Dergah Sohbetleri Serisi

149. Dergah Sohbeti — Vefa, Tefekkür Lambası ve Allah’a İmanın Mahiyeti


Vefa: Tasavvufun Olmazsa Olmazı: Vefa

Tasavvufun olmazsa olmazlarından birisi vefadır. Vefa, bir kimsenin akidesini düzelterek içini ve dışını Kur’ân ve Sünnet’e uydurmasıdır. Allah’a vefa, Kur’ân’a sımsıkı yapışmak ve Allah’ın emirlerini yerine getirmektir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’ne vefa, Sünnet-i Resûlullah’a sımsıkı yapışıp içini ve dışını sünnete uydurmaktır. Mürşid-i kâmillere vefa, ona olan nezri yerine getirmektir.

İnsanların arkadaşlarına vefası, doğru olduğu müddetçe arkadaşlığı ve kardeşliği devam ettirmektir. Arkadaşının hatası, kusuru, eksikliği varsa o kimseyi tatlı bir şekilde ikaz edip arkadaşlık hukukuna devam ettirmektir. Eşler arasında vefa olur; hastalıkta, iyilikte, güzellikte, darlıkta birbirine destek olmak, birbirine sahip çıkmaktır.

Vefa Ne Değildir?

Vefa, insanların yanlışlıklarına sahip çıkmak değildir. Bir arkadaşımız içki içiyorsa, kumar oynuyorsa, ona vefa gösterir; ama yanlışlığının arkasında duramayız. Kardeşimiz başkalarına haksızlık yapıyorsa, onun arkasında durmamız vefa değildir. Vefa, onu doğru bir noktaya çekmektir; Kur’ân ve Sünnet çizgisine ulaştırmaktır.

Vefa, şeyhinin kulağına dahi “Efendim, bunda bir eksiklik, bir yanlışlık vardır” diyebilmektir. Arkadan vurmak vefa değildir; o kimsenin yüzüne, edep dairesinde oturup konuşmaktır. Vefa nankörklük de değildir. Ekmek yediği, su içtiği, beraber yol gittiği kimseye nankörklük yapmak ve bunu “doğruyu söylüyorum” diye kılıflamak câiz değildir.


Tefekkür: Kalbin Lambasını Yakmak

Tasavvufu onlarca olmazsa olmaz kaidelerinden birisi de tefekkür. Tefekkür, oturup şeyhini düşünmek değildir. Başkalarının ayıplarını, eksiklerini düşünmek hiç değildir. Allah’ın sıfatlarının yeryüzüne nasıl tecelli ettiğini düşünmek de ilk adım değildir. Dervişin tefekkürü, önce kendi eksik ve noksanlıklarını tefekkür etmektir.

Kalbinize bakın: Hırs mı var, dünya sevgisi mi var, fitne mi var, kadın sevgisi mi var, makam sevgisi mi var, para sevgisi mi var? Tefekkür, kalpte yanan bir lamba misâlidir. Kalbiniz karanlık bir odadır; tefekkür lambasını yakarsınız, içeri girenin çıkanı tespit edersiniz. Dünya sevgisi mi girdi? Dur, girme. Makam sevgisi mi girdi? Dur, burası senin yerin değil. Tefekkür lambasıyla kalbinizden yanlış olanı çıkarırsınız.

Kendi kalbindeki marazları ve eksiklikleri tespit edemeyen kimse, Allah’ın sıfatlarının yeryüzündeki tecelliyatını tasvir etmesi mümkün değildir. Tefekkür lambası yanıyorsa kalbine gelen nûru da tespit eder; tecelliyatı da tespit eder. Şeytanın bir askeri mi girdi, nefsin bir askeri mi girdi, yoksa melekten bir ses mi geldi — bunları ancak tefekkür lambasıyla ayırt edebilirsiniz.

İnâyet: Kalbe Gelen İlham

Tefekkürün anlaşılması açısından inâyet, kalbe gelen ilhamdır. İnâyet, kalbe gelen Allah’ın sıfat noktasındaki tecelliyatıdır. Tefekkür lambası yanmadan inâyeti tespit etmek mümkün değildir. O yüzden dervişin ilk önce tefekkür lambasını yakması gerekir; kalbine girip çıkanı tespit edebilsin, kalbinde konuşan sesin hayaletten mi yoksa gerçek sultâniyetten mi geldiğini ayırt edebilsin.


Allah’a Allah Olduğu İçin İman Etmek

Herkes kendi dairesinde, kendi düşüncesinde Allah’a iman eder. Papaz kendi kendince, Hristiyan kendi anlayışınca, Yahudi kendi çerçevesinde. Müslümanlar da kendi dairelerinde hepsinin ayrı ayrı bir Allah inancı vardır. Ama Allah’a iman, Allah olduğu için olmalıdır. Bir sıkıntıdan kurtulmak için, bir müşkilâtı halletmek için değil.

Allah’a Allah olduğu için iman etmezseniz, imanınız kemâle ermez. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’ne, hem peygamber olduğu için hem de Allah’ın emrettiği için iman ederiz. Biz Allah’a ibadet ederken Allah emrettiği için yaparız; namazımız, zikrullahımız, orucumuz Allah’ın emri içindir.

Kader bizim başımıza ne getirirse getirsin — genişlik, bolluk, güzellik olsun ya da darlık, sıkıntı, müşkilât, hastalık olsun — imanımız sarsılmamalı, şımarmamalıyız. Allah bizi sıkıntıdan kurtarsın diye iman etmeyiz; bizi ebediyyen darlıkta tutsa dahi O Allah’tır, biz O’na iman ederiz. Cehennemde yaksa dahi O Allah’tır.

Belâ ve Musîbet Kimlere Gelir?

Hadîs-i Şerîf’te buyurulmuştur: “Belâ ve musibetlerin çoğu peygamberlere, sonra velîlere, sonra velîlerin etrafındakilere gelir.” O zaman her iman eden, imanında hayatta durmaya çalışan kimse, velîlik kapısının kulpuna tutmuştur. Velîlik şahıslara münhasır bir şey değildir; Allah isterse bütün müminleri velî eder. Hiç kimsenin özel mülkü, özel malı değildir.


Kaza Orucu ve Kefâret Hükümleri

Pazartesi-perşembe oruç tutanlar kaza orucuna niyet edebilirler; böylece hem nafile hem kaza sevabı birleşir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurmuştur: “Siz fetva için vicdanınıza danışın.” Bazı meselelerde zâhir olarak hüküm vermek mümkün değildir; o kimse kendi vicdanıyla baş başa kalacaktır.

Bir Ramazan’da kasıtlı olarak oruç bozan kimseye altmış bir gün (altmış gün kefâret artı bozduğu gün) kesintisiz oruç gerekir. Bir Ramazan’da birden fazla kasıtlı bozma olsa dahi tek bir kefâret yeterlidir. Akıl bâliğ olmadan önce veya İslâmî bilgi ve terbiye görmeden yapılan bozmalarda kefâret gerekmez; ama vicdan rahatsızsa tutulabilir.


Kıyamet Tahminleri ve Mehdî Meselesi

Bir kimse oturup kıyametin tarihini tahmin etmek için çalışabilir; âyetlerden, hadislerden, geçmiş ulemânın eserlerinden bir şey çıkararak tahmin de bulunabilir. Bu, hava tahmin raporu gibidir; tutmazsa zaten tahmindir. Kıyametin konuşulması güzeldir; insanlar kıyameti konuştukça hiç olmazsa dünyadan biraz uzaklaşır, kendilerini ahirete yönelirler.

Ama “Mehdî çıkacak” diye işini bırakmak, evlenmemek, askere gitmemek, alışveriş etmemek yanlıştır. Mehdî’nin çıkacağına iman ederiz; ama yarın Mehdî çıksa dahi bugünden evlenilir, çalışılır, hizmet edilir. Elinde kılıç evde oturup “Mehdî’nin askeri olacağım” diyen, tembellikten başka bir şey yapmıyordur. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem “Yeryüzünde din Allah’ın oluncaya kadar savaşmakla emrolundum” buyurmuştur; bizim oturmaya, beklemeye hakkımız yoktur.


Hz. Muhammed’in Nûru ve İnsanlığın Yaratılışı

Allah, ruhlar âleminde Muhammed Mustafa’nın nûrunu bütün ruhların üzerine serpti ve bütün ruhlar o nûrdan payını aldı. Hiçbir ruh “Bana o nûr isabet etmedi” diyemez. Bütün insanlar mümin doğarlar; ama anne ve babalarının dinleri üzerine büyürler. O nûr bazı insanların üzerinde cam üzerinden kayan su gibi kayıp gitmiştir; bunda Yaradan’ın sorumluluğu yoktur.

Muhammed Mustafa’nın nûru ve hamuru olduğu için bütün ruhlar “Belâ — Evet Sen bizim Rabbimizsin” demiştir. O nûr olmasaydı hiçbir ruh bunu diyemezdi. O yüzden Muhammed Mustafa âlemlere rahmettir; kâfirler dahi onun rahmetine muhtaçtır. Muhammed Mustafa’nın çamuru Beytullah’ın bulunduğu bölgeden alınmıştır; Beytullah’ın kutsiyeti Muhammed Mustafa’nın nûrunadır.


Cemaatler Arası Çekişme Hakkında Uyarı

Türkiye’de cemaatler arasında mücadele ve çatışma çıkarmak isteyenler var. Bazı yanlışlıklar kasıtlı olarak yaptırılıyor ve herkes o yanlışlıklara saldırıyor. Biz cemaatlerin eksik ve kusurlarıyla uğraşacak zamanımız yok. İlk önce kendi eksik ve kusurlarımızla uğraşırız; sonra dinden, namazdan haberi olmayan insanlarla ilgilenip onları Kur’ân ve Sünnet çizgisine getirmeye çalışırız.

Hangi tarikata intisap ettiyse etsin Allah mübarek etsin; hangi cemaate giderse gitsin Allah mübarek etsin. Yeter ki Kur’ân ve Sünnet’i yaşamaya ve yaşatmaya çalışsın. Bu ölçüdür. Hiçbir cemaate laf söylemeyiz, hiçbir cemaatin lideriyle uğraşmayız. Allah selâmet versin, Allah hidâyet eylesin.


Kaynakça

  • Kur’ân-ı Kerîm, A’râf 7/172 — “Elestü bi-Rabbiküm? Kâlû belâ” — Ruhlar âlemindeki ahd
  • Kur’ân-ı Kerîm, Enbiyâ 21/107 — “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”
  • Hadîs-i Şerîf — “Her doğan fıtrat üzere doğar…” (Buhârî, Cenâiz 93, No: 1385; Müslim, Kader 22, No: 2658)
  • Hadîs-i Şerîf — “Belâların en şiddetlisi peygamberlere, sonra velîlere…” (Tirmizî, Zühd 57, No: 2398; İbn Mâce, Fiten 23, No: 4023)
  • Hadîs-i Şerîf — “Siz fetva için vicdanınıza danışın” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV/228; Dârimî, Büyû’ 2)
  • Hadîs-i Şerîf — “Din Allah’ın oluncaya kadar savaşmakla emrolundum” (Buhârî, İman 17, No: 25; Müslim, İman 32, No: 22)
  • Kur’ân-ı Kerîm, Bakara 2/185 — Ramazan orucu farziyeti ve kaza hükmü
  • İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr — Ramazan orucunu kasıtlı bozmanın kefâreti: 60 gün kesintisiz oruç
  • İmâm Kuşeyrî, er-Risâle — Vefa ve tefekkür kavramlarının tasavvuftaki yeri
  • İmâm Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kitâbu’t-Tefekkür — Tefekkürün mertebeleri ve kalbin muhasebesinde tefekkürün rolü

Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri

Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi