Mesnevi Şerhi

Mesnevî-i Şerîf 725-726. Beyitler Şerhi

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 2 • 46/53

725-726. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Geçen haftadan, 725. beyiti okumuştuk herhalde. Bu hafta da 726’dan

“Agah ol. Bir gönüldeşten gönül gıdası al. Onunla gönlünü gıdalandır.

Yürü, ikbali bir ikbal sahibinden öğren.”

Gıdalar vardır, zahiridir. Akşam yemeği yersiniz, vücudunuzu kuvvetlendirir. Zahiri bir gıdadır ama insan sadece zahirden ibaret değildir. insanın batını da vardır. Cenab ı Hak Adem’i kendi suretinde yarattı. Öyle olunca Allah’ın batın ism i şerifi olduğu gibi insanın da batını var. Ruhu örneğin batınıdır. Canı örneğin batınıdır. Bunlar normalde gözle görülecek elle tutulacak maddeler değillerdir ama biz biliriz ki ruh vardır. En ateist dahi, ruhun varlığını kabul eder. Bu noktada dinsiz bir kimse dehi insanın üzerinde bir can denilen olgunun varlığını kabul eder. Tabi onlar her ne kadar dinsizliklerini de şedit bir hale getirip ona farklı pencerelerden bakmaya çalışsalar da sonuçta ruhu kabul ederler. En ateist tıpçılar dahi sonuçta hastanelerde ruh ve sinir hastalıkları diye bölüm açarlar. Ruhun varlığını kabul ederler. işte nasıl bizim bedenimizin, cesedimizin bir gıdaya ihtiyacı varsa, yemeye içmeye ihtiyacı varsa, ruhumuzun da gıdaya ihtiyacı var. Sakın böyle ortalıkta dolaşan musiki ruhun gıdasıdır deyip ruhun gıdasını musikiye bağlamayın. insanın manasının, batınının tecelli ettiği yer gönlüdür. Gönül de göğüs kafesinin bulunduğu yerdir. Hz. Peygamber sallallahü vesselam hazretlerine soruyor sahaber gönülden kasıt neresidir diye, göğüs kafesini işaretliyor. Gönül dediğimiz şey, batın dediğimiz o daire orası. Hani başka bir hadis-i şerifte de takva nerdedir diye sorduklarında takvayı göğsüne işaret

ediyor. Yani gönüldedir takva. Bir kimsenin Allah’tan korkması, Allah’a karşı utanması, edeplenmesi, adaplanlaması, o kimsenin gönül denilen o Cenab ı Hakkın ‘hiçbir yere sığmadım mümin kulumun gönlüne sığdım’ dediği yerdir. O alan olarak, fiziki alan olarak, insanın göğüs boşluğudur ama onun fiziki alanı yoktur. O sonuçta insanın bütün damarlarının, vücudunun her yerinde dolaşır.

O yüzden bu gönlünde bir gıdası vardır. Hani başka bir ayet i kerimede ‘kalpler ancak zikrullah ile mutmain olur’ der ya işte o zikrullah gönle gıdadır. Hafızlık çalışıyorsunuz. Kur’an-ı Kerim gönle gıdadır. Kur’an-ı Kerim okumak insana şifadır, gönlüne şifadır. Kur’an-ı Kerim hem zahire şifadır, hem batına şifadır. Zikrullah hem zahire şifadır, hem batına şifadır. işte Hz. Mevlana diyor ki bir gönül gıdası alacak, onunla gönlünü gıdalandıracak bir yer bul. Bir şey bul. Gönül gıdası. Kendine bir gönüldaş ara. Bir dildeğişlik vardır, aynı dili konuşuyorsun. Aynı dili konuşanlar, aynı hedefe koşmayabilirler ama bir gönüldaş bulursanız aynı hedefe koşarsınız. Bir gönüldaş bulursanız, kalbiniz onunla mutmain olur. Hani Hz. Mevlana Celaleddin Rumi hazretleri onsekiz beyitin içerisinden diyor ya dildaşından uzaklaşan kimse, o zaman gönüldaşından uzaklaştı mı aynı gönlü aynı hedefi aynı heyecanı tatmıyorsa onunla bir kimse, o zaman o kimse bir türlü gönül gıdasını alacak yer bulamaz. O zaman gönül gıdasını alacağımız gönüldaşlar bulmak zorundayız. E mümin kimi gönüldaş edinecek ilk etapta? Ali imran ayet 28: ‘Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah’tan bekleyeceği hiçbir şey yoktur ancak onlardan sakınmanız hali müstesnadır. Allah sizi kendisinden sakındırır. Sonuçta dönüş ancak Allah’adır.’ Birinci derecede mümin bir kimse ancak mümin bir kimseyi kendine gönüldaş eder. Mümin müminle gönüldaş olur. Mümin, müminle dost olur. Mümin, müminleri bırakıp da kâfirlerle dost olursa o kâfirlerden sayılır. Eğer mümin, münafıkı kendine dost edinirse, o münafıktan sayılır. Hani Hz. Ebubekir radiyallahu anh hazretlerinin sözü var ya bana arkadaşını söyle senin dinini söyleyeyim. Bana arkadaşını söyle.

Hadis-i şerifte de Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri: ‘Kişi, dostunun dini üzerinedir:’ der. Kişi dostunun dini üzerineyse o zaman biz kendimize gönüldaş kimi seçtik? Biz kendimize yol arkadaşı olarak kimi seçtik? Biz kendimize en samimi arkadaşımız dostumuz, yarenimiz olarak kimi seçtik? Bizim en çok sevdiğimiz kim? Bu bizim istikametimizi belirler. Bakın bu bizim istikametimizi belirler. Mümin birinci derecede en fazla Allah’ı sever. ikinci derecede Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini sever. Üçüncü derecede Allah’ın dostlarını sever, derecelendireceksek. Sonra eşini, çocuklarını, annesini, babasını, akrabalarını, mümin kardeşlerini

sevmeye başlar. O zaman birinci derecede müminin seveceği kim? Allah’tır. ikinci derecede Resulullah sallallahu ve sellem hazretleridir. itaat edilirken de öyledir. itaat ancak Allah’adır. Hani bir sürü ayeti kerime vardır da ben bir tanesini söyleyeyim: ‘Allah’a itaat edin, Resulüne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin.’ Bu aynı zamanda da bizim kimleri seveceğimizi gösterir. O zaman önce Allah’ı seveceğiz, sonra Resulullah’ı seveceğiz Sallallahu Aleyhi ve sellem ‘i, ondan sonra bizden olan bir emir sahibini seveceğiz ki o sevgi bizi ne yapsın? Kurtarsın. Hani Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri de bir hadis-i şerifte öyle buyurmuştu ya ‘Allah’ım bana senin sevgini, seni sevenin sevgisini, seni sevdirecek olanın sevgisini çölde susuz kalmış kimselere soğuk şerbeti sevimli kıldığın gibi bana da sevimli kıl. O zaman bize bir ölçü çıktı. Biz önce kimi Allah’ı seveceğiz sonra en fazla Allah’ı seven Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleridir. insanların içerisinde Adem’den kıyamete kadar Allah’ı en fazla bilen, Allah’ı en fazla seven, Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleridir. Dini bütün insanların arasında islam dinini en yüksek seviyede yaşayan Muhammed i Mustafa’dır sallallahü ve sellem .

O yüzden dini yaşamayı, dini nasıl anlamamız gerektiğini, biz Muhammed i Mustafa’dan sallallahü ve sellem den öğreniriz. Gençler, sakın ha o hadis inkarcılarına inanmayın. Bu yeni yeni türemeye başladılar. Bu değişik okullarda imam hatiplerde, normal liselerde hadis inkarcıları türemeye başladı. Onlara sakın kanmayın. Hadisleri inkâr ederekten bizim din yaşantımızı ifsad etmek istiyorlar. Bu konuda uyanık olun. Eğer öğretmenleriniz hadisleri inkar etmeye kalkarsa herhangi bir öğretmen, hemen gidin onu müdüre şikayet edin. Bir sonuç alınmazsa gidin savcılığa şikayet edin. Direkt. Gidin bir dilekçe yazın, filanca öğretmenimiz, ondan sonra, hadisleri sınıfta inkar etmektedir. Bu yüzden bizim dini ibadet ve dini inanç sistemimizi yıkmaya çalışıyor, biz şikayetçiyiz bundan deyin, şikayet edin. Çünkü bu uluslararası deccaliyet oyunu hadislerin inkarı. Önce ehli tasavvufu, sufileri inkar ettirdiler, şimdi ardından mezhepleri inkar ettirdiler, şimdi hadisleri inkar ediyorlar. Bir çıt daha ilerisini söylüyorlar şimdi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin peygamberliğinin üzerinde ne yapıyorlar? Şüphe ettirerekten onu tartışmaya açıyorlar. O yüzden bu oyunlara düşmeyeceğiz. O zaman bizim birinci kendimize gönüldaş edecek gönül gıdası alacağımız yer Allah, ondan sonra Resulullah sallallahu ve sellem hazretleri, ondan sonra Allah’a dost olmuş olanlar, sonra mü’min kardeşlerimiz bizim. Biz ilk önce gönüldaş olarak biz onları kendimize gönültaş edeceğiz ve hiçbir zaman bir müminin dostu bir müminin bu noktadaki arkadaşı mümin olmayan bir kimsenin olması mümkün değildir.

Yine ayeti kelimede ‘mümin erkekler ve mümine hanımlar da birbirlerinin dostu ve kardeşidir. iyiliği emreder, kötülüğü yasaklarlar, namazlarını kılarlar, zekatlarını verirler. Allah’a ve peygamberine itaat ederler. işte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz ki Allah her şeye galip hüküm ve hikmet sahibidir.’ Tövbe, ayet 71: O zaman mümin erkekler ve mümin hanımlar, birbirlerinin dostları ve kardeşleridir. O zaman bunların müminliğinin üzerindeki alameti, müminliğinin üzerindeki alameti, iyiliği emrederler, kötülükten nehyederler. Eğer bir arkadaşınız, bir kardeşiniz, anneniz, babanız, hocanız, etrafınızdan bir kimse size iyiliği emrediyor, kötülükten nehyediyorsa o sizin iyiliğinizi düşünüyor.

O zaman birinci derecede özelliği ne? Müminin mümin olmasının birinci derecede özelliği, bakın namazı değil, bakın orucu değil, zekatı değil, haccı değil, mümin olmanın birinci derecedeki vasfı, özelliği, iyiliği emredip, kötülüğü yasaklamaktır. Mümin olmanın birinci derecede vasfı, özelliği, iyiliği emredip, kötülüğü yasaklamaktır. Ne için? Neden dışa dönük? En büyük cihad iyiliği emredip, kötülüğü yasaklamaktır çünkü bu toplumu dizayn etmek, etrafını düzene sokmak, etrafı başıboş bırakmak değildir. Mümin de cihat şuuru vardır. Mümin, kendisi için yaşamaz. Mümin, kendisini geçmiştir. Mümin, kendi kurtuluşu için mücadele eden kimse değildir. Mümin, bütün insanlığın kurtuluşu için mücadele eden, bütün insanlığa iyiliği, doğruluğu, güzeli, tadı götürmeye çalışan kimsedir. O yüzden Cenab ı Hak müminliğin vasfının birinci derecede iyiliği emredip kötülükten nehyetmeyi koymuştur. Neden? Bu toplum düzeni düzelirse senin düzgünlüğünün bir anlamı olur. Sen kendini düzeltmişsin, toplum batmış. Sen batmaya mahkumsun. Bela gelir, seni evin içerisinde bulur. Zulüm gelir, seni evin içerisinde bulur.

Tarih boyunca helaka uğrayan kavimler iyiliği emretme, kötülüğü nehyetme mücadelesini bırakan kavimlerdir. Bakın Kur’an-ı Kerim’de kavimlerin batırılışına, bakın Kur’an-ı Kerim’de kavimlerin helak edilme sebebine, birinci derecede sebebi onlar kötülüğe karşı mücadele etmemişlerdir. Cenab ı Hak, Lut Aleyhisselam’ın kavmini neden helak etti? Rivayet ederler ki üçyüzbin kişi gece namazına kalkıyordu. Üçyüzbin kişi! Üçyüzbin kişi gece namazına kalkarlarken, içlerindeki beş on tane lutiyi tükürükle boğmadılar. Düşünün, üçyüzbin kişi gece namazına kalkarken, bir rivayette on kişi, onbeş kişi, yirmi tane eşcinsel var. Bu eşcinselliği önleyemedikleri, önlemedikleri için helake uğradılar. Halimizi siz düşünün şimdi! Türkiye’de eşcinsellik suç değil. Dinen suç, kanun önünde suç değil ve Lut’un kavmi eşcinsellik yüzünden helake uğradı ve Lut’un kavminin içerisindeki Müslümanlar, o eşcinsellerle ve eşcinsellikle mücadele etmedi. Onlara iyiliği

emredip kötülükten nehyetmediler. Bütün toplumların dağılmasının sebebi, iyiliği emredip kötülükten nehyetmemektir.

Ne yazık ki müslümanlar içlerine kapandılar. Müslüman dışa yönelik yaşayacağına içe yönelik yaşadı. Apartmanındaki fuhuşu önlemeye çalışmadı, apartmanın önündeki gayri islami hal ve hareketleri önlemeye çalışmadı. Okulların önünde uyuşturucu sattılar, veliler o uyuşturucu satıcılarını şikayet etmedi. Okulların etrafında birahaneler açtılar, meyhaneler açtılar insanlar sokağa dökülüp okulun etrafında meyhane istemiyoruz demedi. Dilekçe yazmadılar. Belediyelere şikayet etmediler, valiliklere şikayet etmediler, hükümete şikayet etmediler, meclise şikayet etmediler, şikayet edilmesi gereken yerlere hiç kimse bir şikayet dilekçesi yazmadı. Müslümanlar kötülüklerle mücadele etmediler. Şikayet etmeye hakları yok, şikayet etmeye hakları yok şimdi kötülükten ve kötülükler evimizin içine kadar girdi. Herhangi bir televizyonda, herhangi bir haram methedildi, hiç kimse RÜTÜK’e şikayet etmedi. Televizyonlara çıktılar, hadisleri inkar ettiler, müslümanlar onları dinledi. Müslümanlar RÜTÜK’e şikayet dilekçesi yazmadı. Adamlar televizyonlara çıktılar, hadisleri inkar ettiler, mezhepleri inkar ettiler, hadislerle alay ettiler, kader inkarcılığı söylediler, kadere iman ile alay ettiler ama Müslümanlar hep gözlerini yumdular. Hala da gözlerimizi yummaya devam ediyoruz. Mümin erkek ve mümin kadınların birinci derecedeki vasfı, iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek. Ondan sonra namazlarını kılarlar. Namaz, mü’minin miracı. Namaz, dinin direği. Namaz, dinde yıkılan son kale. Namaz dinde yıkılan son kale, yani namazı yıkıldı. Son kale yıkıldı. O kimsenin dini kalmadı. imam ı Şafi, namazı kasten terk edene küfür fetvası verir. imam ı Azam hazretleri, küfür fetvası vermez ama der ki bir kimse namazı kasten terk ediyorsa, namaz ona tebliğ edilir. Yine hala da kılmıyorsa, hapsedilir, yine hala da kılmıyorsa tuzlu su içirilerekten, katledilir der.

Müslümansan namazını kılacaksın. Namazdan hemen sonra zekat var bakın, ardından ne, zekatını verirler. Namazdan hemen sonra. Çok ayet i kerime vardır. Namazı kılın, zekatı dosdoğru verin diye. Neden? Bir toplumun ayakta durması, yardımlaşma ile mümkündür. Komşusu açken tok yatan bizden değildir. Bu sadece hadisi şerif olarak logo halinde kalmayacak. Doyuracaksın. Bir hurmayla da olsa cehennem ateşinizi söndürünüz. Bir hurma da olsa açı besleyeceksin. Doyuracaksın, yedireceksin, misafiri aç göndermek bizim, bizim adet gelenek görenek, dinimiz müsaade etmez buna. Misafirin önüne sofra koyacaksın önce. Neyin varsa onu yedireceksin. illa ki şunu yedireceğim diye bir kaide yok. Toplumun içerisinde barış sağlanacaksa ancak böyle barış sağlanacak. Uç bir şekilde böyle şataatlı

şatafatlı yaşantıyla değil. Müslümanın hayatı, yaşantısı lüks, şatahat, şatafat içerisinde değildir. Bir müslüman gidip bir akşam yemeğine beşyüz bin lira vermez. Bir mümin, bir mümin, akşam yemeğini bir milyon vermez. Mümin ise onun içinin sızlaması lazım. Soğukta fakir fukara bunu bulamıyor deyip onu yememesi lazım. Onu yememesi lazım! Bir mümin çok lüks bir restorana gidip orda yemek yemez. Bir mümin gidip bilmem kaç boynuzlu otele gidip orda yemek yiyeceğim, orda bir şeyler yapacağım diye uğraşmaz. Mümin, mümince yaşar. Der ki Hz. Ömer efendimizin meşhur sözü, halife ona güzel bir yemek getiriyorlar. Çağırıyor ordaki bugünkü tabirle yaverini. Diyor ki benim tebaamın en fakiri bu yemeği yiyor mu? Hayır ya emirel müminin diyorlar, hayır. Kaldırın diyor o tabağı. Tebaasının en fakirinin yediği yemeği yemeyen, giydiğini giymeyen yalancı bir halifedir. Yalancı bir başkandır. Yalancı bir devlet başkanıdır diyor. Kaldırım bunu, bugünkü tabirle. En fakirinin yediğini yemeyen.

Aynı şey patronlar için de geçerli. Sen fabrikada gideceksin kebabı yiyeceksin, yanındaki elemana beş liraya tabldot yedireceksin. Yediremezsin! Sen iş yerinde ne yiyorsan, senin elemanın da onu yiyecek. Eğer sen gidip de kebabı çevittiriyorsan, elemana da üç liraya, dört liraya, beş liraya tabldot yediriyorsan, sen de zalimsin. Evin içerisinde, evde baba kendine özel et yaptırıyor da çoluk çocuk çorbaya ota talim ediyorsa o baba da zalimdir. Evde anne evde hiç kimse yokken pirzolayı kızartıp öğlen yemeğinde götürüyor da akşamına bey geldiğinde tarhana çorbasını beyinin önüne koyuyorsa, o kadında zalimdir. Evde çocuk işte herkesin ortak yiyeceği bir eti aldı, gündüz kavurdu, yedi, kendi kendine aile ne yerse yesin, o çocuk da zalimdir. O çocuk da zalimdir. Mümin öyle yaşayamaz. O zaman ne yapıyor? Bu müslümanların önemli özelliklerinden birisi. Müminler ne yapıyorlar? Namazlarını kılıyorlar, zekatlarını da veriyorlar. Muhakkak zekatını düzgün bir şekilde hesaplayıp, zekatını düzgün bir şekilde hesaplayıp, birinci derecede fakirlere, ikinci derecede miskinlere, üçüncü derecede Allah yolunda cihad edenlere zekatın verileceği yerler. Zekatla cami yapılmaz, zekatla medrese yapılmaz, zekatla yurt yapılmaz, zekat parasıyla okul yapılmaz. Zekat fukaranın hakkıdır. Götürürsün, fukaranın cebine koyarsın. Götürürsün, fukaranın evine erzak mı vereceksin, erzağını verirsin. En iyisi, nakit vermektir, zekatın en efdalıdır. Adamın pirince mi ihtiyacı var. Nerden biliyorsun sen? Belki de borcu var adamın. Biz de şimdi yeni bir gelenek oluştu. Haydiiiii, erzak paketleri yapıyorlar. Adamın borcu var ya! Bir de erzak paketlerini ne o, sana yağı koyuyorlar, öyle dandik dandik bir şeyler koyuyorlar içine. Adam diyor kardeşim ya koyacaksan madem ana tencereye girecek bir şeyler koy. Ama evla olanı, eftal olanı paradır. Erzak değildir. Evla olanı

kıyafet değildir. Bir kimse kıyafet işi yapıyor. Onu verebilir mi, verebilir. Bir kimse erzak işi yapıyor, adam buğdaycı, buğday verebilir mi, verebilir, adam pirinç işi yapıyor, pirinç verebilir mi, verebilir. Şimdi yeni bir şey oluştu. Haydi, bütün herkese ne, erzak dağıtıyor! Ya adamın borcu var, doğalgazı kesik, elektriği kesik, suyu kesik, kirayı ödemiyor. Evet! Adam ne yapsın pirinci, şekeri. Ev sahibi kapıda bekliyor, kirayı ödeyememiş. Adamın doğalgazı kesik, ödeyememiş ama yok!

Gösterişi var ya! Poşetleri götürecek arkadaş. Görecek herkes. Gidecek erzakcıya verecek beş aylık, altı aylık çek, para vermek sıkıntı ya, erzaklan aldatacak kendini. Bir hesaplasa adamın, ne kadar senin sermayen var, yirmi trilyon, on trilyon, düşünebiliyor musunuz zekatını! Kırkta biri. Yirmi trilyonsa sekizyüz milyon dağıtacak. (Öyle mi yapıyor, ne kadar yapıyor? Sekizyüz milyon yapıyor, değil mi kırkta biri? Kırkda biri, beşyüz bin lira mı yapar yirmi trilyon olunca değil mi? Beşyüz binlira, evet. Dörtkereden, dörtte biri. Yüzde iki buçuğu yapar, doğru. On trilyonda ne yapıyor? On trilyonda ikiyüzelli, yirmi trilyonda beşyüz bin lira.)) Beşyüz bin lirayı dağıtacak. Adama zor geliyor! Beş yüz bin lira, fukara mahallesinde beş daire. Beş yüz bin lira, fukara mahallesinde beş daire parası. Yani şu bölgeden beş tane daire alır herhalde, değil mi buralarda. Dört tane rahat alır. Dört tane rahat alır, tamam. Zor bu parayı vermek ama ikiyüz tane şey, ne o, erzak nefsini tamam, köreltti. Ne kadar ikiyüz tane erzak, kaça sattınız en son ramazanda? Yok, bir kişilik paket, erzak paketi kaç paraydı en ucuzu? En ucuzu elli liraydı. Adam iki yüz paket yapınca ne yaptı? Bir milyon lira mı yaptı? Yok, on bin lira yaptı. Adam on bin lirayı verdi, öyle tatmin etti kendini? Ne? Oooo, adam erzak dağıttı ya! Ha dörtyüz tane olsa ne olacak? Yirmi bin lira ya! Erzak dağıttı! Ha zekatı bitti adamın! Şimdi bu başladı. Müslümanlar para vermemek için ne tarafa kaçacaklarını biliyorlar. Allah muhafaza eylesin.

Zekatı veriyor, yetmiyor. Bakın, dikkat edin! Allah’a ve peygambere itaat ederler. Ardından ne? Gönüldaş olacaksın ya, gönüldaş olacak oldun, gönül gıdası alacak olduğun kimse de bu özellikler olacak. Allah’a ve Resulüne itaat edecek veya işte bunlara Allah merhamet eder. Kimlere merhamet ediyormuş? Bunlara. iyiliği emredecek, kötülükten uzaklaştıracak, iyiliği emredecek, kötülükten uzaklaştıracak, namaz kılacak, zekat verecek, Allah’a ve Resulüne itaat edecek. Bunlara Allah merhamet edecek. Allah’tan merhamet bekliyorsun ya, Allah’tan merhamet bekleyen kimsenin üzerinde bu altı özellik olacak. Bunun başına da imanı koyarsan, yedi özellik, iman edecek. iman edecek, nefsi emmareden kurtulacak. iyiliği emretmek, kötülükten nehyedecek, namazını kılacak, zekatını verecek, Allah ve Resulüne itaat

edecek. O zaman Cenab ı Hakk’ın merhameti, onun üzerine tecelli edecek. O zaman Allah’ın merhametinin üzerinde tecelli eden bir kimseyi kendine gönüldaş eyle ki gönlün gıda alsın senin, gönlün gıdalansın. Gönlünün gıdalanmasını istediğin arkadaşının, dostunun, üzerinde bu altı özellik, bu yedi özellik olacak. Eğer bu yedi özellik bir kimsenin üzerinde tecelli etmiyorsa, bu yedi özellik, bir kimsenin üzerinde tesis edilmediyse, o kimsenin senin o kimseden gönül gıdası alman mümkün değil.

Bakın bu açık, ayeti kerime. Bir müslümanın kime dost olacağının, kiminle arkadaş olacağının, bir müminin kimi seveceğinin özellikleri. ‘O mümin erkekler ve mümine kadınlar ki iyiliği emrederler, kötülükten nehyederler, namazlarını kılarlar zekatlarını verirler, Allah ve Resulüne itaat ederler. Allah işte bunlara merhamet eder.’ Allah bunlara merhamet eder. E iman etmeyecek Allah’a? Yok! Hususi merhamet bekliyorsan iman edeceksin. Husisi merhamet bekliyorsan, iyiliği emredeceksin, kötülükten nehyedeceksin. Bu herkes için geçerli. Elinizin altındakilerden sorumlusunuz. Bir erkek ailenin reisi, elinin altındakilerden sorumlu, bunların hepsini de ailenin içerisinde tesis edecek. Bir kadın, elinin altındakilerden sorumlu, ailenin içerisinde bunu tesis edecek. Yükümlü! Hadisi şerif: ‘Müminler birbirlerini kollamada, birbirlerini sevmede ve birbirlerine karşı merhametli olmada, tek bir vücut gibidirler. Vücudun organlarından biri hasta olduğunda diğer organlarda uykusuzlukta ve acıda ona ortak olurlar.’O zaman müminler vücut halinde. Suriye’deki müslümandan bana ne deme lüksün yok. Arakan’daki müslümandan bana ne deme lüksün yok. Irak’taki müslümandan bana ne deme lüksün yok. Afganistan’daki, Bangladeş’teki, Pakistan’daki Almanya’daki, Amerika’daki, Afrika’daki müslümandan bana ne deme lüksün yok. iman ettiysen bana ne deme lüksün yok!

Diyarbakır’da, Van’da, Hakkari’de, Trabzon’da, Edirne’de, Lüleburgaz’da, izmir’de, Antalya’da, Muğla’da, Ankara’da, Konya’da, orda bir müslümanın canı yanıyorsa, bana ne deme lüksün yok! Ülke topraklarının herhangi bir yerinde bir müslüman zulme uğradıysa, canı yandıysa, senin bana ne deme lüksün yok. Ülke topraklarının dışında, dünya arzında, herhangi bir müslümanın burnu kanadıysa, bana ne deme lüksün yok iman ettiysen. Ya bu Filistinlilerin dedeleri, nineleri, Osmanlı’yı arkadan vurdular, işte Osmanlı’ya şunu yaptılar elleme şimdi çeksinler cezasını, deme lüksün yok. Diyeceksin ki Kudüs bizim kıblegahımız, bizi ilgilendiriyor, bana ne deme lüksün yok. Müslüman bu şuur içerisinde müslüman olarak yetişecek ve böyle yaşayacak. O zaman dünyanın herhangi bir yerinde bir müslüman zulmü uğradıysa, o lüks villaların da yatıp kalkan, sabahları badem şekeri ile sütlü

kaymak yiyen, zehir yiyecek onu ahirette. Bana ne deme lüksüne sahip değil, yok! Onun hesabını çeker, sorarlar ona.

Hani hizmetçinin birisi böyle ipekten yatağı düzeltirken bir yatmış ya üzerine, üzerine yatınca hemen o hizmetçilerden sorumlu olan kolağası gibi kimse gelmiş, iki tane kırbaç vurmuş. Sen demiş nasıl yatarsın bu yatağın üstüne. Kalkmış gülmeye başlamış, demiş ne gülüyorsun. O esnada da arkadan villanın sahibi girmiş, köşkün sahibi. Demiş ben bir uzandım, iki kırbaç yedim demiş. Gece gündüz bunun üzerinde yatanın halini düşündüm de o yüzden güldüm demiş. Ben bir uzandım, iki kırbaç yedim. O zaman mümin yatarken dahi dikkat edecek. Diyecek ki Yarabbi yatak bulamayanlar var, yorgan bulamayanlar var, sıcak bir evde yatamayanlar var, çadırı dahi bulamayanlar var, akşam çorbası içemeyenler var, sıcacık bir çorbayı kendisine çok görülen zalimlerin elinde inim inim inleyen din kardeşlerin var, bombaların altında yaşayan, nerde kim canlı bomba olup patlatacak, hangi uçak sorti yapıp üzerine bomba yağdıracak, sabaha kadar böyle yaşayan müslümanlar var. Sen ayağını upuzun uzatıp yatamazsın. Yattığın yerde gece bu senin aklına gelmiyorsa, o yatak zindan olur sana. Mümin böyle yatamaz. Mümin o bu bu bu bu bu bu yiyecek diye uğraşamaz. Der ki yemeyenler var. Evet! Götür etleri, yiyemez. Der ki yiyemeyenler var. Asıl zaten takva, yiyebilecekken bunları düşünüp de yememektir. Olmayan zaten yiyemiyor. O yokluktan, onunki sabır değil. Asıl sabır, cebinde para varken yememektir, yedirmektir. Asıl takva odur. Allah bizi öyle müslümanlardan eylesin.

‘imanda ortak olmayan, mümin olmayan, akraba, yakınlığı ne olursa olsun, ana baba da dahil, gönül dostu olma, kardeş olma hakkını kaybeder. Onlara karşı hukuki sorumlulukları yerine getirilir ama gönül dostu olarak benimsenmezler.’ Tövbe, ayet 20 ve Mücadele, ayet 22. iman ortaklığı. iyiliği emretmek, kötülüğü nehyetmek ortaklığı. Namaz ortaklığı, zekat ortaklığı, Allah ve Resulüne itaat ortaklığı. Bu ortaklık manevi şirket. Bu ortaklıklarda varsak, eyvallah! Biz onu gönüldeş addettik. Ya, işte adamın iman edip etmediği belli değil. Ya nasıl gönültaş olalım! E babam, ben babama bakmakla mükellefim, ben bakayım. Annem, anneme bakmakla mükellefim, ben bakayım. Hukuki sorumluluklarımı yerine getireyim ama dakikada bir küfüre düşüyor. imanla, ihlasla, islamla, hiç alakası yok. Ne demiş? Sen boşu boşuna, siz boşu boşuna oruç tutuyorsunuz, boşuna aç bırakıyorsunuz kendinizi, oruç diye bir şey yok demiş. Dedim küfür ehli oluyor, kafir. E, benim babam. Babansa baban, kafir, kafir! Allah muhafaza eylesin. Ne yapar? Gönül dostu, gönüldeşlik yapamaz. Allah muhafaza eylesin! Bizim bir gönüldeşliğimiz ne? Ehl-i tasavvuf için ehl-i tarikat için? Allah’ın dostları, veliler. Siz sakın ha velilere karşı düşmanlık etmeyiniz. Çocuklar

heyecan yapmayın. Bu hal, Hz. Ömer radıyallahu anh hazretlerinin zamanında böyle bir şey tecelli etmiş, Hz Ömer(r.a.) hazretleri nehyetmiş böyle bir şeyi. Bir Iraklı müslüman böyle Allah ismi zikredilince yanında titremeye başlıyormuş. Titremeye başlayınca, Hz. Ömer efendimiz demiş ki bu ne yapıyor böyle? Demişler ki ya emirel müminin, yanında Allah anılınca buna böyle bir hal oluyor. Bunun üzerinde, şeytani bir hal var demiş. Alın atın onu demiş dışarı. Alıp atmışlar.

Azhap, Kur’an okunduğunda, yanında sohbet edildiğinde, Allah zikredildiğinde, bu kardeşimiz gibi sayha atmazdı. Onlar örtülerini baştan aşağı çeker, siyim siyim ağlarlardı. Cezbe, asıl ağlamaktır. Haykırmak değildir. Asıl cezbe, Allah için gözyaşı dökmektir. Asıl cezbe Allah yolunda cenk etmektir. Asıl cezbe, hani var ya Hz. Ömer radıyallahu anh hazretlerinin zamanında oluyor, iran seferinde. Sahabenin birisinin ayağı kesiliyor. Ayağının kesildiğini farkında değil. Savaşın o dehşetinden, o debdebesinden, ayağının kesildiğinin farkında değil. Ne zaman ki namaz kılmak için namaz kılmak için geriye çekiliyor, namaz kılacak, attan kendisini indirirken, küt dek düşüyor, o zaman anlıyor ki ayağı kesilmiş. Cezbe budur. Gençler şimdi öğrensinler bunu. Mademki şimdi böyle bir tecelliyat oldu, cezbe odur. Cezbe nedir? Sahabeden birisi savaşta yaralanıyor. Önceden yarayı tedavi etmek için yakarlardı, dağlamak, ateşle dağlamak. Bir demiri kızdırırlar, kızdırırlar, kızdırırlar, yaranın üzerine basarlar. Böylece dağlayarakdan mikropları öldürürler yara azmasın diye. Yarayı açarlar böyle kapanmadıysa, birbirine dağlarlar. Ashap diyordu ki durun, bu yarımı benim namazda dağlayın. Abdest alırdı, kıbleye yönelir, namaz kılar, o esnada da o hekimler onun yarasını dağlarlardı. Selam verdikten sonra ashap derdi ki dağlamadınız mı yaramı. Onlar derlerdi ki dağladık elhamdülillah derdi, bakın namazda cezbe hali budur. O kimse kendinden geçer yarası dağlanır. Yarası dağlanır, o farkında değildir. Hani Hz. Ali radıyallahu anh hazretlerinin ayağına ok batıyor ya, ayağına ok batınca diyor ki durun, bunu diyor namazda çıkarın. Ne yapıyorlar? Namaza duruyor, namazda Hz. Ali radıyallahu anh hazretlerinin ayağından oku çıkarıyorlar. Hz Ali efendimiz selam veriyor, namazdan çıkıyor, neden sözümü dinlemediniz, neden namazda çıkarın dedim, oku neden çıkarmadınız deyince, ya emirel müminin diyorlar, biz oku çıkardık. Cezbe budur. Anladınız? Hani kur’an-ı kerim okur ya hafızlar, hafızlar kur’an-ı kerim okurken camiden birisi bağırır Allahhhhhh! O cezbe değildir. O nefsaniyettir. Önümüzde örnek Ashab ı Resulullah var. Örnek, önümüzde örnek Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri var. Ne diyor ayet-i kerimede? Allah’ı zikredenler için o peygamberde güzel örnekler vardır. Biz ona bakarız. Biz Ashabı Resullah’a bakarız. Bizim için örnek odur.

O zaman nerden devam ediyoruz şimdi, kısaca, sizi fazla tutmayacağım. Veliler, Allah’ın veli kulları var mıdır? Evet. Ayetle sabit midir? Evet. Onlar mahzun olmazlar, mahçup da olmazlar. Dünyada da ahirette de onlara müjdeler vardır. Eyvallah! Velilere düşman olan Allah’a düşman olur. Başka bir hadis-i kutsi de Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri nakleder. Ne der? Der ki ‘kul Allah’ı sever, Allah da kulu sever. Allah kulunu sevince, Cebrail’e emreder. Ey Cebrail! Allah filanca kulunu sevdi. Sen de sev. Gök halkına nida et onlarda sevsinler. Cebrail(a.s.), gök halkına nida eder. Ey gök halkı! Allah filanca kulu sevdi, siz de sevin. Melekler, mümin kulların kalbine ilham eder. Derler ki Allah filanca kulu sevdi, siz de sevin.’ işte bunlar kimlerdir? Bunlar velilerdir. Ahmet ibn-i Hanbel naklediyor: ‘Bu ümmette ebdallar, bu eski dilde velilere, ebdal denir. Ebdallar otuz tanedir. Kalpleri Halilü’r Rahman Hz. ibrahim Aleyhisselam’ın kalbi üzeredir. Bunlardan biri ölünce, Allah onun yerine bir başkasını koyar.’ Yine başka bir rivayet: ‘Ümmetimden ebdallar otuz tanedir. Onlar sebebiyle arz ayaktadır. Onlar sebebiyle yağmura mazharsınız. Onlar sebebiyle yardıma mazharsınız.’ Yine Taberani’de söylenir: ‘Ebdallar, Şam ehli arasındadır. Onlar sebebiyle yardım görürler. Onlar sebebiyle rızka mazhar olurlar. Hz. Ali radıyallahu anh hazretleri nakleder: ‘Ebdallar Şam’dadır. Onlar kırk erkektir. Bunlardan biri öldü mü Allah yerine birini koyar. Yağmur onlar sebebiyle sular, düşmanlara karşı onlar sebebiyle yardım edilir. Şam ehlinden azap, onlar sebebiyle bertaraf edilir.

Yine Ebû Nuaym naklediyor. O da Hz. Ömer radıyallahu anh hazretlerinin oğlu Abdullah’tan naklediyor: ‘Her nesilde ümmetimin en hayırlıları beş yüz kişidir. Ebdallar da kırk kişidir. Ne beşyüzler için ne de kırklar için eksilme vardır. Bunlardan biri, bir kimse ölünce, Allah yerine elliden birini alır, kırklara koyar. Yanındakiler, ey Allah’ın Resulü, bize onların amellerini söyle, dediler. Buyurdu ki onlar kendilerine zulmedenleri affederler. Kendilerine kötülük yapanlara iyilik yaparlar. Allah’ın kendilerine verdiği şeylerden başkalarına pek cömert davranırlar. Yine Tirmizi’den bir hadis, sohbeti noktaladık. Arz, Allah’a nübüvvetin kesilmesinden şikayette bulundu. Allahu Teala, senin sırtına kırk tane sıddık koyacağım. Onlardan biri ölünce yerine bir başkasını bedel kılacağım. Bu sebeple onlara bedel dediler. Allah onların ahlaklarını tebdil etti. Onlar, arzın direkleridir. Onlar sebebiyle arz ayaktadır. Onlar sebebiyle yağmur yağar. Sevmekle alakalı, Ebuzer i Gifari’den: ‘Ya Resulallah! Hayırlı bir topluluğu sevdiği halde onlar gibi amel etmeye güç yetiremeyen kimse hakkında ne buyurursunuz diye sordum. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurdu ki, ey Ebu Zer! Sen sevdiklerinle beraber olacaksın, buyurdu. Ben de şüphesiz ben Allah

ve Resulünü seviyorum dedim. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem , muhakkak ki sen sevdiklerinle berabersin, buyurdu. Buhari ve Tarimi nakleden. Evet, o yüzden Allah dostlarını seven, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini seven ve onlar gibi güzel amel edemeyip onlar gibi yaşayamazsa dahi, onları sevdiğinden dolayı onlarla beraber halkolmuş olur inşallah müslümanlar, müminler. Hakkınızı helal edin. Misafir gençlerin sorusu varsa alalım. Soruları yoksa, sizi sema ile başbaşa bırakacağız. Peki. Geceniz hayır olsun inşaallah.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 2 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-5-2 • Tasavvuf Vakfı Yayınları