Tasavvuf Vakfı Mustafa Özbağ Efendi – 21.12.2023 konusu hakkında Mustafa Özbağ Efendi’nin değerli açıklamalarını içeren bu sohbette, derin manevi bilgiler paylaşılmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de Peygamber Kıssalarının Tekrarı
Nerede bir ümmet-i Muhammed’e zulmediliyorsa, Cenâb-ı Hak gözümüzden uzak tutmasın, zâlimlerden intikâmını alsın. Allâh’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Allah celle celâlühû, Kur’ân-ı Kerîm’de geçmiş peygamberlerin kıssalarını bize farklı sûrelerde bölüm bölüm anlatmaktadır. Meselâ Hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın kıssası Şuarâ Sûresi’nde bir kısım, Tâhâ Sûresi’nde bir kısım, Kasas Sûresi’nde bir kısım olarak zikredilmiştir. Peygamber kıssalarının tek sûre içinde bir defada anlatılmaması, farklı sûrelerde kısım kısım yer alması nasıl anlaşılmalıdır? Bu soruyu Mısır’dan, Tanta şehrinden bir kardeşimiz sormuş.
Kur’ân-ı Kerîm malûm, müşriklerin çeşitli vesilelerle sordukları sorulara ve o esnada yaşanan hâdiselere göre nâzil olmuştur. Cenâb-ı Hak, her sûrede farklı bir hikmete binâen aynı kıssanın değişik yönlerini ortaya koymuştur. Bu tekrarlar aslında birer tekrar değil, her birinde farklı bir ders, farklı bir ibret, farklı bir hikmet vardır. Her sûrede kıssanın farklı bir veçhesi vurgulanmış, muhâtabın o andaki ihtiyacına göre bir yönü öne çıkarılmıştır.[1]
Kulluk Nedir?
Kulluğun ne olduğu sorulduğunda, bu mesele beş yüz sayfa ile bile anlatılıp tüketilemez. Kulluk nedir dediğimizde, öncelikle şunu bilmek gerekir: Bütün yaratılmış insanlar, iman etsin ya da etmesin, Allah’ın kuludur. Cenâb-ı Hak onları yaratmış, bir nefes vermiş, kendi rûhundan üflemiştir. Kâfir de kâfirdir ama Allah’ın kuludur; münâfık da münâfıktır ama Allah’ın kuludur; müşrik de müşriktir ama Allah’ın kuludur; mümin de mümindir, zaten Allah’ın kuludur.
Ancak kulluğun asıl mânâsına geldiğimizde, burada iman tarafı devreye girer. Bir kimse “Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühû” dediğinde Müslüman olur. Müslüman olunca Müslümanca bir kulluk yaşayacaktır. Müslümanca kulluk yaşamak ne demektir? O zaman Allah’ın farzlarını yerine getirecek, haramlarından uzak duracak, Cenâb-ı Hakk’a yakın olmaya çalışacaktır.[2]
Aynel-Yakîn ve Hakkel-Yakîn Mertebeleri
Bir kimse imanında ilmel-yakîn noktasından aynel-yakîn noktasına ulaştığında, artık Allah’ın varlığı ve indirdiği dîn husûsunda çok daha hassas davranmaya başlar. Aynel-yakîn, bir nevi gözle görmek, bizzat müşâhede etmek demektir. Bu mertebede kişi, gerçek mânâda tevhîd noktasında yürümeye başlamıştır.
Tevhîd noktasında yürümek dediğimizde, o kimsenin akâidi sağlamlaşmalıdır ki her meselede Cenâb-ı Hakk’a teslim olsun. Akîdesi kuvvetlenmelidir ki o kimse, tâbir-i câizse hiç şirke düşmesin. Akîdesi sağlam olan kimse, farzları yerine getirir, haramlardan uzak durur ve Allah’a yakın olma yolunda ilerler.[3]
Tevhîd: Cebriye ve Kaderiye Dengesi
Tevhîd meselesi o kadar derin bir bahistir ki, insanlar arasında cebriye gibi görünen, kaderiye gibi görünen farklı anlayışlar ortaya çıkmıştır. Bu yüzden tevhîd, herkesin arasında kolayca konuşulacak bir mesele değildir. Tevhîd ancak kişinin kendi içinde zevk edeceği bir hâldir. Tevhîdi zevk edersin; başkasına “Allah böyle istedi” diye dayatamazsın. Kendi içinde bu hakîkati yaşarsın.
Bir taraftan da merhamet duymak gerekir. Ancak buradaki merhamet, satırdan satıra, yüzeysel bir merhamet değildir. Birisi senin gözünü çıkarsa, “Gözümü çıkaran Allah’tır” demek tevhîddir; ama sen ona kafasına vurup “Kafana vuran da Allah’tır” desen, bu hâl insanı şirke de götürebilir. Yani bunu bilmeyen, dışarıda bu şekilde konuşan kimse şirke düşebilir. Bu tevhîd hâli, kişinin kendi nefsinde yaşayacağı bir şeydir; başkasına dayatılacak bir şey değildir.[4]
Hallâc-ı Mansûr ve “Enel-Hak” Meselesi
Hallâc-ı Mansûr Hazretleri “Enel-Hak” dediğinde, söylediği sözde bir yanlışlık yoktu, bir eksiklik yoktu, şirk de yoktu, küfür de yoktu. Aslında apaçık tevhîd idi. Ancak insanlar dîni klâsik kalıplarla algıladıklarından, dîne güzelce nüfûz edemediklerinden dolayı onu anlamakta ve algılamakta güçlük çektiler. Anlayamadılar, algılayamadılar; dîni koruma adına onu şehîd ettiler, katlettiler.
Dikkat edin, onu şehîd edenlerin adı sanı unutuldu; ama Hallâc-ı Mansûr’un adı sanı unutulmadı. Çünkü o, sözüyle de davranışıyla da hâliyle de hak ve hakîkati yaşıyordu. Hallâc-ı Mansûr “Ben Allah’ım” demedi, “Ben Hakk’ım” dedi. Zâten her şey Hak’tır. Bu “her şey Hak” ne demektir? “Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın vechi oradadır”[5] âyet-i kerîmesinin tecellîsidir.[6]
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri bu meseleyi şöyle misâllendirmiştir: Bir demiri alsan, ateşin içine koysan, körüğü bassan, kızdırsan; demir lâle gibi kıpkırmızı olsa ve “Ben ateşim” diye haykırsa, hakkıdır. Çünkü ateşin hem yanıcı hem yakıcı özelliğini üzerinde taşımaktadır. O esnada yakıcı ve yanıcı özelliği taşıdığından dolayı “Ben ateşim” diye haykırması onun hakkıdır. Ama demiri ateşten dışarı çıkarsan, soğuduğunda “Ben ateşim” dese, kimse ona inanmaz. İşte tevhîd deryâsına dalan, tevhîdin zirvelerinde dolaşan bir kimse “Ben Hakk’ım” dese hakkıdır; ama o hâlden düştükten sonra aynı şeyi söylerse, artık o söz yerini bulmaz.[7]
Fenâ Fillâh’ın Zirvesi
Bu hâl, fenânın zirvesidir. Bu zirveyi her insan yaşayamaz; küçük mesâfeler kat eden kimseler için değildir. Pîr seviyesindeki kimseler bu zirveyi yaşar. Bu hâl, kişinin tamâmen kendi benliğinden geçip Hakk’ta fânî olmasıdır. Fenâ fillâh makâmı, seyr ü sülûkün en yüce mertebelerinden biridir ve ancak büyük velîlere nasîb olmuştur.[8]
Rûhun Üflenmesi ve Bezm-i Elest
Cenâb-ı Hak rûhları yarattı. Tüm rûhları yarattı; kendi rûhundan önce bunlar yoktu. Allah Teâlâ rûhları yaratıp “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorduğunda, hepsi “Belâ (evet, Sen bizim Rabbimizsin)” dediler.[9] Sonra dünyâ üzerine gelince, orada kuru bir cesede üfledi. Hazret-i Âdem aleyhisselâma rûhundan üfledi.
Burada anlaşılması gereken husus şudur: Allah Teâlâ bütün insanların rûhlarını yaratmış, Bezm-i Elest’te hepsinden söz almıştır. Ardından Hazret-i Âdem aleyhisselâmı yaratıp ona rûhundan üflemiştir. Bu üfleme, bütün insanlığın aslî fıtratının kaynağıdır.[10]
Hz. Ebû Bekir ve Ridde Savaşları
Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellemin vefâtından sonra birtakım insanlar dinden döndü. Bazıları “Bundan sonra zekât yok, vergi yok” dediler, birtakım ibâdetleri kaldırmaya çalıştılar. Hazret-i Ebû Bekir radıyallâhü anh haber gönderdi: “Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellemin zamanında ne yapıyorsanız, aynısını yapacaksınız. Eğer yapmazsanız, vallâhi sizi kılıçtan geçiririm.”
Hattâ Hazret-i Ömer radıyallâhü anh, “Sen ‘Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Rasûlullâh’ diyenleri öldürmek mi istiyorsun?” diyerek bu kararlılığa karşı çıktı. Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekir radıyallâhü anh, “Vallâhi Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellemin çizgisinden zerre kadar sapan bir kimseyi kılıçtan geçiririm” dedi. Hazret-i Ömer Efendimiz de bundan sonra kalbi mutmain oldu. Hazret-i Ebû Bekir bu kararlılıkla Ridde Savaşları’nı başlattı.[11]
Kader Meselesi ve “Allah Yazdıysa Bozsun” Sözü
Kaderle alâkalı olarak bazen halk arasında “Allah yazdıysa bozsun” diye bir söz söylenmektedir. Bu sözde bir sıkıntı yoktur. Neden? Çünkü Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîflerinde, “Kaderi ancak duâ geri çevirir”[12] buyurmuştur. Yani bir kimsenin kaderine yazılmış bir şeyi, ancak duâ ve Cenâb-ı Hakk’a yapılan ilticâ değiştirebilir. Bu sebeple “Allah yazdıysa bozsun” demek, aslında kadere karşı duâ ile ilticâ etmek mânâsındadır.
Hadîs-i şerîfte bildirilen bir diğer husus da şudur: “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.”[13] Bu hadîs-i şerîf, zâhiren insanları güzel yaşamaya teşvîk eder. Ancak bu meselenin derinliklerine inildiğinde, ilm-i ilâhîde yazılmış olan kaderin, son nefeste tecellî edeceği görülür. Bir kimse saîd (cennetlik) yaşasa da şakî (cehennemlik) yaşasa da, son nefeste ilm-i ilâhîdeki yazılmış olan hüküm tecellî eder. Bu hakîkati böyle şerh ettiğimizde herkes cebriyeci olabilir; ama mesele bu kadar basit değildir. Hakîkatin hakîkatinin hakîkati budur, lâkin bu derin mesele herkesin anlayabileceği bir seviyede değildir.[14]
Dîni Geçim Aracı Yapmak ve Devlet Memurluğu
Bir soru da şuydu: “Geçen hafta dîni geçim aracı kullanmayın diye söylediniz. İmamlar, müezzinler devletten maaş alıyor; bu da dînden geçim değil midir?” Bu meselede bir sıkıntı yoktur. İmamlar ve müezzinler devlet memurudur. Maliye’de çalışanla Diyanet’te çalışan arasında bir fark yoktur; her ikisi de devlet memurudur. Onların maaş alması, dîni geçim aracı yapmak kapsamında değerlendirilmez.[15]
Hayal Kurmak ve İmkânsızın Peşinden Koşmak
Hayal güzel bir şeydir. Hayâlini kurgulamak ve hayâlinin peşinden koşmak da güzel bir şeydir. Ancak kurgulamış olduğun hayal imkânsız olmasın. İmkânsız bir hayâli kurgulayıp “Ben bu hayâli gerçekleştireceğim” diye uğraşırsan, o zaman kendini mutsuz edersin. Hattâ yolun sonunu beklemeye bile gerek yok; bir müddet sonra mutsuzluk başlar.
Ticaret kuracaksan, iş yapacaksan, hayat kuracaksan, evlilik kuracaksan; makul şeyler seç. Makûliyeti ara. Makûliyeti seçmezsen, Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde buyurduğu gibi, “Sen bir saman çöpüsün; daha nasıl kaldırabilirsin?” misâli, kendi kapasiteni aşan şeylerin altında ezilirsin. Her kimse kendi durumunu, konumunu, hâlini ve ahvâlini bilmeli, ona göre kendisine bir hayat yolu ve standart koymalıdır.[16]
Zikrullâh ve Halka-i Zikir
Cenâb-ı Hak, zikrullâh halkasına oturan kimseleri hadîs-i kudsîyle sâbit kılmıştır. Dışarıdan kem gözle bakan çatlasa da patlasa da, kabul etse de etmese de, zikrullâh halkasına oturan kimse Allah’ın hıfz u emânındadır. İstediğin kadar “İslâm’da böyle ibâdet yok, böyle zikrullâh olmaz, siz bunu nereden çıkardınız?” de; hadîs-i kudsî ile sâbittir.
Hadîs-i kudsîde Cenâb-ı Hak buyurmuştur: “Muhakkak ki Allah’ın yeryüzünde dolaşan melekleri vardır. Bir zikir meclisi bulduklarında orada konaklar, kanatlarını üzerlerine gererler. Sonra aralarını semâya kadar doldururlar. Allah onlara — onların hâlini en iyi bilen olduğu hâlde — ‘Kullarım ne yapıyordu?’ diye sorar. Melekler, ‘Seni tesbîh ediyorlar, tekbîr getiriyorlar, hamd ediyorlar ve Seni yüceltiyorlardı’ derler.”[17] Bu hadîs-i şerîf, zikir meclislerinin fazîletini açıkça ortaya koymaktadır.
Yine bir hadîs-i kudsîde Cenâb-ı Hak buyurmuştur ki, kıyâmet gününde kulun kulağına eğilecek ve yapılan güzel amellerin kabul edildiğini müjdeleyecektir. Kul sevinecek; sonra kötülükleri hatırlatılacak, kul üzülecek; ardından Allah Teâlâ o günahları da affettiğini bildirip, hattâ o günahları hayra çevirdiğini müjdeleyecektir. Kul o kadar sevinecek ki, “Ben ne güzel bir Rabb’e kulluk etmişim!” diyecektir.[18]
Evet, kulum günah işleyecek, hata işleyecek, kusur işleyecek; ama tövbe eden kimse hiç günah işlememiş gibidir.[19] Hem tövbe etti, hem de zikrullâh halkasına katıldı; geçmiş günahları hayra çevrilmiş olarak gidecektir.
Duâ ve Kapanış
Yâ Rabbi, tövbelerimizi kabul eyle. Hatalarımızı, kusurlarımızı, eksiklerimizi affeyle. Bizlere merhamet eyle. Yâ Settâr, yâ Gaffâr yâ Allah! Yâ Rabbi, Settâr ismine inanıyoruz; bizleri ve cümle ümmet-i Muhammed’in günahkârlarını setr eyle. Yâ Rabbi, Gaffâr ism-i şerîfine inanıyoruz; bizleri ve cümle ümmet-i Muhammed’in günahkârlarını affü mağfiret eyle.
“İnnallâhe ve melâiketehû yusallûne ale’n-Nebiyy. Yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ.”[20] Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed.
Kaynaklar
[1] Kur’ân-ı Kerîm’de kıssaların farklı sûrelerde tekrarlanması meselesi için bkz. Bedreddin ez-Zerkeşî, el-Burhân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 3, “el-Mükerrer” bahsi; Süyûtî, el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, “Tekrar” bölümü.
[2] Bkz. Bakara Sûresi, 2/21: “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet edin.”
[3] İlmel-yakîn, aynel-yakîn ve hakkel-yakîn mertebeleri için bkz. Tekâsür Sûresi, 102/5-7; Kuşeyrî, er-Risâle, “Yakîn” bahsi.
[4] Tevhîd ve cebriye-kaderiye dengesi için bkz. İmâm Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd; İmâm Eş’arî, el-İbâne an Usûli’d-Diyâne.
[5] Bakara Sûresi, 2/115.
[6] Hallâc-ı Mansûr hakkında bkz. Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, Hallâc-ı Mansûr bahsi.
[7] Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Şerîf, II. Cilt, Demir ve Ateş Misâli.
[8] Fenâ fillâh makâmı için bkz. Kuşeyrî, er-Risâle, “Fenâ ve Bekâ” bahsi; Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb.
[9] A’râf Sûresi, 7/172: “Hani Rabbin, Âdemoğullarından — onların sırtlarından — zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şâhit tutarak ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti. Onlar da ‘Evet, şâhit olduk’ demişlerdi.”
[10] Bkz. Hicr Sûresi, 15/29: “Onu düzenlediğimde ve ona rûhumdan üflediğimde…”
[11] Ridde Savaşları ve Hz. Ebû Bekir’in tutumu için bkz. Buhârî, Sahîh, Kitâbü’z-Zekât, Bâb 1; Müslim, Sahîh, Kitâbü’l-Îmân, 32.
[12] Tirmizî, Sünen, Kitâbü’l-Kader, 6 (Hadis No: 2139): “Kaderi ancak duâ geri çevirir.”
[13] Müslim, Sahîh, Kitâbü’l-Cennet, 83; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr.
[14] Kader meselesi ve ilm-i ilâhî için bkz. İmâm Tahâvî, el-Akîdetü’t-Tahâviyye, Kader bahsi.
[15] Dîni geçim aracı yapmak meselesi için bkz. İbn Mâce, Sünen, Mukaddime, 23; Tirmizî, Sünen, Kitâbü’z-Zühd, 35.
[16] Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Şerîf, I. Cilt; insanın kendi kapasitesini bilmesi ve makul hedefler edinmesi hakkında.
[17] Buhârî, Sahîh, Kitâbü’d-Da’avât, 66; Müslim, Sahîh, Kitâbü’z-Zikr, 25.
[18] Müslim, Sahîh, Kitâbü’t-Tevbe, 14-17; kıyâmet gününde kulun hesâba çekilmesi ve günahların hayra çevrilmesi hakkında.
[19] İbn Mâce, Sünen, Kitâbü’z-Zühd, 30 (Hadis No: 4250): “Günahtan tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.”
[20] Ahzâb Sûresi, 33/56.
İlgili Sohbetler
Daha fazla bilgi için Tasavvuf sayfasını ziyaret edebilirsiniz.