NEFES II • 13/18
6 Şubat 2016
Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
6 Şubat 2016 Tarihli Sohbet
Vahdet-i Vücud mu? Panteizm mi? Hiçbiri mi? İbn Arabî sistemi olan Vahdet-i vücudla Spinoza ise orijinal Panteizmi ile
doğu ve batı düşünce dünyasında önemli iki ekolün temsilcileridir.
Spinoza’nın temsilcisi olduğu panteizm ile Arabî’nin savunduğu vahdet-i vücud terminolojik çağrışım bakımından aynı görülse de benzer yerleri çok, bir o kadar da farklı olması da ilgi çekicidir.
Arabî ve Spinoza’nın tanrı anlayışlarının en önemli benzer yönü varlığın
birliği öğretisini kurmaktır. İkisi de bire ulaşma gayretiyle çaba göstermişlerdir.
* İki filozofta temel amaçları tanrıyı bulmak ve birlemektir. İkisi de bu
yüzden aşırıya kaçmış, Spinoza ateistlikle, Arabî sapkınlıkla suçlanmıştır.
* İkisi de varlığın birliğini oluşturmaya çalışsalar da Arabî’de Hakk (yaratıcı)ve Halk (yaratılan) da Natura naturans (doğallaştıran doğa) ve Natura naturada (doğallaştırılan doğa) kavramıyla yaratan ve yaratılan fikrini kabul ederler.
* İki filozofta tanrıyı her şeyin özü ve tek nedeni olarak görürler. * Her ikisi de tanrıyı bilmenin ölçüsü insanın kendisini bilmesidir der. * Arabî sık sık sembolik ifadelerle dolu bir dil kullanmış karmaşık ve çelişkili bir anlatım tarzı seçmiş, Spinoza da böyle bir yol seçmiştir. Arabî’nin Füsus’u Spinoza’nın Etika’sı en iyi iki örnektir.
* Arabî teklik çokluk sorununu izah ederken Spinoza gibi tümüyle
matematik ilkelerini kullanmasa da O’da sayısal ifadeler kullanmıştır.
Gelelim farklara; Vahdet-i vücudda evren, tanrıda olduğu halde panteizm de tanrı ve evren özdeşliği söz konusudur. Arabî tanrıyı evrenle, Spinoza evreni tanrıyla açıklar.
* Arabî öğretisi dini kaynaklıdır, tanrıya ulaşma yönteminde kalbi keşfi seçer, Spinoza ise tanrı anlayışını tamamen rasyonel ilkelere dayalı olarak matematik yöntemle kurar.
* Spinoza evrenin özüne karşı töz kavramını kullanır. Bu töz kendi kendinin nedenidir ve tektir. Var olan her şey bu tözün değişik görünümleridir. Arabî ise bunu Vacibul vücud olarak adlandırır. Zorunlu olan bu varlık Arabî’de ezelidir ve her şeyin kaynağıdır.
* Spinoza’ya göre
tanrının evrene yansıması onun özünün
zorunluluğundan, Arabî’ye göre ise bu, tanrının iradesi ile olmaktadır.
*Spinoza tanrıya zat bir sıfat yüklemezken yani tek töz olarak kabul etmekte ve bu tözü evrenle eş tutmakta. Spinoza’ya göre tanrının bilinebilir iki sıfatı vardır, bunlar Madde ve zihindir. Arabî ise tanrıya zati sıfatlar yükler.
* Vahdet-i Vücudda tanrı, hem tenzih hem de teşbih konumundadır.
Spinoza Panteizminde tanrı, her şeyin içkin sebebidir. Tanrı ile evren iç içedir.
* Panteizmde ilahi dine, emir ve yasaklara, ibadete, ahirete inanmaz söz
konusu değildir. Düşünme bir nevi ibadettir.
* Arabî’ye göre tanrı akıl yoluyla bilinemez. Spinoza tanrıyı akıl yoluyla
bulunacağını, bununda matematiğin ilkeleri üzerine kurar.
* Panteizm “Her şey tanrıdır” savıyla tanrıyı evrende içkin kılarak tanrı ile evreni birleştirip aynılaştırır. Vahdet-i vücudda ise tanrı zatı ile aşkın, sıfat ve isimleri ile içkindir.
* Panteistler kâinattaki oluşu zorunlu saymaktadır ve tanrının irade sıfatını yok kabul ederler. Panteistlere göre şahsiyet, bir tehdit olduğundan tanrıda şahsiyet yok olarak düşünülür. Töz ancak insan suretine girdiği zaman nefsinde bilinç meydana gelir. Dolayısıyla panteistler tanrıyı ve evreni insan suretinde tasavvur eder Arabî ekolünde tanrı, yarattıklarına benzemez.
* Arabî’ye göre İnsan mutlak varlığı bilebilir. Spinoza için ruh ve bedenden meydana gelen insan, tanrının insan tarafından bilinen sonsuz düşünce ve sonsuz uzam sıfatlarının birer görünümüdür. İnsan ruhu her şeyi tabiatın ortak düzenine göre algılamakta ne beden ne cisimler hakkında bilgi sahibi olmamaktadır. Bu durum insanın iradesini oradan kaldırmakta ve onu evrene köle haline getirmektedir. Soru 1: Spinoza ile Arabî’nin kurmuş olduğu düşünce sistemleri son derece benzerdir. Nasıl olurda bu kadar farklı zamanlarda ve coğrafyalarda yaşamış iki düşünür böyle bir benzerlik gösterir?
Soru 2: Akıl mı, sezgi mi hangisi bilgiye ulaşmada daha üstündür? Soru 3: Vahdet-i Vücud ile Panteizmi kıyaslar mısınız? Bu yazı birçok alıntı içerir.
İbn Arabî sistemi olan vahdet-i Vücudla Spinoza ise orijinal Panteizmi ile
doğu ve batı düşünce dünyasında önemli iki ekolün temsilcileridir.
Yalnız Arabî’nin ağzından vahdet-i vücud sözü yoktur. Arabî’yi okuyanlar Arabî’nin vahdet-i vücudcu olduğuna inanırlar, kani olurlar ve kendilerince Arabî okuyanlar, Arabî araştıranlar, Arabî ekolünden, Ekberî denir onlara eskide bu ekolde gidenler kendilerince Arabî’nin vahdet-i vücud düşüncesine sahip olduğunu söylemişler, çıkardıkları algı bu. Bir şeyi okuyor okuduğu metinden onu çıkarıyor.
Spinoza’nın temsilcisi olduğu panteizm ile Arabî’nin savunduğu vahdet-i vücud terminolojik çağrışım bakımından aynı görülse de benzer yerleri çok, bir o kadar da farklı olması da ilgi çekicidir. Arabî ve Spinoza’nın tanrı anlayışlarının en önemli benzer yönü varlığın birliği öğretisini kurmaktır. İkisi de bire ulaşma gayretiyle çaba göstermişlerdir.
Arabî’de varlığın birliği söz konusudur, Arabî varlığın birliğini söyler ki bunu İslam reddetmez hiçbir zaman. Hiç kimse varlığın birliğini reddetmez. Burada içerdeki tartışma şudur: Bir kısmı Arabî’yi varlığın birliği düşüncesiyle, bu varlığı tamamiyetle Allah olarak görür. Buradaki yanılgı şudur: Panteizm ise varlığı bütüncüllük içeresinde tanrılaştırmaktır ama arabiciyle Arabî’yi ayırıyorum. Arabî kendince mantık diyalektikleri kurar. Kendince mantık diyalektikleri kurarken sorar, kendisi cevap verir. Bir şey var ise var olduğu ile alakalı sorular sorar. Mesela
bununla alakalı cevheri koyar Arabî. Bu bütün varlığın bir cevher olduğunu bu cevherin bölünmez bütün olduğunu, bakın varlığın bir cevher olduğunu bu cevherin bölünmez bütün olduğunu söyler. Bu varlığın, cevherin bölünmez bütün olduğunu savunmak ile bu varlığın içeresinde, bu varlığı Cenâb-ı Allah olarak görmek farklı bir şeydir. Arabî bunu böyle görmez bu Arabî’ye iftira olur o zaman. Arabî varlığın üzerinde Cenâbı Hakk’ın bütün sıfatsal tecelliyatlarının olduğunu söyler ki bu haktır. Varlığın üzerinde Allah’ın bütün sıfatları sonsuz, sayısız bir şekilde tecelli eder, eyvallah ama varlık bütünüyle Allah değildir. Bakın, varlık bütünüyle Allah değildir. Panteistler ise varlığı bütünüyle Allah olarak görürler. Tanrı olarak görürler öyle söyleyelim.
İkisi de bire ulaşma gayretiyle çaba göstermişlerdir. İki filozofta temel amaçları tanrıyı bulmak ve birlemektir. İkisi de bu yüzden aşırıya kaçmış, Spinoza ateistlikle, Arabî sapkınlıkla suçlanmıştır.
Arabî’nin Allah’ı bulma gibi bir derdi yoktur çünkü Arabî için Cenâbı Hakk’ın zahir sıfatlarıyla Allah bilinen bir şeydir, zahir sıfatlarıyla Allah görünen bir şeydir. Allah batın sıfatı ile bilinmez bu da Cenâb-ı Hakk’ın zatullahıdır. O yüzden zatullah bilinemeyeceğinden dolayı Arabî varlığın içeresine zatullahı koymaz. Hiçbir İslam mütefekkiri varlığın içeresine Cenâb-ı Hakk’ın zatullahını yerleştirmez. Allah’ın zatını tefekkür etmek, Allah’ın zatının ne olduğunu düşünmek bilmezliktir, burası yasaklanmıştır. Cenâb-ı Hakk zatının bilinmekliğini yasaklamıştır. İnsanları kendisini bilecek olanı yaratan O’dur. Kendisini bilecek olanı yaratırken, yaratmış olduğu insan Allah’ın zatını anlamaktan uzaktır. Böyle yaratılmamıştır. Zaten Allah’ın zatı bilinebilecek bir şey olsaydı Allah olmaktan çıkardı. Arabî’nin bu noktadaki duruşu budur. O yüzden Arabî Allah’ı aramaz, Arabî Allah’ı tanımaya çalışır. Cenâb-ı Hakk bilinmekliği istedim der Arabî, Allah’ı bilmeye çalışır. İnsanlar vardır Allah’ı arar o saftır, cahildir, bilmiyordur, Allah aranmaz. Allah sıfatlarıyla meydandadır çünkü gizli değildir. O yüzden İslam dünyası Allah aramaz Allah’a yakin olacak yollar arayabilir, Allaha yakınlaştıracak vesileler arayabilir ama Allah aramaz.
İkisi de varlığın birliğini oluşturmaya çalışsalar da Arabî’de Hakk (yaratıcı)ve Halk (yaratılan) da Natura naturans (doğalaştıran doğa) ve Natura naturada (doğalaştırılan doğa) kavramıyla yaratan ve yaratılan fikrini kabul ederler.
Bakın şunu unutmayın, bir kimse bir yaratanla yaratılanı kabul ediyorsa yaratan ve yaratılanın birlik, tek olduğu düşünülemez o zaman. Yaratan ve yaratılanı kabul eden bir kimsenin yaratanla yaratılanı bir görmesi mümkün değildir. Oysa vahdet-i vücud düşüncesini oturtmaya çalışan bir kısım vahdet-i vücudcular yaratanla yaratılanı birlemeye çalışıyorlar, yaratıcıyı yaratılanın içeresine koyuyorlar. Her yaratılanın üzerinde, yaratanın yaratıcı sıfatı tecelli etmiştir o kimsenin üzerinde ama bu yaratıcının yaratması gibi değildir. Nasıl yaratılan bir şeyin, insanın görmesi var mı? Var ama Allah’ın görmesi gibi mi? Hayır. İnsanın duyması var mı? Var ama Allah’ın duyması gibi mi? Hayır. İnsanın eli var mı? Var, Allah’ın eli gibi mi? Hayır. İnsanın dili var mı, kelamı? Var ama Allah’ın kelamı gibi mi? Hayır. O yüzden insanın da kendi elinden yarattığı bir şey bu manada var mı? Evet, ama Allah’ın yaratması gibi değil. O yüzden Arabî insanı bir veçhesi ile bunu
böyle şirk gibi görmeyin yalnız, fiiliyatı yaratan Allah’tır, insanın elinden bir şey üretilir mi? Evet. Bu manada yaratılanı kabul ediyorsa bir kimse yaratanı da kabul eder, yaratılanı kabul ediyorsa bir kimse yaratanı da kabul eder. O zaman hem yaratan var hem de yaratılan var. Benim varlıkla ilgili kendi düşüncem var ya “Ben bilmez idim”: bilmiyoruz, “Bilinmekliği istedim”: Âmâ, “Bir şey yarattım”: Varlık, tamamiyetle. Ben o varlığı tamamiyetle Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin nuraniyeti, ruhaniyeti olarak görüyorum varlığın tamamını. Bu benim kendi algım Arabî değil bu ama aslında bu bütün İslam tasavvufunun elinde sonunda birleşmek zorunda kalacağı yer. Bu kadar iddialı konuşuyorum bunu. Varlığın üzerinde konuşanlar varlığın üzerine genelde konuşanlar ehli tasavvuftur ehli tasavvufun dışında varlığın üzerinde çok konuşmazlar çok fikir yürütmezler. Aslında varlığın üzerinde tefekkür etmek, konuşmak sufilerin işi değildir ama sufilerin işi olmuştur. Böylece sufiler metafizik anlamda ve varlığı tanımlama ve tanıma anlamında yeni pencereler açarlar. O güne kadar gelmiş geçmiş olan pencerelerin üzerinde bir pencere açarlar, bugüne kadar herkes bir şeyler söylendi bundan sonrada söyleyecek ama eninde sonunda herkesin gidip dayanacağı bu hadisi kutsi var “Bilinmez idim, bilinmekliği istedim, bir şey yarattım”. “Bilinmez idim”: bilinmiyor orası, bu Allah’ın zatullahı. Bu yaratılan her şeyden münezzeh olan bir şey. Bunun üzerinde bir şey konuşmak, bir şey anlatmak yok. Bunun ilmide yok çünkü. Yazılı, görsel ilmi yok bunun. Bunun olsa olsa o kimse kalbi ilimle bir yere kadar gider o da O değildir deriz ona. “Tanınmaklığı, bilinmekliği istedim”: “Ya Resulullah, hiçbir şey yok iken Allah neredeydi?” ,“Âmâ’daydı.” Bu hem mekân izafe eder hem de durumu izafe eder burası. Burası farklı bir şeydir “Âmâ’daydı” sözü bütün İslam ve İslam dışı felsefecilerin, bu konuda düşünen, yazan, çizenlerin dikkatle gözünü dikmesi gereken bir yer bütün her şeyiyle. Âmâdaydı bakın soruyor, sahabenin sorusu enteresan “Neredeydi?”. Biz birisine soracağız şimdi, Yunus cevap ver on dakika önce neredeydin? “Odadaydım, misafirhane.” Odadaydın. Oda nerede?” “Tekkede” Tekke nerede? “İlçede, Osmangazi’de” Osmangazi ilçesinde. Tekkenin Heykel’e olan uzaklığı ne kadar? “Yaklaşık 600 metre” Evet bakın, normalde bir şey soruluyor öyle değil mi? Neredeydi? Âmâdaydı. Eğer ben Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin o esnada huzurunda olsaydım derdim ki “Âmâ neredeydi? Şimdi nerde? Mirac Âmâ’ya mı oldu? Yoksa Mirac Âmâ’dan ileri mi oldu?” Gökleri geçti, hadisler var. Birinci kat gök, ikinci kat, 3., 4, 5, 6, 7, ondan sonra cehennem, ondan sonra cennet, ondan sonra arş-ı âlâ, levh-i mahfuz, kürsi, geçti bunların hepsini “Kalemin cızırtısını duydum” diyor, ne yazıyor? “Kalem hala daha yazıp siliyordu” diyor, mürekkebi kurmamış. Kalem yazıp çiziyorsa, levh-i mahfuz kalemden sonra yaratıldı, o zaman, kalemin cızırtısını duydum diyorsa kaleme geldi, levh-i mahfuzun üstü. Komple varlık Âmânın içinde mi yoksa?
Doğalaştırılan doğa kavramıyla yaratan ve yaratılan fikrini kabul ederler. Zaten şu an bütün dünyanın birleştiği tek bir nokta var yani yaratanla yaratılanı kabul ediyorlar artık. Bakmayın siz Türkiye’deki cahil ateistlere. Onlar hala daha böyle Darwinist-Karl Marx düşüncesiyle hareket edip dinin yok olduğunu, yaratıcının yok olduğunu, doğanın kendi kendine yarattığını falan bu fasa-fisolarla
uğraşıyor. Artık batı entelektüeli bir yaratıcıyı kabul ediyor, batı entelektüeli bu noktada büyük bir, kendi içinde, bilimsel bir devrim oluşturdu. Bu bilimsel devrim şu: bir yaratıcı var. Bir yaratıcının var olduğunu batının bütün entelektüelleri kabul ediyorlar. Batıda materyalizm bitti. Gerçek manada batıda materyalizm bitti. “Güneş batıdan doğacak” dedikleri şey herhalde bu olsa gerek. Bir gün batının bütün bilim adamları toplanıp “Eve tanrı vardır, bir yaratıcı vardır artık hiç kimse bunu tartışmasın.” diyeceği günü bekliyorum ben. Bunu diyecekler çünkü. Çünkü onları araştırmaları, onların bu noktadaki bilimsel deneyleri, onların bilimsel bakışları, onları bir yaratıcıya götürdü. Yani tanrının olmadığını iddia eden batıda artık tanrının var olduğu söyleniyor. Bizim buralarda okuduğumuz batı kitapları, bizim buralarda okutulan batıdan gelme bize makaleler bundan 50 yıl önce, bundan 60 yıl önceki makaleler. Bize tanrının olmadığını okutuyorlar daha, bunu dayatıyorlar bize, çünkü biz kendi kendimize batıdan tanrının var olduğunu inanırsak diyeceğiz ki biz, biz zaten Allah’a inanıyorduk, bir yaratıcı olduğuna inanıyorduk, neyimiz eksik? Ya şu dini tanıyalım o zaman biz, diyeceğiz. Kapitalizmin işine gelmiyor bu. Şu anda dünyada gerçek İslam, yaşadığımız İslam’ı gerçek İslam olarak görmeyin, gerçek İslam kapitalizmin tek düşmanı. Vahşi kapitalizmin tek düşmanı. Her şeyiyle. Biz dini yaşamadığımız halde din orada duruyor ya, bu bile rahatsız ediyor onları o yüzden hadis-i şeriflerin üzerine saldırıyorlar. Yani biz dini bir bozuk bir şekilde anlayıp yaşamaya devam edelim meseleyi kapattım.
Her ikisi de tanrıyı bilmenin ölçüsü insanın kendisini bilmesidir der. Evet, hadisi kutsi “Nefsini bilen Rabbini bildi” bir kimse kendisini ne kadar
tamamlayabildi Allah’ı o kadar bilebildi.
Arabî sık sık sembolik ifadelerle dolu bir dil kullanmış karmaşık ve çelişkili bir anlatım tarzı seçmiş, Spinoza da böyle bir yol seçmiştir. Arabî’nin Fusûs’u Spinoza’nın Etika’sı en iyi iki örnektir.
Gerçekten Arabî’de sembol kelimeler çok fazla bunu kabul ediyorum. Yani Arabî’deki o sembol kelimeleri çözmek için metni okuyupta metni anlamayı bırakıyorsun, sembol kelimeleri çözmeye çalışıyorsun. Sembol kelimeleri çözdükten sonra onların bir de hepsinin de puzzle gibi resim tamamlar gibi tamamlamaya çalışıyorsun. Gerçekten de okumak ve anlamak güç bunu kabul ediyorum ama bu noktada belli bir ayet hadis bilgisi olan, temeli olan bir kimse birazda tasavvufun ana ilkelerini öğrendiyse, okuduysa, bu biraz mesafe kat edebilir ama öbür türlü dediği gibi çok sembolik ifadeler olan bir dili var. Yeni sembolik ifadeler türetmiş, yeni kelimeler türetmiş, yeni böyle cümleler, yeni algılar türetmiş Arabî. O yüzden Arabî’nin o kendi içerisindeki kendi sistemin içerisindeki o türetmiş olduğu cümleleri, kelimeleri, o sembol ifadeleri iyi tanımlamak gerekir. Eğer bunları tanımlayamayan bir kimseyse Arabî’yi okusa da bir şey anlamaz. Mesela varlıkla alakalı temel düşüncelerini, temel sembol ifadelerini bilmesi lazım. O temel ifadeleri sembol kelimeleri bilmiyorsa işin içinden çıkması mümkün değil.
Arabî teklik çokluk sorununu
izah ederken Spinoza gibi tümüyle
matematik ilkelerini kullanmasa da O’da sayısal ifadeler kullanmıştır.
Tabi Arabî teklik-çokluğu kullanırken Arabî’nin buradaki hareket ettiği nokta yani cevher der, cevherden hareket ederekten onlara da birer farklı manalar
vererekten yürür ve Arabî bu noktada cevheri bölünmez olarak görür. Cevheri bölünmez olarak gördükten sonra cevherin içerisindeki bir sürü o sembolleri, nitelikleri, nicelikleri, o cevherin içerisindeki sıfatların tecelliyatlarını, eşyaları, onların hepsinin birbirinden farklı ifadelerle, farklı dillerle onu anlatmaya çalışır.
Gelelim farklara; Vahdet-i vücudda evren, tanrıda olduğu halde panteizm
de tanrı ve evren özdeşliği söz konusudur.
Vahdet-i vücudcuların büyük bir kısmı varlığın üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının tamamının tecelli ettiğini ve bir bütün olduğunu söylerler. Bir kısmı burada panteizme kayar, bir kısmı da şunu söyler, varlık haşa Allah’tır. Parçalar, parçalar bütünleşti Allah oldu. Öyle söyleyenler de olmuştur çok kabul görmese de ama panteizmde direk varlıkla tanrı özdeşleşmiştir, birbirinden ayrılmaz, birbirinin içine girmiştir asla birbirinin içinden çıkarmak, koparmak, ayırmak mümkün değildir panteizmde. Vahdet-i vücudda bu böyle algılanmaz; varlık tanrı değildir.
“Vahdet-i Mevcuda bir parantez açabilir misiniz?” Vahdet’i mevcud da: mevcudun bütünlüğü. Bu mevcudu birlemek, bütün varlığı bir görmek. Buradaki Vahdet-i vücudda her mevcudu, her var olan şeyi birlemek, kesreti tek haline getirmek. Aslında Vahdet-i mevcudla Vahdet-i vücud arasında çok anlayış farkı yok, ince bir perde var ama İslam sufilerinin ister vahdet-i vücud olsun ister vahdet-i şuhud olsun isterse ikisinin arasını bulmaya çalışan vahdet-i mevcud olsun, değişen bir şey yok. Hiç birisi de bu varlığı tamamiyetle tanrı olarak görmezler. Aralarında anlamsız bir savaş vardır, anlamsız bir mücadele var. Yani buradaki söz konusu olan mücadele, Arabî’nin karışık sembol ifadelerinden mütevellit bir şey. Arabî’nin karışık sembol ifadeleri ve kelimeleri ve cümleleri, Arabî’nin karışık sembolizmini anlayamayanlar farkında olmadan Donkişot gibi yel değirmenleriyle mücadele ediyorlar. Barışsalar, Arabî’nin o sembol deyimlerine varlıkla alakalı, varlığın üzerindeki tecelliyatlarla alakalı ve Arabî’nin kurmuş olduğu mantık diyalektiklerine baksalar, soru cevaplarına baksalar, o sembol ifadeleri bu noktada çözümlemeye çalışsalar, arazdan kasıt ne, cevherden kasıt ne, fiilin tecelliyatından kasıt ne, bunlara baksalar, izafiden kasıt ne, buna baksalar ince ince, barışaraktan, anlaşaraktan baksalar aslında söylediklerinin ve anladıklarının çok farklı olmadığını görecekler. Burada kabul ediyorum Arabî’nin dili ve Arabî’nin sembol kelimeler ve cümleler kullanması ve Arabî’nin bunları kullanırken gerçekten de biraz böyle Allah affetsin karmaşık ve zikzaklar içeresinde kullanması, girift zikzakların içeresinde kullanması o kimseyi bunu anlamakta güçlük çıkarıyor. Yani o kimse kendisini odaklamalı, o pasaja odaklamalı, o pasaja odaklarken de o kimsenin bir alt yapısı olması gerekiyor. Alt yapısı olmazsa onu çözümlemesi mümkün değil. Arabî’nin diline aşina olması gerekiyor, Arabî’nin tarzına aşina olması gerekiyor. Eğer Arabî’nin diline ve tarzına aşina değilse anlaması mümkün değil, bunu açıkça ifade ediyorum Allah affetsin. Zaten ondan sonrada kıyamet kopuyor. Arabî Arap diline çok hâkim bir kimse. Mesela Fütuhatında Arap dili ile alakalı örneklemeler veriyor, mesela böyle kullanılırsa bu manaya gelir, burada kullanılırsa bu manaya gelir diye gramerlere kadar girmiş. Öyle olunca sizin Onun bir sembol kelimesini nerde ne manada kullandığını çözmemiz lazım. Bulmaca bilmece gibi bir şey.
Gelelim farklara; Vahdet-i vücudda evren, tanrıda olduğu halde panteizm de tanrı ve evren özdeşliği söz konusudur. Arabî tanrıyı evrenle, Spinoza evreni tanrıyla açıklar.
Arabî Allah’ı varlıkla açıklar varoluşla açıklar, varlığın kademeleri ile açıklar. Varlığın üzerinden Allah’ın bilineceğini söyler Allah çünkü bilmez idi, bilinmekliği istedi, bir şey yarattı. Yarattığı şeyin üzerinden Allah bilinecek. Arabî’nin gidiş istikameti hadis-i kudsi çerçevesindedir: Allah bilmez idi, Allah bilmeyi istedi ve bir şey yarattı. Bilinmeyi istediği noktayı Âmâ olarak görür Hazreti Pir. Ben de Âmâ olarak görürüm. Allah bilinmeyi istedi: Âmâ’da, Allah’ın Allah olduğu, Allah’ın Allah’lığının tecelli ettiği yer Âmâ’dır. “Ve bir şey yarattı” ve Allah bilinmekliğini göstermek için, kendisini tanıtmak için bir şey yarattı. Bu yarattığı şeyin içeresinde Allah’ı bilebilecek olan en kıymetli varlık, insan. Biz Allah’ı tanımada, Allah’ı bilmede, Cenâb-ı Hakk’ın tüm sıfatlarının, tüm sıfatlarının diyorum, Allah’ın bilinen bilmeyen, o esnadaki tüm sıfatlarının tecelligâhıdır mürşid-i kâmiller, zamanın kutbu. O yüzden Arabî der ki: Allah’ı varlığın içeresinde en fazla bilen Hazreti Muhammed-i Mustafa’dır, der sallallahu aleyhi ve sellem, sonra başka yerlerde derki: Allah’ı bilen, peygamberlerden sonra zamanın kutuplarıdır. Ondan sonra veliler ondan sonra sufiler olarak nitelendirir. Başka bir yerde de Allah’ı en iyi bilenlerin sufiler olduğunu söyler ama bunların bilmeleri, varlığın üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının tecelliyatı ile alakalıdır. Biz Allah’ı varlığın üzerinde, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarından tanırız, Spinoza ise tanrıdan varlığı bilmeye çalışıyor, arasındaki fark bu.
Arabî öğretisi dini kaynaklıdır, Allah’a ulaşma yönteminde kalbi keşfi seçer, Spinoza ise tanrı anlayışını tamamen rasyonel ilkelere dayalı olarak matematik yöntemle kurar.
Evet, Arabî’nin öğretisi direk Kur’an ve sünnettir. Arabî tipik eski klasik sufi duruşu vardır. Arabî için birinci derecede bilmekle alakalı, ilimle alakalı, öğreti ile alakalı direk kendisini bağladığı yer Kur’an ve sünnettir hatta Arabî bu manada mezhepsel bir şekilde radikal bir mezhepçi değildir. Sufilerin hiçbirisi radikal mezhepçi değildirler mezhepsizde değillerdir ama radikal mezhepçi değillerdir, tutucu mezhepçi değillerdir sufilerin hepsi de. O yüzden çok eleştirilirler ama gel gelelim bunu eleştiren ehli fakihte kendi mezheplerinde rahat duramazlar, işin içinden çıkamazlarsa diğer mezheplerin ölçülerini de alırlar ama sufilere taş atmaya gelince de ilk taşı onlar atarlar, enteresan bir yapı. O yüzden Arabî bu noktada Allah’ı bilme, burada tanrıya ulaşma demiş ben ulaşmayı kabul etmiyorum yine, Arabî Allah’ı bilme yolunda Kur’an ve sünnetin zahirine bağlı olduğu kadar kalbi keşfede bağlar. Allah en iyi bilinme noktası keşf iledir, keşf. Keşf ise kalbi bir ilimdir. Arabî bilginin geliş noktalarını da söyler, bilgi edinme yollarını da Arabî söyler. Arabî için bilgi edinme yollarıdır: okuyabilir bir kimse, duyu âlemi ile duygularıyla bir şey öğrenebilir, bunların üstünde kalbi keşfe inanır Arabî. O keşfi muhakkak peygamberlerde vahiydir, sufilerde keşftir. Arabî bu keşfi muhakkak ve muhakkak öne çıkarır ama sufilerin kendi dünyasında, kendi iç dünyalarında, kendi öğretilerinde, kendi dairelerinin içeresinde bu çok önemlidir. Sufiler bu keşfe ulaşmayı arzu ederler. Çünkü sufi için keşfe ulaşmak hakikate doğru kanat çırpmaktır. Sufi keşfe ulaşmazsa hakikate doğru kanat çırpamaz. O zahiri olarak
Kur’an ve sünneti öğrenir tek kanatlı olur hatta sufilerde meşhurdur, tek kanatlı kuş uçmaz derler. Tek kanatlı kuş uçmaz dedikleri şey sufinin zahir bilgileri öğrenip keşf ilmi ile ilimlenmemesidir. Zaten günümüz sufilerinin en büyük handikaplarından birisi budur. Sufi dergâhlarda insanlar medrese arıyorlar. Sufi dergâhlarda medrese aranmaz sufi dergâhlarda keşf aranır. Eğer bir sufide keşf ilmi yoksa oturmasın oraya. Ayetleri gider Kur’an-ı Kerim’den okursunuz, tefsirse gider tefsiri de bir yerden okursunuz, hadisleri gider hadis kitaplarından okursunuz fıkhı gider fıkıh kitaplarından okursunuz ama keşf ilmi kitaptan okumakla öğrenilmez. Bunun için bir ehil mürşid gereklidir ve bu iş batınidir zahiri değildir. Bunun yolu Allah’a yaklaşmak için mücadele etmek, mücahede etmek, güzel ahlak, evet ibadet ama en önemli şey çokça zikir ve Allaha yakin olmayı isteme. Rüya keşf ilminin anahtarı gibidir, o kimse rüya görmeye başlar veya o kimsenin kalbine ilham gelmeye başlar veya o kimse kabir haline vakıf olmaya başlar veya o kimse zikrullah halakasında yakaza hali dediğimiz haller görmeye başlar veya zikrullah halakasında zikrullah yaparken o esnada orada iken gözünün önünde ayrı bir perde açılır, bir bakar ki başka yerde, bir başka yerde zikrullah yapıyor, başka bir halakada, başka kimselerle zikrullah yapıyor. Sufinin yoludur bu. Sufinin yolu zikrden geçer, edepten geçer, terbiyeden geçer, bağlılıktan geçer. Sufinin yolu dedikodudan, gıybetten, ondan bundan geçmez. Sufi kendince kendi kalbini tenvir etmeye uğraşır ki, keşf ancak kalbe gelir. Hitap ancak kalbe gelir. O yüzden bir kimse bir sufi dergâha gider bağlanır. Cigaraya, dedikoduya, gıybete, iftiraya, suizanna, bühtana, içkiye, kumara, fuhuşa, berduşluğa, ayyaşlığa devam edecekse o kimsenin sufi yolda durmasının bir anlamı yok. Kendini terbiye edecek orda, kendini iyileştirecek. Çünkü kalp, onu çalıştırması lazım, kalbin tik takının artması lazım, kalbin tik takının artması o kimsenin zikrullahı ile alakalı, bunun oluşması lazım. O yüzden Arabî öğretisini tipik zahirsel olarak Kur’an ve sünnete, içsel olarak keşfe dayandırır bu sufi yoludur. O yüzden Arabî’nin buraya dayandırması kadar da normal bir şey olamaz.
Spinoza ise tanrı anlayışını tamamen rasyonel ilkelere dayalı olarak matematik yöntemle kurar. Spinoza evrenin özüne karşı töz kavramını kullanır. Bu töz kendi kendinin nedenidir ve tektir. Var olan her şey bu tözün değişik görünümleridir. Arabî ise bunu Vacibul vücud olarak adlandırır. Zorunlu olan bu varlık Arabî’de ezelidir ve her şeyin kaynağıdır.
Evet, Arabî bütün varlığı bu vacib-ül vücud olan Allah’a dayandırır ama bu varlığı Arabî anlatırken bir cevher olarak algılar ve buna derki: cevher bölünemez, bir bütündür der. Cevherin içerisindekiler değişik şekil ve şemallere döndürülebilir ama o bir bütündür o bütünün içeresinde oluşur der.
Spinoza’ya göre tanrının evrene yansıması onun özünün zorunluluğundan,
Arabî’ye göre ise bu, tanrının iradesi ile olmaktadır.
Bu varlığın içerisindeki her şey Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının tecelliyatıdır ve her şey Allah’ın yaratmasıyla olur ve her şey Allah’ın kurguladığı matematikte yaratılır. Bu, bir kimsenin kendi kurguladığı bir matematik değildir veya varlığın içerisindeki bu matematik kendi kendine oluşmamıştır ve İslam’a göre varlık, Allah’a muhtaçtır. Varlık bütünüyle Allah’a muhtaçtır. Spinoza’ya göre ise varlık, kendi kendine muhtaçtır, varlığın mekanizması kendi kendine oluşmuştur, kendi kendine
çalıştırır ve kendi kendine mecburdur. Oysa İslam sufilerine ve Arabî’ye göre varlığın çalışması Allah’a muhtaçtır ve varlığın üzerinde tecelli eden her şey Allah’tan gelir ve Allah’tır bu matematiği kurgulayan.
Spinoza tanrıya zat bir sıfat yüklemezken yani tek töz olarak kabul etmekte ve bu tözü evrenle eş tutmakta. Spinoza’ya göre tanrının bilinebilir iki sıfatı vardır, bunlar Madde ve zihindir. Arabî ise tanrıya zati sıfatlar yükler.
Arabî ve bütün İslam Allah’a zati sıfatlar yükler. Allah’a zati sıfatlar yüklerken Cenâb-ı Hakk ilahi kitaplarında bu zati sıfatlarını kendisi zaten beyan etmiştir vahiy yoluyla. O yüzden İslam noktasında Allah’ın iki sıfat yoktur, Allah’ın 99 sıfatı da yoktur. Allah’ın sayısız sonsuz sıfatı vardır hadis-i şerifte Tirmizi’nin topladığı, değişik kaynaklardan aldığı hadis-i şerifte 99 ism-i şerif bilinen ism-i şerifleridir. Cenâb-ı Hakk’ın bilinen bilinmeyen sayısız sonsuz ism-i şerifi vardır bu ism-i şerifin en yücesinde, en yükseğinde Allah ism-i şerifi vardır ondan sonraki ism-i şerifi Rahman ism-i şerifidir. Hatta Arabî Allah ism-i şerifini a’yân-ı sâbiteye yani Âmâ’ya, Rahman ismi şerifini de bütün varlığın içeresine tecelli ettirir, derki: Allah ism-i şerifi Âmâ’nın adıdır ve varlığın içerisindeki sıfatlarının tecelli ettiğinin cemi, yani kubbenin en üst noktasını Allah ism-i şerifinin cemi söyleyelim, onun çevresindekini de Rahman ism-i şerifi olarak görün. Arabî bunu böyle nitelendirirken, bu Arabî’ye ait bir şey değildir ama Arabî bunu kendisine ölçü alır. Çünkü Cenâb-ı Hakk ayeti kerimede “İster Allah de ister Rahman de” der. İster Allah de ister Rahman de. Yani Rahman ism-i şerifini Allah ism-i şerifinin ardına koyar. Bismillahirrahmanirrahim, Rahman ism-i şerifi baştadır yine Allah’tan sonra Rahman ism-i şerifi gelir sonra Rahim ism-i şerifi gelir. Allah’tan sonra gelen bütün ism-i şerifler Rahman’dır. O yüzden varlığın içeresinde tecelli eden esma-i sıfat Rahman ism-i şerifinde toplanır, ulûhiyeti ise Rabb ism-i şerifinde toplanır. Sıfatsal yaratma tecelliyatı sıfatsal olarak Rahman ism-i şerifinde, zatullah noktasında, ulûhiyet noktasında da Rabb ism-i şerifinde toplanır çünkü âlemlerin Rabbidir O. bakın âlemlerin Rahmanı değildir, âlemlerin Rabbidir. Bu ulûhiyettir. O yüzden dua ederken “Yarabbi” diye dua ederiz. Ulûhiyet vardır bunda, bunda muhteşemlik vardır. O yüzden Arabî bu noktada Allah’a zati sıfatlar, kıdem gibi, ezel gibi zati sıfatlar yüklerken bu zati sıfatları yükleme yolu hadis-i şeriflerden ve hadis-i kutsilerdendir. Bu Arabî’nin kendisinden ilkeleştirdiği bir şey değildir yani.
Vahdet-i Vücudda tanrı, hem tenzih hem de teşbih konumundadır.
Spinoza Panteizminde tanrı, her şeyin içkin sebebidir. Tanrı ile evren iç içedir.
Evet, bu tanrıyla evren iç içedir panteizmde ama normalde sufi noktasında tanrı ile evren iç içe değildir, evrenin üzerinde tecelli eden Allah’ın sıfatlarıdır. O yüzden Allah’ın sıfatları olduğundan, biz teşbih ederiz, benzetiriz. Hani az önce benzetme yaptım ya insanın görmesi Allah’ın görmesi gibi değildir, tenzih ettim, insanın duyması Allah’ın duyması gibi değildir, tenzih ettim, insanın elinin emeği bir şey üretmesi Allah’ın yaratması gibi değildir, tenzih ettim veyahut ta bir sıfatsal tecelliyatı görseniz tenzih edersiniz: O bundan yücedir, O bundan yüksektir, O bundan âlâdır, O bundan âlidir, gördüğüm O değildir, tenzih. Ve zaten hadis-i kudside de yaratılış sebebi insanların, Allah’ı zikir. Ne der? “Beni zikretsinler” hadis-i kudsi bu “Beni zikretsinler, beni teşbih etsinler benzetsinler ve beni tenzih etsinler,
benzettiklerini reddetsinler diye yarattım.” Hadis-i kudsi bu. O yüzden sufiler, Arabî ekolü genelde hep teşbih ve tenzihi seçer. Arabî teşbih eder Fusûsunda, Fütuhatında, eserlerinde, bunu okursunuz. Teşbih ederken girift kelimeler, cümleler kullanır ondan sonra tenzih ettiğini görürsünüz. Anlatır, anlatır, anlatır, anlatır, anlatır, siz dersiniz ki, tam bu, der ki “O hiçbir şeye benzemez” tenzihi patlatır. Ve ondan sonra dersiniz ki, buraya kadar okudum bu pasajı anlamaya çalıştım sonunda buna mı geldim… Madem buna benzemeyecekti neden okudum, der bıkar bırakır okuyanlar hep. Oysa okudukça tanımadıkça Allah’ı tanıma noktasında iyi yol kat eder.
Panteizmde ilahi dine, emir ve yasaklara, ibadete, ahirete inanmaz söz
konusu değildir. Düşünme bir nevi ibadettir.
Şimdiki Türkiye’deki, dünya üzerindeki haylazlar gibi işlerine çok iyi geliyor bu: düşündün ya, ibadet ettin bitti. Yani bu nimeti düşündün, bitti onun için, bu nimetin nerden gelip gittiğini gördün düşündün bitti. Güneşin yaratılışını düşündün mü? Düşündün, ibadet ettin, başka bir şeye gerek yok. Zaten ahiret inancı yok, hesap kitap inancı da yok o yüzden ibadet şartı da yok. Ne yapıyorlar bu sefer “Aaaa…” “Ne yaptınız?” diyorum ben, arabada diyor bunu söyleyen. Zikrullaha götürmüşüm adamı dönüyoruz geri zikrullahtan çıktık, arkada, ben de arabayı kullanıyorum “Mustafa’cığım bir şey söyleyeyim mi?” dedi, “Söyle abi dedim” ben, “Ben” dedi “İstanbul’da filanca otele gittim orada meditasyon gibi bunun öğretisi veriliyordu” dedi, “Evet abi” dedim ben, “Ben kendimi orada hissettim” dedi. “Nasıl abi?” dedim ben, oraya gitmişler o bana örnekliyor arabada ama bunu böyle söylemeden örnekledi, hemen başladı arkadan “aaaaa…” böyle daha yüksek bir sesle. Ne oluyor dedim ya koca adam dedim, abiyi böyle bilmiyorduk. Dedi ki “Ben kendimi orada hissettim, dedi, yani böyle bir şey tanımladım dedi.” Öyle deyince ben şimdi direksiyondayım arabada kullanıyorum, ben bir başladım Allah Allah Allah Allah zikrullaha. Bir ara aynadan baktım bunun rengi mengi gitmiş. O benim kafayı kırdığımı düşünmüş sonradan söylüyor bana, bir anda benim gittiğimi düşünmüş. Bir de ne diyor “Sen o esnada müthiş bir trans yaşadın.” Dedim “Abi, Allah demekle aaaa demenin arasında bir fark görmediysen söyleyecek bir laf yok.” Ardından sonra ellerde serce parmaklar kalkacak “ommm…” bunlar böyle söyleyerekten kendilerini sonra boşlukta görüyorlar.
Arabî’ye göre tanrı akıl yoluyla bilinemez. Akıl yoluyla bilinmesi Arabî’ye göre mümkün olmayacak noktadadır. Sufiler de buna katılırlar komple ve Arabî’nin böyle bir enteresan duruşu vardır: bir kimse Allah’ı akılla bilemez çünkü akıl sınırlıdır neyle sınırlıdır, edinmiş olduğu bilgilerle sınırlıdır. Aklın sınırı vardır, akıl o sınırın içerisinde durur ama keşfin sınırı yoktur.
Panteizm “Her şey tanrıdır” savıyla tanrıyı evrende içkin kılarak tanrı ile evreni birleştirip aynılaştırır. Vahdet-i vücudda ise tanrı zatı ile aşkın, sıfat ve isimleri ile içkindir.
Yani bütün sıfat ve fiilleri zatından taşar gelir, zatıyla taşkın. Bütün sıfatlar zatından ve bütün işlemlerde zatından taşar gelir, zatından taşıp gelen her şey O’nun sıfatı olur.
Panteistler kâinattaki oluşu zorunlu saymaktadır ve tanrının irade sıfatını yok kabul ederler. Panteistlere göre şahsiyet, bir tehdit olduğundan tanrıda şahsiyet yok olarak düşünülür. Töz ancak insan suretine girdiği zaman nefsinde bilinç meydana gelir. Dolayısıyla panteistler tanrıyı ve evreni insan suretinde tasavvur eder Arabî ekolünde tanrı, yarattıklarına benzemez.
Evet, Arabî’ye göre normalde varlığın özü cevherdir tanrı değildir. Allah bir şey yaratmıştır İmam-ı Azam yaratılan şeyi “Bir şey” olarak nitelendirir. Bir şey. O bir şey de bütün şeyler mevcuttur yaratılan ama bütün şeyler mevcut olsa da o şey Allah’ın zatı değildir. O şeyde Allah’ın sıfatları tecelli eder zatı değil.
Arabî’ye göre İnsan mutlak varlığı bilebilir. Spinoza için ruh ve bedenden meydana gelen insan, tanrının insan tarafından bilinen sonsuz düşünce ve sonsuz uzam sıfatlarının birer görünümüdür. İnsan ruhu her şeyi tabiatın ortak düzenine göre algılamakta ne beden ne cisimler hakkında bilgi sahibi olmamaktadır. Bu durum insanın iradesini oradan kaldırmakta ve onu evrene köle haline getirmektedir.
Ama Arabî’ye göre bu böyle değildir Arabî’ye göre insan Allah’ı bilme noktasında en üst seviyededir. Hatta Arabî derki: Allah’ı en fazla en iyi bilen Hazreti Muhammed-i Mustafa’dır, der az önce söylediğim gibi ondan sonra sufilerdir der.
Soru 1: Spinoza ile Arabî’nin kurmuş olduğu düşünce sistemleri son derece benzerdir. Nasıl olurda bu kadar farklı zamanlarda ve coğrafyalarda yaşamış iki düşünür böyle bir benzerlik gösterir?
Ben çok benzer görmedim amma velakin sonuçta varlığın üzerine tefekkür edenler üç aşağı beş yukarı aynı sonuçları bulabileceklerdir. Bunda belki de ilahi bir bağda kurulabilir mi? El-cevap: Kurulabilir.
Soru 2: Akıl mı, sezgi mi hangisi bilgiye ulaşmada daha üstündür? Bu noktada ben bir kimsenin bir eline aklını bir eline de keşfini alması gerektiğine inanırım. Akıl mı sezgi mi derken birbirini tercih etmeyi kabul etmem. Bencesi. Çünkü din akıl sahiplerine emrolunmuştur. Bizim temelimizde din bilgimiz ve din algımız önce akla dayanır ama Allah’ı tanımada Allah’ı bilmede biz keşf yoluyla yürürüz. Bu farklı bir şeydir. Eğer bir kimse, ben buradaki akılı bir manada Kur’an ve sünnetin zahiri olarak görüyorum eğer bir kimse Kur’an ve sünnetin zahirine bir ayağını bağlamazsa Allah’ı bilme noktasında sapkınlıklara uğrayabilir. Hazreti Pir’in Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretlerinin sözü bu konuda çok manidardır, çok hoşuma gider “Evlat, oğul, biz pergelin iki sivri ucu gibiyiz. Bir sivri ucumuz Şeriat-ı Ahmediye’ye bağlı, öbür ucumuzla âlemleri seyran ederiz.” bu çok önemli bir ölçü. O yüzden benim nazarımda akıl mı, sezgi mi, keşif mi, dediğimizde ben hem akıllı hem keşfi alırım ama şunu unutmayın, bu fakirin düşüncesi, sizin keşf yoluyla kalbinize gelen ilmi analiz edecek olan onu emip, çözüp hayata geçirecek olan yine akıldır. Gördüğünüz rüyayı, keşftir keşf yoludur, aklınız hafızaya alır, gördüğünüz rüyadaki cisimleri, gördüğünüz rüyadaki materyalleri, gördüğünüz rüyadaki ritüelleri, gördüğünüz rüyadaki rumuzları algılayan ama bunları, algıladığı şeyleri yorumlayamayan akıldır. Akıl bunları algılar, akıl bunları görür. Hiç bugüne
kadar görmediniz bir makina gördünüz, akıl onu yorumlamakta güçlük çeker. Ne için? Çünkü daha önce o makinayı hiç görmedi, o cismi hiç görmedi ama o cismi gören, o makineyi icat eden, o makineyi bilen bir kimse, o makineyi o kimseye anlatırsa akıl onu algılar. Algılayacak olan ne yine? Akıl. Bizim sufi duruşumuz iki ayaklıdır: Bir ayağımız bizim Kur’an ve sünnete, bir ayağımız tasavvufun ilkelerine dediğim şey keşif yoludur, oraya bağlıdır. Biz asla ve asla tek kanatlı kuş olmak istemeyiz. “Ya zahir bize lazım değil bize keşf lazım” diyenlerden değiliz. Bize zahirde lazım yani akılda lazım bize keşfte lazım. Bizi biz eden, insanı insan eden hem soyut ve hem somut kavramların bileşkesidir. İnsan sadece ve sadece maddeden ibaret değil, insan sadece görünürlükten ibaret değil, insanı insan eden kalp var, insanı insan eden duyguları var, insanı insan eden düşünceleri var, insanı insan eden unsurlar var, içsel unsurlar. Eğer sadece biz insana zahirsel olarak bakarsak konuşan hayvandan bir farkımız kalmaz, hayvanlar gibi yer, içer, cinsel ilişkiye girer, ölürüz ama insanı insan eden içselliğidir, duygusudur, manasıdır, düşünceleridir, fikridir, iyilikleridir, kötülükleridir, insanı insan eden şeylerdir. O zaman bize hem zahir tarafımız lazımdır, akıldır, bunu biz Kur’an ve sünnete bağlarız. Bu aklımızı Kur’an ve sünnete bağlarız, ikinci ayağımız keşftir, kalptir. Biz onu da tasavvufun ana ilkelerine bağlarız.
Soru 3: Vahdet-i Vücud ile Panteizmi kıyaslar mısınız? Hiç kıyaslamam. Çünkü vahdet-i vücudla panteizm kıyaslanacak bir şey değildir. Bir şeyin kıyaslanması için birbirine benzemesi gerekir. Bir şey birbirine benzerse birbiriyle kıyaslanır. Farzları farzlarla kıyaslarsınız, nafileleri nafilelerle kıyaslarsanız, et yemeklerini et yemekleri ile kıyaslarsınız, et yemeğini sebze ile kıyaslayamazsınız, sebzeleri sebzelerle kıyaslarsanız. Bir şey kendi cinsinden kendi türüyle kıyaslanır. Allah’la kıyaslanacak hiçbir şey yoktur neden? Allah Allah’tır. O’nu kıyaslayabilecek bir şeyimiz yoktur. Panteizm varıldığı Allah olarak gören bir düşüncedir o yüzden kıyaslanacak bir şey değildir. Vahdet-i vücut ise varlığı Allah olarak görmez. Benim bildiklerim. Ama bunların içerisinde Vahdet-i vücudcu olarak görmediğim bu panteizme kayan kimseler var ben onlara zaten katılmıyorum Allah muhafaza eylesin. O yüzden vahdet-i vücud düşüncesi gerçek manada bir yaratıcı ve yaratılanı kabul eder, panteizm yaratıcıyı yaratılanı kabul etmez. Panteizm için her şey, bu görünen her şey tanrıdan bir parçadır.
Nefes II — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları