«Sen Kanaatten Ne Vakit Canını Nurlandırdın ki?»
2320 beyt. Sen kanaatten ne vakit canını nurlandırdın ki? Kanaatten ancak bir ad öğrendin. Peygamber, «Kanaat nedir?» «Hazinedir.» dedi. Sen hazineyi mihnet ve meşakketten ayırt edemiyorsun. Kanaat daimi bir hazineden başka bir hazineden başka bir şey değildir. Ey gönüle gan ve elem veren artık beyhude sözlere dalma. Yürü bana eşim deme. Az koltukla. Ben insâf eşiyim hilenin değil. Neden padişahtan beyden dem vurup durmaktasın? Yoksulluktan havada sivri sineği bile avlamaktasın.
Dil ile Yaşanan Birbirini Tutmalı
Hazret-i Pîr Allâhu âlem bu beyitlerde yalnızca yoksulluğu ve zenginliği anlatmıyor. İnsan herhangi bir kavramı diline dolarsa o kavramın hakîkatini yaşamadıktan sonra o hakîkati konuşmasını sorguluyor. Yâni o kimsenin diliyle yaşadığının bir olması gerekiyor. Eğer dilinin söylediğini o kendisi hakikatte yaşamıyorsa o zaman normalde o ağzından çıkan şeyi yaşamıyor. Yâni yalancı hükmüne giriyor. O yüzden kanaatten söz etmek, kanaatten anlatmak başka bir şey ama o anlatılan kanaatin insanın gönlünde yer etmesi ve gönlünden o kimsenin sıfatlarına şahsın tavır, davranış, hareket, fiiliyat onlara tecellî etmesi farklı insanın. … kendisini güçlü, itibarlı zengin göstermek için veyâhut da âlim, üstat, usta göstermek için veya dervîş, sûfî göstermek için kullanmış olduğu süslü cümleler veyâhut da yakışıklı, afilli kelimeler kullanmak başka.
Yaşadığı hâl, yaşadığı hayat standardı ve, o hâliyle hallenmiyorsa o iddiâ ettiği sözlerle yaşadığı şey birbirini tutmadı demektir. Birbiriyle özdeşleşmedi demektir. Hazret-i Pîr Allâhu âlem bu beyitlerde bunu anlatmaya çalışıyor. Sen kanaatten ne vakit canını nurlandırdın ki kanaatten ancak bir ad öğrendin. Hazret-i Pîr’in buradaki îtirâzı kanaatin yalnızca adını öğrenip onun ahlâkını kazanmamak, onun ahlakıyla ahlaklanmamak.
Kanaatten söz ediyor ama üzerinde kanaat tecellî etmemiş. Kanaat tecellî etmiş olsa normalde insanların malında göz olmayacak. Kanaat tecellî etmiş olsa insanların yaşamış olduğu hayatta gözü olmayacak.
Kanaat Çalışmayı Bırakmak Değildir
Kanaat çalışmayı bırakmak değildir. Kanaat tembellik değildir. Kanaat insanın elindekini küçümsememesidir. Kanaat insanın elindekini hor hakîr görmeden elindeki nimete hamdetmesi ve elindekiyle yetinmesidir. Veyâhut da onu fazlalaştırmak için gayret etmektir, çalışmaktır. Ama bunu yaparken kanaatsiz davranmak, hırsına yenilmek ve diğer insanların elindekine göz dikerekten onlarla yarışmak. Allâh muhâfaza eylesin. Sıkıntı budur.
O yüzden o kimsenin rızkını araması kadar doğal bir şey yoktur. Veyâhut da eşini, çoluğunu, çocuğunu geçindirmek için çalışması kadar doğal bir şey yoktur.
Kanaatsizlik: Haram Helâl Tanımamak
Ama buradaki o kanaatsizlik meselâ insanın böyle devâsâ bir zengin oldukça zengin olmak paranın normalde o debdebenin o şatafatın şatafatın gösterişine kanmak ve o kanaatsizlikle haram helâl tanımamak, fakir fukara tanımamak, ele geleni yemek, dile geleni söylemek. O noktada o kimsenin hadsiz, hudutsuz davranışların içerisine girmesi, ölçüyü kaçırması, dengeyi kaçırmasıdır. Yâni nitekim tarih boyunca hep bunlar yaşanmış.
Hani o normalde o insanlar, kanaatsiz insanlar içinde bulundukları topluma hep zarar vermişler. İçinde bulundukları ailelere zarar vermişler. Oysa normalde onlar böyle kendilerince hani kendi hallerine râzı olmuş olsalar bu demek değildir ki hani insanlar çalışmayacak, gayret etmeyecek, koşmayacak. Bu buradan algılanmasın. Burada kanaatle alâkalı o kimsenin hani hadîs-i şerîfte insanoğlunun iki vaadi altına olsa üçüncüsünü ister.
Bu noktaya gelmemesi. O yüzden hani dünyâyı bu noktada taparcasına sevmek, dünyâya taparcasına peşinden koşmak hep insanları helaka götürmüştür. Allâh muhâfaza eylesin. (Âmîn.)
Bakara 273: Hâlini İnsanlara Açmayanlar
Bakara âyet 273. Sadaka kendilerini Allâh yoluna vakfedenler içindir. Bunlar rızık aramak için yeryüzünde dolaşmazlar. Durumlarını bilmeyen kimse iffetlerinden dolayı onları zengin sanar. Sen onları simalarından tanırsın. Onlar insanlardan ısrarla dilenmezler. Harcadığınız her hayrı şüphesiz ki Allâh bilir.
Kendini Muhtaç Göstermemek Sûfî Ahlâkıdır
Demek ki kanaat ehli bir kimse Allâh rızâsı için yeryüzünde dolaşırken yâni Kur’ân sünnet dâiresinde insanları teblîğ edeceğim, insanları aydınlatacağım. İnsanlara doğru yolu göstereceğim derken hâlini insanlara açmayan insanlardır. Kanaat ehli olanlar onlardır. Onlar kendilerini fakir göstermezler. Kendilerini muhtaç göstermezler. Kendilerini ihtiyaç sâhibi olarak göstermezler. Bu gerçek bir sûfî ahlakıdır. Eğer sen kendini Allâh yolunda koşturuyorum derken kendini muhtaç duruma getiriyorsan insanların önünde kendine yardım etsinler diye acındırıyorsan sen kanaat ehli değilsin.
Sûfî ahlâkı bu noktada dik durmaktır. Kendine ihtiyaç sâhibi olduğunu göstermemektir ve kendini bu noktaya getirmemektir. Asıl kanaat sâhibi odur. İhtiyâcı olduğu hâlde ihtiyacını beyân etmeyendir. Aslında Allâh için yol koşarken o kimse kendisinin bir şeye ihtiyâcının olmadığını söyler. O kimse onun ahlakıdır. Onun kanaat ehli olduğudur.
Dilenci ile Kanaat Ehli Arasındaki Fark
Yoksa o kimse istiyorsa, insanlara bunu andırıyorsa o kanaat ehli değildir. O dilencidir. Dilencilikle kanaat ehlinin arasındaki fark odur. Dilenci ister. Hani ben Allâh için koşuyorum. Allâh yolundayım der. İnsanlardan ister, andırır. O dilencidir. O Allâh yolunda koşmuyor. O onu göstererekten insanlardan para topluyor, yardım topluyor. Kat, yat, araba sâhibi oluyor. Allâh muhâfaza eylesin. Kanaat ehli ihtiyâcı olduğu hâlde ihtiyacını beyân etmeyen insandır. İhtiyâcı olduğu hâlde benim şuna ihtiyacım var demeyen insandır.
Zâriyât 56-57: Allâh Dilensin Diye Yaratmadı
Zariyet âyet 56-57. İnsanları ve cinleri ben yalnızca bana kulluk etmeleri için yarattım. Yoksa onlardan rızık ve beni doyurmalarını istemiyorum. O Allâh insanları kulluk için yarattı. Kanaat ehli olan kimse dilenmez. O yüzden o normalde yalnızca Allâh’a kulluk eder. Yalnızca yönünü Allâh’a çevirir. Yalnızca Allâh’tan ister. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın yaradış sebebi kendisine kulluk etmesi, kendisini tanıması, tanıttırması, kendisini bilmesi ve etrafına bildirmesi içindir.
Başka bir şey için değildir. Allâh insanları dilensin diye yaratmadı. Sûfîlik, dervîşlik, ehli tasavvuf olmak, ehli cemaat olmak dilenmek demek değildir. İstemek demek değildir. Değildir. Allâh senden devâsâ binalar yapmanı istemez. Allâh senden kulluk ister. Kulluk ister. Allâh senden zikrullâh yapmanı ister. Senden farzlara tâbi olmanı ister. Senin Allâh yolunda koşmanı ister. Senin bunları bahane ederekten, bunları göstererekten dilenmeni istemez.
Tâhâ 131: Dünyâ Hayâtının Süsüne Gözün Kalmasın
Taha âyet 31. Ey Muhammed, bir kısım kâfirlere kendilerini imtihan etmek için verdiğimiz dünyâ hayâtının süsüne sakın gözün kalmasın. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir. Ey Muhammed Hazret-i Allâh kendi habîbim dediği peygamberine diyor. Rablerinin ayetlerinden yüz çeviren, Allâh’ın zikrinden yüz çeviren, Allâh’ın hukukundan yüz çeviren, Allâh’ın kitabından yüz çeviren o kâfirlere imtihan etmemiz için vermiş olduğumuz dünyâ nimetleri, dünyâ şataatı, şatafatı, saltanatı, dünyânın onlara karşı olan tavrı, tarzı ve onlara bakaraktan sakın Onların onlara verdiklerimde gözün kalmasın.
Yâni o kâfirlerin, o münâfıkların, o mürtetlerin, o Allâh düşmanlarının, o zikrullâh düşmanlarının o şatafatı, şataatı seni aldatmasın.
«Sen Gözünü Tâbiri Câizse Allâh’a Dik»
Hani başka bir âyet-i kerîmede o dünyâ hayâtını kendisine ilke edinen, süs edinen o hevâ ve hevesine uyanlara sakın uyma diyordu ya. İşte diyor ki, «Bir kısım kâfirlere böyle saltanat veririz. Bir kısım kâfirlere böyle şan şöhret veririz. Sakın sen onlara gözünü dikip de aldırma. Rabbinin sana vadettiği, sana vadettiği rızık maddî mânevî devamlıdır. Kesintiye uğramaz.» O yüzden normalde o sen sonsuz olan âhiret nimetlerine gözünü dik.
Sen dünyâ malına, dünyâ nimetlerine gözünü dikip de hevâ ve hevesine uyma. Aldanıp da bu dünyânın geçiciliğini devamını zannetme. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden sen gözünü tâbiri câizse Allâh’a dik.
Tekâsür 1-2: Çoklukla Övünmek
Tekâsür âyet 1 ve 2. Çoklukla övünmek sizi kabirlere varıncaya kadar meşgul etti. Yâni kanaat sâhibi olmadın. Kendince malının çokluğuyla övündün. Çocuklarının çokluğuyla övündün. Ve mallarının çokluğuyla övünerekten, övünerekten ömrünü geçirdin. Daha da malımı çoğaltacağım diye uğraştın, biriktirdin. Zekattan haberin olmadı, sadakadan haberin olmadı. Allâh yolunda harcamaktan haberin olmadı. Zekattan haberin olmadı, sadakadan haberin olmadı, Allâh yolunda harcamaktan haberin olmadığı.
Zekâtı ve Sadakayı Unutan, Malıyla Hükmetmeye Kalkan
Ya sen malının çokluğuyla övünmek için var gücünle malını çoğaltmaya çalıştın. Cenâb-ı Hakk’ın farz ettiği zekatı unuttun. Hattâ küstahlaştın. Bir de dedin ki onlar benimle berâber mi kazandılar? Sadakayı unuttun, sadakayı da unuttun. Yâni fakir fukaranın hakkını hukukunu, kimsesizlerin, yetimin hakkını hukukunu, Allâh yolunda koşanların hakkını hukukunu unuttun. Malını biriktirdikçe biriktirdin. Bu malının çokluğuyla da insanları baskı altında tutmaya kalktın. Malının çokluğuyla insanlara hükmetmeye kalktın. İnsanları hor hakîr gördün. Allâh muhâfaza eylesin.
Çokluk Yarışı Şeytanın Vesvesesidir
O yüzden çokluk yarışı her alanda çokluk yarışı insanı aldatır. Daha fazla dervîş olması lâzım. Çokluk yarışı. Beni daha fazla insanın sevmesi lâzım. Çokluk yarışı. Ben daha fazla insanlara hitâb edeyim. Herkes beni sevsin. Herkes bana da nemalanayım ondan. Ben ondan para toplayayım. Çokluk yarışı bizim dergahımız. En kalabalık dergâh. Çokluk yarışı. Bizim işimiz daha fazla böyle. Çokluk yarışı. Bu çokluk yarışı insanı oyalar ve insanı çok özür dilerim mukalemim gibi yapar.
O çokluk yarışına giren kimselerin belli bir çizgileri yoktur. Belli bir karakteristik özellikleri yoktur. Nerede duracağını bilmez o kimse. O çünkü çokluk yarışına girmiş. Malda, evlatta, dergâhta her yerde vardır. Bu bu insanın çokluk yarışı şeytanın insana vermiş olduğu vesvesedir. O yüzden şeytan sana çokluk yarışı verir. Yâni sen Allâh için sohbet etmezsin. Daha fazla dervîş sâhibi olayım diye sohbet edersin. Sen Allâh için bir yere gitmezsin. Daha fazla çoğalalım diye uğraşırsın. Çoğalalım diye uğraşmak. Çokluk yarışı.
Çokluk Yarışı İnsanı Omurgasız Yapar
İnsanın kırmızı çizgisi, yeşil çizgisi, mavi çizgisi bırakmaz. İnsanı çizgisiz hâle getirir. İnsanı omurgasız yapar. Daha fazla çok para kazanman lâzım. Omurgasız olursun. Hani dava dava dersin. Bir bakmışsın trilyonlar olmuş. Hâlâ daha trilyonuna trilyon katmaya çalışırsın. Fakir fukaranın hakkını, hukukunu gözetmezsin. Bir fanfon yaparsın. Fanfin fonla dünyâyı ortadan normal dünyânın parasını kaldırırsın. Düşünmezsin bu para helâl mıdır, değil midir, câiz midir, değil midir? O çokluk yarışı seni normalde alır içine gömer. Çokluk yarışı. Daha fazla paran olması lâzım.
Yurt Dışı Bankalar, Rüşvet ve Af Çıkarmak
Tabii senin İngiltere’de villaların olması lâzım. Hattâ İngiltere’de bir cadde, bir sokak kapatman lâzım. İngiliz bankalarında devâsâ paraların olması lâzım. İsviçre bankalarında devâsâ paralarının olması lâzım. İsviçre bankalarının %99.9’u 9’u Yahudidir ve o paralar Yahûdi bankalarındadır. Ve normalde Yahûdi bankalarında belirli bir zaman işlem görmeyen bankalı paralar Yahûdi bankalarına irat kaydedilir. Bakın o bu Yahûdiler var ya öyle bir tezgah kurmuşlar.
Size verdikleri bir iş için hükümet erkanına, milletvekillerine, belediye başkanlarına normalde verecek oldukları rüşvetleri normalde götürürler. İsviçre Bankası’nda hesap açtırırlar veya İngiltere Bankası’a hesap açtırırlar veya offshore bankası dedikleri bankalarda hesap açtırırlar. O parayı senin oraya yatırırlar. Sen o parayı oraya yatırırsın yiyemezsin de o parayı. Ülkeye de getiremezsin. Ha ülkeye ne zaman getirirsin?
Ülkeye yönetenlere bir baskı yaparlar. Derler ki sen mali af çıkar. De ki yurt dışından getirdiğin getirecek olduğunuz paralara vergi almayacağız. Bunu kanunlaştır derler. Ülkeyi yönetenler de böyle bir kanun çıkarırlar. Hani yurt dışından getirilen paralardan vergi almayacağız diye. Böylece kendi etrâfındaki milletvekillerinin, belediye başkanlarının paralarını reelleştirirler. Kara para aklanmış olur. Onlar tekrar yurt içine gelir.
Adamlar devâsâ para sâhibi olur tekrar. Ama düne kadar ayağında donu yoktu. Şimdi devâsâ para eğer normalde yok böyle bir ölçü çıkmazsa o paralar bir müddet sonra bankalara irat olur. Yâni onlar sana bir iş yaptırırlar rüşvetle. Sen o rüşveti yiyemezsin. O kara parayı yiyemezsin. O fan fan fin fon parasını sen yiyemezsin. Yine sistemsel olarak bir değişiklik yapıp fanfon parasını yemen lâzım. Ya da fanfoncu olursun kalırsın yurt dışında.
Dergâhta Neler Öğreniyoruz? Sûfîler Halkın İçindedir
Şimdi diyeceksiniz ki ya biz bir dergâha geldik. Dergâhta neler öğreniyoruz? Asıl sûfîler bunları öğrenirler. Sebebi şu. Çünkü sûfîler halkın içindedir. Halkın sıkıntısını, halkın problemlerini dinlerler. Sırça köşklerde oturmaz sûfîler. Sokaktadır, caddedir, esnaftır, insanların içindedir ve normalde günün ehemmiyetini de bilirler. Yâni siz normalde sonra biz ne fanfoncu değiliz dersin, açıklama yaparsın. Yok senin damadın fanf foncu çıkar, yok işte senin kurum ve kuruluşun, vakfın fanfin foncu çıkar.
Bir bakmışsın ki normalde dindarmış gibi görünen kurumlar, şahıslar da fanfoncu çıkmış. E şimdi bu neden olur? Kanaat etmemekten olur. Kanaatsiz insan harama helale bakmaz. Çünkü kanaatsiz insan bu haram mıydı? Helâl mıydı? Bu benim hakkım mıydı? Değil miydi? Bu doğru muydu, yanlış mıydı? Ben ne ürettim de bu parayı kazandım? Ona bakmaz.
«Bire 300 Kazanayım» Diyen Fanfinoncuya Yem Olur
Bu buraya fan finfona kandırıp aldattığımız bu insanlar hangi durumda dişinden tırnağından arttırmış. O da kanaatsiz olmuş. O da hırsa kapılmış. Herkes bire 3 kazanıyor. Bire 300 kazanıyor. Ben de bire 300 kazanayım dedi. Getirdi oraya parasını yatırdı. Bire 300 kazanacağım derken o da gitti. Fanfinoncular yuttular onu. Üç kağıtçılar yuttu onu. Hainler, vatan hainleri yuttu onu. Şerefsiz, kanı bozuk, südü bozuklar yuttu onu. Ahlaksız, namussuzlar, çukur insanlar yuttu onu.
Ne edüğü belirsiz, karaktersiz, kanı bozuk insanlar yuttu onu. Çünkü onların kanaatle işleri yok. Çünkü onların Kur’ân ve sünnetle işleri yok. Onların çünkü dinle, îmanla işleri yok. Onların bu vatanla, bu milletle işleri yok. Onlar vatansız, milletsiz onlar. Onlar normalde ne yazık ki uluslararası kan emici bunlar. Uluslararası kan emicilerin yerli ayakçıları bunlar. Çantacıları.
Kan Emicilerin Ulu Camide Cuma Kılması
Bunlar sizle berâber namazda kılabilirler. Cumayı kaçırmayabilirler. Hattâ o yerin en merkezi cami neresi? Bursa’nın Ulu Cami Emir Sultan. Bir bakmışsınız bu kan emiciler ve avânesi Ulu Cami cum’a kılıyorlar. Bir bakmışsınız Emir Sultan’da cum’a kılıyorlar. Bir bakmışsınız teravihlerde filân en ön saftalar. Havaneleriyle berâber siz normalde bayram sabah namazlarını bir ulu camiye gidin görürsünüz kravatlı fan finfoncuları.
Bar Pavyon Gezip Sabah Namazına Giden Belediye Başkanı
Bizim rahmetli bir belediye başkanımız vardı. İsmini söylemeyeyim şimdi. Gece nerede İzmir’de ne kadar bar pavyon varsa dolaşır sabah namazını Bayındır’da Hacı Mehmet Cami’e kılardı. İşine de çok sadıktı. Bütün caddeleri, sokakları o temizlik yapanlarla berâber dolaşırdı. Ama sabah namazını ya kah Hacı Mehmet’te kılır ya k Hacı Sinan’da kılar. Bir gün Demircilik Mahallesi’e kılar, bir gün Hacı Beşir Mahallesi’e kılar. Bütün herkes bilir o sabah namazını orada. Belediye başkanı bir de güzel giyinir. Allâh için çok güzel giyinir. O da ayrı bir fan finoncu.
CHP’li Başkan Yardımcısı: «Bize Namussuz İnsanlar Lâzım»
Bu siyâsetçiler ne yazık ki böyle, bürokratlar böyle. Yâni enteresan bir şey. Oraya giren fanfoncu olcu çıkıyor. Öyle bir mekanizma var orada. O mekanizmasının içeris mekanizmanın içine giren ya fan finfoncu oluyor ya da o mekanizma atıyor onu dışarı. Diyor ki sen namussuz insansın bize lâzım değilsin. Ha bir CHP’li bir başkan yardımcısı vardı. Onun açıklaması vardı. Ya çok eski bu. Yâni CHP yeni kurulduğu zaman diyor ki bize nâmuslu insanlar lâzım değil.
Nasıl? Bize diyor namussuz insanlar lâzım. Ülke ancak böyle kalkınır diyor. Yâni harama helale bakaraktan bu ülke kalkınmaz. Ya haram helâl dinlemeyeceksiniz. Namusmuş, şeref mi? Haysiyetmiş dinlemeyeceksiniz. Ee her türlü namussuzluğu, şerefsizliği yapacaksınız bu ülke ancak öyle kalkınır.» diyor. Bu açıklamayı, bu basın açıklamasını çok böyle eski bu. Ben bunu okudum kaldım böyle dedim ülke nerelerden gelmiş ya dedim. Yâni adam açıkça diyor ya bu ülke diyor nâmuslu insanlarla kalkınmaz diyor.
«Benim Bir Siyasi Partiyle Bağım Yok»
Yâni bu fan finonculuk o bize mîras kalmış. Bu ne yazık ki devâm ediyor bu. Bakın devâm ediyor. Benim yaşım 65. Yâni ben 15 yaşından beri, … yaşından beri siyasetin içindeyim. Bizim, benim siyasetim ülkücülükle başladı. Ondan sonra 25-26 yaşında, 26 yaşında gelince dervîşliğe adım attık. Devâm ediyoruz.
Benim bir siyasi partiyle bağım yok. Hiçbir bağım yok. Olmayacak da bu şartlarda. Benim ensemde boza da pişirseler bize oy atmanız için açıklama yap diye. Ben yine açıklamayacağım. Onca tehdide maruz da kalsam başına gelecek olanlardan sorumlu değiliz deyip tehdit etseler de ben başıma ne gelecekse gelsin ben razıyım. Sıkıntı değil. Benim ağzımdan duymayacak hiç kimse şu partiye oylarınızı atın diye. Ben partici değilim. Şimdi o kanaati olmayan, kanaati olmayanın ben daha ağırını konuşacağım. Kanaati olmayanın dîni de yoktur. Neden o? Çünkü haram helâl tanımaz. Kanaatsiz insan. Allâh muhâfaza eylesin.
Peygamber Efendimizin Duâsı: Kanaatkar Kıl, Rızkı Mübârek Eyle
Kanaat ehli ise Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin duâsına sarılır. Ya Rab verdiğin rızıkla beni kanaatkar kıl. (Âmîn.) Ve rızkı benim için mübârek eyle. (Âmîn.) Muhteşem bir şey. Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın diliyle ya Rab verdiğin rızıkla beni kanaatkar eyle. (Âmîn.) Beni kanaatkar kıl. (Âmîn.) Ve rızkı benim için mübârek eyle. (Âmîn.) İşte bu Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin çizgisi bu. Bakın çizgisi bu.
Kanaat Eden Çalışır; «Kanaat Nedir?» «Hazinedir»
Öyle olunca normalde kişinin malı, mülkü, parası, pulu az olabilir ama o kimse kanaatkar olacak. Bu çalışmayacak. Tekrar baştan söylediğime geliyorum. Bu çalışmayacak. Tembel tembel oturacak. İşte benim bu kadar oluyor. Bu çıkmasın buradan. O kimse çalışacak. Gayret edecek, mücâdele edecek ve diyecek ki, «Ya Rabbi, verdiğin rızıkla beni kanaatkar kıl.» (Âmîn.) Ve diyecek ki, «Rızkı benim için mübârek eyle.» (Âmîn.) Devâm ediyoruz. Peygamber, «Kanaat nedir?» «Hazinedir» dedi. «Sen hazineyi mihnet ve meşakkatten ayırt edemiyorsun.»
Asıl Zenginlik Gönül Zenginliğidir
Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri hadîs-i şerîfte zenginlik mal çokluğu değildir. Asıl zenginlik gönül zenginliğidir dedi. Buhârî’de ve Müslim’de geçiyor hadîs-i şerîf. O zaman demek ki zenginlik neymiş? O kimsenin mal çokluğu değilmiş. Ya o zenginlik gönül zenginliğiymiş. O hani halk arasında bizde böyle bir hani tabir vardır. At sözü gibi. İnsanın gönlü zengin olmalı. Hani bu hadîs-i şeriften kaynaklanıyor.
Buhârî ve Müslim’de geçiyor bu hadîs-i şerîf. Yâni zenginlik mal çoklu değilmiş. Hani kanaat hazinedir dedi ya Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem. Onu açıklamaya çalışıyoruz. O zaman zenginlik mal çokluğu değilmiş. Ya asıl zenginlik gönül zenginliğiymiş.
Kendisine Yeterli Rızık Verilen ve Kanaat Ettirilen Kurtuluşa Ermiştir
Yine Müslim’de geçiyor hadîs-i şerîf. İslâm’a giren, kendisine yeterli miktarda rızık verilen ve Allâh’ın kendisine verdiğine kanaat ettirilen kimse kurtuluşa ermiştir. O zaman normalde hadîslere baktığımızda bu hadîsler bir o kimsenin îman edip ona kulluk etmesini bize söylüyor. İki o kimsenin ihtiyacını karşılayacak bir rızkı var. 3. Verilene karşı gönlünün huzurlu olması. E demek ki kanaat yalnızca böyle fakirliğe katlanmak değil.
İhtiyacını karşılamak için çalışmak. Helâl rızık peşinden koşmak imkanı ölçüsünde daha iyi bir hayat kurmaktır. Bunlardan kanaatsizlik çıkmaz. Allâh muhâfaza eylesin. (Âmîn.)
Çalışmak Güzel Ahlâktır, Sıkıntı Hırstır
Asıl mesele bunları yaparken hani işte îman ve kulluk noktasında dururken ihtiyacını karşılamak için çalışılırken verilene karşı da gönlünün huzurlu olması. Bunlar normalde Allâh muhâfaza eylesin bunları yaparken insanın insanın hırsa kapılaraktan hırsa ve kendisini başkalarıyla kıyas ederekten kanaatsiz olmaktır sıkıntılı olan. Yoksa çalışmak çok güzel bir ahlâktır. Gayret etmek, mücâdele etmek övülen, methedilen bir ahlâktır.
Methedilen bir ahlâktır. Burada dünyâ sevgisine kapılıp insanın doyumsuz bir şekilde mal biriktirmesi, bu mal biriktirirken helali haramı gözetmemesidir. İnsanlara zulm zulmetmeyi normalde câiz görmesi, hak görmesidir. Fakir fukaranın parasına göz dikmeyi kendini hak görmesidir. Allâh muhâfaza eylesin.
Kanaat Mihnet ve Mahrumiyet İçinde Yaşamak Değildir
Sen hazineyi mihnet ve meşakketten ayırt edemiyorsun. Hazret-i Pîr’in eleştirisi yâni insan kanaati sanki sürekli mahrumiyet ve sıkıntı içinde yaşamakla karıştırmasın. Çünkü hani kanaat bir hazîne sen onu mihnet altında, meşakkat altında durmak olarak nitelendiriyorsun diyor. Hayır. Kanaat mihnet altında, meşakkat altında devamlı hayâtını devâm ettirmek değil. Veyâhut da kanaat, yük, fukaralığı, yoksulluğu yüceltmek değil.
İnsanın iç dünyâsını bitmek, tükenmek, bilmeyen hırstan temizlemek kanaat o. Yoksa ha Yûnus’un dediği gibi ele geleni yiyeceksin. Yûnus diyor ya ele geleni yersin, dile geleni dersin. Böyle dervîşlik dursun. Sen dervîş olamazsın.
Bakara 273’e Tekrar: Zengin Sanılan Kanaat Ehli
O yüzden burada tekrar Bakara 273’e atıfta bulunacağız. Ne diyordu? Sadaka kendilerini Allâh yolunda vakfedenler içindir. Bunlar rızık aramak için yeryüzünde dolaşmazlar. Durumlarını bilmeyen kimse iffetlerinden dolayı onları zengin sanar. O zaman normalde bu âyetleri bu âyeti ihtiyaçlarından dolayı bunlar dilenmiyorlar ama normalde dışarıdan bakıldığında da bunlar zenginmiş gibi görünebiliyorlar. Bunların sûfî ahlâkı olduğu için tekrar buna değinmek istiyorum. O yüzden bunlar insanlardan ısrarla bir şey istemez.
Kanaatsiz Kimse Isrârla İster, Verileni Az Görür
Bir kanaatsizlik fakir zengin ayırmaz. Kanaatsiz kimse ısrarla dilenir ister. Bakın kanaatsiz kimse ısrarla dilenir. Israrla ister. Israrla senin üzerinde öyle ısrar eder ki sen utanırsın artık onun ısrarından. Sonra ona bir şey versen kanaatsiz ya verdiğin şeyi de az görür, kıymetsiz görür. Unutamayacağım.
Geçen hafta hani biraz bahsettiydim ya yâni ayıp söylemesi yaptım diye değil. Hani biraz böyle bir harçlık gönderdim. Neden beşlik onluk göndermişim ona? Şoka uğradım ben. Kanaatsız kimse hem verileni az görür hem ister. İster sen onun istediğine cevap verirsin ama verileni az görür. Beğenmez. Bir de verileni. O kanaatsiz kimse. Bu fakirmiş, zenginmiş, değişmez bu. Allâh muhâfaza eylesin.
Dış Görünüş Aldatır: Fakir de Zengin de Kanaatkâr Olmayabilir
O yüzden bir insanın dış görünüşü insanları aldatır. Rabbim muhâfaza eylesin. Ve insan normalde geçim sıkıntısı çekebilir, problem yaşayabilir. Yetiştiremeyebilir. Bu onun kanaatsiz olduğunu göstermez. Çalışıyor, gayret ediyor, yetişemiyor. Yetişemeyebilir. Az olur, çok olur, eyvallâh. İsyan etmesin. Allâh muhâfaza eylesin. Aynı şekilde zengin olabilir. Onun zengin olması da kanaatkar olduğunu göstermez. Allâh muhâfaza eylesin. Kanaat malın çokluğu veya ağzıyla alâkalı değildir.
Kanaat bu noktada insanın mal karşısında takındığı tavırdır veyâhut da bir nimet karşısında takındığı tavırdır. Yâni az sende az da olabilir, çok da olabilir. Senin o ilahın olduysa yandı keten elva. Allâh muhâfaza eylesin. (Âmîn.) Hazret-i Pîr devâm ediyor. Kanaat daimi bir hazineden başka bir şey değildir. Ey gönüle gan ve elem veren artık beyhude sözlere dalma. Kanaat geçici bir kazanç değil. İnsanın içinde taşıdığı kalıcı bir zenginliktir. O insanın içinde taşıdığı, gönlünde taşıdığı kalıcı bir zenginlik.
Mal ve Makām Elden Çıkar, Kanaat Kalır
Mal kaybedilebilir, makām elden çıkabilir. Maddî mânevî insan mal kaybedebilir, iflâs edebilir, malı eksirebilir. Hattâ sıfıra bile inebilir. Eksiye bile inebilir. İnsan bir makām sâhibidir. Makām elden gidebilir. Maddî mânevî yâni. Nedir? İşte bir yerde müdürsün, amirsin, milletvekilisin, baksın, osun, busun. Yâni önceden paranın içinde yüzüyorsun. Makām var, şan şöhret var. Allâh muhâfaza eylesin. Bunlar senin elinden gidebilir.
O güne kadar seni alkışlayan insanlar, seni öven, metheden insanlar senin etrâfında kalmayabilir. Çünkü insanlar senin mevkine göre, makamına göre, senin mesleğine göre, senin paranın, puluna göre davranmayı bilirler ve severler. İnsanların büyük bir çoğunluğu senin üzerindeki nimetlere bakaraktan, senin üzerine, dışına bakaraktan seni değerlendirir. Bir makāmın varsa senin etrâfında insanlar çoğalır. Zenginliğin varsa insanlar etrâfında çoğalır. Normalde çünkü senin sâhip olduklarına bakaraktan insanlar sana değer veya kıymet verebilir.
«Ye Kürküm Ye»: İnsanlar Senin Üstüne Bakar
Hani ye kürküm ye misâli. Hazret-i Pîr diyor ya bir kimse bir topluluğa girerken kıyafetleriyle karşılanır. Fikirleriyle uğurlanır. Millet senin şatafatına şataatına bakar. Herkes seni el üstünde tutabilir. Senin makāmın vardır. Bürokraside önemli bir yerdesindir. Milletvekilisindir. Belediye başkanısındır veya işte ne bileyim zakirsindir, çavuşsundur, nakipsindir, nükabâsındır. Bir makāmın var mânevî olarak. Sen bir dergâhta önemli bir yerdesindir. Ya normalde insanlar seni bunlarla değerlendirir. Büyük bir çoğunluk.
Bunları Kaybedince Yanında Kim Kaldı?
Bunları kaybedince senin yanında kim kaldı? Bu önemlidir. Ben bâzen derim ya senin eşin ve çocukların bile kalmaz etrâfında. Senin eş ve çocukların senin maddiyatına bakıyorsa, senin makamına, mevkisine bakıyorsa ve seni koca olarak görürken, makāmından, mevkinden, maddiyatından dolayı bakıyorsa bunlar senin elinden gidince senin eş ve çocukların bile sana yüz çevirebilir. Dost bildiklerin seni terk edip gidebilir. … olanlar seni bırakıp gidecektir.
Bunlarla seni yargılayanlar, bunlarla sana değer verenler bırakıp gidecektir senin etrâfından. O yüzden kanaat ehli kimse hangi hâle düşersen düş kanaat ehli senin dostun olur. Sen kanaat ehlisen sen hangi hâle düşersen düş sen kendini bozmazsın. Sen kendini muhâfaza edersin, korursun. O yüzden kanaat insanın üzerinde daimi bir hazinedir. Malın gidebilir, makāmın gidebilir, mevkin gidebilir. Senin kanaat ehlin bozulmaz. Kanaat ehlisin veyâhut da senin dostum dediğin, arkadaşın dediğin kimsenin üzerinden de her şey gidebilir. Sen onunla olan dostluğunu devâm ettiriyorsan sen de kanaat ehlisin. Allâh bizi onlardan eylesin. (Âmîn.)
İbrâhîm 7: Şükrederseniz Nimeti Artırırım
İbrâhîm sûresi âyet 7. Yine bir zaman rabbiniz size şunu bildirmişti. Yemin olsun ki şükrederseniz size olan nimetlerimi mutlaka artırırım. Şâyet nankörlük ederseniz şüphesiz ki azâbım çok şiddetlidir. O zaman biz şükür ile nimetin artacağına inanırız. Ama bunu matematiğe bağlamak doğru değildir. Ama rabbin seni aldatmaz. Rabbin seni kandırmaz. Rabbin kendi sözünü boşa çıkarmaz. Hamdedenlere nimetlerimizi arttırırız. Şükredenlere nimetlerimizi arttırırız.
Kanaatsiz olan kanaatsizlik cehennem çukurunda debelenir durur. Aslâ huzur bulmaz o. Ama Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu nimetlere hamdeden, vermiş olduğu nimetlere şükreden kimseye Cenâb-ı Hak nimetlerini arttırır.
Hamd Hem Dil ile Hem Hâl ile Olur
Bakın burada normalde hamdeden, şükreden hani Allâh’ın vermiş olduğu nimete hamdetmek. Dil ile hamdetti. Bismillahirrahmanirrahim içti elhamdülillâh dedi. Bu dil ile hamdetti. Ama bunu kıymetsizleştirirse, bunu değersizleştirirse dil ile hamdetmesi beyhude oldu. Hâl ile ona hamdetmedi. Hâl olarak hamdetmek ne? Bunu zayi etmemek, bunu küçümsememek, bunu kötülememek. Bunun değerini ve kıymetini bilmek. Bakın bunun değerini ve kıymetini bilmek. O zaman buradaki hamd hem dil ile hem de hâl ile olacak. Bunun bir de hakîkati var.
İlme’l Yakîn: Su İçebilmeye Bile Hamdet
Hani ilme’l yakîn, ayne’l yakîn, hakkel yakîn noktasında. O zaman normalde ilme’l yakîn o kimsenin hamdetmesi dil ile ile. Evet. İlme’l yakîn. O su içebilirliğine dahi hamdetmesi lâzım. Sudan önce su içebilirliğine dahi hamdet. Suyu da içemeyebilirsin. Çünkü bir hastalık verir, bir dert verir, bir sıkıntı olur. Su içemezsin. Önce su içebilirliğine hamdet. O zaman ikincisi, sen suyu gördün, suya hamdet. Sonra içtin, içtiğine hamdet.
Sonra suyun sana olan faydalarını hissettin. O zaman ona hamdet. Elindeki bütün hayırlı ve helâl her ne var ise, eş, çocuk, kadın, erkek, anne, baba, mal, kat, yat, araba. Bunun hepsine de hamdet, şükret.
Hamdetmek: Eşin ve Evlâdın Kıymetini Bilmek
Hamdetmek, şükretmek burada herkesin yanıldığı yer şu. Dil ile şükretmeyi, dil ile hamdetmeyi biz, biz bunun şükrünü eda ettik. Bunun şükrünü ifa ettik. Biz hamdedenlerdeniz zannediyor. Hayır. Allâh sana bir eş vermiş. Eşin kıymetini bil. Eşin kıymetini bilmiyorsan, onu değerli görmüyorsan, sen gerçek mânâda hamdetmiyorsun. Allâh senin elinden onu alabilir. Allâh sana evlât vermiş. Sen onu Kur’ân sünnetesinde büyüt yetiştir. Hamdet onu.
Ona hamdetmek ne demek? Kur’ân sünnetesinde onu yetiştirmek demek. Sen onu Kur’ân sünnetesinde yetiştirmezsen Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu nimete sen nankörlük ettin. O zaman gerçek mânâda hamdeden kanaat ehli olanlar ve o kimse kanaat ehliyse eğer evet elindeki nimetin nimeti normalde hor hakîr görmeyecek. Ona kıymet verecek ona değer verecek. Onu onu özene besene muhâfaza edecek onu. Yoksa o kıymet bilmeyen, hamdetmeyen nankörlerden birisi.
Nankörlük yapanı da Cenâb-ı Hak elinden nimeti alır. Ben seyrederim dışarıdan. Cenâb-ı Hak birisine nimet verir. Eş olur, çocuk olur, kat olur, yat olur, araba olur, sağlık olur, her şey olur. O kimse bunun karşısında ne yapıyor? Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu nimete nankörlük mü yapıyor? Hâinlik mi yapıyor? Zalimlik mi yapıyor? Ne yapıyor burada? O kimsenin ne yaptığı önemli. Eğer o nimete nankörlük ediyorsa bir bakıyorum ki aa elinden gitmiş o onun.
Şimdi bâzen çok üzülürler, ben üzülmem. Derim ki âyet-i kerîme aklıma gelir. Hamdedenlere nimetlerini arttırırız. Ben Allâh’tan iyi mi biliyorum? Cenâb-ı Hak diyor ki, «Kim şükrederse, hamdederse nimetlerimizi arttırırız.» Hâlâ sen hamdetmemişsin, şükretmemişsin. O verilen nimeti yerli yerinde kullanmamışsın. Zulmetmişsin. O verilen nimet sen?
İbnül Arabî: Bilgisayar, Cep Telefonu, Mouse, Ayakkabı
İbnül Arabi bu konuda çok hassastır. Yâni siz der ki eğer su içecek olan bardağı Cenâb-ı Hak sana su içmek için vermiş. Sen bunu farklı bir işte kullanırsan sen buna zulmettin. Der. Eşyaya zulmetmek Allâh’ın vermiş olduğu nimete nankörlük etmektir. Bu ne? Bilgisayar. Sen sinirlendin, yumrukladın. Sen Allâh’ın vermiş olduğu nimete nankörlük ettin. Sebep Allâh sana bilgisayar verdi. İşlerini göresin diye. Çünkü bütün hayır ve iyilikler Allâh’tandır.
Sana Cenâb-ı Hak nimet verdi. Ne verdi? Bilgisayar verdi. Çok güzel bir bilgisayar. Sen onu yerli yerinde kullan. Sen bilgisayarda izleyeceğim dersen Allâh’ın vermiş olduğu nimeti sen haramda kullandın. Sen bilgisayarı dedikodu yapmak için kullanırsan Allâh sana bir nimet verdi. Sen onu haram yolda kullandın. Bu ne? Cep telefonu. Nerede kullandın? Gaydır gupak. Kaydır boyna. Onda kullandın. Allâh’ın vermiş olduğu nimeti. Sen haram yolda kullandın.
Sen nimete hamdetmedin. Bu ne? Maus. Adamı kızdın, hatunun kafasına attın. Sen önce Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu elindeki nimete hamdetmedin. Sen onu yerli yerinde kullanmadın. Mausu sen hatunun başında kırarasın diye sana vermedi. Hamd sana ne verdi? Normal ayakkabı verdi. Sen o ayakkabıyla top oynama. Top oynama ayakkabısı ayrı. Sen ayağındaki ayakkabıya zulm ediyorsun. Cenâb-ı Hak onun senin sen onunla top oynayasın diye vermedi.
Ya top oynama ayakkabısı ayrı. Git onu al. Onunla vur topa. Sen ayağındaki o ayakkabıyla topa vuracağım. Futbol oynayacağım diye uğraşma. Zulmetme ayakkabına. Bu kadar ince mi? Ben size hakîkatini anlatıyorum. Hakîkati.
Kıyâfetin ve Eşyânın Hamdi: Tamir Et, Kullan
Cenâb-ı Hak sana bir kıyafet vermiş. Kullanabildiğin yere kadar kullan. Allâh’a hamdet. Tamir et. Yine kullan. Allâh’a hamdet. Bir de kendi kendine düşün. Örnekliyorum. Şu benim üzerimdeki kıyafet. Yâni ben desem ki yâni 25 yıllık yalan değildir. Ne ümreler yaşadı benle, ne haçlar yaşadı. Ne ümreler yaşadı, ne haçlar yaşadı. Şeyh Efendi’yi gördü. Bu Şeyh Efendiye sürtündü bu. Onunla kol kola girdik. Bu kıyafetlerimle atar mıyım ben onu?
Atmam. Tamir eder giyerim onu. Nerede bizim değil mi? Ne yaptın? Kestin. Tekrar diktin. Neden Allâh’ın verdiği nimete hamdedersin? Her şeyi yerli yerinde kullan. Bu senin hamdini gösterir. Bu eşyâ ne için yaratıldı? Bu ne diyorsunuz buna? Mouse pad. Bunu mouse’u koymak için değil mi? Cenâb-ı Hak bunu sana lütfetmiş, ikrâm etmiş. E bir de benim bunu benim evladım almış. Yâni hâtırası da var. Kaç yıl oldu? 5 yıl olmuş. İlk günkü gibi tertemiz kullanıyor. Hamdedeceksin ve yerli yerinde kullanacaksın her şey.
Kıymet Bilmezsen Eşsiz Kalırsın
Allâh sana eş vermiş. Sen kıymet bilmezsen eşsiz kalırsın. Sonra başlarsın yeniden evleneceğim diye uğraşmaya. Evlenemezsin. Evlensen dahi daha kötüsü gelir sana. Sebep sen hamdetmedin, kıymet bilmedin. Sen değer vermedin. Değer verseydin elinden uçup gitmeyecekti. Şimdi uçtu gitti. Başka bir kümese kondu. O kümeste bir rahat, bir rahat, bir sen karşıdan bak, biri yerinden çatla. Ama sen hamdetmedin ki. Hamdetmedin. Sen o nimeti görmedin.
Sen onu eziyet ettin. Kadın erkek ayırmıyorum burada. Birbirine eziyet ettiler. Birbirine kötü davrandılar. Ters davrandılar. Yıktılar birbirlerini veya birisi birisini yıktı. Bitti. Ve hattâ … Âmîn. Sonrası kim ortada kaldı? Bu önemli. Ortada kalan, perişan olan nimete hamdetmeyen oymuş. Zaman her şeyin ilacıdır. Zaman gösterir insana. Zaman insana gösterir.
Araba, Torun ve Cimri Adam
Sen arabanı Allâh yolunda kullanmadın. Gitti oraya buraya çarptı. O geldi çarptı. Bu geldi çarptı. Hattâ satarken bir dolandırıcı geldi seni dolandırdı. Gitti araba. Ne oldu? Sen arabaya hamdetmedin. Sen arabayı Allâh yolunda kullanmadın. Çoluğun çocuğun için kullanmadın. Neden çocuklar arabayı kirletir dedin ya? İnsan torununu arabaya bindirmez mi? Adam diyor ki hocam dedi arabanın arka koltuğuna daha hiç kimse oturmadı. Torunlarım dahil dedi.
Lan kaldım içimden dedim lan ne cimr adammış dedim ya. İnsanın torunu arabaya binmez mi? Allâh Allâh dedim ya. Neler var? Cenâb-ı Hak oysa sana torun vermiş ya. Nimet öp, kokla, okşa, bindir arabana götür, getir, gezdir ya. Yedir, içir ya. Araba değil mi ya? Dünyâ malı ya. Dünyâ malı ya. Yok ya. O zaman o kimse nimetin artılması için Allâh’a hamdedecek. Hamd ne? Onu yerli yerinde kullanmak ve o nimete nankörlük etmemek, hâinlik etmemek.
Onu beğenmemek, onu nakıs görmek, onu eksik görmek, kendini ondan fazla görmek. O kibir Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden Cenâb-ı Hak şükürle nimetin arasında bağ kurar. Kim nimetlere şükrederse Cenâb-ı Hak onu ne yapıyor? Ona nimetlerini arttırıyor. Rabbim onlardan eylesin. (Âmîn.)
Âdemoğlu İçin İki Vâdi Dolusu Mal
Yine hadîs-i şerîfte Müslüman olan yeterli geçime sâhip kılınan ve Allâh’ın kendisine verdiklerine kanaat etmesini bilen kurtulmuştur. Müslim ve Tirmizî yine hadîs-i şerîf. Bu çok hoşuma gider. Ademoğlu için iki vâdi dolusu mal olsaydı mutlaka bir üçüncüyü isterdi. Âdemoğlunun iç boğuşluğunu ancak toprak doldurur. Allâh tövbe edenleri affeder. Rabbim bizi tövbe edenlerden eylesin. (Âmîn.) Ey gönüle gan ve elem veren artık beyhude sözlere dalma.
Kendini Büyük Gösteren Sözler Gam ve Elem Verir
İnsan bâzen kendi huzursuzluğunun nedenini görmek yerine kendisini büyük gösterecek sözler söyler etrafına. Sürekli işte böyle kimlerle görüştüğünü, kimlerle konuştuğunu devâsâ insanlarla konuşuyordur. O üst seviye insanlarla oturup kalkıyordur. Ne bileyim böyle sözler havada uçuşuyordur. Hazret-i Pîr diyor ki bu diyor sen bunları böyle söylüyorsun. Bunlar diyor bu gönle gam ve elem veriyor. Bunları konuşma. Sen elindeki nimete hamdedenlerden değilsin.
Sen hamd etmiyorsun ama havalarda dolaşıyorsun. Boş hava atıyorsun. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden normalde senin bu boş sözlerin de diyor bana elem veriyor. Yâni bâzen insan gerçekten etrâfında böyle ticâret yaparken görüyorduk bunu. Şimdi benim etrâfımda dervîşlerden başka kimse yok ya. O yüzden benim öyle artık böyle dünyâ peşinde hani böyle biraz daha böyle azaldı. Bizim koşuşturmamız. E normalde bizim benim hep böyle dervîşlerle oturup kalkıyor.
O yüzden dervîşlerden böyle benim yanımda havalanan yok, hava atan da yok. Biraz uzağım uzun zamandan beri bunlarla bunlardan ama hani normal ticâret yapan böyle insanlarla aşır neşir olan bu tip insanlarla karşılaşır. Şu kadar tezgah aldık, bu kadar ticâret yaptık, şunu şöyle yaptık, bunu böyle yaptık. Hârika. Alkışlıyorsun ya onu. Bu sözler insana bir müddet sonra elem veriyor. Bu sözler bir müddet sonra böyle insana böyle gam veriyor.
Dervîşin Kibirlenmesi, Nimeti Küçümsemesi
Veyâhut da gözünün önünde bir dervîş kibirleniyor. Gözünün önünde boş konuşuyor. Gözünün önünde bir bakıyorsun değersizleştiriyor elindeki nimetleri. Bunlar böyle insan bu sefer o dervîş adına üzülüyor. Diyorsun ki yazık. Onca yıllık dervîşsin. Onca yıllık şusun, busun. Hani bu sana yakıştı mı? Bu sana uydu mu? Yâni yıllarını dergâha vermişsin. Böyle boş konuşmalar için mi? Boş hareketler için mi? Kaç yaşına gelmişsin? Hâlâ daha bunları algılayamadın mı?
Anlayamadın mı? Bu ne boşluk? Bu ne gaflet? Bu ne? Çok özür dilerim. Hâinlik. Bu ne? Nankörlük. Senin üzerindeki nimetleri görmezden geliyorsun. Elindeki nimetleri görmezden geliyorsun. Dergahını küçümsüyorsun. Şeyhini küçümsüyorsun. Dervîş kardeşlerini küçümsüyorsun. Yaşadığın hayâtı küçümsüyorsun. Eşini küçümsüyorsun. Çocuklarını küçümsüyorsun. Özen göstermiyorsun. Kıymetsizleştiriyorsun. Bunlar insanı bir müddet sonra bunlar insana böyle gam veriyor, elem veriyor.
Bunu dervîşlerden görürse, bunu yakınlarından görürse elem duyuyorsun. Gerçekten ve diyorsun ki ya yâni 20 yıllık, 30 yıllık, 15 yıllık dervîşsin. Daha bu hâlde misin? Sen bu dergâhın kıymetini bilememişsin. Sen bu yolun kıymetini bilememişsin. Bunun hamdini yerine getirmekten uzaksın. Kalkmışsın, boş boş kibirleniyorsun. Nesin ki sen? Dervîş beğenmiyorsun. Sen nesin ki? Oysa yol nimettir insana. Dervîşlik nimettir insana.
Dervîşlik ve Zikrullâh Halakası Büyük Nimettir
Cenâb-ı Hak’a büyük bir saygıyla, büyük bir terbiyeyle hamdetmen lâzım. Biz zikrullâh halakasına oturmak büyük nimettir. Büyük nimet. En büyük iş zikir ise zikrullâh halakasına oturmak en büyük nimettir. Sen bunun değerini bilememişsin. Cenâb-ı Hak sana eş vermiş, çocuk vermiş. Mal vermiş, pul vermiş, geçin vermiş. Sen bu nimetin altında ezileceğine hamdedemediğinden dolayı sen kibirlenmişsin. Eş beğenmiyorsun, çocuk beğenmiyorsun, mal beğenmiyorsun, mülk beğenmiyorsun, hayâtını beğenmiyorsun. Kendince şükürsüzliğe atmışsın. Hamdsizliğe atmışsın kendini. Allâh muhâfaza eylesin. (Âmîn.)
«Yürü Bana Eşim Deme, Az Koltukla» ve İnsâf
Hazret-i Pîr devâm ediyor kadının ağzından. Yürü bana eşim deme. Az koltukla. Ben insâf eşiyim. Hilenin değil. Kadın söylüyor bunu. Diyor ki, «Yürü bana eşim deme. Az koltukla. Ben insâf eşiyim. Hilenin değil.» O yüzden yürü bana eşim deme. Sen kanaatsız insansın. Sen elindeki nimeti bilmeyen insansın. Nimete hamdetmeyen insansın sen. Özensiz insansın sen. Kibirsizsin. Sen normalde neyin kıymetli olup neyin kıymetsiz olacağını bilemeyecek kadar gaflete düşmüşsün.
Zikirden uzaksın. Hamdden uzaksın. Allâh’ın vermiş olduğu nimetlere şükretmekten uzaksın. O zaman yürü eşim deme. Az koltuklan. Bu az koltukla Anadolu tabiridir. Şimdi yeni nesil bunu bilmez. Bu beyti götürsen yeni nesle söylesen bu beyit ne anlama geliyor desen az koltukla da kalır. Kadın diyor ki adama az koltukla. Yanı yanıma çok yanaşma. Kendini bana yakın dost görme. Sakın beni yol arkadaşın olarak görme. Sakın beni eşin olarak da görme.
Yâni sen normalde boş konuşuyorsun, boş davranıyorsun. Sen nimete hamdedenlerden değilsin. Nimete şükredenlerden değilsin. Sen bu yol nereye gider? Bu hâl nereye gider? Bu söz nereye gider? Bu davranış nereye gider? Bunu hesaplayamayacak kadar nankör. Bunu hesaplayamayacak kadar gafilsin. Yürü bana eşim deme. Müthiş bir şey. Sebep o çünkü boş konuşuyor. Konuştukları insanın canını sıkıyor. Boş konuşuyor. Boş davranıyor. Kibirli davranıyor.
Tepeden davranıyor. Özensiz davranıyor. Elindeki nimete hamd etmiyor. O zaman onunla işin yok. Hazret-i Pîr diyor ki, «Yürü, az koltuklan» diyor. Ben insâf eşiyim. Hilenin değil. Yâni buradaki insafı yalnızca insanlara merhamet olarak görmemek lâzım. Yâni kişi kendisini analiz etmesi lâzım. Kişi kendisini analiz edecek. Doğrudan yana, haktan yana, hamdan yana olacak. E öyle değil ise o zaman onun insafın eşi değil. O normalde kendince Allâh muhâfaza eylesin kibir deryasına kendisini atmış.
Kendi kendisini bir şey zannediyor. Kendi kendisini bir şey zannedince eşine, çoluğuna, çocuğuna, etrafına, iki tarafa kibirlilik ediyor. Allâh muhâfaza eylesin. Elindeki nimete kibirlilik ediyor önce.
Hatasız Dost Arayan Dostsuz Kalır
Yâni sana bir Cenâb-ı Hak arkadaş vermiş, dost vermiş. Sen onun kıymetini bilmiyorsun. Onu değersizleştiriyorsun. Onu kıymetsizleştiriyorsun. Onun hatasını kusunu araştırıyorsun. An diyor hatasız dostlar dostsuz kalır. E sen ne sen Cenâb-ı Hak sana bir arkadaş vermiş, bir kardeş vermiş. Sen onun kıymetini bilememişsin, hamdetmemişsin. Sen onu ütmeye çalışmışsın, kullanmaya çalışmışsın. Sen onun parasından, pulundan, malından, makāmından kullanmaya çalışmışsın onu.
Sen o hamdetmemişsin ona. Sen ona lâyık değilsin. Sen ona lâyık değilsin. Sen bir gün ondan ayrılacaksın. Çünkü sen hamdedenlerden değilsin. Sen insaflı değilsin. Sen insaflı olsan sen kıymet bileceksin. İnsaflı olsan adaletli olacaksın. İnsaflı olsan hakkaniyetli olacaksın. İnsaflı olsan hamdedeceksin. İnsaflı olsan sen sana verilen nimete sen şükredeceksin. Sen onun altında Cenâb-ı Hak’a daha büyük hamdlerle hamdedeceksin. Sen ondan da insaflı değilsin sen.
Sen insafsız, merhametsiz, katı kalpli, kara kalpli bir kimsesin sen. Neden? Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu nimete hâinlik yaptın, nankörlük yaptın. Evet. Sen bir kara taş hâline geldin. Hazret-i Yûnus diyor ya, «Seni denize atsam da» diyor, «su almazsın ki.» Neden? Kara taşsın sen? Sen nimetin kadrini bilmedin. Sen nimetin şükrünü eda etmedin. Sen kalktın, insafsız davrandın.
Dostlara ve Cemaate Hâinlik Edenin Uzaklaştırılması
Cenâb-ı Hak sana vesileler verdi. O vesileleri de sen helâk ettin. Onlara da hâinlik ettin. Dostlar verdi sana, o dostlara da hâinlik yaptın. Arkadaşlar verdi, arkadaşlara da hâinlik yaptın. Bak ne güzel bir cemaat. Herkes toplandı. Birbirlerinden bir fayda ummayan bir topluluk. Sen bu toplulukta duramadın. Neden? Hâinsin. İnsafsızsın. Merhametsizsin. Bunları istismar etmeye kalktın. Allâh da seni buradan uzaklaştırdı. Bu kimsenin suçu değil.
Yok zâkir bana yan baktı. Otur oturduğun yere. Hamdsiz, şükürsüz, insafsız, merhametsiz, katı kalpli, kara kalpli adam, kadın.
Allâh Verdiği Nimeti Geri Almaz, Sen Düşürürsün
Neyse Cenâb-ı Hak sana bir nimet vermiş. Allâh verdiği nimeti kimsenin elinden geriye almaz. Sen düşürürsün. Verdiğini geri almak Allâh’ın şanından değildir. Sen onu düşürürsün. Sen onu elinden kaçırırsın. Sen onun kıymetini, kadrini bilmediğinden dolayı, o nimete hamdetmediğinden dolayı sen onu kaybedersin, düşürürsün. Cenâb-ı Hakk’ın şanından mı ki verdiğini alsın? O cömert, o gani verdiğini senden neden alsın? Kimsin ki sen?
Ancak sen düşürürsün onu. Ancak sen kaybedersin onu. Ancak sen yitirirsin onu. Sebep insafsızsın. Sebep sen nankörsün. Sebep sen hâinsin. Sebep sen fütursuz, terbiyesizsin. Sebep sen şükürsüzsün. Sebep sen Allâh’ı görmekten de uzaksın. Sebep sen nimeti vereni görmekten de uzaksın. Sen onu düşürürsün. Lâyık değilsin. Çünkü Allâh muhâfaza eylesin. İnsanlar burada hadsiz, hudutsuz bir şekilde Allâh’ı suçlar. Sen yeteri şekilde hamdetmedin.
Sen şükretmedin. Sen ona karşı vazifeni yerine getirmedin. Allâh muhâfaza eylesin. Burada en önemli şey o kimsenin kibridir. En önemli şey insanlar ne kaybederlerse kibirlerinden kaybederler. Allâh muhâfaza eylesin. Neden padişahtan beyden dem vurup durmaktasın? Yoksulluktan havada sivri sineği bile avlamaktasın.
«Şeyhe Ben Yakınım»: Konuştukça Batarsın
Yâni Hazret-i Pîr diyor ki sen yöneticilerden, büyüklerden, güçlü insanlardan söz ederekten kendine bir itibar sağlama. Yâni böyle böyle bir itibar olmaz. Bunlar yanlış. Sen ne kadar işte ben zakirleri tanırım. Şeyhe ben yakınım. Onun yanı başındayım. Yok onun şusuyum. Yok onun ben busuyum. Yok ben bir normalde şeyhe o kadar yakınım ki ben bir hatâ yapsam rüyâmda görürüm. Ben o zaman rüyâmda hatâ yaptığımı görmediğime dâir hatâ sendedir.
Ya bunları konuşma diyor Hazret-i Pîr. Bunların hepsi de kibir çünkü diyor. Sen böyle yüksekten uçaraktan, böyle yüksekten giderekten diyor konuştukça batıyorsun. Yapma. Allâh muhâfaza eylesin. Oysa diyor sen …. Yoksulluktan dolayı havada sivrisini avlamaktasın. Sen mânevî olarak da fukarasın. Yâni sende hâl yok, kāl yok, hiçbir şey yok. Sen ne yüksekten uçmaya çalışıyorsun? Ben şeyhin yanı başındayım. Ben her gece dersteyim. Bir hatâ yaparsam bana söylerler. Otur oturduğun yere edepsiz adam. Sen kendini ne zannediyorsun?
«Bizim Bey Seninle Görüştü mü?»: Kırşehir’de Telefon
Bu akşam bizim Şeyh Efendiyle bir görüşmemiz oldu. Nerede oldu lan? Ne yalan söylüyorsun? Hanımı da telefon açıyor. Efendim hakkınızı helâl edin. Neredesiniz? Ne oldu yavrum? Ben şimdi nerede olduğumu pek söylemiyorum ya. Ne oldu? Bizim bey seninle görüştü mü? Aa yavrum ben Kırşehir’deyim. Nasıl Kırşehir’de? Telefonla görüştü mü? Yok ben sohbetteydim. Kimse aramadı beni. Kimse görüşmedi. Kim senin beyin? Filânca yavrum. Tanımıyorum bile ben senin beyini.
Haydi iş büyüdü. Dur dedim ya. Telegram’da dedim ismi yazılı mı değil mi? Bir bakayım. Telegram’dan ismini yazdım. Bende kayıtlı değil dedim. Telegram’da ismi de yok onun dedim. Nasıl ismi de yok? … yavrum. Seni tanıyorum ama beyini tanımıyorum dedim. Kim bilmiyorum. Dedim dur ben dedim yoldayım bir arabayı çekeyim bir müsait yere. Telefon açık kalsa olur mu? Bir daha ulaşamam sana diyor. Tamâm açık kalsın. Dur bekle ben dedim bir müsait bir yere geçeyim.
Yaşım 65 oldu. Artık hem telefon kullanımın adını soyadını yaz hem normal. Bunu yapabilecek durumda değilim artık. Dur dedim çekeyim arabayı kenara. Arabayı kenara çektim müsait bir yere. Söyle adını soyadını eşini söyledim. Telegram’a yazdım. Dedim kızım böyle bir kimse yok Telegram’da. Ben de kayıtlı değil dedim. Dervîş olabilir. Bende kayıtlı değil. Fotoğrafını at bana. Fotoğrafını attı. Baktım tanımıyorum dedim ben bunu. Nerede görüşmüş benimle?
Ben bugün Kırşehir’deydim. Dedim sen de beni takip etmiyorsun dedim. Kaldı dedim. Takip etmiş olsam ben bugün Kırşehir’de olduğumu bilirsin dedim. Sen de benim Kırşehir’de olduğumu bilmiyorsun. Diyorsun ki eşim seninle görüştü mü? O da kaldı. Vah yavrum dedim ben. Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş dedim. Dedim sen de takip etmiyorsun. Sen de takip etsen dedim göreceksin benim Kırşehir’de olduğumu. Var öyle dervîş kardeşler. Yazıyor.
Efendim acil olu gelip görüşmem lâzım sizinle. Olur diyorum ben de. Şimdi gelebilir miyim? Tabii gelebilirsin diyor. Tabii o seviniyor ya şimdi o hemen büroya gelecek. Tak konum atıyorum. Şimdi ben buradayım diyorum. Efendim? İşte ben sizi Bursa’da zannetmiştim. Hah, Dervîşliğe bak diyorum ya. Telegram’dan olsa bari takip et. Zâhiren hani olamıyorsun. Hiç olmazsa oradan takip et. Nerede olduğumu bil. Hadi ne yapacaksın şimdi diyorum ben.
Gelebilecek misin buraya? Birisi de öyle yazdı. Nerede olursanız gelirim. Ben de Tekirdağ’dayım. Tâ konum attım. Tekirdağ’, Keşan. O Erdoğan Edirne’ye mi Keşan’a doğru giden yol var ya. Ne yolu o? Malkara yolu. Yolun kenarından konum attım. Ben de arabayı yolun kenarına çektim. Keyif ediyorum. Yemek saatini bekliyorum. Açık açık. Nerede olursanız gelirim. Tak konum attım. Yetişebilirsen gel dedim. Efendim özür dilerim. Özür dileme şimdi dedim.
Nerede olursan gelirim dedin. Ey îman edenler yapamayacağınız şeyleri söylemeyin. Açığa düşüyorsun. Hadi gel. …. Allâh muhâfaza eylesin. (Âmîn.)
«Sen Hava Atıyorsun»: Hepiniz Fakirsiniz, Allâh Ganidir
O yüzden diyor ki Hazret-i Pîr, «Sen hava atıyorsun. Hava atma. Maddî olarak düşünürsek sen fukara bir insansın. Zâten herkes fukara ki sakın kendinizi maddî mânevî zengin görmeyin. Âyet-i kerîme çarpar sizi. Hepiniz fakirsiniz. Allâh ganidir. Âyet-i kerîme. Allâh’ın önünde hepiniz fakirsiniz diyor. Allâh ganidir. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden normalde yoksulluktan havada sivri sineği bile avlamaktansın. Sakın ha yoksulluğunu gözünün önünden kaldırma.
Allâh’a hamdet. Allâh’a şükret. Allâh’a boynunu … ve yeryüzünde kibirli bir şekilde dolaşma.» Sakın kibirden uzak durun. Gösterişten uzak durun. Şatattan, şatafattan uzak durun. Rabbim korusun inşâallâh. (Âmîn.) O yüzden aslâ.
Lokman 18: İnsanlardan Yüz Çevirerek Böbürlenme
Lokman 18. İnsanlardan yüz çevirerek böbürlenme. Yeryüzünde kibirlenerek yürüme. Şüphesiz Allâh büyüklük taslayan ve övünen hiçbir kimseyi sevmez. Allâh’ın sevmediklerinden uzak durun. Allâh’ın sevdikleriyle berâber olun. Allâh’ın hiç sevmediği insanlardan yüz çevirerek böbürlenme. İnsanlardan yüz çeviren bir kimseden Allâh da yüzünü çevirir. Duvara tostlarsın. Hattâ Gayya vadisine tostlarsın. Batarsın, perişan olursun, maddî mânevî helâk olursun.
Sakın kendini bir başkasından üstün ve kıymetli görme. Sakın tevazulu ol, kanaatkar ol, insaflı ol, böbürlenme. Bu kim oluyor ki deme. O da kendi rûhundan ve nûrundan üflediği bir insan. İnsana Cenâb-ı Hak kendi rûhundan ve nûrundan üfledi. Sakın böbürlenip kibirlenme. Sakın insanlardan yüz çevirme. Sakın dervîşlerden yüz çevirme. Sakın dervîşleri beğenmemezlik etme. Sakın dervîşlere kibirli davranayım deme. Sakın uçtun gittin.
Esamen kalmaz. Tozun kalmaz. Dergâhta adın kalmaz. Silinirsin oradan. Kalem yazıp silmeye devâm ediyor. Kalemin cızırtısı bitmiş değil. Allâh muhâfaza eylesin.
Yeryüzünde Kibirlenerek Yürüme: Sen Hiçbir Şeye Sâhip Değilsin
Yeryüzünde kibirlenerek yürüme. Yeryüzünde kibirlenerek yürüme. Sen dağları delemezsin. Sen göğe çıkamazsın. Sen göğü yaramazsın. Sen yerleri yaramazsın. Sen dağları alaç pamuğu gibi atamazsın. Yerin sâhibi sen değilsin. Göğün sâhibi sen değilsin. Malikül mülk Allâh. Sen hiçbir şeye sâhip değilsin. Neye sahibim diye görüyorsan senin değil o. Bırakıp gideceksin bu dünyâdan. Bu dünyâda bırakıp gideceksin. Bırakıp gideceksin. Kendini öyle yükseklerde görme.
Allâh muhâfaza eylesin. Şüphesiz Allâh büyüklük taslayan ve övünen hiç kimseyi sevmez. Rabbim bizi sevdiklerinden eylesin. (Âmîn.) Cenâb-ı Hak kendi yolunda koşanlardan eylesin. (Âmîn.) Cenâb-ı Hak kibirli olmaktan bizleri uzak eylesin. (Âmîn.) Kibirlilerden de bizi uzak eylesin. (Âmîn.) Çünkü kibirliler Allâh’ın lanetlediği kimselerdir. Onlarla böyle arkadaşlık, dostluk, eşlik etmeye kalkarsan sen de ondan sayılabilirsin.
Kibirlilere Tebliğ: «Lokman Sûresi Âyet 17»
O yüzden kibirlilere sâdece ne yapacaksınız? Teblîğ edeceksiniz. Diyeceksiniz ki aslâ kibirlenme. Yine kibirleniyor. Yine söyleyeceksin kibirlenme. Yine kibirleniyor. Yine söyleyeceksin. Kibirlenme. Yine kibirleniyor. Yine söyle. Hattâ bu âyeti kerîmeyi söyle. De ki Lokman sûresi âyet 17. Lokman oğluna nasîhatte bulunuyor. Lokman’ın nasihatidir bu. Lokman suresindeki geçenler ne diyor? Cenâb-ı Hak orada diyor ki, «İnsanlardan yüz çevirerek böbürlenme.
Yeryüzünde kibirlenerek yürüme. Şüphesiz Allâh büyüklük taslayan ve övünen hiç kimseyi sevmez.»
Bakın kibirlenen bir kimseyle kibirlenen bir kimse arkadaşınızsa Allâh’ın sevmediği bir kimseyle arkadaşlık yapıyorsunuz. Allâh’ın sevmediği kimseyle arkadaşlık yapıyorsunuz. Allâh’ın sevmediği bir kimseyle dostluk yapıyorsunuz. Rabbim korusun, muhâfaza eylesin. (Âmîn.) Cenâb-ı Hak cümlemize affı mağfiret eylesin. (Âmîn.) Rabbim bizi iyilerden eylesin inşâallâh.
Helâllik ve Sohbetin Geç Başlaması
Haklarınızı helâl edin. Helâl olsun. Bizden yana da helalı hoş olsun. Biraz geciktik bugün sohbete girmekte. Mâlûm biz böyle artık yaşlandık. İhtiyarlığın üzerine yaşlılık da çöküyor. O yüzden bugün bizim eski daha doğrusu eskimeyen dostlarımız, kardeşlerimiz bugün misafir olarak geldiler. Onlar da tabii böyle eski günlerden, eski arkadaşlardan böyle sohbetti derken 5-10 dakika geciktik. O yüzden haklarınızı helâl edin inşâallâh.
Not: Bu yazı, sohbetin kaydındaki konuşmanın kendisidir: yalnız imlâ ve noktalama düzenlenmiş, altyazıdaki açık işitme hataları düzeltilmiş; anlaşılamayan birkaç kelimenin yeri «…» ile gösterilmiştir. Mesnevî beyitleri, âyet mealleri ve hadîs metinleri sohbette okunduğu şekliyle verilmiş; âyetlerin Diyanet meali aşağıda Kaynakça’dadır. Konuşmacının söz ve anlatımına dokunulmamıştır. Bölüm başlıkları okumayı kolaylaştırmak için eklenmiştir. Sohbetin başındaki giriş sözleri alınmamıştır.
Kaynakça
▸ Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî, I. defter — «Bedevî ile karısı» hikâyesi; sohbette 2320. beyitten devam edilir. Okunan beyitler: «Sen kanaatten ne vakit canını nurlandırdın ki? Kanaatten ancak bir ad öğrendin», «Kanaat, daimî bir hazineden başka bir şey değildir», «Ey gönüle gam ve elem veren, artık beyhude sözlere dalma», «Yürü bana eşim deme, az koltukla; ben insâf eşiyim, hilenin değil», «Neden padişahtan, beyden dem vurup durmaktasın? Yoksulluktan havada sivri sineği bile avlamaktasın.» İşlenen beyit aralığının sonu sohbette belirtilmez.
▸ Kur’ân-ı Kerîm, Bakara 2/273 — Diyanet İşleri Başkanlığı meali: «(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir.» Sohbette «Bakara âyet 273» diye anılır ve ikinci kez tekrar okunur; kendilerini Allâh yoluna vakfedenler, hâlini insanlara açmayanlar anlatılır.
▸ Kur’ân-ı Kerîm, Zâriyât 51/56-57 — Diyanet İşleri Başkanlığı meali: «Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.» «Ben, onlardan bir rızık istemiyorum. Bana yedirmelerini de istemiyorum.» Sohbette «Zariyet âyet 56-57» diye anılır; «insanları ve cinleri ben yalnızca bana kulluk etmeleri için yarattım» diye okunur.
▸ Kur’ân-ı Kerîm, Tâhâ 20/131 — Diyanet İşleri Başkanlığı meali: «Onlardan bazı kesimlere, kendilerini sınamak için dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere gözünü dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha kalıcıdır.» Sohbette «Taha âyet 31» diye anılır; okunan meal 131. âyettir (konuşmacının söyleyişi olduğu gibi bırakılmıştır).
▸ Kur’ân-ı Kerîm, Tekâsür 102/1-2 — Diyanet İşleri Başkanlığı meali: «Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı.» Diyanet mealinde 1 ve 2. âyetler birlikte verilir. Sohbette «Tekass âyet 1 ve 2» diye anılır; «çoklukla övünmek sizi kabirlere varıncaya kadar meşgul etti» diye okunur.
▸ Kur’ân-ı Kerîm, İbrâhîm 14/7 — Diyanet İşleri Başkanlığı meali: «Hani Rabbiniz şöyle duyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.”» Sohbette «İbrâhîm sûresi âyet 7» diye anılır; «şükrederseniz nimetlerimi mutlaka artırırım» diye okunur.
▸ Kur’ân-ı Kerîm, Saff 61/2-3 — Diyanet İşleri Başkanlığı meali: «Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?» «Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir.» Sohbette «Ey îman edenler, yapamayacağınız şeyleri söylemeyin» diye okunur; sûre adı verilmez, âyetin bu olduğu kaynakçada belirtilmiştir.
▸ Kur’ân-ı Kerîm, Lokman 31/18 — Diyanet İşleri Başkanlığı meali: «”Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez.”» Sohbette önce «Lokman 18» diye, sonda ise «Lokman sûresi âyet 17» diye anılır; okunan meal 18. âyettir (konuşmacının söyleyişi olduğu gibi bırakılmıştır).
▸ Hadîs-i Şerîf — Kanaat nedir? Hazinedir — «Kanaat nedir?» sorusuna «Hazinedir» cevabı; ardından «zenginlik mal çokluğu değildir, asıl zenginlik gönül zenginliğidir.» Sohbette «Buhârî’de ve Müslim’de geçiyor» denilir.
▸ Hadîs-i Şerîf — İslâm’a giren, yeterli rızık verilen, kanaat ettirilen kurtuluşa ermiştir — Sohbette «Müslim’de geçiyor» denilir.
▸ Hadîs-i Şerîf — Ademoğlu için iki vâdi dolusu mal — «Âdemoğlu için iki vâdi dolusu mal olsaydı mutlaka bir üçüncüyü isterdi; Âdemoğlunun iç boğuşluğunu ancak toprak doldurur.» Sohbette «Müslim ve Tirmizî yine hadîs-i şerîf» denilir.
▸ Hadîs-i Şerîf — Peygamber Efendimizin kanaat duâsı — «Ya Rab, verdiğin rızıkla beni kanaatkâr kıl; ve rızkı benim için mübârek eyle.» Sohbette kaynak adı verilmez.
▸ Mustafa Özbağ Efendi, «337. Mesnevi Şerhi (2320. Beyitten)» — Bu yazının kaynağı olan sohbetin tam kaydı (25 Ekim 2026’da yayımlandı).
Mesnevî hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
Ek kaynaklar:
İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Dervîş, Şeyh, Nefs, Hakîkat. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı