Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 1066-1075. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 4 • 4/36

1066-1075. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

1066 beyittenden devam ediyoruz:

“Akıl, Cebrail gibi: Ey Ahmet’ Bir adım daha atarsam yanarım. Sen beni bırak. Bundan sonra sen ileri yürü. Ey can sultanı, benim hakkım bu karardır.’ der”

Akıl, bir yere kadar insanı götürür. Hani meşhurdur ya, büyükler öyle söylemişler. Akıl imanı buluncaya kadardır demişler. Neden çünkü imanı bulunca akıl o imana teslim olmalı. Aklın vazifesi, kur’an ve sünnete teslim olmaktır. imana teslim olmaktır ve akıl oraya kadar insanı götürür ve akıl orda tabiri caizse Cebrail gibi bundan sonrası benim işim değil der, orda iman çalışır, teslimiyet çalışır, orda itaat çalışır çünkü. Akıl o imanda, o teslimiyette durma noktasında lazımdır. O Cebrail hani ‘Ey Ahmet! Bir adım daha atarsam yanarım dediği yer, hani miraçla alakalı, hani Miraç’ta Cenab ı Peygamber sallallahü ve sellem hazretleriyle bir yere kadar gitti, dedi ki beni bu makamda bırak. Daha ileriye gidemem. Benim haddim bu kadardır. Burası neresidir? Sidretül münteha ve Sidretü’l Münteha’ya gelince, Cebrail Aleyhisselam dedi ki benim işim burda bitti. Ben bundan sonrası yolda sana mihmandarlık edemeyeceğim. Bundan sonra sen bu yolu, geri kalan yolu, tek başına yürüyeceksin dedi ve o güne kadar meleklerin, peygamberlerin, o güne kadar da ondan sonra da gelmiş gelecek ne kadar her ne var ise hepsinin üstünde bir noktaya getirdi. Sidretü’l münteha’ya kadar ve orda Cebrail Aleyhisselam dedi ki benim yerim buraya kadar. Bundan sonrası artık yalnız yürüyeceksin dedi. Bakın, bütün peygamberler dediğimde, insin ve cinsin, diğer semavatda veyahut da diğer perdelerdeki peygamberler

de dahil buna. Farklı alemlerde, değişik alemlerde yaşayan Peygamberlerin nebilerin, veliler de bunun içerisinde. Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.), bütün insanlığa, inse ve cinse bütün varlıklara peygamber olarak gönderildi.

Öyle olunca hani zannetmeyin ki başka alemlerde yaşayan varlıkların, peygamberlerinin altında bir peygamberlik değil bu. Bu bütün peygamberlerin üstünde bir peygamberlik. Yani diğer arzlarda, diğer semavatlardaki oluşumların, varlıkların, peygamberlerinden de onların bütün en üstün noktasındaki peygamberlerinden de Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.) hepsinin de üstündedir. Yani siz hangi perdede, hangi alemde, hangi boyuta geçersiniz geçin, Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in ruhaniyeti ve nuraniyyeti size mihmandarlık eder. Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin önüne geçecek yaratılmış olan bir varlık yoktur veyahut da yaratılacak olan bir varlık da yoktur. O yüzden yaratılmış ve yaratılacak olanların en şereflisi ve mükemmeli, mükellefi en yüce noktaya giden, Hz. Muhammed i Mustafa’dır sallallahu ve sellem . Hani başka bir alemde, başka bir perdede dünya ardında gönderilmiş peygamberlerin benzerleri bir peygamberler olsa da veya dünya arzına gönderilmiş veliler gibi benzeri veliler olsa da hiçbir varlık yaratılmış, Hz. Muhammed i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üstünde değildir. O yüzden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Cebrail aleyhisselam’la miraç hadisesinde Sidretü’l Münteha’ya kadar gelir ve Sidretül Münteha’dan sonra Cebrail Aleyhisselam der ki bundan sonra artık sen kendin yürüyeceksin. Bu benim yolum buraya kadar. Benim yerim buraya kadar. Ben Sidretü’l Münteha’yı bütün varlığın şekli ve şemale büründüğünün en üst makamı, son makamı, sınırı olarak görüyorum. Ondan sonrası artık şekilden şemalden, ondan sonrası artık böyle aklın erebileceği bir nokta değil. Sidretü’l Münteha’dan sonra aklın oraya ulaşması, aklın orda bir hüküm sahibi olması mümkün değil. Bu öyle bir sınır ki burda Cebrail aleyhisselamı akıl olarak, aklın en mükemmeli olarak nitelendirmiş olsak, onun da sınırı oraya kadar.

Ondan sonrası artık Cebrail aleyhisselamın dahi yürüyemeyeceği bir yol ki o yol ümmeti olmasından büyük şeref duyduğumuz, Muhammed-i Mustafa(s.a.v.)’e ait ve orası Muhammed-i Mustafa(s.a.v.)’e açılmış bir kapı. Ona açılmış bir yol. Ama bunun üzerinde Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin o miracı, urucu devam etti. Devam edince de Necm Suresi, ayet 9-10-11. Hani meşhur ya: ‘derken araları iki yay aralığı kadar kısaldı veya daha az. Allah kulu Muhammed(s.a.v.)’e vahiy edeceğini vahyetti.’ Bakın, Allah kulu Muhammed(s.a.v.)’e vahiy edeceğini vahyetti. ‘Onun gözünün gördüğünü, gönlü yalanlamadı.’ Hani burda böyle bir kısım kendisini alim hükmünde görenler, Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri

işte Cenab-ı Hakkı görmedi, Allah’la olmadı diyorlar ya ben onlara katılanlardan değilim. Biliyorsunuz, burası Cenab ı Hak ile Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.) hazretlerinin ikisinin birbirinde birbirinin vuslat olması. Bu konuda yaklaştıkça yaklaşmanın, yaklaştıkça yaklaşmanın en zirve noktası olarak görüyorum. Necm suresi de bu yaklaşmanın delili hükmünde ve böylece bu yücelik, bu miraçtaki bu hal, Hz. Muhammed i Mustafa’dan sallallahü ve sellem den sonra hiçbir yaratılmışa verilmeyecek olan, verilmesi mümkün olmayan bir makam. O yüzden biz nasıl bir peygambere iman edip nasıl bir Peygamberin peşinden gittiğimizin bilincine varalım inşallah ve o Fahri Kainat efendimize ümmet olmanın şükrünü, hamdini, Allah’a yerine getirmeye çalışalım. işte akıl dediğimiz nesne, akıl dediğimiz olgu, bizi buraya kadar götürür ve bizi götürebileceği en zirve nokta, Sidretül-Müntehâ’dır. Bir yaratılmışın, bir varlığın aklının gidebileceği yer burasıdır. Akıl buraya kadar ancak kendince kendisini var edebilir. Bakın sakın ha bu Cebrail aleyhisselamın geldiği bu zirve noktaya başka bir kimse gelemez diye demiyorum. Çünkü buraya kadar da ne yapabilir? Herhangi bir peygamber o halde hallenebilir, herhangi bir Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in ümmetinden olan bir veli, Sidretü’l Münteha’ya kadar gidebilir mi? El-cevap gidebilir ama varlığın şekle ve şemale büründüğünün son sınırıdır orası. Akıl da o son sınıra kadar gider de o son sınırdan sonrasını artık vazifesi bitmiş olur.

“Tembellik yüzünden şükür ve sabırda mahrum kalan ancak şunu bi-

lir. Ayağını cebir tutmuştur. Bana bunu Allah vermiş demektedir.”

Hani insanlar vardır ya din yolunda tembeldir. Din yolunda tembel olanlar, kendilerince cebriyete düşerler. işte Allah bize ne kadar verdiyse, onu alacağız veyahut da dünyevi işlerinde tembeldir. Dünyevi işlerinde tembel olduğu için, kendilerince de derler ki ya bizim nasibimiz, kısmetimiz bu kadarmış. Tembelliğini, aymazlığını, cahilliğini kendi nefsine değil de Allah’a yükler haşa Allah muhafaza eylesin. Oysa o tembelliği yüzünden sabretmez, şükretmez, hamd etmez, ibadet etmez, tembelliği yüzünden dünyevi işlerinde başarısız olur. Dünyevi işlerinde hata yapar, kusur işler ama yapmış olduğu bu hataları, kusurları kendisinde görmez. Allah’a atfeder. Der ki işte yani bu kadar nasip etti bana. Oysa Cenab ı Hak yolumuzda mücahede edenlerin yollarını açarız buyurmuş. Yani siz Allah yolunda mücadele ederseniz, Cenab ı Hak, sizin yolunuzu açar. Siz dünya yoluna mücadele ederseniz, Allah sizin yolunuzu açar. Siz kur’an ve sünnetin yaşanması ve yaşatılması için mücadele ederseniz, Allah sizin yolunuzu açar. Allah neden dininin yaşanmasını isteyen bir kimsenin yolunu kapatsın? Allah neden işte kur’an ve sünnetin yaşanması ve yaşatılması için cihad eden, mücadele eden,

bir kimsenin yolunu kapatsan. Allah zalim değil ama bu cebriye düşüncesi insanları ne yazık ki Allah’ı suçlandırma noktasına getiriyor.

“Cebir iddia eden hasta değilken kendisini hasta göstermiştir. Nihayetle hastalık o kimseyi sıhhatten ayırmıştır. Peygamber şakacıktan hastalanış, gerçekten hastalık getirir ve o adam nihayet mum gibi söner gider dedi.”

E şimdi o cebirle alakalı malum üç dört hafta önce bir hayli sohbet etmiştik hatırlıyorsanız. E şimdi cebirle, cebir iddia eden kimse, yani hasta değilken aslında kendi kendisini hasta gösteriyor. Nihayetinde de ne oluyor? Hasta olmuş oluyor. Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, Buhari’de geçen hadis i şerifte ‘yalandan sakının, çünkü yalan günaha, günah da cehenneme sürükler’ diyor. Bir kimse hasta değilken, hastayım derse o kimse yalan söylemiş oldu. Yalancı olunca günaha, günah da onu cehenneme götürdü. Demek ki hasta değilken hastayım demek dahi o insanı yalandan dolayı büyük günah ı kebaire götürdü ve Hazreti Pir’in deyimiyle, o kimse hasta olmadığı halde hastayım diye yalan söyleyince de o hastalıkla karşı karşıya geldi. O yüzden cebir düşüncesi, felsefesi de bir kimsenin hasta değilken kendisini hasta görmesi Allah muhafaza eylesin.

“Cebir ne demektir? Kırık sarmak, yahut kopmuş damarı bağlamak. Madem ki bu yolda ayağını kırmadın; kiminle alay ediyorsun, ayağını neye sardın?”

Cebir ne demek? Kırık sarmak, yani bir kimsenin kolu kırılır, onun kolunu kırdığında mecbur onun kolunu sarmak zorunda kalırsın. Neden? Çünkü kolu yamuk kaynar veyahut da bir damarı kopar ya insanın, sen o damarı tekrar dikeceksin. Cebir budur. Yani fıtratından ayrılmış bir şeyi fıtratına çevirmek cebirdir, cebri böyle anlamak gerekir. Yoksa cebir bu hani cebriyecilerin anladığı gibi bir şey değildir. Burda tabii kırıp sarmak, damar bağlamak, damar bağlamayı dersek buna ben farklı biraz müteşabih baktım bu meseleye. Nasıl? işte neden kırık sarmak cebirdir? işte bir kimse damar bağlamak, kırık sarmak nefsiyle mücadele etmektir. Yani sen nefsinle mücadele edeceksin ki o nefsinle mücadele ederekten, Allah’a yaklaşmanın yolunu alacaksın. Yoksa normalde nefsiyle mücadele etmeyen, kendi kendine işte kudret de kuvvet de haktandır. Bizim bir gidecek yolumuz varsa o gösterir, yok işte normalde ya siz mücadeleyi bırakan insanlar, kendilerince cebriyete düşerler. Oysa cebriyet, ehli sünnetin terk ettiği bir inanış biçimidir. Nefsiyle mücadele etmek, hakkı aramak, hak yolunda koşmak kur’an ve sünneti yaşama ve yaşatma mücadelesi vermek, bizim vazifemizdir. Yoksa Cenab ı Hak bize ne kadar nasip edecek otur bakalım. Benim böyle sufiliğimin ilk dönemlerinde tanıdığım kimseler vardı. Böyle işte yol gitmek lazım, şeyhi bulmak lazım. E bul, ara ondan sonra bize nasip değil. Ya nasıl

nasip değil sana? Nerden biliyorsun? Sen levh-i mahfuzu mu okudun. Sen ana kitaptan kendine bilgi mi geliyor? Neyin nasip, neyin nasip olmadığını bileceksin ana kitabı mı ana kitabı mı keşfettin sen, ondan sonra neyin ne olduğunu bileceksin.

Sen kalk, sana düşen aramak, sana düşen yol almak. Sana düşen koku almaya çalışmak. Sana düşen kur’an ve sünneti yaşama ve yaşatma mücadelesinin içerisinde bulunmak. Ha sen otur oturduğun yerde. Ondan sonra de ki bizim nasibimiz bu kadarmış. Nerden biliyorsun? Çalışsana, gayret etsene, mücadele etsene. Filanca yerde, zikrullah varmış, gitsene. Filanca yerde sohbet varmış, gitsene. Fişmanca yerde bir üstad varmış, gidip ziyaret etsene. Sohbetine katılsana. Onun zikrullahına katılsana. Sen oturduğun yerden, oturduğun yerde sen istiyorsun ki bütün kapılar bana çıksın. Haa, kısmetinde varsa gelecekmiş senin. Sen çalış, gayret et. Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, müşrikler Medine kapısına dayanınca, Allah bizi kurtarır deyip oturmadı. Muhakkak Allah kurtardı ama Allah o sahabelerin elinden o Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin elinden kurtardı Medine’yi, onların ellerini vesile etti. Sen neden vesile olmayasın. Musa’nın kavmi gibi. Ey Musa! Sen git Rabbinle beraber bu müşriklerle savaş mı diyenlerden olacaksın. Hayır.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, savaştan savaşa geçti, mücadeleden mücadeleye geçti. Hiçbir zaman da mücadeleden geri kalmadı ki! Her dem, her dem mücadele etti. O yirmi üç yıllık peygamberlik hayatına, düşünebiliyor musunuz, şu ana kadar bindörtyüz küsur yıl oldu. O yirmiüç yıllık peygamberlik hayatına, bindörtyüz yılı sığdırdı. Taa ebediyete kadar olan hayatı sığdırdı. Gelmişi geçmişi sığdırdı o yirmiüç yıla. Sen ne diye oturuyorsun? Sen ne diye tembellik yapıyorsun? Sen ne diye çalışmaktan vazgeçiyorsun? Sen ne diye mücadele etmekten vazgeçiyorsun? Sen ne diye heva ve hevesini uymaktan vazgeçmiyorsun? Sen ne diye nefsinle mücadele etmiyorsun? Sen ne diye şeytanla mücadele etmiyorsun? Sen ne diye kâfirlerle mücadele etmiyorsun? Sen ne diye kafirlikle mücadele etmiyorsun? Sen ne diye münafıklıkla mücadele etmiyorsun? Sen ne diye Allah’ın haram ettiği fiiliyatlarla mücadele etmiyorsun? Mücadele et. Sen cihad etmekle emrolundun. Hem nefsinle cihat edeceksin, hem de şeytan ve şeytanlaşmış olgularla cihad edeceksin. Hem kendi nefsinle cihad ederken, dış alemde de gavurcuklarla mücadele edeceksin. Kur’an ve sünnetin dışındakilerle mücadele edeceksin. O yüzden yani mücadele etmediğin halde mücadele ediyormuş gibi göstermen, senin dinle alay etmen. Allah muhafaza eylesin. Mademki sen, Hz.Pir diyor ki:

“Mademki bu yolda ayağını kırmadın; kiminle alay ediyorsun, aya-

ğını neye sardın?”

Mademki sen nefsinle mücadele etmedin, madem ki sen şeytanla mücadele etmedin, madem ki sen tembellik ettin, yobazlık ettin, aymazlık ettin, korkaklık ettin, nefsinle, şeytanla, deccaliyetle mücadele etmedin, ne diye sen elini kolunu sarıyorsun! Sanki nefsinle mücadele etmiş gibi oluyorsun! Bu aynı zamanda bir kısım ehl-i tasavvufum diyene de cevap. Hani var ya namazımız kılındı, orucumuz tutuldu diyenler. Oturuyor o kimse, kendince namaza gidenlerle de alay ediyor. Bu da benim sufiliğimin ilk yıllarında yaşadığım bir şey. Ezan okunuyor, öğlen ezanı okunuyor, kahveye oturmuşlar, kahvenin önüne otururken gölgeliğe oturmuşlar, biz de namaza gidiyoruz. Hadi, hadi gidin bakalım. Sizi çağırıyorlar. Sizi? Onların namazı kılındı. Böyle bir saçmalık, böyle bir sapkınlık olabilir mi? Veyahut da şimdi namazımız kılındı demiyorlar da namaz işte yeni yola gidenlere farzmış. Eee? Bir müddet sonra namaz kılınmasa da olurmuş. Onlar her daim namazdaymış. Bak bak! Sapıklığa bak! Sapkınlığa bak! Yolda kendi kendine tevil çıkaranlara bak! Bunlar bir de tasavvuf, ehli tasavvuf bunlar, bunlar bir de kendilerini sufi sözü veriyor.

işte Hazreti Pir diyor ki madem yolda ayağını kırmadın sen, madem gidip bir bir üstadın dizinin dibinde oturmadın, madem ki sen nefsinle mücadele etmedin, madem ki sen haramlarla mücadele içerisinde değilsin, ne diye başını, gözünü sarıyorsun? Ne diye sen sanki yolda ayağın kırılmış gibi, yolda sanki nefis mücadelesi vermiş gibi, sanki yolda sen nefsinle mücadele etmişsin gibi bir süs veriyorsun. Münafıklık alameti! Hani namazı terk eden, namaz kılmayan bir kimsenin namazı kılıyormuş gibi davranması veyahut da orucu terk etmiş, oruçla hiç alakası yok, oruç tutuyormuş gibi davranması hani. Ya ordan bir ihale kapacak, ya ordan bir para pul alacak, ya ordan bir dünyalık, bir menfaati var, ondanmış gibi görünecek. Veyahut da belediyede bir işe girecek, gidecek kamuda bir işe girecek, böylece hani kendisini namaz kılan, oruç tutan, islammış gibi gösterecek, müslümanlardanmış gibi gösterecek. Hükümet, işte Atatürkçü bir hükümet olur da, hoş bütün hükümetler Atatürkçüdür! Atatürkçülüğün dışında, Atatürkçülüğün dışında bir parti kurmak, Türkiye’de mümkün değil. O yüzden bütün kurulan siyasi partilerin hepsi de Atatürk ilke ve inkılapları dairesinde parti kurar. O yüzden bir partiye kalkıp da sen Atatürkçü değilsin deme lüksü hiç kimsenin haddi değil. O yüzden bütün partiler Atatürk ilke ve inkılapları dairesinde kurulur. Buna PKK’yı destekleyen partiler de dahil. Terör örgütünü destekleyen partiler de dahil. Onlar da Atatürk ilke ve inkılapları dairesinde parti kurarlar.

Hani şimdi konuyu dağıtmayayım. Şimdi bir kimse kur’an ve sünnet üzerinde nefisle mücadele etmedi, şeytanla mücadele etmedi, herhangi bir şeyle mücadele etmedi ama mücadele ediyormuş gibi göründü. Sebep? X parti iktidarda, x parti iktidarda olduğu için, işe girmek için, namaz kıldığını, oruç tuttuğunu göstermek lazım. Başka bir x parti iktidarda veyahut da belediyede orda da ne kadar içki içtiğini, ne kadar böyle kur’an ve sünnet dışında bir hayat yaşadığını göstermen gerekiyor. Sebep? ikiyüzlüsün, münafıksın, bir işe girmek için, bir iş kapmak için öyle davranıyorsun. Akçakavak yaprağı gibisin. Rüzgar nerden eserse o tarafa doğru dönüyorsun. Senin omurgan yok. Omurgasızsın sen. Parayı, makamı, kadını, gücü gördüğünde, ne tarafta ise o tarafa doğru dönüyorsun. Kimliksiz, kişiliksizsin. Münafıklık alameti sendeki ama her gittiğin yere de sen kolu sargılı gidiyorsun sen, ayağı sargılı gidiyorsun. Sebep? Diyorsun ki ben bu yolda ne mücadeleler ettim. Ben bu yolda ne sıkıntılar çektim. Oysa hiçbir sıkıntı çekmedin, hiçbir mücadele etmedin. Sen o yolda ayak kırmadın. Sen o yolda senin başın gözün kırılmadı. Sen o yolda kınanmadın aslında. Neden? Düne kadar ‘x’din, şimdi ‘y’ oldun. Ya ertesi gün yine ‘x’ olursun. Sonra yine ‘y’ olursun? Sen boyna yanar döner gider gelirsin sen. Sen müslümanı gördüğünde, müslüman gibi konuşur, münafığı gördüğünde münafık gibi konuşur, kafiri gördüğünde kafir gibi konuşursun. Sen tam bir tabiri caizse, her zamanın insanısın. Yani münafığın ta kendisisin.

işte Hz. Pir diyor ki madem ki yolda ayağını kırmadın. Kiminle alay ediyorsun, ayağını neye sardın. Yani madem ki sen bir yolda çile çekmedin, madem ki yolda sen bir sıkıntıya ram olmadın. Madem ki sen bir yolda dosdoğru giderken o yolun gereklerini yerine getirmedin, ne yapmaya getirmiş gibi davranıyorsun! Hani böyle insanlar vardır, insanları aldatmak için dervişlerde de vardır bu, sufilerde de vardır. Öyle süslü haydariler giyerler, sarıklar sararlar ve öyle bir duruşları vardır, sanki o yolda çok çile çekmiş, sanki yolda çok şeyler görmüş gibi, baba derviş, anne derviş hükmüne varırlar, aldatırlar insanı, kandırırlar. Allah muhafaza eylesin. Aslında hiç o yolda durmamıştır da. Şimdi zaman zaman şimdi gelen giden olmuyor tabi uzun zamandan beri, işte Abdullah Efendinin yanındaymış. Allah Allah! Kimmiş o? Filanca. Yok tanımıyorum diyorum ben. Nasıl tanımıyorsun! Canım kardeşim, biz şeyh efendi hazretlerinin yanındayken bu adam yoktu. Kimi kimsesi kim, kim bu? Diyorlar, ya işte Abdullah efendinin yanındaymış da işte şöyleymiş de…Nerde oturuyor falan… Yok abiciğim diyorum, ben tanımıyorum. Böyle bir adam yoktu yanında! Ama o sanki onun yanında ömrünü geçirmiş, öyle bir hava veriyor, öyle bir süs veriyor kendince.

Allah Allah diyorum ya, kendi kendime. Yaşadığında yanında kimse durmadı. Zor geldi insanlara. Evini bırakmak zor geldi, işini bırakmak zor geldi, parasını bırakmak zor geldi, malını mülkünü bırakmak zor geldi. Öldükten sonra şeyh efendi kolay. Nasıl olsa sağ değil ya. En güzeli o! Bizim hacı Oktay’ın dediği gibi, en güzel şeyh diyor ölü şeyh diyor. Sebep dedim Hacı Oktay? Ondan sonra, ne olacak diyor ya, ölü şeyh gibisi var mı diyor. Hiçbir şey önemli değil diyor. Doğru söylüyor. En iyi şeyh ölü şeyh. Sebep? Ya sana gel demez, git demez, otur demez, kalk demez. Şunu yaptın mı demez yapmadın mı demez. Herkes kendi kafasından şeyhlik yapar. Nereye bağlısın? X efendiye. Aaaa? Görüşüyor musun? Öldü, vefat etti. Aaa! E, nasıl olacak? O öldüğünde kılıcı daha keskin onun. Böyle bir şey var. Allah muhafaza eylesin inşallah. Bunlar bir de namaz kılan, mücadele eden, koşuşturan insanları kınıyorlar, alay ediyorlar. Bir de işin bu tarafı var. Allah muhafaza eylesin.

“Çalışma yolunda ayağı kırılana derhal Burak geldi, ona bindi. Din emirlerini yüklenmişti. Şimdi kendi bindi. Ferman kabul ediciydi, makbul oldu.”

Şimdi çalışan, yani Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, Allah yolunda din yolunda çalışınca, Cenab ı Hak, ona ne yaptı? Miraç hediye etti. Yani ona Burak gönderdi. Bir müddet Burak’la gitti. Sidretül münteha’dan sonra Refref ile gitti. Ha demek ki bir müddet Burak, ondan sonra, özür dilerim, bir müddet Burak ondan sonra Refref. Namazı peygamberlere ve bütün velilere kıldırdıktan sonra, Refref’ le semalara doğru yükseldi. Şimdi demek ki din yolunda çalışana, din yolunda koşturana, Allah Burak verdi. işlerini daha hızlı götürmek için ve onu normalde din yolunda mücadele etmesinin bir tabiri caizse ödülüydü. Yani bu böyle din yolunda durmayanlar, çalışmayanlar, koşuşturmayanların kendilerini öyle göstermeleri, insanı üzüyor. Allah muhafaza eylesin. Bir de şunu duyardım ben. Biz işte din yolunda yirmiüç seneyi bitirdik. Bizden ibadet bitti, sâkıt oldu. isra, ayet 78- 79: ‘Kendisini ibadetten uzaklaştıranlar, kendisini namazdan uzaklaştıranlar, kendisini kur’an ve sünnetin emirlerinden uzaklaştıranlar, (iyi dinleyin, isra 78- 79) güneşin batıya kaymasından, gecenin karanlığına kadar geçen vakitler içinde namazı kıl. Sabah namazını da kıl. Doğrusu sabah namazında melekler hazır bulunur. Ey Muhammed! Gecenin bir bölümünde sadece sana mahsus nafile namazı kıl. Muhakkak Rabbin seni övülmüş bir makama erdirecektir.’ Buhari, Müslimin, imam ı Malik’ten rivayetine göre, Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri diyor ki ‘gece melekleri ve gündüz melekleri sizin peşinizden koşuşurlar. Sabah ve ikindi namazında toplanırlar, sizinle beraber bulunanlar göğe çıktıklarında, Allahu Teala sizi

onlardan daha iyi bildiği halde, meleklerine sorar ve kulumu ne durumda terk ettiniz buyurur. Onlar da onların yanına vardığımızda, namaz kılıyorlardı. Yanlarından ayrıldığımızda da yine namaz kılıyorlardı’ der. Şimdi işte biz hakikate erdik. Biz idrak ettik. Artık biz böyle manevi haller içerisinde uruc ediyoruz. O yüzden amel etmeye ihtiyacımız kalmadı diyenlere de cevap, namazı terk edenlere de bu cevab.

Kıymetli Kardeşler. Hz Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri ölünceye kadar namazı hiç terk etmedi. Kıymetli Müslümanlar! Ey iman edenler! Ey iman edenler! Namazı terk etmeyin. Namazı terk etmeyin. Ne halde olursanız olun, vazifeniz işiniz, dünyevi makamınız, haliniz, ahvaliniz, zenginliğiniz, fakirliğiniz, kadınlığınız, kızlığınız, erkekliğiniz, hangi cinsiyetten olursanız olun, hangi halde olursanız olun, hangi günaha batarsanız batın, hangi günahın içerisinde debeleniyorsanız debelenin ama namazı kılıp namazı bırakmayın. Ne yaparsanız yapın, namazı bırakmayın. Namaz sizi edeplendirecektir. Namaz sizi kötülüklerden alıkoyacaktır, namaz sizin her daim dininizi diri tutmanıza vesile olacaktır, namaz her daim sizin temiz olmanıza vesile olacaktır, namaz her daim sizin Allah’a kulluk yaptığınızın göstergesi olacaktır ve namazsız bir müslüman düşünülemez. Namazı olmayan bir müslümanın dininin yıkılması kesindir. Bakın kesindir. Sebep? Hadis-i şerifte Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri buyurdu ki dinin direği namazdır. Yine hadis-i şerifte Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri buyurdu ki din de son yılan kale namazdır. O yüzden kıymetli dostlar, kıymetli kardeşler. Ey Ümmet i Muhammed! Namazınızı kılın. Hangi halde olursanız olun, namazınızı kılın. Namazsız bir müslüman düşünülemez. Namazsız bir müslüman düşünülemez. Neden bunun üzerinde böyle duruyorum? Ya ne güzel, örtülü mesture kadın, namaz kılmıyor. Ne güzel, sakallı adam namaz kılmıyor, namaz kılmıyor! ilahiyat profesörü, namaz kılmıyor. Bildiğiniz namazı kılmıyor. Cami imamlarının içinde, cami imamlarının içerisinde, imamların, imamların tatil günlerinde namaz kılmadığı vaki. Ya tatil gününde, adamın haftada bir tatili var ya, haftada bir tatilinde namazı kılmıyor, namazı da tatil ediyor!

Kıymetli dostlar! Namazlarımızı kılalım. Namazı kaçırmayalım. Bakın, Cenabı Hak Peygamberine diyor ki bak peygamberine diyor, güneşin batıya kaymasından, gecenin karanlığına kadar geçen vakitler içinde namazı kıl. Sabah namazını kıl ve sabah namazında doğrusu melekler hazır bulunur. Bir hadisi şerif var ya ‘Kim kırk gün sabah namazını kalkar cemaatle eda eder ise erkekler için, aslında ayırmamış erkek-bayan orda da tefsirciler ayırıyor, hadis-i şerifte diyor ki, kim kırk gün, bir rivayette cemaatle, bir bazı rivayetlerde sabah namazı olarak geçiriyor, kim kırk gün sabah namazını

vaktinde kılarsa, Cenab ı Hak onun kalbine diyor nurdan bir nehir akıtır. Onun kalbine ilham verir. Onun kalbine ikram eder. Onun kalbinin maneviyatını açar. Onun kalbine hikmet verir. Onun kalbinden hikmet çıkar. Onun kalbinden hikmet pınarları coşar çıkar. Ya bu kadar önemli! Bu kadar önemli namaz. O yüzden namazsız bir müslüman düşünülmesi mümkün değil. Allah muhafaza eylesin. E şimdi çalışma yolunda ayağı kırılana Burak veriyorsa, canım kardeşim benim, dinin emirlerini yüklenmiş Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.). Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’e dinin emirlerini yükleyen Allah sana yüklemeyecek mi? Seni neden es geçsin? Senin ne özelliğin var? Bir özelliği olacak olsaydı, Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in özelliği olurdu. Derdi ki, Ey Muhammed. Senden namazı kaldırdım ve Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazreti ayetleri kendi dizayn etmiş olsaydı, kendi nefsini neden zorluğa soksun? Hani çıktı ya şimdi böyle ayet mi olur diye adam veya şimdi öyle söyleyenler çok rahat bir şekilde Türkiye’de kur’an-ı kerimi eleştirebiliyorlar ya çok rahat bir şekilde. Yani şu ülkeye bakın! Yani hiç kimse Atatürk’e kötü söz söylemesin, hiç kimse geçmiş kimselere kötü söz söylemesin, eyvallah! Kur’ana neden söyleniyor? Peygamber Sallallahu Aleyhi ve sellem ‘e neden söyleniyor? Kur’anı eleştirmek, Kur’ana laf söylemek, Kur’an ayetleriyle alay etmek, Hz Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerini eleştirmek, Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin sünnetleri ile hadisleri ile alay etmek serbest. Yani Fransa ordaki bazı şeylerden dolayı biz Fransa’ya kızıyoruz, ülkemize bakmıyoruz. Fransa’dan önce ülkemize bakın! Sosyal medyada Kur’an-ı Kerim’le alay edenler, ayeti kerimeler ile alay edenler, ayeti kerimelere karşı laflar söyleyenler, Hz Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin kendisiyle alay edenler ve Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin hadisleri ile sünnetleri ile alay edenler, inkâr edenler.. Fransa’ya gitmenize gerek yok. Memlekette çok! Memlekette çok! Kimisi düşmanlığından, münafıklığından, kâfirliğinden yapıyor, kimisi ben sufiyim diye yapıyor, bir de bunlar da var. Ama o kimse kendince öyle bir sufi öyle bir sufi ki hadisleri inkar ediyor! ibadetleri inkar ediyor. Allah muhafaza eylesin.

O yüzden bakın, Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin namazları ve dini namazı emrettikten sonra, Cenab ı Hak diyor ki: ‘Muhakkak Rabbin seni övülmüş bir makama evdiredecektir.’ Ama sen namazını kılacaksın. Gece namazını da kılacaksın. Ondan sonra övülmüş makama erdirileceksin. Ey kendisinin övülmüş makama erdirildiğini zanneden sufi kardeş. Gece namazını ne yaptın? Gece zikrini ne yaptın? Seher zikrini ne yaptın? Boş laklak yaptın. Uyudun, ona buna laf yetiştireceğim derken gece namazını bıraktın. Dersini de bıraktın ama iyi sufilik cakası satıyorsun.

Namazı da kaydırıyorsun arada ama bir dervişsin, bir dervişsin, bir dervişsin! Devrilmişsin, farkında değilsin. Allah muhafaza eylesin. O yüzden kıymetli dostlar, o dinin emirlerini yerine getireceksin, dinin emirlerini yerine getirdiğinde Cenab ı Hak, muhakkak ki adildir. Hakimdir. Seni mübarek bir makama erdirecektir. Allah muhafaza eylesin. Söz verdik değil mi? Bir dahaki hafta sohbeti kısa tutacağız diye, iyi gene bir saat olmuş. Biz burada sohbete son verelim inşallah. Allah’tan bir şey gelmezse, önümüzdeki hafta devam edelim sohbetimize, 1066’ dan başlamıştık, 1075’ ten devam edeceğiz şimdi inşallah. Önümüzdeki hafta Allah izin verirse, Cenab ı Hak nasip ederse, 1075. beyitten inşallah devam edeceğiz.

Bu beyitler, normalde ben de bir Mesnevi tercümesi var, o Mesnevi tercümesinden ben böyle beyitleri ordan takip ediyorum. O yüzden tabii bazen de okuyacak olduğumuz beyiti söylüyorum ki hani siz belki de farklı tercümelerden takip ediyorsanız, o beyiti bilin de ordan takib edin diye. Şimdiye kadar ‘padişahın fermanını kabul eder, o fermana uyardı. Ondan sonra askere ferman verirdi’. Bu beyitten devam edeceğiz önümüzdeki hafta. Bendeki Mesnevi tercümesine göre 1075. beyit. Maşallah ya bayadır iyi geldik ha. Allah iyi etsin bakalım, inşallah. Cenab ı Hak inşallah nasip eder de kendi semahanemizde, kendi mevlevihanemizde devam ederiz inşallah bunları okumaya. Allah izin verir inşallah.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 4 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-7-6 • Tasavvuf Vakfı Yayınları