Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 1863-1866. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 6 • 18/31

1863-1866. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak, cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammedî’ hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim Ümmeti Muhammed’e, Kuran ve sünneti seniyyeye sımsıkı yapışıp kendilerini din uğruna savaşan kâfirlerle savaşma kâfirlerle mücadele etme azmi versin. Rabbim, Siyonist israil’i yerin dibine batırsın. Siyonistleri dağıtsın, yerin dibine batırsın. Masonları ve teşkilatlarını dağıtsın, Deccaliyete hizmet edenleri dağıtsın. Onları birbirine düşürsün. Cenab-ı Hak onları mağlup eylesin. Amin. Geçen hafta “Medihte bir ululuk gelir, dene de bak. Medihin de günlerce tesiri altında kalırsın. O medih, canın ululanmasına aldanmasına sebep olur, fakat bu tesir zahiren görünmez. Çünkü methedilmek tatlıdır.” Burayı okumuştuk, bu hafta burdan devam ediyoruz:

“Kınanmak acı olduğundan derhal kötü görünür. Kınanmak, kaynatılmış ilaç ve hap gibidir; içer veyahut yutarsan, uzun bir süre ızdırap ve elem içinde kalırsın.”

Kınanmak, hani ayeti kerimede, “Kınayanların kınamasından korkmazlar.” Ayeti kerime var ya hani ‘ O müminler ki kınayıcıların kınamasından korkmazlar ve bundan çekinmezler.’ Kınanmak, bu manada insanların hoşuna gitmeyen bir şeydir. Kınamak da islam’a göre caiz değildir. Birisini kınamak da caiz değildir. Hani birisini kınarsan o senin başına gelmedikçe ölmezsin diyor hadi-i şerifte. Yani bir şeyi birisini kınadın o konuda bir şey söyledin, o senin başına gelmedikçe ölmezsin, hadisi şerif var ama bu

noktada kınanmak, kemale ermeyen insanlar için ağır gelir, nefse acı gelir. Yani birisi birisinin arkasından olumsuz bir şey söyler kınar bunu neden böyle yaptı bunu neden şöyle yaptı bu böyle olur mu bu böyle gider mi filan kınandı o kimse. Kınanırsa o kemale ermeyen bir kimsenin nefsine çok tatlı gelmez o, acı gelir. Hani methediyordu, methediyordu, methediyordu ama seninle olan menfaati kalmadı seninle aranda bir sıkıntı yaşadı, bu sefer metheden kimse aniden döndü seni kınamaya başladı. Bu genelde sufi topluluklarda zakir, şeyh, nakib, nükebba, iki derviş arasında olur bu tip şeyler. O kimse henüz daha kemale ermemiştir onunla menfaati son bulunca veya istediklerini ondan alamayınca metheden kimse dönüp seni kınamaya başlar veya senin eksikliklerini senin önüne koymaya başlar. Yani o normalde neden? Senden istediğini bulamadı, onun kendisine acı gelir o kınanan kimse kemale ermedi. O yüzden hüzünlenir o kimse. Kınandı ya dünyaya küser, kınandı ya etrafındakilere küser kınandı çünkü kınayana küser. Onun normalde eksikliklerini söyleyene de küser. Çünkü önceden methediyordu, metheden kimse ardından kınamaya başladı kaynayınca o kınayan kimseyle küstü. O kınayanla görüşmemeye başladı uzak tutmaya başladı. Kınanmak hoşuna gitmedi. Hazreti Pir diyor ya hani. Bir ilaç kaynatırsın, içer. Bütün ilaçlar üç aşağı beş yukarı acıdır aslında. O sonradan, normalde içine bal katıp tatlandırırlar. Acıyı ne yaptılar? Balla verdiler sana.

Bak, acıyı balla verdiler. Normalde onun baktığın zaman şeye çay içiyorsunuz, öyle değil mi? Çayın orijinali ne? Acı ama içine şeker koyuyorlar, seni aldatıyorlar şekerle, sen o çayın normalde gerçek tadını almıyorsun, şekerin tadını alıyorsun. Kahve içiyorsun, kahvenin kendisi acı, ama sen kahvenin içerisine şekeri koyuyorlar, sen kahvenin tadını almıyorsun. Bakın, dikkat edin, kahvenin tadını almıyorsun. Bir ilaç içtiğinizde, ilacın içerisinde tatlandırıcı var, sen ilaç normalde acı gelse, nefret edeceksin ilaçtan, ilaçtan nefret edince de bu sefer ilaca karşı soğukluk olacak sende. Ama o deccalist sistem, ilaca karşı soğukluk olmanı istemiyor; sen böyle hap gibi yutacaksın ilacı, şeker gibi yalayacaksın, içinde zehir var halbuki. işte böyle, normalde kınanmak böyle enteresan bir şeydir. Kemale ermeyince o kimse hep methedilmek ister. Kemale ermemiş. Kemale ermediğinden dolayı ha bire onu methedeceksin hep onu methedeceksin hep, onu şakşaklayacaksın. Onu şakşakladığın müddetçe, methettiğin müddetçe, senden iyisi yok, ama metheden kimse döndü, kınamaya başladı. Methedilen kimseye acı geliyor şimdi bu. Hani o artık böyle diyor ki, yok, hani bu noktada, bunu bana söyleyemezsin, bunu bana yapamazsın, başlıyor. Allah muhafaza eylesin. O yüzden o acıya, gama maruz kalıyor. Oysa kemale eren kimseye, bütün alem ona kemale eren bir kimseye, bütün alem, sen Allah yolundasın, sen çok

iyisin, harikasın, mükemmelsin dese ondan sonra o, onların lafına bakmaz. Kemale ermiş. insanlar, bugün dost, yarın düşman olur. Bugün seni alkışlar, yarın seni kınar çünkü. O kendince kendi kendisini Kur’an ve sünnete göre dizayn etmeye çalışır kemale erdi ise, veyahut da onların alkışlanmasına kanmaz. O çünkü, alkışladı, veyahut ta çok methetti, “Senden daha büyük bir şeyh yok,” dedi, o kendi kendine der ki, “Yok hayır, insanların niceleri vardır ki, nicelerinden üstündür” der veyahut da Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hazretlerinin hadis-i şerifini ölçü alır kendisine.

Hani diyor ya, “Beni çok methetmeyin,”, hani beni çok methetmeyin, hadis-i şerif; o işte methedilmek çünkü insanı kör sağır ediyordu ya, Allah muhafaza eylesin veyahut da bunu yaşadıklarımızdan örnekliyorum, veyahut da ne diyorlar mesela, işte ben kendi nefsim için söyleyeyim Mustafa Özbağ sapıttı, sapık, sapkın halleri var, sapkın sözleri var, benim bana da söylenen, bana söylenen şey bu. Kınıyor, diyor ki, “Sapkın halleri var, sapkın sözleri var.” Ben de diyorum, “Kur’an ve sünnetin dışında bir şey söylediysem, getirin önüme koyun. Ben tövbe edeyim, geri döneyim,” diyorum. Ama öbürkü normalde, hani buradan hareket ederekten, senin Kur’an ve sünnet çalışmana, senin sufilik koşuşturmana aslında şeytanın ağzı o, ordan sana şey koymaya çalışıyor, engel olmaya çalışıyor veya arkadan da kınarlar ya, yani, söylerler işte, “Şunu şöyle yaptı da, bunu böyle yaptı da, şöyle yapıyor da, böyle yapıyor da…,” çık kardeşim, sen de yap, seni de sevsinler, senin de peşinden koşsunlar, yürü, Allah için, sen de koştur. Sen benim gibi eksik yapma, doğru yap. O, hani kemale erdi ise bir kimse, ne onu kınamak, ona geri adım attırır, ne de onu methetmek şımartır; bak, ne methetmek şımartır, ne de kınanmak, ona geri adım attırır. Kemale erdi ise o kimse, bakar, kendini hesaba çeker, Kur’an sünnet dairesinde ise, yürür yoluna; yok, Kur’an sünnete uymayan bir durumu varsa, tövbe eder yürür, yine yürür hayatta. Bakın, şeytan insanı ordan vurur; size birisi gelir, sizin bir hatanızı, kusurunuzu, eksikliğinizi söyler, siz o hatayı, kusuru, eksikliği görünce, kendinizde yoldan alıkoymayın, bu şeytanın oyunudur. Şeytan galip geldi, sen, o söylenilen hata, kusursa senin için sen tövbe et, kendini düzelt, yoluna devam et. Bak, muhakkak hata yapacaksın, muhakkak bir kusur işleyeceksin, muhakkak bir günah işleyeceksin, bu seni yoldan alıkoymasın. Bu dervişlerde de vardır ya, bir hata işler, ya, benim oraya gitmeye yüzüm yok der; onu söyleten şeytandır. Yani sanki çok böyle takva ehliymiş de, çok böyle mübarek bir zatmış da, benim oraya gitmeye yüzüm yok, der. Onu şeytan söyletiyor. Bak, direkt. Yok, asıl sen gideceksin oraya. Neden? Diyeceksin ki, “Ben çok o kadar günahkarım ki, ben gideceğim orada, Allah’ın zikrine oturacağım, Allah’ı Allah için zikredeceğim ve oradan af olmuş olarak kalkacağım.

Asıl benim gitmem lazım oraya.” Neden? Ben çok hatakârım çünkü. Böyle düşünür o kimse veyahut da bir kimse seni kınadı, sen şunu da şöyle yapıyorsun, bunu da böyle yapıyorsun dedi. Sen o kınanmaktan üzülme, gama düşme, aaa, bu söylediklerinin hepsi de bende var, ben inşallah en kısa, en yakın zamanda, bir zikrullah halakasına oturayım, Rabbime kendimi affettireyim, bakın, izlenecek olan yol bu. Yoksa normalde, ne kınayanın kınaması biter, ne de methedenlerin methetmesi biter, ikisi de bitmez, ne meslekte olursan ol, ne iş yapıyorsan yap, nerede olursan ol. Ne methedenin biter, doğru yoldaysan ne de kınayanın biter doğru yoldaysan. Neden? Ya, birisi senin menfaatine, onun menfaatine, hoş gelmeyecek bir şey söyleyeceksin, o seni kınamaya başlayacak, senin eksiğini, gediğini araştırmaya başlayacak. O gel diyecek sana, sen gitmeyeceksin, gitmeyince de, o yüzünü asacak başlayacak o zaman seni kınamaya. Başlayacak o zaman seni kötülemeye. Bu normal. Avam ataları insanların ahlakı böyledir. Bak avam insanların. O kimse avam, o menfaatine bakar. O heva hevesine bakar, nefsine bakar, karşıdan bir menfaati var, karşıdan bir şeysi var, istediğini bulamadı, kınamaya başladı. istediğini bulamadı kötülemeye başladı. istediğini bulamadı arkasından gıybet etmeye başladı. Bu avam insanların işidir ama bir kimse sufi ise ne methedenin methetmesine bakar. ‘Abi ya sen eski dervişsin, neler görmüşsündür neler görmüşsündür, sen şöylesindir sen böylesindir.’ Oda kabarıyor. Yani öyle o. O kabardığı zaman Allah muhafaza eylesin. Tamam, o şeyhi bile geçer. Kabardı ya başlar, ‘şeyh efendinin böyle böyle hataları var aslında da bakma, iyi adam işte.’ Söyler onu, kabardı çünkü o. Hatta böyle bir zakir ise, böyle bir nakib ise, biraz daha kabarttılar onu, o şeyh bile olur. Tabii! Hatta der ki, yani bekleyin, zaten şeker hastası, çok da iyi değil bu ara yakında ölür, yakında doyarsınız der.

Hani var ya, böyle mal sahibi oturmuş dinliyormuş. Hani köpek demiş ki hâşâ ya demiş ne cimri adam ya. Demiş bir türlü karnımız doymadı. Horoz demiş ki sabret. Ne oldu demiş. Atı ölecek yarın demiş, at ölünce demiş, atacak oraya, herkes demiş ganikirk olacak. Tabii, o zengin duymuş ya, onu duyunca, götürmüş atı satmış. Köpek demiş ki, horoza gördün mü demiş, bak ya, sen demiş böyle böyle söyledin (bu seste gene var bir şey). Demiş sen böyle böyle söyledin, bak demiş uyanık adam gitti demiş atı sattı, biz gene burda naçar kaldık demiş. Demiş sabret, ineği ölecek demiş. Onu duymuş ya gitmiş ineği de satmış. Demiş bak, ineği de sattı, demiş. Sabret ya, kendisi ölecek, demiş. Her şeye doyacaksınız. Şimdi o kimse de oturur, kendi kendine hesap kitap eder. Bunu gördüm, çünkü. Şeyh efendi rahatsız, hesap kitap ediyorlardı. Diyordun çabuk hesaba kitaba başladınız, daha ölmedi, sağ ama insan oğlu hesap kitap ediyor. Onun hesabı kitabı tutmazsa

da önce methediyor, sonra ne yapıyor, sonra da onu kınamaya başlıyor. Aynı şey, bu, Şeyh efendiye oldu, bana olmayacak mı? Bana da olacak, bana da oluyor. Kendi kendine düşünüyor, hatta kim halife olur, onu da düşünüyor. Hemen bir rol kapalı mı? Herkesten önce halife olalım tabii, hatta olmuyor, diyor ki, “Beni ilan et.” Bu normalde şeydir. Ne o, sonu olmayınca da dönüyor zaten, başka bir şey söylüyor. Senin hakkından çünkü onun istediğini vereceksin, istediğini vermezsen o methiyeyi bırakıyor, kınamaya geçiyor. Bu işin en ilginç tarafı bu, o yüzden ne methedenin methetmesine bakacağız, ne kınayanın kınamasına bakacaksın. Sen doğru bildiğini Kur’an sünnet dairesinde veya sufilik dairesinde doğru bildiğin yoldan yürüyeceksin. O sana diyecek ki sen zamanın kutbusun, sen kendi içinden diyeceksin ki, “Hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.) kulluğu seçmiş, ben ona kul olmanın yolundayım.” O kimsenin gördüğü hak mıdır, haktır, kendine haktır. Sen kendini ne yapacaksın? Kendini sen o noktada tutmayacaksın. Diyecekler ki, “Ya abi, sen olmasan var ya, burada dergah dağılır, burada kimse kalmaz.” Hatta o öyle bir gaza gelir, ondan sonra bunu şeyhe de söyler, der ki, “Yani ben olmasam bu hizmet burada yürümez, burada arkadaşlar dağılır, burada ben var olduğum için dağılmıyorlar,” der. Şeyhin yüzüne söyler bir de bunu, saflık, aptallık, geri zekalılık, böyle bir şeydir, doğruyu görememek, böyle bir şeydir.

Ondan sonra o şeyh de yazan bir şeyhse yazar onu bir kenara, sonra onun önüne koyar, “Bak, sensiz de oluyormuş,” der. Onsuz da olur çünkü. O olmadan da olduydu çünkü. O olsa da olmasa da olur. Allah olduracak, çünkü Allah olduracaksa, onun herhangi bir kimseye ihtiyacı yoktur. Allah onu oldurur. Şimdi ama o methedenler, onu gaza getirir, havaya getirir, uçar o, kanatlanır. Henüz daha, halbuki, onun kanatları olmadı ama o uçmaya yeltelenir. Methedenlerin methine kanma, sonra o normalde methedenler de ondan istediklerini bulamazlarsa döner, onu kınarlar, dönüp onu kınayınca da onun hiç hoşuna gitmez, kınanmak hoşuna gitmez, acı gelir ona o. Allah muhafaza eylesin ama ne yazık ki, hani böyle kınamak, ayıplamak, kusur bulmak, ondan sonra Müslümanları küçük düşürmek, küçük düşürmeye çalışmak, insanların şahsiyetini lekelemek, onların şahsiyetleri ile oynamak, ondan sonra onları toplum içerisinde rezil etmeye çalışmak, etrafına rezil etmeye çalışmak, insanların ayıplarını araştırmak, kusurlarını araştırmak, insanın sakladığını araştırmaya çalışmak, insanın böyle gizlediğini orta yere çıkarmaya çalışmak, bunların hepsi de islam dinine göre haramdır, siz onu yapamazsınız. Kınamak da, ayıplamak da, insanlarda kusur araştırmak, kusur bulmaya çalışmak ve normalde küçük düşürmeye çalışmak, insanların şahsiyetini karalamaya çalışmak, tabiri caizse şahsiyet

katilliği yapmak, bu islam’da büyük haramlardır. Büyük günahı kibairdir. Bir de bunlar hep insanların arkasından olur, arkasından yaptıkları için doğru olsa gıybet olur, doğru değilse iftira olur, bu daha büyük bir günahı kebairdir ve ne yazık ki Ümmeti Muhammed’in düştüğü çukurlardan birisidir bu, düştüğü çukurlardan birisidir.

Oysa hadisi şerifte, ‘Ey diliyle Müslüman olup da kalbine iman nüfuz etmemiş olan münafıklar, Müslümanlara eza vermeyin, onları kınamayın, kusurlarını araştırmayın. Zira, kim Müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa, Allah da kendisinin kusurlarını araştırır. Allah, kimin kusurunu araştırırsa, onu evinin içinde bile olsa rüsva eder.’ Tırmızi’de hadisi şerif. Bu hadisi şerifi özellikle aldım, sebebi şu. Özellikle almamın sebebi şu. Burada, hani bu hadisi şerifin genelde sohbetlerde veya da böyle yazılı bazı risalelerde öyle söyleyeyim, bu hadis-i şerifin son kısmını alıyorlar, yani Müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa, Allah da kendisinin kusurlarını araştırır. Allah, kimin kusurunu araştırırsa, onu evinin içinde bile olsa rüsva eder. Bu kısmı alıyorlar, başını almıyorlar özellikle. Burda, ilmi saklıyorlar, ilmi gizliyorlar, insanlara hoş görünmek istiyorlar, öyle değil. Hadis-i şerifin Tirmizi’de geçen tam metni şu: Bakın, Tırmızi’de geçen tam metni: “Ey diliyle Müslüman olup da kalbine iman nüfuz etmemiş olan münafıklar’. Bu ağır. Diliyle Müslüman olmuş, kalbine iman nüfuz etmemiş, bu kimseler ne yapıyormuş? Müslümanlara eza vermeyin, Müslüman’a eza verme, elinle, dilinle, gözünle, uzuvlarınla Müslümanlara eza verme. Müslümanları ezme, Müslümanlara eza verme. Eza neyle verilir? Bir kimse eliyle verir, diliyle verir, ekonomiyle verir. Müslümanlara zarar veriyor, bakın, bunu münafık olarak nitelendiriyor Allah Resulü, sallallahu aleyhi ve sellem . Onları kınamayın, bakın, demek ki kınayan da ne oldu? Münafıklık alameti oldu. Müslüman’a eziyet veren bir kimse, münafıklık alameti oldu. Kınadı, Müslüman’a, ikinci bir münafıklık alameti oldu. Kusurlarını araştırmayın. Birisinin kusurunu araştırıyorsa o bir kimse, onda da münafıklık alameti oldu. O zaman normalde üç şey oluştuğunda münafıklık tam oldu. Ne bu? Bir; Müslümanlara eza vermek iki; kusurlarını araştırmak üç; onları kınamak. Bu üçü oluştuğu zaman o kimse münafık oldu. Bir üçlü daha vardı, neydi? Söyleyince yalan söyler, emanete hıyanet eder, bir de söz verir, sözünü yerine getirmez. Bakın, bu da üçlü. Biz zannediyoruz ki, bu ikinci söylediğim, hani söz verdiğinde sözünü yerine getirmez, emanete ihanet eder, konuştuğunda yalan söyler, münafıklık alametli üçtür dediğimizde bu üçünü söylüyoruz biz. Bakın, neden? Çünkü ilim gizlendi, saklandı. Hadis-i şerifin metnini tam olarak imamlarımız işte müftülerimiz, Diyanettekiler filan,

din anlatanlar, bu hadis-i şerifin son kısmını bize söylediler hep. ilk kısmını geçtiler. ilk kısmı vurucu tarafı.

Nedir vurucu tarafı? ‘Ey diliyle Müslüman olup da kalbine iman nüfuz etmemiş olan münafıklar! Müslümanlara eza vermeyin, onları kınamayın, kusurlarını araştırmayın.’ Kınama kardeşim. Kimseyi arkasından kınama. Kimsenin kusurlarını araştırma. Kimseye dilinle elinle eziyet etme, eza verme. Yaptın, tam bir münafıksın. Müslüman kardeşinin kusurunu kim araştırırsa Allah da onun kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurunu araştırsa onu evinin içinde bile olsa rüsva eder. Yani sen evin içinde oturuyorsun, hiç kimseyle görüşmüyorsun, Allah senin kusurlarını ortaya döker, rüsva olursu. Allah muhafaza eylesin. Bir hadis i şerif daha Ebu Davut’tan: ‘Kim ayıp ve kusur görür de insanlara anlatmayıp gizlerse, sanki cahiliyette diri diri toprağa gömülmekte olan bir kızı hayata kavuşturmuş gibi sevap kazanmış olur.’ Bir derviş kardeşinin ayıbını gördün, bir sufi kardeşinin kusurunu gördün, eşinin ayıbını gördün, çocuklarının ayıbını ve kusurunu gördün, sen onu orta yere dökmeden tatlı bir şekilde nasihat et. Onun ayıbını, onun kusurunu onun yüzüne söyleme “sen şöylesin, sen böylesin, sen şöyle yaptın, sen böyle yaptın” deme. Onun yüzüne karşı böyle kusurlarını, ayıplarını söyleyip onu kınama. islam’ın terbiye sistemi bu değil. Dervişler arasında da, “sen bunu böyle böyle böyle yaptın” bu doğru bir terbiye sistemi değil. Bunu böyle yapma, sen bir derviş kardeşinin kusurunu araştırma, sen bir başkasının telefonunu kurcalama. Eşin de olsa, çocuğun da olsa telefonunu kurcalama. Ordan bir şeyler arayacağım bulacağım diye bakma. Elinin altındaki de olsa sen onu araştırıp soruşturma. Kusur arama, ayıp arama, günah arama. Nasihat et, söyle, bir daha anlat, bir daha anlat, bir daha anlat, bir daha anlat. Bıkma. Eşin olabilir, çocuğun olabilir, arkadaşın olabilir, kardeşin olabilir, derviş kardeşin olabilir, nasihat et. Nasihat ederken de onun yaptığı kusuru biliyorsun ya ona bakaraktan böyle gözünü dikerekten nasihat etme. Utandırma kimseyi. Nasihat edenler, kafalarınızı böyle döndürün yelpaze gibi. O kendi kendini kendi üzerine almasın. Bunu bana söyledi. Böyle düşünmesin. iç alemlerinde kendi kendisini analiz etsin, bulsun ama sen birisinin yüzüne bakaraktan şunu yapma dersen o derki ya bak gördün mü bana söyledi bunu. Yok, bu islam terbiyesi değil. Bu sufi terbiyesi değil. Allah muhafaza eylesin.

Bakın, birisinin ayıbını, kusurunu gördün, onu örtersen diyor, onu saklarsan, onu gizlersen, cahiliye döneminde öldürülen bir kız çocuğa hayat vermiş gibi olursunuz diyor. O zaman sakın ha, anneler, babalar, kayınvalideler, kayınpederler, çocuklarınızın, gelinlerinizin, damatlarınızın kusurlarını araştırıp onların yüzüne söylemeyin. Onları kınamayın. Kınayıcılardan

olmayın. Varsa bir nasihatin nasihat et. Aaa yok, benim gelinimin eli çok pis. Kime söyledin? Bir başkasına söyledin. neye faydan oldu, ne oldu? Veyahut da kadın erkek hiç önemli değil eşinin eksiğini, kusurunu, bir başkasına anlattın, utanmadın mı? Utanmadın mı? Utanmadan nasıl anlattın? Eşin o senin. Akşama beraber çorba içeceksiniz yine. Beraber aynı yatağa yatacaksınız. Ne geçti eline? Ha, alkışladı arkadaşların, annen baban. Öyle ya. Adam koskoca adam olmuş gidiyor hanımını kendi annesine babasına şikayet ediyor. E evlenmeseydin ya evlenmeseydin veyahut da kadın kocasını gidiyor kendi annesine babasına şikayet ediyor. Evlenmeseydin o zaman. Eksik kusur araştırıyor, toplum birbirine düşüyor. islam toplumu bu değil. islam toplumu bu değil. Öyle insanlar var. Küçücük bir şey görmesin, etrafa yayıyor, sorma ya biz bir gelin aldık! Sorma ya, biz kızı verdik birisine, düşman başına. Kör olmayasıca, boynu devrilsin öyle gelsin, ölü haberlerini alayım! Lan evlendirirken koşturdun ya, ondan iyisi yok dedin ya, ne oldu şimdi? Ben her gece dua ediyorum ölü haberini alayım diye. Ölmüyor işte, sen öyle dua ediyorsun ama ölmüyor. Ne anladın? Allah muhafaza eylesin. Yok! Bu islam ahlakı değil. Ayıbı örtmek islam ahlakı kusuru örtmek islam ahlakı, evlilikleri desteklemek islam ahlakı, desteklemek! Onların kusurlarını örtmek islam ahlakı. Eşlerin kusurlarını örtmek islam ahlakı. Onu sokağa dökmek değil. Erkekler de kadınlar da, anneler, babalar ne yapıyorsunuz ya? dervişlik bu değil. Dervişlik bu değil. Dervişlik bu değil

Orta yere kusurunu döktüğün kim? Oğlun. Kusurunu döktüğün kim? Oğlunun hanımı. Kusurunu döktüğün kim? Kızın. Kusurunu döktüğün kim? Kızının kocası. Kusurunu döktüğün kim? Evladın senin. Senin evladın ya! Kusurunu döktüğün kim? Senin müridin. Kusurunu orta yere döktüğün kim? Beraber zikrullah etmişsin, sen onun başında zakirsin, kimin kusurunu döküyorsun? Orda ilde, ilçede her gün beraber koşuşturduğun derviş kardeşinin kusurunu döküyorsun orta yere. Kime döküyorsun? Ama şeyhine döküyorsun ama hiç alakası olmayan başka bir zakire döküyorsun ama ordaki bir başkasına. ‘Ya sorma, ben onu yanımda taşıyorum işte, bir sürü hatası, kusuru var’ deme! Dedin ne oldu, ne geçti eline? Eline ne geçti, ne kazandın? Günah kazandın. Ne kazandın? Allah’tan uzaklaştın. Ne kazandın? Dilinle mümin kardeşine eza verdin? Delinle eza verdin. Allah muhafaza eylesin.

Acuni’den Keşfü’l Hafâ’da, bütün her şeye cevap bu. insan hani, bu normalde Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri Efendimiz: ‘Kendi ayıbı, insanların ayıbını görmekten alıkoyan kimseye müjdeler olsun.’ Yani bir başkasının ayıbını görünceye kadar kendi ayıbını kusurunu gören bir kimseye müjdeler olsun. O yüzden insanoğlu başkalarının ayıplarını, kusurlarını değil,

kendi ayıbını, kusurunu bilecek. Böyle bir şey oldu, bir kardeşle bir mesele oldu, böyle işte methetmiş birisi, onu, o da bu haller, bende var mı diye bana soruyor? Birinin methine kulak vermiş. Anlattı, böyle söyledi, benden teyit istiyor. Yani bir başkası onu methetmiş veya işte rüyasında görmüş veya bir şeyler, hani ben de onu teyit edince o makama oturacak yani, teyit edeceğiz ya onu, daha doğrusu, sen bu haldesin, bu makamdasın diyeceğiz. Anlattı, anlattı, anlattı, ondan sonra ben bu halde miyim dedi. Sabah namazını kılmadın sen dedim vaktinde. Bu durdu. Bak dedim birisi seni methettiğinde kendi nefsinde şunu diyeceksin dedim ya Rabbi ben sabah namazını dahi vaktinde kılamadım, beni affeyle, sabah namazını vaktinde kılarsan dedim şöyle diyeceksin, yarabbi ben sabah namazını cemaatle kıyamadım ki beni affeyle. Cemaatle kılarsan diyeceksin ki dedim yarabbi ben sabah namazından sonra oturup kuşluk vaktine kadar seni zikredemedim beni affeyle.

O zaman nefsin seni uçurmayacak. Sen o vakitle alakalı, o günle alakalı bir kusurunu önüne koyacaksın. Sabah namazını vaktinde kılmamak kusur mu? Kusur. Camiye gitmemek kusur mu? Kusur. Ondan sonra bir sayfa Kuran-ı Kerim okumamak veya oturup da zikrullah yapmamak kusur mu? Kusur. O zaman hiç kimse kendi kendine nefsini kabartmasın. Böyle söyledim, bana dedi ki sen dedi sabah namazını kılmadığımı vaktinde nereden biliyorsun dedi, ben gayri ihtiyarı orman taşladım, kendimi görmüşümdür dedim. Nasıl dedi. Basbayağı dedim. Ben de bugün sabah namazını vaktinde kılamadım da dedim benim de nefsim kusurlu dedim. Şimdi eğer nefsini kusurlu görmezsen, nefsini kusurlu görmezsen, yemin ediyorum, vallahi de billahi de tillahi de, şeytan senin kalbine oturmuş, şeytan senin kalbine oturmuş, senin şeytan yönlendirmeye başlamış. Allah muhafaza eylesin. O yüzden kendi ayıbını önüne koy hep. Burnunun ucunda kendi ayıbını her daim tut, hatta geçmiş bir günahın da olabilir, onu burnunun ucunda tut. Deki ben böyle bir günah işlemiştim, nerede bende böyle bir fazilet de.

“Tatlı yersen, onun zevki bir andır, tesiri öbürü kadar sürmez zahiren uzun sürdüğü için de tesiri gizlidir her şeyi zıddıyla anla. Methin tesiri şekerin tesirine benzer gizli tesir eder ve bir müddet sonra vücutta deşilmesi icab eden bir çıban çıkar.”

Tatlı yersen onun zevki bir an, tatlıyı yiyorsun ne yapıyor? Tatlıyı yiyince zevkli geliyor, tatlı geliyor değil mi? Zararı sonra çıkıyor. Ben sütlaca bakıyorum iyi güzel, sütlacın içine bir daha bal koyuyorum. Bunu diyorum tadı eksik kalmış. E sonra şeker hastasısın. Hadi ye şimdi! Onun acısı sonra çıktı. Yani demek ki, methedilmek böyle şeker gibi. Önce yerken çok hoş, ama bakın, Hazreti Pir 750 yıl öncesinden tatlının insanı olan zararını söylüyor. 750 yıl önce. Sen diyor, tatlıyı yersin, o esnada çok hoşuna gider, acısı

diyor, sonra çıkar diyor, acısı sonra çıkar. Şeker hastası, diyet yapıyorum diyor, şeker hastası, diyete girdim diyor, yarım kilo şambali yiyor. Nasıl bir diyet ise acısı sonra çıkacak. Şeker hastası diyette yani baklava elinin altında, nasıl bir diyet ise acısı sonra çıkacak. Bakın, acısı sonra çıkacak. Ha, tatlı o esnada nefse hoş geliyor, methedilmek de o esnada insanın nefsine hoş geliyor. Methedildi. Yok, senden güzel ilahi söyleyen yok, alkışladık seni! Sen olmasan bu ilahi grubu dağılır. Senden alâ sema eden yok, sen olmasan var ya semanın tadı tuzu olmaz. Methedilmek tatlı çünkü. Ooo Ali’den başka naat söyleyen yok, bir naat okusun, kendinden geç! Ali de başlıyor s,s,s,s, bir, iki, üç… Olmadı do, do, do… Olmadı….Duyuyorum ben, diyorum ki, Ali başladı gene diyorum bizim. Şimdi o da kendince işini düzgün yapacak hani ama o ne anlıyorsa, s,s,s,s…Nasıl bu ses Ali? Tamam, adamın sanatı ve mesleği bu. Tabii. Şimdi başlıyor o şimdi normalde. E tabi şimdi Ali havada! Ali hep havada, hiç inmedi yere. Şimdi başlıyor bu sefer. Adam Boşnak, Türkçe anlamıyor, Türkçe bilmiyor. Orta yerde ne o, Türkçe’ye çevirecek olan kim? Bizim Mustafa abi. Ona bir paragraf okuyorsun, bir kelime söylüyor. Yani beş dakika konuşuyorum ben, ondan sonra, iki kelime söylüyor. Dedim Mustafa abi bu kadar mı konuştum ben? Bu manaya geliyor dedi. E dedim bir daha ben ona kalkıp da dedim fazla bir şey söylemene gerek yok. Yani o gene senin söylediklerinden iki kelime bulacak söyleyecek. Tamam bitti, bu kadar. Şimdi o da öyle söylüyor, tabi Ali bir türlü işi otutturamıyor. O sesin başındaki saçını başını yoluyor! En sonunda gitti zaten adam, değil mi? Gittiydi değil mi Ali? Gitti adam, bıraktı gitti. Sonra Ali gitti, kendisi ayarladı. Dayanamadı. Şimdi o tabii Ali’deki meslek titizliği öyle söyleyelim şimdi ama öbür türlü, methedilmiş ya o kimse, methedilince hani o aşağı inmiyor bir türlü. Tatlı geliyor methedilmek.

Ya bu çevirilerle alakalı kafamda bir şey daha kaldı da onu da söyleyivereyim. Biz şimdi Sudan’a gidiyoruz ya, Sudan’da bizim orda, şeyin, Erdoğan’ın Kasım var şimdi, Kasım da aynı. Yani bir paragraf söylüyorsun Kasım bazen söylemiyor bile, çevirmiyor bile. Hemen ordan bir kelime çeviriyor, geçiyor. En sonunda Kabbaşi anladı onu çünkü konuşuyorsun konuşuyorsun konuşuyorsun konuşuyorsun, Kasım dönüyor bir cümle söylüyor, ondan sonra Kabbaşi’nin canı sıkılıyor. Tam meseleye hakim değil veya o söylüyor bir şeyler, Kasım dinliyor onu. Kasım dinledikten sonra bana da bunu bunu söyledi diyor. Ya adam beş dakika anlattı, bir kelime mi söyled? En sonunda Kabbaşi dedi ki ismail’i getir. Şimdi ismail’de derviş terbiyesi var, ismail tabii komple paragrafı aktaracağım diye uğraşıyor. iyi dinliyor, paragrafı aktarıyor tabi, paragrafı aktarınca Kabbaşi’nin hoşuna gidiyor. Bir de ismail üç gün görecek orda, dördüncü gün yok ismail ama Kasım orda

ya, Kasım bazı şeyleri öğrensin bilsin istemiyor. Öyle olunca ismail’i çağır diyor. Bir de gerçekten Kasım aynı bu hani çevirenler şey yani angarya görüyor onca kelimeyi, yalni sen canhıraş bir şeyler anlatıyorsun, o senin o heyecanını anlamaktan uzak. O bir cümle söylüyor bitiriyor. Halbuki sen on cümle kurmuşsun, anlatmışsın, onun için şey değil, o biliyor zaten ya senin anlattığını. Özet de geçmiyor. Özet geçse yarısını sana. Söyleyecek. O böyle şey, ne o, bir şeyin konsantresi olur ya, en küçük, konsantresini söylüyor. Allah bizi affetsin.

Evet, şimdi methedilmek insana tatlı gibi. Önce insana haz veriyor, tat veriyor ama tesiri sonradan uzun sürüyor, şeker gibi vücutta kalıyor. Sen tatlıyı yiyorsun, tatlı yiyince sende şeker, ondan sonra, ilk önce sana tatlı geliyor ama vücuda oturuyor. Sonra ne oluyorsun sen? Şeker hastası oluyorsun. sonra komple şekeri terk etmek zorunda kalıyorsun. Methedilmeye alışan kimse methedilmeyi sevdiği için ona çok tatlı gelir. Methedilmeyi seviyor. Sakın şunu demesin hiç kimse, ya ben methedilmeyi sevmiyorum. Yok canım kardeşim, nefse o özellik verilmiş. Her nefis methedilmeyi sever. Her nefis de methedilmek ister. Kadınlara bir tiyo vereyim. Adama bir şey mi yaptırmak istiyorsun, adamı methet geç. Ya senin gibisi yok de. Sen adamların karekökü değil de kareküpüsün de. Hatta matematik olarak yap. Ne adı, x, x üzerine on yaz. Sen x üzeri onsun de. Yani bir, iki filan deme, bitti. Adam şöyle bir içeri girdiğinde desin ki: “Ya, ben neymişim ya?” Öyle adamı methedin. Adam iş yerine gitti boynunu büktü, müdürü, amiri, memuru… Öyle ya iş yapıyor. Ticaret yapıyor, geldi müşteri. Bir kuruşluk bir şey alacak; onunla boynunu büktü, mal satmak için boynunu büktü, mal almak için boynunu büktü. Ulan, adamın her yerde boynu bükük zaten. Eve geldi, evde de elinde tavayla bekleyen var. Evde de boynu bükük adamın. E, bu sefer de ne olacak? Adam diyor ki, “Ulan,” diyor, “iş yerine git, müdürün tribini çek, şefin tribini çek, patronun tribini çek, e git mal satmaya, mal alacak olanın tribini çek, ulan mal alcan trip ye, mal satcan trip ye, memurluk yap, trip ye…” Geldi, öyle oluyor değil mi Serdar? Geliyor müşteri “usta ya, bu ses kesilmemiş mi?” diyor. Ulan, araba zaten ellibeş model; benden yaşlı, ya onun her tarafından ses gelecek zaten. Ses gelmemesi gayri kabil bir şey. Yok; o arabadan ses geliyor diyor. Hatta onu bindiriyor, gezdiriyor, “Bak gördün mü sesi?” diyor.

Mustafa Özbag’a denk gelme! Cevdet, bundan ses geliyor diyorum. Cevdet bakıyor bana, Cevdet’in o bakışı, hani boş gözlerle bakış, o böyle bir anlam ifade etmiyor; “Bakalım” diyor, ne yapsın şimdi bana karşı ses gelmiyor mu desin? Bakalım diyor, sonra bakıma gidince, Cevdet baktın mı diyorum ben, baktım diyor, tamam bitti, baktı, arabaya baktı, sıkıntı yok.

Bende rahatsızlık var! Geçen gün arabada böyle bir şey var dedim; bir şey var titriyor dedim ben. Böyle baktı anlamsız bir şekilde, dedim bu anlamsız baktı yine bana dedim; ondan sonra neyse araba gitti ona, evet doğruymuş dedi. En güzeli de şuydu. Bir tane araba vardı, ondan sonra ikiyüzotuzu basıyordu, ikiyüzotuzu geçmiyordu. Cevdet, bunun şanzımanında bir sıkıntı var dedim. Neden dedi ikiyüzotuzu geçmiyor bu dedi. Yine anlamsız baktı öyle bana, söktü şanzımanı istanbul’a gönderdi. Hastayım ya ben! istanbul’daki adam demiş ki bu yarışçı mı bu demiş. Kimse anlamaz bunun demiş şanzımanında demiş arıza olduğunu demiş. Ya bu demiş yani yarış pilotu mu bu adam demiş. Yok demiş yani normal şey araba binicisi. E tabii o gitmiyordu o ikiyüzotuzda kalıyordu. Sonra yapıldı geldi, ikiyüzkırkbeş falan vuruyordu. E şimdi o böyle şey ya hani, o konuda böyle boş bakıyor, yapacak bir şey yok, sonra doluyor tabii, onda bir sıkıntı yok. Allah bizi affetsin. Methedilmek böyle tatlı gibidir. insana normalde yerken hoş gelir, sonra acısı çıkar. Sen methedenlerin methine bakma. Allah muhafaza eylesin. Nasıl tatlı böyle ince ince vücuda yayılıyorsa methedilmekte de insana ince ince yayılır. Senin bütün her şeyini kapsar. Artık methedilmek senin için olmazsa olmaz olur. Bak olmazsa olmaz olur. Güzel bir şey. Evde geçim istiyorsanız eşlerinizi methedin, bu da erkeklere şimdi. Yani yemek yapmış, at duvara kaç kenara, ya başını yarar ya gözünü çıkarır ama diyeceksin ki harika olmuş. Halbuki kuru, tam takır olmuş, kurutmuş, fırında fazla olmuş, ben kuru seviyorum ya, nerden anladın. Tabii ya, dişlerim benim çene kemiklerim gençleşsin, ne o, kendine gelsin, adaleler gelişsin. Öyle kuru, katır katır yiyelim ki çene sağlamlaşsın. Öyle diyeceksin sen ona. Bu olmamış da bu bitmemiş de fırında unutmuşsun da bunun altını yakmışsın da üstünü kızartmışsın da anamın yemeği hiç böyle olmuyordu da…Bitti adamın işi. Lan öyle diyeceğine at balkondan aşağı kendini!

Adamın akıllısı evde hatunla arasını bozmaz. Muhteşem yapmışsın, çok güzel olmuş, diyeceksin. Yani annem yapamaz bunu diyeceksin. Zaten yapamaz annen o kadar, mümkün değil, yılların kadını, at duvara kaç kenara yemek yapar mı! Yapmaz. Bazen de bana getiriyorlar ya böyle, bir yerlere gidiyorum ben işte, en güzel dolmayı o yapıyormuş. Dedim ben şeker hastasıyım, dolma yemiyorum. Ne olursun herkes benim dolmamı methediyor. Allah razı olsun, yemeyeyim, peki. Israr ısrar, tamam, gönlü kalmasın. Aldım dolmayı, dolma değil, bataklık. Oturdum dedim, ah anam, hakkını helal et dedim ya, senin dolmana laf söylüyordum. Annemin sarmaları dolma gibidir, dolmasını siz düşünün artık. Öyle şimdi millet sarma kalem gibi sarıyor onu. Annemin tabiri şu: “Yaprak mı yedireceğiniz millete?” Onu

çok böyle maharetmiş gibi görüyor kadınlar, incecik sarıyorlar onu. Yaprak yiyorsun, içinde ne pirinç var ne bişe. Anneminki öyle değil baba, pirinç, kıyma, et dolduruyor. Kadın, bohça sarar gibi yaprağı sarıyor, dolduruyor. “Anne bu dolma değil, bu diyorum sarma değil, dolma.” Ha yaprak mı yedireceğim millete diyor, tamam bildiğin o. Neyse, onun da böyle suyu fazla olunca tabii, çamur oluyor. Bu da öyle, dolmayı çok methetmişti, harika olmuş dedim. Muhteşem bir dolma olmuştu, yemin ediyorum, vallahi de billahi de, annem dahi böyle yapamaz dedim. Bu ne? Bu siyaset. ilmi siyaset. Bakın, bu ilmi siyaset. Erkeklere bu tavrım. ilmi siyaset sahibi olun. Ben böyle sarma yemem, ben hayatımda böyle sarma yemedim. Sen geçim ehli değilsin, baltayı taşa değil, kayaya vurdun. Gençlere söylüyorum. Bizden geçti bitti, ismail alan aldı, satan sattı, babamı hatırlatma. Allah iyi etsin inşallah. Allah bizi affetsin, evet. Nasıl şeker fazla, vücuda şeker fazlası vücuda zarar veriyorsa, methedilmek de insana maddi manevi zarar verir. Bakın, insanın maddesine, yani fiziki vücuduna, aklına da zarar verir fazla methedilmek ve methedenler senden bir menfaatleri varsa, seni çok methederler. Ama menfaatleri kesildiği anda eğer onların dostlukları menfaatin üzerine kuruluysa, hemen kınamaya başlarlar, hemen senden uzaklaşırlar, hemen seni kötülemeye başlarlar. O gerçek dostun değil senin. Allah bizi affetsin. Menfaate dayalı dostluklar, menfaat bitince biter. Güzelliğe dayalı dostluk, güzellik bitince biter. Yakışıklılığa ait dostluk, yakışıklılık bitince biter. Zenginliğe ait dostluk, zenginlik bitince biter. Makama ait bir dostluk, makamdan düşünce biter. Evet, bunları böyle sıralıyorum, kendi hayatımdan örnekliyorum. Bir zorluğa geldin, zorluğa geldiğin anda gerçek dostların kalır, geri kalan bırakır gider seni. insanlar zorluktan kaçarlar, ben zorluktan kaçmam. Zorluk benim gerçek dostumu gösterir bana. Sıkıntı benim gerçek dostumu gösterir. Herkes sıkıntıdan kaçar, ben sıkıntıdan kaçmam. Herkes zorluğu görünce, zorluktan insanoğlu kaçar, ritmik olarak. Ben ritmik olarak zorluktan kaçmam. Kendi iç dünyamda şunu derim: Şimdi gerçek dostlarını seyretme zamanı. Bu kadar, çünkü zorluktasın, sıkıntıdasın o esnada. Bakın, o esnada zorlukta, sıkıntıdasın, kimler senin etrafında? Çok özür dilerim, sahte dostunsa ilk önce onlar terk eder seni. Kimler sana menfaat gözüyle bakıyorsa, ilk önce onlar terk eder seni. ilk önce onlar terk eder. Bu böyle, bir insanın kemale ermesi, olgunlaşması, etrafını tanıması için çok pahalı, çok pahalı ama muhteşem öğretici bir haldir. Çok pahalıdır insana çok zarar verir. Evet, maddi manevi insan zarar görür ama bu senin etrafını, eşini, çocuklarını, arkadaşlarını, dostlarını, her şeyini tanımlamada muhteşem bir şeydir. Bakın, muhteşem bir şeydir.

Ben beni satanları, Şubat’ta, geliyor 28 Şubatta sorguda öğrendim. Bak, zorluk değil mi? 28 Şubat, Müslümanların dağıldığı zamandı, bizim dervişlerin de dağıldığı zamandı. Kalan sağlar bizim oldu, dağılan dağıldı ama eleştirenler vardı mesela, bırakıp gittiler. Bırakıp gidip kınamaya başladılar. Bu zorluklar, sıkıntılar, insanın gerçek dostlarını meydana çıkarır, insanın bir problem yaşaması, gerçek dostunu meydana çıkarır, bir hastalık, bir yokluk, bilhassa maddeye dayalı ve makama dayalı. Şimdi, adam bir makama geliyor, etrafı dolu, makamdan düşünce kimse kalmıyor etrafında. Ya o makama layık değildi, liyakatli değildi, otutturdular onu, kimse kalmadı. Ya da etrafındaki yalakaları tanıyamadı, yalakalar bıraktı gitti. Hep öyle olur. Allah muhafaza eylesin. O yüzden normalde ne methedilmeye kan ne de kınanmaya kan. ikisine de kanma, doğru yolunda devam et. Kur’an ve sünnet yolunda devam et, kendi işinle, aşınla, eşinle alakalı doğru yolda devam et. istersen yapayalnız kal, yeter ki sen doğru yerde doğru zamanda doğru şeyler yap. Bu eğer sen bu kendinde erdemliliğ gördüğünde, kendinde bu hali gördüğünde merak etme. Böyle içi boş bir özgüvene sahip olmazsın, içi dolu bir özgüvene sahip olursun. Dersin ki: “Benim yaptığım Kur’an’a sünnete uygun. isteyenin hoşuna gitsin, istemeyenin hoşuna gitmesin.” Dersin ki: “Benim yaptığım, benim ettiğim, söylediğim Kur’an ve sünnete uygun.” O yüzden birisinin kalkıp da bunu eleştirmesinden kınamasından herhangi bir sıkıntı duyma. (Kalsın Ali). Onun eleştirmesinden, onun kınamasından sen sıkıntı duyma, yaptığın doğru bir şeyse. Sufilik; anlattığın doğru mu, Kur’an sünnet mi evet, bırak kim kınıyorsa kınasın seni, bırak kim ne söylüyorsa söylesin. Cümle alem seni sapık görsün. Senin söylediğin Kur’an ve sünnete uygun olsun ama senin yaptığın Kur’an ve sünnete uygun olsun. Varsın insanlar kabul etmesin, hiç önemli değil. Allah muhafaza eylesin.

“Nefis çok övülmesi yüzünden firavunlaştı. Alçak gönüllü, hor, hakir

ol, ululuk taslama.”

Nefis methedilmekten, alkışlanmaktan hoşlanıyor. E methedile methedile, alkışlana alkışlana o kimse bir müddet sonra kendini çok yükseklerde görüyor ve firavunlaşıyor. Şeytan da methedilmekten gitti. Cenab-ı Hak şeytana vazife verdi, dedi ki dünya üzerindeki cinnileri (kendi kavmi, şeytan da kendisi cinni) şeytana dedi ki Cenab-ı Hak ‘bir ordu oluştur, bu orduyla yer yüzünde, dünyadaki cinnileri, dünyadan kov’ dedi şeytana, şeytan kendi kavmiyle bir ordu kurdu ve kurduğu bu orduyla dünyadaki cinni taifesini, dünyadan sürdü. Uzun savaşlardan sonra dünyada cinni taifesinin yeri, yurdu kalmadı. Hepsini yerle yeksan etti, dünyadan sürdü, kendi avanesi şeytanı methetti, şeytanı önde gördü. O büyük komutan, o büyük

ilim sahibi, muhteşem bir varlık. Avanesi şeytanı öyle gördü. Ondan sonra Allah Adem’i yarattı. Adem’i yarattıktan sonra Adem’e secde emri verdi. Şeytan orda yıkıldı. Herkes methediyor onu, bütün avanesi onu methediyor, bütün o diğer cinni, cinni kavimleri de onu methediyor, onlar da kavim kavim, cinniler de. Öyle, hepsi de cinni olarak geçiyor da onlar da kendileri, kendi içlerinde, kavim kavim ayrılıyorlar. O tabi her kavmin başında da bir tane de padişah gibi kavmin bir temsilcisi var, padişahı var, onlar da böyle bir insanlar gibi öyle söyleyeyim, tarif edeyim, kavim kavim. Hepsinin başında da her kavmin başında bir yöneticisi var, bir padişahı var. Şeytana hepsi de o esnada biat etmişti zaten. Hepsi de şeytana biat etti, şeytanın etrafında, alkışlıyorlar şeytanı. Ama Adem’e secde emri gelince, şeytan öbür kavimlerin de alkışlamasından dolayı, öbür kavimlerin padişahlarının da onu kabul etmesinden dolayı, dedi ki: “Ben Adem’e secde etmem.” Methedildi çünkü alkışlandı çünkü. Methedilince alkışlanınca, şeytan Allah’ın emrine karşı geldi. Bakın, methedilmekten. Bir kimse methedilirse ve methedilmenin sonucunda o kimse kendi nefsini önüne koymazsa Firavunlaşır. Firavunun da etrafında herkes Firavunu methediyordu. Nemrudun etrafında herkes Nemrudu methediyordu. Ebu Cehil’i etrafındaki herkes methediyordu. Bakın, methediyordu. Zalim padişahlar vardır, herkes onları methediyor. Yezidi methediyordu herkes “doğru yapıyorsun” diyordu. Yezid Hazreti Hüseyin Efendimizi şehit etmek için, katletmek için, ve avanesini asker topladı. Etrafındaki insanlar “doğru yapıyorsun” dediler. Hadis-i şerifler öne sürdüler, dediler ki: “Fitne çıkardı, fitnenin başına ez.” Evet, Hazreti Hüseyin Efendimizin fitneci olduğuna dair hüküm çıkardılar. Hazreti Hüseyin Efendimizin öldürülmesine hükmettiler. Yezid’in etrafındakiler yaptı bunu. O methedilmek, o alkışlanmak, insanı adaletten uzaklaştırdı.

Ferasetten uzaklaştırdı, doğruyu görmekten uzaklaştırdı, hak ve hakikati görmekten uzaklaştırdı. Etrafında alkışlayanlar var çünkü methedenler var. Hiç kimse ona “Sen insansın, bir damla sudan yaratıldın, seni yaratan var” demedi. “Senin de eksiklerin vardır, senin de kusurların vardır” demedi. Alkışlana, alkışlana, methedile methedile o kimse Firavunlaştı. Farkında değil. Bu sufiler içerisinde de var, bu şeyhler içerisinde de var. Şeyhine methiye düzüyor boyna, o zamanın kutbudur, onun üstünde bir kutup yok. O zamanın gavsıdır, onun üstünde bir gavs yok. Bütün herkes ona tabi olmak zorunda, ondan daha büyük bir şeyh yok…Bu sufilerin arasında da bu hastalık var. Değil kardeşim, senin şeyhin de bir insan. Hadisi şerifi unutma. ‘Hiçbir kimse yoktur ki bir günahı kebair perçeminden tutmamış olsun’, senin şeyhinin de perçeminden tutar, senin zamanın kutbunun da

perçeminden tutar, senin gavsının da parçeminden tutar, herkesin perçeminden tutar. Allah Resulü yalan mı söyledi, haşa, sallallahu aleyhi ve sellem . O zaman sen kendi şeyhini günahsızlar sınıfına koyma, hatasızlar sınıfına koyma, alkışlama boş boş. Neden? Firavunlaşacak? O firavunlaşınca ilk firavununluğunu da senin üzerinde tecelli ettirecek. Onu etraf firavunlaştırır, etraf firavunlaştırınca o firavunluğunu ilk önce yanındaki arkadaşlarına, etrafına sergiler, uzaktakine yapamaz çünkü. Bakın uzaktakine yapamaz. ‘Kaldır bakayım şunu’, firavunlaştırdın, şimdi sana böyle konuşuyor. Firavunlaştırmasaydın öyle konuşmayacaktı. Diyecekti. Ki bunu kaldırır mısınız buradan lütfen. Firavunlaştı, ‘asın bakayım onu oraya, olmamış orda, indirin ordan aşağı’…Firavunlaştı! Kim firavunlaştırdı? Etrafı firavunlaştırdı, etrafı! O zaman fazla alkışlamak, fazla methedilmek, övülmek, nefsi firavunlaştırır. Frene bas! Allah bizi affetsin ve o kimse firavunlaştığında ona bir Musa gerek. Firavun firavunlaşınca, Musa’yı dinler mi? Dinlemedi. Firavun Musa’yı dinlemedi, dinlemedi. Akıbeti ne oldu? Suda boğuldu, lanetlenmiş olanlardan oldu. Allah muhafaza eylesin.

O yüzden ululuk taslamak yok, nefsini temize çıkarıp methedenlere bakaraktan nefsini temize çıkarmak da yok, nefis büyük beladır, bela imtihan demek. Nefis yedi başlı ejderha gibidir, her başında da ayrı bir yedi baş vardır. Yedi tane ana baş vardır, yedi tane ana başın her başında da yedi tane ayrı baş vardır. Sen bir tane yılanı rüyanda ezdin diye, ben de rüyanı tevil ederken nefsine galip gelmişsin, ezmişin yılanın başını derim, o da kendi kendine der ki, “Ya ben bütün nefsimi yendim.” Der. Değil, o yedinin içerisinde her nefisin bir yedi başı daha vardır. Nefis ile olan mücadele bitmeyen mücadeledir, bitmeyen! Mezara kadar devam eden mücadeledir. O yüzden Yusuf Suresi ayet 53 ne demiş? “Ben nefsimi temize çıkarmak istemem, çünkü nefis şüphesiz ki çok çok kötülüğü emreder.” Ayet devam ediyor: “Ancak Rabbimin merhamet ettiği müstesnadır. Şüphesiz ki Rabbim çok affeden, çok merhamet edendir.” O zaman nefis sana hep kötülüğü emredecek. Nefsin sana kötülüğü emretmeden bırakmayacak. Ölünceye kadar sana nefsin kötülük emredecek. Kimisine günahı kebairden emredecek, kimine küçük günahtan emredecek. Herkese günahı kebairden emredecek diye bir şey yok ama girecek o sana. Şimdi sana dese ki, “Gel kumar oyna,” sen dersin hadi “lan yürü git, kumar mı oynayacağım bu saatten sonra” dersin. Ama sana inceden böyle der ki, “Ya, şu ismail abinin sakalı da neden kısa ya, ya şuna bir söylesen de, ona bir anlatsan ya” der, işte orda kaybedersin. Sufiye nefis git içki iç, git kumar oyna demez der de hani çok enderdir o. Sufi gidip içki içmez. içer belki de bir nefsine uyar, ertesi gün sabah manyak kafa gibi

kalkar, nerden içtim gene döndüm geriye, bütün sufiliğimi berbat ettim der, tövbe eder. Tövbe eder. Ha kimisi de etmiyor, sarhoş geliyor sonra şeye, ne o, dergaha, kafa bidünya ama olsun, geliyor yine, adamın gidecek yeri orasını görüyor. Bunda da bir sıkıntı yok ama nefis insanı böyle şeydir, sufilerde nefis en fazla sağdan girer. Sufilerde soldan girmez. Soldan girmesi ne? Onu böyle günahı kebaire sürüklemek, soldan girmesi o. En tehlikelisi sağdan girmek. Lan Salih, senin gibi derviş olan yok be! Bitti, ona sağdan girdi.

Gözümün önüne oturmuş ya, orda gülüp duruyor, çarpayım ben de. Normalde o sağdan girmesi. Sen olmasan burda zikrullah mı olurdu ya? Sağdan giriyor. Sen güzel zikrullah yapıyorsun, sağdan girdi. Senin yaptığın gibi kimse yapmıyor. Sağdan girdi, nefis sağdan girdi. Sufilere nefis sağdan ve arkadan girer. Arkadan girmesi ne? Sen bu hatayı yaptın, buraya layık değilsin. Bu da arkadan girmesi. Sen affolmazsın ya, arkadan girmesi. Sen bu hatayı yaptın ya, ulan şeyh efendi görmüştür bunu, hangi yüzle gideceksin şimdi? O arkadan giriyor, tabi. Ya görürse görsün, ne yapayım ben onun manevi evladıyım, babam değil mi? ister dövsün ister sövsün, ne yapıyorsa yapsın. Gider, otururum zikrullahta bakarım işime, hatta giderim sarmaşırım, ben bir sürü yanlışlık yaptım, bitti. Ben yalnız kaldığımızda, şey efendiye derdim ki, “Efendim, hakkınızı helal edin.” “Ne oldu Mustafa Efendi?” “Efendim, benden çok yanlışlık dökülüyor, çok kusur dökülüyor, bana hakkını helal et, beni affet.” “Allah Allah! Helal olsun Mustafa Efendi.” Bitti işte. Ha bu da sana güven vermesin, git her türlü mendeburluğu işle, ondan sonra gel, efendim, hakkını helal et, onu da yapma, öyle de olmasın ama öyle olsa da git ya, git, şeytanı çatlat. Hani gelmiş ya bedevi peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin kabrinin başına demiş, Ya Rabbi, beni affetmezsen şeytan sevinir, kâfirler sevinir, münafıklar sevinir. Demiş bu peygamberin, üzülür, bu peygamberin, üzülür, bu peygamberin demiş yani çok sıkıntılı hani üzülür. Ya Rabbi, beni affet de demiş peygamberin sevinsin, müminler sevinsin, melekler sevinsin, beni affeyle. Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin başında diyor. Bir hitap geliyor kabirden: ‘Affolundun!’ Hazreti Ömer efendimiz de bu olaya şahit, bu olaya şahit, o da duyuyor affolundun hitabını. Tabii, bunu vahhabiler reddeder şimdi, sapıklar reddeder bunu. Bu sapık vahhabi sıyrıntıları var ya, onlar bunu reddeder. Hazreti Ömer efendimiz de buna şahit, o da duyuyor, başlıyor ağlaya ağlaya. “Ya Rabbi, ben de onun dediği gibi diyor, ben de ondan istiyorum” diye. Ya bitti! Allah affedeci. Affediciliğine güvenip de, lingo lingo şişeler, sabahleyin beni affeyle, böyle de yapma ya, bu kadar da yapma! Bir şeyin gözünü çıkarma ama hatamız, kusurumuz olacak mı? Olacak. Günahımız

olacak mı? Olacak ya, olacak! Olmaması gayri kabil bir şey ama affeden bir Allah var, bunu da unutma.

E o zaman, hata yaptım ya, ben nasıl gideyim şeyh efendinin huzuruna şimdi? Lan bizim huzurumuz mu var? Hep beraber zikrullah yapıyoruz işte. Gel oraya, selamünaleyküm, aleykümselam. Ben geldim. Görüyorum zaten bazısını böyle uzaktan hani ben geldim, gör beni. Hani ben yaptım yapacağımı. Ben yapacağımı yaptım, evet! Ben yaptım yapacağımı ama temiz bir şekilde yaptım. Eee? Bak ama geldim, burdayım. Hem böyle öyle bir selam ki hani bak gör beni! Tamam yavrum, gördük seni, Allah’ım affetsin seni. Sen yeter ki zikrullah halakasından ayrılma. Eyvallah. Allah’ım iyi etsin. Yoksa ne olacak? Nefsi temize çıkarmak yok. Nefsi temize çıkardın, firavunlaştın. Kendini hatalı kusurlu gördün kul oldun. Allah bizi onlardan eylesin ama bir de şey var Allah’ın merhamet ettikleri var. Bu Allah’ın merhamet ettikleri dediği hatasız kusursuz olanlar değil, o merhamete mazhar olmuş, hata kusur yaptı tövbe arkadan geldi, zikrullah arkadan geldi. Bu Allah’ın merhamet ettiği günahı kebairde ısrarcı değiller. “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir onu kirletip örten kişi ise ziyana uğramıştır.” Şems, ayet 9 ve 10. Nefsini arındıran yani tövbe eden, günahlardan geri dönen kurtuluşa erer. Bu nefis firavunlaştıydı ya, burdan geri dönüşünü anlatıyoruz. Firavunlaştı nefsin. Hani evde sen kralsın. Erkeklerde var ya böyle bir hal, kral! Değilsin yavrum, değilsin. Adem’i gözünün önünden ayırma. Nereye gitti? Yaprak dahi kımıldamayan Arafat’a gitti. Arafat’a gidersin, yaprak dahi kımıldamaz gittiğin yerde. Havva nerede? Bahamalarda. Nerde? Tropikal, nerde Bahamalarda deniz kenarında. Okyanus, ne güzel, tropikal meyve ye, bak keyfine. Adem nerde? Arafat’ta. Arafat’ta! Kendini gör, Arafat’ta gör kendini. Adem’in kaderi bu. Bununla mücadele etme. Kendini yükseklerde tutma, tövbe et. Allah bizi affetsin. Öyle firavunlaştırma nefsini. Nefsini firavunlaştırma.

Firavunlaşma kokusunu aldın, genellikle sufilere görülmez ama olur mu, olur görülür. O zaman yapacak olduğun ne? Hemen arındırmaya çalış, tövbeye devam et. Ve sufiler için en büyük düşmanımız bizim ne? Nefsimiz. Beyhaki’de geçiyor: ‘En şiddetli düşmanın iki yanın arasındaki nefsindir’ yani göğsünde duran, iki yan dediği göğsü, ordadır yani. Yine bir hadis-i şerif daha, “Vallahi, ben vefatımdan sonra Allah’a şirk koşmanızdan korkmuyorum, fakat nefislerinize uymanızdan korkuyorum” Demek ki en büyük korku neymiş? Nefislere uymakmış. Allah muhafaza eylesin, Buhari’den hadis-i şerif. “Cehennem, nefsin istekleriyle, cennet de nefsin hoşlanmadıklarıyla örtülüdür.” Cehennem, nefsin istekleriyle örtülü. Yani o yola

gideceksen cehennem yolu, nefsin istekleriyle kurulu. Cehennem yolu, nefsin istekleri. Nefis ne istiyorsa yap, vallahi garanti cehenneme gidiyorsun. Şek şüphe etme. Nefsin isteklerine uy, vallaha da billaha da, tillaha da yolun senin nerde? Cehennemde. Bu konuda şek şüphe etme ama sen nefsine muhalefet ettin nefsin isteklerini yerine getirmedin, ömrünü nefsine muhalefetle geçirdin vallahi yolun cennete gitti. Söyleyen Allah Resulü(s.a.v.). Yine Tırmizi’de ve ibni Mace’de geçiyor: “Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölümden sonrası için çalışandır. Zavallı kişi ise nefsini duygularına teslim eden ve Allah’tan dileklerde bulunup duran kişidir.” Zavallı kimmiş? Hem nefsine uyuyor ve Allah’tan affedilmesini istiyor. Vuruyor kadehin dibine, kadehin dibine vururken de “Yarabbi beni affeyle sen” diyor. Lan önce kadehi bırak bari. Dalga geçerekten yapma. Allah bizi affetsin. Veyahut da Şeyh Efendinin tabiriyle “tavuk tövbesi” diyor. Yani işliyor, işledikten sonra hani tavuk her seferinde necaset yer, yedikten sonra gagasını böyle temizliyor ya, milletin de şimdi tavuk mu gördüğü var ya!

Demirtaşlılar görüyordur tavuk. Demirtaş’ta kaldı mı? Demirtaş’ta da kalmadı. Her taraf beton yığını oldu be! Önceden ne güzeldi ya değil mi? Toprak kokuyordu ya Demirtaş. Şimdi tuhaf bir koku oldu Demirtaş’ta, ne kokuyorsa? Benim geldiğim zamanlarda ismail de valla onikiden vuruyor, ateş ediyor ordan. Gerçekten Demirtaş böyle gidiyor. ilk zamanlar böyle yani daha naturel, daha otantikti. Yani onların kendi aralarındaki çatışmasının dahi bir tadı vardı. Bir tarafta Dırmışlılar değil mi, bir tarafta da kimler? Ha yok, bir tarafta Dramalılar, bir tarafta Arnavutlar, onlar üçüncü kabile. Dırmışlılarla Dramalıların arasında bir çekişme vardı. Arnavutlar o çekişmenin içinde değil. Onlar seyrediyordu, öyle değil miydi? Öyle değil mi? Arnavutlar taraf tutuyorlar mıydı? Sayısı az. Haaa, o yüzden diyorsun sessizdik biz diyorsun yani, tamam. Arnavutlar öyle sessiz kalmaz ama. A yok, karışmadık biz diyorsun, tamam. Oooo! Onlar uyanık o zaman, akıllı. Tamam. E tabi ne Dırmışlılar Dramalı olsa oy vermiyor, Dramalılar Dırmışlılara vermiyor, Arnavut olunca herkes oy veriyor. Siz daha uyanıkmışsınız ya! Arnavutlar da enteresan bir millet zaten. Tabi. Arnavutlarla Gürcüler onlar birinci sınıf vatandaştır. Hele Gürcüler! Gürcülerin şahı Gürcan bizim. Tabi onlar özel varlık, nerde Cemil? Cemil, neydi onlar? Efendim? Yüksek millet, evet. Allah bizi affetsin. Evet, zavallı kimse kimmiş? Nefsini duygulara teslim eden ama aynı zamanda da Allah’tan dileklerde bulunuyor boyna. Hem nefse teslim etmiş kendini ama gene Allah’tan dileklerde bulunuyor, o da zavallı ama bir çıt gene iyi o, ümidini kesmiyor Allah’tan. işin bir de o tarafı var. Allah bizi affetsin. Bütün kötülüklerin nefisten, nefsin

hevasından geldiğini bil. Nefis zahir düşmandan daha tehlikelidir bunu da bil. Bütün kötülükler nefsinden gelir, ayeti kerime neydi? Kötülükler sizin nefsinizden. iyilikleri de Rabbinizden bilin. O zaman bütün kötülükler bizim nefsimizden. Nefsin hevasından, heva ve hevesinden ve bu böyle devam ettiği müddetçe nefsin arınmayacak ve normalde nefisle mücadele etmezsen, nefisle mücadele etmezsen kurtuluş yoluna girmedin. Allah bizi affetsin. Daha bu konu uzun ama bu kadar da almışım, doldurmuşum burayı, ben yine de bu nefisle olan mücadeleden önümüzdeki hafta devam edeyim, tamam mı? Saat çünkü onu geçti yine. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Önümüzdeki hafta inşallah yine kaldığımız yerden, nefisle olan hadiselerden devam edeceğiz. El Fatiha maassalavat. Amin…

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 6 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-9-0 • Tasavvuf Vakfı Yayınları