Soru: Evlilik Görüşmelerinde «Üç Kere» Sınırı Var mı?
Soru şöyle: «Evlilik niyetiyle yapılan ön görüşmelerde sünnette veyâ fıkıhta kesin bir sayı sınırı — üç kere gibi — var mıdır? En son ‘bu konuyu tekrar ele alalım’ demiştiniz. Tarafların birbirini tam olarak tanıyıp karar verebilmesi adına, mahremiyet ölçülerine dikkat etmek şartıyla üçten fazla görüşmek câiz midir? Duâlarınızı istirhâm ederim.»
Ben yıllar yıllar önce bir yerde «üç sefer» diye okumuştum; ama onu nerede okuduğumu hatırlamıyorum. O yüzden ben «üç kere» diye söylüyorum bunu. Bunu, komple evlilikle alâkalı meselelere bakan kitaplardan araştırmam lâzım.
Uzun bir mesele; ama genel olarak bu mesele biraz çizgiden dışarı çıkıyor.
«Bu Nereye Kadar Sürecek?»
Üç seferden fazla — üç, dört, beş — ne zamana kadar görüşecek? «Mutmain olmadı, bir daha görüş. Mutmain olmadı, bir daha görüş. Bir daha görüş, bir daha görüş…» E, bu nereye kadar sürecek? Burada bir sıkıntı var. Allâh muhâfaza eylesin.
O yüzden: Evet, görüşülebilir. Eğer mutmain olmadıysa, üçten fazla görüşülecekse görüşülebilir.
Ammâ ve lâkin üçten sonrası… işin içerisine biraz hevâ heves giriyor. Allâhu a’lem.
İstekleri Ortaya Koymak: İlk Görüşmede Belli Olur
Şahısların genel olarak istekleri ortaya konursa, ilk görüşmelerde bu işin — üç aşağı beş yukarı — ne tarafa doğru evrileceği belli olur.
Yâni erkek nasıl bir evlilik arzu ediyor, bunu maddeler hâlinde sıralasa; evlenecek olan kadın da nasıl bir evlilik, nasıl bir eş düşünüyor, bunu sıralamış olsa — taraflar bu isteklerini ortaya koyduğunda uyup uymadıkları aslında birinci görüşmede belli olur. İkinciye, üçüncüye bile gerek kalmaz.
Örnekliyorum: Erkek dese ki «benden haram hiçbir şey isteme; aylık şu kadar gelirim var, şöyle bir hayat standardım var; bunları kabûl ediyorsan evleneceğiz» — tamam, bitti. Bayan dese ki «benim şu isteklerim var, böyle bir hayat standardı istiyorum» — erkek kendine göre uygun değilse zâten bırakacak. Allâh bizi affetsin. (Âmîn.)
On Yıl Sevgili Olsanız da Evlilik Bambaşka
Şimdi gençler «birbirimizi tanıyalım» diyor. Ne kadar konuşursanız konuşun, on yıl sevgili olsanız, evlendiğinizde evlilik bambaşka bir şey.
Çünkü sevgilisin: Erkek ondan çorba istemiyor, çay istemiyor, yemek istemiyor, ütü istemiyor; bulaşık yok, çamaşır yok, evin temizliği yok — hiçbir şey yok. Sevgili dışarıda buluşuyor, görüşüyor, yiyor, içiyor; hayat toz pembe.
Aynı şey kadın için de böyle: Kız da ondan bir şey istemiyor. «Sinemaya gideceğim, bara gideceğim, pavyona gideceğim, şuraya gideceğim, arkadaşıma gideceğim» — hiçbir şey söylemiyor ki. Veyâhut «ben alışverişe çıkacağım, şunu alacağım, bunu edeceğim.»
Normal hayâtını yaşıyor herkes: Kız annesinin babasının yanında, onların istediği gibi yâhut kafasına göre bir hayat yaşıyor; erkek de annesinin babasının yanında, o da kafasına göre veyâ âilesinin istediği gibi yaşıyor.
«Anamın Kuru Fasulyesi Gibi Yap»
Evlendiği zaman iş değişiyor. Erkek diyor ki: «Anamın kuru fasulyesi gibi kuru fasulye yap.» Ananın gözü — nereden bulacağız senin ananın kuru fasulyesini? Mümkün değil.
Kız da diyor ki: «İşte babam böyle yapardı.» E, baban öyle yapardı, ben böyle yapıyorum — bu nereden olacak ki?
Belki de erkek ömrü boyunca evde annesinin hârikulâde yaptığı kahvaltıyı gördü. Öyle anneler var yâni: Çocuklarını asla aç evden göndermiyor.
Sabah Altı Otobüsü ve Sıcak Börek
Meselâ bizde baba vardı — Allâh rahmet eylesin. Biz sabah altıda otobüse biniyorduk. Oraya yetişmek için kahvaltı yapacaksan dört buçukta kalkman lâzım; en geç beşte kalkman lâzım.
Biz kalktığımızda sıcak kahvaltı hazırdı: börektir, çörektir… Hiç soğuk börek yemedik biz.
Ahmet Özbağ orada, arkada — «bir sabahtan bir sabah soğuk börek yedik» desin. Yâhut «bir sabahtan bir sabah kahvaltı yapmadan evden çıktık» desin. Mümkün değil bu.
Tabiî bu, anne babanın o evin içerisindeki durumu ve otoritesi ile alâkalı; her şeye karışıyor.
Yeni Nesil Kahvaltısı: Muzun Üstüne Çikolata
Ama bir evleniyor; erkek nerede? Hanımı kahvaltı yapacak ona. Kahvaltıyı kaçta hazırlayacak? İşte altıda — mümkün değil.
Bir de gençlerin, yeni neslin kahvaltı anlayışı farklı: Bir bakıyorsun ne yapmış — muz kesmiş, üstüne çikolata dökmüş. Al sana kahvaltı! Ne zaman? Gündüz saat on ikide.
Yaşar da tuhaf tuhaf bakıyor oradan bana — ne tuhaf tuhaf bakıyorsun?
Herkesin bu noktada bir âile düzeni, bir sistemi var. O yüzden konuşurken olan hâdiselerle evlenince olanlar birbirinden değişik.
Kaynana, Damat ve «Bir de Bilezik Takamadın mı?»
Meselâ evlendi: Oğlanın annesi var, ikide birde gelini arıyor: «Akşama oğluma ne yemek yaptın?» Âniden geliyor: «Oğlum temiz bir evde mi oturuyor?» «Bugün nereye gideceksin?» diye soruyor.
Aynı şey kızın annesi için de geçerli: «Damat ne aldı?» Öyle kız anneleri var ki ortalığı perişan ediyor, damada patinaj çektiriyor: «Yaş gününde kızıma ne aldın?» O da diyor ki «bir elbise aldım.» «Onun üstüne bir bilezik takamadın mı?»
O yüzden evlilik farklı bir şey. Allâh bizi affetsin.
Soru: Bir Kulda, Dervîşte Aşk ve Sevgi Nasıl Oluşur?
Öyle bir oluşuyor ki: Hani «insan tanıdıkça severmiş» ya — bu, tanıdıkça sevenler için geçerli.
Kimisi ilk görüşte âşık oluyor; onun için tanıma sonradan geliyor. Ama genel olarak insanların durumu: tanıdıkça sever.
O zaman Allâh ve Resûlü’ne karşı da o kimse, Allâh’ı tanıdıkça, Peygamberini tanıdıkça sevmeye başlıyor. Tanıdıkça seviyor, tanıdıkça seviyor. Ama bu biraz uzun yol. Yine de herkesin yolu kendince.
Bir Görüşte Âşık Olmak: «Gördü mü? Evet.»
Kimisi de bir görüşte bakıyor, âşık oluyor, oturuyor oraya.
Diyeceksiniz ki: «Bir görüşte âşık oldu — Peygamber’i gördü mü?» Evet, gördü; âşık oldu, oturdu. Diyeceksiniz ki: «Allâh’ı gördü mü?» Evet. — Şimdi ilâhiyatçılar, diyânetçiler ayağa kalksın gene. Gördü mü? Evet. Bitti.
Onun için zâten o, gördüğü anda orada kaldı. Artık Cemâl perdesinden Cemâl perdesine, aşk perdesinden aşk perdesine yürüyor. O da bir görüşte âşık olmak.
Veyâhut o kimse şeyhte de öyle yaşıyor: Şeyhi görüyor, bir görüşte âşık oluyor, oturuyor oraya.
Evlilikte de En Kestirme Yol
Aynı şey evlenirken de geçerli: Kadın bakıyor adama — tamam, bitti; adam ne dese «evet» diyor. Aynı şey erkek için de geçerli: Kadını bir görüyor; gördükten sonra bitti, kadın ne dese «evet» diyor.
Bu en kestirme yol. Muhteşem. Bunda hiç sapma olmaz. Böyle bir görüşte âşık olanda hiç sapma olmaz: Oturur. O göreceğini görmüş, alacağını almış — onu kovsan da gitmez.
Sonradan Sevmenin Yolu: «Yan Yatar, Çamura Batar»
Ama o böyle sonradan sevmek var ya — o, yan yatar, çamura batar. Onun konuştuğuna bakar, anlattığına bakar.
Meselâ burada çok dervîş vardır: Ben bir şey konuşurum; evde gider hadîs inceler, âyet inceler, ona buna sorar sohbeti. Var bundan.
Sonra bir şey bulmuş gibi, bir dahaki sohbete getirir onu koyar; yâhut çok önemli bir şey bulmuş gibi gelir, sabahın saat dördünde telefon açar: «Dün akşam sohbette böyle böyle dediniz.»
Böyle bir anda bir bakmışsın kendini bir şey zanneder; haydi gider bir yerlere, bir kıpırdatır, bir şaşırtır; haydi gider başka bir dervîşe ders verir. Yok gider, yok gelir. Onunla uğraş dur — işin yoksa uğraşırsın onunla. Sait’le uğraşmazsın: «Selâmünaleyküm.» «Aleykümselâm.» Bitti, gerçekten.
Şüphe ve Sorgulama Kültürü
Hele kendince çok bilen var ya — o şüpheyle yaklaşacak, sorgulayacak. Bir de onu öğrettiler ya herkese: «Sorgulayın, şüphe edin. Sorgulayın, şüphe edin.» Ulan, sorgulamaktan, şüphe etmekten millet kimseyi sevemez hâle geldi.
Adam «hanımımı sorgulayacağım» diyor, şüphe ediyor. Hanımını sorguluyor: «Nereye gittin? Saat kaçta gittin? Ne zaman geldin? Ne yedin, ne içtin?» Kadın en sonunda «ben hastayla evlenmişim» diyor. «Ne oldu?» diyorum. «Boyuna sorguluyor» diyor. Haklı.
O sorgulamak, o şüpheyle yaklaşmak, karşıdaki kimseyi perperişan ediyor. Bu sefer ne oluyor? O kimse evliliğini düzgün yaşayamıyor; yâhut dervîşliğini düzgün yaşayamıyor.
Kulağı Kirişte Hatâ Arayan Dervîş
Hep böyle bir şey bekler ya insan — kulağı kirişte: «Acabâ nerede hatâ yapacak? Nerede eksik konuşacak? Onun hatâsını, eksiğini bulayım da ondan sonra bakayım.»
Hani «sen istersen şu hadîs kitabında bu hadîs var» de — o diyor ki «ben bulamadım, bendeki kitaplarda yok.» «İyi» diyorum, «bendekinin sayfası bu, hadîs numarası bu.» Ona dahi inanmıyor.
Veyâhut kendince diyor: «Bu kemâl ehli değil.» Başlıyor araştırmaya; «filanca dağda kemâl ehli ders veriyor» deyip gidiyor oraya. Gidince orada da değişmiyor: Oradakini de araştırmaya başlıyor, «bu daha kötü çıktı» diyor, «ben geri döneyim» diyor. Geri dönüşü de sıkıntılı; bu sefer o da olmuyor, kalıyor meydanda.
«E git» — gitmiyor. Git kardeş! Bir sefer şüphe ettin mi ettin; yürü git, bak işine, nereye gidiyorsan git. E gidemiyor da, gelemiyor da; ortada kalıyor. Allâh muhâfaza eylesin.
«Bu Benim Yolum Değil»
O yüzden insan inceleyerek, araştırarak sever mi? Evet. Ama bu benim yolum değil; bu benim için zor bir yol. Allâh muhâfaza eylesin.
Ben hiç öyle yol gidemedim: Ne sûfî hayâtımda, ne de özel hayâtımda ben öyle bir yol gidemedim.
Ben adamı gördüm, sevdim — tamam. Ne yapıyorsa yapsın. Allâh muhâfaza eylesin. (Âmîn.)
Soru: «Seni Seviyorum» Demesi Ne Anlama Gelir?
Soru: «Peygamber Efendimiz’in veyâ büyüklerden birinin bir dervîşe ‘seni seviyorum’ demesi ne anlama gelir?»
Ne anlama gelecek? Seviyormuş demek ki. Bak, buna da şüpheyle yaklaşıyor.
Ben bütün dervîş kardeşleri seviyorum. Bu konuda hiçbir şeyim yok; gönlümde zerrece herhangi bir kimseye karşı bir buzum, herhangi bir defansım yok. Bu konuda kendime hamdediyorum. Ben bütün kardeşleri severim, Allâh’ın izniyle.
Beyânı Doğru Kabûl Etmek
Şimdi bundan da şüphe eder insanlar; dervîşler bundan da şüphe eder: «Geçerken bana bakmadı — beni sevmiyor mu?» Yâ bırak, şüphe etme! Şüphe seni perişan eder.
İnsanın beyânına bak: Beyânı doğru mu? Doğru. Beyânı doğru kabûl eder. Hanefîler bir kimsenin beyânı neyse onu kabûl ederiz; biz dervîşlik hukuku açısından da o kimsenin beyânını doğru kabûl ederiz.
«Doğru söylüyorsun» derim ben. Doğru söylüyor, bitti. Yalan söylüyorsa kendine — bana ne? Allâh muhâfaza eylesin. (Âmîn.)
Soru: Cimrilik Nedir?
Cimrilik, bir şeyi harcamaya yetkisi olduğu hâlde, doğru olması gereken bir şey için eli titreyip onu harcamamaktır. Cimrilikte harcamaya muktedirsin.
Şer’î hükme bakarsak: Bir kimse zekât verebilecek muktedirlikte olduğu hâlde zekât vermiyorsa o cimridir.
Cimriler zekât vermezler. Verirken elleri titrer, eksik hesaplarlar; yandan, oradan buradan bir şeyler söylerler.
«Bana Zekât Hesaplatmayın»
Meselâ ben arkadaşlara diyorum ya: «Bana zekât hesaplatmayın.» Neden söylüyorum onu? Ben zekâtı hesaplarken senin elin titrerse, senin adına üzülürüm. Allâh muhâfaza eylesin. (Âmîn.)
Hattâ birisi sordu: «Nasıl hesaplıyorsun?» «Ben farklı hesaplıyorum» dedim. «Nasıl farklı hesaplıyorsun?» dedi.
Dedim: «Bak, şerîat paranın kırkta birini emretti. Ben şöyle hesaplıyorum:
Alış Fiyatları Üzerinden Hesap
Sen hayâta başladın — neyin vardı? Hiçbir şeyin yoktu. Peki hayat devâm etti, sen ne yaptın? Ev aldın — güzel. Bir tâne de araba aldın — o da güzel. Dükkânını aldın — o da güzel. Sanâyiciysen dükkânın içine takım taklavat aldın — o da güzel, hârika.
Sonra bir tâne arsa aldın. Kaça aldın arsayı? Bin lira — yaz oraya. Başka ne aldın? İki tâne daha ev aldın; kaça? Beşerden on milyar — yaz oraya on milyar daha. Başka ne aldın? «Filanca yerden bir dükkân aldım, kirâya verdim» — iyi, yaz oraya dükkânı da; kaça? On beş milyar — yaz. Şunu aldın, yaz; bunu aldın, yaz.»
Ben hepsinin alış fiyatlarını yazıyorum. Kaç para toplandı orada? Ne kadarlık mal almış? Kırk milyarlık mal almış. «Bir milyar zekât vereceksin sen» diyorum. Benim hesâbım bu.
Şerîatın Taban Ölçüsü
Peki bu şer’an doğru mu? Şerîat şunu diyor: Gayrimenkulleri var; gayrimenkullerden aldığı kiralar var. Kirâya verdiyse o kiralar zekâta girer, diyor. — Değil mi hocam? Şerîatın emri o; ilâhiyatçısın hocam yâ.
Doğru ölçü bu, taban ölçüsü bu; bunun en azı bu. Ben öyle hesaplamıyorum — o yüzden şimdiden böyle ilân ediyorum: Bana hesaplatmayın, şerîata göre verin.
Şimdi o şerîata göre de vermiyorsa, o cimri. Bakın: Şerîata göre vermiyorsa o cimri.
Yalnız benim hesaplattığım gibi hesapladıklarım da var. Cenâb-ı Hakk’a hamdolsun, arkadaşlardan öyle birkaç kişi var; öyle hesapladım — mâşâallâh, onların malı her yıl artıyor. Bir de işin bu tarafı var. Öbür türlü şerîata göre hesaplar verir; hesaplamıyorsa o cimri.
Eşine ve Çocuklarına Karşı Cimrilik
Bir de işin şu tarafı var: Meselâ eş ve çocuklarına karşı çok sıkı davranıyor; makul ihtiyaçlarını dahi görmek istemiyor. Bu da cimriliktir.
Normalde kendisi zekâtını verdi — güzel. Ama bugün kadınların kendine âit husûsî dâirede kendi ihtiyaçları var. Aylık veyâ haftalık, bu ihtiyaçlarını görsün diye bir bütçe ayırmak var mı? Var — ayır. Küçük bir bütçe de çocuklarına ayır.
Çünkü cömertlik birinci derecede eş ve çocuklarınadır. Ama cimri ise o kimse, eşinin makul isteklerine dahi cevap vermiyor, almıyor; çocuklarının makul isteklerini dahi almıyor. — Dikkat: makul istekleri.
«Uçarı» Olanlar ve Hava Boşluğu
Kimisi vardır, uçarıdır; kimisi bu konuda hesap kitap bilmez.
Benim bu sözümü de alıp hanımına, çocuklarına söyleme: «Efendim böyle böyle dedi, uçarı olanlara verilmez dedi» — «sen uçarısın» deme.
Uçarılık ne? Gerçekten kadınlarda da erkeklerde de var bu: Onlarda bir boşluk oluşuyor, hava boşluğu gibi — nereye ne kadar harcadıklarını bilmiyorlar. Bu da ayrı bir tartışma konusu.
Beş Altı Kilo Et ve Dağ Sefâsı
Cimri kimse etrâfına da bir şey yedirip içirmez; etrâfına bir faydası olmaz. Bazısında bu farklı tecellî ediyor: Eşine, çoluğuna çocuğuna yedirmiyor, etrâfına yediriyor içiriyor.
Meselâ bir arkadaş vardı: Beş altı kilo et almış, arkadaşlarını dağa çıkarmış. Ben ev hâlini biliyorum. «Oğlum, hanımın, çolun çocuğun o etten yedi mi?» dedim. Bana baktı. «Önce hanımına, çoluğuna çocuğuna yedir» dedim.
Sonra arkadaşlarına hovardalık yapsın. Bir insan hovardalık yapacaksa önce hanımına, çocuğuna yedirsin. Cömertlik yapacaksa eşine, çocuğuna baksın; anne babasına baksın.
E şimdi onlara koklatmıyor, kendisi gezmeye gidiyor — eşini, çoluğunu çocuğunu ne yapıyorsun? O kimse cimri. Allâh muhâfaza eylesin.
Cömertlik Nedir, Ölçüsü Nedir?
Burada cimriliği sınırlarken biz şerîatın emrettiği şekilde sınırlayacağız. Allâh bizden ölçülü olmamızı ister; cömertliği yaparken de ölçülü olmamızı ister. Allâh isrâf etmemizi sevmez.
Cömertlik nedir? Bir kimse sizden bir şey istiyor; onun istediğini makul dâirede karşılayabilecekseniz karşılıyorsunuz — cömertlik bu.
Ama bu cömertlik önce eş ve çocuklarından başlamalı; önce âilenden başlamalı. Allâh muhâfaza eylesin.
Cömertlikte ölçü nedir? İsrâf yok. İsrâf yok.
İsrâf: Bir Gece Giyilecek Kıyâfete Yirmi Beş Bin Lira
Ne yazık ki genci yaşlısı isrâf ediyor: İhtiyâcın olmadığı bir şeyi alıyorsun; bütün âile komple ihtiyâcı olmadığı şeyleri alıyor.
Şimdi herkesin kat kat elbiseleri var; eşyaları fazla fazla — evine yâhut kendisine fazla fazla harcıyor.
Bir bakıyorsun, onu almaya muktedir değil, gitmiş yirmi bin liralık manto almış; muktedir değil, gitmiş on beş bin liralık elbise almış. Bir gece giyecekleri kıyâfete on beş bin, yirmi bin, yirmi beş bin lira para veriyorlar.
Bu gösteriş, bu şatafat insanları savurganlığa götürüyor. Allâh muhâfaza eylesin.
Soru: Türbe Ziyâretinin Belli Bir Zamanı Var mı?
Yok. «Gece türbe ziyâreti yapılabilir mi?» — Evet. «Türbe ziyâretinde hanımlar nasıl davranmalı?» — Herkes gibi davranacaklar.
Bizim ölçümüz belli: Bir Veliyyullâh’ın, bir Allâh dostunun kabr-i şerîfine gittiğimizde on bir İhlâs bir Fâtiha okuruz, makamlarına bağışlarız.
Sonra orada erkekler cehrî, bayanlar hafî bir şekilde tevhîd çekerler. Bu kadar.
Soru: Günahların Sevaba Çevrilmesi Ne Demektir?
«Günahlar sevaba mı çevrilir?» — Evet, günahlar sevaba çevrilir.
Çünkü kim cemaat hâlinde Allâh’ı zikrederse, «oradan günahları sevaba çevrilmiş olarak kalksın» der. İmâm-ı Hanbel hadîsi bu.
O yüzden birazdan zikrullâh yapacağız; zikrullâhtan günahlarımız sevaba çevrilmiş olarak kalkacağız.
Süyûtî de bunu nakletmiş, İmâm-ı Hanbel de nakletmiş. «Cemaatle zikrin edepleri ve faydaları» bâbında bunları bulabilirsiniz.
Soru: Duâ Nedir?
Duâ, Allâh’a ilticâdır; Allâh’tan istemektir. Duâ odur. Bu noktada Cenâb-ı Hakk’a yalvarmaktır; her şeyi Cenâb-ı Hak’tan istemektir.
Duâ kendisiyle alâkalı olabilir, bir başkası için de duâ edilir — bunda bir sıkıntı yok.
Soru: Kabul Olunmayan Duâların Tecellîsi Nasıl Olur?
Kabul olunmayan duâ yoktur. Cenâb-ı Hak duâları kabûl eder.
Belki ânında tecellî olmayabilir; ama o duâları kabûl eder.
Bir isim var burada: «İsmini zikrullâhta geçirebilir miyiz? Çok duâ ihtiyâcımız var» demiş. Cenâb-ı Hak tecellî ettirsin inşâallâh.
Rabbim cümlemizi affeylesin. Cümlemizin her türlü maddî mânevî sıkıntılarını def eylesin. (Âmîn.)
Kaynakça
▸ Kur’ân-ı Kerîm, A’râf 7/31 — Diyanet meali: «Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.» Sohbette «Allâh isrâf etmemizi sevmez; cömertlikte ölçü isrâf etmemektir» bahsinin dayanağı.
▸ Hadîs-i Şerîf — İmâm-ı Hanbel: Cemaatle zikirde günahların sevaba çevrilmesi — Cemaat hâlinde Allâh’ı zikredenlere «günahlarınız sevaba çevrilmiş olarak kalkınız» denmesi. Sohbette Süyûtî’nin de bunu naklettiği, «cemaatle zikrin edepleri ve faydaları» bâbında bulunabileceği belirtilir.
▸ Zekâtta şer’î ölçü: kırkta bir — Şerîatın taban ölçüsü: Para ve ticâret malının kırkta biri; gayrimenkulden alınan kiralar da zekâta girer. Sohbette bunun «en az ölçü» olduğu, kendisinin bütün mal varlığını alış fiyatları üzerinden toplayıp kırkta bir hesapladığı — ama herkese şerîata göre vermesini tavsiye ettiği anlatılır.
▸ Hanefî usûlünde beyânın esas alınması — Bir kimsenin beyânı neyse onun doğru kabûl edilmesi; sohbette bu ölçünün dervîşlik hukukuna da tatbik edildiği, «seni seviyorum» diyene şüpheyle yaklaşılmaması gerektiği bahsinde zikredilir.
▸ Kabir ziyâreti âdâbı — Bir Veliyyullâh’ın kabr-i şerîfinde on bir İhlâs bir Fâtiha okuyup makamına bağışlamak; ardından erkeklerin cehrî, bayanların hafî tevhîd çekmesi. Ziyâretin belli bir vakti yoktur; gece de yapılabilir.
▸ Mustafa Özbağ Efendi, «726. Dergâh Sohbeti» — Bu yazının kaynağı olan sohbetin tam kaydı; yukarıdaki bütün bahisler bu sohbetten derlenmiştir.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
Ek kaynaklar:
- Dergâh Sohbetleri Serisi — tamamı
- Sorular — konu başlıklarına göre soru-cevap arşivi
- Tasavvuf Sözlüğü
İlgili Sözlük Terimleri: Aşk, Muhabbet, Dervîş, Zikir, Tevhîd, Kalb, Mürşid, Tarîkat. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı