta
insanların üzerinde bağlayıcı olabilir mi?
Böylece Kur’an’ın anlaşılmasını birkaç yorumcu ile sınırlandırmak kutsal kitabın eylem ve etki alanını ciddi biçimde daraltmak olacak ve bu yalnızca onu geçmişte bir döneme uygun, o dönemle ilgili yapacaktır. O yorum gelecek
kuşakların hedefi için tatmin edici olmayabilir. Geçmişte Müslümanlar tarafından karşı karşıya kalınan sorunlar ve meydan okumalarla şimdiki kuşakların karşılaştıkları aynı değildir. Böyle olunca Kur’an’dan esinlenmek ve onun rehberliğine sarılmak amacıyla yeni kuşak kendi görüş açılarından yorumlamak gereği duyacaktır.
O çağda yazılmış bütün Kur’an yorumları dikkatlice incelenirse orta çağ bilgi sistemlerinin etkisi altında yazılmış oldukları açıkça anlaşılır. Ayrıca da bu tefsirler sadece mutlak değişmezlik kazanmamış aynı zamanda takipçileri tarafından kutsallık, yarı tanrısallık statüsü bile verilmiştir. Bunların günümüze uygunluğu tartışmaya açılamıyordu bile.
Kur’an’daki ayetlerin sınıflarına ayrıldığını biliyoruz. Soru 1: İbadet ile ilgili ayetler yani savm, salat, hac, zekât gibi uygulamalara ait ayetlerin (Asghar Ali’ye göre bu gibi ayetleri reformize etmek eşsizliği, özgünlüğü bozmak onun ruhsal estetiğini yok etmektir.) yorumu değişmezdir. Sizce?
Soru 2: Muamalat; evlilik, boşanma, miras, iş anlaşmaları ile ilgili ayetleri yeniden yorumlama ya da güçlendirme ile Kur’an ruhunu onarmaya gereksinim var mıdır?
Soru 3: Varsa bunu nasıl başarabiliriz? Soru 4: Modernleşmenin üç sac ayağı vardır: hümanizm, sekülerizm ve
demokrasi. Bu üçüne göre Kur’an’ın tekrar yeniden tefsiri gerekir mi?
Tut ki Ali’den miras kaldı sana Zülfikâr! Sende Ali’nin yüreği yoksa, Zülfikâr neye yarar? Hazreti Mevlâna
Burada bekleyelim. Yalnızca bir tek yorum olabilir mi? Hayır. Buraya kadar okuduklarımın hepsinin de altına imzamı atıyorum. Biz tabi bunu zaman içerisinde kendi aramızda belki de dar dairede belki de gerekli olduğu zamanlarda kendi aramızda konuşup bunun kendimizce sıkıntısını yaşayan insanlarız. Ben Kur’an mealini çok önemseyen bir kimse değilim. Lazım mı? Evet. Lazım mı? Evet. Ama Kur’an’ın bu noktada her dönem tefsir noktasında anlayış noktasında, idrak noktasında yenilenmesi gerekir mi? Evet. Evet. Bu noktada bir yorumda bağlı kalmak doğru mu? Hayır. Fakat İslam dünyasında, parantez açıyorum bir korku var. Korku şu: İslam dünyasını dizayn etmek isteyen içsel ve dışsal güçler, Kur’an ve sünnetin özünden saparaktan farklı yorumlar getiriyorlar önümüze. Bu özden sapkınlık olarak önümüze konulan yorumlardan dolayı biz bu korkuyla Kur’an’ı yeniden yorumlayan insanlara karşı bir şüphe ile bakıyoruz. İslam dünyası siyasi, ekonomik, askeri, sosyal olarak güçlü olmuş olsa, kültürel olarak güçlü olmuş olsa, kendi içinde bunları tartışıp, bunları araştırıp insanların üzerine doğru açılımlar konmuş olsa bu meselede hiçbir sıkıntı yaşanmayacak, yaşanmaması gerekir. Yaşanmaz. Arabî kendi çağında kendince tartışıldı. Arabî’nin karşısına insanlar risaleler yazdılar mı? Evet. Arabî’nin Kur’an yorumuna, Arabî’nin ayet-i kerimelere
ve hadis-i şeriflere olan yorumlarına karşı tez yorumlar kondu mu? Evet. Bunda bir sıkıntı bir sakınca yaşandı mı İslam dünyasında? Hayır. İnsanlar bunu konuşmaktan korktular mı? Hayır. İmam-ı Azam’ın içtihadına karşılık İmam-ı Muhammed’in İmam-ı Yusuf’un kendi çağında, kendi talebeleri, kendilerince ona karşı, onun söylediğinin zıddına veya farklı pencereden ve perdeden bakaraktan yeni içtihatlar getirdiler mi? Evet. Onun arkasından gelen İmam-ı Malik onun arkasından gelen İmam-ı Şâfiî, onun arkasından gelen İmam-ı Hanbelî’nin bu çizginin içinde farklı yorumlar getirerekten farklı mezhebi açılımlar oldu mu? Evet. Bu yolu taklip eden İslam dünyası kendi içerisinde 33-34 tane mezhep oluşturdu mu? Evet. Ve bu mezheplerin oluşmasından dolayı kendi zamanında herhangi bir zayıflık göstergesi oluştu mu? Hayır.
Ama son üçyüz yıla baktığımızda İslam dünyası bu kısırlığın içerisinde kalmış vaziyette. Bir taraftan reformist düşünceler peyda ederekten Kur’an ve sünnetin özüyle oynayan insanlar olunca, diğer taraftan iyi niyetli Kur’an’a yeniden yorum getirme, ayet-i kerimelere yeniden bir mana, anlam yüklemeye çalışan insanlar bu gayri nizami reformistlerden dolayı boğuldular. Onların seslerini duyamadık hiç. Hiç duyamadık. Ve onlara tereddütle yaklaştık.
Biz az önce Bayındır’dan bizim Oktay, Nuri, Harun var bir mesele oldu, lat, uzza, menatla alakalı. Dedim ki: bu İslam dünyasının içerisinde var. Suudlar saraydakiler eski putperestlikleri sarayın içinde devam ediyormuş dedi. Dedim sarayın içine bakmamıza gerek yok Müslümanların içerisinde devam ediyor bu dedim. Menat: para, uzza: güç, lat: kadın. Bugün İslam dünyasında kadına, paraya, güce, makama bozulmayan kim kaldı? Eğer ki yorumlama noktasında bir tane put olacak lat olacak, bir tane put olacak uzza olacak, bir tane de put olacak menat olacak, o putların önünde saygı durursan, eğilirsen putperest olmuş olacaksın. Eğer biz buna yorum getirmezsek, buna yeniden bugün anlayış olarak o ayet-i kerimeyi veya o meseleyi bugüne yorumlayamazsak biz o zaman hiç içimizde lat, uzza, menat var demeyeceğiz. Hazreti Mevlâna Mesnevî’sinde “Putu kalbinde ara!” der. Biz put olarak kendimizce, hala daha öyle düşünenler var ya, işte bir heykelin önünde saygı duruşunda bulunmayı putçuluk olarak algılıyoruz parantez içinde. Buradaki puttan mananın ne olduğunu çıkartmaya çalışmıyoruz. Eğer sen gayri hukuki bir gücün önünde eğiliyorsan asıl kalbindeki putçuluk o. Eğer sen para sevgisinin önünde eğiliyorsan senin kalbinde put var. Eğer bir kadın, bir erkek sana gel dedi de sen haram helal tanımadan yürüyüp koştuysan arkasından, putçuluk senin içinde. sen lat’ı başka yerde arama. Eğer sen para önemlidir deyip de haramı helal ettiysen, faizi helal ettiysen, sen daha fazla para kazanmak için önüne gelen her şeyi ezip yıktıysan, ben bu paraya sahip olmam lazım diyerekten sen her türlü melaneti işlediysen menat senin kalbinde, sen dışarıda menat arama. Sen gücü eline geçirdiğinde adaletle davranmıyorsan, gücü eline geçirdiğinde hakkaniyetli ihaleleri olmuyorsan, belediye başkanı olduğunda yanındaki çevrendekilere veriyorsan, vali olduğunda adaletle davranamayıp etrafındaki insanlara devletin parasını peşkeş çekiyorsan, millet vekili olduğunda onun bunun işi olsun diye yüz on sekiz takla atıp iş takipçiliği yapıyorsan, bakan olduğunda cumburlop yutacağım diye uğraşıyorsan uzza senin kalbinde ne dışarıda arıyorsun ki! Ama biz ayet-i kerimeleri
düz yorumlarsak bize bir tane lat, bir tane uzza, bir tane de menat. Üç tane ne lazım? Put lazım. Üç tane heykel putu andıran, onun önünde saygı durdun, onun önünde dua ettin, onun önünde secdeye kapıldın, biz bunu anlıyoruz. Bu değil kardeş. Bu, geçmiş dönemde böyleydi şimdiki insanların bu putu kalbinde bunu böyle algılamak gerekir, diyorsak o zaman bizi taşlamaya başlıyorlar. 1- Yalnızca bir tek yorum olabilir mi? Hayır. Bunu ehli sufi Kur’an’ı yorumlarken kendince der ki, Kur’an’ı okumaya ve Kur’an’ı anlamaya ve Kur’an’ı yaşamaya çalışan nefes adedince yorum vardır. Bunun bir tek durulan nokta sen o yoruma katılmayabilirsin. Katılma kardeşim. Sen benim az önce, biz içerde bunu konuşmuştuk şimdi taze olarak söylüyorum, sen benim lat, menat, uzza yorumuma katılma. Katılma. Bu senin hakkın ama Kur’an yorumlamada belli bir sınır tanımak Kur’an’ın ilahiliğine aykırı. Kur’an’ın sınırı ancak Kur’an’ladır. O sınır Allah’ın zatullahıdır zaten başka bir şey değildir. Yorum noktasında evet, siz yorumlara karşı çıkabilirsiniz. Bu farklı.
2- Kur’an’ın herhangi bir özel yorumu sonraki kuşaklar ya da aynı kuşakta
insanların üzerinde bağlayıcı olabilir mi?
Bu konuda kesin hüküm olarak ben kendimce bağlayıcı olur noktasında değilim ama burada bir parantez açayım. Böyle demekle Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin işaret ettiği şeylerin dışına çıkmak değil bu. Kendimcesi bu. Biz Kur’an’ı yorumluyoruz derken bazılarının yapmış olduğu hataya düşmekte istemem. Biz yorumladık, namaz sırt üstü kılınır. Bu da işin basit ve bayağı tarafı. Benim yorumum bu, namazı oturup işte sıralarda kılmamız lazım, bu da bir namaz. Bu, işin basit tarafı veyahut ta işte bir fukaraya 5 kuruş vermekte namazdır. E bu noktada değil, böyle değil. Bunlardan dolayı zaten Kur’an’ın üzerinde yeniden insanların sesleri duyulmuyor. Bunun en özgür bir şekilde yorum yapan konuşulabileceği ülkelerden birisi Türkiye. Ama ne yazık ki belirli odaktaki kimseler çıkıp da: Tavuktan da kurban olur, ayakkabıdan da kurban olur, deyince iş kendi çizgisini aşmış oluyor. İnsanlar oturup Kur’an’ın yeniden yorumlanması gerekir diyenlere şüpheyle bakıyorlar ve diyorlar ki: Arkasından ayakkabıdan da kurban olur diyecek mi? Arkasından bir horoz da kessen kurban olur diyecek mi, diye arkasından bunu bekliyorlar. Bu işin tabi gayri ilmi sulandırma şekli.
İslam dünyası bilhassa Türkiye’deki Müslümanlar bu korkuyu yaşıyorlar. Bu işin acı tarafı. O kadar ilahiyat fakültelerimiz var o kadar da medreselerimiz var ama ne yazık ki gerçekten Kur’an’ı olması gerektiği gibi bu çağda yorumlayabilen çok az. Bağlayıcılık açısından geçmişten muhakkak ders almalıyız, geçmişe muhakkak bakmalıyız, kendi yaşadığımız çağdaşlar bu meselede ne demiş ona da bakmalıyız bu meselede ama kesin kati bağlayıcı noktada durmamız biraz zor ama Türkiye’de bunun oluşması, İslam dünyasında bunun oluşması çok zor. Yani siz düşünebiliyor musunuz, bu ülkede, bunu böyle aşağılamak için kötülemek için söylemiyorum, elli yıldan beri altmış yıldan beri risaleyi nurun dışında bir şey okumayan topluluk var. Otuz yıldan beri kendi hocasının kitaplarından ve sohbetlerinden başka dinlemeyen bir topluluk var. Otuz yıldan kırk yıldan beri Süleyman Tunahan hazretlerinin sohbetlerini takip edip başka hiçbir şey takip etmeyen topluluklar var. Yani Türkiye’deki İslami cenaha baktığımıza fetullah gülen hocanın cemaati. Fethullah
gülenin haricinde hiçbir şey okumuyor ve dinlemiyor. Bir tarafta risaleyi nur, risaleyi nurun haricinde hiçbir şey okumuyor ve dinlemiyor. Bir tarafta Süleyman Hilmi Tunalı. Süleyman Hilmi Tunalı’nın dışında hiçbir şey tanımıyor. Bir tarafta sufi topluluk, benim gavsımdan başka bir şeyh yoktur deyip sadece onu tanıyor ve onu biliyor. Bir tarafta filanca x topluluk kendi şeyhinin haricinde başka bir şeyh tanımayıp başka hiçbir şeyh ne dedi diye bakmayan, kendince saplanmış bir şekilde duran cemaatler ve tarikatlar var. Böyle saplantı halinde duran cemaatlerin ve tarikatların içerisinde Kur’an’ın yeniden yorumlanası gibi bir şeyi konuşmak taşlanmayı gerektiren bir şey. Biz şimdi bunu konuşurken ben konuşurken taşlanmaktan korkmadığımdan dolayı konuşuyorum.
Bugün diyanet işleri dahi Kur’an’ı yorumlamaktan yeniden yorumlamaktan uzaklar, fıkıhı yeniden fıkhetmekten, yorumlamaktan uzaklar. Bütün ilahiyat fakülteleri profesörleri fıkıhçılar, bütün ilahiyat fakültelerinin fıkıhçıları toplanıp fıkıhı yeniden gözden geçirip, yeniden gözden geçirip yeniden değişik içtihatları alıp bugüne güncelleyebiliyorlar mı? Hayır. Biz hala daha kız çocuklarımızı üniversiteye gönderirken seksen kilometre uzağa gittiğinde yanında muhakkak mahremi olması gerektiğinin fetvasıyla duruyoruz. Çok basitini önünüze koyuyorum. Biz Hanefi’ye göre bir adam kaybolduysa kırk yıl nikâhında durması gereken fıkıhla duruyoruz. Adamdan ses seda çıkmadı, adam gitti nerde olduğu belli değil öldüğü de belli değil kaldığı da belli değil. Hanefi’ye göre arkasında kadın kırk yıl ya da onun yaşıtlarının bir tanesi eceliyle ölünceye kadar beklemek zorunda. Tabi siz fıkıh olarak namazı bozan bozmayan, orucu bozan bozmayan şeyleri okuduğunuzdan fıkıhı onu biliyorsunuz. Bir kadın düşünün kocasından haber almıyor kırk yıl bekleyecek. Birincisi kocasının mirasına dokunamayacak. İkincisi Boşanmış hükmüne giremeyecek, kırk yıl bekleyecek kadın. En az kırk yıl. Kırk yıl dolacak gidecek müracaat edecek benim kocam kayıp olalı haber alınmayalı kırk yıl oldu. Kırk yıl olunca hukuk o adamın öldüğüne hükmedecek kadının boş olduğunu ve mirasının da o kadına ve çocuklarına kaldığına hükmedecek. Gelin bunu yenileyin. Bu dini yaşanır hale getirelim. Bize uyduruk bir şey de getirmeyin önümüze ama. Bugünkü düzlemde deyin ki, onun ölüm kâğıdı geldiğinde boş olsun veya belirli bir zaman koyun, Şâfiîlerde dört yıl bu. Şâfiîlerde dört yıl. Dört yıl zaman koyun. Adam eşini çoluğunu çocuğunu bırakmış Almanya’ya mı gitmiş Yugoslavya’ya mı gitmiş Bulgaristan’a mı gitmiş nereye gittiyse gitmiş, kaçmış, terk etmiş gitmiş haber alınamıyor. Kadın geliyor bana, “Hocam benim kocam vardı 10 yıldır haber alamıyoruz çocuklar 10 yaşına geldi. Ben ne yapacağım?” Bakın o kadın gitse mahkemeye mahkeme onu boşamıyor. Normal mahkemeye gitse boşamıyor normal mahkeme onu. Dedim git “Mahkemeye müracaat et.” “Müracaat ettim.” dedi “Ne öldüğüne hükmediyorlar ne boşamaya.” Boşamaya hükmetmesi için celp kağıdının gitmesi lazım ona. E celp kâğıdı geri dönüyor. Celp kâğıdı geri dönünce boşayamıyor mahkeme. Kadın 10 yıl evlenemiyor bir kimseyle ama aynı o kadın gitse bir başka erkekle ilişkiye girse zinadan atıyor içeri. Mahalleli taşlıyor onu zina etti diye. Fıkıh edemiyorsunuz, hükmedemiyorsunuz da. Evet. Bunlar normalde konuşulmayan şeyler, konuşulamayan şeyler. O yüzden bağlayıcılık noktasına evet fıkıhi meselelerde de yeniden yorumlamaya ihtiyacımız var. Kur’an’ı yeniden
yorumlamaya ihtiyacımız var, fıkıhi meseleleri yeniden yorumlamaya ihtiyacımız var, kader algısı yeniden yorumlamaya ihtiyacımız var. Var. Ama ümmet bunu özgür bir şekilde konuşamıyor. Türkiye’de biz bunu özgür bir şekilde konuşamıyoruz.
Böylece Kur’an’ın anlaşılmasını birkaç yorumcu ile sınırlandırmak kutsal kitabın eylem ve etki alanını ciddi biçimde daraltmak olacak ve bu yalnızca onu geçmişte bir döneme uygun, o dönemle ilgili yapacaktır. O yorum gelecek kuşakların hedefi için tatmin edici olmayabilir. Geçmişte Müslümanlar tarafından karşı karşıya kalınan sorunlar ve meydan okumalarla şimdiki kuşakların karşılaştıkları aynı değildir. Böyle olunca Kur’an’dan esinlenmek ve onun rehberliğine sarılmak amacıyla yeni kuşak kendi görüş açılarından yorumlamak gereği duyacaktır.
O çağda yazılmış bütün Kur’an yorumları dikkatlice incelenirse orta çağ bilgi sistemlerinin etkisi altında yazılmış oldukları açıkça anlaşılır. Ayrıca da bu tefsirler sadece mutlak değişmezlik kazanmamış aynı zamanda takipçileri tarafından kutsallık, yarı tanrısallık statüsü bile verilmiştir. Bunların günümüze uygunluğu tartışmaya açılamıyordu bile.
Evet, tartışmaya açamazsınız bile. Tartışmaya açamazsınız bile. Bizde kitapları kutsallaştırmak ve insanları kutsallaştırmak ve tanrılaştırmak, tanrısallaştırmak yerleşmiş vaziyettedir. Hatta biz öylesine tefsirleri, öylesine herhangi bir meseledeki risaleyi kutsallaştırırız ki birisi onun hilafına bir laf söylese hemen küfrüne fetva veririz. Burada en korunmasız olan sufilerdir ama sufilerde kendi içlerinde kutsallaştırırlar ve tanrısallaştırırlar bir meseleyi. Arkasından gelen şeyhin önceki şeyhin anlayışından daha ileri olabileceğini kabul etmeyiz biz. Eğer o şeyhi geçmiş şeyhin önünde göreni tu kaka ilan ederiz ve bir önceki vefat etmiş olan şeyhimize sımsıkı yapışırız onu tanrısallaştırırız çünkü. Bunun tecelliyatı Hazreti Ömer Efendimizdeki tecelliyat gibidir. Biz onu okuruz da uygulayamayız. Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri ne dedi “Kim Muhammed öldü derse bu kılıcım onun hakkını verecektir!” dedi. Bu ne demekti: Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini tanrısallaştırıyordu. Bu pagan zihniyetiydi. Pagan zihniyetine göre Hazreti Muhammed-i Mustafa bu manada ölmemiştir ama Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh hazretleri “Dur ya Ömer!” dedi “Biz hiç ölemeyen Allah’a iman ettik. Her nefs ölümü tadıcıdır.” dedi Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri diyor ki: “Hazreti Ebu Bekir konuştukça benim kalbime ılık ılık bir şey indi, bunu kabul ettim.” diyor. Evet. Bakın bunu kabul ettim diyor evet. Bizde tanrısallaştırmaktan biz uzaklaşamıyoruz. Adamın bir önceki şeyhi ne şeyhti ne şeyhti ne şeyhti. Nereydin o zaman? Madem o kadar çok kutsal bir kimseydi sen neredeydin o sağken? Ama bu her alanda öyle. Biz siyasetçileri tanrısallaştırırız, şeyhleri tanrısallaştırırız, tefsircileri tanrısallaştırırız, biz dedemizi, babamızı, atamızı tanrısallaştırırız. Biz başımızdaki herhangi bir kimseyi tanrısallaştırırız. Sağ olan şeyhimizi de tanrısallaştırırız. Bizim başımızda bir zakirimiz vardır abimiz vardır ders yaptırıyor bize yol gösterir, biz onu da tanrısallaştırırız. Tanrısallaştırmak bizim içimizde bir hayvani güdü. Biz kadını da tanrısallaştırırız, taparız ona. Biz erkeği de tanrısallaştırırız, taparız ona. Şarkılarımız bunun üzerinedir, şiirlerimiz bunun üzerinedir, tanrısallaştırırız, taparız. Bunu biz kendi içimizde bu şeytani güdüyü
terbiye edemeyiz. Terbiye edemediğimizden dolayı biz herkesi ve her şeyi tanrısallaştırmaya uygunuz, bekleriz. Bu tanrısallaştırmayı birisi yıkarsa da biz ona şüpheyle bakarız. Hani ben, arkadaşlar bu konuda hata yapmışım özür dilerim sizden, diyorum bazılarının gözleri değişiyor, sen hata yapmazsın diyor gözleriyle. Değil kardeşim yaparım ya. İnsanım. Tanrısallaştırmaya gerek yok. Birisi zakirini, abisini hata yapmaz olarak görüyor. Yapar ya, tanrısallaştırma. Yapar. Kocasını hata yapmaz görüyor. Yapar insan. Tanrısallaştırma kimseyi. Veya bir siyasi lideri tanrısallaştırıyoruz, yapıyoruz bunu. Veya simgeleştiriyoruz; filanca Şeyh Efendi, hata yaparsa İslam hata yaptı. Ya simgeleştirme, hata yapar. Filanca x kimse, hata yapar, herkes için mümkün ama tanrısallaştırmak şeytani bir güdü içimizde. Kitabı tanrısallaştırmak şeytani bir güdü içimizde. Yani düşünebiliyor musunuz siz Gazali’yi birisi eleştirecek? Gazali’yi eleştireni biz kafirlikle, İbni Teymiye’yi eleştirmeyi İmam-ı Rabbani’nin kafirlikle eş değerde tutarız. Düşünebiliyor musunuz eleştirilebildiğini? Nasıl ciğerinize dokunuyor değil mi? Hazreti Mevlâna’nın eleştirildiğini düşünebiliyor musunuz? Ciğerinize dokunuyor değil mi? Birileri bana tweetten veyahut ta özelden yazıyorlar “Hazret-i Mevlânâ’nın da işte …” ben diyorum o da insan onun da hataları vardır. Tartışacak alan kalmadı. Vardır, tespit etmişsin yaz bir risale, yayınla, millet açsın okusun, bilgilensin. Küfretme, hakaret etme. Hani birisi bir risale yazmış ya Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin risalelerinde tespit edebildiği 33 tane yanılgıya düştüğü yerleri tespit etmiş. 33 tanemi 35 tane mi ne! Herkes ver yansın çek uzansın saldırıyorlar. Ya ne saldırıyorsunuz, bırakın. İnsanlar risaleyi araştırsınlar o Bediüzzaman hazretlerinin eksiklerini noksanlıklarını bulsunlar, koysunlar risale olarak yazsınlar eğer onların karşısında Kur’an ve sünnette yeniden bir açılımla, yeniden bir içtihatla, yeniden bir anlayışla onun hatalı olan yerlerini söylüyorlarsa bu bir zenginlik ama biz öyle görmeyiz, onu da tanrısallaştırırız. Allah bizi affetsin.
Soru 1: ibadet ile ilgili ayetler yani savm, salat, hac, zekât gibi uygulamalara ait ayetlerin (Asghar Ali’ye göre bu gibi ayetleri reformize etmek eşsizliği, özgünlüğü bozmak onun ruhsal estetiğini yok etmektir.)
Sizce? Bu noktada ibadetle ilgili ayetlerin zahirsel ritüellerine dokunmadan, manasal anlamlarının üzerinde yenilenmesi gerekir. Namaz anlayışının yenilenmesi gerekir, oruç anlayışının yenilenmesi gerekir ama “Siz 18 saat oruç tutturuyorsunuz.” bunu değil. Bunu konuşursan meseleyi bayağı noktaya getiriyorsun, bunu konuşma. Neden? Bu ayet ve hadisle orucun ne zaman başlanılacağı ne zaman biteceği belli sen bana yeni bir oruç manası getir. Bana de ki; orucun gerçek manası budur, ben oruçtan bunu anladım de. Bana de ki; namazdan bunu anladım de. Benim namazı Hristiyanlara özenerekten sıralara oturtaraktan namaz kıldırmaya çalışma bana. Bana öyle bir namaz anlat ki ben senin namazı anlatırken namazın senin baş ucunda durduğunu göreyim. Sen öyle bir namaz kıl ki, namaz kılarken namaz senin başucunda Allah’a dua etsin “Yarabbi beni kılanı affet!” desin. Bana bunu anlat ama bana namazı sıralarda kılamaz mıyız? Camilere sıraları koysak herkes sıralara otursa namazı böyle kılsa olmaz mı? Deme bana. Bunu deme işte. Bu şekilsellikle uğraşma, sen beni şekilcilikle suçluyorsun
benim önüme yine şekil koyuyorsun. Beni şekilsellikle suçlama. O ibadetin ritüeli, ibadetin ritüeli Âdem’den itibaren aynı. Sen Âdem’den itibaren secde ritüelini değiştirmeye çalışırsan, o zaman bu manayı yakalamak değil. Bana öyle bir secde anlat ki, secde gelsin o secde anlatmana secde etsin. Eyvallah. Ama bu çok basite indirgenip ibadetlerin şekilleriyle ve şemalleriyle uğraşmak, manasıyla uğraşmamak bir kısmıyla biz manasıyla uğraşıyoruz deyip şekli ve ritüeli terk etmek değil. Ritüeller bu noktada baştan itibaren süregelmiş bir şey “Namaz geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Oruç geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı.” Kalkıp da: Çok aç kalırsan bir tane kesme şeker atarsan orucun bozulmaz deme bize. Bunu söyleme bize. Bunu söylediğin zaman seninki olmadı. O bir yer bulmayacaktır. Bize orucu yeniden anlat, yeniden anlatırken Kur’an ve sünnetin manasına gözünü dik, geceler boyunca tefekkür et, oruçtan kasıt ne, de. Sen kendince geceler boyunca otur tefekkür et, zikretmekten kasıt ne, de. Otur “la ilahe illallah”tan kasıt ne olduğunu tefekkür et bana, yarın gel anlat, ben seni dinleyeyim. Razıyım. Bana kitaptan okuyup da gelip anlatma. Bana kitaptan okuyup gelip anlattığın şeyleri, kitapları biliyorum, ben okurum oradan lazım olursa, bana onu anlatma bana yeni bir şey söyle. Hazret-i Mevlânâ’nın dediği gibi, başkasının dediklerini söyleme bana, bugün yeni şeyler söylemek lazım, demiş eyvallah, bunu söyle. O yüzden bu noktada ayetleri, ibadetle alakalı ayetleri revize edelim. Manalarını edelim ama ritüellerine dokunmayalım. Benim kendi durduğum nokta. Soru 2: Muamalat; evlilik, boşanma, miras, iş anlaşmaları ile ilgili ayetleri yeniden yorumlama ya da güçlendirme ile Kur’an ruhunu onarmaya gereksinim var mıdır?
Kur’an ruhunu onarmak demeyelim biz buna ama gereksinim var. Kur’an ve sünnet dairesinde yeniden yorumlamaya, yeniden bunları analiz etmeye, yeniden güncellemeye ihtiyaç var. Şimdi kapitalist sistem zorluyor, geliyor diyor ki kâğıt, borsada oynamak caiz midir? Şimdi son dönem fıkıhçılar diyor ki evet borsa kağıtları alınıp satılabilir. İslam’ın özüne uygun değil. Nasıl uygun değil: İslam üretime dayalı bir sistemdir, reel üretime dayalı, üretim ve tüketim dengesini gözetir. Üretip tüketmemek değildir, sadece tüketmekte değildir, üretir ve tüketirsin ama tüketim aşağıdadır İslam’da, üretim yukarıdadır. Üretip satarsın ama borsa dediğinde üretmeden kâğıt al kâğıt sat. İslam’da kâğıt alışverişi vardır ama anında, reel olması gerekir, canlı. Siz doları bir gün vadeli satamazsınız. Dolar verip altın alırken bir gün vadeli yoktur faiz vardır işin içerisine ama kapitalist sistemin etkisinde kalan bir kısım profesörler buna cevaz veriyorlar şimdi. İslam faize cevaz vermez asla. Asla. “Ama işte kat kat arttırılmış olan faiz haram kılındı.” Değil, faizin azı da çoğu da haram. Üzerinde oynayamazsınız.
Soru 3: Varsa bunu nasıl başarabiliriz? Gerçekten nasıl başarabilirizi ben kendimce kendi kendime değişik sohbetlerde arkadaşlara beyan etmeye çalışıyorum. Diyorum ki; bütün ilahiyatçı profesörler kendi dallarında toplansınlar. Kendi dallarıyla Diyanetin çatısının altında mı toplanırlar Türkiye’de bunun adımının atılması lazım. Fıkıhçılar diyanetin kendi çatısının altında toplasınlar analiz etsinler, yorumlasınlar, tefsirciler, kelamcılar, akaitciler, tarihçiler otursunlar bunun üzerinde gerçekten kafa yorsunlar. Biraz
amiyane olacak biraz böyle belki de alınacaklar sözlerimden ama devlet onlara maaş veriyor. Bu konuda insanların önüne yeniden bir şeyler getirsinler ve örnek olsun Türkiye. Gerçekten komple bir elden geçirip önümüze bir şey koysunlar bizim. Çok basit örnekler veriyorum, içimizden, yaşadığımız örnekler veriyorum: Kız çocuğunu üniversiteye gönderecek olan anne baba Hanefi’ye göre haram işliyor. Bunun önüne geçemiyoruz.
Soru 4: Modernleşmenin üç sac ayağı vardır: hümanizm, sekülerizm ve
demokrasi. Bu üçüne göre Kur’an’ın tekrar yeniden tefsiri gerekir mi?
Hayır. Sekülerizm de hümanizm de demokrasi de benim işim değil. İslam’ın işi de değil. Hümanizm, yarı insan tanrıcılığıdır. Sekülerizm, direkt dünyevileşmektir. Demokrasi ise ne idüğü belirsizdir. Bununla bütün dünyayı aldatıyorlar bu terimlerle. Hümanizm insancıllık değildir, yarı tanrı insanlardır. Sekülerizm manadan uzak direkt dünyevileşmektir. Tüketime dayalı demokrasi ise, güçlülerin sadece ve sadece güçlülerin sistemidir. Halkın ve fukaranın sistemi değildir. Kandırırlar, demokrasiyi bize halkın ve fukaranın sistemi, sekülerizm de aklın ürünü, yüksek aklın ürünü, hümanizmi de insancıllık olarak bize zokayı yuttururlar. Yok hayır. Hümanist değilim. Az önce insanların tanrılaştırılmasına karşı çıkarken Yunan mitolojisindeki yarı tanrı insanları önüme koyamam. Az önce lat ve uzza ve menattan bahsederken sekülerizm denilen bu üçlü putu önüme koyamam. Biz sekülerizmin ne olduğunu bilmeden, biz seküler bir dünyada yaşıyoruz, biz seküler bir hayat yaşamak istiyoruz diyoruz. Bu ne demek biliyor musunuz? Bu, imanı kenara atıp aklı orta yere koymak. Diyeceksiniz ki ya böyle söylemiyorlar bize, hatta bunu yazan kardeş dahi bu manada yazmamış olabilir bunu ama dünya üzerinde uygulanan sistem bu. Hümanizm dedikleri şey batıdan çıkma öyle değil mi? Bu hümanist batı neredeki iltica edecek olanları almıyor, denizlerde boğuyor. Bu hümanist batı neredeki Hiroşima’ya bomba atıyor, bu hümanist batı nerde ki, habire habire ama ütüyor, sömürüyor. Böyle bir hümanizmi kabul etmiyorum. Siz batının açı doyurduğunu mu düşünüyorsunuz? Bu hümanizm sekülerizm ve demokrasi üçlü teslis inancı. Bu tip terimlerle bu tip deyimlerle bize yumuşak görünerekten tatlı görünerekten yapacaklarını yapıyorlar. Sekülerizm ne demek biliyor musunuz? Tanrı yoktur, ilah yoktur, Allah yoktur. Nedir Allah? Aklındır senin. Bir şey aklına uyarsa uygundur, aklına uymazsa uygun değildir. Yok hayır. Bu insanlık akıllarını ilah edinenlerden çekti ne çektiyse. Hala daha çekiyoruz biz. Türkiye’de ne çekiyorsa bu üçlü felsefesinden çekti. Cumhurbaşkanına varıncaya kadar, parti başkanlarına varıncaya kadar seküler bir dünya bize söylediler, hümanistlikten bahsettiler, demokrasiden bahsettiler. Biz ikiyüz yıldan beri bu üç felsefenin açmış olduğu yaraları kapatamıyoruz. Hangi demokrasiden bahsediyorsunuz? Kimin demokrasisinden bahsediyorsunuz? Bana demokrasinin olduğu bir yer söyleyin. Hadi söyleyin. İngiltere, demokrasinin beşiği öyle değil mi? İrlanda ayrılmak istiyor. Neden ayırmıyorlar? Sekülerizmden bahsediyorlar öyle değil mi bütün dünya? İyi, İsrail bir şeriat devleti, neden devletin kurulmasına müsaade ettiler? Suudi Arabistan şeriat devleti, birleşmiş milletler neden onu kabul etti? Hani seküler dünya nerde? Beyaz sarayda papa ağırlanıyor. Nerde seküler dünya? Demokrasi, peki, hadi bakalım, istemedikleri bir parti fazla oy alırsa o seçimi geçersiz sayan
Avrupa’nın kendisi. İyi demokrasiye göre demokrasiyse %52’yle seçilmiş bir cumhurbaşkanı var, hiç kimsenin karşı çıkmaması lazım. İstemedikleri adam seçildi gazete başlıkları neydi: Çok oy almak demek değildir demokrasi. Tamam. %22 ile Süleyman Demirel cumhurbaşkanı seçildi. Kim bir şey dedi? O zaman demokrattı demek ki. En demokrat kim? Süleyman Demirel 28 Şubat ihtilalini organize eden kimse. En demokrat kim? Ecevit. 28 şubattan sonra 28 şubatla iktidara geldi. Ben batılıların demokrasisine inanmıyorum. Demokratta değilim zaten söylüyorum. Ben bu manada hümanistte değilim, ben bu manada seküler de değilim. Değilim. Ama Kur’an’ın bunların ışığının altında yorumlanması değil, kendi özüne, kendi özünden çıkartmış olduğu incelik, anlayış, insancıllığı, kendi özünden çıkartmış olduğu çoğulculuğu, kendi içerisinden çıkartmış olduğu farklılığı, kendi içerisinden çıkartmış olduğu her türlü düşünceyi ve insanın yaşam hakkını reddedenlerden değilim. Kur’an “Sizi kavim kavim yarattık anlaşasınız diye.” demiş, çoğulculuktan bahsetmiş bize. Bu noktada herkesin yaşam hakkını, bakın İslam’ın temel felsefesidir, bütün insanların akıl hürriyeti, can güvenliği, mal güvenliği, namus güvenliği, iffet güvenliği mukaddestir. Siz bunlara dokunamazsınız. Bazı arkadaşlar bana -dervişlerden değil dışarıdan- paylaştığım bir tweetle alakalı dönüşte bulundular, ben dedim ki Suudi Arabistan’da hacıların can güvenliği yok dedim. Evet Suudi Arabistan’da can güvenliği yok, kutsal bu. Siz ibadet ederken can güvenliğiniz olmak zorunda. Sağlayamıyor Suudiler. Oraya insanların can güvenliklerini ibadete gelen sağlayamıyorlar hatta bugün bayanların sohbetinde de dedim, bir devlet can güvenliğinden dolayı haccı yasaklasa hakkıdır dedim. Türkiye Cumhuriyeti Devleti dese ki: Can güvenliği olmadığından dolayı -gerçekten can güvenliğini düşünerekten söyleyecek bunu- biz bunu sağlamaya çalıştık, hacca giden insanlarımızın can güvenliğini sağlayamıyoruz, sağlayamadığımızdan dolayı açık gitmek isteyenler gidebilirler ama can güvenliği yok. Bunu beyan edebilir devlet. Can güvenliği en önemli insani bir şey. Bunu gelin Kur’an’ı yeniden mi yorumlarız, hadisleri yeniden mi yorumlarız, bütün insanların can güvenliği mukaddestir. Kimsenin kimseyi, zulmen öldürmeye hakkı yoktur. Hep beraber haykıralım bunu. Bizim teröristimiz öldürürse haklı olur onun teröristi öldürürse haksız demeyelim. Diyelim ki: can güvenliği esastır. Kimse kimseyi öldüremez haksız yere. Öldüreni öldürürüz diyelim, can güvenliğini sağlayalım, ama yok. Pkk öldürürse gerilla oluyor terörist olmuyor. Uykudaki iki tane polisi şehit ediyor hiç kimse ona karşı durmuyor, cesaret bile edemiyor. Ne yapıyorsun bile diyemiyor ama onlar barışçı oluyor. Dünya üzerinde terimlerin arkasına saklanıyor herkes. Barışçı. İşid’de barışçı o da öldürüyor, kimse bağırmıyor ona. İlk önce bağırmadı kimse. Neden? Bizden ya. Değil kardeşim, benden değil. Kim haksız yere öldürüyorsa benden değil. Kim eline silah alıp da birisini elinde silahı olmayan bir kimseyi öldürüyorsa benden değil. Can güvenliği esas. Herkesin yaşam hakkı var. Evrensel. Âdem’den itibaren bu. Sen kalkıp da, bu Sünni bombala, bu Şia bombala, bu şundan bombala. Yok böyle bir şey. Bu Hristiyan öldür, bu Yahudi öldür. Yok böyle bir şey. Can güvenliği esas. Kimseyi öldürme. Kimseyi öldürme. Kimseyi aç bırakma. Kimseyi çıplak bırakma. Kimseyi yurdundan sürme. Kur’an’ın emirleri bunlar. Gelin bu ortak noktalarda buluşalım, bunları konuşalım tekrar. Bunların yeniden konuşulması lazım, yeniden anlatılması lazım.
Ne yazık ki din, İslam denilince namaz, abdest, oruç, hac, zekâtta kalıyoruz. Meselenin insanlık boyutuna, insanlık noktasına giremiyoruz, ahlaki noktasına giremiyoruz, sosyal noktasına giremiyoruz. Giremiyoruz. Ekonomisine giremiyoruz. Biz çünkü İslami sadece namazla abdestle, oruçla bağladık, sufiler zikirde şeyhe bakmakta bağladı.
Sufiler için sufilik ne? Şeyhe bakacak melül melül, bir şeyhimiz var ne güzel sakalı var ne güzel bıyığı var. Değil o. Oraya bağladık hepsini de. Adam gitti cemaate 50 milyar verdi baş köşeye oturdu. Bütün her şey bitti, adam gitti bir yere yurt yaptırdı baş köşeye oturdu her şey bitti, adam gitti bir Kur’an kursuna iki çuval un götürdü her şey bitti en iyi Müslüman o oldu baş köşeye onu oturtturduk biz. Biz meseleye derinlemesine bakmadık. Biz sekülerizmi konuşacaksak, evet bu İslam zaten dünya sevgisini reddederken batı dünyaya sarılmaya çalışıyor. Bizim bir kısmımız dünya sevgi sevgisini reddedeceğine, dünyayı reddetti. Hactan sonra terazi tutma, hactan sonra metre tutma. Bitti artık bunlar da. “Hacca gittin mi?” “Evet” “Ne daha ticaret yapıyorsun?” Ya neden? Yapmayacak mı? Ha yok metre tutmayacakmış. E ben ne yapayım şimdi 30 yaşında hacca gittim, 30 yaşından sonra ne yapacağım tatile mi çıkartacağım kendimi? Ama yok, 60 yaşında ölmeye gideceğiz biz hacca. Ne zaman hacca gidecek, çocukları evlendirecek, herkesi ev bark sahibi edecek, torunları sünnet ettirecek, torunları da büyütecek okutacak, 65 yaşına gelince oğlan-kıza ağır gelmeye başlayacak “baba- anne ikinizi de hacca gönderelim.” kaç yaşında, 70 yaşında. Ya nerde çoluğunuz çocuğunuz yok mu, dedim. Ölmeye göndermişler oraya, gitsinler orda ezilsinler ölsünler böyle kurtulalım diye düşünmüşler. Hasta yatağından hacca getirilen insan biliyorum. Başında kimse yok. Resmen ölsün diye göndermişler, onlar da dirildiler orda. Şeyh Efendinin Allah rahmet eylesin grubuna düşmüşler, Şeyh Efendinin de yanına düşmüşler. Şeyh Efendi de “Mustafa Efendi baktır bunlara.” ooo dervişler aldılar onu uçurdular, canlandılar. Sonra adam itiraf etti zaten Şeyh Efendinin yanında “Beni ölsün diye gönderdiler ama efendim siz denk geldiniz ben can buldum burada.” dedi. Ölsün diye gönderiyoruz biz sonra. Allah muhafaza eylesin. Evet sekülerlik derken aklı öne getirmek. Biz aklı reddetmiyoruz ama her şeyi akla bağlamakta bizim işimiz değil. Demokrasiyi konuşmama gerek yok. Ne idüğü belirsiz, ne olduğu belirsiz. İnsanlar insanları yönetmek için, aslında yönetilmemesi için oluşturulmuş bir şey ve dünya üzerinde öyle demokrasi yok. Bunu söylediğimde, evet tam bir demokrasiye henüz daha ulaşamadık diyorlar. Ulaşamazsınız. Sebep? Ulaşılmayı istemediğinizden dolayı. Siz Amerika’da zencilerin daha fazla olduğunu biliyor musunuz? Zencilerin kendilerince Amerikan yönetimine sahip olacağını düşünüyor musunuz?
Tut ki Ali’den miras kaldı sana Zülfikâr! Sende Ali’nin yüreği yoksa, Zülfikâr neye yarar? Hazreti Mevlâna Söyleyecek söz yok.
Nefes II — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
Ek kaynaklar:
- Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi, çev. Veled İzbudak, MEB Yayınları.
- Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi Şerhi, şerh: Tahirü’l-Mevlevi, Şamil Yayınevi.
- Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevi Tercemesi ve Şerhi, İnkılap Kitabevi.
- Reynold A. Nicholson, The Mathnawi of Jalaluddin Rumi, E. J. W. Gibb Memorial Series.
- Annemarie Schimmel, Ben Rüzgarım Sen Ateş, çev. Senail Özkan, Ötüken Neşriyat.
İlgili Sözlük Terimleri: Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı
