Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 2239-2240. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 8 • 21/30

2239-2240. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin, gündüzünüzü hayırlı eylesin. Gecenizi, gündüzünüzü, hayatınızı, ömrünüzü, nefeslerinizi hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammed’i hakkı hak bilip hakkı haykıran ve yaşayan, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Nerede Müslümanlara zulmeden var ise, nerede Müslümanların hakkına, hukukuna, namusuna, şerefine, haysiyetine tecavüz eden var ise, nerede Müslümanların topraklarına, kanına, canına tecavüz eden var ise Cenab-ı Hak hepsini kahru perişan eylesin. Hepsini yerle yeksan eylesin. israil’i dağıtsın. Yerle yeksan eylesin. Doğu Türkistan’a özgürlük nasip eylesin. Bütün Müslümanlara özgürlük nasip eylesin. Hiçbir Müslüman dininden, imanından dolayı tutsak olmasın. Hiçbir Müslüman inancından dolayı herhangi bir zulme uğramasın. Âmin. Ecmain. Cömertlik ve malı vermekle alakalı. Açmamışım, “Gönlüm seni hep arıyor,” deyince kendimizden geçmişiz. Yaşlı, ihtiyar adamım, bu kadar olacak. Hatırlatmadı öndeki oturan da “Telegram’ı açmadın,” diye. “Destur”u söylüyor, “Fatiha”yı da söylüyor ama bunu söylemedi. Onun zaten adını hatırlatıcı koyacağım böyle giderse, tamam mı şimdi? Evet. Telegram’dakiler kusurumuza bakmayın artık böyle “Gönlüm seni arıyor,” deyince Neşet Ertaş’tan arkadaşlar üfleyince biz de “Hadi,” dedik, “şiiri patlatıverelim.” Öyle hep dandiri dinleyecek değilsiniz ya, poptu, toptu, bilmem neydi…Evet, geçen hafta yine o cömertlikle alakalıydı konu: “Dağıtmaktan dolayı elinde mal kalmazsa Allah’ın inayeti seni hiç ayaklar altında çiğnetir mi?” Burayı okumuştuk. Ondan önceki beyit de: “Şu çınarın yaprakları dökülürse Allah ona yapraksızlık azığı bağışlar.”

Devamında: “Dağıtmaktan dolayı elinde mal kalmazsa Allah’ın inayeti seni hiç ayaklar altında çiğnetir mi?” Burayı okumuştuk.

“Bir adam ekin ekince ambarı boşalır ama bu işin iyiliği tarlada belli olur fakat tohumu ambara koyup biriktirirse, zaman geçtikçe bitler, fareler o tohumu yiyip bitirirler.”

Normalde çiftçilik olarak düşünün. Bir kimse normalde mevsimi gelince ambarında kalan tohumları tarlasına eker. Yani çiftçiler bunu daha iyi bilirler. Buğday eken, arpa ekenler veyahut da meyve, sebze, genelde sebze yetiştirenler tohumluk ayırırlar bazı şeylere. Mesela bir kimse buğday eker, buğdayın tohumluğunu ayırır veya yoğurt mayalayanlar yoğurttan bir maya ayırırlar. Bunun gibi bir adam normalde ambarı boşalır yani tohumu saçar tarlaya ama bu işin iyiliği tarlada belli olur. Yani Allah başaklara bire yedi, bire yedi yüz verir ya bir tohuma, bu onunla alakalı. O yüzden bu manada, tasavvufi manada ekin ekmek malı infak etmek, yani sadaka vermek, iyiliğe harcamak, Allah yolunda harcamak. O noktada o kimse tohumu saçıyor yere. Ama tabii doğru yere, bunu doğru yere vermek önemli. Doğru yere vermiyorsan o zaman bataklığa tohum atmak gibi oluyor bu. Bir çiftçi gidip de bataklığa tohum atmaz. Normalde o çiftçi bakar, toprak tavında mı değil mi? Toprak tavında değilse de tohum atmaz, tavını bekler onun. Sürer, tırmıklar, ızgaradan geçirir. O tava gelince atar tohumu.

Mesela tohum attıktan sonra bir yağmur yağsa tohumu çürütür yine, o yüzden çiftçi onu bekler. Zamanını bekler tohumu atmak için ve ambarın boşalması, o kimse infak etti. infak edince o kimsenin elinde meta azaldı. Normalde hani “o tarlada belli olur,” diyor. O tarlada yeşermesi de o zaman ahirette ve dünyada onun karşılığını, meyvesini toplamak. Tabii sufi noktasında, sufilik noktasında bir kimse tohum atarken karşılık beklemez. O karşılık beklemez ne demek? O zaman sen bir karşılık amacıyla o tohumu attın yani bir hayır hasenat işledin, karşılık bekliyorsun veyahut da bir iyilik yaptın, karşılık bekliyorsun. Biz sufiler olarak karşılıksızlığı öğreneceğiz ve hayatımıza bunu adapte edeceğiz. Karşılıksızlığı yani biz bir iyilik yaptığımızda onun karşılığını beklemeyeceğiz, bir hayır hasenat işlediğimizde onun karşılığını beklemeyeceğiz. Onun karşılığını bekliyorsak biz ucuz amelelik ediyoruz. Sufi bu noktada karşılık beklemez. O yüzden normalde herkes, ehl-i avam kendince karşılık bekler. Bir iyilik yaptığınızda karşısında iyilik bekler onun. Bu avam için normaldir. Hani hadis-i şerifte de “Size bir kimse bir hediyede bulunursa, iyilikte bulunursa siz de ona misliyle veya aynıyla karşılık veriniz.” Ama normalde veremiyorsanız da onun iyiliğini söyleyiniz, der arkasından. Onun iyiliğini söyleyiniz, yani onun iyiliğini söyle ki işte iyiler artsın, iyilikler artsın. Ama o normalde ona karşılık vermedi

misliyle veya aynıyla karşılık vermedi. Arkasından da onun iyiliğine dua etmedi, iyiliğini söylemedi onun, o nankörlerden oldu. Allah muhafaza eylesin nankörlükten. Öbür türlü ne yapacak o kimse? Normalde bu Müslümanların kendi içerisinde avamın işi. Ama bir sufi iyilik yaptığında karşılığında iyilik beklemeyecek.

Bir sufi hayır hasenat işlediğinde karşılığında bir şey beklemeyecek. Bunu fisebilillah yapacak, karşılıksız yapacak. Tebessüm karşılıksız olacak. iyilik karşılıksız olacak. Bu sufi âdâbı, bu sufi ahlakı, bu sufi ölçüsü, avam karşılık bekler. Bunu normalde sufiler karşılıksız sevmeyi, karşılıksız vermeyi, karşılıksız hizmet etmeyi kendilerine şiar edinecekler. Sohbet ediyorsun, karşılıksız. Zikrullah ediyorsun, karşılıksız. Birine bir lokma yediriyorsun, karşılıksız. Birine bir hediye ediyorsun bir şeyi, karşılıksız, tebessüm ediyorsun, karşılıksız. Bakın, sufi bu manada hiç karşılık beklemeyecek. O yüzden tohumu ambara koymak ne? O zaman o kimse maddi olarak malını saklıyor. Tohumu ambara koymak, sufice, manevi olarak o kimse bilgisini saklıyor. O kimse tecrübesini saklıyor. O kimse ilmini sorana cevap vermiyor. O konuda bir bilgisi var, o konuda bir tecrübesi var, bilgisini ve tecrübesini yaymıyor, cömert değil, cimri. O kimse bilgisini ve tecrübesini yayacak, anlatacak ki o biriktirenlerden olmasın. Hani o ilim öğrenmiş, işte hadis âlimi, hadis âlimi ama ona bir şey soruyorsun, “Ben onu kitabımda yazdım,” diyor. “Filanca eserimde var o,” diyor. Onu anlatmıyor orada. Anlat. Sana sormuşlar. Orada fisebilillah ver onu. Ama yok, saklayacak ya da onu paraya çevirmeye çalışıyor, metaya çevirmeye çalışıyor. Allah muhafaza eylesin. O da tohumu ambara saklamak. Tohumu ambarda sakladı, ne olacak? Bir müddet sonra böceklenecek o, bir müddet sonra kurtlanacak, bir müddet sonra çürüyecek. Bir müddet sonra işe yaramaz hale gelecek o. Nasıl tohum bir müddet sonra işe yaramaz hale gelirse, senin metan da bir müddet sonra işe yaramayacak. Sen onun zekâtını vermedin, sadakasını vermedin, hayrı hasenat işlemedin. O manevi olarak o para kurtlandı. Manevi olarak o mal kurtlandı. Manevi olarak o kendince kendi kendine tıkandı. Sen tıkattın onu. Sen zekâtını vermedin. Sen ondan sadaka yapmadın. Sen ondan hayır hasenat işlemedin. Bu sefer sen mânen kendince diyorsun, “Benim şu kadar param var” ama senin paran kurtlu. Manevi olarak kurtlu. Sen, “Şu kadar malım var” diyorsun. Malın manevi olarak kurtlu. Allah muhafaza eylesin. Âmin.

Orada hani Hazret-i Pîr, “Bitlenir, fare girer,” diyor ya. Bitlenir, fare girer. Fare nedir? Hırsızlıktır. Fare girdiği yerde hırsızlık yapar. Talan eder orayı, yer içer orada, pisler ortalığa, bitlenir. Bitlendiği zaman o bir elbise düşün, elbise bitlenince işe yarar mı? Yaramaz. Yorgan, yatak bitlenince işe

yarar mı? Yaramaz. O kimse de bitlenir, şahıs da bitlenir. Bitli elbise giydiği zaman o da bitlenir, o zaman manevi olarak da bitlenir o kimse. O zaman manevi olarak da bir fare girer ona. O kimse rüyasında görür, bakar ki işte evine fareler girmiş, bir şeyler yiyorlar, bir şeyler götürüyor dışarı. Rüyasında görür. Mesela işte onun malı, mülkü, evi bitlenmiş, üstü bitlenmiş, rüyasında görürse âlâ, âlâ derviş o. Rüyasında böyle ikaz alırsa, o iyi derviştir. Veyahut da rüyasında bir peygamber onu gider ikaz eder, bir sahabe onu ikaz eder. Bir pîr efendi onu ikaz eder rüyasında. O iyi derviş. Cenab-ı Hak onun malını korumak istiyor, ikaz ediyor onu, irşat ediyor. “Sen zekâtını doğru yere vermedin,” diyor. “Sen zekâtını doğru yere vereceksin,” diyor. Bu enteresandır. insan zekâtını dosdoğru yere vermezse malını yele verir o. Kendince hava cıva yaptı. Hava cıva yaparaktan etrafa kendince işte havalı cıvalı bir şekilde hesapta zekât dağıttı ama yerli yerine vermedi. Yerli yerine vermediyse onun malı yele gider, onun malı fareye, bite, böceğe gider o, kurda kuşa yem olur. Allah muhafaza eylesin. insanın kendisi de kurda kuşa yem olur. insan doğru istikamette yürümez, istikametini kaybederse o da kurda kuşa yem olur. Çünkü insan hevasına uyar, nefsine uyar. Doğru yerde, doğru zamanda, doğru hareket yapmaz. Nefsine uymuştur, heva hevesine uymuştur. O da kurda kuşa yem olur, o da elindeki nimeti kaybeder. O da elindeki nimeti onun Cenab-ı Hak uçurur gider. Neden? O kimse çünkü heva hevesine uydu. O çünkü o çünkü nefsine uydu. O hevasını ilah edindi. O kendi çizgisini unuttu, kendi dairesini unuttu. Nasıl davranması gerektiğini unuttu, gaflete daldı. O gafletten dolayı ne oldu? Kendini kurda kuşa yem etti. Kendisini şeytana yem etti. Kendisini nefsine yem etti. Allah muhafaza eylesin.

Oysa Cenab-ı Hak, “Kim Allah’a güzel bir borç verirse, Allah onu kat kat fazlasıyla öder,” dedi. Allah borç alır mı? Almaz. Sen Allah için bir şey verirsen, Allah için bir şey veriyorsun. Bak, karşılıksız vermek bu, karşılıksız, beklemeksizin vermek bu. Sen Allah için bir şey veriyorsun. Sen Allah için bir şey yapıyorsun. Allah için tebessüm ediyorsun. Paran olması şart değil. Allah için tebessüm ediyorsun, Allah için bir yetimin başını okşuyorsun. Paran varken değil bunu. Sen paran var, sen yetimin başını okşamayacaksın. Yetimin cebini okşayacaksın sen. Sen paran varsa, senin gücün varsa yetime tebessüm etmeyeceksin, yetimin cebine tebessüm edeceksin. Sen yetimi tebessüm ettireceksin. Parası olmayan gitsin yetime tebessüm etsin. Senin paran var, senin gücün var, sen yardım etmeye muktedirsin. Sen yetimi tebessüm ettireceksin. Öbürünün gücü yok, kuvveti yok, kudreti yok. O tebessüm etsin, âlâ. Ya senin paran var. Sen tebessüm edeceğim diye uğraşıyorsun. O zaman sen paran olunca hani zenginler geldiler ya Allah

Resûlü’ne, dediler ki “Ya Resûlallah, hani bu zenginler tasadduk ediyorlar, bizden öne geçiyorlar, biz ne yapalım?” Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem onlara dedi ki: “Namazdan sonra otuz üç, otuz üç bunları çekin.” Tekrar geldi fukaralar, dediler ki: “Ya Resûlallah, bu zenginler bunu da öğrendiler, bunu da yapıyorlar.” Dedi, “Bunu öğrenmişler, bunu da yapıyorlar. Cenab-ı Hakk’ın takdiri bu,” dedi. “Yapacak bir şey yok,” dedi, Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem . “Onlara Cenab-ı Hak lütfetmiş,” dedi. O yüzden o kimse gücü yerindeyse, ilmi yerinde ise o kimse karşısındaki yetimi tebessüm ettirecek. Öyle olunca sen Allah için verdin ya, Allah için verdin, Allah’a güzel bir borç verdin. Âyet-i kerime bu, Bakara, âyet 245: Allah borç alır mı? Almaz. Ama o kimse canını verdi ama malını verdi ama güzel ahlaklı davrandı, tebessüm etti. Yapması gerekeni yaptı.

O zaman o kimse Allah’a güzel bir borç verdi. Allah diyor onu kat kat fazlasıyla öder. Bakın burda bire yedi yüz yok, kat kat fazlasıyla öder. Burada normalde bir kimse bire on bekler, verir, bire on gelir ona. O der ki bire yedi yüz bekler, verir, bire yedi yüz gelir ona. Değil. Sufi hiçbir karşılık beklemeksizin verir, hiçbir şeyde karşılık beklemez. O zaman âyet-i kerime onun üzerinde tecelli eder. Allah ona kat kat verir, sayısız verir, fazlasıyla öder. Hani bu ne oluyor? Çiftçilikten laf açtık ya, ekin ekmek gibi. Sen bir avuç tohum atıyorsun, bir avuç tohum attığın yerden kaç çuval buğday alıyorsun? Bu onun gibi bir şey. Çiftçiler bunu iyi bilir. işte iki kilo. Normalde muhtar bir dönüm yere kaç kilo buğday gider tohum olarak? Arpa? Kim dedi yirmi beş kilo. Eyvallah ya, asıl büyük çiftçi arkada ya! Bir dönüm tarlaya yirmi beş kilo buğday. Normal şartlarda bir dönümden kaç ton alıyor? Yirmi beş kilo atıyor, iki yüz elli değil, beş yüz kilo alıyor, beş yüz altı yüz alıyor. Düşünün! Allah bunu daha fazla veriyor. Yani normalde ektiğin tohum yirmi beş kilo ama aldığın ürün beş yüz kilo, altı yüz kilo. Bu onun gibi bir şey. O kimse fisebilillah verdi, karşılık beklemeksizin verdi. Bu tohumu ekti yani, Cenab-ı Hak ona kat kat veriyor, daha fazla veriyor. O yüzden o normalde baktığımızda, hani yine çiftçilikten gidelim, Hazret-i Pîr tohumdan, ambardan bahsetmiş. O ambardan çıkardı yirmi beş kilo tohum ekti ama ambara altı yüz kilo koydu, yedi yüz kilo koydu. Yer düzgünse, harikaysa yediyüz elli kilo koydu. Ben normalde son rakamları ondan almak için sordum. Bizim Bayındır’da yer daha böyle önceden münbitti. Yaklaşık dönümünden 800 kilo, 900 kilo, bazı yerlerden 1 ton alırlardı, doğru mu? Evet. Ama tabii gün geçtikçe bu gübreler, ilaçlar toprağın verimini yok ediyor, topraklar kısırlaşıyor. Allah bizi iyi etsin. O yüzden evet. Normalde biriktirilen mal, yani biriktirilen mal, zekâtı verilmeyen, sadakası verilmeyen, onun hayır hasenatını yapmayan kimse, biriktirilen mal yani. O kimse ne

yaptı? Bilgiyi aldı, aldı, aldı, aldı, o bilgiyi hava atmak için kullandı. O bilgiyi parasal, dini bilgiler olarak söylüyorum. O kimse normalde para kazanmak için, onu maddeye çevirmek için böyle konuşmuyor hiç veyahut da yanındakilere, etrafındakilere anlatmıyor, öğretmiyor, kendince bilgiyi saklıyor. Allah muhafaza eylesin.

O yüzden Tevbe Sûresi, âyet 34 bunları söylüyor. Diyor ki: “Altın ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanları acı bir azapla müjdele.” Bu âyet-i kerimelere zahir olarak baktığımızda altın ve gümüş biriktiren, yani o kimse zekâtını vermedi, sadakasını vermedi, hayır hasenatını vermedi mali olarak, madde olarak. Ama bu paradır, ama bu ekindir, ama bu meyvedir, neyse, ama bu hayvandır…Zekât verilmesi gereken mallardan zekât vermedi o kimse. Bu kendince öyle dedi hani, “Ben kazandım bunu, burada kimsenin hakkı yok. Onlar da çalışsaydı, kazansaydı,” fakir fukara için söylüyor. O ne yaptı? “Onu,” diyor, “bir azapla müjdele.” Öbürü ne? Altın ve gümüş biriktiriyor. Altın, Allah’a aşıklık bilgisidir. Altın, Allah’ı tanıma, bilme bilgisidir. Gümüş nedir? Gümüş normalde bu manada o Allah’ı ve tanımanın altında kalan fıkıh bilgisidir, hadis bilgisidir, tefsir bilgisidir. Vay o altın ve gümüş biriktirenlerin hâline, vay o ilm-i ledünne sahip olup da ilm-i ledünü kendisine saklayanlara, vay o Allah’ı bilme, tanıma bilgisine sahip olup da kendisini kenara çekip kibirlenip insanlara bir şey anlatmayanlara, vay o ilim ehli olan hadisçiler, fıkıhçılar, tefsirciler, kendi kendilerine ilim ehli olup da bir köşede oturanlara, vay ki onlara vay! Onlara Cenab-ı Hak ilim kapısını açtığı hâlde ilmini insanların hizmetine yaymayanlara, onlara Cenab-ı Hak bir ilim kapısı açmış. O ilim kapısını onlara açmış ama onlar ilmi saklamışlar, ilmi gizlemişler, ilmi insanlara yaymamışlar. Evlerinde sıcak yataklarından, kışın sıcak yatağından, yazın da serin, soğuk odasından dışarı çıkmayanlar.

Bir de ahkâm kesenler. Hem evinde rahatına bakacak hem etliye sütlüye dokunmayacak. “Ne bu?” “Hadis âlimi.” Evinde rahat rahat yatacak, uyuyacak. “Bu ne?” “Tefsir âlimi.” “Öbürü ne?” “Fıkıhçı.” Ne yapıyor bu kimse? Evinde özel bakıyor, hayatını yaşıyor. Allah sana o ilmi verdi. Onun hesabını soracak senden. O hadis ilminin hesabını da soracak senden. O fıkıh ilminin hesabını soracak senden. O tefsir ilminin hesabını soracak senden. Sen ezanlar okundu. Nesin sen? imamsın. Oradan para alıyorsun. Sen bunun ilmini yapmışsın. insanlara bunu yaymıyorsun. insanlara bunu tebliğ etmiyorsun. Allah bunun hesabını soracak senden. Sen altın ve gümüşü biriktiren hainlerdensin. Başka bir şey değilsin. insanlar uyuşturucuya müptela olurken, içkiye, kumara, hırsızlığa koşarken, gençler helak olurken, bilmem kaç tane ilahiyat hocası, profesörü, bilmem kaç tane cami imamı, bilmem

kaç tane müftü akşam olunca “Kıl beşi bitir işi, git evinde otur, yat.” Allah bunun hesabını soracak herkesten. Anneler, babalar, bu sohbeti dinleyenler, siz Kur’an ve sünneti öğreniyorsunuz, öğrendiğiniz Kur’an ve sünneti çocuklarınıza ve eşlerinize aktarmıyorsunuz, tebliğ etmiyorsunuz. Kendinizi buraya getiriyorsunuz, çoluk çocuğunuz eğer ki buraya gelmiyor da oraya buraya gidiyorsa, yanlış yere gidiyorsa vay sizin hâlinize. Siz çünkü ilmi yaymıyorsunuz, siz çünkü iyiliği yaymıyorsunuz. Ümmet olarak bundan sorumlu, bütün ümmet. Siz iyiliği yaymakla mükellefsiniz. Siz doğruyu yaymakla mükellefsiniz. Siz ümmet-i Muhammed olarak ev kuşu olamazsınız. Evinizde koltuk olamazsınız siz, evinizde sehpa olamazsınız. Siz evinizde bilmem işte vizyon sehpa olamazsınız, evinizde televizyon olamazsınız siz. Siz ev eşyası değilsiniz. Siz Müslüman’sınız, siz müminsiniz. Siz evinizde bir sehpa gibi orada oturamazsınız. Bunu yapamazsınız. iman ehli, yangın var ortalıkta. Evinde oturamaz. Oturuyorsa o kimse evinde, o iman onda kemale ermemiş, iman ona tecelli etmemiş.

Sen evladına, eşine, akrabalarına, annene, babana, etrafına tebliğ edemiyorsan, sen en yakınına tebliğ edemiyorsan, ona anlatamıyorsan vay senin hâline. “Vel asri inne’l-insâne le fî husrin.” Bütün insanlar hüsrandadır. Ancak iman edip iyi amel işleyen, hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna. Sen bununla eğer kendini dizayn etmezsen vay senin de hâline. Sen de altın ve gümüş biriktiriyorsun. “Oh, ne kadar güzel dervişliğin güzel, oturdun Allah’ı zikrettin. Kimle zikrettin? Oğlun yanında mı? Kızın yanında mı? Gelinin yanında mı? Damadın yanında mı? Nerede bunlar? Bunlar nerede? Sen o zaman iyi bir baba değilsin, çocuğun senin yolundan gitmiyorsa. Sen iyi bir anne değilsin, çocuğun senin yolundan gitmiyorsa. Sen o zaman çocuğuna farklı davrandın, eksik davrandın. Çocuk dedi ki, “Kim bu? Babam” “Ya böyle mi Müslüman olacak? Bunun gittiği yerde hayır yokmuş,” dedi. Kız veya oğlan baktı annesine, “Böyle mi Müslüman olunacak, böyle mi derviş olunacak?” dedi, gitmedi onun yolundan. Anneler, babalar, siz de altın ve gümüş biriktirmişler gibi azapla müjdeleneceksiniz. Anlatmadınız, ilmi yaymadınız, etrafı anlatmadınız, yanı başınızdaki komşuya anlatmadınız, anlatamadınız. Çünkü iyi bir komşuluk tesis etmediniz siz. Komşunuz sizden rahatsız. Anneniz, babanız sizden rahatsız. Evlatlarınız sizden rahatsız. Kayınvalideniz, kayınpederiniz sizden rahatsız. Onlara anlatamadınız dosdoğru. Siz de azapla müjdeleneceksiniz. Çok tövbe edin, çok zikredin, etrafınıza iyi davranın. iyi davranın. Ve bu tasadduku sadece paraya vurmayın. Birine “Nasılsın kardeşim?” demek dahi tasadduktur. “Ona selam verme, o kim ki? Onunla konuşma. O ne ki?” Sen nesin kardeş? Sen ne olduğunu söyleyeyim mi? Sen Firavun’sun, başka bir şey değilsin. Sen sınıf

farkı gözetiyorsun, makam farkı gözetiyorsun. insanları ayırıp kayırıyorsun. insanlara tepeden bakıyorsun.

“Bu cahil, bu soru sorulur mu şimdi? Bu kim ki? Bu ne ki?” Sen nesin? Bu hâlinle Firavun’sun, başka bir şey değil. Allah muhafaza eylesin. O yüzden mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren bir tanenin durumuna benzer. “Allah dilediğine kat kat verir. Allah lütfu geniş olan ve her şeyi bilendir.” Bakara, âyet 261. Sen maddi manevi her şeyini dağıt. Maddi manevi vermen gerekeni ver. Sevgini yay, lütfunu, ikramını yay, güler yüzlülüğünü yay, merhametini yay insanlara, insanları sınıflara ayırma, insanları sınıflara bölme. “Bununla konuşulur, bununla konuşulmaz,” deme. Geniş yürekli ol. Geniş yürekli ol, senin yüreğin isa kazanı gibi olsun. Senin yüreğinde yeşersin kuru tohum, senin yüreğinde yeşersin. Yanlışlığı al yüreğine, o iyileşsin orada. O bilmiyor, o öğrenmedi çünkü ona tebliğ eden olmadı, ona anlatan olmadı. Al onu yüreğine al, onu anlat. Oğlunu, kızını atma. “O şöyleydi, o böyleydi,” atma dışarı. Al onu yüreğinin içine al. Oğlunsa yüreğine al, kızınsa yüreğine al, arkadaşınsa yüreğine al, onu, gelinin yüreğine al, damadın yüreğine al. içine al onu. Ayırma. Yeşert onu. Onu yeşert. O bir kuru dal. Sen al onu yüreğinde aşkla, muhabbetle, zikirle, fikirle, tatlılıkla yeşert onu, dışlama, atma. Allah muhafaza eylesin. Âmin. Hadis-i şerif Müslim’den: “Kul, ‘Bu benim malım,’ der. Hâlbuki ondan gerçekten ona ait olan sadece şunlardır:” Bak, “Kul, ‘benim malım,’ dermiş.” Hadis-i şerif. “Yiyip tükettiği, giyip eksilttiği, Allah yolunda verip sevabını kazandığı onunmuş.” Malın neymiş senin? Giyip eskittiğin, yiyip tükettiğin. Bir de Allah yolunda harcadığın senin malın. Allah yolunda harcadığın üç şey bakın, üç şey senin malın. Üç şey. Dördüncüsü yok hadis-i şerifte. Allah yolunda harcadığın, giyip eskittiğin, yiyip tükettiğin, geri kalanını dünyada bırakıp gideceksin, çünkü bırakacaksın. Geri kalanını dünyada bırakıp gideceksin. Bırakıp gitmek kötü mü? Değil. Hadis-i şerifte Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri sahabeye diyor ki, “Sen çocuklarının arkandan dua etmesini istemez misin?” “O zaman çocuklarına biraz,” diyor, “mal bırak.”

Hani sahabeden bir kimse diyor ya, “Ben malımın tamamını infak etmek istiyorum.” “Olmaz,” diyor. “Yarısını,” diyor. “Olmaz,” diyor. “Üçte birini,” “Olmaz,” diyor. Ondan sonra dörtte birini deyince “Bu bile fazla,” diyor. “Bu bile fazla ama,” diyor, “sen çocuklarının arkandan dua edecek bir mal bırakmak istemez misin?” diyor. O zaman şu var, ölçü geldi, önümüze ölçü geldi bizim, bir ölçü var yani Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, tabiri caizse şöyle diyor: “Ben senin malının tamamını istemiyorum.” Malının tamamı ne zaman verilecekti? O büyük savaşta verilecekti.

Rumlar gelirken Hazret-i Ebubekir Efendimiz malının tamamını getirdi. Onu reddetmedi o zaman. Hazret-i Ömer Efendimiz yarısını getirdi, onu reddetmedi. Bakın, onları reddetmedi. Çünkü Rumlarla büyük bir savaşa hazırlanılıyordu. Ama o savaş geçti. Sahabe diyor ki, “Ben,” diyor, “malımın tamamını infak etmek istiyorum.” O diyor ki, “Hayır, olmaz.” O zaman burada infakın ölçüsü çıktı. Sen malının tamamını Allah yolunda harcayacağım diye uğraşma. Hani birisi de çıktı öyle dedi ya televizyonlarda. Neydi o? Eliçık mıydı neydi? Evet, ihsan Eliaçık. Ne diyor? “Zekât olarak sana neyi vereceklerini söylüyorlar.” Zekât demiyor hâlbuki orada da âyet-i kerimede de. Neyse öyle desin. Malının tamamını diyor. “ihtiyacınızdan fazlasını,” diyor. Allah Resûlü burada ölçüyü koymuş, tamamı değil. Mesela ticaret mallarından, altından, gümüşten, kırkta bir. Bunu vermekle mükellefsin. Onu verirken de Allah yolunda koşanlara, Allah yolunda harcayanlara vereceksin. Allah yolunda vereceksin ve Allah için vereceksin. Öyle kendince kendi kafandan, heva hevesinden içki içene, kumar oynayana, bir gitmiş pavyona, batırmış pavyonda batıranı çıkaracağım diye uğraşıyor.

Kimi çıkarıyorsun sen? Gitmiş cırt cırt cırt cırt, olur olmaz kredi kartına borçlanmış. “işte benim filancam var.” Kredi kartına borçlanmış. Neye borçlandı kredi kartına? Nereye borçlandı? Ne aldı? Ne sattı? Ne yaptı? Hesabını kitabını bilmedi. Eline bir tane plastik geçirdi, var yok, her yere cırtlattı. Hayır, ona değil. Gitti kumarda kaybetti, ona değil. Gitti içki içti, ona değil. Gitti hovardalık yaptı, ona değil. Gitti, Allah düşmanlarıyla beraber yedi içti, ona değil. Adı ama Allah düşmanı ona vereceğim diye uğraşıyor. Ona değil, ona değil. Türkiye’deki Müslümanlar gerçek manada Allah yolunda koşan, Allah için fakir fukara olan onlara normalde zekâtlarını tam anlamıyla vermiş olsalar, Türkiye’deki Müslümanlar güçlenir. Ha, Türkiye’deki ne yazık ki fukara Müslümanlar da şunu yapıyorlar: Ona bin lira veriyorsun, kadınsa gidip boya alıyor kendine. Karnını doyurmayı düşünmüyor, çoluğunu çocuğunu doyurmayı düşünmüyor. Yani şimdi yaptım diye söylemiyorum bunu, ders olsun diye söylüyorum. Kadıncağızı götürdüm, Akuğur’un içine bıraktım, “Al, ne alacaksan buradan,” dedim. Bizzat yaşadığım şeyi söylüyorum. Bu gidiyor oradan bisküvi alıyor. Gidiyor oradan çikolata alıyor. Gidiyor oradan atıştırmalıklardan alıyor. Hadi canı istemiştir yani alabilir dedim. Yani yokluktan dolayı almamıştır. Hani pirince, şekere, fasulyeye ne zaman sıra gelecek diye bakıyorum. Ya? Pirinç, fasulye, un, şeker, bunları almıyor kadın. Gitti kola aldı, gitti gazoz aldı, gitti bisküvi aldı, gitti çikolata aldı. Bakıyorum hâlâ daha böyle uzaktan seyrediyorum ne alacak diye. Bunları alıyor. Dedim, “Senin iki tane çocuğun yok mu?” “Var.” Dedim, “Kardeşim, sen,” dedim, “tencereye girecek olanı alsana

önce,” dedim. Bu kaldı şimdi. Oranın çocuklar komple, o neydi adı? Fethi miydi? Ne? Ferit Ferit. Şimdi onla samimiyiz. O ara bütün erzakları falan onlara yaptırıyoruz, her şeyi onlara yaptırıyoruz, şeyimiz iyi, diyaloğumuz iyi. işte ayıp söylemesi yapıyorum diye değil. Şimdi hani bir yere bir şey lazım oluyor, “Gidin alın, hesabıma yazdırın benim,” diyorum. Diyalog iyi. Baktım olmuyor! Çocuklardan birine dedim, “Bir araba getirin bana oradan” getirdiler. Kadını aldım yanıma şimdi, diyorum, “önce tencereye girecek olanı al.” işte ayıp söylemesi, nohuttur, fasulye, pirinç, bulgur, makarna, salça, yağ, peynir, çay, şeker…Kadın bakıyor. Diyorum, kızım, önce diyorum tencereye girecek olana bak sen. Bunlar diyorum, bunları da al, sıkıntı değil, bunları da al ama sen önce farzı yerine getir, karnını doyur önce.

Bizdeki sıkıntı da bu. Yani ne? Fukara. iyi güzel. Veriyorsun iki bin lira, gidiyor bin beş yüz liralık manto alıyor. Eskisini söylüyorum. Şimdi zaten mantolar bin beş yüz liradır herhalde, bin liradır, bin beş yüz liradır, bilmiyorum da. Kaç? Beş bin lira manto. Bismillahirrahmanirrahim. Bir laf söyleyeceğim şimdi, uçacak ortalık. Sustum. Sustum ama içim böyle “patla,” diyor, böyle “coş,” diyor. Susayım ben. Beş bin lira! Allah muhafaza etsin. Âmin. Ben eskide kalmışım o zaman. Benim hâlâ daha üstümdeki gömlek 169.90 ya. Geride kalmışım. Benim giydiğim pantolon 499.90. Manto beş bin lira. Söyleyecek laf yok. Biz manto da yaptıralım bari matbaha ya. Nerede tekstilden sorumlu? Yok mu orada. Matbahtalar mı? Onlar alt üst takımı kaça satıyorlar? Bin beşyüz lira. Matbahta bin beş yüz lira. Evet, neyse, toparlayayım ben şimdi yani. Yani işte beş bin liraymış ya. O kimseye bak, beş bin lira, asgari ücretin dörtte biri. Kaç para asgari ücret? Yirmi iki mi? Dörtte birini gidip mantoya veriyorsa o kadın hesabı kitabı bilmiyordur. Allah muhafaza eylesin. Cümleyi korusun. Derviş kardeşlerimizi korusun. Bu, bu normal değil bu, bana normal gelmedi.

Şimdi, toparlayayım şimdi. O kimseye sen iki bin lira, üç bin lira veriyorsun, o zaman için. Yani işte ihtiyacı var, iki bin lira vermişiz, gitmiş bin liralık manto almış. Yapma ya! Yapma veyahut da bir derviş kardeşe bir para veriyorsun, açık açık konuşuyorum bunları. Bir duyuyorum, üç beş arkadaşını dağa et yemeye götürmüş. Ulan biz sana onu evine, çoluğuna çocuğuna yediresin diye verdik. Bunlar tecrübe tabii. Ondan sonra “ve’lâddâllin, âmin.” Ne? Kimin evinde yiyecek yoksa bana telefon açsın. Hiç önemli değil. Gece gece, gündüz gündüz, hiç önemli değil. Bakın, bunu açık konuşuyorum. Bunu açık ve net söylüyorum, bütün kardeşlere söylüyorum. Kimin evinde yiyecek yoksa, Allah rızası için bana söylesin. Söylemezse sorumluluğu ona ait. Ben onun hesabını ahirette vereceğim diye uğraşamam. Bunu açık bir şekilde söylüyorum. Bir kimsenin yiyeceği, içeceği yok, ondan

sorumluluk hissediyorum kendimde. Ben ondan sorumluyum. Ben onun lüksünden sorumlu değilim. Ben onun boyasından, moyasından sorumlu değilim. Ben onun işte israfından sorumlu değilim. Bu dergâhın insanı, “Komşusu açken tok yatan bizden değil,” demiş, o yüzden “bizden değil,” demiş. Bu çok net. Bu çok net. Hani hadis-i şerifte de Allah Resûlü diyor ya, “Ben hepinizin de babası mesabesindeyim. Kimin neye ihtiyacı varsa bana söyleyecek,” diyor. Bir kimse, bir üstat sorumludur bundan. Kendisini bundan sorumsuz kılamaz. Bir kimse dergâhın başında sorumluysa, o dergâhın başındaysa, bu benim kendi inanışım, o bundan sorumludur. Bir dervişin birisi aç yatarsa, o şeyh bundan sorumludur. Onu aç yatırmayacak. Yoksa gitsin dağda taş olsun, dağ kabul ederse. Bakın, tekrar bunun altını çiziyorum, öyle posta oturmak değil bu iş. Böyle bir şey yok. Sen ondan sorumlusun. Nerede olursa olsun, isterse Fizan’da da olsun. Fizan’daki dervişin aç yatamaz. Sen ondan madden de manen de sorumlusun. Lüksünden sorumlu değilim. Mantosundan, boyasından, moyasından, ayakkabısından sorumlu değilim. Kim aç yatarsa ondan sorumluyum. O yüzden bu konuda da bize söylemeyen kendi kendisinin hesabını verir. Ben bunu açık bir şekilde söylüyorum sohbetlerde. Sorumluyum bundan. Yoksa oturmayacaksın buraya, bu kadar basit. Diyeceksin ki, “Arkadaşlar, ben bu sorumluluğu yerine getiremeyeceğim, hakkınızı helal edin, kendinize bir şeyh arayın.” Bitti. Bu kadar basit bu. Allah muhafaza eylesin.

O yüzden mal o zaman neymiş? Yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin ve Allah yolunda verdiğin senin malınmış, diğeri senin değilmiş. O yüzden geri kalan ne? Ambardaki tohum gibi bitlenecek, kurtlanacak, fareler aşıracak, o olacak, başka bir şey değil. Hani bir taraftan gedik açılacak o ambardan gidecek. O normalde o gediği de kapatamayacaksın sen. Sen sonra düşüneceksin kendi kendine, “Rüzgâr esti, yel aldı. Yağmur yağdı, sel aldı. Yangın oldu, âfet oldu, aldı götürdü.” Ha, aldı götürdü, doğru. Neden aldı götürdü acaba? Muhtar, çok hayır yapmanız lazım, değil mi? Muhtara da buradan bir zoka atayım. Millet toplanmış zikir yapmış ha oralarda? Kim yaptı zikrullahı? Mikrofon verin muhtara. Köye kim geldi gece zikrullah halakası kurdu ya. “Benim ağza görmüş efendim. Ben görmedim.” “Aza görmüş!” “Nerede görmüş?” “Çamlıkta efendim.” “Çamlıkta ne yapıyorlarmış?” “Zikir yapıyorlarmış efendim.” “Cehrî?” “Evet efendim.” “Herkes de duymuş yani?” “Yani duyanlar duymuş efendim.” “Duyanlar duymuş. Aza duymuş ama” “Evet efendim.” “Aza bütün köye yaydı şimdi ha?” “Evet efendim.” “Bütün köy şimdi zikir yapanları mı merak ediyor?” “Evet efendim.” “Allah Allah! Bir de gençmiş, değil mi onlar” “Sarıklı cübbeli,” dedi. “Allah Allah! Cevdet bu artıyor bunlar, değil mi?” Vay muhtarım vay!” Demek ki ateş de alıp

götürmüyormuş. Götürmez. Ha imtihan yaşayacaktır insan, yaşar. Cenab-ı Hak onu oradan sınayacaktır, sınar. Bu ayrı bir mesele.

Hani geçmişten anlatırlar ya. Demişler ki, “Bütün gemi battı.” Bir büyük zâtın da malı varmış gemide. Herkes üzülmüş, o üzülmemiş. Demişler ki, “Herkes üzüldü, sen üzülmedin.” “Ben inanıyorum ki,” demiş, “benim malım helal, ben onun zekâtını bitamam verdim, benim malıma bir şey olmaz,” demiş. Aradan bir zaman geçmiş. Batan gemiden onun malı kurtulmuş. Başka bir gemi o malı almış. Üzerinde adres, madres yazıyor ya, dönmüş dolaşmış mal gelmiş ona. Herkes hayret etmiş. Demiş nasıl oldu?” Demiş ki ben onun zekâtını verdim. Bak, “Ben onun zekâtını verdim.” Daha malın zekâtını önden vermiş. “Ben onun,” diyor, “zekâtını verdim.” Ha, o zaman yel almasın, fareler üşüşmesin, börtü böcek üşüşmesin sana da, malına da. Allah yolunda harca. Allah’ım muhafaza eylesin. Ben hep şuna inanırım. Sen verdin, değil mi? Allah için verdin. Merak etme, senin elindeki bir tanecik kuru tohumdan binlerce tohum verir Cenab-ı Hak sana, binlercesini verir. Sen böyle verdikçe Cenab-ı Hak sana daha fazla verir. Etrafındakiler dedikodu yapmaya başlarlar. Bak, bana para gelen yerler; önce Suudi Arabistan veriyordu, olmadı! Sonra iran vermeye başladı bana, olmadı son dönem Katar vermeye başlamış bana! Hani soruyorlar ya, “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” “Uludağ’dan,” diyorum ben. Çok uzak bir yer değil hâlbuki. Ama yok! O normalde dedikodu başlar. Şimdi de herkes der, “Nereden oluyor bu?” Ya kardeş, sen Allah yolunda harcadıkça Cenab-ı Hak sana yardım edecek. Sen Allah için yap bunu. Sen Allah için yürü. Sen Allah için yürü. Dünya üzerinde korkulacak tek adam vardır, tek insan vardır. Hayatını Allah’a adayan insandan kork. Hayatını fisebilillah Allah’a adayan kadından, erkekten, çocuktan, anneden, babadan kork. Onun duası keskin kılıç gibidir, onun nazarı ortalığı yakar yıkar. Ondan kork. Sen ona muhalefet edeceğim diye uğraşma. Tecrübe bu, otuz sekiz yıllık bendeki. Ben derim ki dervişle uğraşma. Dervişle uğraşan devrilir. Dervişe ters yapma, dervişe ters yapan ters döner. Dervişe tepeden bakma, dervişe tepeden bakanın altı üstüne gelir. Dervişi istismar etme. Dervişi istismar eden perperişan olur. Perperişan olur! Dervişi aldatma, dervişi dervişliğinle aldatırsan helak olursun. Helak olursun! Çünkü derviş Allah için yola çıkmış bir kimsedir. Derviş Allah için dervişlik yapar. Onu eleştiren de ters takla gelir, onunla alay eden de ters takla gelir, ona tepeden bakan da ters takla gelir, onunla uğraşan da ters takla gelir. iki yakası bir araya gelmez. iki yakası bir araya gelmez. Fisebilillah Allah yolunda koşan bir kimseyle uğraşan bir kimsenin iki yakası bir araya gelmez. Bu tecrübe, bakın bu tecrübe.

Sakın ha, bu yola girdiysen herkesi kendinden evlâ bil. Herkesi, kendinin haricindeki herkesi evliya bil. Gözünün önünde yanlışını görsen bile de ki, “Benim gözüm aldanmıştır, yanılmıştır, ben yanlış görmüşümdür.” de. Kimseyi küçümseme. Hele bu zamanda dinsizliğin, arsızlığın, hırsızlığın, namussuzluğun, şerefsizliğin, her türlü üçkâğıdın kol gezdiği bir zamanda, her türlü ahlaksızlığın, her türlü düzenbazlığın kol gezdiği bir zamanda, genç, yaşlı, kadın, erkek, her şeyi arkada bırakmış, Allah için Allah’ı zikretmeye gelmiş, sohbete gelmiş. Onunla uğraşan, yemin ediyorum, ters takla gelir. Ters takla gelir! O yüzden sen Allah için zikrullaha git, Allah için gönlünü ver, Allah için kanadını yay, Allah için insanların gönlünü ser, Allah için insanları ayırma kayırma, Allah için sohbetine git, Allah için zikrullahına git, Allah için Allah yolunda yürü. Merak etme, Cenab-ı Hak sana binlercesini verecek, sana sayısız verecek ve sana ters yapan, yanlış yapanların da Cenab-ı Hak hepsini ters getirecek. Çünkü o en büyük işle iştigal ediyor. Ne? Allah’ı zikir. Bir de karşılıksız o Allah’ı zikrediyor, karşılıksız. Karşılıksız dervişlik yapıyor.

Karşılıksız seviyor, muhteşem bir şey. O hiçbir gölgenin bulunmadığı mahşerde Allah’ın gölgesinde gölgelenecek. Sen kimle uğraşıyorsun ya? Sen kime tepeden bakıyorsun? Firavun gönüllü. Sen kime beğenmemezlik ediyorsun? Kimi beğenmemezlik ediyorsun? Ancak Firavun gönüllüler Allah’ı zikredenleri beğenmezler, Allah’ı zikredenleri kerih görürler. Onlar Firavun gönüllüdür, onlar Nemrut gönüllüdür. Sen onları islam zannedersin. Zahiren islam’dır. Hani diyor ya Yunus, “Dışı Müslüman, içi kâfir çok olur,” diye. Onlardan onlar. Allah bizi affetsin.

“Bu cihan tamamıyla fânidir, aradığını sebatlı, kararlı âlemde ara. Suretin sıfırdan ibarettir, dilediğini mana âleminde dile. Acı ve tuzlu canı kılıç önüne koy, feda et de tatlı bir deniz gibi olan canı al.”

Bu âlem, bu cihan fânidir, geçicidir. Bu dünya geçicidir. Bu cihan dediğiniz şey bir avuç bile değildir. Bu evren dediğiniz şey bir avuç bile değildir. Bir avucunuzu dahi doldurmaz bu kocaman evren dediğiniz şey. Bu kocaman evren dediğiniz cennet cehennem dâhil buna, arş-ı alâ, levh-i mahfuz, kürsü dâhil buna. Bu cihan dediğiniz şey insanın avucu kadar bile değildir. Avucu bile büyük gelir ona. Sen bu cihanı varmış gibi gösterene tabi ol. Sen ona yönel, aldanma. O yüzden senin suretin sıfırdır, toprak, hatta bir damla meni. Bir damla da değil, bir küçücük hücre. Onu damla olarak nitelendirmiş, damlanın içerisinde küçücük bir hücre. O yüzden senin suretin sıfır. Eksi bir de değil, artı bir de değil. Eksi bir olursa değeri var, artı bir olursa değeri var, senin varlığın sıfırdan ibaret. Senin bu vücudun sıfırdan ibaret. Sen kendi kendinin vücudunu var görüyorsun. Değil. O da senin

değil zaten, o da senin değil. O zaman gerçek varlık odur. Gerçek varlık o, o. Ondan başka bir varlık yok. Sen varı var zannediyorsun. Sen o algıya, o zanna kurban gidiyorsun. Sen şu nefsi bir feda et. Sen bir nefsi feda et, asıl var olanı göreceksin. Sen nefsi feda edemediğinden dolayı var olanı görmüyorsun. Sen nefsini ayağının altına alamadığından dolayı o ‘Cemâl’e ulaşamıyorsun. Sen ‘ben, ben, ben,’ dedikçe batıyorsun. Ona buna ahkâm keseceğim derken batıyorsun. Yürü. Bu fâni evrende, bu fâni evrende, dünyada da demiyorum, durma. Geçici olan şeyler seni aldatmasın. Sen gerçek, bakî olan ona yönel her şeyinle. Vücudunu, kaşını, gözünü düşünme, öldükten on gün sonra hepsi de toprak olacak gidecek. Ölümü tadacak her şey, ölümü tadacak. Sen burada mükafat bekliyorsun, burada nefsini düşünüyorsun, burada heva ve hevesini düşünüyorsun, burada makamını, mevkini, paranı, pulunu düşünüyorsun. Hani kim götürdü? Benim anne dedemin dağı, Bayındır’da dağın yarısı onunmuş. Hani ne götürdü? Benim baba dedemin Dedeağaç’ta, Dedeağaç’ta beş bin dönüm yeri varmış. Hani ne götürdü giderken? Benim ailemin bizim sokakta altı tane evi vardı, ne götürdü annem yanında giderken? Benim babam mahallenin en iyilerindendi. Ne götürdüler yanlarında? Bir bakkal düşünün, bakkal dükkânı düşünün. Günde iki binle iki bin beş yüz arası ekmek satıyor. Kışın iki bin beş yüz ekmek satıyor, yazın iki bin ekmek satıyor, bir bakkal dükkânı düşünün. Şimdi benim diyen market satmıyor onu. Böyle bir tane kara kaplı defter vardı, içinde alacak doluydu. Dedem ölmezden önce anneme demiş ki, “Bunu Mustafa’ya ver.” Anama dedim, “Bunu bana mı bıraktı?” dedim ben. “Evet,” dedi. Ateşin içine atıverdim ben. “Sağlığında bana faydası olmayan şey,” dedim, “öldükten sonra mı faydası olacak?” dedim. Annem çırpınıyor “Atma,” diye. Bir böyle kalın defterden bir teneke yağ geldi alacak. Onun da ne kadar borcunun olduğunu bilmiyorum.

Köyden birisi geldi. “Selamünaleyküm.” “Aleykümselam.” “Ben Bakkal Ahmet Ağa’nın çocuklarını arıyorum.” “Ben torunuyum,” dedim. “Buyur, çocuğu yok başka,” dedim. “Ya benim dedene borcum vardı da,” dedi, “ona bu bir teneke yağı getirdim. Hakkınızı helal edin,” dedi. “Vallahi benden yana helal olsun,” dedim, “beni ilgilendirmiyor,” dedim. Yalan olmasın yani, bir teneke yağ geldi. Anneme demiş, “Burada,” demiş, “duvarın içerisinde,” demiş, “altınlarım var, onları al senin olsun,” demiş. Ben anneme sormadım bile ne kadar var diye. Hâlâ daha hiçbirimiz bilmiyoruz ne kadar altın vardı orada diye. Ne oldu? Ne götürdü yanında? Altı tane evi yıkıldı yıkılacak. Abim sattı, ben sattım. Ayşe’ye başka yerden hak verdiydik ona. Orada bir tane ev kaldı. Ben onu da satacağım zaten, o da yıkılıyor. Ne götürüyor insanlar yanında? Evet, dünya hayatı oyundan, eğlenceden ibaret.

Biraz da sen oyna, biraz da sen eğlen. Ben size malınız olmasın demiyorum ha, öyle bir şey yok. Allah yolunda koşacaksan paran pulun olacak, malın olacak. Buraya gelmenin bir bedeli var. Öyle değil, böyle ham hayal noktasında değilim. Adım atıyorum para bugün Türkiye’de. Otobüs bileti ne kadar Bursa’da? Kaç? Otuz beş lira. Ben gece on ikiden sonra bindim. Kaç, Yetmiş beş lira mı ne aldı garajdan, on ikiden sonraymış. Var mı on ikiden sonra garajdan binen? Terminalden bindim. Yetmiş beş lira değil mi? Hâlâ daha aynı mı? Yetmiş, seksen küsur mu oldu? iyi ki yetmiş beşken binmişim. Tabi terminalden bindim. Herkes bana baktı. “Bu kocaman sakallı ne arıyor burada gecenin saatinde?” diye. Bir de bende bilet yok. “Dedim, bilet yok. Nasıl yapacağım. Dedi “Kartın var mı?” “Var,” dedim. “Okut,” dedi. Okuttum, baktım orada yetmiş beş mi ne yazıyor. “Ulan,” dedim, “bu ne? Pahalı. Vatandaşın kullanacağı bir toplu taşıma bu kadar pahalı olmaması lazım. Gerçekten insanlar bu konuda protesto etmeli. Toplu taşıma, su, elektrik, doğalgaz pahalı olmamalı. Yok, pahalı! Gerçekten pahalı. Belediyeler, devlet bu konuda farklı bir davranışın içerisine girmeli. Su pahalı olmaz. islam’da su paralı değildir. Hoş, yakında havadan da para alacaklar da böyle giderse. Allah muhafaza eylesin.

Evet, dünya hayatı oyun eğlenceden ibaret. Bu, buradan kasıt şu değil, bunu anlamayın, “ya biz hiç mal sahibi olmayacağız,” değil canım kardeşim. Senin çoluğunu çocuğunu barındıracak kadar bir evin olması, çoluğunu çocuğunu barındıracak, misafirini ağırlayacak bir evinin olması, senin bir bineğinin olması bu zamanda elzem, elzem, elzem, aslî ihtiyaç, aslî ihtiyaç. O yüzden dünyayı bu konuda reddedenlerden değiliz. Allah muhafaza eylesin. O yüzden ama aradığını bu fâni dünyada arama. Saat 22.40 olmuş. Ben yine kendimi kaybettim. Hakkınızı helal edin. Buradan kaldığımız yerden devam edelim. O yüzden uzatmışız bu beyitleri, bu ara kendimden geçiyorum herhalde sohbet ederken. Saate bakmak aklıma gelmiyor. Cafer, önümüzdeki Perşembe net namazgâhtayız inşallah. Önümüzdeki Perşembe Allah’tan bir şey gelmezse net namazgâhtayız. Eğer normalde bu konuda bir aksilik olursa yine herkesi haberdar ederiz ama şu anki şartlara göre Allah izin verirse namazgâhtayız inşallah. Haklarınızı helal edin. El-Fatiha maassalavat. Âmin. Bir saat üç dakika sürmüş sohbet. Yeter. Çok olmuş. Destur demeyi unuttuk ya, değil mi Salih… Destur…

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 8 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
Yazıya Çeviren: Leyla Tuba Toptaş • ISBN: 978-625-92876-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları