Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 1466-1469. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 5 • 3/38

1466-1469. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammedi hakkı hak bilip hakla beraber yaşayan ve hakkı savunanlardan eylesin. batılı batıl bilip batıldan uzaklaşan ve batıla karşı cihad edenlerden eylesin. Cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammed’i Kuran ve sünneti seniyyeye sımsıkı yaşayıp yaşamayı ve yaşatma mücadelesi verenlerden eylesin. Allah hepinizden de razı olsun. Dün gece biraz sohbet uzun olmuş herhalde. Biz o esnada farkında değildik. Hoş orda farkına varsaydık orda söylerdik ama ne yazık ki bugün veya dün gece bittikten sonra biz frene basmayı unutmuşuz. Tam gaz yürümüşüz. Herhalde iki saatin üzerinde sohbet olmuş, yapacak bir şey yok, Allah’ım iyi etsin inşallah. Bu akşam da kısa yapacağım diye kendi kendime düşündüm ama tecelliyat ne olur bir şey diyemeyiz. imam bildiğini okurmuş.

Evet, en son farklı bir cebirden bahsettiydik. ‘Cebir bile olsa herkesin bildiği cebir yalnız kendi menfaatini gözeten nefsi emmarenin cebri değildir.’ Burayı normalde konuşmuştuk. işte nefsi emmarenin cebri ne oluyor? O kimse kendince kendi namaz, oruç, ibadet ve ahlak eksikliğini Allah’a atfediyor. Diyor ki yani o emretmiş olsaydı, yazmış olsaydı biz bunları icra ederdik, bunları yerine getirirdik. Bu normalde bir kısım böyle aslında gerçek melamiler bunlar değillerdir. Bir kısım melamiler vardır. Bunlar da kendilerince ibadetlerden kendilerinin beri olduğunu söylerler, bu sıkıntılı bir durumdur. Bunu bir sefer bir yerleştirin. Eğer ki bir kimse kendi hatasını, kusurunu, yanlışlığını, eksikliğini Allah’ın veya bir başkasının üzerine

atfediyorsa o sapkındır, o sapıtmıştır. Bunu böyle kendinizce bir ölçü olarak kendinize koyun. Herkes bu noktada bir bahane üretir. Allah muhafaza eylesin. O yüzden normalde bu cebriyeciler veyahut da bir bunlar sufi toplulukların içerisinde de vardır, ya kaderiyecidir ya da cebriyecidir. Yani bir haram işler, hikmet var der. Ya haramda hikmet olur mu? Haramda hikmet arıyor adam. Allah yasaklamış canım kardeşim, Allah yasakladıysa yasağına uy. Senin işin Allah’ın yasakladıklarını terk etmek ama Allah’ın yasakladığı bir şeyi icra ediyor, onda hikmet arıyor, hikmet vardır diyor. Bu tarih boyunca bütün dinleri yaşayan insanların handikapları bu. insanların kendi hata ve yanlışlıklarını, eksikliklerini din örtüsü altında yapmak, din örtüsü! Bu, en büyük sıkıntı bu zaten. Allah muhafaza eylesin, devam ediyoruz:

‘Ey oğul! Allah kimlerin gönül gözünü açtıysa bu cebri onlar anlar. Gayb ve istikbal onlara apaçık görünmektedir. Maziyi anış onlarca değersiz bir şeydir. Onların ihtiyarı da başka türlüdür cebri de’

Bu bahsettiğimiz hani o kimse Allah’a yaklaştıkça yaklaştı, yaklaştıkça yaklaştı, yaklaşınca o kul Allah’ın sıfat ve tecelliyatlarına hem mazhar oldu hem alan oldu. Mazhar olmak seyretmektir. Yağmurun yağışını seyretmek gibi. Yağmur üzerine yağarsa alan olursun. Yağmurun yağışını seyredersen, o tecelliyatı seyretmiş olursun. Bir de yağmur olmak var. Yağmur olursan sen, sıfat senin üzerinde tecelli etti. Sen o Rezzak ismi şerifi sanki senin elinden çıkıyormuş gibi oldun. Bu sıfatta fani oldun. Sıfatta fani. Bu yedinci esmanın işi. Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiye geçti, safiyede oturdu. Artık o sıfatta fani oldu. Fenafillah dedikleri nokta bu. ‘Fena olma.’ Artık o Cenab-ı Hak onun üzerinde, onun kendi ihtiyarında kalmadı, burda kalmadı. Burda onun için cebriye Hz. Pir’in bahsettiği cebriye devreye girdi. Artık onun ihtiyarı kalmadı. Onun üzerinden sıfatsal olarak Cenab-ı Hak tecelli etti. Bakın onun üzerinden Cenab-ı Hak sıfat olarak tecelli etti. işte burda onun ihtiyarı kalmadı ya, o Allah dostunun, bu Hz. Pir’in bahsettiği cebriye hali bu. Bunu da diyor ancak gönül gözünü açık olanlar anlar. O kimse o hale gelince gönül gözü de açıldı zaten. Gönül gözü açılınca onda bir ihtiyarın geçerli olmadığını da bildi. Onda kendisinin bir ihtiyarı yok. Bazen insan bir şeye bakar dışarda ya, dışarda olan bir şeye senin gücün yetmez. Gücün yetmeyince seyredersin, onda bir ihtiyarın yok. Oysa seni ilgilendiriyor ama sen ona bir şey yetiştiremiyorsun, güç yetiştiremiyorsun, laf yetiştiremiyorsun, hiçbir şey yetiştiremiyorsun, senin ihtiyarın yok onda.

işte o Allah’a yaklaştıkça yaklaşan yaklaştıkça yaklaşan bir müddet sonra sıfatsal tecelliyata hem alan hem mazhar olanın artık bu konuda yapabileceği bir şey kalmıyor ve o meşhur hani ‘ben kulumu sevince onun duyan

kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili olurum.’ O uzun bir malum hadis, onun en başı işte ‘kim bir velime savaş açarsa bana da savaş açmış gibidir.’ diye başlayan o hal onda artık tecelli etti. Gören göz, duyan kulak, tutan el, yürüyen ayak, hatta o hadisi şerifin daha ilerisinde der ya, ‘benimle görür, benimle duyar, benimle tutar, benimle yürür. Artık o, o hale geldi. O hale gelince o kimse de ihtiyar kalktı. O kendi iç sisteminde, bakın tekrar söylüyorum, onun kendi iç sisteminde bir cebriye yaşıyor. Bu cebriye dışardaki nefsine zebun olmuş, heva hevesine kapılmış kimselerin anladığı cebriyeden değil. Hani bir kimse geldi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini rüyasında gördü, dedi ki ona git filancaya yüz milyar para yardım et. O kimsenin ihtiyarı kalmadı orda, itaat edecek, gidecek yüz milyarı verecek. Böyle rüya göreniniz yok değil mi hiç? Evet, ya birine diyecek ki git falancanın sıkıntısını gider. Örnek. O onun üzerinde artık onun şeyi yok hani acaba mısı yok. Bu bununla aynı, bunun gibi, bu cebriye. Senin Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerine hayır deme lüksün yok. Sen gidip onu icra edeceksin. Artık bu senin elinden çıkmış bir şey bu. Bu senin insiyatifine bırakılmış bir şey değil. Ben o yüzden çok kızarım hani Hz. Peygamber(s.a.v.) hazretleri birine bir şey diyecek, o ayak direyecek. Ben bunu büyük küstahlık, küfür olarak görürüm ya kendimce. Allah beni affetsin. Bu o kimsenin o zaman ihtiyarında değil bu. işte Hz. Pir’in bahsettiği cebriye bu veyahut da Cenab-ı Hakkın onu eşya gibi kullanması bir eşya gibi kullanması bir eşya gibi, bir sıfatsal tecelliyatta onu eşya hükmünde kullanması. Bunda o kimsenin bir ihtiyarı yok. Bir ihtiyarı olmayınca Hz. Pir’in dediği cebriye bu ve o normalde genel olarak büyük zatların üzerinde tecelli eden hallerden birisi. Allah muhafaza eylesin. O yüzden onlar bu hale geldiklerinde bir de işin o tarafı var, o hale gelenler herhangi bir şeyde kendilerine isabet ettiğinde onu Cenab-ı Hakka atfetmezler. Bu işin edebi de odur. Onu mesela işte üzerine bir hastalık geldi, hastalığı Cenab-ı Hakk’ın üzerine atfetmez, bunun edebi odur. Der ki hastalık bana düçar oldu. Hastalık düçar oldu, o düçar etmedi, hastalık ona uğradı, bu normalde burda böyle bir edep vardır. O edebi de bu tip zatlar bu edebi muhafaza ederler.

Yani Rabbim bize hastalık verdi, bu avamın işidir. Allah bunu bizim başımıza verdi, bu avamın işidir. Onlar öyle düşünmezler. O Allah bize hastalık verdi demez. Biz bir hastalığa duçar olduk, bir sıkıntı bize uğradı, bize bir yokluk uğradı ama kemale ermeden önce öyle demez. Allah bana şunu yaptı, Allah bana bunu yaptı, biz buna sabrediyoruz. O avam muhabbeti. O hasü’l hasın muhabbeti o değil. O der ki hastalık bize uğradı asla ve asla Allah’ın üzerinde bir olumsuzluk atfedilmez. Bu sufi edebidir. Allah’ın üzerinde olumsuzluk atfedilmez. Size böyle bir ölçü olarak kalsın bu. ‘Gayb ve

istikbal onlara apaçık görünmektedir.’ Bu zatlara gayb ve gelecek onlara görünür. O nefsi emmareden, kötü ahlaktan kurtuldu, onlardan sıyrıldı. temizlendi kalp cilalandı zikrullah ile. Ne yaptı? Nefisle terbiye yaptı, nefsini terbiye yaptıktan sonra nefsi kötülüklerden arındırırdı. Nefsi temizledi. Nefsin temizlenmesi, ayrı paragraf içerisinde ele alınması gerekiyor, kalbin cilalanması, kalbin parlaması, kalbin ilhama, vahye açık hale gelmesi ayrı kategoride. Bunu normalde genelde hep böyle birmiş gibi anlatırlar, söylerler, doğru değil. Nefis mücadelesi ile kalbi meratipler evet, birbirlerine yakın giderler ama kalbi meratipler sevgiyledir, sevmekle alakalıdır. Kalbi meratipler zikir, sevgi, muhabbetle oluşur. Nefisle mücadele ise haramlarla mücadele etme, haramlarla mücadele etme, haramlardan uzak durma, nefsin heva ve arzularına gem vurma, nefsin helal olmayan isteklerine, isteklerinin önüne duvar örme. O kimse nefsiyle ne yaptı? Mücadele etti. Nefsini kötülüklerden arındırdı. Temizledi. Artık o, kötülük düşünmez hale geldi. Onun elinden Müslümanlar emin, onun dilinden Müslümanlar emin, onun elinden, dilinden önce evindeki eşi ve çocukları emin. Önce kim eminmiş? Eş ve çocukları eminmiş. Eğer eş ve çocukları emin değilse o çok özür dilerim yalancılardan. Bakın, sizin sufiliğiniz, önce eş ve çocuklarınızda başlar. iş arkadaşlarınızda başlar. Kendi içinizde bulunduğunuz toplulukta başlar. Eğer ki siz bu manada eş ve çocuklarınız sizden emin değilse sizin dilinizden emin değiller ise sizin dervişliğinizin çok yolu var, sizin müslümanlığınızın çok yolu var.

Mümin odur ki elinden ve dilinden diğer insanlar emindirler. Mümin odur ki diğer varlıklar komple canından onun üzerinde emindir. Senin dilinden emin değillerse senin müminlik sıfatın, müminlik vasfın henüz daha oluşmadı. O kimse ne yaptı? Böyle nefsiyle mücadele etti, haramlardan uzak durdu, ibadetlerini yerine getirdi, nefsiyle mücadele ederekten yürürken kalbini cilalandırdı, kalbini ayna haline getirdi. Bunun en önemli, en önemli, en önemli bu kalbi cilalamanın yolu, Allah’ı zikir. En önemli, en önemli hali muhabbet etmek, sevmek. Allah’ı, Resulünü, üstadını her şeyden fazla sevmek. Kalbi cilalayan şey muhabbetullahtır. O muhabbet kalbi cilalandırır. O muhabbet kalbi parlatır ve kalp ilham almaya başlar veyahut da Kur’ani dil ile vahiy almaya başlar. Bu peygambere indirilen vahiy gibi değildir. Peygamberlere indirilen vahiy gibi değildir ama bunu hani ehlisünnet uleması, ilham olarak yazmış bunu ama bunun adı Kur’an’ı tabirle vahiydir. O kimsenin artık gönlüne bu manada ilham gelir. Doğruyu, iyiyi, güzeli, istikameti o, o ilhamla bilir. O ilhamla gider. Bu artık ilmi ledüne doğru yol almaktır. Bunun adı odur. Artık onun kalbi ilham almaya başlıyorsa onun yolu ilmü ledüne doğru gider. O dilini muhafaza eder, kalbini muhafaza eder, halini

ahvalini muhafaza eder. Onun yolu ilmü ledüne doğru gidiyor. ilmü ledüne doğru gittiğinin işaretleridir. Birisi ona bir şey söylerken şimdi şu kelimeyi kullanacak der, pat kullanır. Başlangıç! Şimdi bunu söyleyecek, pat söyler; şimdi bunu yapacak, tak o söyler; şimdi köşeden şu çıkacak, kalbine gelir çünkü o, o çıkar. Onun yolu ilmü ledüne doğru gidiyor. Bakın, yolu ilmü ledüne doğru gidiyor. Birisi orda rüya anlatır, o böyle işte kulağı duyar, hemen tevili onun kalbine gelir. O ilmi ledüne doğru gidiyor. Bunları böyle açık açık söylüyorum yani benimle mezara gitmesin diye. O ilmü ledüne doğru gidiyor. Onun yolu o tarafa doğru. isterim ki bütün kardeşlerin yolu o tarafa doğru gitsin. O yüzden bunları anlatıyorum. Artık onun uyku halinde dahi ilmi ledün çalışır. Onun uykusu tam değildir. O tam böyle derinlemesine bir uyku uyuyamaz, çalışır çünkü orası. Bir bakar ki kendisi farklı yerlerde, farklı tecelliyatlarda, farklı işlerin üzerinde, hiç akla hayale gelmeyecek yerlerde bir eşya gibi veya bir makine gibi, öyle düşünün.

Yine insan siluetinde ama başka işlerle uğraşıyor ve başka şeylerle konuşuyor, meleklerle konuşuyor, cinnilerle konuşuyor, konuşuyor veya ruhaniyetlerle konuşuyor. Hz. Pirlerle konuşuyor, sahabelerle konuşuyor, peygamberlerle konuşuyor. Bu normalde uyku ile uyanıklık arası gibi. Uyuyormuş gibi görünüyor ama uyumuyor, bakın uyuyormuş gibi görünüyor ama uyumuyor. Onun artık uykusu da çalışıyor, uyanık olduğu halde de çalışıyor. Bu ne? Bu o zaman o kimse ilmi ledüne doğru gidiyor ve bir müddet sonra bu konuşmalar, bunlar size abes gelebilir, artık Allah’la da konuşuyor. Fenanın zirvesi. Daha bekaya geçmedi ama. Bunu tabi şimdi yine ilahiyatçılar, diyanetçiler uçmuş gene deyip gidip beni mahkemeye şikayet edebilirler, sıkıntı değil, Allah’ın ilmini saklayacak değiliz. O yüzden o kimse artık o hani gaybın kendince lazım olan Allah’ın ona yüklediği kadar ne kadar yükledi ise dedim ya, onun artık ihtiyarı kalmaz diye, onun ihtiyarı yok artık orda. Cenabı Hak ona ne bahşettiyse ne kadar yükledi ise ne kadar onun programına ne yazdıysa artık o işlemeye başlar. Burda o kimsenin cüzzi iradesi yok, cüzzi iradesi burda çalışmaz. Burda ihtiyarı yoktur onun ve o artık o cüzzi irade dairesinde olmadan yürür. Hani konuşan dili olurum dediği o. Artık o kendi aklının ürününü konuşmaz. Kalbine geleni konuşur. Akla gelen ayrıdır, kalbe gelen ayrıdır. Kalbe gelen ilim senin bilmediğin bir ilimdir. O güne kadar onun tedrisatını yapmamışsın sen. O kalbe gelen ilimdir. Akla gelen ilim okuduğun, tedrisatını yaptığın ilimdir veya bildiğin bir yerden duyduğun, bir yerden dinlediğin olan ilimdir. Bu nedir? Bu aklın ilmidir. Kalbin ilmi ise o kendi kendisine çalışır. Bu senin ihtiyarınla çalışmaz yine çalışacak ama ‘ben kalbimi çalıştırayım’, bu öyle çalışmaz. Sen sadece zikredersin, sen sadece Allah’a olan sevgini arttırırsın, Resulullah sallallahu

aleyhi ve sellem e olan sevgini arttırırsın, üstadına olan sevgini arttırırsın, senin işin budur. Öbürkü kendiliğinden çalışır. Bu senin ihtiyarında değil. O yüzden Hz. Pir diyor ki onların cebriyetleri de ihtiyarları da ihtiyar etme, yani o kendi cüzzi iradesi de sizin bildiğiniz gibi değildir, diyor. Evet, hadis-i kutsi ne diyordu: ‘konuşan dili olurum’ ve bu meselede en güzel örnek Kur’an-ı Kerim’de, Kehf suresinde. Ne? Hızır kıssası. Bakın bu, aslında bu anlattığımız her şeyin cevabı cebriye olarak ve ihtiyar olarak. Neydi:

Musa aleyhisselama birisi sordu. Dedi ki: ‘Ey Musa! Yeryüzünde senden daha Alim bir zat var mı?’ Musa cevap verdi. Dedi ki: ‘Bildiğim kadarıyla yok.’ Allah onu perdeledi bu sözünden dolayı. Perdelenince Cenab-ı Hakka münacat etti. Dedi ki ‘Eskisi gibi değil, ben nerde yanlış yaptım, ben nerde nefsime uydum?’ dedi. Bakın, bir başkasına kabahatte bulunmuyor, ben nerde yanlış yaptım diyor. Dedi ki: ‘ Ya Musa! Falanca yerde birisi sana sordu ya daha senden alim bir kimse var mı, sen de yok dedin ya!’ ‘Evet?’ Dedi: ‘Benim bir salih kulum var, bir dostum var’ Dedi: ‘Ya Rabbi, ben onunla tanışmak isterim. Ben ondan bu ilmi öğrenmek isterim.’ O zaman dedi, denizin kenarına git, kuru balık al, kurutulmuş balık. Ne zaman ki dedi orda o kurutulmuş balık harekete geçti, işte orda benim salih bir kulum var, dedi. Musa aleyhisselam ne yaptı? O kimseyi bulmak için yola çıktı. Yanında da hizmet eden bir peygamber, geleceğin peygamberi. Onunla beraber yola çıktı ve laflarlarken balığın canlanıp gittiğini gördü anladılar. Geri döndüler Hızır aleyhisselamın bulunduğu yere. Bakın bu ayetle sabit. Ne yaptı, işte beraber yola çıktılar. işte önce bir şehre vardılar veyahut da bunlar normalde sıralama olarak ben ayeti kerimeleri yazdım. Ondan sonra ama ben böyle yürüyeyim, gideyim. Burdan okumaya çalışırsam şimdi okuma özürlüyüm biraz. Ne yaptılar? Musa aleyhisselam ona dedi ki sen benim ilmime sabredemezsin. Dedi ki beni sabredenlerden bulacaksın. Peki dedi, yola çıktılar. Yolda yürürlerken çocuklar oynuyorlar orda. Çocuklar oynarlarken Kur’anı Kerim salih kul diyor, biz onu hadis-i şeriflerden Hızır aleyhisselam olarak biliyoruz. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Hızır aleyhisselam olarak bize öğretiyor ve ne yaptı? Çocuğu öldürdü. Bunu böyle yumuşatmaya çalışıyorlar anlatanlar. Yok hayır, çocuğu öldürdü, boğazını kesti çocuğun. Musa aleyhisselam feveran etti. Ne yapıyorsun sen dedi.

Tabi bundan öncesi ne var? Ortada bir gemi var. Gemiye seslendi. Hey gemidekiler, dedi. Biz iki ihtiyarız, bizi burdan alın. Gemidekiler onun sesini duydular. Bir filika indirdiler, onu onlar oradan aldılar. Bir müddet yolculuk yaptılar. Tam bir şehre yaklaştıkları zaman Hızır aleyhisselam eline bir alet edevat geçirdi, gemiyi deldi. Musa(a.s.) çırpınıyor gemiyi delme, bunlar bize iyilik yaptı diye, o hiç dinlemedi, deldi gemiyi. Burası şeyh efendinin

anlatımı, bundan sonrası. Gemiyi deldi, su fışkırınca Hızır aleyhisselam dedi ki suya sakin ol. Bu kadar dedi. içinde su var. Onlar çıktılar, tabi Musa aleyhisselam feveran ediyor sen yine gemiyi geldin diye. Yolumuz buraya kadarmış diyor, burda bak işine sen, demedin mi ben sana sabredemezsin? Musa aleyhisselam geri dönüyor. Tamam diyor, ben sabredenlerden olacağım. Ardından o şehirde yürürken o çocuğu öldürüyor, boğazını kesiyor çocuğun. Musa aleyhisselam dayanamıyor. Diyor ne yaptın sen, masum bir yavruyu kestin. Ya Musa, demedim mi sana dayanamazsın diye. Bak işte dayanamadın, yolumuz ayrıldı. Tövbe Ya Rabbim, ben buna sabredeceğim. Biraz daha yürüdüler. Yıkık bir duvar, yıkık bir duvarı tamir ettiler. Aç biilaç, kimse bunlara ekmek vermiyor, su vermiyor tanıdık değil diye. Aç karnına onlar duvarı da tamir ettiler. Bu üçü Kuran’da geçiyor, bu üç hâl. Ben devamını aktaracağım size.

Sonra o şehirden çıkıyorlar. Şehrin dışında bir suyun başında abdest alıyorlar. işte namaz kılıyorlar, sonra o su yolunu, küngü alıyor Hızır aleyhisselam eline bir taş, o küngü kırıyor, parçalıyor o su yolunu. Musa(a.s.) diyor ki sen diyor gerçekten sen muzır bir adamsın, zararlı bir adamsın deyince diyor ki, ya Musa, yolumuz buraya kadardı. Diyor, gemiyi deldim. O gemidekiler diyor bir anne babanın beş altı yedi oğlu var. Yedi oğlan balıkçılık yaparaktan ihtiyar anne babalarına, eş ve çocuklarına bakıyorlar. O şehirde bir tane zalim bir hükümdar var. Bütün gemilere el koyuyor. El koyduğu gemilerle zulme gidecek. Bu çocuklar ehil insanlar, temiz insanlar. O zulme ortak olmasınlar. Eş ve çocuklarına baksınlar diye gemiyi deldim. Bizden sonra diyor o hükümdarın askerleri gelecek, bakacaklar ki geminin altında, tabanında su var, batıyor bu gemi deyip hızla terk edecekler. O çocuklar diyor gemicidirler. Hemen o deliği tamir edecekler, suyu dışarı tahliye edecekler, işlerine bakmaya devam edecekler. Sen diyor bu ilimden uzaksın. Bunu görmedin.

O çocuğu diyor öldürdüm. Çocuğun salih bir annesi, babası vardı. Çocuk büyüdüğünde serkeş olacaktı, annesini babasını da küfre günaha sokacaktı. Çocuğu diyor katlettim, öldürdüm. Birkaç gün üzülecekler, ağlayacaklar ama Allah onlara yeniden tertemiz evlatlar verecek. O evlatlar salih çocuklar olacak, anne babanın da diyor bu konuda rahat edecekler. Sen diyor bunu bilmedin, görmedin. O yüzden diyor ben bunu böyle yaptım.

Duvarı ördüm. O diyor duvarda iki tane yetim erkek çocuk vardı. Babalarının orda bir teneke altınları vardı. Onlar büyüdüklerinde o duvar tekrar yıkılacak, bir teneke altını çıkaracaklar. O çocukların babası çok cömertti, çok ihlaslı, çok samimi bir kimseydi. Onlar babalarının yolunu devam

ettirecekler. Gelene gidene yedirecekler, içecekler. Cömertlik yapacaklar. Babaların yolunu takip ettirecekler. Sen bunu bilemedin, dedi.

Küngü anlattı, dedi ki gittik, abdest aldık, suyunu kullandık, baktım ki dedi o suyu getiren tamir ettiren, ondan sonra vesile olan herkes cennetin sekizinci katına çıkmış. Kırdım ki diyor bizden sonra gelecekler bu küng kırılmış deyip yeniden tamir edecekler. O tamir edenler de, diyor Allah’ın izniyle cennetlik amel işleyecekler, cennettin sekizinci katına gidecekler. Ama sen bunu da bilemedin. Çünkü bu ilim yoktu sende. Bunu da göremediğinden dolayı buna da itiraz ettin dedi ve Hızır aleyhisselam ortalıktan kayboldu.

Şimdi burda Hızır kıssasında cebriye var, ihtiyar yok. Hz. Pir’in bahsettiği cebriye bu işte Allah’ın sıfatsal tecelliyatlarına hem mazhar olan hem alan olan hem de Allah’ın aleti hükmünde olan kimsenin bu manada kendince ihtiyarı olmadan, ihtiyarı olmayan işler yapabilir. Yalnız bunu böyle kullanmak, istismar etmek, ya ben o haldeyim işte, o yüzden benim yaptığımı mazur görün, bu öyle bir şeyi kaldırmaz. Bunu istismar edenler helak olurlar. Allah muhafaza eylesin. Bunu nasıl istismar eder? işte sanki kendisinden gelen o sözün ilahi bir kelam olduğunu etrafa atfedip sen şu kadar para gönder, sen arabanı gönder, sen evini ver, sen şunu şöyle yap, sen bunu böyle yap diyenler bunu istismar ederler. Bu öyle değildir. Bunun yolu da öyle değildir. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bu o hale erişenlerin anlayabileceği bir şeydir. Bunun ölçüsü de Hızır kıssasıdır. Ölçüsü, bunun delili, delili Hızır kıssasıdır. O hale geldiysen bu zaten senin ihtiyarında olan bir şey değildir. Bakın, senin ihtiyarında olan bir şey değildir. Rabbim cümlemizi affetsin inşallah. O yüzden onların öldürdükleri, kendi öldürdü gibi değildir. Hani Hazreti Peygambere de dedi ya sallallahü ve sellem e, ‘öldürdüğünde sen öldürmedin, Allah öldürdü. Attığında sen atmadın, Allah attı’ dedi. Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin bütün fiiliyatını kendi üzerine aldı. Bakın kendi üzerine aldı. Bu hale ermeyen bir kimsenin ‘ben atmadım, o attı’. Bu yalancılık olur. Allah muhafaza eylesin. O yüzden onların ihtiyarı da başka türlüdür cebri de. O yüzden onların ihtiyarları yani bütün Cenabı Hakkın zat ve sıfatsal tecelliyatlarına ram olan ve onda fani olan insanın cebri de kendisine ait olan cebri de ihtiyarı da normal insanların cebrine ve ihtiyarına benzemez, aynı kategoride görmemek lazım. Bakın aynı kategoride görmemek lazım ve Hakkın sıfatlarında fani olmayanların kendilerine böyle bir süs vermesi ve sanki kendisi Hakkın sıfatlarında kendi sıfatları fani olmuş gibi göstermesi, en büyük yalancılıklardan birisidir. Bunu bir kimse kendi üzerinde olmayan bir şeyi varmış gibi göstermeye kalkarsa Allah muhafaza eylesin, o bu yolu yolu istismar etmiş olur.

işte o yüzden onların cebirleri ondan sonra ve ihtiyarları normal insanların cebirleri ve ihtiyaçları gibi değildir.

“Yağmur damlaları sedeflerin içinde inci olur. Sedef’ten dışarda küçük

büyük damlalar var. Sedef’in içinde ise küçük büyük inciler var.”

Hani meşhurdur ya rivayet, yağmur damlaları, ne o denizdeki hayvanın adı, inci oluyor ya içinde? istiridye, evet. istiridyenin içine girerse, istiridyenin içerisinde yağmur damlası ne oldu? inci oldu ama eğer istiridyenin içine girmezse, dışında kalırsa normalde bir anlamı oldu mu? Olmadı. işte bu Allah’ın lütfu, ikramı, ihsanı, bu zatların kalbine tecelli ederse, inci hükmünde olur, aynı yağmur tanesi, ama dışarı kalınca da ne olur? Dışarı gidince de ufaklı tefekli böyle işte sedef gibi olur. istiridyenin dış kabuğu oldu yani, bakın istiridyenin dış kabuğu ama içine girerse ne oldu? inci oldu. işte bu haller, bu tecelliyatlar, bir mürşidi kamilin, bir velinin, bir Hak dostunun kalbine tecelli eder inerse inci hükmünde olur. Hz. Pir Allahualem onu söylüyor. Rabbim cümlemizi affetsin. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah. Allah rızası için El-Fatiha maassalavat. Amin. Önümüzdeki hafta Allah izin verirse sağlık, afiyet verirse inşallah, nefes verirse 1470. beyitten itibaren devam edeceğiz inşallah…

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 5 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-8-3 • Tasavvuf Vakfı Yayınları