Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenize hayırlı eylesin inşallah. Cenâb-ı Hak ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammedi Kur’an ve sünnet-i seniyyeye sımsıkı yapışanlardan eylesin. Kur’an ve sünnet-i seniyyeye sımsıkı yapışıp yaşayan ve yaşatanlardan eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, koşturan, cihat eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden, batıla karşı mücadele eden
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü, hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammedi Kur’an ve sünnete sımsıkı yapışanlardan eylesin, Kur’an ve sünnet-i seniyyeyi yaşayıp yaşatanlardan eylesin. Cümlemizi hakkı hak, batılı batıl bilmemiz için kalplerimize ilham eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele, aşk, şevk nasip eylesin. Batılı batıl bilip batıla karşı mücadele şevki versin, mücadele azmi versin. Rabbim cümlemizi batıl ile mücadele ederken korkaklığın şerrine düşürmesin, korkaklığın şerrinden muhafaza eylesin. Dünyanın şerrinden muhafaza eylesin. Dünyadakilerin şerrinden muhafaza eylesin. Gökteki habis ruhluların şerrinden muhafaza eylesin. Yerdeki habis ruhluların şerrinden muhafaza eylesin. Denizlerdeki habis ruhluların şerrinden muhafaza eylesin. Cümlemizi her türlü nazardan, şeytanın desisesinden, vesvesesinden, kafir cinnilerin musallatından cümlemizi muhafaza eylesin. Amin diyen dillerinizi narı cehennemden azad eylesin. Dillerinizi kendi zikri ile süslediği dillerden eylesin. Dillerinizi kuranıyla,
sünnetiyle hak ve hakikati ile süslediği dillerden eylesin. Ecmain. Allah hepinizden de razı olsun inşallah. 1470. beyitten devam ediyoruz:
“Yağmur damlaları sedeflerin içinde inci olur. Sedeften dışarıda kü-
çük büyük damlalar vardır. Sedefin içinde ise küçük büyük inciler.”
Yağmur damlaları normalde yağmur damlasıdır ama bir sedefin içerisine girerse, sedef dediğimiz ne, okyanusun diplerinde duran bir deniz hayvanı. O yağmurda rivayet edilir ki yağmur damlası o hayvanın içerisine girerse orda ince olurmuş. Demek ki yağmur damlası dışarda su, içine girerse ne oldu? inci oldu. işte normalde sedeften dışarda küçük büyük damlalar var, sedefin içinde ise küçük büyük inciler var. Sedefin dışında kalırsa eğer hayvanın dışında kalırsa onlar yağmur damlası yani kıymeti yağmur damlası gibi ama o yağmur damlası o hayvanın içerisine o sedefin içerisine düştü, inci oldu, kıymetlendi. Demek ki bir şey başka bir şeyin içerisine girerse kıymetlendi, orda farklı bir değişime, dönüşüme uğradı, değişime ve dönüşüme uğrayınca da o kıymetsiz gibi görünen şey kıymetlendi.
“Onlarda misk ahusunun göbeğindeki kabiliyet vardır. Dışarıdaki kan damlaları bunların içlerinde misktir. Sen dışarıdaki kan göbeğin içinde nasıl misk olur deme.”
Sen bu velilerin, enbiyaların, peygamberlerin, hani söz konusu olan şey diyebilirdi ya veliler de ki veya peygamberlerdeki cebri konuşuyorduk. Peygamberlerdeki cebir, velilerdeki cebir, dışardaki cebriyet gibi değildir. Bunu hatırlarsanız sohbetin tabi araya faiz meselesi girmişti, faiz meselesi girince ara vermiştik. işte o peygamberlerdeki ve velilerdeki cebri konuşuyorduk. O peygamberlerin cebri ile sizin bizim anladığımız cebir aynı değil ve o velilerin cebri ile insanların anladığı cebir aynı değil. Bu manayı, bu ince manayı Hz. Pir anlatıyordu. O yüzden normalde sen onu ce ir gibi görürsün, kan revandır amma velakin o kimsede, o velide cebir gibi görünen şey miski amber olur. Onda bir hikmet olur, onda bir ölçü olur ama dışardan baktığımızda o nedir? O dışardan bu mevzuyu anlamayan, bu meseleyi bilmeyen bir kimse ona cebirmiş gibi gelir. Allah muhafaza eylesin. O yüzden o velilerin hallerinde Allah ve resulüne tam teslimiyet vardır. Onlar teslimiyetlerini icra ederler. Onlar teslimiyetlerini icra ederlerken dışardan bu hali görmeyen kimse onlarda cebir hali var zanneder. Hani Hızır’a baksa bir kimse Hızır’a baktığında o kimse Hızır’a zahir gözüyle baksa cebir hali görür ama Hızır’daki cebir hali normal Müslümanlardaki cebriyet gibi değildir. Normal iman etmiş, Müslümanım diyor, yapmış olduğu kötülükleri cebre sokuyor veyahut da ben Müslümanım diyor yapmış olduğu iyiliği de cebre sokuyor, kendince diyor genelde kötülükler için bu cebriyeciler söylerler yani o kimse namaz kılmıyorsa Allah ona müsaade etmediği için Allah
ona yazmadığı için o namazı kılmadı veyahut da o kimseler bir haram işleseler, şeytani düşünürler. Derler ki bu haramı sen işlettin bize, biz yoksa haram işleyicilerden değildik yani Adem’in yolunu seçmez. Adem’in yolu neydi? Ben nefsime zulmedenlerden oldum deyip tövbe etmesiydi ama bu cebriyeye düşenler kendilerinin o halini de haşa tâbiri câizse Allah’a suçlayaraktan çıkarlar. Allah muhafaza eylesin. işte bu Allah ve Resulüne maddi manevi her haliyle teslim olmuş olan kimseler, bakın her haliyle. Onda akıl yoktur artık, bu manada akıl yürütmez. Bizim bildiğimiz aklı yürütmez. Yani onların aklı teslimiyete çalışır. Kur’an ne demiş, sünnet ne demiş, işin bu zahir tarafı. işin batın tarafı ne?
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ne demiş, üstad ne demiş ona bakarlar ama dışardan baktığında yine onların tavır ve davranışlarını normal avam insan veya halk onlara bir anlam vermez. Veyahut da meşhurdur sözler ya bu zamanda hala da böyle şeyhe mürit mi olunurmuş, bu zamanda böyle mi olurmuş, hala da böyle mi düşünüyorsunuz, hala da böyle mi yapıyorsunuz diye, avam bunu eleştirir. O yüzden onlar, o veliler, o mürşitler, o Allah dostları gayb aleminde tezahür eden tecelli eden her şeye Allah’ın takdiri deyip razı olurlar, onunla mücadele etmezler. Bu mücadele etmezler derken o hallerini değiştirmek için o perdeyi değiştirmek için mücadele etmezler. Onlar derler ki tecelliyat bu, takdir bu, o yüzden biz bu tecelliyata ve takdire ram oluruz derler. Şimdi bir kimsenin sevdiği bir kimse vefat eder, feryat figan eder. O feryat figan etmez. Der ki takdir bu kadarmış, tecelli bu, nefesi bu kadar. Ecel ne bir adım öne, ne bir adım sonraya. Dışardan bakan kimse o hali görünce der ki ya buz gibi adam, ne soğuk adam veya ne soğuk kadın yani böyle bir şey mi olur der ama o perdenin gerisine teslim olduysa o tecelliyata teslim olduysa onda bir itiraz göremezsiniz. O yüzden Allah’ın bütün onun üzerindeki takdirlerini, takdirini, rıza ile karşılama. Zaten en sıkıntılı yer burası. Bu dışardakine rıza, razı olmak, rıza göstermek kolay da senin üzerinde tecelli ederse senin üzerinde tecelli ederse sıkıntılı olan yer burası. Dışarda Allah’a teslim olmak lazım, razı olmak lazım. Senin başına gelince teslimiyetin ve razılığın meydana çıkar. isyan mı ettin? Bu hastalığı bana neden verdin, bu sıkıntıyı bana neden verdin, neden başıma böyle bir çorap örüldü mü dedi; yoksa evet, yani bu sıkıntı da bu problem de geçici, Allah’ın izniyle ben burada Allah’a isyan etmeyeyim, ben şikayet etmeyeyim, bu da burdan yürüyüp gidecek mi dedi. O yüzden bu çalışmamak, bu çalışmamak, bu gayret etmemek değil yalnız. Bu olana, yaşanana, tecelli edene razı göstermek, razı olmak, isyan etmemektir. Kimisi bunu söylerken yani böyle tembellik olarak algılıyor. Burda ince bir çizgi var.
ince çizgi şu, böyle basit örneklerim: Başına bir hastalık gelmiş. Sen hastalıkla mücadele et ama isyan etme. Hastalıkla mücadele etmek ayrı bir şeydir, hastalığa isyan etmek ayrı bir şeydir. Başına senin nefsinin hoşuna gitmeyen bir şey geldi, onunla mücadele etmek ayrı bir şeydir. Ona, o sana geldi diye o sana uğradı diye o sana tosladı diye ondan şikayet etmek ayrı bir şeyler. Burdaki ince fark odur. Biz mücadele ederiz ama isyan etmeyiz. Biz mücadele ederiz ama şikayet etmeyiz. Biz mücadele ederiz. Neden bunu bizim başımıza getirdin demeyiz. Burası önemli. O yüzden o insanlar kan gibi görünen, sıkıntı gibi görünen bir şey onlara geldiğinde misk olur. Nasıl misk olur? Sana bir bela ve musibet bir sıkıntı isabet eder. Sen ondan razı olursun. isyan etmezsin. Allah seni ödüllendirir. Neyi ile? Muhabbetiyle ödüllendirir, sevgisi ile ödüllendirir. Ama sen ona şikayet eder, isyan edersen Allah seni ödüllendirmez. Belki de senin başından o sıkıntıyı alır. Hatta kimisine öyle yapar, o Yarabbi der, onun istediğini verir ama kendisini unutturur. Allah muhafaza eylesin. O yüzden büyükler bela, musibet, sıkıntı, dert, gam, kasavet istememişler ama geldiğinde de şikayet etmemişler. Sebep? Onu Allah’la aralarında bir iletişim bir tabir caizse temas olarak görmüşler. O yüzden isyan yok. Allah muhafaza eylesin. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, ibni Abbas’a yaptığı vasiyeti şu: “Rıza hususunda Allah için yakın ile amel et. Eğer bu olmazsa sabret. Gerçekten sabırda büyük bir hayır vardır.” Beyhâki’de geçiyor hadisi şerif. O zaman ne yapacakmışız rıza makamına ulaşmak için? Biz Allah’a yakın olarak amel edeceğiz yani bakın bu sabrın üstünde bir şeydir. Ben hep derim ya sabretmek, hani ben buna sabrediyorum demek işin avam kısmıdır. Sufi başına gelen bir şeye sabretmez. Çünkü orda sabırda kabzlık hali var. Yani zorunlulukmuş gibi. Böyle hani sen bunu bana verdin, ben sabredeyim buna, bu böyle değil. Yakın olarak amel et yani Allah’a yaklaşmaya bir vesile bil başına gelen sıkıntıyı, belayı musibeti, derdi. Bunu yapamıyorsan o zaman sabret. Bu bir düşük makamı. Bakın rıza makamı, sabır makamı değildir. Sabır makamı onun bir altıdır, avamın işidir. Rıza makamı başına her ne geldiyse onunla alakalı razı olmandır. Şikayet etmemendir. Ne yapalım artık biz de buna sabredeceğiz. Yok değil, bu avamın dili, bu hasın dili değil. Hasın dili biz buna sabredeceğiz değildir. Allah bizi onlardan eylesin inşallah.
Sufiler her ne fiiliyat oluyorsa, her ne fiiliyat oluyorsa, her ne yaratılıyorsa yaratma olarak, hepsini de Allah’ın takdirine, kazasına, Allah’ın kudret ve kuvvetine bağlarlar. Yaratılan hiçbir şey Allah’ın takdirine râm olmamış, Allah’ın kudret ve kuvvetinin dışında bir şey değildir. Sufi uyanıktır, yaratılan her şeyin önünde ve arkasında Allah’ı görür. Öyle olunca yaratılan herhangi bir şeyden şikayet söz konusu olmaz. Böyle olunca zehir, dışardan
zehir bala dönüşür. Böyle olunca dışardan başkasına kan revan olan, ona gül bahçesi olur ama bu hali yakalamak sevgi ile mümkündür. Bu hali yakalayacaksa bir kimse, muhakkak Allah’ı sevme yolunda olması gerekir. Allah’ı sevme yolunda değil ise o kimse başına gelen veyahut da tabiat dediğimiz, bu kainatta tecelli eden şeylerde eksiklik, noksanlık, fazlalık ne bileyim işte bu zamanda da böyle mi olur, şu neden böyle oldu, bu neden böyle oldu, bir sürü neden, niçin, nasıl ekleyecektir. Oysa bir kimse Allah’ı sever, Allah’a yakınlık peyda ederse yaratılan her şeyin Allah’ın takdiri Kuvveti ve yaratmasıyla olduğu için nedeni, niçini, nasılı kaldıracaktır. Şikayeti kaldıracaktır kendi üzerinden ve aslında rahata kavuşacaktır. Nasıl rahata kavuşacaktır? O kimse kalbinin derinliklerinde bütün fiiliyatı yaratanın Allah olduğunun bilincine varıp Allah bunu kendi iç aleminde Allah bunu böyle istedi, Allah bunu böyle istemeseydi bu böyle olmazdı veyahut da Cenâb-ı Hak bunu böyle yarattı, böyle takdir etti deyip ondan, yaratılandan razı olur. Bizim Müslümanlarda en büyük sıkıntılardan birisi o. Ben bazen hayret ederim. Derim ki ya olanda hayır varmış. Cenâb-ı Hak böyle takdir etmiş. Bu senden giden eş olur, çocuk olur, mal olur, büyük olur, arkadaş olur, senden gidiyor, yani buna razı ol. Evet, sen mücadele et, bir şey senden gitmesin ama gittiği zaman da yapacak bir şey yok.
Hani bu çok hoşuma gider benim. Hz. Abbas’ın oğlu Abdullah’ı devesinin terkisine bindirir ya, der ‘Ey oğul, sana bir şey söyleyeceğim, bunu iyi belle. Emret Ya Resulallah. Durur tekrar söyler: ‘Ey oğul, sana bir şey söyleyeceğim, bunu iyi belle. Emret Ya Resulallah. Tekrar der: ‘Ey oğul, sana bir şey söyleyeceğim, bunu iyi belle. Emret Ya Resulallah. Hz. Abbas’ın oğlu Abdullah, her seferinde, Emret Ya Resulallah der. Bazı rivayetlerde anam babam sana kurban olsun, emret ya Resulallah, diye de geçebilir. Şimdi söylediği söz şu: ‘Bütün insanlar toplansa sana zarar vermek istese Allah onlara müsaade etmedikçe sana zarar veremezler. Bütün insanlar toplansa sana fayda vermek isteseler, sana yardımcı olmak isteseler Allah izin vermedikçe, yaratmadıkça, o insanlar sana yararlı bir şey, faydalı bir şey yapamazlar’. Bu hadis-i kutsinin daha devamı var. Bu hadis-i kutsiyi bulun, okuyun bunu. Şimdi bütün insanlar toplansa sana zarar vermeyi düşünse böyle bir organizasyonun içine girseler, bu iş dünyasında bu ailede, bu sülalede, bu ne bileyim işte topluluklarda, orda, burda, nerde olursan ol, bütün insanlar sana zarar vermek istese Allah izin vermedikçe hiç kimse ve hiçbir şey sana zarar veremez. Bütün insanlar sana faydalı olmak isteseler Allah izin vermedikçe Allah yaratmadıkça onlar sana faydalı olamazlar. O zaman zararı da faydayı da Allah’tan bil. Onu yaratan Allah. Ya faili illallah. Allahtan başka fail olan, çalışan, (fail çalışan demek), yok. Bu işin zirve noktası. Bakın bu
işin zirve noktası bu söylediğim şey. Bunu normaldeki insanlar kendi içlerinde buna karşı konuşabilirler, konuşabilirler. Çünkü onlar zararı başka yerlere döndürebilirler ama senden çıkan kötülük var ya o nefsindendir. Bunu unutma. Bu sana gelecek olan bir şey. Allah müsaade etmedikçe sana gelmez. Allah müsaade ederse sana gelir, dışarıdan. Sen? Senden olan iyilikler Allah’tan, senden olan kötülükler de senin nefsinden. Rabbim bizi öyle inananlardan eylesin ve bütün her şey Allah’ın ilmi ilahisinden gelmesi ile ilim ve hikmete tabidir, bütün her şey. Varlığın üzerindeki küçücük zerre dahi Allah’ın ilim ve hikmetine bağlıdır. Allah’ın ilim ve hikmetine bağlı olmayan hiçbir şey yoktur. Rabbim muhafaza eylesin. Öyle olunca, ilmi ilahiden geliyorsa her şey ve her şey onun hikmetine bağlı ise o zaman başka bir hadiseye götürelim sizi. Allah’ın ilim ve hikmetinden doğan hiçbir şey abes değildir. Bakın, Allah’ın ilim ve hikmetinden gelmiş hiçbir şey abes değildir. Onu abes görürsen o zaman büyük bir yanılgının içine girersin. Onu abes görme. Her şey onun hikmet dairesinde yürüyor. Bu sizi farklı bir sufi perdesine götürür. Bunu yalnız kendi iç aleminde zevk edinmen lazım.
Kendi iç aleminde herkesin eksik, nakıs gördü veya herkesin farklı davranış biçimine girdiği yerde sen kendi iç aleminde bu da onun hikmet dairesinin tecelliyatından bir tecelli. Bu da onun cilve i Rabbanisinden bir perde. Bu, iç aleminde. Dışarda, zahirde şeriata göre davranman gerekiyorsa o şahsa ait, şeriata göre davran. iç aleminde yalnız de ki bu onun hikmet perdesinden damlayan bir damla. Mustafa Özbağ, sen bunu böyle algıla kendi iç aleminde. Dışarda bu arkadaş avam. Ona böyle konuşma. Ona böyle konuşursan onun küfrüne sebebiyet verebilirsin. O çünkü ayırt edemez, ayırt etmek ayrı bir kalbi ilimdir. Dikkat edin ilmin, ilmin en ince noktası ayırd etmektir. Ayırd etmek! Ayırd etmeye, ayırd etmeye kalp gerekir. Eğer senin kalbin ayırd etmiyorsa sus, şeriata göre davran, kalbin ayırt etmiyor çünkü. Hz. Mevlânâ’nın mesnevîsindeki bir beyit çok hoşuma gider. Der ki diri insanın, dirinin ağzına bir şey koyarsanız o ağzındakini ayırd eder, ne olduğunu bilir ama ölü bir kimsenin ağzına bir şey koyarsanız o ekmek miydi demir miydi o patates miydi soğan mıydı ayırd etmez. Diri kimse, ayırd eder. Sufi diridir. Sufi diri olduğu için o ayırt etmesi gerekir. Kime nasıl konuşulması gerekiyor, bu olayın nasıl algılanması gerekiyor ve bu olayı, bu olayla alakalı analiz ederken kime nasıl konuşulması gerekiyor, bunları ayırd eden kimsenin kalbi çalışır. Bunları ayırt edemeyen bir kimsenin kalbi çalışmıyordur. O hikmete tâbi değildir. Özel bir ilim almıyordur.
Özel ilim ne? Kalbine onun ilham gelmesi ve onu ayırt edebilmesi. Ayırt etmek. Burda böyle davranılması lazım, bunun hükmü bu. Burda şöyle davranılması lazım, aynı olayda. Şimdi böyle davranılması lazım, böyle
konuşulması lazım, bunun hükmü bu. O yüzden o Hakka teslim olmuş, kalbi, kalbi Allah’tan ilham almaya başlamış olan bir kimse, bazı ahval ve şeriata, bazı tecelliyatlara, bazı manevi hallere bakar. Onlara baktığında o esnada onun kalbî değil, normal aklına ve mantığına uymayan şeyleri görebilir, tespit edebilir. Böyle bir şey olduğunda hemen kalbi mekanizmasını çalıştırması lazım. Her akla mantığa uymayan şey yanlış şey hükmüne varmaması lazım. Çünkü insanların akıl ve mantıkları, bunu unutmayın, bütün insanların, bütün çoğunluğunun akıl ve mantığı o ana kadar elde etmiş olduğu ilme göre çalışır. Hakkı mıdır? Hakkıdır. O ana kadar hangi ilmi aldı, hangi ilmi aldıysa o ilim dairesinde aklı ve mantığı çalışır. Oysa maneviyat veya sufilik o akıl ve mantığın üstünde tecelliyatlara kulaç atar. Öyle olunca sen onu akla ve mantığa vurma. Sen onu kalbine vur. Kalbi aklını ve mantığını harekete geçer. Kalbi akıl ve mantık harekete geçince o tecelli eden, zuhur eden bir kısım şeyler mevcut aklına ve fikrine uyumadığı halde kalbi aklın onu kabullenir, kabul eder. Zaten önemli olan da burasıdır. O yüzden bir Peygamberin ümmetlerine zıtlığı olmaz. Bir velinin müritlerine zıtlığı olmaz veya bir veli, gerçek bir veli, gerçek bir mürşit, müritlerini zarara sokmaya çalışmaz. Böyle bir şey olmaz. Bir peygamber nasıl ümmetlerini zarara sokmamak için uğraşır, gayret ederse, bir mürşidi kamil de dervişlerine veyahut da kardeşlerine, arkadaşlarına zarar vermek için uğraşmaz. Oların zararına bir şey çalışmaz. O yüzden bazen takdir, bazen bu manada hüküm, hikmet farklı tecelli eder. Farklı tecelli edince de derviş veya da ümmet ona bakıp da ne mürşidine ne de peygamberine farklı gözle bakmaması gerekir. O yüzden meseleyi toparlayacak olursak avamın kan olarak gördüğü şey bir mürşidi kamilin üzerinde düşerse o miski amber olur veyahut da zehir, ağu gibi görünen bir şey mürşidi kamilin üzerinde ne olur? Şerbet olur. Dışardan bir kimsenin gördüğü ateş, onun için onun için gül bahçesi olur. Ama buna akıl erdiremeyenler, buna kalbi yetmeyenler, bu meseleyi sorgularlar.
“Bu bakır dışarıda adi ve bayağı bir şeyken iksirin içinde nasıl altın
işte dışardan senin önemsiz gördüğün, kıymetsiz gördüğün bir kimse, bir mürşidi kâmilin eline geçer, bir mürşidi kamilin eline geçince bakır, altın olur. Dışardan bir kimse de şöyle der, ya bu bakırdı, nasıl altın oldu? Bundan altın olur mu? Veyahut da dışarda bir kimse serkeş bir kimseydi, bir üstada intisap etti, bağlandı, yolunu düzeltti, kendini düzeltti, dışardan bir kimse der ki ya bundan derviş mi olur? Nasıl derviş oldu bu? Bakır ne oldu? Altın oldu. Veyahut da bir kimse bir sufi yoluna girer, dervişlik yoluna girer. Cenâb-ı Hak ona bahşeder, lütfeder, ikram eder, o da çalışır çabalar, gayret
eder. Allah ona veliliği hediye eder, velilik verir ona, mürşitlik verir, dışardaki bir kimse de bundan mı mürşit olacak der. Oysa Cenâb-ı Hakk’ın hikmeti ilahiyesi, ilm-i ilahiyesi insanların görüş ve düşüncelerine göre yazılmış değildir. O mutlak kader, o bilinmeyen Allah’ın ilmi ilahisinde duran, bakın burası levh-i mahfuzun üstüdür. O mutlak kader, Allah’ın ilmi ilahiyesinde duran o kader ne, o bilinmez. Ordan ne tecelli eder bu bilinmez. Cenâb-ı Hak onu orda yazdıysa onu orada yazdıysa ve onun önüne geçecek hiç bir güç ve kuvvet yoktur Allah’tan başka. Öyle olunca senin bakır gördüğün altın olur, senin teneke gördüğün, teneke gördüğün zümrüt olur, senin adi bir taş olarak gördüğün şey, bir bakmışsın ki elmas kolye olur. O yüzden bu nasıl, neden olur deme. Ne olmuş? Elmas kolye olmuş, razı ol. tabii ol. Ne gümüş? Altın olmuş, altın olduysa razı ol, tabii ol. Hasislik yapma. Bu nasıl altın olurmuş deme. Ya nasıl yağmur yağarmış deme.
Yağmuru yağdıran odur. Ya bu taşın içerisinden zeytin ağacı çıkmış, o taşın içinden, taşın içinden zeytin ağacı çıkarttıran odur. Taşa bakarsın, zeytin ağacına bakarsın, dersin ki kuru taş, bunun içinde zeytin nerde çimlendi, nerde büyüdü de nerde kocaman ağaç oldu. Bakıyorsun kocaman kaya, o kökün gideceği bir yer de göremiyorsun. Bakın zeytinin kökünün gideceği bir yer de görmüyorsun. Kayanın tepesinde zeytin bitiren Allah. Ona öyle yapan Allah, istediği tenekeyi altın eder. istediği bakırı zümrüt eder. istediğini istediği gibi yapar. Onu takdir ettiyse hiç kimse onu durduramayacaktır. Senin hasislenmen bir şey değiştirmeyecek, senin hor hakir görmen bir şey değiştirmeyecek. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini Kureyşlilerin büyük bir çoğunluğu hor hakir gördü, beğenmediler. Peygamberlerin büyük bir çoğunluğunu, kendi zamanlarındaki ümmetleri beğenmediler. Onları hor hakir gördüler. Kıymetsizleştirmeye çalıştılar. Baktığımız zaman, Adem’den itibaren bütün peygamberleri insanlar kabullenmek istememişler, hor hakir görmüşler. Onlar birer altınken, birer hazine iken, birer mücevheratken, onlar onlara kıymet vermemiş. Nuh’un oğlu bile Nuh’a kıymet vermemiş. Lut’un hanımı, Lut’a kıymet vermemiş. Bakın, nice peygamberlerin eşleri kendi peygamberlerine kıymet vermemişler eşlerine, kocalarına! Nice peygamberlerin çocukları kendi babalarına kıymet vermemişler peygamber olmalarına rağmen. Nice veliler, dışardan bakıldığında kendi zamanlarında kıymetsiz görünmüş, yüzlerine bakan olmamış. O kadar kıymetsizleştirmişler, söylemedikleri laf bırakmamışlar ama Allah onları kendi zatına seçmiş. Kendi zatına seçince senin bakır gördüğün altın aslında veyahut da insanların bakır gördüğü altın aslında ama Cenab-ı hak da onu bir şekilde kendine seçmiş. Sen istediğin kadar bakır gör, o altın. Sen istediğin kadar onu taş gör ama o bir mücevherat. Böyle olunca senin
bakır gördüğünü sakın sen deme bu nasıl altın olurmuş diye, bu senin cahilliğini gösterir. Bu senin cehaletini gösterir. Bakın, bu senin cahilliğini ve cehaletini gösterir. Allah muhafaza eylesin.
“İhtiyar ve cebir sende bir hayalden ibarettir. Onlarda ise Allah aza-
metinin nuru haline gelmiştir.”
Yani o meselenin özüne, sırrına vakıf olmayan bir kimse senin bildiğin fikir olarak, fikir olarak, düşünce olarak, ihtiyarlamış olan cebir düşüncesi. Artık o hani Hz. Pir diyor ki bundan dokuz yüz yıl önce, bu cebriyeciler, bu cebir fikri ihtiyarladı, köhnedi. Yani bunun artık elle tutulacak bir yanı yok ama sen diyor meselenin özüne vakıf değilsen, o ilmi ilahiden kopup gelen hikmeti görmediysen sen normalde kendi kendine Cenâb-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatından uzak isen, kendi kendine cebir hayali kuracaksın ve kendi kendine o vehminin peşinden gideceksin. Hani ayeti kerime var ya: ‘Hani gördün mü o heva ve hevesini ilah edinen’, onlardan olacaksın. Öyle olmamak için sen Allah’a tabi ol, ram ol ve o istediğini altın eder, istediğini de taş eder. Bunu da bil. Ona teslim ol. Allah bizi onlardan eylesin.
“Ekmek, sofrada durduğu müddetçe cansızdır fakat insan vücudunda
neşeli ruh kesilir.”
Bu manada ki cebir.
Yani bu cebriyeciler, bu cebir, kelam sofralarında konuşulan ekmek gibidir. Ruhsuzdur bu cebir ve cebriyeciler. ister ehli velilerin üzerinde tecelli eden hal ve hakikatler olsun ister normalde Cenâb-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatları olsun bunu o kimse algılayamaz, anlamazsa bunu kendince bir cebir olarak görecektir ve o cebir aslında onun kendi kısır hayal dünyasıdır ve o kısır hayal dünyasında o ekmeği, cebir ekmeğini yiyerekten ne yapacaktır? Onu canlandıracaktır. Sen cebir ekmeğini yemezsen o zaman bu hastalığa sen ne yaparsın? Dûçar olmazsın. O ekmeği yiyecek olan da mürşitlerdir. Mürşitlerin kendilerince o cebir, dışardan bakıldığında cebir görünen şey yine cansız ekmek gibidir. Mürşidin midesine girerse canlanır, ruh olur, hayır olur, hikmet olur ama o, bu meseleye vakıf olmayan bir kimse, kendi hayal dünyasında onu cebriyete sokarsa onda da ne olur? Onda da küfür olur. işin sır noktası burası. Bir kimsede o cebir hali nur ala nur oldu, bir kimsede o cebir hali de Allah muhafaza eylesin küfür oldu. Rabbim muhafaza eylesin.
O yüzden eğer ki o dediğimiz mana bir mürşidi kamilin kalbine tecelli ederse onun kalbinde mutluluk oldu, neşe oldu, lezzet oldu, tat oldu. Çünkü o Cenâb-ı Hakk’a teslim olmuş, Allah’ın sıfatsal tecelliyatlarına mazhar değil, mekan olmuş bir de. Mazhar olmak, seyretmek. Ona mekan olmak, zemin olmak, onun üzerinde tecelli etmesi. O zaman o mürşidi kamil de ne oldu bu? Neşe oldu, zevk oldu, tat oldu. Allah bizi onlardan eylesin.
“Sofranın ortasında duran o ekmeğin can olması imkansızdır fakat can sel sebil su ile o olmayacak şeyi yapar, ekmeği ruh haline getirir. Ey doğru okuyup doğru anlayan! Bu can kuvvetidir. Bir düşün. O canlar canının kuvveti ne olabilir?”
Normalde ekmek orda durursa sofranın ortasında, e o normalde can olması imkansızdır. Ona can verecek olan bir şey var. Hani Cenâb-ı Hak da Adem’i yarattı ya, Adem’i yarattığında şeytan gelip o (eyvah, şimdi mevzu nereye gidecek bak yine, Adem’in yaratılışına gidince kafa gitti gene başka bir yere. Hani diyor ya birisi de, nerden şeyh olduysa! Yeni şeyh oldu ya! Kim yaptı, kim etti bilmiyoruz. icazeti var mı yok mu, atamayla mı oldu, kraliyetten mi geldi, ingiltere’den mi geldi emir? Nerden geldiyse geldi, bir yerden bir emir geldi veya bir şey geldi, adam şeyh oldu! Ne diyor videosunda? Kendim izledim. Ne diyor? işte diyor Adem yaratılmış sözde, ondan sonra, topraktan tın tın ses geliyormuş. Bırakın kardeşim bunları diyor, şimdi diyor insanlar fizik okumuş, kimya okumuş, biyoloji okumuş diyor. Bunlarla diyor uğraşmayın, bunları yeniden tefsir edin diyor. Yani Adem’in yaratılışını öyle görmüyor.) Biz bildiğimiz Adem’in yaratılışını söyleyelim, hani Cenâb-ı Hak Adem’i yarattı. Önce hani böyle kurutulmuş topraktan, balçıktan sonra ,kurutulmuş toprak. Hatta rivayet edilir, şeytan gelir o testi gibi Adem’in vücuduna vurmuş tık tık tık, bundan ne olacak ki dermiş. Hani vuruyor, testi gibi, hani boş bir tepsiye vur, ses gelir. Şimdi buraya böyle vur, ses geliyor. Böyle vururmuş şeytan Adem’in yaratılmış olan topraktan maketine, bildiğiniz topraktan maket, öyle düşünün. Adem’in suretinde topraktan bir şey, içi dolu değil daha, testi gibi. (Tabi bunu şimdi bu yeni şeyh kabul etmiyor da! Evet, Bursa valimizi de ziyaret etmiş, muhakkak fayda ve hayır görecektir Bursa halkı bundan! Artık ayeti inkar edenden ne kadar hayır görülecekse!) Evet, işte Adem’i yarattı. Adem böyle hani tâbiri câizse kurutulmuş toprak haline geldi, testi haline geldi. Bir rivayet var, kırk bin yıl güneşe karşı bekletti diyor Cenâb-ı Hak onu, kırk bin yıl Adem’i bu maket halinde. Tabi o cansız. Tabiri caizse topraktan yaratılmış bir Adem maketi düşünün ve Cenâb-ı Hak ona sonra kendi ruhundan üfledi. Topraktı, kendi ruhundan üfleyince ona can verdi. O canlandı. O kemale erdi.
Kendi ruhunun ne olduğunu bilmiyoruz ama Hicir Suresi, ayet 29’da diyor direk: ‘Adem’in yaratılışını tamamlayıp ruhumdan ona üflediğim zaman.’ Ruhumdan ona üflediğim zaman, bakın bunu meleklere söylüyor, diyor ki: ‘Ona ruhumdan üflediğim zaman secde edin, ona secdeye kapanın.’ Şimdi kuru, tın tın testi gibi bir topraktı, tâbiri câizse bu manada cansızdı, cansızdı. Nasıl ekmek sofrada duruyordu, onda can yoktu ama insan onu aldı, çiğnedi, yedi ve çiğneyip yiyince o cansız olan ekmek, o insanda güç
oldu, kuvvet oldu, kudret oldu, akıl oldu, fikir oldu, onun vücut anatomisinde faydalı bir şey oldu. Yani ekmek içerde canlandı. Cansız olan ekmeği yediniz, ekmek içerde canlandı. Cansız olan eti yediniz, pişti, yüz yirmi, yüz otuz derecede kaynadı, yüz yirmi, yüz otuz derecede kaynayan et senin midene indi, can oldu. Senin vücuduna kuvvet oldu. Cansız olan bir hap düşünün, hap. Kimyasal bir hap, o dışarda cansızdı, sen onu içtin, Cenâb-ı Hak ona senin içinde can verdi ona ve senin içerisinde can vererekten senin vücuduna faydalı hale getirdi ama dışardan baktığınızda cansızdı. Bir sebze yiyorsunuz, dışarda bakıyorsunuz topraktan kesilmiş, cansız, bir de pişiriyorsunuz onu, kaynatıyorsunuz yüz derecede ve onu yiyorsunuz, Cenâb-ı Hak ondan size can veriyor, sofrada duran ekmek misali. E şimdi Allah da Adem’i yarattı. Adem’i normalde balçıktan, topraktan yarattı. Sonra onu kuruttu. Sonra testi gibi ses gelir hale getirdi. Sonra ona ruhundan üfledi. Ruhundan üfleyeceği zaman da meleklere dedi ki: ‘Ey melekler! Ben Adem’e kendi ruhumdan üfleyeceğim. Kendi ruhumdan üflediğim zaman ona secde edin’ emri verdi.
Demek ki o kuru balçık çamurdan yaratılan cansız olan bir maket, Adem maketi, Allah ona kendi ruhundan üfleyince meleklerin secde edeceği bir peygamber oldu ve melekler ona secde ettiler. Melekler ona secde ettiler. Secde etmeyen kimdi? Şeytandı. O da melek değildi, diyor ayet-i kerimede. işte o melekler Adem’e şekil verilip yaratılışı tamamlanınca o normalde bütün meleklere dedi ki: ‘Siz ona secde edin’. Çünkü kendi ruhundan üfledi. Demek ki bir kimse cansız bir şey yiyor, o canlanıyor ve onda can oluyor, ekmek gibi. işte Allah da bir veliyi kendisine seçtiyse o ölüydü, onu diriltti. Ona can verdi. Ona ruhundan üfledi. Onun işini kendisine ayırdığı için kendisi bitirdi. Sen dışardan habire de, bu bakırdı, bu gümüştü, bu tenekeydi de. Rabbim bizi muhafaza eylesin inşallah. E saat 21.50, burda keselim inşallah. Önümüzdeki hafta Allah’tan bir şey gelmezse kaldığımız yerden devam edelim inşallah. “insanın bir tek kolu candan gelen kuvvetle dağı denizle madenlere yarıp delmekte.” Burdan devam edeceğiz inşallah… Allah’a emanet olun. El- Fatiha maassalavat.
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 5 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-8-3 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
Ek kaynaklar:
- Kur’an-ı Kerim, Nahl 16/125; hikmet ve güzel öğütle davet ilkesi.
- Kur’an-ı Kerim, Ahzab 33/21; Resulullah’ta güzel örnek oluşu.
- Nevevi, Riyazü’s-Salihin, takva, ihlas ve güzel ahlak bölümleri.
- İmam Gazali, İhya-u Ulumi’d-Din, kalp terbiyesi, ahlak ve ihlas bölümleri.
- Buhari, İman ve Rikak bölümleri, niyet, ihlas ve ahlak rivayetleri.
- Müslim, Birr ve Sıla bölümü, güzel ahlak ve kardeşlik rivayetleri.
- Tirmizi, Birr ve Sıla, zühd ve deavat bölümleri.
- Nevevi, Riyazü’s-Salihin, ihlas, takva, zikir ve güzel ahlak bölümleri.
- İbn Hacer el-Askalani, Fethu’l-Bari, ilgili Buhari rivayetlerinin şerhi.
- Kuşeyri, er-Risale, tasavvuf adabı, hal ve makamlar bahisleri.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Kalb, Sünnet, Şeyh, Aşk, Sabır, Rızâ. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı