Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 2275-2278. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 8 • 30/30

2275-2278. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Euzubillahimineşşeytanirracimbismillahirrahmanirrahim

Eftalizikirfalemennehu

HakMuhammedenResulullah

Cemi’ilenbiyayıvelmurselin

Velhamdulillah Rabbil Alemin

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammed’i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakkı söyleyen, haykıran, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Nerede Müslümanlara haksız, hukuksuz, kanunsuz davranılıyorsa, nerede Müslümanların kanı, namusu, şerefi, haysiyeti, toprakları ayaklar altına alınıyorsa Cenab-ı Hak hepsinden intikamımızı alsın. Hepsini de yerle yeksan eylesin. Cenab-ı Hak bütün Ümmet-i Muhammed’e yardım eylesin. Rabbim israil ve destekçilerini dağıtsın. Yerle yeksan eylesin. Dünya üzerinden silsin, süpürsün. Nerede Müslümanlara haksız, hukuksuz davrananlar varsa hepsini de helak eylesin. Amin. Ecmain. 2275. beyitte kalmışız. Malum burada Hazreti Pir sahte önderler, sahte şeyhlerle alakalı bölümü anlatıyor. Eee bunları sohbet ediyorum, Hazreti Pir’in beyitleri sonuç itibariyle. Hoşuna gitmeyenler olabilir. O yüzden burada belirli bir şahıs, cemaat, cemiyet, topluluk söz konusu değil. Ölçüyü konuşuyoruz. Ölçüden rahatsız oluyorlarsa kendi bulundukları topluluğu sorgulayacaklar. Kendi peşlerine düştükleri ama lider, ama şeyh, ama hoca ama alim, ama zalim neyse, onları sorgulayacaklar. Bizim bu konuda ölçüyü konuşmaktan başka bir işimiz yok. Ha ölçüyü konuşmaktan da korkmayız. Öyle aba altından sopa göstermek bize geri adım attırmaz. Kendimizce hak ve hakikati konuştuğumuz için başımıza bir çorap örülecekse de örülür. Bu noktada da herhangi bir tehdit vari sözlere pabuç bırakacak noktada da değiliz. Cenab-ı Hakk’a hamdolsun. O yüzden hak bildiğimizi konuşuruz. 2275. beyit:

“Söz söylerken lafı Beyazit’ten ziyade inceler, onu bile kusurlu bulur.

Halbuki onun iç yüzünden Yezid arlanır.”

Yani bu sahte önderler, sahte şeyhler, sahte hocalar, o toplumun, insanların önüne geçmiş ama o işe liyakatli olmayan kimseler söz söylerken hani böyle bir dervişlik taslayacaklar, Müslümanlık taslayacaklar ya! Onlar böyle takva taslayacaklar ya! Yani adam faizin içerisine gömülmüş. Bana evliya menkıbesi anlatıyor. Diyorum ki ya faizin içine gömülmüşsün. Hani bana evliya menkıbesi anlatma. Ona bakacak olursan o herkesten fazla evliya ama kol çalışıyor boyna. Kol çalıştığı halde bize o evliya menkıbesi anlatıp ders verecek bize kendince.

Hani söz söylerken onlar senden fazla, benden senden fazla müslümandır onlar. O yüzden normalde bu sahte olan yani aslında dünyaya tapınmış, makama tapınmış, mevkisine tapınmış, onları kendine ilah edinmiş olan insanlar laf ustasıdır. Onlar öyle bir laflar söylerler ki kelimeleri süslerler, cümleleri süslerler. Onların normalde o laf süslemelerine kanar bütün herkes. Onlar öyle belagatlı konuşurlar ki onların konuşmasına normalde belagatına şeytan bile önünü ilikler. Öyle dervişlik satarlar, öyle şeyhlik satarlar, öyle önderlik, liderlik satarlar. Şeytan der ki, “Ben bu kadarını yapamazdım.” O yüzden ama onların hakikatlerinde nur yoktur. Kalplerinde nur yoktur. Onların maneviyatları yoktur. Ama maneviyatları olmadığı halde dilleri çok süslüdür. Hatta giderler konuşma terapisi alırlar. Hitabet sanatını güçlendirirler. Husisi hitabeti nasıl olması lazım onların, giderler eğitimini alırlar. Yani onlar teklemezler hiç. Hele şimdi bir de ne diyorlar? Printer mı diyorlar? Şimdi oradan okuyorlar ya. Hiç teklemiyorlar. Onlar böyle belagat ustasıdır her biri. Güzel konuşurlar, tatlı konuşurlar, mükemmel konuşurlar. Senin aldanmaman çok zordur. O yüzden. Oysa ama onların hakikatleri sıkıntılıdır. Oysa Cenab-ı Hak sizin normalde dışınıza bakmaz. Suretlerinize bakmaz. Mallarınıza bakmaz. içinize bakar. Sizin kalbinize bakar. Ama onlar normalde kalp ehli olmayanların önünde konuştukları için rahat konuşurlar. Mesela onlar kalp ehli olan bir kimsenin önünde normalde rahat konuşmazlar. Öyle bir kimseyi de istemezler. Öyle bir kimseyi de ne yanlarında ne etraflarında istemezler. Oysa Cenab-ı Hak hadis-i şerifte de Müslim’de geçiyor: “Allah sizin hani süsünüze, kalıbınıza değil, malınıza değil kalbinize bakar” der.

O yüzden insanın merkezi kalbidir. Başka bir hadis-i şerifte kalp dükkan dil tüccar derler. O yüzden senin kalbinde ne var ona bakar. Hatta bu kimseler otururlar mesela işte o büyük zatlarda dahi kusur bulurlar. Mesela Geylani hazretlerinde kusur bulur. Beyaziti Bestami de kusur bulur. ibrahim Ethemde kusur bulur. Onlar çünkü ondan daha yüce gösterir kendini.

Hani işte adam diyor ya televizyonda öyle dedi. Ben imam-ı Azam’dan üstünüm, dedi. Ben günün imam-ı Azamı’yım dedi bir ara da. Bir ara da üstünlüğünü söyledi. Onlar normalde çünkü veyahut da Türkiye’de tırnak içerisinde söylüyorum öyle bir topluluk var, kendi hocalarını kendi bu fıkıh fetvası veren hocalarını imam-ı Azam’dan üstün görüyorlar. Örnek! Diyor ki bizim hocalarımız imam-ı Azam’dan üstündür. Yani onların hocalarının verdiği fetva geçerli, imam-ı Azam’ınki değil. Yani onlar imam-ı Azam’dan daha üstün. Bunu söyleyene dedim ki, “O zaman sizin herhangi bir hocanızı söyleyin bana.” dedim. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vessellem hazretinin kabrinin başına gitsin. Müsneti, imam Azam’ın müsneti var, hadislerin topladığı yani fetva verdiği bütün hadisleri kitabında toplamış, imam-ı Azam’ın müsnedi var. imam-ı Şafii’nin müsnedi vardır. imam-ı Hanbeli’nin müsnedi vardır. Müsned dediğim, onlar fetva verdikleri hadisleri bir kitapta toplamışlar. imam-ı Azam Hazretleri de kendi müsnedini eline almış, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi vessellem hazretlerinin kabri şerifinin başına gitmiş. Yanında 300.000 400.000 kişi var orada o zaman için. Geçmiş kabri şerifin başına, Hadis-i şerifleri teker teker okuyormuş kabri şerifin başında. Ya Resulallah bu hadis senin mi? Kabirden cevap geliyormuş. “Neam, evet.” işaret koyuyormuş. Talebeler de duyuyor orada. Herkes duyuyor o sesi. Dedim sizin hocanız böyle mi? Kaldı. Biraz edep lazım dedim. Biraz edep lazım! Yani bir kimsenin benim hocam imam-ı Azam’dan üstündür demesi için edep lazım veya benim şeyhim Geylani Hazretlerinden üstündür demek için ya yapmayın bu kadar küstahlık, edep lazım ya biraz ama yok!

Onlar hani o sahtekar insanlar bu işin dünyasını düzeltmeye çalışan kimseler öyle keramet anlatırlar ki sanki peygamber mucizesinden yukarıdaymış gibi. Allah muhafaza eylesin. Hatta o geçmiş velileri, o geçmiş büyük imamları, geçmiş büyük velileri kusurlu görürler. Daha ilerisi olanlar var, daha ilerisi gören. Bunu normalde bizim Hacı Oktay’la beraber şahidiz. Adam Peygamber sallallahu aleyhi vessellemi kusurlu görüyor bizim önümüzde. Kendisini daha üstün görüyor. Ya normalde şimdi bu kabul edilebilir bir şey değil ama ve lakin bugün var mı? Var. Yani hadisleri inkar edenler, Peygamber sallallahu aleyhi vessellem hazretlerinden kendilerini üstün görüyorlar ki kendi sözlerini söylüyorlar. Allah muhafaza eylesin. O yüzden nefis gözüyle bakan bir kimse, heva ve hevesine uyan bir kimse haşa kendisini Allah’tan bile üstün görür. Görür. Nefis insanı o noktaya bile getirir. Peygamberden üstün görür. Hatta intisap ettiği şeyhinden bile kendisini üstün görür. Evet. Kıyaslar kendince. “Ben ondan üstünüm.” der. Yani şeytan böylesine insana vesvese verir. Sonuçta kendisi Adem’den üstün olduğunu

iddia etti. Bir kimse bir kimseden, bir müslümandan kendini üstün görüyorsa onda şeytanilik vardır. Kibir şeytanın ahlakıdır. Şeytanın ahlakıdır. Zerrece kibri olan o yüzden asla cennetime giremez dedi. Kibir şeytanın işidir çünkü ve siz o kibri kabul ederseniz, kibri kabul ederseniz o şeytani sıfatı kabul etmiş olursunuz. O kibre karşı susarsanız, susarsanız dilsiz şeytan olursunuz. “Kibirlenene kibirleniniz.” Kibirlenene nasihat et. Sen burada kibir gösterdin de. Hala da kibirleniyorsa ona da kibirlen. Hala da kibirleniyorsa o kimse, evet, şeytan ona galip gelmiş. Nasihatten de anlamıyor, kibirlenmekten de anlamıyor. Ve sen onu tolere etmeye çalışırsan, kabul edersen sen onun o şeytani halini kabul etmiş oldun. Çünkü bu öyle bir şey ki nerede duracağı belli değil kibirlinin.

Tabiri caizse hani yılan küçükken kafasını ezeceksin derler ya. Evet. Kibir küçükken kafasını ez. Kafasını ezmezsen küçükken on beş yıl sonra senin normalde bütün bedenini sarabilir o yılan. Beş yıl sonra, üç yıl sonra senin başına ne getireceği belli değil. O kibri baştan böyle onu ezeceksin. Allah muhafaza eylesin. Çünkü o kibir herkesi kusurlu gösterir sana. Şimdi adam derviş. Buradaki dervişleri kusurlu görüyor. Buradaki dervişleri hor hakir görüyor. Buradaki dervişleri ikinci sınıf vatandaş görüyor. Kendisi birinci sınıf vatandaş, buraya giremez o. “Hocam sizden ders alsam ama sohbetlerinize gelmesem.” “Hayırdır?” “Ya ne bileyim oradaki arkadaşlar…” “Evet, bizim arkadaşlar avam. Ben de avamım. Sen bizden ders alma.” “Öyle demek istemedim ya.” “Ne demek istedin? Ya ne demek istedin sen?” Vardır böyle çevre, il, ilçelerde de vardır. Bayanların içerisinde de vardır. Erkeklerde de vardır. Bunlara ben çok şahit olmuşumdur. “Sen çok iyisin hocam ama arkadaşlar öyle değil.” Kibir! Buradaki bir dervişten kendini üstün görüyorsan kibirlisin. Kibirliysen asla cennete giremezsin. Asla cennete giremeyen kimlerdir? Lanetlik amel işleyenlerdir. Şimdi insanlar sufilere tepeden bakıyorlar mı? Bakıyorlar. Müslümanlara tepeden bakıyorlar mı? Bakıyorlar. Üstatlara, dervişlere, onlara, bunlara, Müslümanlara tepeden bakıyorlar mı? Bakıyorlar. ilahiyat kısmı, diyanet kısmı sufilere tepeden bakıyorlar mı? Bakıyorlar. Kibirlerinden dolayı bakıyorlar. Hiçbirisi de cennete giremez. O kibir onda olduğu müddetçe giremez. Çünkü neden? Onlar çünkü herkesi kusurlu görürler. Vardır, anne vardır mesela, bütün herkes kusurludur, anne kusurlu değildir. Baba vardır, herkes kusurludur, o kendisi kusurlu değildir. Kusurunu kabul etmeyen, hatasını kabul etmeyen, yanlışlığını kabul etmeyen kibir vardır onda. O kibirli kimse de Allah’ın sevmediği, lanet ettiği kimsedir. Yok, öyle bir şey yok.

Kendini karıncadan bile üstün görme. O da mahlukat. Sen de mahlukatsın. Hele sende o kibir varken sen karıncadan daha aşağısın. Sen karıncadan

daha aşağısın! Ve kibirlilerde manevi bir necaset kokusu vardır. Kibirlilerde! Burnun koku alıyorsa anlarsın onu. Burnun koku alması lazım. Hani Hazreti Pir diyor ya: “Burnun senin neden koku almaz bilir misin?” diyor. Neden koku almaz? Senin burnun koku almaz çünkü manevi değil. Manevi olmuş olsaydı koku almış alacaktı. Allah muhafaza eylesin. Hazreti Pir devam ediyor: “Halbuki onun iç yüzünden Yezit arlanır.” Yani o kimsenin dışı süslü, cübbesi süslü, sarığı süslü, ne bileyim kelimeleri süslü, davranışları süslü. Vay vay vay! Ne ahenk var ne ahenk var! Yollarda karşılıyorlar onları. Etrafında koşuşturuyorlar. Ama Yezit diyor onun içinden kendisi arlanır. Kendisi utanır onun içinden. içi çıfıt çarşısı çünkü. Onun içi bozuk. Onun içi Yezit’ten daha bozuk. Onun içi Yezit’ten daha bozuk. Yezit hiç olmazsa Hazreti Hüseyin radıyallahu anh hazretlerine karşı düşmanlığını açıkça beyan etti. Ona olan düşmanlığını açıkça beyan etti. Ama bu sahte insanlar, bu dışı süslü, içi bozuk insanlar en tehlikeli insanlar. Çünkü onun dost mu düşman mı olduğunu bilmiyorsun. Sana dostmuş gibi görünüyor. Sana Müslümanmış gibi görünüyor. Sana müminmiş gibi görünüyor ama içi Yezit’ten daha kötü. Allah muhafaza eylesin. O yüzden hadis-i şerif, Müslim’de: içinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez.” iç yüzü böyle kibirle, gösterişle, şatahatla, şatafatla dolu. içi ayrı dışı ayrı insanlar. iki yüzlü değil çok yüzlü insanlar. Bunlar asla Ümmet-i Muhammed’i aldattıkları için onlar cennet yüzü görmeyecekler. Ölçü, Kur’an ve sünnet. Ölçü, sünnet-i seniyyeye uymak. Ölçü, Kur’an’ın ahkamına uymak. Ölçü bu. Başka bir ölçü yok.

O yüzden bir kimsenin ağzının laf yapması, dışının süslü olması seni aldatmasın. Anlattığı şey Kur’an sünnet ise, davet ettiği yer Allah ve resulü ise sıkıntı yok. Ama yok seni Allah ve resulüne davet etmiyorsa anlattığı tebliği Kur’an ve sünnet değil ise o zaman sıkıntı büyük. Ve Allah bizi affetsin gerçek sufiler, olgunlaşmış insanlar etraflarındaki insanlarda kusur aramazlar. etrafındaki insanlarda kusur arayan onların, onların kusurlarından dolayı onları ikinci sınıf, üçüncü sınıf vatandaş gibi tutan kimseler kibirli insanlardır. O kibirli insanlar da asla cennet yüzü görmez. Bunu derviş kardeşlere özellikle üstüne basa basa söylüyorum. Yanı başınızda zikrullah yapan kimse sizden üstündür. Kendini ondan üstün görme. Kendini ondan kıymetli görme. Kendini ondan fazla görme. ister zakir ol, ister nakip ol, ister nügabba ol, istersen şeyh ol, istersen mürşit ol, istersen zamanın kutbu ol, o yanı başındaki kimseden kendini üstün görme. Yanı başındaki kimseden kendini üstün görüyorsan, ayrıcalıklık istiyorsan ve ayrıcalık bekliyorsan sende kibir var. Sufilerin hiç sevmediği şeydir. Allah da çünkü hiç sevmez. O yüzden sufilerin içinde, kalbinde asla kibir olmaması gerekiyor. Birinin

zenginliğinden dolayı temanna ederseniz dininizin yarısını kaybedersiniz. Birinin makamından dolayı ona temanna ederseniz dininizin yarısını kaybedersiniz. O yüzden bütün dergahlara, cemaatlere sözüm. insanları ayırmayın. Birinci sınıf vatandaş, ikinci sınıf vatandaş olarak ayırmayın. Allah katında üstün olan takvaca üstün olandır. Allah katında zenginler üstün değildir. Allah katında bürokrata sahip olanlar üstün değildir. Allah sizin mesleğinize bakmaz. Allah sizin ne iş yaptığınıza bakmaz. Allah sizin takvanıza bakar. Allah sizin evinizin süsüne bakmaz. işte dergahınızın süsüne bakmaz. Mescitlerinizin süsüne bakmaz. Allah sizin kalbinize bakar. O yüzden eğer kalpte bir kimsenin kibir var ise ve onu terbiye etmiyorsa, o yılanın başını ezmiyorsa onda büyük bir sıkıntı vardır. O kibir onu helaka götürür.

Erkek kibirleniyorsa kadına karşı, kadın kibirleniyorsa kocasına karşı, anne baba çocuğuna kibirleniyorsa, çocuk annesine babasına kibirleniyorsa, derviş dervişe kibirleniyorsa, zakir dervişe kibirleniyorsa, çavuş dervişe kibirleniyorsa, zakire kibirleniyorsa veyahut da derviş üstada kibirleniyorsa veya zakir üstada kibirleniyorsa, üstat zakirlere, dervişlere kibirleniyorsa asla cennet yüzü görmez. Hazreti Pirin sözü muhteşem. Toprağın altında usta da bir, çırak da bir. O yüzden devri veledde üstadın en son selamlaştığı kimse en son tennure giyen derviştir. En çömezdir. Devri veledin hakikatinde son elbise giyen, yani son tennure giyen derviş çıkar üstadın karşısına. Üstat şunu der. verdiği mesaj şudur. Seninle benim aramda bir makam farkı yok. Seninle benim aramda herhangi bir mertebe problemi yok. Ben seninle eş değerdeyim der. Gerçek mevlevilik budur. Sufilik budur. Sen ben zakirim. Ben çavuşum. Ben nakibim ben nukebbayım. Ben milletvekiliyim. Ben müdürüm. Ben belediye başkanı, ben amirim, ben memurum, ben şuyum, ben buyum deyip de kendini ayrıcalıklı görüyorsan vallahi de billahi de tillahi de şeytanlaşmış insansın. Sen şeytanisin. Şeytan seni çepe çevre sarmış. Kibir yılanı senin kalbine oturmuş. Şimdi eşler arasında problem çıkar. Eşler arasındaki problem kibirle alakalıdır. Adam eşinden, karısından kendini üstün görür. Kadın kocasından kendini üstün görür. Kibirlilik yapar. Anne baba çocuğa kibirlilik yapar. O anne baba ne muhterem, ne büyük insandır. Neler yapmıştır. O yüzden kibirlenmek onun hakkıdır. Otur oturduğun yere şeytani insan. Allah muhafaza eylesin.

O yüzden etrafında kusur arayıp, kusurlu bulup ona tepeden bakan kimse kibirlidir. Şimdi şeyh efendi ve birkaç kişi yemek yiyoruz. “Mustafa Efendi sen karıştırmayı seversin.” “Severim efendim.” “Hadi karıştır.” Ben şimdi böyle bir tepsi var, bildiğiniz çorba, az kaldı içinde. Ben ne varsa atıyorum içine sofrada. Kahvaltı. Böyle tepsi, böyle bu kadar bir tepsi var, içine atıyorum ne varsa. Salataya varıncaya kadar attım. Tatlıya varıncaya kadar

attım. Birkaç kişi kenara çekildi. Hani onu yiyemeyecekler. Karıştırdım ben. Şeyh efendi de karıştırdı. “Mustafa Efendi senin karışımın çok güzel oluyor” dedi. Şimdi bir, iki, üç ayrıldılar. Şimdi biz kaşıklıyoruz. Şeyh efendiyle. Gerçek tabi olan odur ha. Hepsi derviş. Birine döndü: “Ne oldu? Aa için mi kalktı?” dedi. Yiyemeyeceğim efendim dedi. “Sen ne oldun? A dedi.” Ona döndü. “Sen de mi yiyemeyeceksin?” dedi. “Efendim ne bileyim” dedi ondan sonra böyle. Şeyhinin yediğini nerede yiyemeyeceğim dedin. Kibirlilik işte, başka bir şey değil. Kibirlilik. Şeyhin taş yese taş yiyeceksin. Taş yiyeceksin! O yemeği yemediler. Taş yediler zaten. Bitti. Ona döndü. “Aa, miydenin kalkması geçti mi?” dedi. “işte efendim şöyle de böyle de…” filan. Kibirlilik! Sen nereye yemeyi beğenmiyorsun? Şeyh efendi yapıştırdı: “Ayrı ayrı yiyorsunuz. Midenizde birleşmiyor mu” dedi. “Karışmıyor mu” dedi. Hani ayrı ayrı yiyor. Midede karışmadı mı? Karıştı. Karıştı, sen şeyhinin yediğini yiyeceksin, içtiğini içeceksin. Kibirlilik etmeyeceksin. Beğenmemezlik etmeyeceksin. Etmeyeceksin. Sana ye demiş. Yiyeceksin veya kendisi yiyor. Hadi buyurun diyor. Buyuracaksın sen de. Yiyeceksin. Senin şeyhinin sohbet ettiği, onlarla muhabbet ettiği dervişleri sen beğenmeyeceksin. Öyle mi? Şeyhin ona değer vermiş, ders vermiş ona kıymet vermiş, ders vermiş ona. Her ders alan derviş kıymettedir. Sen şeyhinin kıymet verdiği, ders verdiği kimseyi beğenmeyeceksin. Öyle mi? Defol git. Durma burada, defol git. Kibir! Allah muhafaza eylesin. Bu kimseler yani bu böyle ehil olmayan insan, onları anlatmaya devam ediyor:

“Gökyüzünün ekmeğinden, sofrasından nasipsizdir. Hak, önüne bir

kemik bile atmamıştır.”

Bu tip kimseler gökyüzünün sofrasından, ekmeğinden nasipsiz. Yani buradaki ekmekten kasıt ne? Manevi rızık. Hazreti Pir burada gökyüzünün ekmeğinden, sofrasından nasipsizdir deyince gökyüzünün ekmeği ne olur? Manevi rızık olur. E gökyüzünün sofrası ne olur? Cenab-ı Hakk’ın has kullarına ihsan ettikleridir. Hani sufilerde bir tabir vardır. Allah’ın sofrasında oturmak. Sufi tabiridir bu veya Peygamber sallallahu aleyhi vessellem’in sofrasında oturmak. Sufi tabiridir bunlar. Veya Hazreti pirin hangi pir efendiyse sofrasına oturmak. Bunlar normalde sufi tabiridir veya üstadın sofrasına oturmak. Bunlar manevidir bunlar, manevi sofradır bunlar. O yüzden gökyüzünün sofrası deyince manevi sofra. Sen durumuna göre üstadın sofrasına mı oturdun? Durumuna göre sen pir efendilerin veyahut da sahabelerin veyahut da geçmiş peygamberlerin ve Hazreti Peygamberin sofrasına mı oturdun manevi olarak, gökyüzünün sofrası budur. Başka bir şey değildir. Bu normalde sufilerin yaşayacağı bir şeydir.

Şimdi herkes isa Aleyhisselam’ın havarilerine sofra indiğini zanneder. Sadece onlara sofra indi zanneder. Değil. Sen seyri sülükta bir sufiye de manevi sofra iner. Seyri sülükta sen bir müddet üstadın sofrasında nimetlenirsin. Üstadın sofrasındasındır. Senin seyri süluk devam ederken bir bakarsın ki üstat normalde pir efendilerin sofrasında oturmuş. Sen de o seyri sülukun devam ediyorsa pir efendilerin sofrasında oturursun. Bunlar kitapta yazanlar değildir. Bunlar seyri süluk halleridir. Sen bakarsın sen üstadına tabin. Bir bakmışsın sen pir efendilerle beraber onun sofrasına oturmuşsun. Üstadın orada. Seyri sülukun devam ediyor. Pir efendilerden sonra sahabeler sofraya oturtturur seni. Ondan sonra geçmiş peygamberler oturtturur. Hatta bir peygamber senin eğitimini aldıysa sen kurmaylığa doğru gidiyorsun. Eğer bunlar sana, bunlar size bilgi olarak kalsın. Eğer siz isa Aleyhisselam’ın sofrasına oturuyorsanız evet sizin yolunuz çok açık. Son sofra Hazreti Muhammedi Mustafa’nın sallallahu aleyhi vessellemin. Gökten sofra, gökyüzünün sofrası budur. Bunun manevi hali, tecelliyatı da budur. Eğer o kimse bu sohbetten çalar, bize ne sofralar kuruldu derse yalancıdır. Şimdi bilmiyorlar ya bunu, bilmeyince bir başka yerde ‘biz ne sofralarda oturuyoruz…’ Otur oturduğun yere, yalan söyleme. Gökyüzü sofrası budur ve gökyüzünün normalde bu sofraları Allah’ın sofrası. Herkese açık mı? Herkese açık. Herkese açık ama senin bir üstadın var ise senin yolun kolay ama üstadın yoksa çok zor. Çok zor! O yolun yordamını bilmiyorsun çünkü. Çok zor! Allah muhafaza eylesin.

O yüzden normalde ha ayet-i kerime var: “Allah dilediğini hidayete erdirir. Dilediğini de sapıklık içinde bırakır” der. O kimse sapıklığa doğru yol gidecekse sapıklığın içerisinde bırakır ama dilediğini de hidayete erdirir mi? Erdirir. Ona da hayır dilerse onu da dinde ince düşünen, ince fikirli, ince yaşantı, ince ahlak sahibi eder onu. iyilikler Rabbinizdendir. O yüzden iyiliği de başka yerden görme. Yani normalde gökten inen sofra dendiğinde, sofra bu, manevi ama o kimsede böyle bir şey olmadığı halde kendisinin öyle olduğunu sanar. Allah muhafaza eylesin.

‘Hak önüne bir kemik bile atmamıştır.’ O yüzden o kimse aslında aç açıktır manevi olarak. Manevi olarak elinde bir şey yoktur, önünde bir şey yoktur. O yüzden normalde Allah’ı aslında sevmez, Allah’ın zikrine gelmez. O kimse de normalde boş bir insandır. ilim, irfan bilmez, edep, adap bilmez. Zikir bilmez. Nerede ne konuşacağını bilmez ama kendince kendisini farklı bir aynada tutar, farklı bir yerde tutar. Allah muhafaza eylesin. Onun dışı gösterişlidir. Şimdi insanlar gösterişli insanları çok seviyor. Tarih boyunca böyle olmuş ama. Yani üstadın arabası böyle giriş yapacak, etrafında yirmi tane de koruma koşacak yanında. Tabi arabalar pervane dönecek etrafında,

insanlar pervane dönecek. Kulaklıklar filan böyle, telsizler… Gözümle gördüğümü söylüyorum. Dedim hayırdır? Mossat dedi üstada her an operasyon yapabilir, suikast yapabilir. Ya dedim o Mossat buna operasyon yapacaksa dedim gömülsün yere. Ama bu böyle algı lazım insanlara. Tabi. Böyle cübbesi sırmalı olacak, sarığı sırmalı olacak, asası özel olacak böyle. Birisi de öyle demiş benden için. Sünnette eksikliği var. Asası yok demiş. Bana söyleyene asa var dedim. Daha kullanacak hale gelmedim. Biraz daha yaşlanırsam dedim dengemi kaybedersem asa kullanırım. O zaman dedim yani ben sedef kakmalı filan istemem. Ona öyle dedim. Şimdi öyle baktı. Pırlanta kaplamalı olmalı dedim. Bazılarının asası dedim pırlanta kaplamalıymış dedim. Böyle baktı. Dedim asalılar normal asa kullanmıyor ki dedim. Asalıların da bakın asalarına. Hangi peygamber kullanırdı o süslü asaları? Kimse ona bakmıyor değil mi? Bakın karşıda bir tane asa var. Bak orada, bak var ya orada, bak. Peygamberlerin kullandıkları asa üç aşağı beş yukarı öyle. Arkadaki asa gibi bak süsü müsü yok bak işte. Peygamberlerin kullandığı böyle.

Mesela Musa Aleyhisselam’a diyorlar ya hani Cenab-ı Hak diyor ki Musa’ya, hadis-i kutsi: “ Ya Musa, elindeki nedir” diyor. Şimdi hiç olmazsa bir şeyhin, bir alimin bu hadis-i kutsiden haberi olması gerekir ki vardır. Meşhurdur bu hadis-i kudsi. Musa Aleyhisselam der ki, çünkü hadis kitaplarında da geçer bu. Musa Aleyhisselam der ki, “Ya Rabbi, ben bununla yırtıcı hayvanlara karşı kendimi ve koyunlarımı korurum.” Bununla hayvanlarıma yaprak, hayvanlara çobanlık yapıyor ya. Bununla hayvanlara yaprak döktürüm aşağı. Yaprak silkeliyor. “Buna yaslanırım. Buna dayanırım.” Hani öbür peygamberler diyor ya Musa Aleyhisselam, “Ya Musa neden lafı uzattın? Cenab-ı Hak sana diyor, “Elindeki nedir?” dedi. “Elindeki nedir?” dedi. O da diyor ki, “Sevgiliyle bir kelime daha, bir kelam daha fazla etmek istedim. Beni neden hor görüyorsunuz?” dedi. Evet. Şimdi ben bu kıssayı anlatınca bizim kuyucunun babası aklıma geliyor. Dayım. Bunu böyle parantez içerisinde anlatmazsam içimde kalır. Şimdi kuyucuun babası Kore gazisi adam asker aslında. Bir de onlar Kore gazi maaşı alıyorlar. Bir de askeriyenin bütün hastaneleri, postaneleri, her şey onlara serbest. Adam gitmiş savaşmış. Bitti. iyi, bu böyle hasta ya işte bunu normalde bir gün böyle işte nefes darlığı filan var onda. Ondan sonra bunu kaldırmışlar askeri hastaneye izmir’e. Oradaki başhekim albay bunu muayene etmiş filan. Demiş seni yatıracağım hastaneye. Sen beni yatıramazsın demiş. Ben buranın başhekimiyim. Ben yatırırım demiş. Ben albay bilmem kim. Senin demiş Genelkurmayın gelsin gene beni yatıramaz demiş. Demiş neden? Adam şaşırmış öyle. Neden? Yengemi göstermiş. Ben bunsuz yatmam çünkü demiş. Koca albay karıştırmış kendini. Demiş, “Nasıl ya? “Bas bayağı” demiş. “Ben onsuz yatmam” demiş.

Demiş “onu da yatıracağım ya. Seni yatıracağım” demiş. “Onu da yatıracağım buraya” demiş. “O zaman yatarım demiş.” Ne bu? Hani hanımı ya o demiş, “Ben tuvalete gideceğim zaman benim pantolonumu çıkarır” demiş. “Tuvaletimi yaparım beni taharetlendirir” demiş.

“Sonra benim pantolonumu geydirir” demiş. Ben demiş “gömleğimi çıkaracağım zaman gömleğimi çıkarır, gömleğimi geydirir” demiş. “Ben yürüyeceğim zaman ona tutunurum” demiş. “Sendelersem ona yaslanırım” demiş. Bana bunu anlatıyor. Yengem yenge değil dedim, Musa’nın asası gibi dedim ben de şimdi ona. Böyle araya girdim. Böyle bir baktı bana. Sonra dedim. Öyle ya. Sonra? Demiş dur. Sen demiş dur, ben yatıracağım buraya. Yüzbaşı üsteğmen, ne kadar orada komuta kademesi, doktor varsa hepsini toplamış başına. Demiş gelin ya, gelin adam görün, gelin demiş. Diyormuş bir daha anlat, hanımıyla alakalı. Dayımın tam böyle sevdiği muhabbet. Dayım bayılır böyle şeylere. Dayımdan nasihat iste sana bin bir kitaptan nasihat versin. “Erinden sonra kalkan garıdan, eylülden sonra ekilen darıdan, bal vermeyen arıdan hayır gelmez…” Öyle bağırıyor, tabi üç mahalle aşağıdan dinliyor. Zaten onun normalde kimse duymasın dediği muhabbeti alt sokak duyuyor. “Bak Neriman, bunu kimse duymasın” diyor. Alt sokak dinledi diyorum ben. Yüksek sesle konuşuyorlar. Bizim, benim yüksek ses de belki de oradan geliyor. Hoş babam da böyle başlayınca saydırmaya Bayındır’ın yarısı duyuyordu da şimdi toplamış bütün hepsini de diyormuş ki bir daha anlat. Ah dayıyım canına comcom! Başlıyormuş yengemi anlatmaya. Ben ona yaslanırım. Ben ona dayanırım. Benim pantolonumu çıkarır. Beni taharetlendirir. Beni şöyle yapar. Beni böyle yapar. Yalan değil ha. Şaka maka değil. Ben dayımın pantolonunun düğmesini kendisinin çözdüğünü görmedim. Çorap giyip çıkardığını görmedim. Gömleğinin düğmesini çözüp tekrar iliklediğini görmedim. Ben elinde bir tane bardak taşıdığını görmedim.

Şimdi kadınlara bu sözüm. Başlarındaki kocalarınızın kıymetini bilin. Değer verin adamlara. Benim dedem eline banyoda sabun almadan öldü. Anneme dedim, “Ne yapıyorsunuz?” “Yıkıyoruz.” dedi. Anneannem felç olunca deden ömrü boyunca eline sabun lif almadı dedi. Anneannem felç olunca haber gönderiyor. “Neriman gelsin.” Annem gidiyor koşa koşa. “Ne yapıyorsun dedim ya? Ne yapıyorsun?” E dedi giriyor banyoya. “Sandalyesi var ya” dedi. “Evet” dedim. “Oturuyor” dedi. “E dedim ben bir güzel yıkıyorum, sabunluyorum” dedi, lifliyorum dedi. Ondan sonra o dedi hani iç donununu dedi hani lütfediyor dedi böyle kızıyor ona. Hani iç donunu lütfediyor çıkarıyor sonra yani. Eline tas bile almıyor dedi. Bildiğiniz su tası, almıyor. Bildiğiniz sabun, eline almıyor. Bildiğiniz lif, eline almıyor adam.

Buradakilere diyorum. Sakın evde uygulamaya kalkmayın. Vallahi sokakta bulursunuz kendinizi. Sakın ha öyle bir şey denemeyin. Aman ha. Allah muhafaza eylesin. Eviniz başınız bozulmasın. Öyle gömleği gel ilikle filan böyle. Veyahut da işte adam ya dayım da dahil buna. Adam iç fanileyi giymiyor kendisi. Çıkıyor banyodan. Banyodan çıkmış adam. Sen onu kurulacaksın bigüzel. Ondan sonra fanilasını giydireceksin. Ne giyecekse gömleğini giydireceksin. Gömleğini ilikleyeceksin. iç donunu giydireceksin. Ardından pantolonunu giydireceksin. Onun da düğmelerini ilikleyeceksin. Kemerini de bağlayacaksın. Yemin ediyorum vallahi gözümle gördüğüm bu. Dayım kemerini bile bağlamıyor. Sakın siz ben adamlık yapacağım deyip de böyle bir şey yapmayın ha. Sakın. Aman ha. Sakın. Allah muhafaza eylesin. Kapattık parantezi. Bu kadar yeter. Allah bizi affetsin. O yüzden buradaki erkeklere söylüyorum. Bekarlara söylüyorum. Sakın ha evlenecek olduğunuz kızda ben gömleğin düğmesini iliklemem. Yok öyle çözmem. Sakın ha böyle şeyler söylemeyin. Allah muhafaza eylesin. Ömür boyu bekar kalabilirsiniz. Sonra bu sohbet bahane olmasın. Rabbim muhafaza eylesin.

işte o kimselerin Cenab-ı Hak önüne bir kemik bile atmamıştır. Kemik kimedir? Çok affedersiniz itleredir. Yani onlar itten de değersizdir. Cenab-ı Hak onlara normalde kemik dahi atmaz. Atmamıştır. Çünkü ayet-i kerime, Araf 79: “Onların kalpleri vardır. Fakat onunla anlamazlar. Anlamazlar, idrak etmezler. Gözleri vardır fakat onunla görmezler. Kulakları vardır fakat onunla işitmezler. işte onlar hayvan gibidir. Hatta daha da şaşkındırlar.” Araf 79. Bu toplumu ifsat eden insanları dünya ve insanları dünyalık olarak gören, heva ve hevesini ilah edinenler ve insanları saptıranlar, insanları bozgunculuğa uğratanlar, insanların din yolunu saptıranlar ve insanları bu noktada helaka götürenler, bu noktada ehil olmayan kimseler, Allah muhafaza eylesin. Bunlar Araf 179’daki gibidirler. Bunlarda maneviyat yoktur. Bunların kalpleri, kalp gözleri açık değildir. Kalp kulakları açık değildir. Bunların kalbi akılları çalışmaz. Tabiri caizse bunlar hayvandan daha aşağıdır. Şimdi bu bütün müslümanlara müteallik bir şey söylemiyorum bunu ama insanlar üzerlerine alınabilirler mi? Alınabilirler. Neden benim kalbi aklım çalışmıyor? Neden benim kalp gözüm açık değil? Neden benim kalp kulağım açık değil? Herkes kendini sorgulasın. Allah muhafaza eylesin. Oysa Allah katında hani bu böyle dünyaperestler dünyaya çok ehemmiyet veriyorlar ya dervişlerden işte para istiyorlar, mal istiyorlar, arsa istiyorlar, ev istiyorlar, araba istiyorlar, han istiyorlar, hamam istiyorlar. Milyon dolarları var. Daha milyon dolar olsun istiyorlar. Şatahat şatafat içerisinde yaşıyorlar. Evleri lüks, arabaları lüks, hayatları lüks. Lükse doymuyorlar ya. Bunlar normalde dünyaya gözünü dikmişler. Oysa Cenab-ı Peygamber sallallahu aleyhi

vessellem hazretleri buyuruyor ki “Allah katında dünya bir sineğin kanadı kadar bile değerli olsaydı Allah katında dünya bir sineğin kanadı kadar bile değerli olsaydı kafire ondan bir yudum su bile vermezdi.” Tirmizi geçiyor. Yani senin dünya malı için, dünya makamı için, dünya mevkisi için sen dinini istismar ettin. Ayetleri eğdin, büktün. Eğer dünya bu kadar kıymetli olmuş olsaydı, ayetleri eğip bükecek kadar kıymetli olmuş olsaydı, Cenab-ı Hak kafirlere bir yudum su bile vermezdi diyor. Dünya kıymetsiz olduğu için kafire, mümine, münafığa, mürtede dünyanın nimetlerini Cenab-ı Hak sunmuş. O yüzden dünya nimeti o kimsede bol olabilir ama velakin değerli olan ilahi nasiptir. ilahi nimettir. Rabbim bizleri onlara kavuşanlardan eylesin. “O ise yani o kimseler bahsediyor.

“O ise ‘Sofrayı yaydım, Hakkın vekiliyim, halife oğluyum’ diye bağırıp durmaktadır. ‘Ey aşağılık saf kişiler, gelin gelin de ihsan keremimin sofrasından kimse mani olmaksızın yeyin’ demektedir.”

Yani normalde o kimse şeyhlik satıyor, halifelik satıyor ve diyor ki ben işte halifenin oğluyum dedi, hani Adem’in oğlu, Adem halife ya o da halife. Hani Cenab-ı Hak meleklere dedi ki, “Yeryüzünde bir halife yaratacağım diye.” O da diyor ki, “Ben halifenin oğluyum. Gelin burada normalde nimetler var.” O yüzden o kimse Allah’ın sofrasından, manevi sofrasından kendisi aslında mahrum olduğu halde kendi kendini halife seçmiş, kendi kendini şeyh yapmış. Bir sabah kalkmış, “Ben şeyhim” demiş. Veyahut da iki üç kişi toplamış, “Sen şeyh ol” demişler. Öyle ya içimizde şeyhlik yapacak olan bir tek sen varsın. Sen şeyh ol demişler. Veyahut da işte bir makam sahibi bir kimse kaldırmış telefonu filancayı şeyh seçin demiş. Onu da şeyh seçilmişler orada, seçimle gelmiş şeyhliği veyahut da işte bir ehil olmadığı halde bir kimse ona bir böyle bir paye çıkarmış kendi kendine Allah muhafaza eylesin. Amin.

Aslında nefsin oyununa düşmüş, şeytanın oyununa düşmüş, heva hevesine kurban gitmiş. O seyrû sülûk çıkarmadığı halde, o konuda manevi bir etkinliği, yetkinliği olmadığı halde kendi kendisine şeyhlik elbisesi giyip ben şeyhim deyip çartınıyor. Allah muhafaza eylesin. Oysa Cenab-ı Hak diyor ki “Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?” Bu ayet-i kerimeleri bunlar okumuyorlar mı bilmem. Enteresan bir şey. Yani o kimse kendi kendine bir görev addetmiş. Kardeş sen seyrû sülûk çıkardın mı? Bir şeyhin var mı senin? Senin şeyhin senin şeyhliğini ilan etti mi? Hayır. Elinde bir icazet var mı? Hayır. Nereden şeyhlik yapıyorsun sen? Kim verdi sana bu şehliği? Ses yok seda yok ama şeyhlik yapıyor. Şimdi Şeyh Efendi vefat ettikten sonra da kendi kendine bizim eski dergahta zakirler türedi. Birisi demiş ki, “Şeyh eyfendi bana rüyada verdi zakirliği.” Ha sağlığında

vermediğini rüyasında verdi öyle mi? Adam kendi kendini zakir edecek ya. Kendi kendini halife edecek, kendi kendini şeyh yapacak adam. Allah muhafaza eylesin. “Ümmetim içinde deccallar ve yalancılar türeyecek. Bunlar size Allah’ın ve Resulünün hadislerinden söylenmemiş şeyler anlatacaklar. Sakının onlardan.” Müslim’de geçiyor bu hadisi şerif. Demek ki yalancılar türeyecek. Ona bir kimse şeyhlik vermediği halde ben şeyhim diyecek, çıkacak, yalancı olacak. Onu normalde bir kimse vazifelendirmediği halde vazifeli ilan edecek kendini. Yalancılık yapacak. Deccal çıkacak, yalancılık yapacak. E ümmetin önünde de şimdi yalancı mehdiler var, yalancı şeyhler var, yalancı siyasetçiler var. Yalancı siyasetçilerin içinde dönekler var. Bugün söylediğini yarın reddeden kimseler var. Var. milleti arkasına toplamış yürüyor. Var, yalan söylüyor.

insanları kandırıyor. Yalanla kandırıyorlar insanları. Adam kendi rüyasını anlatıyor. Kendi görmüş gibi başkasının da rüyasını anlatıyor. Yalan söylüyor. Var. Allah muhafaza eylesin. Amin. Ve bakın “hadislerimden söylenmemiş şeyler anlatacaklar.” Yani ayette geçmeyen, hadiste geçmeyen sanki hadismiş gibi anlattığı şeyler olacak. Kur’an ve sünnetten anlatmayacak size. Kur’an ve sünnete uygun ölçülerden anlatmayacak. Ya? Böyle absürt konular bulacak. Absürt, sanki tasavvuftan bahsediyormuş gibi absürt meseleler söyleyecek. Sizin, benim, onun, bunun anlamayacağı meseleler konuşacak. Allah muhafaza eylesin. Amin. Bunlar çünkü toplumu saptırmak için, insanları saptırmak için uğraşıyorlar. Rabbim onlardan bizleri uzak eylesin. Amin. Ve “Ey aşağılık saf kişiler gelin.” Yani o saf, temiz dünyadan bihaber, dinin hakikatinden bihaber, Kur’an ve sünnetten bihaber ama kendince bir yol arıyor. Safiyane kendince gidecek bir kapı arıyor kendince. Allah muhafaza eylesin. Onlara diyor bu insanlar, “Gelin ey saf kişiler, gelin, gelin bana tabi olun. Gelin bana uyun. Düşün peşime, düşün. Benim peşime düşün.” Nereye gittiği önemli değil. Düş peşine onun. Allah muhafaza eylesin. Ve bunlar normalde insanların önüne sahte sofralar kurar. insanların önüne yalan sözler söylerler ve insanları yalanla kandırırlar. Algıyla kandırırlar ve normalde bile bile yaparlar bunu. Çünkü bu insanlar saf. Hani susuz kalmış bir kimse su görmemiş. O su çamurlu da olsa içer onu. Çamuruna bakmaz. Bu benim Allah beni affetsin, ben yola girdiğimde bütün herkes derviş, sufi. Baktım ben öyle kendimce ama herkes iyi niyetle o su temiz diye içiyor onu. Hani bir cemaate bir tarikata giriyor maneviyat arıyor kendince. Bir yol arıyor kendine. Ama daha önce berrak su içmemiş, saf su içmemiş. içmeyince o kimse o içmiş olduğu suyu berrak zannediyor. Gerçekten bakın, samimi, ihlaslı bir şekilde o sudan içiyor o onu. Ama saf ve berrak su

olarak biliyor. Çünkü saf ve berrak bir su içmedi. Onu tatmadı. Onu bilmiyor çünkü. Bakın onu bilmiyor.

Şimdi çeşmeden su içiyor, belediyenin çeşmesinden. Onun için o çeşme berrak bir su. Temiz bir su. Ama dağdan ayı çeşmesinden su içmiş olsa o suyla belediyenin arasındaki suyun farkını bilecek. Bak iki suyun arasındaki farkı bilecek. Ama o kimse belediyenin o normalde hani kirli, paslı böyle bataklık kokan suyunu içince o su ona temiz geliyor. Şimdi Bayındır’ın ovasında benim gençliğimde böyle arterzyjen basarlardı. O artezyyen suları böyle sanki içinde mazot varmış gibi, benzin varmış gibi böyle, böyle bizim oranın tabiriyle yapşak yapşak olurdu. Hafif bir koku olurdu. O suyu mecbur içerdi insanlar tarlada, bağda, bahçede. Neden? Temiz su yok veyahut da uzakta iki kilometre ötede, üç kilometre ötede orada bir temiz su var değil mi? Bir tane sucu ayarlarlardı. O iki üç kilometre, dört kilometre yürür, oradan su testisini doldurur getirir. insanlara o temiz suyu dağıtırdı. Onlar normalde çalışanların içerisinde onlara sucu denirdi.

Şimdi o kimse manevi olarak bir yol yürüyecek ya yol arıyor. Hiç o temiz bir su içmemiş. O zaman ne yapıyor? Bir sofraya oturmamış. ilk gördüğü sofraya oturduğu ilk önüne gelen normalde sudan içti. Kendince o temiz su olarak görüyor. Adamı gördüm günlük bilmem kaç bin tane ya Allah bilmem kaç tane şundan bilmem kaç tane bundan çekiyor. Bizim Bayındır’ın dağ köyünde bir tane şeyh varmış, haberimiz yok. Rüyasını bana anlatacağım diye uğraşıyor. Mustafa Efendi diyorken mırıldanıyor hem de Zikrullah yapıyor şimdi. Diyorum bu ne? Yetiştiremiyorum diyor. Rüya anlatacaktım sana diyor. Git şeyhine anlat dedim. Mübareğe ne zaman rüya anlatsam dersimi yükseltiyor benim dedi. Hani ona bir rüya anlatıyor bin çekiyorsa iki bin tevhit çek diyor. Dedim kaç bin ya Allah çekiyorsun dedim ben. işte kırk küsür bin ya Allah çekiyor. Bilmem kaç tane şunu çekiyor. Yetiştiremiyorsun sen bunları dedim. Nereden bildin dedi. Manevi olarak biliyorum zanneti. Dedim değil, ben itikafa girdim dedim. Günlük 70.000. Tevhidin kaç saat çıktığını biliyorum. 100.000 Lafza-i Celal’in kaç saat tuttuğunu biliyorum dedim. Sen bunları yetiştirdin mi? Yetiştiremiyorum dedi. Bu rüyamı o yüzden sana anlatıyorum dedi. Gideceğim mübareğe anlatacağım dedi. Gene benim dedi hani zikrimi çoğaltacak dedi. Allah’ına dinine imanına söyle dedim. Senden başka dervişi var mı onun dedim. Hiç görmedim dedi. Ben gidiyorum rüyamı anlatıyorum dedi. Benim virdi çoğaltıyor gidiyorum dedi. Şimdi ona gideceğim gene dedi. Önce rüyamı sana anlatayım. Ona anlatmayacağım dedi. Dedim edebe mugayyir, sen ona anlatacaksın. Ama adam onu şeyh olarak biliyor. Evet. Sen ona onun böyle hani ehil olmadığını söyleyemezsin. Adam üfürükçü, muskacı onu şeyh biliyor.

Türkiye’de şeyhim diye dolaşanlar var. Gerçekten kendileri okuyorlar. Celbiye okuyorlar kendilerine. Siz Celbiye’yi de bilmezsiniz…Evet. Her gün onlar virt halinde celbiye okurlar. Onu gören böyle kendince manevi bu kimse der. Ona muhabbet besler. Mesela işte bir kadını kendine celb ettirmek istiyorsan kadının adını, annesinin adını, babasının adını biliyorsan otur oku celbiyeyi ona. Bunlar hiç bilmediğiniz şeyler değil mi? Öğrenmeyin zaten. Veyahut da bir kadın adamı diyelim ki kendisine celb etmek istiyor. Celbiye okur ona. Hani benim herkes biliyor şimdi. Anamın adı Neriman, babamın adı Hasan. Oturur bana celbiye okur. işler mi Mustafa Özbağ’a? işlemez. Kimse heyecan yapmasın ama celbiye okur. Şimdi öyle şeyhim diyenler var. Günlük celbiye okuyorlar. Mesela işte içinde kim hali vakti yerinde, zengin, örnekliyorum Murat. Murat’ın annesinin, babasının adını bildi mi yetti. Murat’a başlıyor okumaya celbiye. Murat neyi varsa götürüyor, döküyor önüne. Öyle hain.

Öyle hain bunlar, şeytanın aklına gelmez ya! Bunların aklına gelir. Evet ve de sen onu manevi bir kimse olarak görürsün. Sen onu görmeden duramazsın. Gideceksin illaki. Emret dersin. Ne istiyorsan söyle. Ne istiyorsan söyle diye yıkarsın ona neyin varsa. Mesela Celbiye’yi bir kadın bir adama okudu değil mi? Yandı adam. O kadını görmeden yaşayamaz. Yapamaz. Gidecek onu, görecek. Orada sûkun bulur. Tabi adam kadına okudu diyelim ki kadın neredeyse döner gelir. Anamın döndürgeli gibi. Tabi gelir böyle o kadın adamın yüzüne bakar orada oturur. Hiç ama! Kalk kalkar, yat yatar, git gider, gel gelir, neyin varsa getir getirir. Yutmuş hapı. Şimdi böyle hocalar var, böyle şeyhler var. Şimdi bunları okuyor. Tabi onu okuması için işte karşıdaki kimse zengin olacak veyahut da karşıdaki kimsenin böyle bir ondan faydalanacak. Adama celbiye okuyor. Kızını bana verir misin diyor. Adam ertesi gün kızını getiriyor ona. Nikahla diyor. Celbiye okuyor ona. Ve anamın meşhur ya. Ben döndür gel diyorum ona. Vallahi o okurdu. Bize de okuyordu. Ben ne güzel izmir’de işim var. Mankenler etrafımda. Hayat on numara bende. Ha bir bakıyorum Bayındır’dayım. Bayındır’a gelince kafam basıyor. Ana gene okudun mu beni diyorum. Kıs kıs gülüyor. Ya neden okuyorsun diyorum. Benim işim ne güzel izmir’deyim. Allah rızası için ne istiyorsan söyle bana. Okuma diyorum ya. Bir telefon aç gelirim. Neden böyle yapıyorsun diyorum ben. Gülüyor. Hoşuna gidiyor kadının. Bir de teyit ediyor ya böyle hani, okuduğunun geçtiğini görüyor. Annem okusun yemin ediyorum üç gün değil yani, üç gün sürmez ya.

Hiç unutmuyorum. Bir tane uzaktan böyle bir akrabının kızı vardı. Bir polisle konuştular, görüştüler filan. Polisin birden Van’a tayini çıktı. O kızcağız geldi yalvardı anneme. Kaç gün yalvardı? Annem okumam kızım

diyor. Hani normalde annemin kriterleri var. Yalvardı yakardı iyi okuyuvereyim dedi. Yemin ediyorum üçüncü gün adam Van’ı bıraktı geldi. Ondan sonra önceden yıldırım nikahı vardı. Geldi, bir günde yıldırım nikahı kıydı. Kızı aldı gitti. Anneme dedim pes ya. Vallahi pes dedim yani. Seninle uğraşılmaz dedim. “Ne yapayım?” dedi. “Çok yalvardı.” dedi. “Bak o kadar da konuştu bunlar” dedi. “Ne oldu yani?” dedi. “iki kişi birleştiler işte” dedi. O kadın dedim ya o kız nasıl okumayla gelen adamı nasıl kabul etti dedim ya. Tabi annem babama da okumuş. Bunlar ne güzel boşancanacaklardı. Tabi. Her iki tarafta böyle zengin, her iki tarafta öf öflü. Herkes böyle avukatları filan tuttular. Biz babamla anne adayı bakıyoruz. Karabela bu olur mu? Bu olmaz diyorum. Karabela bu olur mu? Olur diyorum. Bana sorduğunu da herkes öğrendi. Cici anne adayları beni nasıl hoş karşılıyor. “Mustafa nasılsın yavrum?” Diyorum ha ha ha…Babamı cebellez edecekler çünkü. Kimisi saçını tarıyor, babama sallıyor. Kimisi cam temizliyor. Babam diyor bu nasıl? Olmaz diyorum ben. Seçici kuruluyum ya. Aaa! Sen annem abime de ki benim kitaplarımı getir. Her şeyi almış götürmüş, kitapları kalmış anamın. Döndür gel de onun içinde. Sen abim, safım, garibim benim. Hala daha diyorum lan ne yapmaya götürdün diyorum ya. Ne güzel cici annemiz olacaktı diyorum. Al götür. Babamın rengi anında değişti. Araya değerli bir arkadaşı vardı. Onlar girdi filan böyle. Meral teyze geldi, ismail abi geldiler. Karı koca. Aa bir baktık, annem geldi. Evde annem. Sonradan uyandım ben. Anneme dedim okudun mu? “Kötü mü yaptım? Evimi topladım.” dedi.

Yıllardır o kitaplar nerede bilmiyordum. En son Ayşe’ye dedim, “Kızım bak bu kitaplar nerede?” dedim. Bak bir gün gene dedim bir şey okursun, yaparsın. Seni bu sefer bak dedim yani kim kurtaracak seni dedim. Abi bende onlar dedi. Gönder onları dedim. Başına iş açma sen dedim. Kafan dedim değişir, bozulur. Gönder onları bana dedim. Gönderdi. Kitaplar bende ama cildleri miltleri bozulmuş dağılmış. Tabi içinden başka şeyler de çıktı benle alakalı. Annem onların içine koymuş. Annem muhteşem kadın ya. Öyle. Hasılı kelam neler koyduğunu ben söylemeyeyim. Şimdi kitaplar geldi tabi, içinde baktım o hani dualar var mı? Var. Daha kimseye okumadım. Kimseye de okumam. O işlerle işim yoktur. Allah beni affetsin ama hastalıklara karşı, mesela öncesinden biliyorum onları ben. Mesela hastalık veya işte cinniye tutulmuş veyahut da işte evlenemiyor, işi açılmamış, şu olmamış, bu olmamış hepsiyle alakalı var onlar. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bu tip insanlar bunları da yapar. Bunları neden söylüyorum? Yani o derviş zannediyor ki, o kimse zannediyor ki bu sahih bir insan. Halbuki celbiye okuyor. Kendine okuyor celbiyeyi. Mesela kendine okuyunca herkes ona muhabbet besliyor. Herkes onu seviyor. Arasından diyelim ki Salih’e okudu. Değil mi?

Salih yandı. Salih onu görmeden hiçbir şey yapamıyor. Örnek. illaki gidecek görecek onu ve onun ne dediğini mota mot yerine getiriyor. O celbiye okumuş. Allah muhafaza eylesin.

“Gelin de ihsan keremimin sofrasından kimse mani olmaksızın yeyin” demektedir. Yani o kimse sofrayı kendisinin görüyor. Allah’ın görmüyor. O diyor ki gelin benim soframdan yiyin. O diyecek ki Allah’ın sofrasına davet etmesi gerekirken o normalde kendi sofrası varmış gibi o manevi sofra kendisininmiş gibi davet ediyor ve insanları kendisine davet ediyor. Kendisine, Allah ve Resulüne değil. Rabbim muhafaza eylesin inşallah. Burada bırakayım inşallah: “Onlar da onun başına toplanırlar. Nimet ve ihsan istedikçe yalancı şeyh ‘yarın’ der. Fakat bir türlü o yarın gelip çatmaz.” Burdan devam edeceğiz önümüzdeki hafta. Hakkınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah. Bazen buraya geç çıkıyorum. Hani böyle işte yaşlılık, ihtiyarlık artık. Ondan sonra bazen kafa göz dağılıyor bizim. Kafa göz dağılınca işte bir kahve içelim, bir çay içelim. Kafa göz yerine gelsin diye biraz böyle işte kendimizce bir nefesleniyoruz. O yüzden o nefeslenince de buraya geç bazen çıkıyoruz. Saatimiz aşıyor. Hoş bunun için de önceden söyledim. Bundan sonra artık benim saatim, dakikalarım, kuralım, kaidem öyle mutatlıktan çıktı. Bunu böyle hani kendimi acındırmak için söylemiyorum. O yüzden böyle saatler, dakikalar uymaz, günler uymaz. Şimdiden hakkınızı helal edin tekrar. Allah razı olsun. El-fatiha maassalavat.

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 8 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları