Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 2025-2034. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 7 • 19/29

2025-2034. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Amin. Rabbim, bütün hayatınızı hayırlı eylesin. Son nefeslerinizi her daim zikrullah ile verenlerden eylesin. Her nefeste diliniz zikrullah ile ıslak olsun. Kalpleriniz zikrullah ile mutmain olsun. Bütün Ümmet-i Muhammed’i Cenab-ı Hak, zikrullahın nuruyla yeniden diriltsin. Zikrullahın nuruyla nurlandırsın. Rabbim, bütün Ümmet-i Muhammed’i bir ve beraber eylesin. israil’i ve destekçilerini dağıtsın. israil ve destekçilerini kahru perişan eylesin. Siyonizmi batırsın. Deccalizmi yerle yeksan eylesin. Doğu Türkistan’da ve diğer islam beldelerinde ne kadar Müslüman var ise, hepsini de özgürlüklerine kavuştursun. Deccalizmin pençesinden bütün Ümmet-i Muhammed’i kurtarsın. Amin. Ecmain. 2025. beyitten devam edeceğiz inşallah.

‘Geçen hafta, münkirler o gönül kokusuna karşı kara böcek gibidirler, dayanamazlar yahut davul sesine tahammül edemeyen beyni zayıf kimselere benzerler’, burayı okumuştuk. inşallah 2025’ten devam edeceğiz. içeride küçük, mini bir sohbet yapmıştık; orada bir konuya değindiydim. içerideki arkadaşlara bu, bakın geçen hafta en son Hac Suresi 46. ayetle bitirmişiz sohbeti. Hac Suresi, ayet 46: ‘Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olsun. Şüphesiz gözler kör olmaz ancak göğüslerdeki kalpler kör olur.’ Tamam mı hocam, şimdi açınca bak burdan geçen hafta bunu hatırlıyorum, bunu okudum, kapattım sohbeti. Hac Suresi 46. ayet: “Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olsun.” O zaman kalp düşünüyor, kalp, buradaki akıl değil, kalp. Kalbi akıl dediğimiz şey bu bizim, feraset nuru dediğimiz şey bu. Basiret nuru

dediğimiz şey. Hani aslında kalbin hallerinde, kalbin halleri çünkü nefsin meratiplerinden ayrıdır.

Nefis meratibi, emmare, levvame, mutmaince, radiye, mardiye, safiye olarak geçer. Bir kimsenin nefis meratibinden kalp etkilenir mi? Evet, bak, kalp etkilenir mi? Evet. Mesela, son nokta o kalp, nefis belli bir noktaya gelince o kimse zaten kalbi de bu noktada onun o nefisle mücadeleden sonra belli bir aydınlığa erişiyor ama kalp de bu kalbidir; ilme’l yakîn, ayne’l yakîn, hakke’l yakîn. Bunu böyle bu fakir tanımlar ya. Yani, bu normalde bu kalbin yakınlığıdır. Bu kalple alakalıdır direkt. Nefsin kalple bağlantısı var mıdır? Vardır. Hani nefis meratipleri olarak ama kalbin yolu, kalbin yolu kendisine münhasırdır. Kalbin ayağı kendisine münhasırdır. Çünkü orası zahire göre değildir. O normalde zahir olarak bir kimsenin dış görüntüsü; cübbesi, takkesi, sarığı, bilmem nesi, aldığı ilim, okuması, onu bunu, okuması, yazması filan, bunların hepsi de zahirle alakalıdır. Eyvallah, inkâr etmiyoruz bunu ama kalbin yolu, bunu hiçbir zaman unutmayın, kalbin yolu kendisine münhasırdır.

Hani Allah, “Dilediğini kendine seçer” diyor ya, bu kalbiyle alakalıdır. Hani başka bir yerde de hadis-i kutsî olması lazım, “Allah sizin suretlerinize değil, siretlerinize, içinize bakar” diyor. içinize bakar dediği, senin kalbinle alakalıdır. Allah, sizin aklınıza bakar” demiyor. Nereden çıkarıyorlar bu akılperestler? Bilmem. Aynı ayeti okuyoruz, aynı hadisi okuyoruz. Çünkü kalpleri çalışmıyor yani Allah senin suretine bakmayacak, siretine bakacak. Kalbine bakacak senin. Senin kalbin önemli. Sen Beytullah’ı tavaf ediyorsun, kalbin orada değil. Allah senin kalbine bakıyor. Sen namaz kılıyorsun, namaz sende değil. Senin kalbine bakıyor. Kalp önemli. Sen hafızsın, Kur’an’ı hıfzetmişsin, Kur’an okuyorsun ama sen Kur’an’da değilsin kalben. Senin kalbine bakıyor. Bak, o senin kalbine bakıyor. Şimdi, Şeyh Efendi Allah rahmet eylesin, Kur’an-ı Kerim’i tecvitli bilmiyor, okuyamıyor. Şimdi birisi bana şerh edecek, hoca, âlim. Yani Hoca Efendi dedi, tecvitli okumuyor. Ben de döndüm, “Evet, tecvitli okumuyor ama senin ne halt olduğunu söyledi az önce.” dedim Kıpkırmızı oldu. Dedim tecvitli okumuyor ama dedim isim vermedi, sana konuştu hepsini de dedim, durdu. Sen şimdi bana sor dedim sen nerden biliyorsun diye dedim. Bu sustu. Ben de tecvitli okuyamıyorum dedim. Bu hani tecvitli okuyamamayı teşvik etmek değil, kalbi önemli o kimsenin, kalbi önemli. Sen tecvitli okuyorsun ama okuduğun gırtlağından aşağı geçmiyor. Hadisle sabit. E? ‘Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, düşünecek kalpleri, düşünecek kalpleri…’ Ya otur, binlerce yıl düşün, kalp düşünecek, kalp. Binlerce yıl bunu düşün. Düşünecek kalpleri! ‘Ancak göğüslerdeki kalpler kör olur.’ E, nereye koyacağız? Hac Suresi, ayet

46. Bütün herkes açsın okusun. Ondan sonra tefsirlerini de okusun. Kalp diyor kardeş, kalp! Akıl demiyor. Başka yerlerde akıl da diyor, akla da hitap ediyor. Evet, bu ayet-i kerime kalp diyor ya, kalbin düşünmesinden bahsediyor bize, kalbin düşünmesi. Oturun, derviş kardeşler, kendi kendinizi muhakeme edin. Kalbiniz düşünüyor mu? Evet, oturun muhakeme edin kendi kendinizi. işin sırrını söylüyorum size. Şu ayet-i kerime bütün insanlığa yeter: Defteri kapat, yürü git. Defteri kapat, yürü git. 2025. beyit:

“Kendilerini meşgul ve müstağrak gösterirler. Şimşek parıltısından

gözlerini yumarlar.”

Bu münkirler var ya, bu münafıklar, mürtedler, kâfirler, dini alaya alanlar, kalbi çalışmayanlar, aklı çalışmayanlar, gözü kör, kulağı sağır, kalbi harekete geçmemiş… Bediüzzaman Said Nursî de tasavvuf, tarikat hakikat bölümünde der ki, “Kalbi harekete geçmeyen” yani kalp hareketsiz duruyor, düşünmüyor, fikretmiyor, zikretmiyor kalp…işte bu inkârcılar hakikatten, hakikatten bilinçli olarak kaçarlar. Bilinçsiz değildir. inkârcılar, bazen böyle müslümanlar, bizim saf Müslümanlar, “Ya bunlar cahil” der. Değil canım kardeşim, bunlar bilinçli olarak gözlerini hakikate kapatıyorlar. Bunlar bilinçli olarak kulaklarını hakikate tıkıyorlar. Bunlar bilinçli olarak Kur’an ve sünnete sırtlarını dönüyorlar. Bunlar bilinçli olarak Müslümanlara düşmanlar, islam’a düşmanlar, zikir ehline düşmanlar. Bunlar bilinçsiz değil, inkârcı çünkü inkârcı, bilinçli. Allah bizi affetsin. “Ve kendilerini dünyevi uğraşlarla oyalarlar.” Git, onlar böyle dünyevi bir işleri vardır. işte, çalışmak da ibadet der, böyle küçümser seni. Seni ka’le almaz. Yani sen ondan para isteyeceksin, pul isteyeceksin, öyle bir şey bekler. Kendini büyütür böyle. Ben de, “Fabrikan kaç para” diyorum, çöküyor o zaman. Hepsini alıvereyim.” diyorum. “Kaç para hepsi?” diyorum. Kalıyor. Hatta diyorum, “Sen de içinde dahilsin, kilon kaç para?” diyorum. Böyle bakıyor, diyecek bir şey bulamıyor. Yani o kibirlenecek ya sana, o kibirlenmeden çakıyorsun ona. Kibirlenene kibirlen en iyisi. Kendini çok akıllı, çok zeki zannediyor. inkarcılar böyledir; çok bilgili gösterir kendini. Evet, halbuki inkârcılar necaset hükmündedir. inkar edenler necaset hükmündedir. Onlar, çünkü en büyük kördür; hakikati görmüyorlar.

Hakikati görmeyince, Hazreti Pir böyle çok yumuşak konuşmuş: “Eşekten farkları yoktur” demiş yani. Yok ya, eşekten daha aşağı bunlar. Eşek bir işe yarıyor, eşeklere hakaret olur. inkârcı mı, eşek mi? Eşek. Eşeği çekersin, götürürsün. inkârcı hiçbir yere götüremiyorsun ki, dinlemiyor bile seni zaten. Bunlar bide hani kendilerini çok uğraşan, çok böyle iş yapan, çok akıllı, çok zeki…Dine ayıracak zamanı yok onun! Dindarlar böyle basit, pasif, tembel, çalışmayan, kafası çalışmayan, zeki olmayan, dilenen…Ben yeni Müslüman

olduğum zamanki insanların bana bakış açısını söylüyorum size. Ben yeni bir yere gidiyorum orda da aynı bakış açısına maruz kalıyorum. Yeni bir yere sohbet açmak için uğraşıyorsun, gidiyorsun, onlar da bekliyor, acaba ne isteyecek falan diye. Dillerinin ucunda diyorlar: “Hocam, bir yemek yiyelim.” “Allah razı olsun, benim yemeğim var arabada.” diyorum. Nasıl yani? Basbayağı diyorum! Yemeğe ihtiyacımız yok, yatmaya ihtiyacımız yok, yorgana ihtiyacımız yok. Arabada yorgan, yatak da var yastık da var diyorum ben. Birisi inanamadı, kahvenin önünde geldi. “Hocam, görmek istiyorum.” dedi. Gel, gel dedim. Gör. Açtım, bak dedim bu yastık, bu battaniye, bu su dedim abdest almak için dedim. Bu yemeğim dedim. Gel beraber yiyelim yemeği. Ayıp olur hocam ya dedi. Sen burda misafirsin. Burası benim vatanım dedim ya, geçici olarak. Asıl vatanım olmasa da benim burası dedim ya, vatan bizim arz bizim vatanımız dedim. Boş ver sen dedim. Geçici vatan yalnız, asıl vatan ötede dedim. Adam iyice kafası iyi dedi, yemek de yemedi. Sonra herkese, “Uçuk bir adam, gelin dinleyin” demiş. Allah bizi affetsin.

O yüzden bunlar, inkârcıların hep işleri varmış gibi. Birini zikre davet edersin, “Abi, işim var, müsait olursam gelirim.” derler. işleri bitmez. Hep karşılaştığımız şeyler bunlar. Onların işleri bitmez, onların evde problemleri bitmez, hiçbir şeyleri bitmez onların, inkârcı çünkü. Burdaki en deruni söz şu: “Şimşek parıltısından gözlerini yumarlar. Hakikat, şimşek parıltısı gibidir.” Hani böyle şimşek bir anda her tarafı aydınlatır ya, Hazreti Pir bu ilahi tecelliyatı şimşek parıltısına benzetiyor. Çünkü o kalbe böyle vurur geçer. Bir anda kalp pırıl pırıl olur, bir anda aydınlanır insanın kalbi. Kalp aydınlanmakla kalmaz, sana lazım olan yer de aydınlanır. Sen berrak bir şekilde onu görürsün ama bu tecelliyata da hani böyle hazırsan olursun. Bunu böyle bu hani “Aman kalbime bir pırıltı gelsin, Allah Allah” öyle değil bu, bu Allah’ı gözünün gördüğü görmediği her şeyden fazla seveceksin, ona yöneleceksin. Hz. Muhammedi Mustafa’yı (s.a.v.) hazretlerini, gördüklerinden en fazla onu seveceksin. Bu benim için doğru olan şeydi. Bir başkasına bir şey diyemem. Benim şeyhim, gözümün gördüğü insanların en kıymetlisiydi, en değerlisiydi benim için, gözümün gördüğü. Eğer o kimse böyle bir sevgi yoluna girdiyse, eyvallah, zaten o yolu açılıyor onun. O zaman o şimşek gibi parıltı onun kalbine geliyor. Evet ve o normalde münkirler de inkârcılar da bu parıltıya gözlerini yumarlar. Bir şey normalde hani bir kimse birden böyle bir flaş patlar, flaş patlayınca insanlar, ritmik, parlaklığı karşı gözünü yumar, göz kendini korumaya aldı. Hakikat de böyledir. O kimsenin kalbine hızla vurur. Ama o esnada sen gözünü yummazsın ona. O bir anda kalbe vurur geçer. Öyle bir vurur ki şaşkınlıktan kendine gelemezsin. Hayretten daha doğrusu, şaşkınlık demeyeyim. Hayretten kendine gelemezsin.

Ben senin Rabbinim der, biter mesele. Sen kendine gelemezsin, günlerce. O ses kulağından değil senin içinden çıkmaz hiç. Ya bırak! Geri kalanı martaval gelir sana. O ses seni hayretten hayrete geçirir, sarhoş eder seni. Kendinden geçirir, kendinden geçirir. Şimşek gibi parlaması odur. Sana bir şey lazımdır, vurur geçer o sana, şimşek gibi vurur. Hiç ummadığın, beklemediğin anda gelir, ummadığın anda hızla gider. Arkasından baka kalırsın. Arkasından baka kalırsın, beklersin artık her seher vakti, ne zaman vuracak diye. Bu işin çilesi odur.

“Göz yumarlar ama onların bulundukları makamdaki göz değildir

ki. Göz odur ki bir sığınak görsün.”

O münkirler hakikate gözlerini yumarlar. Gözlerini yumarlar ama onların bulundukları makamdaki göz, göz değildir. Yani esfeli safilindesin. Senin gözün göz değil. Göz odur ki sığınak görsün, göz odur ki kime sığınacağını, kime yöneleceğini görsün. E kime sığınacağını kime yöneleceğini bilmiyorsa, o zaman o göz zahiri bir göz. Kedide de var. O göz zahiri bir göz, çok afedersiniz bütün mahlukatta var. Sinekte de var sivrisinekte de var, arıda da var, denizdeki balıkta da var o gözden. Kendi kendine “Bende göz var.” diye böbürlenme. Ufacık böcekte de o göz var. Hatta göze ihtiyacı olmayan hayvan, haşat da var, gözü yok, o da görüyor. Gözü yok, gözü yok!

Bazen anlatıyorum ya, iflas etmişim, gece televizyon izliyorum, belgesel. Zikrullahtan, dersten gelmişim, iflas etmişim ya, elimde tesbih, “Lâ ilâhe illallah” Belgeselde ne var? Okyanusun dibinde yaşayan bir köpekbalığı var. Göz yeri var, gözler kapalı, göz yok, kulaklar sağır, duymuyor da. Okyanusun dibinde yaşıyor, köpekbalığı cinsi. izliyorum ben de sabaha karşı, saat dört. Bir milyon dolar borç var, dedikodu diz boyu. Dedikodu diz boyu, dünyayı on sefer dolaşır dedikodu. Neden iflas ettin diye soran yok, “iflas etti.” diyorlar. Hatta kimisi geliyor bana, “Abi ya, söyle ya, malı nereye kaçırdın?” diyor. “Öteye kaçırdım” dedim, öbür tarafa. Hani böyle samimi bir şekilde geliyor, diyor ki “Bu malı nereye kaçırdın?” iyi, neyse, bir balık, okyanusun dibinde yaşıyor böyle, geliyor bir tane kocaman balık, kapıyor ağzına, ağzında bir dolaştırıyor, hoşuna gitmiyorsa kenardan hop atıyor balığı. Ya oturdum dedim ya okyanusun dibinde, gözü görmüyor, kulağı sağır, göz görmüyor, kulağı sağır, onun ağzına geliyor balık dedim. Balık ağzına geliyor, bir de beğenmiyor dedim. Bir de beğenmiyor! Dudağının kenarından atıyor dedim! Ya Mustafa Özbağ, balık kadar da mı kıymetin yok lan dedim. Kalk! Ben şimdi kalk lan dedim, yürü. Ne dedim, kendin kendine düşünüyorsun? Okyanusun dibinde, gözü görmeyen, kulağı duymayan balığı dedim besleyen Rabbim, lan seni mi beslemeyecek dedim, bozma moralini, yürü dedim, bak işine. Borç da ödenir harç da ödenir. Ertesi gün yeniden doğdum

ben hiç uyumadım o gece. Sabahleyin erkenden kalktım, enerjikim böyle. Yürüdüm dosdoğru Seyit Taş’ın yanına. Ne yapıyorsak yapıyoruz Seyit Taş, dedim, ticarete dönüyorum hızla. Bu durdu. Ne olacaksa olsun, ne alacaksak alacağız, ne satacaksak satacağız, dedim. Hayat devam ediyor, dedim. O da şaşırdı. Evet, bu normalde, yani gözü görmüyor ya, balık, bildiğin balık, gözsüze veriyor, kulaksıza veriyor. Sen insansın, halifesin, eşrefi mahlukatsın, sana mı vermeyecek? Eşref-i mahlukatsın seni kendine halife yaratmış, ne endişe ediyorsun? Ne korkuyorsun? Ne üzülüyorsun? Yürü, o seninle.

Bu inkârcılar, Allah’ın ayetlerini inkâr ederler, kudretini inkâr ederler. Bu inkârcılar yeryüzünde, onlardan önce gelmiş, helak olmuş kavimleri görmezler. Cenâb-ı Hak, kimisini sesle helak etmiş, kimisini rüzgarla helak etmiş, kimisini yerin dibine batırmış, kimisini bir ateş gelmiş, yalamış, depremle helak etmiş. Helak etmiş de etmiş. Bakın, bilmem kaç bin yıllık şimdi Urfa’dan ne o, arkeolojik şeyler yapıyorlar da bir söylenti çıktı, değil mi? ingilizler demişler ki, işte Göbeklitepe’deki kazıları durduracaksınız diye. Dedikleri söylenti. Onlar da durdurmuşlar. Neden? Yani yeniden insanlık tarihi yazmak lazım. Yani, yok işte bir tane hücre denizden çıktı. Denizden çıkınca karaya, karada emeklemeye başladı. Ondan sonra maymun haline geldi, gorilden maymun oldu, maymundan insan oldu…Çürüdü zaten bu Darwin’in teorisiydi. Bildiğiniz teori. Teori demek kanıtlanmamış hayal, bildiğiniz hayal. Biz bunu kanıtlanmış bir ilim olarak hâlâ da çocuklara…Çocuklar var mı, ortaokulda, lisede? Okunuyor mu Darwin teorisi? Ortaokulda, lisede okunuyor mu Darwin teorisi? Maymundan geldik diyorlar daha yani! iyi. Ben artık onlarla alay ediyorum. Cenâb-ı Hak bir kavmi maymun haline getirdi ya, bunların soyu ordan geliyor herhalde.

Maymundan geldiğini iddia ediyorlar ya. Halbuki o maymuna çevrildi onlar. Bazı rivayetlerde üç gün, bazı rivayetlerde kırk gün maymun halinde yaşadılar. Ondan sonra hepsi birden öldü onların. Hepsi birden öldü, kalıntısı kalmadı. Öldüler, ibreti âlem için cenazelerine, cesetlerine kimse dokunmadı onların, o beldeyi terk ettiler. Yahudi’dir onlar, bildiğiniz Yahudi. Maymundan geldiğimizi söyleyen kim? Darwin kim? Yahudi. Neden bunu söylüyor? Çünkü bir Yahudi kavmi, onlar kavim kavim ya bir Yahudi kavmi maymuna çevrilip helak oldu. Aslında o kavim, kayıp kavim. Şimdi o kayıp kavimi arıyor onlar. Bir kavim bulacaklar, ‘işte bizim kayıp kavmimiz bu,’ diyecekler ama değil. O kayıp kavim, maymuna çevrilen kavim. O maymuna çevrildi o. Şimdi onun maymuna çevrildiğini onlar biliyorlar. Bütün insanlığa ne diyorlar? ‘Siz maymundan geldiniz,’ diyorlar. O maymundan çevrilmenin intikamını almaya çalışıyorlar. Aldılar. Bütün insanlık da diyor ki ‘Evet, biz maymundan geldik, atalarımız maymun.’ E bizim de zaten adı

milli olarak başlayıp gayri milli olan eğitim sistemimiz de aldı, getirdi onu, bizim eğitim sistemimizin içine kattı. Biz çocuklara diyoruz ki biz Adem ve Havva’dan geldik. Allah, Adem ve Havva’yı yarattı, ondan da insanları yarattı. Bizi yaratan Allah, biz önceden maymun değildik, hayvan değildik, önceden balık değildik, kuş değildik. Ya? Cenab-ı Hak, ahsen-i takvim üzerine bizi insan olarak yarattı. Çocuğumuz okula gidiyor, okuldaki öğretmen diyor ki: ‘Hayır, Darwin teorisine göre biz maymundan geldik.’ Hatta birkaç tane de Mason islam âlimi var bu konuda, Mason ama onlar da diyorlar ki, ‘Yani böyle evrimleşme normaldir, bunu anormal görmemek lazım. Onu da yaratan Allah’tır, böyle de evrimleşmiştir,’ diyorlar. Tabii bunu da bizim içimize sokuyorlar. Çünkü bizim içimizde Mason olan, ta Osmanlı’dan itibaren Mason olan hocalar var yani âlimler var. Şeyhülislam bile var, Mason olan şeyhler var. Mason olan âlimler var, Mason olan devlet adamları var. Paşalar var, Osmanlıyı söylüyorum. Sebataist Paşalar var Osmanlı’da, Mason Paşalar var. Ermeni dönmesi Paşalar var Osmanlı’da. Ermeni, Ermeniliğini saklıyor. Rum Paşalar var, Rumluğunu saklıyor. Aslında paşa da değil bazıları. Bazıları askeri talebe değil, askeri bir eğitim almamış ama sonradan paşalık yapmış, hatta başbakanlık yapmış. Osmanlı’da masonlar var.

Mesela siz uluslararası kitaplardan kimler Mason Türkiye’de okumamışsınızdır, incelememişsinizdir. Bende bir de ingilizce mingilizce yok, bir de böyle benim dilden ben zayıfım. Türkçeyi bile zor konuşuyorum ama yani teknoloji var ya şimdi. Böyle bir sayfayı alıyorsun, öbür tarafa ekliyorsun, sana Türkçeye çeviriyor onu. Evet ya, saklayamıyorsun artık. Ama mesela ingilizler arşivlerini hâlâ daha açmıyorlar. Her otuz yılda bir arşivlerini açıyorlar, Türkiye ile alakalı arşivler açılmıyor. Yüzelli değil, ikiyüz yıldan beri Türkiye ile alakalı, Osmanlı ile alakalı ingiliz arşivleri açık değil. Yani siz ingiliz arşivlerine gidip mesela örneğin Amerika ile alakalı arşivleri, Almanya ile alakalı bilgileri alabilirsiniz. ingiliz istihbaratı ne yapmış, ne etmiş, neler konuşmuşlar, tabii. Ama Osmanlı ve Türkiye ile alakalı hiçbir şey öğrenemiyorsunuz. Ya merak edip şu ingiltere ne yapmış Türkiye ile alakalı? Bunu öğrenemiyorsunuz. Enteresan bir şey değil mi? Bütün dünyaya sen arşivlerini aç, Türkiye ile alakalı arşivleri açma veya siz Büyük Millet Meclisi’nin normalde mesela tutanaklarını okuyamıyorsunuz. Meclis tutanaklarını okuyamıyorsunuz. Hiç kimse okuyamıyor. ilk meclis tutanakları kapalı. Orda milletvekilleri ne konuştular, ne tartıştılar, öğrenemiyorsunuz. Ne o, ‘Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir!’ Otur oturduğun yere! Değil işte. Hani, milletinse açın hadi? Açamıyorsunuz! Veya hani birilerinin hatıraları var, basılmıyor. Basılmıyor! Yani Atatürk’ün eşinin hatıraları var. Sonradan ayrılmışlar ama hatıraları var, basılmıyor. Mesela işte

neden boşandığını yazıyormuş oraya. Ne gördü de boşandı, yazmış mesela işte. Hatta yeğeni falan birisi onu açmış, bakmış, okumuş. ‘Bunu yayınlarsanız,’ demiş, ‘Türkiye Cumhuriyeti devletini sorgulamaya açarsınız,’ demiş. Artık nedir, ne değildir, bildiğimiz yok. Kimse de bunları soramıyor.

Bizim seçtiğimiz milletvekilleri de zaten kaldır elini kaldırıyor, indir elini indiriyor, yarım kaldır, yarım kaldırıyor, bütün kaldır, bütün kaldırıyor. Öyle halkın seçtiği millet meclisi, yalan! Siz seçmiyorsunuz zaten. Siz seçilmişleri seçiyorsunuz. Bunlar daha zeki ya sizden, daha akıllı onlar, sizden daha bilinçli, daha fazla kafaları çalışıyor. Siz, ‘Bunları bunları, bunları milletvekili seçeceksiniz,’ diyorlar, siz de elinizi kaldırıyorsunuz, vuruyorsunuz mühürü, onların seçtiklerini seçiyorsunuz. Onların seçtiklerini seçiyorsunuz! Bütün dünya öyle. Demokrasi denilen aldatmaca, yutturmaca, kandırmaca, her tarafı yalan, her tarafı yamalı bohça dediğiniz demokrasi, aslı astarı olmayan, kökü gömeci olmayan, bakın, kökü gömeci olmayan, hani kökü Yunan felsefesinde diyorlar ya, o da değil, kökü orada da değil! Kökü şeytan, kökü Deccal! Siz de demokrasiyi çok iyi bir şey, methettiler, size öyle öğrettiler ya. Her laflarının başı nedir? Demokratik hukuk! Hangi hukuk? Adamın 26 tane hırsızlıktan sabıkası var, meydanda dolaşıyor. Bu hukuk mu? Adamın üç dört tane kadına tacizden mahkemesi var, yirmi tane ayriyeten dosyası var, adam aramızda dolaşıyor. Hukuk dediğiniz bu mu? Hukuk denilen buysa bu…Sonra adam gidiyor, bir tane daha kadın taciz ediyor, onu da serbest bırakıyor. Üç tane kadın taciz etmiş, serbest kalmış, dördüncüyü de taciz ediyor, gene serbest bırakıyor! Ama biz hukuk devletiyiz! Ne olacak? Hukuku gider iran’ın Mussolini’sinden alırsan böyle oluyor. Biz komple faşizme karşıyız, öyle değil mi? Kahrolsun faşizm, değil mi? Solcular öğretmişti bunu bize. Bizi de faşist görüyorlardı. Faşistsiniz siz. iyi, biz de onları ne görüyorduk? Komünistsiniz siz. Ulan faşisti de birmiş, komünisti de birmiş! Komünist bağırıyor, “Kahrolsun faşizm” diyor. Hukuk faşist! Mussolininin. Desen ki Musolini kim? Faşist. Kahrolsun faşizm! E aldığın hukuk onun. Desen ki hukuk senin faşizmden alınma, Kemalistler ayağa kalkar, “Nasıl böyle söylersin?” diye. E, hakikati bu! Kimse hakikati görmek istemez.

O yüzden bu inkârcıların inadî bir inkârları vardır. Küfri inadî! O küfri inatlar küfri inadîlerinden vazgeçmezler. Evet, o yüzden körlükleri maddi değildir, manevi, yani kalbi körlükleri vardır. Siz bütün körlükleri hasbelkader tedavi edebilirsiniz. işte şekerden dolayı gözlerde arıza var. E, gidiyorsun bir gözlük alıyorsun. Hadi, bakıyorsun gene bulanmaya başladı, bir daha gidiyorsun, senin gözlük numaranı değiştiriyor. Biraz daha giderse ameliyat edecek, arkadaki diyecek ki “Çatlaklar çoğalmış Mustafa Bey.”

Evet, o çatlakları lazerle ameliyat etmemiz lazım. “Tamam” diyeceksin, lazerle ameliyat edecek. Bu zahiri körlüğü bir şekilde halledebiliyorsun veyahut da Yunus aleyhisselamı balık karnından kenara çıkarınca böyle bir deniz kenarında, çocuklar orada oynuyorlarmış, top oynuyorlar, öyle bir oyun oynuyorlar işte. Yani Yunus aleyhisselam bakmış, o çocuk orda mahsun mahsun duruyor. Üzülmüş ona, ellerini açmış demiş: “Ya Rabbi, senin hikmetinden sual olunmaz ama bütün çocuklar pür neşe burda oynarken bu çocuğun gözleri âmâ…Onun demiş gözlerini açsan da bu da demiş çocuklarla oynasa… Cenab-ı Hak hikmet, ona, peygamberine gösterecek ya o çocuğun gözlerini anında açmış. Çocuğun gözü açılır açılmaz Yunus aleyhisselamı görüyor. Önünde yaprak, ardında yaprak, çıplak…Oradan bir tane yaprak koparmış. Bir rivayette, hani böyle askıda büyük yapraklı kabaklar var, ondan, yaprak…Çünkü içerde elbise erimiş balığın karnında. Çocuk onu görünce, “Aha, şeytan burada!” demiş. Kaldırmış elini, elinde bir tane taş…”Şeytan burda!” diye bağırınca Yunus Aleyhisselam, “Ya Rabbi, ben küstahlık ettim, tövbe ettim,” demiş. “Ben küstahlık ettim, tövbe ettim.” Çocuk atacak ya dönerken çocuk, çocuklar bir bakmışlar ki hiç kimse yok orada. Çocuğa demişler: “Ya sen âmâsın zaten, gözün görmüyor, şeytanı nerden göreceksin?” demişler. Hani kale almamışlar onu. Şimdi, bir kimsenin normal vücut gözü kör olunca açmak kolay. Ne yaptı isa aleyhisselam kör olanlara? Sıvazlıyordu böyle. Allahu âlem böyle parmağına tükürüğü sürüyordu, gözüne sürme gibi tükürüğünü sürüyordu, okuyordu ona, gözü açılıyordu. Hatta havarileri de yapıyordu. Havariler de gözü görmeyenlere okuyorlardı, tükürüklüyorlardı, gözleri açılıyordu.

Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, daha ilerisini yaptı. Sahabenin birisinin gözü çıktı, savaşta ok isabet etti. “Gözüm, Ya Resulallah,” dedi, gözü elinde geldi sahabe, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri oku çıkardı, gözünden, gözü “Bismillahirrahmanirrahim,” dedi, yerine koydu, tükürüverdi. Şimdi inkârcılar bunu da inkâr edecek, etsinler onlar da. Ne yapayım yani, geri zekalı! Siz cahilleri görünce yüz çevirin, demiş. Yüz çeviriyoruz. inkârcı demek cahil demek…Hatta sahabe diyor ki: “Öbür gözüm görmez oldu ama Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretlerinin o tükürüklediği, sıvazladığı gözünü, yerine oturtturduğu çıkmış göz. Öyle gözünü yerine oturtturdu derken, öyle değil, gözü çıkmıştı, elinde geldi sahabe, göz elinde geldi! Hadisin metninde öyle yazıyor. Bazı yerlerde işte altına demişler ki gözünden yaralanmıştı, yapma! Akılperestleri sen Müslüman edeceğim diye uğraşma, akılperest o. O mucizeye inanmayacak, inkârcı, münkir…Bırak, bozma! Mucize bu! Peygamberimle ben gurur duyuyorum. Peygamberimle ben kıvanç duyuyorum. Böyle bir

peygambere ümmet olduğum için mutluluk duyuyorum. Evet, gözü elinde geldi sahabe, sıvazladı, yerleştirdi yerine. Yani normal gözün açılması değil. Hatta birisi daha geldiydi ya, gözleri görmüyordu. Ne dedi ona? “Gel,” dedi, “dua et gözlerinin açılması için.” Nasıl dua etti? “Ya Rabbi, ben Allah’a iman ettim. Senin Allah olduğuna iman ettim. Peygamberinin peygamberliğine de iman ettim.” Dua, dua! Vesile etti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini, sahabe…Peygamber öğretiyor bunu. Gözleri açıldı sahabenin. Hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’i vesile etti. Vesile, hadisle ayetle sabit ama ooo! inkârcılar ayağa kalkıyor, “vesile yok” diye. Var kardeş, sen Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem i vesile et, sen büyükleri de vesile edebilirsin. Hani Bediüzzaman Said Nursi hazretleri diyor ya, “Benim bir şeyim kaybolsa,” diyor, “ben diyor Abdülkadir Geylani Hazretlerini vesile ederim, kaybımı bulurum,” diyor. Şeyh Efendi öğretmişti bana: “Oğlum, 11 ihlas, bir Fatiha okuyacaksın, Geylani Hazretlerinin ruhaniyetine bağışlayacaksın, kalbin bulunur,” dedi.

Cevdet hatırlayacak şimdi, bir tane hani bende wolsvagen vardı da onun anahtarını kaybetdiydim ya, değil mi? Ne diyorsunuz ona siz? Şifre. Şifreli bir bizonu vardı, çip mi diyorsunuz ona, kaybettim ben bunu. Arabanın lastiğini kendim değiştirdim, değiştirince onu kaybettim. Aradım, aradım, aradım, dağ taş dolaşıyoruz ya o ara, hangi dağın yamacında kaldığımız belli değil. Defalarca gittim, aradım, yok. En sonunda aklıma geldi, oraya gittim tekrar, onbir ihlas bir Fatiha, Geylani Hazretlerinin ruhaniyetine bağışladım. Dedim: “Ya Rabbi, dostunun yüzü suyu hürmetine, benim şu kaybımı buldur, yoksa Almanya’dan gelecek, bilmem kaç ayda.” indim arabadan, böyle bakıyorum. Allah Allah, bagajın arkasına bir şey parlayıp duruyor, yerde pırıl pırıl parlıyor, bir de gözümü alıyor böyle benim, şimşek gibi. Ordan Cevdet’i aradım, hani var ya, “evroke evroke” diye. Dedim, buldum, daha doğrusu bulundu. Cevdet Usta, dedim, Allah’ın izniyle böyle böyle oldu. Dedim: “E biraz evliyalık yapayım hani kendi kendime böyle. Hani geçen gün de bir şey arıyorum, harıl harıl arıyorum, boş kaldıkça arıyorum. Aramadık, taramadık yer kalmadı. Dün. Ya dedim neden aklına gelmedi dedim ya, on bir ihlas, bir Fatiha… Oturdum, 11 ihlas, bir Fatiha dedim. Ya Rabbi, Geylani Hazretlerini sana vesile ettim, yüzü suyu hürmetine, dedim, şu kaybım bulunsun. Geylani Hazretlerine dedim, “Himmet ya Geylani!” Ya 118 sefer aradığın yerde bulunmadı da o zaman mı bulunuyor? Açtım, tebessüm ediyor aradığım şey. Ya da ben öyle görüyorum. Dedim yok, burdan dedim döne döne heykelden aşağı doğru gideceğim. Ya şimdi bunu birisine anlat, ‘ha sizde böyle menkıbe çok’, çok aslanım, lan çok. Bizim işimiz böyle

gidiyor. Sen inkâr et dur, ben anlatacağım. Sen inanırsın, inanmazsın, beni ilgilendirmiyor. Nasıl? Bas bayağı!

Biz kırmızı ışıkta üç yüz kilometre giden insanız. Kırmızı, lamba kırmızıda, para yok, pul yok, hiçbir şey yok, bir kuruş yok, kırmızıya geldi, dayandı. Bildiniz kırmızıya dayandı. Bunu belki de ilk defa anlatıyorum. Yolda giderken onbir ihlas bir Fatiha, komple makamlara bağışladım. Halim sana, size dedim ya Rabbi, halim sana vakıf, para vardı da mı dedim almadık. Daha ilerisini söyleyeyim, sen verdin de mi harcamadım dedim. Sen verdin de dedim ben cimrilik mi yaptım, kenarda mı beklettim dedim. Aha dedim, yok kalmadı işte. Nerde tırak orda bırak. Vallaha da billah da tillaha da arabayı da bırakırım kendimi de bırakırım ne yapıyorsan yap dedim. Deli Mustafa’nın tekiyim ben dedim. Üç yüz 300 kilometre geldim öyle, bakmadım bile kırmızı ışığa. Ordaki kırmızıda bakmadım hiç. Dedim bakarsam gözüm aksın dedim, bakarsam gözüm aksın dedim, bakmadan geldim. Allah’ın yardımı. Allah Allah! Yani Cenab-ı Hak dilerse dilediği gibi yardım eder, taşın göbeğinden su çıkarır sana. Sana özel yağmur yağdırır, sana özel yağdırır! Sana özel yağdırır, sen dersin ki bir de kendi kendini sınayacaksın ya, ya Rabbi bu doğruysa, ya bir yağmur yağsa inanacak insan ya böyle. Öyle bir şey görüyor ya insan! Şakır şakır şakır şakır…Ya Rabbi tövbe ettim! Çektim arabayı kenara. Dedim ya Rabbi tövbe ettim, bir daha böyle küstahlık yapmayacağım. insanoğlu böyle der, yine yapar. Kımıl kımıl kımıldıyor bizde, durmuyor durduğu yerde.

O yüzden münkirler, inkârcılar bu şimşek gibi çakan hikmeti inkâr ederler, ona göz yumarlar. Evliyanın, velilerin üzerindeki kerametleri de inkâr ederler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ve diğer peygamberlerin üzerindeki mucizeleri de inkâr ederler. Bizim derviş kardeşlerimiz dahi artık keramete böyle şüphe gözüyle bakıyor, kendisinin üzerinde tecelli ederken bile şüphe ediyor. Neden? Bu inkârcıların etkisinde kalıyor. Ya konuşamıyoruz biz! Bir evliya menkıbesini, bir evliyanın kerametini konuşamıyoruz, inkârcıların saldırısından korkuyoruz biz. “Ulan şimdi bunlar laf söylerlerse”, ulan onlar laf söyler,” yirmi yıldan beri şu oturduğum koltuğa laf söylüyorlar. Koltuk da Allah koltuk! Gel diyorum, sen otur koltuğa. Bak şu çok lüks bir koltukmuş, haberiniz olsun! Cafer, kaç yıllık bu koltuk? Onbeş yıllık koltuk, çok lüks. Satılığa çıkaracağım nerdeyse, açık arttırmayla. Birisi dedi kaç para, alacak mısın dedim. Benim değil, hediye ettiler ama dedim satabiliriz de dedim. Bizim şeyler yaptılar ya, Adanalılar, cafcaflı koltuk, yaldızlı, perşembe günleri oturduğum, onu açık arttırmaya çıkaracağım zaten, gelin diyeceğim ya, açık artırmada bu koltuk, çok meraklısınız. Tabi ya! En yüksek parayı verene satacağım bunu diyeceğim

ama bizim Adanalıların hediyesi. Bunlar koltuğa bakıyorlar, “Hangi koltuğa oturdu?” Bakın, bugün krem koltuk. Bu çok lüks bir koltuk, herkes buna oturamaz! Oturmak için mangal gibi yürek lazım, kesesi de dolu lazım. Öyle kesesi boş insan da oturamaz buraya, mangal gibi yüreği olmayan da oturamaz! Eleştiriye, namusuna, şerefine, haysiyetine, her şeyine laf söylenecek buraya oturduğun zaman. Hazırsa birisi, gelsin hemen koltuğu devredeyim ona. Tabi, her şeyin bir bedeli var. Bedelsiz bir şey yok. Allah bizi affetsin.

O yüzden bu inkârcılar, Allah’ın rahmetine, ilmine, bereketine, lütfuna, imana, islam’a gönüllerini açıp oraya sığınacaklarına inkâra gidiyorlar. Münkirlik yapıyorlar, kâfirlik yapıyorlar, mürtedlik yapıyorlar. Allah’a sığınacaklarına gidip tağuta sığınıyorlar. Allah’a sığınacaklarına gidip deccala sığınıyorlar. Allah’ın yolundan gideceklerine deccalın yolundan gidiyorlar. Hazreti Muhammedi Mustafa’ya(s.a.v.) uyacaklarına inkâra gidiyorlar, kendilerine uyacak bir heykel buluyorlar. Bir heykele uyuyor o kimse de. Evet, gidiyor, heykelin önünde secde ediyor, heykelin önünde duruyor, dua ediyor. Hatta bunlar daha ileri götürüyorlar, çocukları da götürüyorlar, heykellerin önünde secde ettiriyorlar. Neden? E, onun da inancı o, Allah’a sığınmıyor yani.

Hani gidiyor, heykelin önüne. Ondan sonra muzdur, ondan sonra elmadır, portakaldır koyuyor, ertesi gün gidiyor yiyor. “Bu ne oldu?” diyor, “O bana hediye etti bunu,” diyor. Dedi ki bana, “Hocam, inancımız bu.” Dedi, “E, düşünmüyor musunuz?” dedim, “Bu bizim getirdiğimiz meyveleri beğenmemiş diye” dedim, öyle baktı şimdi bana. “Demek ki,” dedim, “haram yediğiniz, içtiğiniz, aldınız, götürdünüz o Budacığın önüne koydunuz onu,” dedim. “O da dedi ki,” dedim ben, “ha seni şerefsiz seni, haramdan kazandın, getirdin, Buda’ya yediriyorsun ha, al sen kendin ye dedin” dedim ben. “Ya hocam, şimdi nerden konuştun sen böyle ya,” dedi. “E, sen nereden biliyorsun?” dedim ben. Bana hediye etti diyorsun, haram diye dedim yemiyor dedim. Ben de böyle dedim onu analiz ediyorum dedim. Bu bakıyor gözümün içine içine. “Ya kimse böyle düşünmüyor” dedi. Kimse düşünmüyor çünkü dedim ben, kafa çalışmıyor dedim, zeki değil, görmüyor dedim. Yemin ediyorum hepinizin kazandığı dedim haram ki yemiyor dedim Buda. Böyle durdu. Ben Gitsem benim önümde eğilir o dedim, hoş geldin der dedim. Nasıl dedi. Basbayağı dedim, bütün Budistler Müslüman olur. “Götüreyim hocam seni” dedi. Kaç dolar, dedim. işte onbeş bin dolar dedi. Onbeş bin dolara dedim kaç tane fakir fukara doyar biliyor musun sen, dedim. Buda’ya dedim muz bırakmak için oraya kadar gideceğine bir fukarayı doyur dedim ya, bir fukarayı doyur. Gidiyor, bir heykel, herhangi bir heykel, bu illa ki Buda olması şart değil. Gidiyor, heykelin önüne çiçek koyuyor. Ne

yapacak heykel, taş, ne yapacak çiçeği, koklayacak mı? Koklamıştır, diyorum ben. “Nasıl?” diyor. Basbayağı! Kokladı, beğenmedi, durdu orda, çürüdü, ertesi gün kaldırdınız. Koklasaydı boynunu asardı, ne güzel kokuyor diye. Bak, getirmiş çiçek, burda, attık mı? Hayır, burada duruyor çiçek. Ben yiyemem, evet yiyemem ama koklanır mı? Evet, koklanır. Kim getirdiyse teşekkür ediyoruz. Allah gönlünü çiçek bahçesi yapsın, inşallah.

Şimdi onlar da inkârcıların da kendilerine göre ayrı bir inancı var, ona inanıyor adam. Diyemezsin ki “Sen neden ata, puta tapıyorsun? Neden balığa tapıyorsun?” Öbürkü de burçlara tapınıyor, ben hocam bunlara inanıyorum diyor. Küfre düştüm mü diyor. Bak, sen “bunlara inanıyorum” dediğin anda küfre düşersin. Allah’a iman edeceksin diyorum. Böyle bakıyor benim gözümün içine. Şimdi yeni moda ya, tabi, balık yaya girdi, şunlar olacak. Bir de inanıyor insanlar buna, iyi mi, buna inanıyor! Benim telefonum da uluslararası ya, Amerika’dan bile yazıyorlar, “Balık yaya girmiş, böyle böyle böyle şeyler olacakmış hocam, ben Amerika’dan yazıyorum”, mübarek insan, iki tane ayet oku ya. Ben de cevap yazdım, evet, balık dedim, yaya girdi. Balık yaya girdiğinden beri, dedim, yayın kafası bozuldu, atacak ok ararken dedim, balık geldi. “Ya hocam, dalga geçiyorsun.” Ne dalga geçeceğim, dedim ya, Allah Allah! “Burç yok mu?” iyi, burç varsa dedim ona mı iman edeceğiz? Bu insanlık bu halde şimdi, inkâr ediyor, inkâr edince de gözleri kapanıyor bunların. Kalpleri zaten kapalı, inkâr ettiklerinden dolayı kalbi akılları çalışmıyor. Kalbi düşünceleri yok, yok bildiğiniz kalbî körler, inkâr etmiş. Bizim bazı Müslümanlar da ya Cenab-ı Hak diyor ki “Kalbi mühürlüdür bu inkârcıların.” Bizimkiler de açacağız diye uğraşıyor. Kardeş, açmak için sende anahtar yok. Anahtar Allah’ta. Sen yorma kendini, anahtar sende değil ki! Anahtarı peygamberine vermemiş, değil sana verecek. Peygamberinde olsaydı anahtar, amcasınınkini açacaktı. Anahtar sende değil. Sen tebliğ etmekle mükellefsin, tebliğ et. Senin görevin bu, tebliğ et. inkâr ediyormuş, umrumda değil. Cehennem neyle dolacak? Bana diyor, “üzülmüyor musun?” Ne üzüleyim kardeşim, dedim ya, Allah Allah! Öncedendi o dedim, o Mustafa Özbağ gitti, yeni Mustafa Özbağ geldi. Her gün eskisi gidiyor, yenisi geliyor. Ben dedim, alışamıyorum yenisine dedim. Nereden başkası alışacak? Nasıl? Basbayağı. Vallahi her gün esen rüzgâra göre Mustafa Özbağ değişiyor, dedim. O yüzden dedim yani o öncedendi o dedim. Şimdi öyle değil. Şimdi trendler değişti Mustafa Özbağ’da dedim “Anahtar bende mi?” Değil. Kardeş, sen Allahlığa soyunma. Haddini bil. Sen tebliğ et, ben tebliğ ediyorum şimdi.

inkârcılar kızacakmış! Umrumda değil. Daha da ağır konuşacaklarmış, umrumda değil. Ben doğruyu tebliğ ettiğime inanıyorum. Dileyen kabul

edecek, dileyen kabul etmeyecek. Allah muhafaza eylesin. Çünkü bir kimsenin hakikati görebilmesi için burası çok önemli, bir kimsenin hakikati görebilmesi için onun kalbinin ilahî nura açık olması lazım. Onun kalbi ilahi nura, ilahi nura açık olacak ki senin tebliğin onda yer etsin. O ilahi nuru açacak olan da Allah, başka kimse değil. Peygamber değil, açacak olan Allah’ın dostu, velisi, evliyası değil; Allah açacak. E, Allah açtıysa da onu kapatacak birisi yok. Sen ister kabul et, ister kabul etme; Cenabı Hak onun kalbini imana, islam’a, ihsana açtıysa onun kalbindeki nuru çoğalttıysa açtıysa önünü, onun kalbi nurlandıysa, onun kalbine ilahi hakikatler ilham ediliyorsa, onun kalbine eğrisi doğrusu geliyorsa, sen kimsin be ahmak onu kapatacak? Sen ancak inkârcılık edersin, reddedersin; Allah da senin kalbini mühürler, gönderir cehenneme, bana ne! E, biz Allah Resulü tebliğ ediyor, ayet-i kerimede diyor ki: “Allah’ın Resulü size hayat verecek. Bir şeye çağırdığında ona icabet edin.” Sen Peygambere sallallahu aleyhi ve sellem e icabet etmiyorsun kardeş, ayet-i kerimeyi inkâr ediyorsun. Sen Peygambere Sallallahu aleyhi ve sellem e icabet et! Oysa Cenabı Hak dedi ki: “Allah’ın Resulü size hayat verecek bir şeye davet ettiğinde onu kabul et.” E, sen onu kabul etmiyorsun. Onu kabul etmeyince Allah seninle kalbinin arasına giriyor. Dikkat edin, sen ayrısın, kalbin ayrı. Burayı es geçiyor bütün herkes; profesörü, âlimi, dervişi, sufisi, şeyhi… Seni peygamber sana hayat verecek bir şeye davet ediyor, sana hayat verecek! Sen ona uymayınca, ayet-i kerimeyi iyi dinleyin, Allah o kişiyle kalbi arasına girer. Kalp ayrıldı senden çünkü kalp Allah’ındır, sen onu kendinin zannediyorsun. Orası onundur çünkü. Ne yaptı? Oradaki nurunu örttü, cevherini boş yere saçmıyor, örttü orayı. Örttü! Sen çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hayat verecek davetine icabet etmedin.

Ben senin neyine hürmet edeyim necaset adam! Ben senin neyine hürmet edeyim, inkârcı, münkir! Sen necasetten başka bir şey değilsin, sen necaset çuvalısın. Senin kalbin mühürlenmiş. Sen sana hayat verecek olan Peygamberin vahyine tabi değilsin. Peygamber sana vahiyle konuşuyor çünkü. Yani Allah’ın vahyine tabi değilsin. O Peygamber ki heva ve hevesinden bir şey konuşmadı, o Allah’ın emrini söyledi. Cenab-ı Hakkın emrini. Onun da kalbi Allah’a aitti. Onun da kalbi Allah’a aitti. Senin de kalbin Allah’a ait, benim de kalbim Allah’a ait. Kalpler onun elinde, kalpler Allah’ın iki parmağının arasındadır. Kalpler mümin, münafık, kâfir, inkârcı, münkir, Hristiyan, Yahudi, Müslüman…ayırmadı. Kalpler Allah’ın elindedir. Sen Kur’an’a ve sünnete tabi olacaksın. Kur’an ve sünnete riayet edeceksin, ona iman edeceksin ve o yolda yürüyeceksin. Sana Allah’ın Resulü hayat verecek bir nasihatte, bir tavsiyede bulunduğunda sen ona sırtını dönmeyeceksin.

Sırtını dönersen seninle kalbinin arasına Allah girer. Yani kalp onun. Allah muhafaza eylesin! Sonunda da sen onun huzurunda toplanırsın. Bunu herkes mahşer olarak görür, değil mi? Değil. Sen huzurdasın. Sen huzurdasın, senin kalbini mühürlemek için mahşeri beklemiyor o. Sen sırtını döndün. Tövbe et kardeş! Tövbe etmedin, mührü yedin? Sen kime sırtını dönüyorsun? Sana Kur’an ve sünneti seniyyeyi birisi tebliğ ediyorsa, birisi tebliğ ediyor, bu kim olursa olsun, sen ona sırtını dönme o tebliğe. O tebliğ Allah’ın tebliği. Sen o tebliğe sırtını döndün, seninle kalbinin arasına Allah girdi. Sen, “Bu mu bana dini tebliğ edecek?” Ha, o edecek! Onun gönlüne koymuş, senin gönlüne koymamış. Onun gönlüne koymuş, beğenmediğin kimsenin gönlüne koymuş! Elinde şarap şişesi… Dışarıdan görülen şarap şişesi, dışardan şarap şişesi…Tanımam, görmem. Yolun göbeğinde böyle, ben sakin durdum arabada. “Hocam, hayırlı akşamlar, kurban olurum sana,” dedi. Ulan gördüğün şarap şişesine mi inan, adamın sözüne mi inan? “Biz seni biliriz hocam”, eyvallah kardeş. Gece saat bir, ben dersten geliyorum Ödemiş’te. “Eyvallah kardeş.” “Eyvallah hocam, takipteyiz. Seni takip edenleri de takip ediyoruz.” Eyvallah kardeş. Allah’ın askeri mi eksik dedim. “Huuuu” O hu çekince “Hayyyy” dedim ben de. Tak attı elindekini, melindekini… “Eyvallah, sen takip edenleri durdur,” dedim.

Aynadan bakıyorum, takip edenler geliyor. Hoop dedi, bir bağırdı onlara, “Lann, nereye gidiyorsunuz? Adamın anasını, avradını, kızını, kısrağını…” Sıralıyor, onlar da bakıyor öyle şimdi. Durdum ilerde, arabayı böyle çektim sokağa. Gittim baktım öyle, ne varsa veriyor gamatayı. Hey dedim, Allah’ım ya, sen kimden kimi koruyacaksın belli mi dedim ya. Dedim yürü git Mustafa Özbağ, bu sana yeter. Yürüdüm gittim. Sen ister inkar et ettiğin kadar, bilemezsin. Köprünün altında oturmuş karton kutuların üzerine, bildiğin karton kutuları. Yok, içim içime durmuyor. Gittim, garajın oradan döner kestirdim. Hayatta yemem kendim de, gece saat iki. Gece saat iki, kestirdim döneri. Dedim, ‘Yok ya, bu gece bir şey var, tecelliyatta.’ Köprünün altında oturmuş, karton kutuların, o karton var ya, kutuları açmış, açmış böyle yer etmiş. Şu şey var ya, bıçakçılar altında bir köprü var, öyle batçık gibi hani, orda böyle, Haşim işcan’ın ordaki köprüde, orda bir yer var. O gün öyle gördüm, böyle bir yer, böyle sahanlık gibi. Oturmuş oraya, sakalları upuzun, göbeğine kadar; zannedersin ki dilenci, böyle köprü altında yaşayanlardan. ‘Aha,’ dedim, ‘Seni rahatsız eden bu’ içimden. Dedim bu döner de bunun. Seni rahatsız eden de bu dedim. Başka işi gücü yok bu milletin dedim Mustafa Özbağ, bir de seninle uğraşıyorlar, bir de sen bunlarla uğraşıyorsun dedim, içimden. Arabayı çektim. ‘Selamünaleyküm.’’ “Aleykümselam Mustafa Efendi, ne o, bir döner getirmek zor mu geldi?’ ‘Eyvah,’ dedim

ya vahh! Söyleyecek laf yok dedim adama ya. Dedim ne zor gelsin dedim ya, dersten geldim, yorgunum o kadar dedim, habire dürtüklüyorsun dedim ya. “Ne dürtüklemesi” dedi, karnımız aç dedik” dedi, “o kadar” dedi. iyi ki öyle dedin dedim, bir de ev isteseydin dedim, dünyamız yıkılacaktı dedim.

Benim evim var, işte burası benim evim,’ dedi. ‘Eyvallah,’ dedim. Neyse koydum, dedi ‘Kendine niyet etmedin’ dedi. ‘Kendine niyet edeydin’ dedi ‘yedirecektim sana da,’ dedi. ‘Hayır etmedim,’ dedim. Bu dedim kalbimi dürtükleyen kimse ona niyet ettim dedim ben. ‘Ya Mustafa Efendi, özür dilerim,’ dedi ya, ‘ne dürtüklemesi’ dedi. ‘Nazımız geçmiyor kimseye, sana nazımız geçiyor işte’ dedi. Dedim gece vakti yapma, yapacaksan gündüz vakti yap. Dedi ‘Gündüz benim işim çok oluyor,’ dedi. ‘Gece boş oluyorum.’ dedi. ‘’Gece boş oluyor adam, biyandan da bize çarpıyor.’ iyi dedim ya, sıkıntı yok ama Bursa’da olayım, başka şeyim yok. Sen, yıllar sonra geçenlerde cumartesi, Heykel’den aşağı doğru iniyorum. Baktım, gördüm. ‘Konuşma benimle,’ diyor. ‘iyi,’ dedim, ‘konuşmayacağım seninle, gidiyorum,’ dedim. Kadın diyor, ‘Deli midir nedir, kendi kendine konuşuyor,’ diyor. Kız diyor, yanındaki kıza, ‘Ne oldu?’ diyor. ‘Şu sakallı dede, kendi kendine konuşuyor, deli midir nedir?’ diyor. Dedim, ‘Deli ne olacak?’ Baktı bana, geriye döndüm hani gördün mü beni düşürdüğün noktayı. Böyle yaptı(elini sallayarak)… Buna tabi münkir buna inanır mı? inanmaz. Der ki: ‘Ya evliya menkıbesi anlatıyor.’ Allah bizi affetsin. Ama işte o münkirler inkar ettiklerinden dolayı, yani yapmıyorsan yapma, inkar bari etme. inkar ediyor, inkar edince kalbiyle kendisinin arasına giriyor Allah. Bu aslında üzerinde çok tefekkür edilmesi gereken ayet-i kerimelerden birisi.

“Peygamber mezarlıktan dönünce sıddıkanın yanına giderek konu-

şup görüşmeye başladı.”

Hani böyle Hazreti Pir bir hikayeye başlıyor, hikayenin başında bir kısmını hikayenin anlatıyor, sonra ortada bize derinlemesine hikmetler bahşediyor. Anlayana! Öyle bir hikmetler ki işin içinden çıkılması zor olan, kalbi hikmetler anlatıyor. Sonra dönüyor tekrar hikayeye, şimdi hikayeye döndü. Hani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, bir sahabe vefat etti. Sahabe vefat edince ne yaptıydı? Onu defnetmeye gittiydi. Döndü definden, mezarlıktan dönünce sıddıkanın yanına giderek konuşup görüşmeye başladı.

“Sıddıkanın gözü, (yani Hazreti Ayşe annemizin gözü) peygamberin yüzüne ilişince önüne gelip elini onun üstüne, sarığına, yüzüne, saçına, yakasına, göğsüne, kollarına sürdü.”

Yani bakıyor, böyle elini kafasına sürüyor, takkesine, sarığına, üzerine, cübbesine falan, elleriyle onları sürüyor, göğsüne sürüyor elini, böyle bir şey arıyormuş gibi.

“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri: ‘Böyle acele acele

ne arıyorsun?’ dedi.”

Hani üzerinde bir şey arıyor, bütün sarığını elledi, elbiselerini elledi, elini kolunu elledi, her tarafını elledi. Yani böyle şehevi bir şey değil, bir şey arıyormuş gibi, onun üstünü başını yokladı yani böyle.

“Hazreti Ayşe annemiz dedi ki: ‘Bugün hava bulutluydu, yağmur yağdı, elbisende yağmurun eserini arıyorum. Gariptir ki üstünü başını yağmurdan ıslanmamış görmekteyim’ dedi.”

Yani bugün yağmur yağdı. Cenazeye gittiğinizde hava yağmurluydu ama

ben baktım üstüne başına ıslanmamış hiç, yağmur seni ıslatmamış.

“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ona döndü: ‘O sırada başına ne örtmüşsün, başörtün neydi?’ diye sordu. Hazreti Ayşe: ‘Senin ridanı başıma örtmüştüm,’ dedi. (Senin ridanı yani cübbesini örtmüştüm dedi.) Peygamber dedi ki: ‘Ey yeni, yakası tertemiz hatun, Allah onun için temiz gözüne gayp yağmurunu gösterdi.”

Hazreti Ayşe annemiz, Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hırkasını başına örttü. Hırkasını onun başına örttü diye Cenab-ı Hak ona gayp perdesini açtı. Hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in hırkasını başına örttüğü için, Hazreti Ayşe annemizin gayp perdesi açıldı. Sen şimdi istediğin kadar inkar et bunu. Allah, Peygamber sallallahu Aleyhi ve sellem hazretlerinin hırkasının yüzü suyu hürmetine, Hazreti Ayşe annemizin gayp perdesini kaldırdı, kalbinden perdeleri kaldırdı. Allah, dilediği kimsenin kalbinden gayp perdelerini kaldırır, ona gayp aleminden inciler sunar, ona gayp aleminden tecelliyatlar indirir. Onu, gayp alemine, hepsine değil, dilediği kadar, Allah’ın dilediği kadar ona münhasır eyler. Bu muhakkak ki kişinin iman etmesi, namazlarını, farzlarını yerine getirmesi, nafileleri yerine getirmesi, haramlardan uzak durması ve normalde işte Allah’ı zikretmesi, Allah’ı sevmesi…Bunların hepsi de birer sebep, vesile ama bu, Cenab-ı Hakk’ın onun kalbinden perdeyi kaldırması, onun basiret gözünü açması, onun kalbi aklını çalıştırması, bu artık böyle, Allah’ın lütfu, ikramı, ihsanıdır ve o kimse, o basiret nuruyla görmeye başlar. Hani şimdi tekrar Şura Suresi, ayet 51’e geleceğim. Hani Allah bir insanla doğrudan konuşmaz ancak bir vahiy yoluyla veya perde arkasından ya da bir elçi gönderip dilediğini vahyetmesi suretiyle konuşur. Bu ayet, Cenab-ı Hakk’ın bazı kullarına ilahi hikmetleri vahiyle bildirdiğine işaret. Sen de ki kendi kendine, ‘Sadece peygamberlere vahyetti. Otur oturduğun yere.’ Allah, Meryem’e de vahyetti. Allah, Musa’nın annesine de vahyetti. Allah, sana da vahyetti. Nefsine kötülüğü de iyiliği de vahyetti. O yüzden, ha Cenab-ı Hakk’ın kendisine seçtiği kullar vardır, kendisine seçmiş. Kendisine seçtiği kulların herhangi bir

şeyine bakmaksızın vahyeder. Sen Allah’la mı uğraşacaksın? Senin imanın, islamın, yaşantın sebeptir. Cenab-ı Hak seni hüüp diye çekiverir kendine. Bu Allah’ındır, buna söyleyecek laf yok. Allah, dilediğini kendine seçer. Sen istediğin kadar debelen, ‘Bunu mu seçecek?’ diye. Seçmiş, seçmiş! O yüzden Cenab-ı Hak, burası çok önemli, kalbi temiz olanları kendine seçer. Kalbi ihlaslı olanları kendine seçer. Kalbi şeksiz, şüphesiz Allah’tan yana olanları kendine seçer. Dünyanın heva hevesine, nefsinin heva hevesine, şeytanın vesvesesine kananları seçmez. Allah bizi affetsin.

O yüzden burda Hazreti Pir, çok önemli bir noktaya değiniyor, Hazreti Ayşe annemizin üzerinden. Diyor ki: ‘O, peygamberin ridasını örttü. Ridasını örtünce onun kalp gözü açıldı. Ridası yetti. Ridası, bir nazarı, bir ridası, onun kalp gözünün açılmasına sebep oldu.

“O yağmur, sizin bu bulutunuzdan değildir. Başka bir buluttan, başka

Demek ki o yağmur bu dünyanın yağmuru değil, o bulut bu dünyanın bulutu değil, o zaman bu gökten de değil o. Şimdi bir alemi gayp var, bir de alemi şehadet var, öyle değil mi? O zaman biz bu alemi görüyoruz, bu alemden sayıyoruz sadece her şeyi. Öyle değil. Biz bir de hani gayba da iman ettik ya bir de iman ettiğimiz gayp var. Burda geçen yağmur mecazi olarak geçiyor. Bu Allah’ın rahmeti, bereketi, lütfu, ikramı, hikmeti, ilahi ilmi. ilahi ilmi! Bulut ve gök bu ilahi ilmin kaynağını gösteriyor bize. Hani bir yağmur ilahi bir ilim, rahmet bereket. Nerden geldi? Gökten ve buluttan. O zaman o gök ve bulut buranın gök ve bulutu değil. O zaman alem-i gaybın, ilmi ilahinin göğü ve bulutu. O zaman o ilim, ilmi ilahiden koptu geldi. ilmi ilahiden! Bakın, dikkat edin, levh-i mahfuzdan demiyorum, ilmi ilahiden koptu geldi. Cenab-ı Hakk’ın kendi zat-ı uluhiyetinden koptu geldi. Onun gönlüne Cenab-ı Hak akıttı onu. Bu kayda girmeyen bir şeydir. Cenab-ı Hak varlık aleminde olacak olan bütün her şeyi kitaba yazdı, ana kitaba. Eyvallah! Yaprak şu zaman şurda düşecek, şu zaman şu olacak, şu zaman bu olacak…Eyvallah! Yazıldı oraya. Bu peygamberlerin hususi olarak kalplerine gelen Kur’an ayetinin dışında, vahiyler, büyük mürşid-i kamillerin gönüllerine gelen ilhamlar, ilmi ilahiden gelir. Onun çıkış yeri orasıdır, onun çıkış yeri. O yüzden melekler dahi o ilme şaşkın kalırlar, bilmiyorlar çünkü. Bir şey o ana kitaba yazıldı ya o yazılıp da ordan çıktıktan sonra, onu bir melek görebilir, onu bir ruhaniyet görebilir. Daha henüz tecelli etmedi. Levh-i Mahfuz, hani ana kitap olarak dillendirilen ya kitapların anası. Levh-i Mahfuz’dan ir şey çıktı, çıktığı anda onu bir ruhaniyet görebilir, bir ruhaniyet onu dinleyebilir. Evet, bu artık sır olmaktan çıkmıştır. Aslında, bu gayp olmaktan da çıkmıştır. Sebep? Tecelli etti çünkü. Alemi-i

misale doğru yürüyor o. Onu büyük Pir Efendiler, onu büyük veliler, zamanın kutupları, onu görebilirler. Ordan konuşmak onlara yasaktır ama bakın görünmez demiyorum, onu görebilirler ama ilm-i ilahiden kopup gelen, bunları not alın bir kenara, ilm-i ilahiden kopup geldiyse bir mürşid-i kamilin, bir kutbun kalbine, onu melekler bile bilemez. Onu kimse bilemez. Sır budur. Sır, gerçek sır, hakiki sır budur. Hakiki sır! O çünkü ilm-i ilahilen kopmuş gelmiştir.

ister hitap olsun ilmi ilahiden kopmuştur isterse bir an böyle hani yıldırım çarpması gibi bir resim olsun, ilmi ilahidendir. Bir bilgi olsun böyle şimşek çakar gibi ilmi ilahidendir. Onu kitapta, orda burda arama, onun tefsirini de arama. Onun tefsiri de gelir. Onu cahillik edip ordan burdan bir şey arama. işte burdaki yağmur, bu ilmi ilahiden gelen hikmettir. Burdaki gök, bildiğin gök değildir. Burdaki bulut bildiğin bulut değildir. Bu alem-i misalin hatta daha ileri, bu alem-i misal çünkü şeyin altındadır, levh-i mahfuzun altındadır. Bu levh-i mahfuzun üstündedir, bu levh-i mahfuzun üstündedir. Bu Allah beni affetsin arş-ı alâ ile arada çok incecik bir perde vardır. Bu oraya ulaşan zatlarla alakalıdır. Geri kalan laf-u gaf, öleceğim gideceğim! Bakara, ayet üç. “Onlar gaybe iman ederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.” Bu rızkı zahire vurma. Onlar namazı dosdoğru kılarlar, Cenab-ı Hakk’ın vermiş olduğu manevi rızıktan, o manevi hikmetten, o manevi ilimden etrafındaki insanlara aktarırlar, dağıtırlar. Onu kendilerine saklamazlar, anlatılması gereken konuşulması gerekeni anlatırlar, konuşurlar, yarına bırakmazlar. Yarına bırakırlarsa isa’nın havarileri gibi olur ki nankörlük etmişlerdir. O ilim kapısı ona kapanır o zaman.

Der ki Cenab-ı Hak, senin her gün kalbine ilham eden benim, senin kalbine hakikatleri akıtan benim. Sen nasıl bunu gizledin, nasıl bunu sakladın, nasıl sen bunu etrafındaki insanlara tebliğ etmedin der, senin kapını kapatır. Sen kapın kapanacaksa zaten oraya kadar da gelemezsin sen ama sen bil ki dağıta dağıta büyürsün. Bil ki infak ede ede büyürsün, bil ki etrafına saça saça büyürsün. Madden de böyle büyürsün manen de böyle büyürsün. Allah cömert kullarını sever çünkü Allah cimri kullarını sevmez. Sen sana verilen ilmi de dağıtacaksın. “Bunu şimdi anlamazlar. Ben bunu anlatmayayım.” Cahilsin de o yüzden. ilmin yok da o yüzden. Bilgin yok da o yüzden. Kalbin çalışmıyor da o yüzden. “Bu cemaate bu anlatılır mı?” Senin kalbin vallahi çalışmıyor billahi çalışmıyor. Senin kalbi aklın yok. Senin bilgin de yok ilmin de yok. Sen zaten buralara hiç dalma. Buralarda boğulur kalırsın sen. insanları da inkara götürürsün, küfre götürürsün. Nasıl ehil olmayan bir doktor adamı candan ediyor ya ehil olmayan bir şeyh de

insanı imandan eder. Evet, o yüzden sakın ha olmadan oldum davasına da girme. Anlattıklarım kitabi değil, öyle kitaplardan da araştıracağım diye uğraşma. Rabbim cümlemizi Allah ve Resulüne itaat edenlerden, Allah ve Resulünün çizmiş olduğu yoldan gidenlerden eylesin. Heva ve hevesimizi ilah edinenlerden eylemesin. Şeytanın peşinden gidenlerden eylemesin. Nefsine uyup da kendini dağıtanlardan eylemesin. El-Fatiha maassalavat. Amin ecmain. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun.

Artık saatlere çok uyamıyoruz, o yüzden böyle önce bir kafayı toplayacağız, gözü toplayacağız, önce bir şeyler yapacağız kendimizce, ondan sonra sohbete geleceğiz. E, sohbetin de heyecanına kapıldık, biraz iş uzamış ama bu konunun da bitmesi lazımdı, bitmesi lazımmış daha doğrusu, sonuna kadar geldik. Önümüzdeki hafta: “Hakimi Senaî’nin: ‘Can elinde cihan göklerine iş buyuran gökler var.’ ” Siz şimdi Senaî’nin beyitine bakın, dinleyin: “Can elinde cihan göklerine iş buyuran gökler var. Can yolunda nice inişler, nice yokuşlar, nice yüksek dağlar ve denizler var” beyitinin tefsiri. Konu başlığı bu. Hazreti Pir Senaî’nin bir beyitini almış, bunu tefsir etmiş. Evet, Mustafa Özbağ, çık çıkabilirsen işin içinden, demiş. Şükür, hamd olsun, işin içinden çıkaran Rabbime hamd olsun. Bizim de kendi aklımıza kalsa biz de bu işlerin içinden çıkamayız, ilkokul mezunu adamız, Allah bizi muhafaza eylesin. Amin. Ne yapayım hocam, öyle diyorum, inanmıyorlar, ilkokul mezunuyum diyorum, inanmıyorlar. Siz inanıyorsunuz değil mi, ilkokul mezunu olduğuma? Tamam. Allah razı olsun. Arasam da bulamam ki ilkokul diplomam nerede? Ama onlar ortaokula yazılırken veriliyordu, değil mi? Evet ya. Yok işte, hiçbir şey yok, hiçbir kayıt yok, kuyut yok. Ne zaman doğduğumuz belli değil. Anama diyordum, “Ben ne zaman doğdum?” “Filanca doğduktan bilmem kaç gün sonra doğdun,” derdi. Tarih yok, benim doğum günüm dahi belli değil. Benim ahiretlik var, ben ondan yedi gün sonra doğmuşum. Yani gideceğiz, sağsa bulacağız onu. “Senin doğum günün ne zaman?” diyeceğiz, ondan yedi gün sonra sayacağız, benim doğum günüm o. Ben bir hesaplayayım dedim bir, 21 çıktı. Ondan sonra yani Temmuz 21. Temmuz 14 mü Temmuz 21 mi? Sonra 21’de karar kıldım ben de. Allah Allah, ne olacak yani, öbür tarafta desin ki “Ben seni 21’inde doğurmadım.” “Hayır, 21’inde doğurdun,” diyeceğim. Ne diyecek? Zaten babamın düğününe de davet etmeyeceğim onu Buna da takmışlar, cennette babasına düğün yapacakmış diyor. Lan sana ne? Seni çağırmayacağım işte. Anamı da çağırmayacağım. Babamı evereceğim bir daha, kime ne? Yusuf, sen öyle bir şey yapma. O bana has, tamam mı oğlum? Bak, seni de davet ediyorum, sen de gel, tamam? Baban da gelsin inşallah. Çiçek miçek istemiyoruz, takı makı da istemiyoruz. Yok. Vur patlasın çal oynasın. Sıkıntı

yok, hepiniz davetlisiniz. Bütün derviş kardeşler babamın düğününe davetli cennette. Öyle bir çalgı çengi yaptıracağım ki böyle göremeyeceğiniz hiçbir yerde öyle bir eğlence. Böyle her şeye ganikirk olacaksınız, her şeye!

Hazreti Peygamber Efendimizi çağıracağım, bütün peygamberleri çağıracağım. Tabi, davet ya, sünnet ya, davete icabet sünnet. Ben, davet etmek benden. Kuracağız sofraları. Ne kadar eğlenemediysek orda eğleneceğiz. Diyeceğiz “Ya Resulallah, biz dosdoğru eğlenemedik. Biz orda sohbet var, burda zikrullah var, yok ordan para kazanacaksın, burdan pul kazanacaksın, burdan borç ödeyeceksin, yok elin münkiri şunu dedi, kafiri bunu dedi…” Vallahi diyeceğim, “Ya Resulallah, biz bu dünyada, dünyada yaşarken biz bunlara fırsat bulamadık.” Diyeceğim ki, “Biz şimdi eğlencenin dibine vuracağız” diyeceğim Gelsin ne kadar huri gelecekse. Ne kadar candan amin dediniz ya, huri deyince yukardan hiç amin diyen olmadı bak. Tabi, siz böyle ‘aminnnnn’, vay ya, hazırsınız hemen! Vay yavrum be! Duymasın eşleriniz böyle amin dediğinizi. Yukarıdakiler de var şimdi “Gel,” diyecek. “Sen orda canı gönülden amin dersin ha! Sen cennetteki huriyi gördün, evdeki huriyi unuttun, ver hesabı bakalım. Kim o saçsız bayan?” Bulamayacak ya saç, diyecek ki “ O kel bayan kim, hesap ver.” Hani Ayşe annemiz yoklamış ya. Öyle yoklamakla bırakmayacak, koklayacak, başka bir koku var mı diye. Hesabı vereceksiniz. Ali sen rahatsın, Ürdün’de çünkü. Bak kurtuldun bak, gelince hesaba çekecek seni. Sohbeti dinliyorlar şimdi onlar da. Burası bereket. A, canlı yayın açık değil mi? Tamam, burayı dinlediler, telefonu ben kapattım ama burdan dinlediler. Ali, vay garibim vay! Olmadı sen Ürdün’e git, özürler dile, elini ayağını öp. Ben ettim, sen etme de. Ben amin diyenlerden değilim, desen yalan olacak. Dedin. Sen bir de öyle bir amin dedin ki gözlerini açaraktan dedin, gördüm. iki değil, dört göz açıldı sanki! Nerden geliyor bu? Tamam, amin. Dur ya, yavaş ol. Tamam, davetliyiz dedik, davetlisin işte, bütün dervişler davetli. Ha bir de utangaçlık yapıyor şimdi. Az önce amin diye bağıran ben değildim sanki. Selamünaleyküm.

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 7 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-0-7 • Tasavvuf Vakfı Yayınları